Konusu : Nefis ile suitanî ruh; sülûkün başlangıcından, sülûkün sonuna kadar ayrıntılara girilmeden iki fasılda açıklanır

I. FASIL: Sülûkün başlangıcından, hayret makamına varınca­ya kadar nefis ile sultanî ruhun her bir sıfatta olan halleri, sebeb-i hik­meti, illetleri kemal yönü ile kısa, fakat faydalı bir şekilde açıklanacak.

Kıymetlim, şu da bilinsin ki..
Hak yolcusu bir salik, mürşide inabe ettiği zaman, anasından yeni dünyaya gelen bir çocuk gibidir.
Henüz sülûkün başında olması sebebi ile; o salik yaşlı bir ihtiyar ol­sa dahi, kendisini mürşide teslim edip dost yüzünü görmeye talib olması sebebi ile dünyaya yeni gelen masum bir çocuk hükmündedir. Bu durumu ile, teslim olduğu zatın, manevî çocuğu olur. Bundan sonra, sülük esna­sında; masum çocuk nasıl büyürse, o da öyle büyür. Ama, onun büyü­mesi, masum çocuk gibi açıktan değildir; batındadır. Mürşidin himmeti ile, seyr ü sülûküne devam eder durur; bu durum, ehli olan kimselere göre bilinen bir şeydir.
Durumu anlatılan Hak yolcusu salik; sülûkünü tamamlayıp Fatihası okununcaya kadar, masum çocuk gibi sayılır, tarikatta kendisinin kusuru­na bakılmaz, affedilir.
Bu salik; tecelli ihsan olunup sülûkünü tamam etttiği zaman, ehlüllah derecesine yeni adım atmış olur. O zaman, o salik, tarikatta ergen­lik çağına gelmiştir. Hakikatta ise, dünyaya yeni gelen masum çocuk gi­bidir. Bu durumunda, o kimseden tarikatta bir kusur görülse, sorumlu tutulur; hakikatta kendisinde bir kusur zuhur etse, sorumlu tutulmaz. Zira, hakikatta masum çocuk gibidir; velayet derecesine ilk adımını at­mıştır. Bu vakitte salik, henüz ehlüllah mertebesindedir ki, Allah'a yakın; Allah'ta yok olmak, Allah'ta var olmak sırlarına aşina olmuştur. Bu ha­linde o salik, emmare, levvame, mülhime nefis makamlarının birindedir. Bunun için de çocuk hükmünü taşır, hakikatta oluşan kusurundan ötürü sorumlu olmaz. Zira, levvame, mülhime nefis makamında iken, hayvani ruh, sultanî ruha teslim olmamıştır. Her an, her nefes; sultanî ruh ile nefis mücahede ve muharebe ederler.
Bazan olur ki, sultanî ruh üstün gelir; salike de murakabesinde nur tecellisi, fiiller tecellisi, sıfatlar tecellisi gibi tecelliler ihsan olunur.
Bazan olur ki, nefis, sultanî ruha üstün gelir. Bu durumda da, anla­tılan tecelliler zuhur etmedikten başka, o kimseden hakikat kusuru dahi zuhur eder. Ama bu çeşit kusurlar affedilir. Ama, bu halinde tarikat ku­suru işler ise., yine sorumlu tutulur.
Hakikatta :
—  Kusur..
Tabir edilenler, tarikatta bir şey değildir. Keza tarikatta :
—  Kusur..
Tabir edilen, işler de, şeriatta bir sakıncası olmayan şeyler kabilin-dendir. Şu bir gerçektir ki : Şeriatta küçük sayılan günahlar, tarikatta büyük günahlar arasındadır. Tarikatta büyük sayılan günahlar ise., haki­katta küfürdür. Bu sebeple hakikatta haram işler, tarikatta mubah sa­yılır. O kimseden, bu türlü mubah bir şey zuhur etse, çocukluk halinde olduğu için, bağışlanır; sorumlu değildir.
.Nefisleri levvame, mülhime makamında iken, tarikatı tamamlayıp ehlüllah zümresine katılsalar dahi, kendilerinde velayete adım basmak yoktur. Zira, böyle bir şey, mutmainne nefsi makamına mahsustur. Açık-çası : Ehlüllah, velayet derecesine adım basamaz; taa, onun nefsi, mut-mainneye adım basıncaya kadar.. Buna göre, mutmainne makamına adım basmayan ehlüllah, hakikat yüzünde çocuk sayılır. Şeriattan, tarikattan sorumludur; ama hakikatta masum sayılır. Bunun hikmeti odur ki : Ken­disine velayete ayak basmak ihsan olunmadığı için, her nekadar kusur vaki olsa dahi, cümlesi affolunur. Sebebi ise., nefisleri henüz mutmainne makamına varmadığı içindir. Zira, nefis, mutmainne makamına varmadıkça, sultanî ruha teslim olmaz. Her an ve her saat; sultanî ruhla mu­harebe eder ki; sultanî ruhu aldatsın ve düşürsün. Bundan dolayı, eh-lüllah mutmainne makamına varmadıkça, kalbi mutmain olup ruhanî, safayı tam manası ile bulamaz. Bu yüzden çoğunlukla tereddüdden ve iç eğriliğinden kurtulamaz. Bu yüzdendir ki : Bir kimse, mutmainne makamı­nı bulmadıkça, velayete adım basamaz. Zira :
—  Velî..
Demek, Cenab-ı Hak tarafından, kendisine :
—  İstediğini yapar oldun..
izni demektir. Daha açık bir şekilde, kendisine şu hitap gelir :
— Benim aşık, sadık kullarınla seni velî tayin ettim. Sana gelen kullarımı, ihsan eylediğim tarikattan sülük ettirip zatıma ulaştır.
Bu yüzden bakılınca, nübüvvet ile velayet birdir, hem mutmainneye adım atmak ciheti ile, hem de mana ciheti ile..
Ehlüllahtan biri, velayete adını atmadıkça, kendisine :
— Kâmil..
Denmez; çocuk sayılır. Sebebi ve hikmeti ise., nefis tarafının sultanî ruha ağır basmasıdır. İlleti ise., mülhime, levvame nefis makamında ol­duğu içindir.
Nefisleri mutmainne makamında olan zatlar, velayete adım attıkları için, istediklerini yapanlardan sayılırlar, Bunlarda, zerre kadar hakikat-ta kusur bulunur ise., amel defterine yazılır.
Üstteki manaya göre; mutmainne makamında bulunan bir kimse, razıye makamına ayak basmadan â h i r e t e giderse., yazılan ku­surlardan ötürü sorumlu olur. Bu da şöyle olur :
Kıyamet günü, Cenab-ı Hak, bunları mahşer halkının gözünden uzak bir yere çeker. Kendilerine, fililerinden zuhur eden durumları sorar. Me­selâ, şöyle buyurur :              ,
—  Falan vakit, sen şunu işlemedin mi?. Falan vakit, sen bunu işle­medin mi?.
Böylece, onların ettiklerinin hepsini bir bir sorar. Onlar da, o işleri doğrular ve :
—  Evet ya Rabbi..
Diye cevap verirler. O vakit de, Cenab-ı Hak cümlesini affeder; azap görmeden cennete girerler.
Sorulacak bu sorunun ayrıntıları, ikinci faslın üçüncü kismında açık­lanacaktır; burada kısadan anlatıldı.
Eğer mutmainne makamında vefat etmez de, razıyeye ayak basar­larsa., o vakit, onlara öyle bir hal ihsan olunur ki: Cenab-ı Hak tara­fından gerek nefse keder verecek bir mücahede, gerekse ruha sefa ve­recek bir ilâhî ihsan olsun; onlara göre eşittir.
Kendilerine bir mihnet ve meşakkat, belâ çeşidinden bir şey gelecek olsa; kesin olarak bundan ötürü kedere düşmezler. Kendilerine, safa ve­recek bir ilâhî ihsan zuhur eylese, buna da kesin olarak sevinmezler. Sa­fa ile keder .manevî katlarında bir olur.
O kadar ki, dünya cihetinden ve âhiret cihetinden hiç bir istekleri kalmamıştır; Allah'ın rızası yolunda ömürlerini tüketirler.
Anlatıldığı gibi, razıye makamına sahib olanların, geçmiş ve gele­cek günahlarını tamamen affeder. Bu manayı, Fetih suresinin 1. ve 2. âyetinde alalım :



—  «Biz sana, açık bir fetih yolu açtık. Bu, Allah, senin geçmiş ge­lecek günahlarını bağışlaması içindir.»
Bu âyet-i kerimedeki mana, razıye makamında bulunana hal olur. Ne var ki, sonradan olacak noksanları affetmez, amellerinin yazıldığı deftere yazar: Ancak :
—  Bu hal ile âhirete gidince, o sonraki noksanlardan sorulur mu?. Denirse, şu cevap verilir :
—  Sorulmaz..
Bunun hikmeti de şudur :
Cenab-ı Hakkın her bir emrine, her bir şeye, gerek lütuf, gerek mücahede; cümlesine boyun eğmiştir. Her birini, şeker helva bilmiştir. Ta­mamen razı olarak kabul etmiştir.
İşte anlatılan durumdan dolayı, razıye nefis makamında olanların her nekadar gelecekteki noksanları yazılmış olsa dahi, yine de bu yüzden sorguya çekilmezler. Bunun hikmetine gelince; Cenab-ı Hak'tan kendileri­ne her ne türlü şey gelmiş ise, cümlesini rıza ile kabul etmişler ve kesin olarak Cenab-ı Hak'tan incinmemişlerdir. Hemen hepsini de hoşnut ola­rak kabullenmişlerdir.
Anlatılan razıye makamından sonra, o kimseye merziye sıfatı ih­san olunur. Bu durumda, o kimseden Cenab-ı Hak razı olur; razıye ma­kamında, kendisinin Cenab-ı Hak'tan razı olduğu gibi..
Cenab-ı Hak, o kulunun huylarından, hallerinden, işlerinden, cümle umumî ve özel durumlarından razı olur. Gelecekteki günahlarını affeder. Böylece, o kimse, geçmiş ve gelecek günahlardan yana bağışlanmış olur. Fetih suresinin 2. âyetinde Duyurulan:                           



—  «Bu, Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarım bağışlaması içindir.»
Manası gereğince, kendisine, masumiyet hil'atı ihsan olunur. Buna göre, marzıye nefis makamına sahib olan zatlar geçmiş ve gelecek günah­lardan sorumlu değillerdir. Zira, böyle olan zatlar, her an ve her nefes, Allah'ın huzurunda, zat tecellisine tecelligâh olmuşlardır. Her nefeste, Cenab-ı Hakkın Yüce zatını müşahede edip konuşurlar. Yaptıkla n hemen her işte, Cenab-ı Hak'tan izin almadıkça, o işe mübaşeret etmezler. Kar­deşleri arasındaki kelimelerini dahi, bir şekil vermeden izinsiz konuşmaz­lar. Bundan dolayıdır ki: Cenab-ı Hak, her an ve her nefeste onlardan razıdır. Kendilerine masumiyet giysisini giydirmiştir. Onlar da mal, ço­luk çocuk, vücud ve bunların benzeri şeylerden tamamen geçtikten başka, öbür âlemde cennette olacak ilâhî ihsanı dahi düşünmezler. Her an ve her nefes, Cenab-ı Hakkın rızasını gözlerler. Kendilerinde zuhur eden cümle yararlı işleri Cenab-ı Hakkın ihsanında yok edip eli boş, avucu açık, aciz naçiz, çaresiz olarak her an ve her nefes, Allah korkusu ile :
—  Güvencemiz sensin ya Rabbi, el-aman..
Diye çağırırlar.
Bu anlatılandan daha ilerisi, safiye nefis makamıdır. Safiye nefis ma­kamında olan zatların makamı ise, havret makamıdır. Bunların hallerini sözle tarif etmek mümkün değildir. Müşahedeleri ise, ruhanî miraçtır. Halleri, her an ve her nefes; zat tecellisinde, Allah'ın zatına dalanlardan olmaktır. Artık, kendi benlikierinden yana bir eser kalmamıştır.
Makamları, hayret makamı olduğundan, kendilerinin yüksek oldukla­rını bilirler.
Ancak, Hakkı müşahedeleri; razıye ve marzıye makamı sahipleri gi­bidir.
Safiye makamı sahipleri, Yüce Zatta dalıp gittiklerinden; beşerî sıfat, kendilerinden alınmıştır. Enfal suresinin, 17. âyetinde Duyurulan :



—  «Attığın zaman, sen atmadın; ancak Allah attı..»
Manasının gerçekleştiği yer olmuşlardır. Onların bu halde huyları :



—  «Allah'ın ahlaki ile ahlak sahibi olunuz; Allah'ın sıfatlarına büi-rününüz.»
Cümlesindeki sırra göre, Allah'ın huylarıdır. Kendilerinden zuhur eden emirler ve yasaklar, her ne olursa olsun, cümlesi kader sırrına gö­redir.
Hayrette oldukları için, kendilerini cümleden aşaği görürler. Cenab-ı Hak'tan izin almadan, bir çöpe dahi yapışmazlar.
Bu işin hikmet yanına gelince., kemal ehli olduklarındandır ki : Her bir şeyin künhüne ve hakikatına vâkıf iken, yine ilâhî emri gözetirler. Kendilerine :
—  Şunu şöyle yap..
Diye bir ilâhî emir zuhur etmedikçe, bir çöpü dahi hareket ettirmez­ler.
Açıkçası; bu safiye nefis makamında olan zatların huyları, işleri, cümle halleri: Şekilsiz olarak, Cenab-ı Hakkın Yüce Zat'ında olur. İnsan suresinin 30. âyetinde buyurulan :



—  «Allah istemedikçe, siz bir şey isteyemezsiniz.»
Sırrına mazhar oldukları için cümle halleri hakikata bir zuhur ye­ridir. Bunun için Hakkın harekete geçirmesi ile hareket eder, sakin tut­ması ile de sakin olurlar.
Bu fasılda sözün özü şudur : Dış yüzleri halk iledirler; iç yüzleri ise, 'Hak ile.

***

NEFSİN MAKAMLARI
II. FASIL: Emmare nefis makamından, safiye nefis makamı­na kadar; nefis ile sultanî ruhun asılları, mertebe cihetleri, tecellileri ye­di kısım olarak açıklanacak..

EMMARE NEFİS
1. KISIM : Emmare nefsi açıklar..
Kıymetlim, bilinmiş olsun ki..
Nefsin mertebeleri arasında ilk başı emmare çeker. Emmare nefse sahih olanlar hayvan gibidirler; belki de daha zorludurlar. Zira, O kim­senin sultanî ruhu, emmare nefsin esiridir. Bu halde kaldıkları için de, pek çoğu, son nefesini imansız verir; sonsuzlara kadar cehennemde ka­lırlar. Bazıları da, son nefesini imanla verir; ama ettiklerinden ötürü, ce­zaya ve azaba lâyık ve müstahak olurlar.
HAYVANİ RUH — SULTANİ RUH
İşbu emmare nefis; cümle kâfir, münafık, fasık olanların nefisleri­dir ki, ona :
—Hayvanî ruh..
Adı verilir.
Anlatılan kimselerin hayvani ruhları; sultanî ruhlarını, bütün bütün esir etmiştir. Onun için çokları, son nefeslerini imansız verir. Böyle bir şeyden Yüce Allah'a sığınırız.
Üstte anlatılandan bilinmiş oldu ki: Âdemoğlunda iki ruh vardır. Onların birine :
—  Hayvani ruh..

CELAL - CEMAL
Tabir edilir ki; bu'Cenab-ı Hakkın celâl sıfatının tecellisidir. Diğerine de:
—  Sultanî ruh..
Adı verilir ki; bu da, Cenab-ı Hakkın cemal sıfatının tecellisidir.
Beden ülkesinde, bu iki padişahın birer veziri, birer de şeyh'ül-is-lâmları vardır. Bu vücud ülkesinde, yönetimlerini onlarla yaparlar.

AKL-I MAAŞ — AKL-I MAAD
Hayvani ruhun veziri, dünya işine bakan akl-ı maaştır. Herhangi bir durumda baş vuracağı yer ise., şeytandır. Danışma meclisini bunlarla kurar ve işini bunlara danışır.
Sultanî ruhun veziri ise, âhiret işini düşünen akl-ı maaddır. Şeyh'ül-islâmı ise, melektir. Danışma meclisini bunlarla kurar ve yapacağı işi bun­lara danışır.
Hayvani ruhun zevki yiyip içmek, giyinip kuşanmaktır. Zahirde in­sana her nekadar lezzet verecek şey varsa., onların cümlesinden safa ve kuvvet bulur; sultanî ruhu alt eder.
Sultanî ruhun zevki ise; zikir, tefekkür, ibadet, ilâhî emirlere itaat edip onları yerine getirmek, ilâhî yasaklardan da kaçmaktır. Batında in­sana ve ruha lezzet veren ruhanî safaya dayanır ve ilâhî emirlere boyun eğer; bu şekilde hayvani ruha üstün gelir. Sözün özü odur ki : Sultanî ruhun, hayvani ruha üstün gelmesi, ilâhî emirleri yürütmekle olur.
İşte üstte anlatıldığı gibi, hayvani ruh ve sultanî ruh; bu vücud ül­kesinde hükümet tahtına kurulurlar. Birinin sıfatı, diğerine ters düşer. Biri, diğerine, bütün bütün zıddır. Bunun için de, daima muharebe ve mü­cadele ederler.
Hayvani ruhun aslı, kendi emmare sıfatıdır. Buna : —Nefis..İsmi verilir. İşbu sıfat, Cenab-ı Hakkın celâl sıfatının zuhur yeridir. Daima, Cenab-ı Hakkın rızasına ters düşen şeylerden lezzet alır ve kuv vet bulur.
Sultanî ruhun aslı, safiye sıfatıdır. Buna :
— İnsan sıfatı..
Adı verilir. Bu sıfat da Cenab-ı Hakkın cemal sıfatının zuhur yeridir. Daima Cenab-ı Hakkın rızası yolundadır; bir adım bile bu yoldan ayrıl­mak istemez.
Anlatılan sebepten dolayı da, vücud ülkesinde birbirleri ile muharebe ederler.
İnsan vücudunda, sultanî ruh, hayvani ruhu alt edemez; hayvani ruh da kendi haline bırakılır ise., emmare sıfatında kalır. Giderekten de, sul­tanî ruhu alt eder. Bu sıfatın sahibi de hayvan gibi olur. Belki de daha alçak olur; dünyasını ve âhiretini yitirir.
Sultanî ruh, hayvani ruhu kendi haline bırakmaz; her an onunla mücahede ve muharebe ederse., o vakit, hayvani ruhu, ister istemez ken­disine bağlar. Her emrine itaatkâr ettiği zaman da, ilâhî emirleri yerine getirir.
Üstte anlatılan kimselerin felah bulacağı umulsa da, yine düşme­lerinden korkulur; zira nefsin hileleri çoktur.
Bu surette ilk anlatılan emmare nefis sahipleridir. Bunlar, tamamen dünya ehli kimselerdir. Zulmanî masiyetle kalbleri kararmıştır. Bunlara öğüt kâr etmez; pek çoğu da son nefesinde imansız gider.
İkinci surette anlatılanlar ise., emmare sıfatlı kimselerdir. Bunlar, âhiret ehli kimseler olup pek çoğu son nefeslerini imanla verirler. Ama, emmarede bulunup yasak işlerin bazılasından kaçınmadıkları için, ceza­yı ve azabı hak ederler.
Tarikat ehlinden emmare nefis makamında olan sülük ehli; kesin ola­rak zikirden ve tefekkürden lezzet bulamaz. Her an ve her nefeste, iç sı­kıntısından, manevî tıkanıklıktan kurtulamaz. Çoğunlukla işleri yasak ar­dan olur. Kürsü dibinde ağlar; tıkanıklıktan kurtulamaz. Çoğunlukla iş­leri yasaklardan olur. Kürsü dibinde ağlar; köçek önünde oynar. Ken­disinden çıkan masiyet, kendisine iyi görünür; bunun için de ne tevbeye gelir, ne istiğfar eder. Eğer bir kimse, kendisine :
—  Sende kötü fililer var; tevbeye gel ve istiğfar et.. Diyecek olsa, ona buğuz eder ve düşman olur:
—  Bende öyle fiiller yoktur.
Deyip o diyene düşman olur. Zikrinde ve fikrinde asla sebat yoktur. Bazan devamlı çalışır; bazan da kendisini bütün bütün nefsanî arzulara kaptırır gider.
Bazı kere ehlüllahın himmeti ile, kendisine pişmanlık gelir; ettiği iş­lere tevbe eder, bağışlanmasını diler. Kendisini de cümle eşyadan alçak görüp :
—  El-aman..                                                                                 
Diye çağırır..
Emmare nefis makamında bulunan bir salik, kâmil mürşid elinde olur­sa., onun kudsî kuvvetinin uğuru ile, kısa zamanda, levvame nefis ma­kamını geçer. Eğer mürşidi noksan olursa., o hal ile kalır; büyük bir uçuruma yuvarlanmasından da korkulur.
Hâsılı : Emmare nefis makamında bulunan bir salike, hiç bir şe­kilde vuslat nasib olmaz; hatta imansız gitmesinden bile korkulur.
Levvame nefis makamında bulunan salikin haline gelince., emmare nefis makamında olan kimsenin hali gibi; çoğunlukla, bundan da masiyet zuhur eder. Ama, hemen aklı başına gelir; tevbe eder, istiğfar eder, nef­sini de ayıplar. Sonunda yine dayanamaz, masiyet işler. Eğer böyle olan salikin mürşidi kâmil olur, yolu dahi ruhanî yol ise., o mürşidin kudsî kuvveti ile, bu salike, levvame nefis makamında iken vuslat ihsan olunur. Bu ihsan da, ruhanî yola mahsustur.
Az yukarıda şöyle anlatıldı-:
—  Emmare nefis..
Tabir edilen hayvani ruh, Cenab-ı Hakkın celâl sıfatının tecellisidir; kendisinden çıkan her bir hal, cemal sıfatına ters düşer.
Sultanî ruh ise.. Cenab-ı Hakkın cemal sıfatının tecellisi olduğu se­bepten dolayı, hayvani ruhtan razı değildir.
Sebebine gelince, hayvani ruhun kendi sıfatı, hayvan sıfatıdır. Bunun için de :
—  Emmare nefis.. Tabir edilir.
Sultanî ruhun asıl kendi sıfatı ise., insan sıfatıdır. Bunun için de ona :
—  Safiye nefis.. Tabir edilir.
Anlatılanlara göre; bir kimse, hayvani ruha tabi olur ve dünya işine yarayan akl-ı maaşın görüşünde hareket ederse., o kimse, hayvan sıfa­tına bürünür. Hatta hayvandan alçak olur. Çünkü, hayvana, ne sultanî ruh verilmiştir; ne de insan sıfatı ihsan olunmuştur.
Eğer sultanî ruha tabi olup âhiret işine yarayan akl-ı maadın görü­şünde hareket ederse., bu kimse, insanî sıfata bürünür. Hatta melekler­den daha şerefli olur. Bunun sebebi ise, kendisinde hayvani ruh varken, ona uymayıp sultani ruha tabi olmasıdır.
Buraya kadar anlatılanlardan bilinen odur ki :
Her bir insanda, hayvani rıılila, sultani ruh iki padişah gibidir. Vü-cud ülkesinde, hükümet tahtında otururlar. Hemen her bir hükümde, birbirlerine de ters düşerler.
Eğer sultanî ruh, hayvani ruhun her bir emrine aykırı hareket ede­rek, her an onunla mücahede ve muharebe ederse., hayvani ruh, derece derece, kendi yaratılışı olan emmare sıfatından geçer; levvame sıfatına bürünür.
Hayvani ruhla, sultani ruhun yaratılışı arasında yedi derece vardır.
Sultani ruh, cümle kemal sıfatları ile sıfatlanmıştır; hayvani ruh ise.. cümle kötü sıfatlarla, düşük huylarla ortaya çıkmıştır. Hayvani ruhun, cümle kötü huylardan kurtulmasına, sultani ruhun halleri ile hallenmesine, sıfatları ile de sıfatlanmasına ve hayvani ruhun, tıpatıp sultanî ruhun ay-nı olmasına yedi derece vardır. Her bir derecede, hayvani ruh, bir mikdar kendi huylarından ve sıfatlarından geçer; sultanî ruhun ahlâkını alır ve sıfatına bürünür. O sıfatların her birinin bir adı vardır; meselâ : Emmare, levvame, muinime, mutmainne, razıye, marzıye, safiye.. Bunlardan biri, hayvani ruhun asıl sıfatı olur ki : Emmaredir; bu da anlatıldı. Onların biri de, sultani ruhun asıl sıfatı olur ki : Safiyedir. Bu sıfatı, sözle açık­layıp bildirmek olmaz. Cenab-ı Kibriya, hangi kuluna ihsan buyurursa.. o değerli zat onu bilir.
Evet, böyle deyip dil tutuldu..
Bundan sonra, aralarında bulunan, diğer beş dereceyi açıklayalım.

LEVVAME NEFİS
2. KISIM : Levvame ve onda olan saliklerin tecellilerini, müşahe­delerini, tenezzül (iniş) hallerinde olan murakabelerini, terakki (yükseliş) hallerini ve yok olmalarını açıklar.
Kıymetlim, şu da bilinmiş ola ki..
Cenab-ı Hakkın ihsanı yaver olup kâmil mürşidin himmeti ve kudsî kuvveti bereketi ile hayvani ruh emmarelik sıfatından çıkıp levvame sı­fatına girdiği zaman; sultanî ruhun bir derece hükmü altına girer, emri­ne biraz ram olur. Bir mikdar, sultanî ruhun sıfatına bürünür. Kendin­den südur eden masiyetlere, pişman olmaya başlar. Ama, eline yine fır­sat geçerse., dayanamaz, yine masiyet işler.
Işbu levvame makamında sırf kâmil mürşidin kuvveti ile sülûkü ta­mam eden saliklerin müşahedeleri nur tecellisi ve nur müşahedesidir; ba­zısının da, nur tecellisi ve sıfatların müşahedesidir. Bu ilâhî ihsanlar ve bu tecelli; terakki halinde zuhur etmez, yainız şeyhini görür. Belki de, Fahr-i Âlem efendimizi müşahede eder; Allah ona salât ve selâm eylesin. Bu surette, onun tenezzülü levvame sıfatıdır; terakkisi ise, mülhime sıfa­tıdır.
O salik, terakki halinde teveccühüne oturduğu zaman; şeyhini ve Pahr-i Kâinat efendimizi müşahede eder, huzur, lezzet alır. Mürakebesin-de ise, niş- tecellisi, nur müşahedesi, sıfatların müşahedesi zuhur eder. Tenezzül halinde, yani : İniş durumunda teveccühe oturursa., yine şeyhi­ni müşahede eder. Mümkün olduğu kadar da, Fahr-i Âlem efendimizi de müşahede edebilir. Ama, terakki, yani : Yükseliş halindeki lezzeti bula­maz; ondaki gibi müşahede edemez. Ama, mümkün olan bir mikdar mü­şahede edebilir.
Hali terakki bulmadıkça da, murakabesinde hiç bir şekilde tecelli bu­lamaz. Zira, o vakit, salikin sıfat hali levvamedir; bu halde iken ona tecel­li olmaz. Çünkü, levvame sıfatı, emmareye yakın bir haldir; bazan pişman­lık gelir; bazan da tevbe istiğfar olur. Bazan da, masiyette bulunur. Bu­nun için, levvame sıfatında bulunan salike, bu sıfatta bulunduğu süre, hiç bir şekilde tecelli olmaz.
Bazı kere, Cenab-ı Hakkın ihsanı ile; mürşidinin himmetini almayı başaran salikin hali terakki bulur. O zaman da, levvame sıfatından mül­hime sıfatına geçer. Bu durumda olan salike bir iç açıklığı gelir; ilâhî sevgi zuhur eder. Murakabesinde ise; nur tecellisi, nur müşahedesi, sıfatların müşahedesi zuhur eder. Ama, henüz mülhime sıfatı kendisine hal ol­madığı için, yine inişe geçip levvameye döner. Bu nur tecellisinde olan zatların yok olmalarına şu isim verilir :
—  Murakabe yok oluşu..
Bunlar, fena bulup yok olmayı murakabe halinde buldukları için; daha açığı : Gerek levvame sıfatında, gerekse mülhime sıfatında bulu­nan salik, niürakebelerden başka vakitte, kendisini ve cümle mevcudatı yok edemez. Bunun içindir kl, bunların fena bulup yok oluşlarına :
—  Murakabe yok oluşu..
ismi verilir. Burada anlatılanı şöyle özetleyeyim :
—  Levvamede, mülhimede olan salikin yok olmasına :
—  Murakabe yok oluşu..
Denir; orada zuhur eden tecelliye de :
—  Nur tecellisi, nur müşahedesi.. Yahut:
—  Nur tecellisi, sıfatların müşahedesi., isimleri verilir. Bu tecellinin kalmasına ise :
—  Allah'ın nuru ile kalmak.
İsmi verilir. Yine bu tecellinin, istiğrakına (dalınmasına) da : — Allah'ın nuruna dalıp gidenler..
İsmi verilir kl, bunların hepsi, ehli olanlarca bilinmektedir. Burada, şöyle bir soru sorulabilir :
—  Bir salik, levvamede veya mülhimede iken, o kimseden iç eğriliği ve tereddüd gidip kalb itminanı hâsıl olmadıkça; mutmainne nefis maka­mına ayak basmadıkça ne şeklide Cenab-ı Hakkın bu kadar tecellisine zuhur yeri olabilir?.
Evet, bunun için şöyle bir cevap verebiliriz :
—  Hak yolcusu bir salikln nefsi, mutmainne makamına ayak basmadıkça, iç eğriliği bütün bütün kalkmadıkça tecelli nerede! onun koku­sunu bile alamaz. Ruhanî lezzetten dahi habersiz olmak, ancak, nefsanî yola hastır. Bilindiği gibi onlar, önce nefsi terbiye ettikleri için, ne-fis mutmainne sıfatına bürünüp salike kalb itminanı gelmedikçe; onlara müşahede sırları, ruhanî safa, zikir tadı zuhur etmez. Ruhanî yolda olan salike gelince., ister levvamede, ister mülhimede olsun; anlatılan biçimde tecelli ihsan olunur. Bunlar, levvame sıfatında olan terakkilerinde, mülhi-me sıtatında bulunan tenezzüllerinde murakabeye oturdukları zaman, Cenab-ı Hak, ilâhî nuru ile tecelli eyler. O tecellide, Cenab-ı Hakkın ilâhî ihsanı yetişir, şalikin nefsi, mutmainne sıfatı ile muttasıf olunca, kendi­sinden levvame ve mülhime halleri kalkar; kalb itminanı hali zuhur eder. İşte o zaman, kendisi ve cümle varlıklar, silinip gider; sadece, Cenab-ı Hakkın ilâhî nuru müşahede edilir. O nurdan da, ilâhî sıfat müşahede edi­lir. Bazılarına, bu tecellide hitap dahi zuhur eder.
Sonra o hal gider; ayıklığa kavuşur; önce kendi nefsi hangi sıfatta idiyse, yine o sıfata döner. Mutmainne hali, kendi makamı olmadığı için, ayık hale geldiği .zaman, mutmainne hali gider, yine kendi sıfatının hali ile hallenir.

MÜLHİME NEFİS
3. KISIM : Mülhime nefis, mülhime nefis makamında bulunan kimselerin, tevbelerinde sebatlı olduklarını; iç eğriliğinden halâs olama­dığının illetini ve tecellilerini, müşahedelerini, terakkilreinin de mutma­inne sıfatı olduğunu açıklar.
Değerli kardeşim, şu da bilinmelidir ki..
Mülhime sıfatında olan salikin hali, levvamede olan salikin hali gibi değildir. Nefsini ayıplayarak tevbeye gelip istiğfar ettiği günahın fırsatı eline geçtikte, kendisini tutamayıp işlemesi vukubulmaz. Zira, nefis, bir derece daha sultanî ruhun hali ile hallenmiştir. Sultanî ruh, Cenab-ı Hak­kin ihsanı ile, mürşidin teveccühü ile hayvani ruha üstün gelir. Onun her tedbirini geri çevirerek, kendi hali ile bir derece daha hallendirmiştir. Bunun için salik, tevbe işinde sebatlı olur. İç eğriliğinden ve tereddütten kurtulur, ama kalbi mutmain olmaz. Bundan ötürü, çoğunlukla, manevî bir tıkanıklık olan inkıbaz içindedir. Bunun illeti de, teslimiyette sebatının bulunmayışıdır.
Bu mülhime sıfatında bnlunan salikin hal tenezzülü (inişi), levvamede bulunan salikin hal tenezzülü gibidir. Tecellisi dahi, levvamede açıklanan şeklide nur tecellisi ve sıfatların müşahedesidir.
Halin terakklsine (yükselişine) gelince., mutmainnedir. O hal zuhur ettiği zaman, salike kalb itminanı hâsıl olur. Teslimiyeti kuvvet bulunca da, hal tereddüdü kendisinden gider. O zaman da, murakabesinde; sıfat­ların tecellisi, zat müşahedesi ihsan olunur. Bir şekil olmadan, honuşma dahi zuhur eder. Bundan da, ruhanî bir safa gelir; iç tıkanıklığından kur­tulur.
Murakabe halinden sonra, ayık hale geldikte; her nekadar kendi­sinden müşahede hali alınsa da, yine iç açıklığı ile, teslimiyette sebat üze­re olur. Ama, mutmainne hali kendi makamı olmayıp sultanî ruhun ağır basması ile zuhur ettiği sebepten, yine bir taraftan hayvanî ruh geldikte mutmainne sıfatından mülhime sıfatına döner.
Mutmainne hali, kendisine sıfat oluncaya kadar, bu salikin tenezzülü mülhime, terakklsi de mutmainne olur.

MUTMAİNNE NEFİS
4. . KISIM : Mutmainne makamını, mutmainne makamında olanla­rın şeriat emirlerinden sorumlu olduklarını, bütünüyle tereddütten ve iç eğriliğinden kurtulduklarının sebeb ve hikmetini açıklar.
Değerli kardeşim, bilinmiş ola ki..                         
Mutmainne sıfatında bulunan zatlar, halleri itibarı ile tereddütten, iç eğriliğinden kurtulmuş, tam manası ile teslim olmuşlardır. Kalb itmimanı, kendilerine mülk olmuştur. İçten ve dıştan müşahede edip dinledikleri şeyleri tereddütsüz kabul ederler. Bu kabul ettiklerinde de sabittirler. İnandıklarına öyle inanırlar kl; cümle âlem bir olup :
— O iş öyle değildir..
Deseler, bunların dediklerine asla bakmazlar. Kesin olarak, kendile­rine bir şüphe gelmez, itikad ettikleri şeyde dururlar.
Bunun sebep ve hikmetine gelince., şöyle açıklayabiliriz : Sultanî ruhun mücahedesi, mürşidin teveccühü ile; hayvanî ruh, sultanî ruhun sıfatı ile bir derece daha sıfatlanır, o sıfatı da kendisine hal edinir.
Anlatılan sebepten ötürü, hayvanî ruh, öncekl huylarından geçer; sultanî ruhun güzel huyları ile güzel huy sahibi olur.
Bu zatların hal tenezzülleri, yine mutmainne olur. Bu halde iken, mü­şahedeleri, mülhime sıfatının terakki hali gibidir.
Bunlar, her ne vakit murakabeye otursalar, kendilerine tecelli ihsan olunur.
Bu makamın tecellisine, şu isim verilir :
—  Sıfatların tecellisi, zat müşahedesi,.
Bu tecellinin, yok olma sayılan, fena haline ise :
—  Sıfatlarda yok olma..
İsmi verilir. Var olma sayılan bekasına ise, şu isim verilir :
—  Allah'ın sıfatlarında beka, Allah'ın zatını müşahede..
Bu makamın dalgınlığı sayılan, istiğrak haline ise, şu isim verilir :
—  Allah'ın sıfatlarına dalmak, Allah'ın zatını müşahede.. Bu durumlar, ehli olan kimselerce bilinen şeylerdir.
Bu mutmainne sıfatına bürünen zatlar, her ne vakit murakabeye otursalar, anlatıldığı gibi, tecelli hâsıl olur; bir durum çizilmeden, konuş­ma yapılır.
Bu zatlara :
—  Velî..
İsmi verilir. Dolayısı ile, cümle ehlüllah, mutmainne makamına adım attıkları zaman, hakikatta buluğa ermiş olurlar.
Bu durum, daha önce, I. fasılda dahi anlatıldı. Orada da anlatıldı-ğına göre; bu yola ilk giren bir salik, sülûkünü tamam edinceye kadar, tarikatta masum sayılır, kusuru affolunur; ettiğinden sorumlu tutulmaz. Taa Fatihası okunup sülûkünü tamam edinceye kadar şeriat yönünden zuhur eden kusurları soruhır; ama tarikat cihetinden zuhur eden kusur­larından dolayı sorumlu olmaz. Şeriatta buluğa ermiştir; ama tarikatta masum çocuk sayılır. Sülûkünü taman edip Fatihası okununcaya kadar tarikattan yana kusuru, affolunur, sorumlu tutulmaz. Bundan sonra sa-lik, ehlüllahın adım attığı yere adım attığı zaman, tarikatta dahi, buluğa ermiştir; ama hakikatta masumdur. Taa, mutmainne sıfatına ayak basıncaya kadar.. Bu durumda, şeriattan-, tarikattan yana kusurları için so­rumludur. Oralardaki kusurları ve isyanları, sevapları ve günahları ya­zan melekler tarafından yazılır; kıyamet günü de onlardan yana sorguya çekilir. Ama, hakikattan yana kusuru silinir, yazılmaz.
Her nekadar sülûkünü tamam edip nur tecellisine zuhur veri olmuş ise de; levvamede veya mülhimede olduğu için, mutmainne sıfatı kendisine hal olup kalb itminanı kendisine ihsan olunup kalbi satfiyet bulmadıkça-o salik, hakikatta çocuk mertebesinde sayılır. Bu manayı anlatmak için, şöyle demişlerdir :                                                                         
— Salikin sonu, ehlüllahın başlangıç noktasıdır.
Anlatılan surette, bir salik sülûkünü tamamladıktan sonra, uygun olduğu şekilde, murakabe yok olmasına kavuşup kendisine nur tecellisi ih­san olunmazsa, o salikin haline :
—  Sülük tekmili..
İsmi verilir; açıkçası : Ehlülahtan olmaz. Ehlüllahtan olanlar dahi, mutmainne nefis makamına ayak basıp da o sıfat kendilerine mülk olma­yınca, onların hiç birine :
—  Velî..
ismi verilmez. Zira, velayette adım atılacak yer, mutmainne sıfatı olup :
—  Allah'ın rıza derecesi..
Demektir. Bundan ötürü, ehlüllahın cümlesi, mutmainneye ayak bas­tıkları zaman, hakikatta ergenlik çağına gelmiş olurlar. Kendilerinden nok­sanlık halleri kalkar; kâmilliğin başlangıç halleri zuhur etmeye başlar.
Anlatılan hale gelen bir zatın düşmesinden artık korkulmaz. Zira, günbegün, onun kemali artar. Hayvani ruh dahi, sultani ruha üç derece daha yaklaşır. Sultani ruhun sıfatlarına bürünüp kendisine teslim ol­muştur.
Artık, her halde, sultani ruh, üstün gelmektedir. Hayvani ruhu, ken­disine bağlamıştır. Cümle emrini de ona yaptırır. Bunun için, bu hale eren bir kimsenin düşmesinden korkulmaz; gün gün yüksek dereceler alma yolundadır.
Bir salik, mutmainne sıfatına bürünmedikçe; hali nekadar ileride' olursa olsun, yine de hakikatta çocuk mertebesindedir. Defalarca anlatıldi ki : Böyle birinde kalb itmimanı yoktur; tereddütten ve iç eğriliğin­den, sair kötü huylardan kurtulamamıştır. Bunun için, çocuk hükmünde olup haklkattan yana kusuru sorulmaz; taa, mutmainne sıfatına bürü-nünceye kadar.. Anlatıldığı şekilde, kendisine o güzel haller ihsan olun­duğu zaman, hakikatta dahl buluğa ermiş olur. Bundan sonra, kendisin­den şeriat, tarikat, haklkattan yana bir kusur zuhur edecek olursa o sa­atte, amel defterine yazılır. Enbiya suresinin 23. âyetinde buyurulan :



—  «O, yaptığından sorumlu olamaz; ama onlar, ettiklerinden sorum­la olacaktır.»
Mana uyarınca, yaptıklarından bir bir sorguya çekilirler. Ancak, bunların sorguya çekilmeleri bir başka olur. Şöylekl :
Cenab-ı Kibriya, bu kullarını mahşer halkının gözlerinden gizler. Giz­li bir yere çekip orada, bir şekil olmadan, bir durum çizilmeden onların işledikleri kusurlarını bir bir sayar. Sonra da her birine şöyle buyurur :
—  Ey kulum, dünyada iken, benim o kadar ilâhî ihsanım oldu ki; onlar sayıya hesaba gelmezler. Bu kadar ihsanım olmuşken, bu kusur­ları neden işledin?. Bilmiyorduysan, bilene sorman gerekmez miydi?.
Bu hitab üzerine, cümlesi secdeye kapanırlar; derler ki :
— Evet ya Rabbi, bu kusurları biz işledik. Bir kimseden sorup işin hakikatini da öğrenmedik. İsyan bizimdir. Ya Rabbi, artık sen bilirsin. Şanına yakışanı yap.
Bunun üzerine, şu ilâhî hitap zuhur eder, Yüce Hak, kereminden şöy­le buyurur :
—  Ey kullarım, sizi affettim. Gidin, makamlarınızda zevk edin, sa-faya dalın. Bundan sonra, sizin için korku ve hüzün yoktur. Varın, arş-ı âlâmda makamlarınıza oturun. Bundan başka, daha nice nice iltifatlar zuhur eder.                                                               
Yunus suresinin, 62. âyetinde Duyurulan :



—  «Haberiniz olsun, Allah'ın veli kullarına korku yoktur; onlar mahzun da olmazlar.»
Müjdeyi alırlar.
Ancak, bu ilâhî iltifat zuhur edinceye kadar, o öyle mahcub olurlar ki; anlatılması mümkün değildir :
—  Ehlüllah masum değildir..
Demeleri de, bu manaya dayanır. Mutmainne sıfatına bürünen zat­ların, suyu üfleyerek içmeleri gereklr. Bu temsili anlatma, ziyade içti­naptan ve inkıyaddan kinayedir.
Âl-i lmran suresinin 54. âyetinde buyurulan :



— «Allah, mekredenlerin hayırlısıdır.»
Mana doğrultusunda, Cenab-ı Hakkin ilâhî mekrini, akıllar ve fikir-ler idrâk edemez. Her makamda, kuluna, ilâhî bir imtihanı vardır; hikme­tinden sual olunmaz. Daima kullukta olmak gerekir. İlâhî emirler ne ise, onu yerine getirmelidir.
Mutmainne sıfatında olan zatlar, hakikatte ergenlik çağına gelmiş­lerdir; bu yüzden kendilerine velayet ihsan olunur.
Bunların iniş halleri, daha önce anlatıldı. Yükselişleri sayılan te­rakkilerine gelince., razıye sıfatında olur.
Bazı kere mürşidin himmeti ile kendisinin de çalışıp gayret etmesi ile Cenab-ı Hakkın ilâhî ihsanına zuhur yeri olur. Hayvanî ruh, sultanî ruha bir derece daha yaklaşır, teslimiyeti kuvvet bulur. Bu halde iken, Hak yolcusu salike; Cenab-ı Hak'tan gelen gam, sürür, mücahede, safa,
Cenab-ı Hak'tan gelen benzeri her ne şey varsa., cümlesine razı olur. Ama, bu rızası, zoraki bir rıza değildir. Kendisine zehir yedirseler, şekerli hel­va gibi yer, kesin olarak, kendisine bir isteksizlik gelmez, geleceğini de düşünmez. Geçim için kesin olarak elem çekmez; Cenab-ı Hakka tam ma­nası ile teslim olur. Daima, Allah'ın rızasını gözetir. O anda, kendisine :
— Allah rızası için canını ver..
Deseler, o anda, boynunu uzatır durur. Dünya ve içindekilerden; âhi-ret ve içindekilerden zerre kadar maddî bir gayesi yoktur :                ..
— Allahım, tüm gayem sensin; isteğim rızandır.
Sözünde, doğrudur.                                                                             
Kendisine, ihsan Olunan tecelli, yine sıfatların tecellisi,-zatın müşa-hedesidir. Ama, tenezzül halindekl tecelli ile, bu tecelli arasında çok fark vardır. Her nekadar ikisi de, sıfatların tecellisi olsa dahi, yine fark çok­tur. Ehli olanlar, bu manayı anlarlar.
Bu makamda, bazı zatların hakikatlari üstün gelirse., kendilerine zat tecellisi zuhur eder.
Bu makamda bulunan zatların daimî olan halleri, nur tecellisi ve sı­fatların müşahedesidir.
Bu makamda bulunan bir kimse, gezip yürüdüğü yerlerde, oturup sohbet ettiği halde, isterse, nur tecellisi olur ve sıfatların müşahedesi zuhur eder. Her ne vaklt murad edip murakabeye oturmuş olsa, anlatılan şekilde zat tecellisi, sıfatlanın müşahedesi zuhur eder. Her ne vakit, Haz-ret-i Fahr-i Âlem Resulüllah efendimize ve diğer nebilere ve resullere, ev­liyaya ve kutuplara teveccüh eylese; hangisine teveccüh etmiş ise, ruhanî yoldan onunla görüşür, konuşur. Hangi ülkeye teveccüh eylese, o ülkeyi olduğu gibi görür. O yerde olanlara, ruhaniyette görüşüp sohbet eder; hallerine de vâkıf olur.
Melekût keşfi, ceberut keşfi, bunların benzeri keşifler ihsan olundu­ğundan başka, ruhani miraç dahi ihsan olunur.
Kalbleri keşfetmek, halleri keşfetmek bunlara göre daha kolay bir iştir.
Burada anlatılan sıfatlara bürünen kimseye, bir kimsenin kalbine vâkıf olmak, haline vâkıf olmak çok kolaydır.
Burada açıklanan vasıflar, mutmainne sıfatının terakki halleridir kl, o terakki de razıye sıfatıdır.
Bir kimseye, mutmainne sıfatı hal olduğu ve ondan da terakki ihsan olunduğu zaman; anlatılan durumlar, çoğunlukla zuhur eder. Bu sıfat, kendisine hal olmadığı zaman da, bazan iniş hali zuhur eder. O zaman, mutmainne sıfatına bürünür.
Üstteki cümleyi, şöyle özetleyebiliriz :
—  Mutmainne sıfatı ile muttasıl olan zatlar, iniş hallerinde mut­malnne ile sıfatlanırlar; yükseliş hallerinde ise, razıye ile hallenirler.
5. KISIM : Razıye makamının sahiplerine sürür ile kederin eşit olduğunu, tenezzüllerini, terakkilerini, tecellilerini, bunlara ilâhî ihsan olan mahviyet hil'atını, iç zenginliğini açıklar.
Değerli kardeşim, şu da bilinmiş olsun ki..
Burada anlatılacak razıye makamı sahipleri, gâh yükselişte, gâh inişte bulunup zikirlerine, fikirlerine sebatlı bir şekilde devam ederler. Bu durumlarını sürdürürlerse., hayvani ruh, sultanî ruhun hali ile bir de­rece daha hallenir. Bunun oluşuna alâmet odur ki : Daha önce, hayvani ruha kötü görünen, güç gelen şeyler, güzel görünmeye ve kolay gelmeye başlar. Bundan sonra, anlatılan tüm işler, kendisine hal olur; Cenab-ı Hak'tan kendisine ne gelir ise., hemen her gelene tam manası ile razı olur, yanında kederle sürür eşit olur. Anlatılan sebepten ötürüdür ki; razıye sıfatına :
—  Razıye.. İsmi verilmiştir.
Razıye sıfatı ile muttasıl olan zatların iniş halleri üstte anlatıldığı gibidir. Terakkileri ise., marzıye makamıdır.
Bunun alâmeti de odur ki; kendisinin devam ve sebatı ile, mürşidinin güzel teveccühü ile, Cenab-ı Hakkın lütuf ve keremi ile kendisine her ne gelecek olsa o gelen şeylerin hemen hepsine razı olur. Her ne zaman bir ilâhî denemeye tabi tutulacak olsa :
—  Bu, bize ilâhî bir ihsandır..
Deyip gönülden kabullenir. Onun böyle etmesi ile, Cenab-ı Hak ta­rafından tarifi olmayan bir şekilde, bir imtihan mührü ile mühürlenir; kendisine zat tecellisi, zat müşahedesi ihsan olunur. Bu müşahede halin­de kendisine şöyle buyurur :
—  Kulum, ben senden razıyım, sen de benden razı mısın?.
Bu üstün hitaptan sonra, geçmiş günahlarının affedildiğini, bizzat kendisi müjdeler. Bu müjde verişinin belli bir keyfiyeti yoktur; zatına has bir durumdur.
Anlatılan terakki halinde nekadar durabilirse.. hemen her gün mu­rakabesinde, kendisine zat tecellisinin müşahedesi ihsan olunur. Geçmiş günanlarının bağışlandığı müjdesini de alır.
Ancak, bu anlatılan hal, kendisinde meleke durumunda olmadığı için, yine inişe geçip razıyeye dönebilir; bazan razıyede, bazan da marzıyede olur. Gerek yükselişinde, gerekse inişinde bu makamda iken, kendisine bir başka hal daha ihsan olunur. Şöylekl : Kendi tercihleri olmadan, razıye makamında olan zatlar, gelecekte olacak bir iş için hiç bir hayale dayalı ümide düşmezler. Geçmişte olup biten işler için de gama kedere bo­ğulmazlar. İster dünya cihetinden olsun, ister âhiret cihetinden; hiç bir gayeleri kalmaz :



—  Allahım, tüm gayem sensin; isteğim rızandır.
Derler ki, bu deyişlerinde gerçekçidirler. Bundan başka, kendilerini, varını yetirip iflâs eder gibi, Allah'ın güvencesi altında görürler. Güven yurdunda, rıza kapısında :
—  Zatına güveniyoruz, el-eman..
Derler.
Bu razıye. makamında bulunan zatlara, Cenab-ı Hak bir mahviyet rütbesi ihsan eder. (Yani : Hil'atı..) O rütbeyi giyen zat, nekadar ilâhî iltifat zuhur ederse etsin; cümlesini ilâhî ihsan bilir. Kendisini de, bir taş veya bir ağaç gibi görüp şöyle der :
—  Yaptığım zikirde ve fikirde, benden zuhur eden ibadet taatta, ba­na gelen ilâhî ihsanlarda asla bir girişimim yoktur. Bunların, hepsi, kar-şilıksız bir ilâhî ihsandır. Ben âciz, taş cinsi gibi bir şeyim; hiç bir işe de
yaramam. Bu ibadetleri yaptıran, bunca ihsanları karşılıksız veren Cenab-ı Hak'tır. Bu görünenler benim halim değildir; cümlesi, ilâhî ihsandır.
Onların her biri böyle deyip varını yitiren bir müflis durumuna gi-rerler. Tıpkı, zengin bir tüccar gibi, bir kırmızı altına muhtaç olur. Ak­ranı arasmda, emsali arasında, ne şerefi kalır, ne de itibarı.. İtimad edip dayanacağı bir şeyi de kalmaz. İşte hali anlatılan tüccar, eli eteği, her bir taraftan kesildikten sonra, ne hal kesb ederse., bu zatlara öyle bir hal, Allah tarafından hil'at olarak giydirilir.
İç âlemi nekadar mamur olursa olsun, kendisine nekadar ilâhî iltifat ihsan olunursa olunsun; her an, her nefes anlatıldığı gibi, ilâhî ihsanların zerresini dahi, kendisine mal edip görmez. Sanır ki : Bütün ibadeti si­linmiş, kendisi de masiyet deryasına dalmıştır. El-eman diyarında, rıza kapısının açılması için, devamlı :
—  Zatına güveniyoruz, el-eman..
Diye yakarır durur.
Dünya cihetinden olan özel ve genel işleri Cenab-ı Hakka ısmarlar. Bunun sonunda öyle bir iç zenginliği ile zengin olur kl : Anlatılması mümkün değildir. Meselâ : Ceplerinde darının tanesi bulunmasa, asla hatırlarına bir şey gelmez; bundan başka, gönülleri, bin kese altına sahip gibi durur. Bunun için :
—  Ehlüllahın zenginlikleri..
Tabir edilir. Razıye sıfatı makamında olan zatlara, anlatılan hal bir meleke olur. Bu makamda, çok çok ilâhî iltifat vardır. Hatta, bazı zatlara, rıza kapısı açılır; zat tecellisi dahi zuhur eder.
Bu yoldaki, eğer kabiliyetli, ilticası ağır basan biri ise., mutmainne sıfatı makamında rıza kapısı açılır; bazan zat tecellisi dahi zuhur eder. Ama, onunla hallenmediği için; gerek mutmainnede, gerek razıyede ol­sun; bazan terakki hallerinde rıza kapısından içeri girip zat tecellisi, zat müşahedesi ihsan olunur. Herhangi belli bir şekli olmadan :
—  Kulum, ben senden razıyım, sen de benben razı mısın?.
Şeklinde ilâhî bir kitap ihsan olunur. Biraz da ilâhî iltifata nail olur.
6. KISIM : Marzıye nefis makamına, alâmetlerini, masumiyet hil'-atını, derecelerini; bu makamda bulunanlara ihsan olunan ilâhî tecellileri, ilâhî iltifatları, terakkl hallerinin safiye makamı olduğunu açıklar.
Değerli kardeşim, şu da bilinmiş olsun ki..
Anlatılan razıye halleri, bir zata meleke olup da Allah korkusunda ve mahviyette devamlı ve sebatlı olursa., kendisine ihsan olunan ilâhî imtihanlarda sadakat mührü ile mühürlenir ve öyle bir derece verilir ki : Cümle huyları imtihana tabi tutulup huyların en güzeilerine sahip olur; bu yüzden her bir huyuna bir doğruluk mührü vurulur ve sonunda, masumi­yet hil'atı kendisine giydirilir.
Üstteki cümlenin daha açık ve özlü manası şudur :
Hali anlatıldığı gibi olan zatın cümle huyları, işleri, sözleri, halleri Allah'ın rızasına uygunu olur; tüm emirleri yerine getirmek, kendisine bir hal olur. Hakkın tahriki ile davranır, onun durdurması ile de durur.
Anlatılan hallerin bir zata ihsan olunması, o kimsenin merzıye sıfa­tına bürünmüş olduğuna delildir.
Böylelikle de, hayvani ruh, sultanî ruhun hali ile bir derece daha hailenin sultanî ruhun bütün görüşünü kabul eder ve her bir emrine gö­nül hoşluğu, ile girer. Bu makamda, sultanî ruhla, hayvani ruh birbir lerinden hoşnutturlar; aralarında düşmanlık, korku, ürkmek gibi bir hal kalmamış, birbirleri ile ülfet etmiş, birbirlerini sevmişlerdir.
Ve., bunların, birbirlerinden razı ve birbirlerinden hoşnut olmaları dolayısı ile, bulundukları bu makama :
—  Marzıye sıfatı makamı..
Demişlerdir.
Bu makamı bulmuş olmanın alâmeti odur ki; bu makamda bulunan kimseye, yükseliş halinde, anlatılan haller birer meleke olur. O kimseden devamlı zuhur eden bu hallerdir.
Durum anlatıldığı gibi olduğu zaman; Cenab-ı Hak o kimseye müek-kel olan kiramen katibin meleklerin eilerinden bu zatın amellerinin ya­zıldığı defteri alır. Geçmiş ve gelecek, büyük küçük, en küçük yanılma­ya varıncaya kadar cümle kusurlarını affeder. Masumiyet hil'atı giysisini de giydirir. O klmsenin iyiliğini ve kötülüğünü yazan meleklere de hitab ederek şöyle buyurur :
—  Bunca zamandır, bu kulumun hizmetine sizi vermiştim. Şimdi, bu kulumdan ben razıyım; sizler de razı mısınız?.
Bu hitab üzerine, onlar da şöyle şehadet ederler :
—  Ya Rabbi, bizler bu kulunun hizmetine gireliberi, zerre kadar rızaya aykırı hareket etmedi; bizleri de üzmedi. Bunun için, ondan kat kat razıyız.
Onların bu şehadeti üzerine, Cenab-ı Hak, şöyle buyurur : — Ey meleklerim, ben de, sizi o hizmetten kurtarıyorum. Bu kulum­dan ebedî rıza ile razı oldum. Siz de buna şahid olun.
Bundan sonra, o kimsenin diğer hizmetlerine müekkel olan melek­lerin cümlesine hitab ederek, ebedî rıza ile o kimseden razı olduğunu bil­dirir ve cümlesini buna şahit tutar.
Bunun üzerine, o zattan cümle insan, cin, melek, hayvan, zahirde ve batında nekadar varlık varsa., cümlesi de ebedî rıza ile o kimseden razı olurlar. O her kimse; zahirde elinden ve dilinden ve cümle işinden hiç bir kimse incenmez :



—  «Müminler uyumludurlar, yumuşak başlıdırlar. Çekilen bir deve misalidir; bir yere bağlanınca boyun eğer. Sarp kaya üzerine çökertilme­si istense, çöker.»
Hadis-i şerif indeki mana, onun için gerçek hal olur. Her kimin ya­nına varacak olsa; o, kendisine elinde olmadan saygı gösterir, ikram eder.
Daha sonra, Cenab-ı Hak, bizzat hiç bir şekilde anlatılamayan Yüce Zatı ile tecelli edip şöyle buyurur :
—  Kulum, ben senden razıyım; sen de benden razı mısın?.
Bu türlü, ilahî iltifatla birlikte, o kimsenin günahtan arınmış bir masum olduğunu, bilinmeyen bir şekilde o kula müjdeler. Daha başka nice ihsanlar eyleyip rıza kapısından içeri alır; belli bir yerde zat tecellisi ve zat müşahedesi ihsan eyler.
Ve., o kul, anlatılanlar dışında daha nice nice ihsanlara zuhur yeri haline gelir.
işaret edilen ilâhî ihsanların yolu açılıp merzıye sıfatı kendisine me­leke olan zatlara, her günün teveccühünde rıza kapısı açılır. Belli makam­da; zat tecellisi, zat müşahedesi ihsan olunur. Orada, neler olduğu bilin­meyen sonsuz ilâhî sırların ihsanından başka, hemen her gün, günahtan arınmış bir masum olduğu müjdesi ihsan olunur; bilinmeyen bir şekilde bizzat bu yoldaki müjdeyi alır.
Bu makama sahib olanlar, her ne zaman isteyip teveccühe otursalar, anlatıldığı gibi ilâhî ihsanlara zuhur yeri olurlar.
Bunların ayık hallerinde, kendilerine gelen, .sıfatların tecellisi ile zat müşahedesi olur. Tıpkı, Hazret-i Ebu Bekir'in buyurduğu gibi; Allah ondan razı olsun :



—  Her neyi gördümse, ondan önce Allah'ı gördüm.
Böylelikle, daima gezip yürüdüğü yerlerde, Cenab-ı Kibriyanın ilâhî sıfatlarını müşahede eder. O ilâhî sıfatlar yolundan da, Yüce Zatını mü­şahede eder.
Bu makamın sahipleri, her ne zaman isteseler belli bir durum çizil­meden, Cenab-ı Hak ile konuşurlar. Bu, ehli olan zatlara malumdur. Ni­tekim, bu manada şöyle demişlerdir :



—  Değerliyi, ancak değerli olan bilir.
Bunca, ilâhî ihsan, kendilerine hemen her gün gelirken, yine de, şu âyet-i kerimenin hükmünce, Cenab-ı Hakkın mekrinden emin olmazlar :



—  «Allah'ın mekrinden! güven mi duyuyorlar?. Halbuki, Allah'ın mekrinden, büyük bir zararı göze alan topluluktan başkaları güven du­yamazlar.»
A'raf suresinin 99. âyetinde buyurulan bu emir gereği; her an ve her nefeste, Allah'ın güvencesi altında bulunan bir müflis gibi kendile­rini ilâhî huzurda bulurlar ve iâihî mekirden ötürü, sarsılıp heyecana ka­pılırlar, tir tir titrerler :
—  Zatına güveniyoruz, el-eman ya Rabbi..
Diyerek yakarırlar. Bunun için de, cümle dış hallerini pâk şeriata uy­gun hale getirirler. Zerre kadar da şeriattan ayrılmazlar. Kendilerinden, mubah çeşidinden zerre kadar bir şey çıkacak olsa; büyük günah çıkmış gibi ciğerleri yanar. Bu yüzden yakalarını yırtar, temenni ve niyaza ge­çerler.
Anlatılan hal, öyle bir haldir ki; Cenab-ı Hak tarafından hemen her gün, nekadar masumiyetleri bildirilirse bildirilsin, ilâhî rıza, bizzat konuşma müjdesini nekadar alırlarsa alsınlar, asla kendilerini güven için­de hissetmezler; Allah'ın mekrinden daha fazla korkmaya başlarlar. Zira, bu hal içinde bulunan zatlara güven duygusu muhaldir. Geçip gittikleri her bir makamda, bir başka korku vardır. Burada, insanın kemali de, kor­kusuna göredir.
Emmare mertebesinden başka; nefsin her bir mertebesinde, bir. baş­ka türlü korku vardır; meselâ : Taklit korkusu, cehennem korkusu, ma-siyet korkusu, rıza korkusu, Allah korkusu, kemal korkusu.. Bu isimler, yerine göre verilir.
Emmare nefis makamında korku yoktur. Bu sıfat makamında olan kimse, Cenab-ı Hak'tan emin olur; asla aklına korku gelmez. Bunun için­dir ki : Emmare makamında olanların pek çoğu, son nefesini imansız verir.

KORKULAR
Üstte anlatılan korku isimlerini sırası ile açıklayalım.
1. Taklit korkusu Levvame sıfatında olanların korkusudur. Bu sıfatta olan kimseler, her nekadar Cenab-ı Hak'tan korksalar da, güven duyguları, korkularından üstün gelir. Bu yüzden tevbelerinde sebat ede­mezler. Bazan son nefesi imansız verenleri de bulunur.
2. Cehennem korkusu : Mülhime sıfatında olanların korkusudur. Bu sıfatta olanların korkusu, güven duygularından ağırdır. Bunun için, bunlar tevbelerinde sebatlı olurlar. Ama, bu türlü korkudan Allah razı de­ğildir. Çünkü, bu türlü korku, cehennem azabından ve cennet arzusundan gelmektedir. Kaldı ki, bu türlü korku, ehlüllaha da yakışmaz. Bundandır ki, ehlüllah, son nefesin iyi kapanması için :
—  Zatına güveniyoruz, el- eman ya Rabbi..
Diye yakarırlar.
Bu mulhime sıfatında dahi, bazan nefsin hilesine kapılıp son nefesi­ni imansız veren olur.
Nefislerimizin şerlerinden Allah'a sığınırız.
Bu cehennem korkusuna :
—  Nefsanî korku..
Dahi derler. Bu korkunun altında cehennem vardır; cennet arzusu da yoktur.
3. Masiyet korkusu : Mutmainne makamında bulunanların korku­sudur. Bu türlü korkudan dahi, Yüce Allah razı değildir. Zira, Allah'ta ve Allah için bir korku değildir; sırf masiyet korkusudur. Ama, mülhimede olduğu gibi, cennet arzusu bulunmayan, cehennem korkusu da değildir. An­cak :
—  İlâhî emirleri yerine getiremeyip giydirilen velayet kisvesini le-kelendirirsem..
Şeklinde bir korkudur. Aynı zamanda, masiyetten de çok sakınmak korkusudur. Bundan başka, Yunus suresinin 62. âyetinde Duyurulan :



— «Haberiniz olsun, Allah'ın velî kullarına korku yoktur; onlar mah­zun da olmazlar.»
Mananın gerçeğine uymak kaydı bulunduğundan, bu korku dahi, Al­lah'ta ve Allah için değildir. Bu korkuyu duyan kimsenin, her nekadar muradı, Allah rızasını elde etmek olsa dahi, anlatılan kayıtlar altında ol­duğundan, nefsini korumak için korku duymaktadır; bu türlü korkudan da Allah razı değildir. Zira, korkunun, sadece Allah rızası için olması ge­rekir. Bu korku, kemal ehlinin de korkusu değildir; hatta kemalin ek­sikliğine bile işaret sayılır.
4- Rıza korkusun Bu korku da, razıye makamında olan zatlara has bir korkudur. Bu zatlar :
—  Eğer Allah'ın rızasını bulamazsan halim neye varır?.
Diyerek korkarlar.
Bu korku, mutmainne makamında olduğu gibi, hakikat kusurların­dan korkudur; kemal arzusu için değildir.
Bunlar, 'cümle arzularından geçmişlerdir; gelecek için de bir emel beslemezler, geçmişin de derdine düşmezler. Cenab-ı Hak tarafından ken­dilerine gelen hemen her şeyi, gönül rızası ile kabul ederler. Bu halde iken de, bir kusur işleyip :
—  Cenab-ı Hak benden razı olmaz ise, halim neye varır?.
Diye korktukları için, bu türlü bir korku duyanların korkusuna :
—  Rıza korkusu..
İsmi verildi. Bu korku da, Allah korkusu değildir. Zira, bu korkunun altında :
—  Rızada kusur edersem..
Kaydı vardır. Allah için, Allah'ta bir korku olmadığı için, kemal ehline has bir korku dahi değildir.
5. Allah korkusu : Bu da, marzıye makamında olanların korkusu­dur. Dünya ve âhirete dair hiç bir arzuya dayanmadan korkarlar. Bu korkuya :
—  Allah korkusu..
İsminin verilmesi de bunun içindir. Sebebi de : Maddî hiç bir kay­da tabi olmadan ve sırf Allah için olmasıdır.
Bu sıfatta bulunan kimselerden her an ve her nefeste Cenab-ı Hak
razıdır; kendileri de; her nefeste Cenab-ı Hak'tan razıdırlar. Bunlara
göre, sürurla keder eşittir; varlıktan yana, kendilerinde hiçbir eser kalmamıştır.

Al-i İmran suresinin, 14. âyetinde :



— «insanlara; kadınlardan, oğullarından, üst üste yığılmış altın ve gümüşten, salma güzel atlardan, sürüden, ekinden yana şehvet sevgisi süslendi.. Halbuki bunlar, dünya yararına şeylerdir.»
Sayılan dünya yararına olan altı şeyin hiç birine karşı, içten sevgi­leri kalmamıştır. Bundan başka, âhirete ait bir gayeleri de kalmamıştır.
Üstteki âyet-i kerimenin devamı olan :



— «Dönüşte bulunacak en güzel şey Allah katandadır.»
Mananın sırrına mazhar olmuşlardır.
Bu zatlar, namazlarını, murakabe halinde ihsan olunan ilâhî tecelliye bir. tecelligâh olarak eda ederler. Namaza başladıkları zaman; ken­dilerine zat tecellisi, zat müşahedesi ihsan olunur. Bu ihsan içinde namaz­larını kılarlar. Bu keyfiyet, onlarda meleke olmuştur. Hemen her gün, Allah'ın rızasına dair müjdeyi alırlar; hal böyle iken, Cenab-ı Hak'tan çok çok korkarlar; bu korku tarif edilemez. Ne var ki, bu korku dahi ke­mal manada değildir. Bunların korkularında, hiç bir kayıtları yoktur; Allah için, Allah'tadır. Ne var ki, içlerinden, daima, hallerinin yükselme­sini isterler; iniş hailerinden de çok korkarlar, bunun için tir tir titrerler.
Bu korku, elde olmayan bir korkudur ki; marzıye makamında olanlara giydirilen bir sıfattır. Bunun için, bu korku, Allah'ta ve Allah için­dir; ama kemal değildir. Bu manayı, ciddî bir şekilde anlamaya çalış.
6. Kemal korkusu : Bu türlü korku, safiye sıfatı makamında olan­lara ihsan olunmuştur. Bu korku, sözle anlatılamaz. Ancak şu kadarını anlatalım ki : Bu zatlara, doğu ile batı arasındaki mahlukatın yönetimi ihsan olunmuştur. Hemen her ilâhî iş, bunların ellerine teslim edilmiştir. Hal böyle iken, Cenab-ı Hak'tan izin almadıkça, bir çöpü dahi yerinden oynatmazlar.
Hali anlatıldığı gibi, olan bir zata sorulacak olsa :
—  Cenab-ı Hak'tan bu kadar korkuyorsun; bunun hikmeti, sebebi nedir?.
O kimse de, bu soruya cevap vermek için, içten ve dıştan o korku­nun sebebini düşünüp aramış olsa küçük büyük hiç bir sebep bulup da cevap veremez :
—  Şu sebepten ötürü korkarım..
Diyemez. İşbu sebeptendir ki; safiye makamında olanların korkuları­na :
—  Kemal korkusu..
İsmi verildi.
Burada anlatılan altı çeşit korkudan başka dört dereceli daha kor­ku vardır; ama onları dille tarif etmeye ruhsat verilmemiştir. Ehli olan kimseler, onları bilirler. Nitekim, bu manada, Resulüllah efendimiz şöy­le buyurmuştur :



— «Ben, sizin en çok korkanınızım. Eğer bildiğim kadarını bileydiniz; az gülerdiniz, çok ağlardınız.»
Bu hadis-i şerifin manası uyarınca, o korkuları anlayan anlar.
Merzıye sıfatının yükseliş hali, safiye sıfatıdır ki; bu safiye sıfatı, kutuplar kutbuna, gavs-ü azaınlara, hilâfet sırrına sahib olan zatlara mah­sustur.

Ancak, bazı asırda irşad ve tasarrufta olmayan bir iki zata, bazı asırda da üç beş zata ihsan olunur; bunlar da safiye sıfatına bürünür­ler. Bunlara :
— Velilerin kâmilleri.
Adı verilir.
Safiye sıfatı ile muttasıf olanlar bahis konusu değildir; zira onların halleri çok ileridir. İnşallah yakında anlatılacaktır.
Ancak marzıye sıfatı sahibinin yükseliş hali safiye sıfatıdır. Bun-lara marzıye sıfatı meleke olunca, bazan terakki zuhur eder, safiye sıfa­tının en alt hali ile hallenirler.. Söylenmek istenen budur.

SAFİYE NEFİS
7. KISIM : Safiye nefis makamı, onunla muttasıf olmanın hikmeti, beden ülkesinde hüküm ve hükümetin cümlesi sultanî ruhun elinde oldu­ğunun sebebi ve hikmeti, bu makama sahib olan zatların tecellileri, hayret makamları açıklanır.
Değerli kardeşim, şu da bilinmiş olsun. ki..
Hayvani ruhun kendisine has olan yaratılış durumu, huyu suyu, em-mare sıfatıdır. Sultanî ruhun kendisine has olan yaratılış durumu ise, sa­fiye mukamıdır.
Üstteki durumlar, daha önce anlatıldı; burada tekrar anlatmaya gerek yoktur .
Hayvani ruh, Cenab-ı Hakkın ihsanı, mürşidin himmeti, sultanî ruhun teşviki ile kendi yaratılış durumu olan emmare sıfatından geçer, sultanî ruh ile aralarında bulunan beş sıfatın her biri ile hallenir. Bu hal üzere giderken, merzıye sıfatı olan beşinci sıfat da, kendisine hal olur.
Üstteki manayı biraz daha açık anlatalım.
Anlatıldığı gibi, hayvani ruh, kendi hallerinden tamamen geçip sul­tanî ruhun hali ile hallenip her bir emrine teslim olur. Bundan sonra ara­larında düşmanlık kalkar. Güven, uyuşma, sevgi hâsıl olur. Daha sonra, bu hale gelen zatlara, Cenab-ı Hak; hilâfet, gavsiyet, kutbiyet, kâmil velîlerden olmak durumlarından birini veya hepsini ihsan eder. Bu hal içinde, hayvani ruha bir tecelli kılar. Bu tecellide hayvani ruhun kendi sıfatlarının tamamı silinir; sultanî ruhun sıfatlarına bürünür. İşin başın­dan itibaren, bu hale gelinceye kadar, hayvaniyet sıfatlarından kalan izler dahi silinir; sultanî ruhun kendisine has olan insanlık sıfatına bü­rünür.

İHSAN-I KÂMİL
İşbu anlatılan büyük ihsana sahib olan zatlara şu isim verilir :
— İnsan-ı kâmil..
Bundan sonra, dünya işlerini yönetmeye yarayan akl-ı maaş dahi yanıp kül olur. Akl-ı maaşın vücud ülkesindeki görüşü, yönetimi kesilir; vücud ülkesinde içli dışlı, sultanî ruhun öbür âlemi yönetmeye yarayan akl-ı maadı hâkim olur. Yönetim ve görüş, hüküm ve tasarruf akl-ı maa-dın olur. Bu anlatılan duruma :
— Akıl..
Diye isim verilir. Sebebi de; vücud ikliminde cümle hükümlerin, cüm­le görüşlerin, tedbirlerin akl-ı maad tarafından yapılmakta olmasıdır.
Anlatılan hale gelen zatın kalbinde bulunan meleke duygusu onun halinden haberdar olmadıktan başka; kendi izini bile kaybeder. Bundan sonra, bir şeye de karışmaz, şaşkın ve başıboş olarak gezer durur.
Şeytan dahi, bu halleri gördükten sonra aciz ve çaresiz kalır. İster istemez, kendi boğazına ip takıp tam manası ile sultanî ruha teslim olur; her bir emrini yerine getirir. Artık, kesinlikle aykırı hareket etmez; hile yoluna sapmaya da gücü yetmez. Bazılarının şeytanı, bu makamda, İs­lâm dini ile müşerref olur. Ama, dabağat kabul etmeyen deri gibidir ki, sahibi öbür âleme geçtikten sonra, şeytanı mürted olur.
özetle şöyle diyelim :
— Safiye sıfatı ile muttasıf olan zatların nefisleri, sultanî ruha kalb olur. Hayvanlık belirtilerinden kurtulur; insaniyet sıfatlarına bürünür­ler.



— «Velilerim kubbelerimin altındadır; bunları benden başkası bil­mez.»
Kudsî hadisi uyarınca, durumu anlatılan zatların hallerine melek de­ğil; insan bile vâkıf değildir. Yüce Allah bildirirse, durum değişir.

Yenilen, içilen, giyilen şeylere; zikre, fikre dair cümle özel ve genel şeylere dair her ne varsa., vücud ülkesinde yürütülen işlerin tümü, akl-ı maad tarafından sultanî ruha Rabbani ilham olarak gelir. Sultanî ruh da, vücud ülkesinde ona göre hükmünü yürütür.
Bu duruma göre; safiye sıfatı makamında bulunan zatların sözleri, halleri, içli dışlı kendilerinden çıkan işleri, sözleri; akl-ı maad tarafından Rabbanî ilhamla olur. Bunun içindir ki: Dünya ve âhirete dair lezzet, lerden tamamen kesilmişlerdir. Yemek, içmek, giymek çeşidinden şey­leri; yerken, içerken, giyerken kendilerine kesin olarak zerre kadar mad­dî bir lezzet hâsıl olmaz. Dolayısı ile bunlara göre; lezzetli yemeği ye­mekle, lezzetsiz yemeği yemek eşittir. İnsanlar arasında makbul olan elbi­seyi giymekle makbul olmayanı giymek, yine onlara göre eşittir. Mesire yerlerinde gezip eğlenmekle, evlerinin bir köşseinde oturup kalmak, on­lara göre aynıdır. Diğer şeyleri de buna kıyas edebilirsin. Çünkü, her nekadar maddî lezzet varsa, onlardan kesilip gitmiştir. Bunun sebebi ve hikmeti ise, kısaca şöyle anlatılır : Akl-ı maaş yanıp silinmiş, hayvani ruh da sultanî ruha dönmüştür.
Âhirete dair işlerine gelince., onları da, Cenab-ı Hak, kendileri için hazırlamıştır. O güzel işlerin müjdesi kulaklarına geldiği zaman da, bir sevince kapılıp zerre kadar lezzet ortaya çıkmaz. Zira, her an, her ne­feste Allah'ın rızasını gözetirler. Çünkü, varlıklarını Cenab-ı Hakkın rı­zası yolunda harcamışlardır.
Daima ilâhî emri gözetirler. İlâhî emir ne yana doğru zuhur etmiş ise., ona göre o emri yerine getirirler. Kendilerinden en küçük bir hare­ket ortaya çıkmaz.
Bunlar, Cenab-ı Hakkın ilâhî ihsanı ile; hakikat, marifet, ledün il­mine dair nekadar ilâhî sırlar varsa, hepsine sahiptirler. Ama, kesin ola­rak, onları dile getirip o taraftan bir şey konuşmazlar. Meğerki:
— Kendi arkadaşlarından birine haber ver..
Şeklinde, onlara Cenab-ı Hak tarafından bir emir gele..
Onların kalbleri, ilâhî hakikatlerle doludur. Dilleri de, şeriata bağ­lıdır.
Huzurlarına gelen kimselerin hallerine göre sohbet ederler. Meğerki, hikmete dayalı bir şey ola da, hakikattan yana birinize bir şey duyüra-lar. Bu duyurduklarını da şeriat örtüsü ile örtülü söylerler.
Zahirde, duruşlarını ve davranışlarını iyiliği emretmek, kötülüğü ya­sak etmek emrine uygun tutarlar. Buna, uygun bir şekilde riayet edip her davranışlarını ve duruşlarını Fahr-i âlem Resulüllah efendimizin —Al­lah ona salât ve selâm eylesin— emrine uygun tutup Resulüllah'ın sün­netlerini yerine getirirler.
Kulluk sıfatını, uygun olduğu şekilde yürüten onlardır; zira, tam manası ile Rabbın kulu olmuşlardır.
Bunlara, murakabe halinde zuhur eden tecelli, zat tecellisi olup buna :
—  Şimşek gibi çakan zat tecellisi (Tecelli-i berkı-i zatî..)
Adı verilir. Bu tecelli, safiye sıfatı makamında olan zatlara mahsus olup ehli bilir.
Merzıye sıfatında olan zatlara murakabe halinde ihsan olunan zat te-cellisi, zat müşahedesi ve zata dalmak; bu safiye makamında olan zatların daimî halleridir. Zira, hayvani ruh, sultanî ruha çevrilmiş, akl-ı maaş da yanıp silinmiştir. Vücud ülkesi dahi, şeytanın saldırısından kurtulmuştur. Yalnız akl-ı maad tarafından sultanî ruha gelen rabbani ilham ve sa-medanî ihsan ile vücud ülkesinde hüküm yürütülmektedir.
Safiye makamında olanlar için ayıkma hali yoktur. Bunlar, bir ben­zetme olmadan, daima müşahede halindedirler; konuşurlar.. Buna göre, mana şu demeğe gelir :.
—  Marzıye ehlinin murakabe hali, safiye ehlinin ayık halidir.
Zira, safiye ehline, murakabe halinde tecelli-i berk (şimşek misali bir tecelli) ihsan olunur. Açıkçası bunlar :
—  «Ben, gizli bir hazine îdim.»
Manasındaki sırra, bir tasdik yeri olurlar. Böylece, hakikatin hazi­nesi, marifetin de mahzeni olmuşlardır.
Bundan sonra bazılarına, ruhanî miraç dahi ihsan olunur. Tarif edi­lemeyen bir şekilde, ülfet dahi ihsan olunur. Bunların sayısı hesabı da yoktur. Onlar, beşerin akıl erdiremeyeceği şekilde olduğundan, yazılma­ sına ruhsat verilmedi. Bu manayı, cidden anlamaya çalış.
Üstte işaret edilen miraç, kutupların miracıdır; velilere ihsan olunan miraçla ölçülemez.

HAYRET MAKAMI
Bu safiye sıfatı makamında bulunanların, yükseliş hallerine :

—  Hayret makamı..
İsmi verilir. Bu makamda da üç derece vardır. Şöyleki :
a)    Hayret..
b)     Hayret içinde hayret..
c)     Hayret içinde hayret, hayret içinde hayret, hayret içinde hayret..

MAKAM-I MAHMUD
Bunlardan ötesine :
—  Makam-ı Mahmud..
Adı verilir. O makam da, Fahr-i Âlem Resulüllah efendimize mahsus bir makamdır; Allah ona salât ve selâm eylesin. Nebilerden, resullerden, kutup velîlerden hiç bir zata o makam ihsan olunmaz. Ancak, Habib Ah-med Muhbub Muhammed'e ihsan olunmuştur.
Makam yönü ile, bundan ileri bir makam yoktur. Amma, ilâhî feyiz­lere de bir son yoktur; her bir makamda, bir başka ilâhî feyiz vardır ki, onun da sonu yoktur, ömürleri son buluncaya kadar; o büyükler, sayısız hesapsız ilâhî ihsanlara nall olurlar. Onları beşer aklı taşıyamaz.
Anlatılan son dört makamın her biri, diğerinden daha ileridir. On­ların altında nice ilahî feyizler vardır. Onlara nail olanların ömürleri son bulur; beka yurduna teşrif ederler; yine o ilâhî feyizlerin sonuna ula­şamazlar.



İçtim sevgiyi kadeh kadeh
tattım; Ne şarap tükendi, ne
de ben kandım..

Şiirindeki mana uyarınca, ne ilâhî feyizler tükenlr, ne de onların susuzluğu geçer. Onların ömürleri son bulup tükenir; ama Cenab-ı Hak­kın ilâhî ihsanı son bulup tükenmez.
Bu makamlarda olan ilâhî ihsanları safiye makamında anlatılanlarla ölçün ki; o da kısadan anlatılmıştır. Onları beşerin aklı alamayacağı için, bundan daha fazla sözle anlatmak ruhsatı verilmedı; bu kadarı ile yeti-nildi. Zira :



— Hal, sözle bilinmez..
Manası her zaman geçerlidir; anlamaya çalış.
    

Konusu : a) Tarikatın ikmal edilmesi..
b)  Hilâfet ve irşad makamı..
c)  Üç fasılda ilâhî tecelli açıklanır.


I. FASIL: İsimlerin tecellisi, fiillerin tecellisi, sıfatların tecel­lisi üç nevi olarak açıklanacak..

BİRİNCİ NEVİ : İsimlerin tecellisini açıklar.
Hak yolcusu salike, ilk başta zuhur eden isimlerin tecellisidir. Yüce Sübhan Hak, bir salike isimleri ile tecelli kıldıkta cümle lafız, kelime, ses­lerden işittiğini ve söylediğini Hak'tan işitir. Kendisi ve başkaları, işiten ve söyleyen bir âlet olur :
__Bunların cümlesi Hak'tandır..
Deyip öyle müşahede eder. İşbu duruma :
— İsimlerin tecellileri..
Tabir edilir.
İKİNCİ NEVİ : Fillerin tecellisini açıklar.
isimlerin tecellisinden sonra, fillerin tecellisi zuhur eder. Cenab-ı Hak, fiili ile bir tecelli kıldıkta o salik, maklukatın tümünden her nekadar fiil zuhur ederse., yapanlarını bir ağaç gibi görür; o fiilerin cümlesini Yüce Hak'tan müşahede eder :
— Bunlarda kudret yoktur; hakikî fail Cenab-ı Hak'tır. Deyip o filileri Cenab-ı Hak'tan müşahede eder. İşbu duruma :
—  Fillerin tecellisi..                                   
Tabir edilir.
İsimlerin tecellisi, fiillerin tecellisi; sülûkün tamamlanmasına mah­sus bir durum değildir. Bazı salike, sülük esnasında dahi zuhur eder. Ba­zı salike de, murakabe esnasında ve murakabeden sonra zuhur eder. Bun­ların hepsi de Allah'ın ihsanıdır.
ÜÇÜNCÜ NEVİ : Sıfatların tecellisini açıklar.
İşbu salike, fiillerin tecellisinden sonra, sıfatların tecellisi zuhur eder; bu sıfat tecellisi de üç kısımdır.
1.    KISIM : İlk nuranî tecelliyi açıklar.
Değerli kardeş, bilinmiş ola ki..
Hak yolcusu salik, murakabede yok olur, Arştan ferşe kadar her şey silinir; kendisinden ve görünenlerden bir eser kalmazsa., yeşil, kırmızı, beyaz, siyah, sarı renklerden bir renkte kendisini bir nur sarar, kendisi de onun içinde silinir.. İşbu duruma :
—  Sıfatların nuranî teceilisi..
Tabir edilir. Bazılarına bu halde hitap dahi zuhur eder.
Bu mertebeler, saliklerin son derecesi olup Allah'ın velî kullarının ise.. ELİF-BA makamında başlangıç derecesi sayılır. Bu derecelere va­ran Hak yolcusu salikin Fatiha'sının okunması yerinde olur. Ancak, bir şartla : Hak yolcusu salik, kuvvetli olup bu mertebelere kadar Fahr-i Âlem Resulüllah efendimizi müşahede etmiş olursa.. Allah ona salât ve selâm eylesin.
2.    KISIM : Allah'ta yok olmak ve Allah'ta var olmak (fenafillah ve bekabillah) halini açıklar.
Bu kışını üç derece üzerine açıklanacaktır. Şöyleki :
a) Hak yolcusu salik, müşahedesinde başarılı olduğu sıfat­ların nurlu tecellisinden sonra kendisinde Allah'ta yok olmak zuhur eder. Cenab-ı Hak, sıfatları ile; o salike tecelli eder. Hak yolcusu salik, ken­disinden ve yaratılmışlardan zerreye varıncaya kadar her şey silinir. Bunun peşinden de Allah ile var olmak zuhur eder. O zaman, bütün varlık­ları, kendisi Hak ile var olduğu halde müşahede eder.
b) Hilâfet makamıdır. İşbu tecellide, Allah'ta yok olmak ve Al­lah'ta var olmak zuhur eder. Bazılarına, bu halde, bütün varlıklar secde ederler. Fecir suresinin, 28. âyetinde Duyurulan :



—  «Rabbına dön..»
Hitabı dahi zuhur eder; iki cihanın yönetimi kendine sunulur. Hilâ­fet makamı da budur.
c) Bazılarına zuhur eden Allah'ta var olmak açıklanır.
Allah'ta yok olmaktan sonra, zuhur eden Allah'ta var olmak merte­besinde bulunan müşahede, salikin tecelli gereğine göre değişik olur. Bazı­sına ağaçlardan ve hayvanattan, bazısına meleklerden, bazısına da ken­dinden Allah'ta var olmak tesellisi zuhur eder. Bunların benzeri şeylerden de zuhur eder. Bir şekil, bir durum çizilmeden, bu türlü tecellilere :
—  Allah'ta var olmakla beraber, sıfatların tecellisi..
Tabir edilir.
Bundan sonra, miraç dahi, salike zuhur eder. Bunda dahi, bir şekil ve bir durum çizilmeden, türlü türlü müşahede ve konuşma zuhur eder.
Burada anlatılanların cümlesi, .sıfatların tecellisinin ikinci derecesi­dir; zat tecellisi değildir. Dua edelim :



—  Allah, bize ve size gönül açıklığı versin.

2. KISIM : Sıfatların tecellisinden, zatı müşahedeyi açıklar. Değerli kardeş, şu da bilinmiş olsun ki..
Anlatılan durumlardan sonra olan, yokluk içinde yokluktur.



—  Yok oldular, sonra yine yok oldular..
Cümlesinin hükmüne göre; Hak yolcusu salike, Cenab-ı Hak, ikinci derecede tecelli eylediği zaman, salikin kendisi yanar kül olur. Külü dahi savrulur, kendisinden bir iz kalmaz.
Bu şekilde, tamamen silinip yok olmuşken; bu işin hemen ardından, kendisine bir Hakkanî giysi giydirilir. O halde, Allah'ın yarattıklarını gördüğü zaman; o yaratılmışların cümlesinde, hatta kendisinde Yüce Hak­kın sıfatlarını müşahede eder. Bu şekilde bir müşahedeye erdiği zaman da, onlardan bir benzeri olmayan zatı müşahede eder. Gördüğü şeyler­den zerreye varıncaya kadar, bir benzeri olmayan zattan başka bir şey görmez. Bazan bu müşahede ağır basar, dalgınlık hali zuhur eder; Yüce Hakkın zatında, kendisini dalıp gitmiş bulur. Bu durum için şu tabir kul­lanılır :
—  Sıfatların tecellisinden zatı müşahede.. Bakara suresinin 115. âyetinde buyurulan :



—  «Ne yana yönelirseniz, Allah'ın yüzü oradadır..»
işarete göre; Ailah'ın veli kullarına ihsan olunan ilâhî tecelliler, bu türlü tecellilerdir. Ama, zat tecellisi değildir.


***


KUTUPLARIN TECELLİSİ

II. FASIL: Kutuplara, Allah'ın, kâmil olan veli kullarına zu­hur eden zat tecellisini üç nevi olarak açıkiar.
BİRİNCİ NEVİ : Allah'ın kâmil olan veli kullarına; yokluk içinde yokluktan varlık içinde varlıktan indikten sonra zuhur eden şimşek gibi çakan zat tecellisini açıklar.
Değerli kardeş, bilmiş olasın ki..
Adı geçen zatlar, yokluk içinde yokluktan sonra, üçüncü bir yokluk-la yok olmuşlardır.



—  «Yok oldular, sonra yok oldular, sonra yine yok oldular..»
Cümlesinde bulunan yokluk işaretleri, bu değerli zatlara hastır.
Benzeri olmayan Yüce zat, bunlara bütün yüceliği ile zat tecellisi ey­ledikte; öyle bir yoklukla yok olular ki : Kendilerini dahi ararlar, ama asla kendilerinden bir iz bulamazlar. Yitik sahibi, yitiğini arayıp da bula­madığı gibi..
Bunun peşinden, Allah'ta yok olmak zuhur eder.
Varlık içinde var olduktan sonra, üçüncü bir varlıkla daha var olur­lar ki :



—  «Var oldular, sonra var oldular, sonra yine var oldular..»
Manasına gelen hadis-i şerifi de bu mertebeye işarettir.
Bu mertebede, kendilerini nekadar ararlarsa arasınlar; Yüce Allah'­ın zatından başkasını bulamazlar.
Bu mertebede konuşma ve müşahede olmaz. Bazan kendilerine, tenez­zül zuhur ettiği zaman, şimşek gibi çakan zatî bir tecelli zuhur eder. Sö­zün özü şudur :



—  Hale dayalı bir şey, sözle anlatılamaz, bilinemez..
İşbu durum, zat tecellisinin ilk mertebesidir.
İKİNCİ NEVİ: Zat tecellisinin ikinci mertebesi olan Allah'ın za­tına dalıp gidenler açıklanır.
Kıymetlim, şu da bilinmiş olsun ki..
Durumu anlatılan değerli zatlara, zat tecellisinde yükselme olur; so­nunda Allah'ın zatına dalıp gidenlerden olurlar. Bir şekil, bir durum çi­zilmeden Yüce Zat'ta öyle boğulurlar ki, asla kendilerinden haberleri ol­maz. Bu tecellide, iki hal zuhur eder :
a)    Celâliyet..
b)    Cemaliyet..
Celâliyet zuhur ettiğinde, kendinden habersiz olarak, kahır yönün­den tasarrufa dair bazı alâmetler zuhur eder; bu tasarruf aynı anda olur. Meselâ, o hal içinde iken, bir kimseye :
—  öl..
Demiş olsa, o kimse, o saatte ölür. Yine bir ölüye :
—  İznimle kalk..
Diyecek olsa, o ölü, o saatte canlanır. Diğerlerini de buna kıyas ede­bilirsin. Her ne söylerlerse, o söyledikleri yerini bulur.
Cemaliyet halinin zuhurunda dahi, kendinden habersiz olarak; kerem, lütuf, ihsan yüzünden tasarrufa dair bazı alâmetler zuhur eder. Her ne şey için olursa olsun; ağzmdan söz çıktığı zaman, o şey var olur. O ka­dar ki : Bir harfi dahi boşa gitmez.
İşbu duruma, zat tecellisinin ikinci mertebesi olan :
—  Allah'ın zatına dalıp gidenler mertebesi. Tabir edilir..
ÜÇÜNCÜ NEVÎ : Zat tecellisinin üçüncü mertebesi olan hayret makamını açıklar.

Kıymetlim, şu da bilinmiş olsun ki..
Bundan sonra, yine tecelli yükselir; hayret makamı zuhur eder. Bu öyle bir şeydir ki : Bir kimseye hayret makamı zuhur ettiği zaman, bir çöpü dahi, kaldırmaya gücü kalmaz, kaldıramaz. Bu durum :



—  Hale dayalı bir şey, sözle anlatılamaz; bilinemez..
Manasına göre; tarifi mümkün olmayan hallerdendir. Bu makamdan ilerisi de yoktur. Bu türlü zat tecellisine zuhur yeri olan değerli zatlar, bazan yükselir, bazan da inerler. Zat tecellisinden inerlerse., kendilerine, şimşek gibi çakan zat tecellisi zuhur eder. Eğer yükselirlerse.. Allah'ın zatına dalıp gidenlerden olma hali zuhur eder. Bundan sonra da terakki ederlerse., hayret makamı zuhur eder. Ancak :
—  Bundan sonrası yoktur.
Demek gibi bir mana çıkarılmasın; yanlış anlaşılmasın..
—  Sülük dereceleri, tarikat mertebeleri yok..
Demekten murad, Rahman suresinin, 29. âyetinde Duyurulan :



—  «O, her an, bir başka iştedir.»
Mana icabı:
—  İlâhî işlere bir son var.. Demek değildir.
Bundan sonrası, sözle anlatılamaz, tavsif edilemez. Hal kabilindendir ama, hal ile de, anlatmak, işaret etmek mümkün değildir; mümkün oldu­ğu tasavvur da edilemez. Bu mana :



— Fazilet sahibini, fazilet sahibi bilir. .
Cümlesi ile duyurulan incelikler arasındadır.
Fussilet suresinin 35. âyetinde buyurulan :



—  «Bana, büyük hazza sahib olanlardan başkası erdirilemez.»
Mana gereğince; ayrıca, Sebe' suresinin 13. âyetinde buyurulan :



—  «Kullarımdan, tam şükredenler pek azdır.»
Mana uyarınca, bu mertebelere ermek, yani: Zat tecellisine nail ol­mak, binde bir kişinin kârı dahi değildir; sırf Yüce Mevlâ'nın ihsanı ve keremidir.
Duâ makamında, Araf suresinin 43. âyetini okuyalım :



—  «Allah'a hamd olsun ki, bunu bize hidayet eyledi; eğer Allah bi­ze hidayet etmeseydi, biz, kendiliğimizden bunun yolunu bulamazdık.»
    

***


RESULÜLLAH'I GÖRMEK

III. FASIL: Resulüllah efendimizi görmeyi açıklar; Allah ona salât ye selâm eylesin..

Burada anlatılmak istenen mana şudur :
—  Allah'ın velî kullarının, Hazret-i Resulüllah'ı —Allah ona salât ve selâm eylesin— görmeleri ve müşahede etmeleri, kendi hallerine ve te­cellilerine göredir.
Bazılarının ayrılık durumu ağır bastığından, Resulüllah'ı ayrılık yö­nünden müşahede eder. Kendisi ayrı, Resulüllah da ayrı olarak, kendisi­ni dış yapısı ile müşahede eder ve konuşur; Allah ona salât ve selâm eylesin.
Bazılarında işe, Resulüllah'ı sevmek yanı ziyade olur. Görürken, ken­di durumunu, Resulüllah'ın durumu görür; Allah ona salât ve selâm ey­lesin. Ayrıca Resulüllah efendimizi de, ikilik halinde görür ve karşılıklı konuşurlar. İşbu şekillere :
—  Resulüilah'ın ruhani cesedi..
Tabir edilir. Yani : Müşahede ve konuşma hallerindeki Resulüllah efendimizin durumuna.. Allah ona salât ve selâm eylesin.
Eğer o kimse, sevgi işinde daha ileri giderse., kendisi, Resulüllah'ta yok olur. Bu makamda, soru soran ve cevap veren kendisi olur. Bu görüş için :
—  Resul'de yok olmak..
Tabir edihr.
Hak yolcusu salikte cezbe zuhur eder ise.. Resulüilah'ın cesedini mü­şahede edemez; Muhammedi nuru görür. Allah ona salât ve selâm eylesin. Bu durumda, Muhammedi nur, zat nurunda boğulur, o hali ile Muhammedi nur müşahede olunur. Eğer salik, bu halde, kendisini görür de arada konuş­ma olursa., bunun için :
—  Muhammedi nuru müşahede..
Tabir edihr. . Yine bu surette, salike hakikî cezbe zuhur eder ise., salik, Muham­medi nurda yok olur; Hak tecellisi zuhur eder. O zaman da, konuşma şekilsiz olur. İşbu tecelli için de şu tabir kullanılır :
—  Muhammedi sıfat, zat müşahedesi..
Anlatılan müşahedelerin hepsi, ruhaniyet yolundan olur.
Anlatılan ruhanî müşahedeler, bazan melekût kapısında olur. Eğer orada, diğer müminlerin ruhları da bulunuyorsa, durum budur. Zira, cüm-le müminlerin ruhları oradadır.
Bazan da Muhammedi kapıda olur. Ama, müşahede edilen yerde ne-bilerin ve velilerin ruhları da bulunuyorlarsa., zira, nebilerin ve velîlerin ruhları da oradadır.
Bazan da bu müşahede hakikat kapısında olur. Ama, bu müşahede miraç durumunda olursa.. Çünkü, bütün velîlerin miraçları oradadır.
—  Melekût kapısı..
Dedikleri, arşı ayakta tutan sütunundadır. Orası :
—  Arşı taşıyanlar..
Tabir edilen meleklerin makamlarıdır. Onlar, ilâhî hizmeti görmekle emir almışlardır. Bunun için oraya :
—  Ceberut âlemi..
Tabiri dahi kullanılır. Sözün kısası : Melekût kapısı ve ceberut ale­mi, tek makama verilen isimdir.
Muhammedi kapı, arşın ortasıdır. Cümle nebilerin ve velilerin ruh-ları. orada o makamda olur. Resulüllah'ın meclisi de bu makamdadır. Cümle ehlüllah, Resulüllah'ı o makamda müşahede ederler.
Anlatılan ruhanî müşahede ve Resulüllah'ın cesedi de bu makamda
Hakikat kapısına gelince., bu, arşın üstündedir. Bunun için :
—  Lâhut âlemi..
Tabir edilir. Bu makamda, hiç bir şey yoktur. Cümle ehlüllahın ru-hani miraçları o makamdadır. Bazıları refref ile, bazıları da cezbe ile bu makama varıp Yüce Hak ile, şekilsiz konuşurlar, müşahede ederler. Bu durumda, îsra suresinin 1. âyetinde buyurulan :



—  «Noksan sıfatlardan münezzehtir o Allah ki; kulunu, bir gece Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya kadar yürüttü, öyleki : Onun çev­resini uğurlu bereketli kildik..»
Mana sırrına göre, bu müşahede için :
—  Eblüllahın (veli kulların) miracı, sıfatların tecellisi, zat müşa­hedesi..
İsmi verilir.
Ancak, burada çok çok dikkat edilmesi gereken bir husus var; o da şudur : Olmaya ki, Yüce Mukaddes Hak, lahut âleminde sanıla ve Hakka mekân tesbit edile.. Böyle bir vehimden kesinlikle sakınmak gerekir.
Çünkü, miraçtan murad, yüksek makama yükselip çıkmaktır.



—  «Allah-ü Taâlâ, bu gibi şeylerden yana tam bir yüceliğe sahiptir.»
Manası uyarınca, Allah-ü Taâlâ, mekân tutmaktan yana münezzehtir, özellikle bir yerde olmaktan, çıkmaktan, inmekten, düşüp kalkmaktan ve bunların benzeri tüm noksanlıklardan yana temizdir.
Anlatılan manalara daha açık olarak, Fussilet suresinin 54. âyetin­de şu işaret vardır :



—  «Dikkat edin, o her şeyi çepeçevre kuşatandır.»
Her şeyi kuşatanı, bir şey nasıl kuşatabilir!. Burada, şöyle bir soru sorulabilir :
—  O halde, lâhut âlemine çıkılmasının sebebi nedir?.
Bunun için, İsra suresinin 1. âyetindeki şu mana ile cevap verebiliriz :



— «Ona âyetlerimizden bir kısmını göstermek için.. Çünkü o, ger­çekten duyan ve gerçekten görendir.»
Bu manaya göre, Vacib'ül-Vücud (varlığı mutlak gerekli) Yüce Zat, pek keremli sevgilisine açık âyetlerini seyrettirmek için onu gece yürüttü ve miraç nasib eyledi. Ümmeti içinden onun gidişatında olan kullarına efendimizin bereketi ile ruhaniyetten, Allah'ın bu türlü ihsanı gelir. Bu manayı, ciddiyetle anlamaya çalış.
    
   

 Konusu : Nefsanî tariki (yolu) ve onun şartlarını, mertebele­rini, zikir ve isimlerini, her makamın işaretlerini yedi  fasılda açıklar.

    
NEFSANÎ TARİK

I. FASIL : Nefsanî tarikin şartlarını açıklar.

Değerli kardeş, şunu bilmiş olasın ki..
Nefis yolundan giden değerli zatlar, nefsi yedi mertebeye ayırmış­lardır : Emmare, levvame, mülhime, mutmainne,. razıye, merzıye, safiye..
İşbu anlatılan yedi mertebedeki nefsin, her birini bir isimle terbiye ederler.
Bu yoldaki zatlara bir Hak yolcusu salik gelip inabe edeceği zaman, başta ona on şart koşup aralarında bu şartlarda anlaşırlar. O şartlar, sırası ile şöyledir :
1.    Yalan söylememek..
2.    Gıybet etmemek ve iftira atmamak..
3.    Onun bunun aleyhinde bulunmamak..
4.    Namazları vakitlerinde kılmak..
5.   Vakitlerinde kılamayıp kaçırdığı namaz, tutamayıp yediği oruç varsa, bunları kaza etmek..
6.    Cümle dostlardan ayrılmak, halvet halini sürdürmek ve kırk çıkarmak..
7.    Gayet az uyumak..
8.    Riyazete devam, etmek..
9.    Daima, nefsin arzu ettiğinin aksini yapmak..
10. Daima, kendisini ölmüş gibi görmek..
Hak yolcusu salik, bu şartları kabul ederse., o salike; istiğfar, salât ü selâm okumak emrini verirler ve elini tutarlar.
Bu vakitte, Hak yolcusu salikin nefsi; Yusuf suresinin 53. âyetinde buyurulan :



— «Nefis, bütün şiddeti ile kötülüğü emreder.»
Mana uyarınca, emmare nefistir.
Bu durumda bulunan Hak yolcusu salik, mürşidin şartlarına göre; zikrine devam eder. Sonunda kendisine, Resulüllah efendimiz manada zuhur edinceye kadar istiğfar ve salât ü selâmla meşgul olur; Allah ona salât ve selâm eylesin.
Bundan sonra, o Hak yolcusu salike, kelime-i tevhidi telkin eder­ler. Kelime-i tevhide, önceleri, Hak yolcusu salikin vereceği mana şudur :



— Allah'tan başka ibadet edilecek zat yoktur.
Buna göre, tevhidin tesiri ile, Hak yolcusu salik, olduğu yerlerde, devamlı kalbinden :
— Allah'tan başka ibadet edilecek zat yoktur.
Deyip gezer..
Ancak, bulunduğu yer, emmare nefis makamı olduğundan, işlediği masiyetler gözüne görünmez; kendisini yüksek makamda bir salik görür.


***


LEVVAME NEFİS

II. FASIL : Nefs-i levvameyi, onun zikrini ve işaretlerini açıklar:
Bundan sonra, Cenab-ı Hakkın ihsanı gelir; Hak yolcusu salikin nef-si,emmare sıfatından kurtulur; levvame ile değişir.
Emmareden, levvameye geçmiş olmanın işareti şudur : Hak yolcu­su salik rüyasında, yeşil çimenler, sahralar, ağaçlar, akar çeşmeler gör­meye başlar.
Hak yolcusu salik, bu makama gelince, kendisine celâl ismi telkin
edilir:                                           
Levvame nefis makamında bulunan Hak yolcusu salikin devamlı zikri, celâl (Allah) ismi olur. Bu mübarek isminin tesiri ile, Hak yolcusu salik işlediği masiyetlere pişman olup istiğfar eder. Her an, nefsini ayıplayıp ağlar. Gözlerinin yaşı kaynar su gibi olup gayet acıdır.
Ancak, bu Hak yolcusu salikten ara sıra isyan hali çıkar. Ama, İşlediği anda, pişman olur ve istiğfar eder. Sonra yine isyan eder. Lev-vame nefsin bir gereği olarak, o Hak yolcusu salik, kendisini levm edip ayıplamaktan kurtaramaz.
Levvame halinde nefis, daima emre boyun eğer durumdadır. İçten de bir zulmaniyettedir. Ah ederek, inleyerek yoluna devam eder. Açık-çası, okuduğu zikirden ve tefekküründen bir tad alamaz. Bu levvame makamında Hak yolcusu salik kelime-i tevhide :



—  Allah'ın zatından başka bir gaye yoktur.
Manasını verir. Buna göre de, her bulunduğu yerde :
—  Allah'ın zatından başka bir gaye yoktur..
Diyerek okur.. Zat (Allah) isminin ateşi kalbine tesir eder. O za­man veled-i kalb (kalb çocuğu) zuhur eder.

MÜLHİME NEFİS

III. FASIL: Mülhime nefsi ve onun zikrini işaretlerini açıklar.
Bundan sonra Hak yolcusu salike, Cenab-ı Hakkın ihsanı yardıma gelir; o da levvame nefisten kurtulur, müihime nefis ile değişir. Bunun oluşunun işareti odur ki: Hak yolcusu salik, rüyasında bağlar, bahçe­ler, ırmaklar görmeye başlar. Bazan da kuş gibi uçar. İşte o zaman, bu Hak yolcusu salike şu isim telkin olunur :
—  Hu.. (O..)
Bu müihime nefiste olan Hak yolcusu salikin devamlı zikri:
—  Hu..
İsmidir. Kelime-i tevhide verdiği mana da şudur :



—  Allah'tan başka sevgili yoktur.
Bu hale geldiği zaman salikin hali önce anlatılan on şartı, lâyık ol­duğu şekilde yerine getirmektir. Ettiği masiyetlere de, bir daha dön­memek üzere tevbe edip Allah'ın yasak ettiklerinden bütünüyle kaçmak. Allah'ın verdiği emirleri de yerine getirmektir. Emirleri tutmakta artık sebatlıdır. Aşk ateşi kalbinde yanmaya başlar. Ettiği zikrin lezzetini de duyar. Her an :
—  Allah'tan başka sevgili yoktur.
Diye okur. Dost yüzünü gözler ve ağlar.
Bu vakitte Hak yolcusu salikin göz yaşı, ılık su gibidir; biraz da kekremsi olur.
Arkadaşları arasında bu salike sevgi duyulur; hakkında iyi düşü­nürler. ...
Zikrin ısısı, vücud iklimine tesir eder. Bu durumda, salikin cümle azası zikreder. Salik de. azasının zikirlerini işitir. Cümle mevcudatın zi­kirlerini de duyar. Kendisine, kabirdekileri görmek, kalbdekileri anlamak, içten geçenleri okumak yolu açılır.
Bundan sonra bu makamda: isimlerin tecellileri, fililerin tecellileri zuhur eder. Bunun işareti odur ki : Hak yolcusu salik ; rüyasında de-nizleri yürüyerek geçer gider, kuş gibi havada istediği yere uçar.
Anlatılanlardan başka, biraz da nuranî berzahlar (tüneller) zuhur eder.
Hak yolcusu salik, bu mertebeye geldiği zaman, nefsi önüne çıkıp onu azdırmaya bakar. Açıkçası şöyle der :
— Sen, artık işini tamamladın. Büyük bir zat oldun. Bu mertebeye, binde bir salik dahi varamaz. Ama, Allah sana ihsan evledi.
Bunlardan başka, türlü sözler edip azdırınaya ve yoldan çıkarmaya çalışır.
Eğer Hak yolcusu salikin mürşidi kâmil olursa., o berzahlardan (tü­nellerden) alip ötelere geçirir. Eğer mürşid kâmil olmaz ise, durum zor­dur; varlığa kapılıp helak olur.
Allah, bizi de, sizi de korusun.
İşte mülhime nefsin hali de budur.


***


MUTMAİNNE NEFİS

IV. FASIL : Mutmainne nefsi, onun zikirlerini ve işaretlerini . açıklar.

Değerli kardeş, bilmiş olasın ki.. .
Bundan sonra, Cenab-ı Hakkın ihsanı ile Hak yolcusu salikin nefsi, mülhime durumundan kurtulur; mutmainne derecesi ile değişir. Böyle olmasının işareti odur ki : Hak yolcusu salik, denizleri yürüyerek geçe, istediği yerlerde kuşlar gibi uçarak gitmeye başlaya.. Bazan da, sema­lara çıkar; meleklerle sohbet eder.
Bundan sonra Hak yolcusu salike, Hayy ismi telkin olunur.
Bu mutmainne nefiste bulunan Hak yolcusu salikin devamlı zikri, H a y y ismi olur. Kelime-i tevhide vereceği mana ise, şudur :



—  Allah'tan başka mevcud yoktur.
Bu makamda bulunan salik, hal itibarı ile gayet cömert olur. Açık­çası dost yolunda cümle mülkünü vermeye söz verir. Hatta :
—  Dost yoluna canını ver..
Deseler, hemen boynunu uzatır. Şeyhine teslim olurken, yıkayıcı eline teslim olan ölü gibi olur.
Bu makamda, kalb yufkalığı hâsıl olur. İlâhî aşk, gün gün artar. Ne var ki, anasır perdesini geçemez, her an dost izıni gözler ah edip inleyerek ağlar. Göz yaşı adeta su gibi akar.
Rüyasında göklere kadar çıkar; sidre-i müntehaya kadar varır. Me­leklerle sohbet eder.
Yeryüzünü de kaftan kafa gezer. Cümle mahlukatın ve mevcuda­tın kimini hali ile, kimini dili ile anlar; onlarla konuşur. Bunlar gibi daha çok keşif ve keramet zuhur eder.
Bütün bunlar birer büyük berzahtır ki: eğer Hak Yolcusu salik bun­lara kapılırsa.. bir adım bile ileri gidemez: zulmette kalır. Allah, bizi de sizi de korusun. Eğer o gördüklerine iltifat etmeden :



—Allahım, tüm gayem sensin; isteğim rızandır.
Cümlesini tekrarlayarak giderse., bundan sonra, yokluk murakabesi zuhur eder. Hemen ardından da, nurlu bir şekilde sıfatların tecellileri zuhur eder.
Bazılarına bu tecellide; Fecir suresinin 27 - 30. âyetlerinin ihsanı olur :



— «Ey mutmainne nefis, Rabbına dön; hoşnut olarak, hoşnut olu­narak.. Kullarımın arasına gir; cennetime gir.»
Hak yolcusu salike hitap dahi zuhur eder.
Ancak, bazı kimselere, bu makamda şeytan zuhur eder. Kimine kür­sü üzerinde, kimine yerle sema arası bir yerde, kimine de yanan bir ateş içinde.. Onlara şöyle hitab eder :



— «Ben, en yüce rabbınızım.» (Naziat suresinin 24. âyetidir.) Daha başka sözler de söyler.. Mulhime nefiste olduğu gibi, türlü azdırıcı sözler etmeye başlar.
Eğer bu makamdaki salikin şeyhi kâmil olursa., bu tehlikeli durum-lardan Kolayca kurtulur. Eğer şeyhi kamil değilse, Allah korusun, dalâ­lete düşüp helak olur.

    
***

RAZİYE NEFİS

V . FASIL: Raziye nefsi ve onun zikirlerini, işaretlerini açıklar.

Değerli kardeş, şu da bilinmiş olsun ki.. Mutmainne nefis tehlikelerinden kurtulup Cenab-ı Hakkın ihsanı ve keremi ile salik, razıye nefis sıfatına geçer.                             
Bu makamın işareti odur ki : Hak yolcusu salik, cümle mevcudatı, yok olmuş görür. Bir beyaz veya kızıl yahut daha başka bir renkli nur içinde kalır. Bazılarına, bu hal içinde; Rahman suresinin şu 26. 27. âyet­leri zuhur eder :



— «Yeryüzünde bulunan her şey fena bulacak; celâl ve ikram sa­hibi Rabbın yüzü kalacak..»
Bu âyet-i kerimedeki mana ihsan olunur, hitap zuhur eder.
Bundan sonra, Hak yolcusu salike:



—  Ya Hak..
İsmi telkin olunur. Razıye nefis makamında bulunan salikin devamli zikri, ya Hak, olur. Kelime-i tevhide verdiği mana ise., mutmainne makamında olduğu gibi :
—  Allah'tan başka mevcud yoktur. Cümlesi olur. Salikin, bu makamdaki hali ise., gayet halim selini
yumuşak başlı olmaktır. Cümle mahlûkat, bu kimsenin elinden ve di­linden emin olurlar. Halk arasında sevilir. Her nereye gidecek olsa, el­lerinde olmadan, kendisine tazim ederler. Kendisi ise, kaza ve kaderinde olan işlerin tümüne razı olur. Bir an dahi, Allah'ın rızasından, ayrılmaz. Dünya ve âhiret için olan cümle gayelerinden geçer :



— Allahım, tüm gayem sensin, isteğim rızandır.
Cümlesi, bu mertebede kendisine hal olur. Buna göre, bu mertebede olan Hak yolcusu salik, kendisine zuhur eden keşif ve kerametin cüm­lesinden geçer. Her gördüğü şeyden kendisine bir müşahede hali zuhur eder. Daima gezip durduğu yerlerde, kalbinden :



— Allah'tan başka mevcud, gaye, sevgili yoktur..
Diye çağırır.
Ne var ki, Hak yolcusu salik, bu makamda ikilikten kurtulamaz. Her an ölümünü niyaz eder ağlar. Gözünün yaşı yine âdeta su gibi akar.
Bundan sonra, Hak yolcusu salike, Allah'ta yok olma hali zuhur eder; peşinden de Allah'ta var olma hali zuhur eder.. İşbu makam, hilâ­fet makamıdır.
Bundan sonra, nefis ve şeytanın şerlerinden emin olur :



—  Ben Hak, ben Hak..
Diye çağırır. Eğer mürşidi kâmil olursa., bu berzahtan (tünelden) dahi kurtarıp daha ileriye geçirir. Eğer mürşidi kâmil olmazsa, mahcu­biyette perdeli kalır.
Eğer daha önce, Fecir suresinin 27 - 30. âyetlerindeki :



—  «Ey mutmainne nefis, Rabbına dön; hoşnut olarak, hoşnut olu­narak.. Kullarımın arasına gir; cennetime gir..»
Manalar zuhur etmemiş ise., bu makamda zuhur eder.

MARZİYE NEFİS

VI. FASIL : Marziye nefsi ve onun zikirlerini ve işaretlerini açıklar.

Ey değerli kardeş, şu da bilinmiş olsun..
Bundan sonra, Hak yolcusu salikin nefsi, razıye sıfatından marzıye sıfatına geçip değişir. Bu geçişin işareti odur ki : Cenab-ı Hak ile, bir şekli olmadan müşahede hâsıl olur ve konuşma meydana gelir. Bunun için :
—  Sıfatların tecellisi, zatın müşahedesi.. Diye isim verilir. Bundan sonra salike :



—  Ya Kayyum.. (Ey gökleri, yeri ve her şeyi tutan..) İsmi telkin edilir.
Marzıye nefis makamında bulunan Hak yolcusu salikin devamlı zik-ri şu olur.:



—  Ya Kayyum.. (Ey gökleri, yeri ve her şeyi tutan..)
Olur. Kelime-i tevhide verdiği mana ise, Muhammed suresinin şu 19. âyetidir :



—  «Allah'tan başka ilah olmadığım bil..»
Bu makamdaki Hak yolcusu salikin hali ise., pâk şeriatın emrine boyun eğmektir. Onun emrini yürütmektir. Her davranışı ve duruşu, Re­sulüllah efendimizin emrine boyun eğmektir.



—  «Allah'ın huyları ile huylarıma güzelleştiriniz, Allah'ın güzel sı­fatlarına bürününüz.»
Hadis-i şerifinin sırrına göre, Resuliillah'ın sünnetini icra eder; Re­sulüllah'ın güzel huyunu benimser. Ailah ona salât ve selâm eylesin.
Bu makamda bulunan Hak yolcusu salikin kalbi gayet yuf kadir. Mer­hameti, şefkati gayet çoktur. Kendisi, daima, Allah'ın huzurunda olur. Açıkçası : Razıye nefis makamında olan zat: Her an, her nefes müşa­hede üzeredir; kendisine isimlerin, fiillerin, sıfatların tecellileri ve zat mıüşahadesi zuhur eder. Allah'ın zatına dalma hali dahi zuhur eder.
Hali anlatıldığı gibi olan değerli zatta; keşif, keramet, olağanüstü haller zuhur eder. Ama, kendisi, asla bu gibi şeylere değer vermez; bir an bile Allah'ın huzurundan ayrılmaz. Kendisinin güzel meclisine gelen konuklara karşı :



—  «İnsanlara akıllarının alacağına göre konuşun..»
Emrine göre konuşur; ziyaretine gelenlere karşı da hallerine uygun sohbet eder. Eğer bu gelenler arasında kabiliyetli kimse varsa., o kim­senin içinde olan şeyi haber verir. Bu haber verişi de, onun teslimiyetini kuvvetlendirmek içindir.
Bu makamda bulunan zat, Allah'a hizmetle memurdur. Ya irşad va­zifesini yapar, ya da ülkeleri yönetir.
Kâmil sayılan Allah'ın velî kullarının cümlesi, marzıye nefis ma-kanundadırlar.
Bu makam, vahdet makamıdır. Herkes, bu makama ulaşamaz. Bu makamda bulunan değerli zatın davranışı ve duruşu :



— «Gözlerim uyur, kalbim uyumaz..»
Hadis-i şerifinin manası uyarınca, uyuması, ayık durması aynı olur. Hemen her halde ayıktır; huzurludur. Açıkçası : Her halde, her anda, her nefeste, müşahede eder ve konuşur. Müşahede mertebesi, fena için­de bekadır.
Daha açığı :                                                 



—«ölmeden evvel ölünüz.»
Hadis-i şerifinin sırrına mazhar olmuş ve yokluk alanında, tam bir yokluk bulmuştur.



—«Fena bulup yok olunuz, sonra yok olunuz.»
Manasının sırrına zuhur yeri olmuştur. Sıfatların tecellisinde, Allah'­ın zatına dalıp gidenlerden olmuştur.
Bundan ilerisi, safiye nefis makamıdır. Bu makamda olan değerli zat ise., her asırda ya bir, ya iki, ya üç olur.


***


SAFİYE NEFİS
VII. FASIL: Safiye nefis, safiye nefis makamını bulmayı başa­ran değerli zatın mertebelerini açıklar.
Ayrıca burada, bu yoldaki sulûkünü tamamlayıp :
— Fatiha..                                                                       '
Diyenlerin makamları, hilâfet makamları, irşad makamları, gavs-Ü azam makamları, kutuplar kutbu makamları da, kısadan anlatılacaktır.
Ey değerli kardeş, bilinmelidir ki..
Safiye nefis makamında bulunan değerli zat; sıfatlarla beraber isim­leri de özünde toplamış, zat tecellisine zuhur yeri olmuştur. Açıkçası :



—«Fena buldular (yok oldular), sonra yine fena buldular, sonra yine fena buldular; bandan sonra beka buldular (var oldular), sonra yine beka buldular, sonra yine beka buldular.»
Cümlesindeki mana sırrına göre; üçüncü derecede Allah'ta yok ol­muş, üçüncü derecede Allah'ta var olmuştur. Tecelli-i zatta dahi, Allah'ın zatına dalıp gidenlerden 'olmuşlardır.
Bu safiye nefisde bulunan değerli zatlar; daha önce de anlatıldığı gi­bi, her asırda üç tane olur. Şöyleki :
a) İrşad kutbudur.
Her nekadar irşada memur olan Resulüllah'ın —Allah ona salât ve selâm eylesin— halifesi olsa dahi, irşad kutbu olan değerli zatlar, o hali­felerin cümlesinden üstündür.
İrşad kutbu olan zatın kendisi doğuda bulunsa, müridi de batıda bu­lunsa; bulunduğu yerden o müridini terbiye ve irşad eder; Allah'a ulaştı­rır. Bunlar için uzak, yakın aynıdır.
b)    Gavs-ü Azam..
Bu zat da, bütün cihanı içine almıştır ve âlemde tasarruf sahibidir. Ama kutuplar kutbunun yanında ve emrinde bulunduğundan, tasarrufa karışmaz, daima kendi halinde olur.
c)     Kutuplar kutbu..
.Bu, bütün âlemi özünde toplamış, zamanında tektir; arifler sultanı­dır. Resulüllah'ın esas halifesi de budur.
Bu değerli zatın mübarek makamı hüviyette olduğu sebepten cümle yaratılmışlar ve varlıkların yiyip içmeleri, davranışları ve duruşları, kaza ve kaderleri; hâsılı: Dünyada olup biten işlerin cümlesi tasarrufu altında olup dilemesi ile meydana gelir.
Safiye nefis makamı sahibi olmak, burada anlatılan üçlere hastır. Bu, değerli zatlar, aslî safiyetini bulmuşlar ve nefissiz olmuşlardır.
Bu manayı iyi anlamaya çalış.



—«Kendini bilen, Rabbını bilmiş olur..»
Hadis-i şerifi, bu makamiarı anlatır. Zira, bu değerli zatları, akıllar idrâk etmekten yana âcizdir; anlayışlar da şaşkındır.
Bazı asırda, irşad kutupluğu, gavs-ü azam makamı, kutuplar kutbu ayrı ayrı birer zata ihsan olunur. Bazı asırda da bu üç ilâhî mertebe, tek zata ihsan olunur. Yani : Kutuplar kutbu olma,. gavs-ü azam olmak, hi­lâfet sırrının üçü de Allah'a bir hizmet olarak tek zata verilir.


***


Bu risalenin başından buraya kadar anlatılan nefis derecelerini bir daha gözden geçirelim. Şöyleki :
a)     Emmare nefis..
Bu nefis makamı, Hak yolcusu salikin ilk halidir.
b)     Levvame nefis..
Bu nefis makamı ise., yine Hak yolcusu salikin ilk halidir.
c)    Mülhime nefis..
Bu da, Hak yolcusu salikin orta derecesidir.
d)    Mutmainne nefis..
Bu da Hak yolcusu salikin son halidir.
Açıkçası : Nefsaniyet yolundan yola çıkan Hak yolcusu salikin nef­si; mutmainneye varmadıkça, hiç bir şekilde vuslat sırlarını duyamaz.
Bu nefsaniyet yolundan giden Hak yolcusu salikin sulûkünü tamam­laması ve fatihasının okunması, bu mutmainne derecesinde olur. Ne var ki, bu dereceyi bulmak, uzun zaman alır. Eğer mürşid, kâmil olur da; Hak yolcusu salik de ona yıkayıcıya teslim olan ölü gibi teslim olursa.. durum değişik olur; herkes, kabiliyetine göre nasib alır : Kimi dört, ki­mi sekiz, kimi on iki, kimi on altı, kimi de yirmi senede.. Hâsılı: Her bi­rine, kabiliyetleri ve tecelli durumlarına göre vuslat ihsan olunur.
. Eğer mürşid kâmil olur da, Hak yolcusu salikte noksanlık olursa., o zaman otuz, kırk, elli, altmış sene sonra ancak, mutmainne nefse geçe­bilir. Bunun için, nefsaniyet yolundan gidenlerden pek çoğunun ömrü yetmemiş, yolda kalmışlardır.
Şayet mürid kabiliyetli, şeyhi de noksan olursa., bu mürid. keşif ke­ramet tehlikesine düşüp varlık berzahında (tünelinde) kalın
Bunun için Yüce Allah'a sığınalım..
Bu. mutmainne nefis makamı: Hak yolcusu salikin son durağı. Al­lah'ın veli kullarının da ilk basamağıdır. Bundan sourası. Allah'ın yardı­mına kalmıştir ki : Çalışmakla elde edilecek bir şey yoktur.
e)    Razıye nefis..
Bu da, hilâfet makamıdır. Açıkçası, razıye nefis makamına ulaşan bir Hak yolcusu salike hilâfet, bir hak olur.
f)    Marzıye nefis..
Burası da, irşad makamıdır; kutupluk makamıdır. Daha açığı : Mar-zıye nefis makamında bulunanlar. Resulüllah'ın halifeleridir: Allah ona salât ve selâm eylesin. Bunların cümlesi, Allah'ın hizmetinde bulunurlar.
g)    Safiye nefis..
Bu makama gelince; hilâfet sırrına sahib olanlara, gavs-ü azama, kutuplar kutbuna göredir ve bu üç üstün zata hastır.
Duâ makamında, Araf suresinin 43. âyetini okuyalım :



—«Allah'a hamd olsun ki, bunu bize hidayet eyledi; eğer Allah bize hidayet eylemeseydi, biz kendiliğimizden bunun yolunu bulamazdık..»

Konusu : Ruhanî tariki (yolu) ve onun şartlarını, mertebelerini, her makamın zikirlerini, teveccüh usulünü yedi fasılda açıklar.

RUHANÎ TARİK

I. FASIL: Ruhaniyet tariki (yolu) şartlarını ve faydalarını açıklar.

Ey değerli kardeş, bilinmelidir ki..
Nefsaniyet yolu ve onda yola girenlerin halleri bundan önceki bab-da açıldandı. Ama, yolların en yakını, yolların en şereflisi, yolların en kolayı ruhaniyet yoludur. Bu da, Nakşıbendiye yolu olup burada açık­lanacaktır.
Ruhaniyet yolunda olan değerli zatların; Hak yolcusu saliki, ruh yo­lundan götürmeleri, Hak yolcusu salkiler için büyük bir nimettir. Zira, burada asla mücahede yoktur. Çünkü, mücahede nefis tarafında olur. Bunlar nefse bakmadan, ruhu temize çıkarmaya çalışırlar. Ruh temize çıkıp aslına dönünce; nefis, bütün kötü huyları ile gelir ruha teslim olur. Ruh dahi nefsi esir eder, her emrine itaatkâr ve boynu eğik eyler. Bunun için, ruhanî yol, gayet kolaydır.
Bu ruhanî yolun büyük pirleri, ruhu yedi mertebeye ayırmışlardır; şöyleki :
a)     Kalb..
b)     Ruh..
c)    Sır.. .
d)    Hafi..
e)    A h f a..
f)    Nefis latifeleri..                                                                                                                                                              ■
g)    Külli lâtif eler..
Burada anlatılan latifelerde, birer nur işareti vardır. Ruh temize çı­kıp bu temize çıkması da gerçek oldukça, bu latifelerde nurlar zuhur eder. Sonunda ruh, külli latifelere varır. Bu makamda da tezkiye gerçekleşin­ce; ruh, vücud ülkesine şah olur. Bütün kötü huyları ile, nefis de gelir, ruha teslim olur. Ruhun, her bir emrine itaatkâr esiri olur. Her nekadar nefis, ruhun esiri olsa daf yine de kötü huyları basına toplayıp türlü türlü hilelerle daima ruhun yolunu kesmeye çalışır. Ne var ki. ruh Hakkın ih-sanı ile o hilelerin nefisten geldiğini bilir. Her ne taraftan önüne çıksa, durumu anlar :                                                                                 



—  Allahım, tüm gayem sensin; isteğim rızandır.
Der, zikri ile, fikri ile meşgul olur.
Ruhaniyet yolunda olan bir zata, bir Hak yolcusu salik gelip inabe etinek istediği zaman; eğer o zat, kâmil ve kemale erdiren bir kimse ise.. o gelen kimseye istihare emrini verir. Bundan sonra, adını ve ne iş yaptı­ğını sorar. Bu arada onun haline tavrına da bir göz atar.
Bundan sonra, Resulüllah'a doğru teveccüh eder ve huzurda o gelen kimseyi adı ile, şekli ile anlatır; inabe vermek için izin ister.
Resulüllah efendimiz de meleklere emir verir; o kimsenin ruhunu hu­zura getirtir. Onun için ezeldeki bilgiye göre vurulan mühürüne bakar. Eğer o gelen kimsenin bu tarikattan yana nasibi var ise., alnına :
—  Sadıktır..
Diye mührünü basar; eğer nasibi yok ise., yine alnına :
—  Yalancıdır.. Diye mührünü basar.
Bundan sonra, o inabe etmek isteyen kimse, huzura geldiği zaman bakılır; eğer yalancı mührü ile mühürlenmiş ise., gönlünü alır, yumu­şaklıkla savar. Eğer sadık mührü ile mühürlenmiş ise., o saliki, halvet ye­rine getirir, yüz yüze pturtur. Bundan sonra, onun için, beş şartı yerine getirmesini emreder. O şartlar, sırası ile şöyledir :
1. Yalan söylememek..
2. Gıybet etmemek, başkalarının aleyhinde bulunmamak..
3. Abdestsiz gezmemek..
4. Beş vakit namazını vaktinde kılmak..
5. Kazaya kalan namazları ve oruçları varsa., tümünü kaza etmek..
İşte, Hak yolcusu salike ilk bildirilecek beş şart budur.
Bundan sonra, o Hak yolcusu salike; ölümü düşünmek, teveccüh, rabıta tarif edilir
Eğer o Hak yolcusu salikin kabiliyeti kıt ise., kendisine biraz istiğ­farla salâvat okuma emri verilir. Eğer o salikin kabiliyeti yeterli ise., he­men o anda zikir telkini yapılır. Yani : Salike, kalb yerlerini, inabe al­maya geldiği zat, hemen gösterir.
Zikir, kalbî olarak; o kimsenin istidadına göre lafza-i celâl (Allah adı) telkin edilir.
Bundan sonra, kâmil mürşid olan zat, o saliki karşısına alır; diz dize oturtur. Baş başa gelir, alnını alnına dayar. Bundan sonra, salikin haline bakar.
Eğer Hak yolcusu salikin halinde ilâhî ,sevgi, rabbani aşk, samedanî cezbe orta halli ise., onu çok güzel bulur. Salikin kalbini, kendi pâk kalbi­nin içine alır. ilâhî feyiz çeşmelerinden bir çeşme açar, teveccühe memur olan meleklere de emreder ki : Salikin kalbinde bulunan haset, kin, kibir ve benzeri kötü huyların dağlarını Ailah sevgisi külüngü ile darmadağın edeler.. Onlar da bu emri yerine getirmeye hemen başlarlar.
Ayrıca, masiva, dünya sevgisi ve benzeri karışık işler de, Allah sev­gisi ocağına atılır; aşk ateşi ile yakılır.
Bundan sonra, onun kalbini ilâhî feyizle yıkamaya başlar. Kendi güzel halinden o salike bir elbise giydirir.
Eğer salikin kalbinde olan Allah sevgisi ocağına ilâhî aşk ateşinden bir kıvılcım bırakıp yine kendi halinden bir elbise giydirdikten sonra an­latılan şekilde yıkar ise., o anda salikin hali değişir; kalbinde ilâhî aşk zuhur eder.
Eğer salikte, ilâhî aşkın ağır basması, cezbenin aşırılığı bulunursa., yine salikin kalbini kendi kalbinin içine alır. Allah sevgisi ocağında bu­lunan aşk ateşine sadakat, şefkat çeşmelerinden bir çeşme açar; o aşkın ateşini dindirir. Cezbe halini de salikten alır. Allah'ın inayeti ile, cezbe hali salikten gider.
Bundan sonra, yine ilâhî feyizle, yukarıda anlatıldığı gibi, salikin kalbini yıkamaya başlar; çünkü, cezbenin aşırılığı, saliki meczub eder.
Salikte cezbe ziyade olur ise., o salik cezbesinin harareti ile latifeleri göremez; aşk ateşinin ağır basması ile vuslat sırları zuhur eder; kendisi ilâhî bir meczub olur.
Eğer cezbeden ve ilâhî sevgiden yana hiç bir eser olmaz ise., o salik de, Allah sevgisinden bir koku alamaz ve tarikat-ı aliyyeden de bir şey duyamaz. Onun için kâmil mürşidler, hali olmayana hal ihsan ederler. Hali ziyade olanın da halini alırlar.
Ne var ki, anlatılan işleri yapabilmek, kemal sahibi ve kemale erdi­ren zatlara mahsustur. Bunlar da, kibrit-i ahmer gibidir. Bunlar, anlatı­lan usulde, saliklere daima teveccüh eder, feyiz verirler..


***


LATİFELERİN ZİKRİ

II. FASIL: Yedi latife ve onların zuhuratını açıklar.

Değerli kardeş, bilinmelidir ki..
Hak yolcusu salik, bundan önceki fasılda anlatınlan beş şarta devam etmelidir. Kendisine tayin olunan mürşidinin emirlerini ve uyarılarını dikkate almalıdır. Tam manası ile de teslim olmalıdır; tıpkı, yıkayıcı eli­ne teslim edilen ölü gibi.. Bundan sonra, zikir ve fikirle meşgul olursa.. kısa zamanda o salikin kalbi, aslî sıfatını bulur.
Açıkçası odur ki : Anlatılan işleri yaptıktan sonra; Cenab-ı Hakkın ihsanı, mürşidinin güzel himmeti ile kalbindeki karışıklık, kötü zanlar yıkanır. Zikir nuru ile nurlanır, kalb çocuğu zuhur eder.
Bundan sonra ruha, aslî hil'atından kırmızı bir hil'at giysisi giy­dirilir.                                           
Anlatan işin alâmeti odur ki : Hak yolcusu salik, zikir ederken bir kırmızılık yahut yanan ateş gibi bir şey görür. Güneş doğarken, ortaya çıkan kırmızılık gibi de olabilir.
Anlatıldığı gibi, kırmızıya meyilli bir renk zuhur ederse., o zaman salikin zikri ruha aktarılır. Yani : Kalbine okuduğu zikirden başka, ru­hun da yeri gösterilir; bir mikdar zikir de ruha telkin edilir.
Hak yolcusu salik, bu şekilde devam edip gider. Sonunda, ruh latifesi de aslına döner. O zaman, ruha da, asli hil'atından sarı bir hil'at giysisi giydirilir.
Bunun alâmeti odur ki; Hak yolcusu salik, ruhu için zikrettiği zaman, ruhun yerinde sarı bir renk görür.
Bundan sonra, Hak yolcusu salikin zikri, sırrına telkin olunur.
Bu durumda, sırrın yeri, Hak yolcusu salike haber verilir, önceki zi­kirlerden ayrı olarak, bir mikdar zikir de sırra telkin eder.
Hak yolcusu salik, bu zikrine devam eder ve sebatkâr olursa., o za­man sır da aslına döner. Bu durumda ruha, asıl hil'atından beyaz hil'at giysisi giydirilir. Bunun alâmeti odur ki; Hak yolcusu salik, sırrı için zikrederken, sırrın yerinde bir beyaz nur, yahut bir beyaz renk görür.
Bundan sonra, Hak yolcusu salikin zikri, hafiye aktarılır; kendisine hafi için zikir telkin edilir. Salike, hafi latifesinin yeri haber verilip ön­ceki zikirlerden ayrı olarak, bir mikdar zikir de hafi için yapılması telkin edilir.
Hak yolcusu salik de, bu hafi için telkin edilen zikre sebatla devam eder, zikrinde ve fikrinde olursa., hafi latifesi de aslına döner. Ruha da, aslî hil'atından yeşil bir hil'at giysisi giydirilir. Bunun alâmeti odur ki : Hak yolcusu salik, hafi için zikrini edip giderken, hafi latifesinin yerin­den yeşil bir nur yahut yeşil bir renk görünür. Ta-Ha suresinin 7. ve 8. âyetlerinde buyurulan :



—«Çünkü o, sırrı da bilir; gizlinin gizlisini de.. O, öyle bir Allah'tır ki, ondan başka ilah yoktur.»
Ayet-i kerimenin manası gereğince bu son anlatılan hafi zikri ma,. kamında bulunan Hak yolcusu salike, yakin ilmi hasıl olur.
Anlatıldığı gibi, yeşil nur ortaya çıkınca, Hak yolcusu salikin zikri ahfaya aktarılır. Hak yolcusu salike, ahfanın yeri tayin edilir, önceki zi­kirlerinden ayrı olarak, bir mikdar zikir de, ahfa için kendisine telkin edilir.
Hak yolcusu salik, öncekinden daha fazla, burada, zikir, fikir işinde devamlı ve sebatlı meşgul olursa.. Cenab-ı Hakkın ihsanı ile ahfa latifesi dahi, aslına döner. O zaman da, ruha aslî hilatından iki hil'at giysisi giy­dirilir. Bunun biri siyahtır; biri de beyaz.. Bunun alâmeti odur ki : Hak yolcusu salik ahfa için zikri ile meşgul olursa., kendisine bir siyah nur, bir de beyaz nur zuhur eder. Hak yolcusu salik, bunu görür.
Bundan sonra, Hak yolcusu salikin zikri, nefis latifelerine aktarı­lır. Nefis latifelerinin yeri, Hak yolcusu salike haber verilir, önceki zi­kirlerinden ayrı olarak, bir mikdar zikir de nefis latifeleri için telkin edilir.
Burası, fenafişşeyh (şeyhte yok olma makamıdır. Hak yolcusu sa-likte Allah sevgisi orta halli olur; fenafişşeyh (şeyhte yok olma) hali de burada zuhur eder. Yine bu makamda, Resulüllah efendimizi görür ve kendisi ile konuşur; Allah ona salât ve selâm eylesin. Bazı-larına bu haller, ahfa latifelerinde zuhur ettiği de olmuştur
Mürşid kuvveti ile: salik ruhta, sırda, hafide iken, bunlardan önce dahi kalb zuhur etmeden anlatılan hallerin zuhur ettiği olmuştur.
Hak yolcusu salikte Allah sevgisi yükselir; daima zikrin, fikrin zevki, ve şevki ile olur.
Eğer Hak yolcusu salikin sevgi hali ifratta veya tefritte (çok ileride veya çok geride) olursa., şeyhte yok olmak ve Resulüllah,ı müşahade et-mek murakabede veya daha sonra zuhur eder.
Zira sevginin ifratı ve tefriti, saliki oyalar ve işini erteler: geri bı­rakır. Eğer salikte Allah sevgisi, daha ziyade olur ise., o zaman da, cezbe­nin aşırısı zuhur eder. Bu durumda, Hak yolcusu salike. Resulüllah'ı gör­mek nasib olmaz; ilâhî bir meczub olup çıkar. Eğer Hak yolcusu salikte, Allah sevgisinden yana bir belirti olmaz ise.. kötürüm olur. Açıkçası : Hem latifelerden, hem de murakabe seyrinden yana habersiz olur. Meğerki, bu salikin mürşidi kâmil ola; zira, anlatılan hallerin cümlesi, kâmil mürşide göre eşittir. Yani : Sevginin ifratı ve tefriti onun için öneni ta-şımaz, saliki vuslata erdirir.
Her neyse..
İşbu nefis latifelerinde Hak yolcusu salik devam edip gider ise., ne­fis latifeleri dahi aslına döner. Yine ruha, asıl hil'atından turuncu bir hil'at giysisi giydirilir. Bunun alameti odur ki: Hak yolcusu salik, nefis latifeleri için zikrini yaparken, o yerde kendisine turuncu bir renk gö­rünür.
O vakitte, salikin zikri, külli latifelere aktarılır. Salike, külli latife­lerin yeri tarif edilir; bunun için kendisine bir mikdar zikir telkin olunur.
Bundan sonra, Hak yolcusu salik, devam edip gider ise., külli lati-feler de aslına döner.
Kalb latifelerinden, küllî latifelere varıncaya kadar; hemen her bi­rinde ruh tezkiye, tasfiye olur. Hemen hepsinde, tasfiye oluşu gerçeğe dayalı olduğundan, birer hil'at (rütbe veya özel giysi) ile latifeler ruha teslim edilmiş olur. Sonra, külli latifelerde dahi, ruhun tezkiyesi gerçek olunca, Hak yolcusu salikin alnının ortasına sadakat mührü ile mühür vu­rulur; vücud iklimine padişah olur. Sonra da, bütün latifeler kendisine teslim olurlar.
Bundan sonra, vücud ikliminin yönetimine başlar; zikrin harareti, vü­cuda bütün olarak tesir eder, cümle duygular, ruhla birlikte zikrederler. Onların zikirlerini, Hak yolcusu salik, bu ten kulağı ile işitir. Saliklerden bazısı, anlatılandan başkp, cümle varlıkların zikirlerini de bu ten kulağı ile işitir. Zira, İsra suresinin 44. âyetinde :



—«Hemen her şey, Allah'ı hamd ile tesbih eder.»
Buyurulan mananın gerçek aydınlığında bakılınca, cümle eşya teşbih ederler. Ne var ki, anlatılan makama yetişmeyen kimseler, bu tesbihi du­yamazlar. İşte, küllî latifelerin işareti de budur.
Bundan sonra nefis, vücud iklimine eğlenecek yer, karar edip kur­tulacak bir mahal bulamaz. İşin sonunda, cümle kötü huyları başına top­layıp gelir, ruha teslim olur; her emrine itaat etmeye başlar. Ama, nefis ve kötü huyları ruhun fırsatını kollarlar; onu düşürmeğe çalışırlar. Allah-ü Taalâ esirgesin ve korusun.


***


NEFÎY VE İSBAT İŞARETLERİ

III. FASIL: Nefiy ve isbatı, onun işaretlerini açıklar.
— Nefiy ve isbat..
Derken, şu kelime-i tevhid anlatılır : Lâ ilahe illallah.. (Allah'tan başka ilâh yoktur..)
Değerli kardeş, şu da bilinmiş olsun ki..
Anlatılan işlerden sonra, Hak yolcusu salike, nefiy ve isbat telkin edilir.
Yani : Kelime-i usuli olan kelime-i tevhid, Hak yolcusu salike tarif edilir.
işbu makam, ilmel-yakin makamıdır. Hak yolcusu salike, Cenab-ı Hakkı ilmel-yakin ile bilmek, bu makamda hal olur. Dolayısı ile, bundan sonra, Hak yolcusu salikin sevgisi günden güne artar. Daima ah edip in­leyerek, dost cemalini gözler. Aynel - yakin ve cemal müşahedesini ister.
isimlerin tecellisi, fiilerin tecellisi dahi, bu makamda hal olur.
Saliklerden bazısına, bu hallerin daha önce zuhur ettiği de olur.
Bu makamda bazılarına; kabirleri keşfetmek, kalbleri keşfetmek, ül­keleri keşfetmek, bunlara benzeyen meleklerin hallerine vâkıf olmak gi­bi şeyler zuhur eder. Ne var ki. burası büyük bir berzahtir; Hak yolcusu salike bir imtihandır. Eğer zuhur eden şeylere kapılıp onlara varlık verir ise :



— Allahım, tüm gayem sensin; isteğim rızandır.
Sözünde yalancı olur; vuslat sırlarını duyamaz. Meğerki, o salikin mürşidi kâmil ola..
Bu durumlar, murakabeden sonra, Allah'ta yok olmak ve Allah'ta var olmak hallerinden sonra olursa., bir sakıncası olmaz. Zira, o vakit, Hak yolcusu salike Allah'ın ihsam olursa., hiç sevgi olmadan, daima Ce-nab-ı Hakkm rnzasını gözler. Ruhanî yolun terakkisi kolay, nefsanî yo­lun terakkisi de gayet zor olduğu bu manadan ötürüdür.
Bu ke^if ve keramet ihsanları, nefsanî yoldan giden Hak yolcusu sa-liklere, sülük esnasında zuhur eder. Sülüklerini tamamlamalarının uzun zaman istemesi de bundandır.

Dersimiz olan kelime-i tevhidde Hak yolcusu salik devamlı ve sebat­lı olur, şeyhinin tarifine göre de şartlarına riayet eder, şeyhinin sözün­de gider ise., kelime-i tevhidde bulunan :



— Yok..
Kelimesinin ateşi; Hak yolcusu salikte kalan masiva sevgisini, dün­ya ve âhiret sevgisini tamamen yakıp yok eder.
Bundan sonra, Hak yolcusu salike, kayyumiyet ihsan olunur. O za­man salik :                                           



— Yok..
Kelimesini söylediği zaman kendisini ve cümle mevcudları yok ol­muş görür.



— Ancak Allah vardır..
Cümlesini okuduğu zaman da, kendisini ve cümle mevcudları Hak ile kaim görür.
Nefiy ve isbatın zuhuratına gelince.. Fussilet suresinin 53. âyetinde :



—«Onlara, âyetlerimizi ufuklarda ve nefislerinde göstereceğiz. Ta ki, onun Hak olduğu, kendilerine açık açık açıklansın..»
Buyurulan mana sırrının zuhur etmesidir. Bu manayı, ciddî bir şe­kilde anla..

***

IV. FASIL: Bu fasılda, şunlar açıklanır:

a)    Ahadiyet murakabesi ve onun zuhuratı..
b)    Rahmani, nefsanî, şeytanî sülük tekmili..
c)    Hilâfet makamı..
d)    Bu münasebetle zikir tenzili..

Ey değerli kardeş, bilinmiş olsun ki..

MURAKABE
Bundan sonra, Hak yolcusu salike, murakabe telkin olunur. Bu mu­rakabe hakkında âyet-i kerime ve hadis-i şerifler vardır; onları alalım.
Allah-ü Taâlâ, Nisa suresinin 1. âyetinde şöyle buyurdu :



—«Çünkü Allah, sizin üzerinizde tam bir gözeticidir.»
Allah-ü Taâlâ, Alâk suresinin 14. âyetinde şöyle buyurdu :



—«Hiç bilmez mi ki : Allah görür.»
Allah'ü Taâlâ, Beyyine suresinin 8. âyetinde şöyle buyurdu :



—«Allah onlardan razı olmuştur; onlar da Allah'tan razı olmuşlar­dır. Bu, Rabbından korkan içindir.»
Bu âyet-i kerimenin tefsirinde şöyle gelmiştir :
—  Rabbını daima murakabe eden ve nefsi ile hesaplaşan içindir..
Allah, kendisine salât ve selâm eylesin; Resulüllah efendimizin ha-dis-i şerifleri de şunlardır :



—  «İhsan odur ki, Allah'ı görür gibi ibadet edesin; sen onu görme-sen de o seni görür.»



—«Bir saatlik tefekkür, yetmiş senelik ibadetten hayırlıdır.»



—«insanın himmeti neyse, kıymeti de odur.»



—«Bir kimsenin Hicreti, Allah'a ve Resulüne ise., onun hicreti Al­Iah'a ve Resulünedir.»
Bu hadis-i şerif ve âyet-i kerimelerdeki işaret ve delâlet üzere Hak yolcusu salik; mürşidinin tarifine göre murakabe ile meşgul olup geceli gündüzlü dost cemalini müşahede arzusu da terakki bulup murakabede zikre girmeden, tefekküre dalmadan oturduğu sırada, şeytan hemen her taraftan onun helakine çalışır.
Hak yolcusu salik, murakabede otururken; cümle mevcudatı yok ol­muş, kendisini de bütün halleri ile görür ise., yahut başka bir kimsenin durumu ile kendisini görür ise., bilmeli ki : Bu durum nefistendir.
Eğer Hak yolcusu salik; kendisini şeyhi gibi yahut Resulüllah efen­dimizin kıyafetinde görür ise., işbu halin adı şudur : Şeyhte yok olmak, Resulde yok olmak..
Yine Hak yolcusu salik; murakabesinde bağlar, bahçeler, ırmaklar, meyveler, güzel kızlar ve oğlanlar görür ise., bu durumda yine kendi kim­liğine bürülü olarak kendisini görürse., bu da nefistendir.
Yine Hak yolcusu salik; kendisini şeyhinin yahut Resulüllah efendi­mizin kıyafetinde görürse., bu arada gördüğü bağlar, bahçeler, meyveler, ruhanî cennet sayılır. O kızlar ve oğlanlar ise., huriler ve gılmanlardır.
Yine Hak yolcusu salik; murakabede otururken cümle varlık gözün­de ve gönlünde yok olur, ateşten veya nurdan bir kürsü üzerinde bir kimsenin oturduğunu, karşısında hesapsız meleklerin durduğunu görürse.. ama bu arada salik, kendisine baktığı zaman kendi kıyafetini ve başka­sının kıyafetini görürse., o kürsü üzerindeki ve onun karşısındakilerin hepsi şeytandandır. Hemen istiğfar etmek gerekir.
Ama anlatılan durumda; kendisini şeyhinin kalıbında veya Resulül­lah efendimizin kalıbında görür ise., o gördüğü zat ya Cebrail, Mikâil, İs­rafil, Azrail'den biridir.
Yine Hak yolcusu salik; murakabe halinde cümle varlıkları yok ol­muş görür, bu halde seslenme gibi bir şey işitir, bu seslenmede :



—«Ben, en yüce rabbınızım..»
(Naziat suresinin 24. âyetidir.)
Şeklinde bir hitab olursa., hemen salik, bu hitap esnasında kendisi­ne bakmalıdır. Eğer kendisini var bulursa., bu hitabı şeytandan bilmeli.. Zira, iki varlık bir yerde olmaz. Eğer bu hitaptaki tecelli Hak'tan gelmiş olsaydı; salikten yana bir belirti kalmazdı. Zira, bu babda şu mana ke­sindir :



—  Cenab-ı Hak, cismi silinen, ismi giden kimseye tecelli eder.
Bu manaya göre; Hak yolcusu salik varken o hitap gelirse., şeytan­dan sayılır. Zira, o mel'unun türlü türlü hileleri vardır. Şöyle şeyler de söyleyebilir :
—  Kulum, ben senden razıyım. Bundan sonra, emr-i maruf görevini yapmayı senden kaldırıp affettim. Cümle yasak işleri sana mubah eyle­dim. Bundan sonra, ne işlersen bağışlanmış saydım. Sen benim sevgi-limsin..
Bu şekilde türlü türlü ürkütücü sözler edip çoğu kimseleri helak de­nizine düşürmüş, helak eylemiştir. Bunlardan, Allah-ü Taâlâ'ya sığınmak gerek.
Şöyle bir şey sorulabilir :
—  Bu anlatılanları ayırd etmek, nasıl mümkün olur?. Buna cevab olarak, Maide suresinin 35. âyetinde Duyurulan :



— «Ey iman edenler, Allah'tan çekinin; ona götüren vesileyi ara­yın. Onun yolunda çaba harcayın. Her halde iflah olursunuz»
Emir doğrultusunda, bu yolda iflah olup kurtulmak, kamil bir mürşid bulmakla olur. Bu incelikleri bilmek, kâmil mürşide kalmıştır Kâmil mür­şid olan, bu incelikleri bilir ve ona göre salike, gördüklerini yorumlar ve teselli eder. Bundandır ki: Hak yolcusu salike kâmil mürşidi aramak farz makamındadır.


***


V. FASIL: Yok olma murakabesinin sonunda meydana gelen müşahede ve tecellileri açıklar.

Değerli kardeş, burada anlatılacaklar da bilinmiş olmalıdır.
— Yok olma (ifna) murakabesi..
Tabir edilen murakabede, Hak yokuşu salik otururken, kendisini ve cümle mevcudatı taa, zerreye varırıcaya kadar tamamen yok olmuş görür ise., hemen bir beyaz, yeşil, kırmış, san renklerden bir renkli nur kalır. İşte buna :
— Yok olma murakabesi nur tecellisi..
Tabir ediler. Bazı kimselere, bu halde, şekli belli olmayan bir hitap dahi zuhur eder. Bu hitaplar, anlatılacak âyet-i kelimelerdeki gibi ola­bilir.
Allah i i Taâlâ, Mümin suresinin 16. âyetinde şöyle buyurdu :



—«Bugün mülk kimin?. Vahid Kahhar Allah'ın..»
Allah-ü Taâlâ, Rahman suresinin 26. 27. âyetlerinde şöyle buyurdu :



—«Yeryüzünde bulunan her şey fena bulacak; celâl ve ikram sahibi Rabbın yüzü kalacak..»
Allah-ü Taâlâ, Kasas suresinin 88. âyetinde söyle buyurdu :



—«Onun zatından başka, her şey helake yüz tutmuştur.»
Bu âyet-i kerimelerde anlatılan manalara dair bir hitap tecellisi kendisinde zuhur eden Hak yolcusu salikin Fatihasının okunması yerin­dedir. Zira, bir Hak yolcusu salikin son derecesi budur. Sonra, bu makam, Hak yolcusu salikin nihayeti, Allah'ın veli kullarının da bidayetidir. Zi­ra, bundan sonra, ilâhî tecelli için bir nihayet yoktur.
Yine Hak yolcusu salik; murakabede otururken, kendisi ve cümle var­lıklar gözünde ve gönlünde yok olur ve sonunda da Cenab-ı Hak ile kaim olarak zuhur ederse., hemen her şeyden de şekilsiz keyfiyetsin olarak mü­şahede zuhur ederse., bu tecelliye :
— Allah'ın varlığında yok olmak, Allah'ın varlığında var olmak.. (Fena fillah ve beka billah).
Tabir olunur. Bazılarına da bu teceilide, Fecr suresinin 27-30. âyet­lerinde Duyurulan şu hitap gelir :



—«Ey mütmainne nefis, razı olduğun, razı olunduğun halde Rab-bına dön. Kullarımın arasına gir. Cennetime gir.»
İşbu makam, hilâfet makamıdır; lâkin, Allah'ta var olmanın (be-kabillahın) en alt derecesidir. Bundan ilerisi açıklanmıştır.
Hâsılı : İkinci, babdan buraya gelinceye kadar, anlatılan ruhanî yol, tarif ettiğimiz Nakşıye sülük usulü, bu ahkar kul Muhammed Şemseddin'in usulüdür ki; çok kolay ve yolların en şereflisidir. Çünkü, Kur'an yolu­dur.                                                                         



—«Bir kimse, Kur'an'ın gayrı ile yolunu bulmak isterse.. Allah onu saptırır.»
Açıkçası, Kur'an'dan başka bir şeyle hidayet arayan, dalâlete düşer. Allah, bizi de, sizi de korusun.
Bu ruhanî yol pirleri çok zuhur etmiş; her biri de bir usul üzere git­miştir. Cümlesinin usulünden bu fakire ihsan olunan usul, bu yola giren­ler hakkında gayet kolaydır. Bu yol dile getirilip şöyle denilmiştir :
—  Tarik-ı Şemseddin (Şemseddin Yolu)..
Bu ruhanî yolda açıklanan usule göre istekli olan salik, istidadı ke­mal derecesinde olursa., üç, yedi, on bir, kırk günde; iki, üç, altı, yedi ayda; bir senede istidad ve kabiliyetine, mürşidin kudsî kuvvetine göre ve isteği üzere sülûkü tamamlamak nasib olur.
Eğer salikin istidadı eksik olursa., o zaman bir, üç, beş, on on beş, yirmi senede sülûkü tamamlamak nasib olur.
Ancak, mürşid, kemalli ve kemale erdirici bir durumda bulunur ve isterse istidadı eksik olan salike kudsî kuvveti cihetinden en kısa zaman­da sülûkü tamamlatır. Zira, kemal ehli olan mürşide göre eksik, tam olan­ların her ikisi de eşit değerdedir. Meğerki, Hak yolcusu salike sülûkünü tamam ettirmeyi istememiş olalar; yahut salikin, kader sırrında nasibi bulunmaya..
Burada, mürşide düşen bir şey var. Hak yolcusu salik, sülûkünü ta­mamlayıncaya kadar, kendisine Resulüilah efendimizi —Allah ona salât ve selâm eyleesin-— müşahede etmek müyesser olursa., pekâla.. Ama, bu müşahede tam hakkı ile olmalıdır. Eğer böyle bir müşahede olmaz ise :
—  Bu, sülûküne tamamladı..
Diyerek, ona verilen zikri mürşidi tenzil etmeye.. Yani : Zikrini azaltmaya.. Zira, salik yainız cemal müşahedesi ile tek kanatlı kuş gibidir. Tek kanatlı kuş, nasıl uçamaz helak olursa., o salik dahi, bir uçuruma yuvarlanıp helak olur. Bundan dolayı, mürşid şeyhe düşer ki., bu gibi sa­likin zikrini ve fikrini tenzil edip azaltmaya.. Hatta, zikrinden ayrı ola­rak, her gün en az bir iki saat kadar teveccüh emretmelidir. Taa, salik, Resulüllah'ı müşahede edinceye kadar.. Allah ona salat ve selâm eyle­sin. Şeyhin dahi, o salike Resul'de yok olmadan (Fena firresulden) te­veccüh etmesi, lâzım ve elzem kabilindendir.
Eğer Hak yolcusu salik; sülük esnasında Resulüllah'ı müşahede ede­rek, sülûkünü tamamlamak kendisine nasib olursa., onun için şu tabir kullanılır : Zülcenaheyn.. Yani : İki kanatlı kuş gibi olur. Bu da, onun çok yüksek mertebelere uçup gitmesine işarettir.
    
    
**

    
TEVECCÜH

VI. FASIL: Hak yolcusu salike, şeyhinin nasıl teveccüh ede­ceğim açıklar..

Ey değerli kardeş, şu da bilinmelidir ki..
Hak yolcusu salike, ilk başta teveccühe, şeyhte yok olmada (fena-fişşeyhte) başlamak gerekir. Taa, ahfa latifeleri salikte zuhur edinceye kadar bu şekildeki teveccüh sürdürülür. Ahfa latifeleri, salikte zuhur et­tikten sonra, salike olan teveccüh, Resul'de yok olmadan (fena firresul­den) başlar. Nefiy ve isbata kadar bu teveccüh sürdürülür.
Salikte nefiy ve isbat zuhur edip veya nefiy ve isbat telkin olunduk­tan sonra, salike olacak teveccüh Allah'ta yok olmaktan (fena fillahtan) başlar. Taa, fatihası okununcaya kadar, bu şekilde teveccüh'sürdürülür. Fatiha okunduktan sonra, teveccühe ihtiyaç kalmaz.
Burada anlatılan durum, Hak yolcusu salikin, orta halli olma duru­muna göredir.
Açıkçası, Hak yolcusu salikte, Allah sevgisi, ifrat ve tefrit derece­sinde olmaz ise, durum yukarıda anlatıldığı gibi olur. Orta halli salikin durumunu da şöyle açıklamak mümkündür :
Sülûkü esnasında ahfaya kadar şeyhini bulur.
Nefiy ve isbata kadar Resulüllah'ı müşahade eder; onunla konuşma ihsan olunur.
Murakabeye kadar ve murakabeden sonra da Allah ta yok olmak (fenafillah), Allah'ta var olmak (bekabillah), cemal müşahedesi ihsan olunur.
Ve., bundan sonra da, o salikin Fatihası okunur ve artık onun için teveccüh gerekmez.
Eğer Hak yolcusu salik, ahfaya kadar olan teveccühünde şeyhini bu­lamaz ise., o zaman, şeyhe düşer ki : Salik, kendi teveccühünde şeyhini görünceye kadar ona şeyhte yok olmadan (fenafişşeyhten) teveccüh ede..
Resul'de yok olmada (fenafirresulde) dahi, bu usule uygun hareket etmelidir. Hak yolcusu salik, nefiy ve isbata kadar olan teveccühünde Re-sulüllah'ı müşahede etmek müyesser olmaz ise., yine şeyhe düşer ki : Salik, kendi teveccühünde Resulüllah'ı görünceye kadar, kendisine Resul'­de. yok olmaktan (fenafirresulden) teveccüh ede.. İsterse salik, muraka­beyi bulmuş olsun; taa, Resulüllah'ı müşahede edinceye kadar, Resul'de yök olmaktan (fenafirresulden) teveccüh etmek gerekir.
Bazı salik, sülûkünü tamamlar; Fatihası okunur. Bu arada, mura­kabeyi ve müşahedeyi de bulur; lâkin Resulüllah'ı göremez. İşte hali böy­le olan salike; taa, Resulüllah'ı görünceye kadar, Resul'de yok olmaktan teveccüh etmek lâzımdır.
Şeyhte yok olmak, Resul'de yok olmak, Allah'ta yok olma halleri birbirine zarf gibi olmuştur. Bu sebepten; şeyhte yok olmak zuhur etmez ise, Resul'de yok olmak da zuhur etmez. Resul'de yok olmak zuhur et­meyince, Allah'ta yok olmak da zuhur etmez.
Saliklerin bazısında; şeyhte yok olmak, Resul'de yok olmak halteri­nin zuhurundan önce, murakabe ve müşahede sırlarının zuhur etmesi ilâhî cezbenin ağır basmasından ileri gelir.
Üstte anlatılan manalara göre; Resülüllah, salike zuhur edinceye kadar ona teveccüh lâzım olur. Zira, o hal içinde salik bırakılırsa, yâ meczub olur, yahut mertebesinden düşer. Böyle bir korku her zaman vardır.
Hak yolcusu salike; kalb latifeleri zuhur ettikten ve Resulüllah'ı müşahede ettikten sonra, yine şeyhe düşer ki: Teveccühünü değiştirme­den, anlatılan tertibe göre teveccüh ede.. Ahfaya kadar şeyhte yok olmak­tan, nefiy ve isbata kadar Resul'de yok olmaktan, murakabeye ve daha sonra da Allah'ta yok olmaktan teveccüh ede..
Yolunu anlatıldığı gibi izleyip giden salike, orta halli giden salike Fatiha okunduktan sonra, yani : İşi tamamlanıp duası olunduktan son­ra teveccüh etmek gerekmez.

    
VII. FASIL: I. fasıldan, VI. fasıla kadar ayrıntılı anlatılan­ları toplu açıklar.                                                                             .

Değerli kardeş, bilinmelidir ki..
Kâmil bir mürşide gereken odur ki; bir salik kendisine gelip inabe etmek istediği zaman, o salike istihare telkin ede.. Kendisi de, Resulüllah efendimizin iznini almaya çalışa.. Allah, ona salât ve selâm eylesin. Efen­dimiz tarafından her ne gibi bir işaret olursa., o işarete göre hareket ede..
Eğer efendimizin üstün ruhsatı olursa., o salike inabe vere.. Bu te­veccühte, saliki, karşısına alıp kendisine şeyhte yok olmaktan teveccüh ede.. Bu teveccühte, salike ruhaniyetten kırmızı bir hil'at giydirmeli; son­ra da, ilâhî feyizden, salikin kalbine bir çeşme açıp oraya feyz akıta.. Böylece, salikin kalbini masivadan temizleyip Ailah sevgisi ile doldura.. Ahfaya kadar, bu şekildeki teveccüh, her hafta yapılmalıdır.
Bu makama kadar salik, şeyhte yok olmayı bulursa., bundan sonra salike, Resul'de yok olmaktan teveccüh etmelidir. Bu teveccühünde sa­like Resul'de yok olmak şanında, yeşil bir hil'at giydirmelidir. Daha önce anlatıldığı gibi salik; nefiy ve isbat, murakabe telkin olununcaya kadar Resul'de yok olmayı bulursa., bundan sonra salike, Allah'ta yok olmak­tan teveccüh etmelidir. Salike, Allah'ta yok olmaktan teveccühünde be­yaz bir hil'at giydirmelidir. Daha önce de anlatıldığı gibi, bu teveccühünü her hafta tekrarlar. Taa, salik, tam manası ile murakabeyi buluncaya ka­dar. Bundan sonra da, salikin Fatihası okunur.
Anlatılan düzende giden ve Fatihası okunan salike artık teveccüh gerekmez.
Burada durumu anlatılan salik, orta halli gittiği için, anlatılan ma­kamlarda, kendisine haftada birer kere teveccüh yeterlidir.
Eğer salik, müflis durumda ve Allah sevgisinden haberi yoksa., o zaman salik; gereğine göre iki günde bir kere, üç günde bir kere tevec­cühe muhtaçtır. Zira bu gibi salik :



—«iflas eden, Allah'ın güvencesi altındadır.»
Hükmüne göre, sık sık ihsana muhtaçtır. Meczup salikin durumu da böyledir. Ona da, sık sık teveccüh etmeli; onun cezbe halinin aşırılığını silip ilâhî feyizle kalbini temizlemelidir. Meczub salike teveccüh dahi çok zordur; dikkat etmek gerekir. Hem kendisinde bulunan cezbeyi almak, hem de ilâhî feyizle onun kalbini temiz eylemek gerekir ki bu kâmil bir mürşidin işidir.
Salik, ahfaya kadar kendi teveccühünde şeyhini bulamazsa., şeyhi ondan teveccühünü değiştirmemelidir. Taa, salik, teveccühünde tam ma­nası ile şeyhini buluncaya kadar..
Salik, murakabeye kadar olan teveccühünde Resulüllah'ı bulamazsa., yine şeyhi, ondan teveccühünü kesmemelidir. Taa, teveccühünde, tam manası ile Resulüllah'ı buluncaya kadar.. İsterse mürid, sülûkünü ta­mamlamış, murakabeyi, müşahedeyi bulmuş olsun; mutlaka Resul'de yok olmaktan yana teveccühe ihtiyacı vardır. Eğer ondan teveccüh kesilirse.. Muhammedi irfandan nasipsiz kalır; büyük bir uçuruma yuvarlanıp helak olmasından da çok korkulur .
Bazı salike, tecellisinin gereği olarak, kalb zuhur etmez, şeyhin mü­şahedesi zuhur eder. Buna :
. — Şeyhi buldu..
Diyerek, şeyhi Resul'de yok olmaktan teveccüh etmemelidir.
Daha önce anlatıldığı gibi, ahfaya kadar şeyhte fena bulmaktan yâ­na salike teveccüh etmeli ki: Teveccühü kemale ersin, içine yerleşsin ve meleke hâsıl olsun. Diğerlerini de buna kıyas edebilirsin.
İşin başlangıcında olan bir salik; Resulüllah'ta yok olmayı, Allah'ta yok olmayı bulsa dahi, şeyhe düşer ki : Yine teveccühünü yerlerinde ya­pa.. Daha işin başlangıcında bu şekilde giden bir salik için; ziyade kuv­vet bulacağına, sonra da kemal bulacağına işaret vardır.

Konusu : Tarikat-ı aliyyenin usulünü beyan eder.

Değerli kardeş, bilmiş olasın ki..
Ruhanî tarik ile nefsânî tarik; iki imam olan Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin tarikatıdır ki, Allah yoludur. Her ilcisinin de soyu ter­temizdir. Onlar, cennet ehli gençlerinin efendileri, Ehl-i Sünnet'in gözbe­beklerinin; Allah, ikisinden de razı olsun.
Hak yol, bunların yoludur.
On iki tarikat, bunlardan zuhur etmiştir. İnşaallah, onların ayrıntı­ları, ikinci faslın altıncı nev'inde açıklanacaktır.
Sözü edilen tarikatlardan özellikle Halvetiye, Nakşiye ve diğerlerin­den tarikat piri çıkmış; Hak yolcusu salike kolaylık olması için, her bir usulü de göstermişlerdir. Ne var ki, hemen hepsinin varacağı yer bir­dir; cümlesinin gayesi de birdir.
Sonra, bunların usulleri, her nekadar başka başka olsa dahi, git­tikleri yollar ikiye ayrılır. Onların birine :
—  Nefsanî..
Derler, diğerine de: — Ruhanî.. Derler.
—  Nefsanî Tarik..
Denildiği zaman, nefsi terbiye ederek, gidenlerin yolları anlaşılır.
— Ruhanî Tarik..
Denilince de, ruha safiyetini kazandırarak gidenlerin yolu anlaşılır. Her ikisi de Hak yoludur.
Allah-ü Teâlâ, Enbiya suresinin, 93. âyetinde şöyle buyurdu :



—  «Hepsi de bize dönecekler..»
Bu emir doğrultusunda, bu tarikat sahiplerinin istedikleri ve vara­cakları yerleri birdir.
Nefsanî tarik, zordur; zira, onlar öncelikle nefsi terbiye ederler. Eterler ki :
—  Nefis terbiye edilmedikçe, ruh felah bulup ruhanî zevki tadamaz.
Bunun için, nefsanî yolda bulunana, uzun zamanda Hakka ulaşmak nasib olur; çoğunun da ömrü yetmez. Bu yolun güç olmasının başlıca sebebi de budur. Meğerki, bu yolda götüren mürşid, kâmil ve pek mü­kemmel ola.. Eğer mürşid böyle olursa., yolundaki müridi, bir nazarda Allah'a ulaştırmaya gücü yeter. Böyle olan zat ise., her asırda bir tane olur; iki olması mümkün değildir.
Ruhanî tarika gelince, bunda kolaylık vardır. Zira, bu yola girenler, öncelikle ruhu tasfiye ve tezkiye ederler. Ruh, asli temizliğini, safiyetini bulunca, nefis ister istemez, ruha tabi olur; her emrine itaat eder.
    
    
    
    

HELIX_NO_MODULE_OFFCANVAS

Free Joomla! template by L.THEME