Miftahulkulub

HATİME

Konusu : Tarikatlar arasında şüphe uyandıran:
— Her tarikatın sonu, Nakşıbendiye tarikatının başlangıcıdır. Cümlesinin yorumu.. Ruhanîdeki her latifenin; nefsanîde her sıfatın aynı olduğu ve yedi latifeye verilen isimleri açıklar.



Değerli kardeşim, burada anlatılacaklar da bilinmelidir.
—  Her tarikatın sonu, Nakşıbendiye tarikatının başlangıcı.. Denilmiştir. Bu cümleden murad olan manayı şöyle açıklayabiliriz :
—  Ruhanî yoldan gidenler, ilk hallerinde marzıye sıfatı ile muttasıf olurlar; nefsanî yoldan gidenler, ancak son mertebelerinde bu sıfat ile muttasıf olurlar. Böylece, öbürlerinin ilk mertebede bulduğu kemali, bun­lar, en sonunda bulurlar.
Diyerek, cümlenin dışına bakıp yanlış anlaşılmasın. Bunun manası başkadır. Şöyleki :
Ruhanî yolda olan zatlar, Hak yolcusu sanki, ruh yolundan götürür­ler. Bu yüzden nefse bakmakdan; sultanî ruhu, tezkiye ederler.

NEFSANÎ YOLDAN GİDENLER
Nefsanî yolda olan zatlara gelince., bunlar, nefsi terbiye ederler.
Çünkü, Hak yolcusu salik, bunların eline düştüğünde hayvani ruhu, sul­tanî ruhuna nazaran üstün durumdadır. Vücud ikliminde, sultani ruhun hükmü geçmemektedir. Vücud ikliminln tasarrufu, hayvani ruhun elindedir. Bu durumda, sultanî ruhu, alt olmaktan kurtarıp vücud ikliminin tasar­rufunu sultanî ruha teslim etmek yolundadırlar.
Kendilerine, Hak yolcusu bir salik geldiği zaman, öncelikle, geçmiş günahlarından sorarlar. Bunun hikmeti ise, şudur : Hastanın hastalığı bilinmedikçe, hekim ilâç vermez; bu zatlar da işinin ehli hekim duru­mundadırlar. Bunun için de, Hak yolcusu salikin geçmiş günahlarını sorar; kalb illetine göre ilâç verirler.                               
Hak yolcusu salikin şehvet tarafını üstün bulurlarsa., zikirden, fikir­den sonra ağır riyazet emrini verirler. Eğer hatıralar tarafını, (nefsin azdırıcı sözlerini) üstün bulurlarsa, kırk çıkarma emrini verirler.
Diğerlerini de, üstteki ile kıyas edebilirsin.
Zahir hastalıklarında nasıl her birinin ayrı bir ilâcı varsa., batın hastalıklarında ise, her birinin yine ayrı ayrı ilâcı vardır.
Hak yolcusu sahkin geçmiş günahlarından sormaları; hastalığı an­layıp ona göre çaresini emretmek içindir. Bunlar, nefsi terbiye ederler. Nefsin hastalığının ilâcı ise, onun hoşuna gitmeyen şeylerdir. Bu şekilde, onun nefsini alt eder, tabiatı olan kötü huylarını da bıraktırırlar. Her sıfatta, nefsin tabiatının birinden geçirir; sultanî ruhun sıfatına bürün­dürürler. Hak yolcusu salik, bunun sonunda marzıye sıfatı ile müttasif olur. Ondan, hayvaniyet sıfatı tamamen kalkar; insaniyet sıfatına bü­rünür.
Anlatılan yoldan gidenler için, bir daha geriye dönmek muhaldir. Zira, her sıfatta bulunan sultanî ruhun tabiatını; hayvani ruhları, ken­disine hal etmiş; böylelikle kendileri de anlatılan sıfatlara bürünmüşler­dir. Bunun için, bunların düşmelerinden korkulmaz.
Ancak, anlatılan durumun meydana gelmesi, uzun zaman ister. Bu yüzden, çoğunun ömrü yetmemiş yolda kalmışlardır.

RUHANÎ YOLDAN GİDENLER
Gelelim ruhanî yoldan götüren zatlara..
Bunlar,' Hak yolcusu salike kolaylık olması için, nefsi kendi haline bırakır; rıihu temize çıkarmaya bakarlar.
Sultahî ruhun, hayvani ruha üstün gelmesi; vücud ikliminde hük­münün geçerli olması ve böylece, vücud ikiimini tasarrufu altına alması için; sultanî ruha teveccüh, kalb zikri ile yardım ederler. Bu arada, hayvani ruhu kendi haline bırakırlar. Onun terbiyesi ile uğraşmazlar.
İşte anlatılan sebepten ötürü; kendilerine inabe etmeye gelen bir Hah yolcusu salikten, geçmişte işlediği günahları sormazlar. Bunun se­bebini de şöyle açıklayabiliriz :
Hayvani ruhu kendi haline bırakırlar; nefsi alt etmesi için, sultanî ruha yardım ederler. Sultanî ruhun bu alt etmesi ile, nefis kendisini gizler; cümle uygunsuz işlerinden ve sözlerinden vazgeçer.
Anlatılan sebepten dolayı, Hah yolcusu salike, geçmişte işlediği gü­nahları sormazlar; hemen tarikat usulünü telkin ederler.
Bu telkln ile, Hak yolcusu salik, tam manası ile teslim olur; yıka­yıcı eline teslim edilen bir ölü durumuna girer ise., kısa zamanda, şey­hinin teveccüh bereketi, kalb zikrinin harareti ile sultanî ruh, hayvani ruhu alt eder. Bunun üzerine hayvanî ruh, vücud ikliminde hükümet tah­tını bırakıp vücud ikliminde bir yere gizlenir.
Bu yüzden, Hak yolcusu sahkin kalbine bir mikdar da, korku dü­şer; bütün kötü işleri iyi işlere dönüşür. Cümle kötü işlerden tevbe ile döner, istiğfar eder. Tamamen iyi işlerle amel etmeye başlar.
Anlatılan hal, nefsanî yolda, Hah yolcusu salike mulnime sıfatında hal olur. Ruhanî yolda ise bu, levvame halidir.
Hak yolcusu salik, anlatılan usulde zikrine, fikrine devam eder; kendisine telkin edilen şartları uygularsa., bundan sonra teveccühte ih­san olunan ilâhî feyzin nurundan, zikir kılıcının ateşinden korkan hay­vanî ruh, bir mikdar daha gizlenir. Tabiatı olan tereddüt ve renkten ren­ge girmekten geçer, ondan yana kalbe hatırlatma olmaz.
Bundan sonra, sultani ruha, kırınızı nurdan bir forma giydirilir. Bu­nun alâmeti de Hak yolcusu salikin kalbinde görünür. Bu Keyfiyet, Hak­yolcusu salikin; taklid yollu imandan kurtulduğunun işaretidir. Bu yol dan; hayvanî ruhun tabiatlarından birinin sessiz kaldığı, sultanî ruhun tabiatında ise, tahkiki imanın gerekleri vucud ikliminde yürüdüğü işareti verilmiştir. Hak, yolcusu salik, bu makamda renkten renge girmekleri. tereddütten kurtulmuş: hakiki imanla şeyhine işlerim ısmarlamıştır.
Üstte anlatılan, nefsanî yoldaki salike mutmainnede hal olur. Ru­hanî yolda olan da, bunu levvame sıfatında iken bulur.
Bundan sonra hayvani ruh, sultanî ruhun bir mikdar daha ağırlı­ğını duyar; biraz daha kendisini yok edip gizlenir. Bundan sonra, sul­tanî ruha sarı nurdan bir forma giydirilir. Bunun alâmeti, Hak yolcusu salike, ruh tarafından görünür. Böyle olunca, sultani ruhun ağır bas­masından ötürü, hayvani rıih, kendisini biraz daha yokluğa çekip giz­lenir. Bu da, Hak yolcusu salikden benliğinin gitmesine, cümle işlerini Cenab-ı Hak'tan müşahede ettiğine delalet eder.
Bu anlatılan durum, nefsanî yolda mutmeinne halidir. Levvamede ise, bu hal levvame sıfatında zuhur eder.
Bundan sonra, sır yerinden beyaz bir nur zuhur eder; salike görü­ nür. O zaman yine sultanî ruhun ağır basmasından ötürü: havyanı; ruh. Bir miktar          daha siner .İster istemez de sultani ruhun her emrine tes-
lim olur; asıl işaret edilen mana budur.
Hak yolcusu salik, her sıfatta mürşidin yardımı ile hayvani ruha üstün gelir. O sıfatın halini de, ister istemez, zorla hayvani ruha giy­dirir; böylece Allah tarafından tezkiyeye uğrar. Bu tezkiyesinde hay­vani ruh, kendi tabiatını; bulunduğu tabiattaki sultani rıihun tabiatına dönüştürür.
Anlatılan durum gerçekleştiği takdirde; sultanî ruha bir forma giy­dirilir. Bunun alâmetini gördüğü zaman, hayvani ruh, o sıfatın halini kabul eder. O vakit, bu sıfat, salike hal olduğunun işareti verilir. Sır nuru ile, bu durumun salike görünmesi, tam manası ile şeyhine teslim olduğuna işarettir.
Anlatılan hal, nefsanî yola göre mutmeinne sıfatı halidir. Ruhani-yede ise, levvaine de zuhur eder.
Bundan sonra, sultanî ruhun ağır basması ile, hayvani ruh, biraz daha gizlenir; sultanî ruhun tabiatı olan istikameti kabul eder. İster, istemez sultanî ruhun her emrini sebatla yerine getirir. O zaman, sul­tanî ruha, yeşil bir forma giydirilir. Bunun alâmeti de, o nuru, salikin hafi yerinden müşahede etmesidir. Bunun görünmesi de, salikte devama ve sebata işarettir..
Bu aniatılan dahi, nefsani yolda mutmeinnede hal olur; ruhanî yol­da ise, levvamede bulunur.
Bundan sonra, bir derece daha sultani rıih, hayvani ruhu alt eder. Hayvani ruhun 'artık tahammülü kalmaz ; ister istemez sultanî ruhun cümle emrine çaresiz kaldığı için razı olur. Böyle olduktan sonra, sul­tanî ruha, siyah nurdan bir forma giydirilir. Salik. bunun alâmetini ahfa yerinden müşahede eder. Bundan bilinir kl : Salike, Cenab-ı Hah ta­rafından acı tatlı ne gelirse tereddütsüz razı olacak..
Bu hal, nefsanî yolda olanlara razıye sıfatında hal olur. Ruhanî yolda dahi, yine levvamede bulurlar.
Bundan sonra, yine sultanî ruh, bir mikdar daha ağır basar. Böyle olunca da, hayvani ruh ve dünyalık işlere yarayan akl-ı maaş tamamen görüşlerini ve tedbirlerini şaşırır; vücud ülkesinde gizlenip hiç bir şeye karışmazlar. Bu durumda, sultanî ruha turuncu nurdan bir forma giy­dirilir. Bunun alâmeti, Hak yolcusu salike nefis latifesi tarafından gös­terilir. Bunun işareti ise, salikten tamamen Hakkın zatından başka şey­lerin sevgisinin gitmesi ve :



— Allahım, tüm gayem sensin; isteğim rızandır.
Sözünde gerçekçi olmasıdır.
Bu anlatılan, nefsanî yolda razıye halidir. Ruhanî yolda ise, yine levvamede zuhur eder.
Bundan sonra, Hak yolcusu salike, küllî letalf telkin edilir. O vakit, zikir vücud iklimine tesir eder; salikin cümle azası zikir okumaya baş­lar. Salik bu zikri, ten kulağı ile de işitir. Bazılarına bu makamda, cümle mevcudatın zikri dahi açılır. Onların zikirlerinden; kimini hal dili ile, kimini kal dili ile işitir.
Biitün olanlar delâlet eder ki : Artık vücud iklimi tamamen nef­sin elinden kurtulmuş, sultanı ruhun tasarrufu altına girmiştir. Cümle kötü huyları da, güzel huylara dönüşmüştür.
Anlatılan son durum, nefsanl yolda olanlara, marzıye sıfatında hal olur. Ruhani yolda olanlara ise, levvamede iken zuhur eder.
Nefsanl yoldan giden zatlar, nefis yolundan gittikleri için, yedi sı­fatın her birinde, bir isimle nefsi terbiye ederler. Salikin aldığı sıfatı, nefis kendi rızası ile kabul eder. O sıfat, nefsin hali olduğunu salikin manasından müşahede ederler. Bundan sonra da, salikin zikrini değiş­tirirler. Açıkçası : Salike, levvamede iken, muinime hal olduğunu, o sı­fatla da muttasıf bulunduğunu salikin manen zuhuratından anlayıp zik­rini değiştirirler. Bu usule göre; Hak yolcusu salike, mertebelerini ta­mam ettirirler.
Ruhanî yoldan giden zatlar, nefsi terbiye etmeksizin, sultanî ruha yardım ederek sahki götürürler. Bunun için de, yedi sıfata karşılık, yedi letaif açıklamışlardır. Her latifenin hali ve alâmeti; anlatıldığı gibi sa-like göründüğü zaman, o latifeye karşılık, hangi sıfat ise., o sıfatın hali salikte zuhur eder. Bundan sonra, salike bir mikdar daha zikir verir­ler; bulunduğu latifeden daha ileri latifenin yeri salike gösterilir. Ön­ceki zikirden başka, o yere has olmak üzere bir mikdar daha zikir tel­kin edilir. Salik bu zikre devam ederse, sultanî ruha bir mikdar daha yardım gelir; hayvani ruha bir derece daha üstün olur. Bundan sonra hayvani ruhun tahammülü kalmaz; o latifenin karşılığı olan sıfatın ha­liin ister istemez kabullenir. O vakit, anlatıldığı gibi, Allah tarafından sultanî ruh tezkiye edilir; kendisine bir forma giydirilir. Bu forma gi­yilişi, o sıfatın salike hal olduğuna işarettir.
Anlatılan tertibe göre; Hak yolcusu salikin nefsi, levvame sıfatın­da iken sultanî ruha yardım gelir. Her latifede, bir mikdar zikir ekle­nerek sultanî ruh, hayvani ruha üstün edilir. O bulunduğu latifenin sı­fatı; aşk ateşinin şiddetli harareti, zikrin harareti, teveccühte ihsan olu­nan ilâhi feyzin nuru sebebi ile ister istemez kendisine hal olur.
Anlatıldığı yoldan küllî letaif zuhur ettiği zaman, salikten marzıye hali zuhur eder. Hal böyle iken, salikin nefsi, o sırada henüz levvame sıfatı ile muttasıftır; ama kendisi, marzıye sıfatının yolunu tamamla­mıştır.
İşte anlatılan manadan ötürüdür ki :
— Her tarikatın sonu, Nakşıbendiye tarikatının başlangıcıdır.
Diye anlatıldı. Yoksa, ruhanî yoldan salikin nefsi, sülûkünün baş­langıcında; nefsanî yoldan giden kimsenin sonunda büründüğü marzıye sıfatı ile muttasıf olması muhal iştir. Ancak, ruhani yoldaki zatlar, nef­si, sultani ruhla terbiye ettikleri için, sultanî ruhun ağır basmasından an­latıldığı gibi, her latifede zikrin eserleri zuhur ettikçe, o latifenin karşılığı olan sıfatın telini kabul eder. Daha kendisi levvame sıfatında iken, mar­zıye sıfatı ile muttasıf olur. O sıfatın hali de, salikte zuhur ettiği için :
—  Her tarikatın sonu, Nakşıbendiye tarikatının başlangıcıdır. Denildi..


***

YEDİ LATİFE
Gelelim, yedi letalfeye verilen isimlerin veriliş şeklini açıklamaya.. Yedi letaiften beşi şunlardır : Kalb, ruh, sır, hafi, ahfa.. Beş letaif, bu şekilde anlatılır. Altıncıya gelindiği zaman, onlara : —. Nefis letâifi..
Tabiri kullanılır. Bunun hikmeti sorulursa, biraz ayrıntılara girerek şöyle açıklayabiliriz :
Nefis letaifinin mahalli, aki-ı maaşın mekânıdır. Hayvani ruhun da. akl-ı maaşın görüşüne göre vücud iklimini yönettiği için, o yere :
—  Nefis letâifi
Tabir edildi.
Cenab-ı Hak, hiç bir şeyi açığa çıkarıp meydana dökmeden, cümle varlıklar gizli bir örtü içinde idi. O anda, Yüce Zat'ının cemal tecellisin­den sultani ruhu akl-ı maad ile yaratıp var eyledi. Yine, Yüce Zat'ının celâl tecellisinden hayvani ruh ile akl-ı maaşı yaratıp meydana getirdi. Bundan sonra, cümle varlıklar :



—  Kün (ol)..
Hitabı ile zuhura geldi; aşikâr oldu. Cümle ruhlar:
—  Rabbınız değil miyim?.                                           
Divanına toplandılar. Aradan nice zaman geçtikten sonra da, Haz-ret-i Âdem'in kalıbı yaratıldı. O zaman da, sultani ruhla, hayvani ruha :
—  Âdem'in kalıbına gir.. Şeklinde ilâhî emir zuhur etti. O zaman, sultani ruha altı renkli, ilâhi nurdan altı forma giydirildi. Bu formalar içinde, sultanî ruh güzel huylara büründü. Bütün güzel huy­lar, giydirilen formalarda gizli idi; sultanî ruha giydirilince de, cümle güzel huylarla muttasıf oldu.
Anlatıldığı gibi, celâliyet sıfatının tecellisinden de, zulmanî olarak bir forma dahi, hayvahî ruha giydirildi. Cümle kötü huylar da, o giy­dirilen şeyin içinde saklı idi. Bunun için de, hayvani ruh, cümle kötü huylarla muttasıf oldu.          , .
Bundan sonra anlatılanlar, ilâhî emre uyarak, Âdem'in kalıbına gir­di; Âdem de bu şekilde canlandı.
Anlatılanlardan bilinene göre :
—  Cenab-ı Hak, ruhları yaratmış, bir yere koymuş, sonra da o yer­den getirip Âdem'in kalıbına koymuş, böylece Âdem hayat bulmuş..
Diye, yanlış bir mana anlaşılmasın. Çünkü ruh, İsra suresinin 85. âyetinde şöyle anlatıldı:



—  «Sana ruhtan sorarlar; şöyle söyle:
—  Ruh, Rabbimin işleri cümlesindendir.»
Bu manaya göre de, ruh hakkında çok sözler edildi. Cümlesi de, gerçeği bilmekte aciz kalmışlardır. Ancak, Cenab-ı Hakkın bildirdiği kul­ları bilirler; onlar da açıklamazlar. Anlatmaya kolaylık olması, okuyan kimselerce de mümkün mertebe kolay anlaşılması için, böyle yazılmıştır.
Sonra..
Âdem canlandı; kalıpla ruh birleşti. Tek vücut, tek cihet oldular. Akl-ı maad ile sultani ruhun vücud ikliminde hükümet etme yerleri kalb oldu. Daha önce de anlatıldığı gibi; sultani ruhun, aki-ı maad veziri oldu; kalbdeki hükümet tahtına oturdular.
Anlatıldığı gibi, hayvani ruha dahi, akl-ı maaş vezir oldu Vücuda fayda vermek için, hayvani ruh da kalbe yerleşti. Âkl-ı maaş dahi, Âdem'in iki kaşının arasında mekân tuttu. Beyinde olan güçlerle hayvani ruha, dünyaya alt islerin cümlesini öğretti. Hayvani ruh dahi, on­ları yürütmek üzere vücuda hükmetti.
Bundan sonra, sultanî ruhla birbirine karşı hükümet etme işinde muhalefet çıktı; aralarına düşmanlık girdi. Zira, hayvani ruh, akl-ı ma­aşın yönetimine göre asla Allah'ın rızasını gözetmez; kendi tabiatı olan emmarelikle vücud ikliminde hükmeder.
Sultani ruha gelince, o da, akl-ı maadın yönetimi altında, kesin­likle dünya işlerine karışmaz. Vücud ikliminde Allah'ın rızasına göre hükmeder. Kendi tabiatı olan safiye sıfatına hayvani ruhu çekmek için çalışır. Aralarında zıdlık düşmesi de bu yüzdendir.
Bir kimse, bulûğ çağına gelinceye kadar, hayvani ruhu ile sultani ruhu, eşittir. Bir çocuk dünyaya geldiği zaman; cismi nasıl küçükse, onun akl-ı maaşı ile, akl-ı maadı da noksandır. Ama, hayvani ruhla sul­tanî ruhta noksanlık yoktur. Çocuğun vücudu her nekadar küçük olsa da. sultanî ruhla hayvani ruhu kemaldedir. Ruhta, büyümek, küçülmek olmaz; büyüyen çocuğun vücududur.
Ruh, ezelî ilimde, yaratıldığı gibi çocuğun vücuduna ihsan olunur; çocuk hayat bulur. Vakit tamam olduğu zaman da, ilahî emirle dünyaya gelir. Çocuğun, çocukluk halinde, büyük adamlar gibi rahat durmayıp çabalayıp oynaması, kalıp noksan, ruh da kemalli olmasındandır. Eğer, hayvani ruhla, sultanî ruh gibi: akl-ı maad ile akl-ı maaş dahi eksiksiz olarak ihsan olunsaydı; çocuk, kendi kendisini helak ederdi. Her şeye aklı erip icraya kudreti olmadığı için, mizacında hiddet zuhur eder; he­lâk olurdu. Bunun için, Cenab-ı Hak, çocuğun vücuduna göre; akl-ı maad ile, akl-ı maaş ihsan eyledi. Çocuk, yavaş yavaş büyürken; akl-ı maad ile, akl-ı maaş dahi yavaş yavaş büyür. Bulûğ çağında, ikisi dahi ke­mal bulur. Artık tedbir ve tasarrufa güçlü olduklarından, o vakit, cümle şeriat hükümlerini yerine getirmekle yükümlü olur.
O zamana kadar, sultanî ruhla, hayvani ruh; vücud ülkesindeki hü­kümet tahtında, eşit haklara sahip olurlar. Bunun sebebi ve hikmeti ise; akl-ı maad ile, akl-ı maaşın noksan olmaları, hayrı ve şerri hak­kıyle anlayamamalarıdır. Bu yüzden de, sultanî ruhla, hayvani ruh bu­lûğ çağına kadar, hükümet tahtında eşit durumdadırlar; birbirleri ile mücahede ve muharebe etmezler.
Bulûğ çağından sonra; akl-ı maaş, dünya yönünden gelen şeylerin cümlesini olduğu gibi idrâk eder. Hayvani ruha da, lezzet ve safa bulacağı şeyleri öğretmeye başlar. O vakit, hayvani ruh da, öğrendiklerini vücud ikliminde yürütür; ona göre hükmeder.
Anlatılan şekilde, akl-ı maad dahi, kemal bulur; Allah'ın rızasını sultanî ruha öğretir. Sultanî ruh dahi, hükmünü o şekilde yürütür.
Bundan sonra, daha önce aralarındahi eşitlik durumu, zıddına çev­rilir; vücud ikliminde fitne kopar.
Bundan sonraki durum, o çocuğun cüz'î iradesine bağlıdır. Eğer hayvani ruha tabi olursa., sultanî ruhu nefse esir olur; vücud iklimi de tamamen hayvani ruhun tasarrufu altına girer. O klmse de, emmare sı­fatı ile muttasıf olup kalır.
Eğer çocuk, bulûğ çağında cüz'î iradesi ile sultanî ruha tabi olur ise; sultanî ruhun vücud iklimindekl hükmünü makul bulur, onu yürüt­me hususunda iradesini kullanırsa., o zaman, vücud ikliminin tamamı sultanî ruhun yönetimine girer. O kimsenin de, yaptığı işlerinden hep iyiliği emretmek, kötülüğü yasaklamak durumu zuhur edip yürür.
Ancak., bütün bu olanlara rağmen, sultanî ruhun hükmü geçerli olsa dahi, hayvanı ruhun huyları düzelip güzel huylara dönüşmez. Zira, kötü huyların iyi huylara dönüşmesi; bir mürşid-i kâmile tam teslim olmaya muhtaçtır. Çünkü, sultani ruhla, hayvani ruh, cümle işlerinde, huyla­rında taban tabana zıd duruma düşmüşlerdir. Bu yüzden, sultani ruh, hayvani ruha ağır basarsa., hayvani ruhu, işleri olan cümle yasaklar­dan çeker, iyilik emrini vücud ikliminde yürütür. Ama, hayvani ruhu, tabiatı olan cümle kötü huylardan geçirip kendi tabiatı olan güzel huy­lara büründürmeğe gücü yetmez.
İşte, anlatılan manadan ötürü, cümle insan, bulûğ çağından sonra,
bir kâmil mürşide muhtaçtır.
Daha önce de anlatıldığı gibi, kâmil mürşid; ya nefsi terbiye yolu ile, ya da sultanî ruha yardım etmek sureti ile, hayvani ruhu cümle kötü huylarından geçirir ve cümle güzel huylara büründürür. Bunun için mür-şidsis olan kimseler, nekadar sofu mizaçlı olurlarsa olsunlar, ancak kötü fiillerin cümlesinden kaçar, cümle güzel huylara da bürünürler; ama bun­lar için kötü huyu, iyi huyla değiştirmek mahaldir.
Anlatılan sebepten ötürü, mürşidsiz olan klmseler, ya levvame sı­fatında, ya da mulhime sıfatında kalıp o sıfatlara bürünmüşlerdir. Bu yüzden, bir çocuk, bulûğ çağına geldiği zaman cüz'î iradesi ile sultanî ruha tabi olsa dahi, yine de kâmil mürşide ihtiyacı vardır. Bunu daha açalım; şöyleki :
Eğer hayvani rıiha tabi olursa., anlatıldığı gibi, emmare sıfatına bü­rünür kalır. İşlerinin ve huylarının da tamamı, bütün davranışları Al­lah'ın rızasına aykırı olur. Zulmete girer, hayvahlik sıfatında kahr. Eğer cüz'î iradesi ile sultanî ruha tabi olursa., anlatildığı gibi; işlerinde iyiliği yâpmak, kötülüğe engel olma durumu ortaya çıkar; ama kötü huylarla muttasıf olup kalır. Bunun sebebi, yukarıda anlatıldı.
Bu manaya göre; vücud ikliminde sultanî ruhun güzel huyları yü­rümez; hayvani ruhun kötü huyları yürür. Dolayısı ile, hayvani ruha giydirilen zulmanî förına vücud iklimini sarar; ortalığı zulmet kaplar. O zaman, sultani ruha giydirilen altı formanın nurunu bu formanın zul­meti kaplar. Böylelikle güzel huyların cümlesi, sultanî ruhun formasın­da saklı kalır. Vücud ikliminde de, sadece kötü fiiller yürür.
Anlatılan duruma düşen kimsenin huyunun değişmesi muhal iştir. İsterse kendisi, asrının eşsiz görünen kimsesi olsun. Mutlaka kâmil mür­şide ihtiyacı vardır.
Mürşidsiz olan bir kimse, kâmil mürşid bulur; kendisini ona tam manası ile teslim eder ve yıkayıcı elindeki ölü gibi olursa., o zaman, yukarıda anlatılan manalar çerçevesinde : Zikrin harareti, mürşidin gü­zel himmeti, teveccühte ihsan olunan ilâhi feyzin artması ile nefsin ta­kati kalmaz. Bundan sonra, vücud ikliminde bir yere gizlenir. Bu yavaş yavaş da olsa ister istemez, takatsiz kaldığı için kendi sıfatı olan levva-mede iken mulhime, mutmeinne, razıye, marzıye sıfatlarına geçer. Bu sıfatların halini istemeden kabul eder; onlardan biri ile hallenir. Hallen-diği sıfatın huyları da vücud ikliminde zuhur eder. O zaman, sultanî ruha giydirilen formalardan biri yenilenir; sultani rııha yeniden giydi­rilir. Tek tek hallendiği diğer sıfatlarda dahi durum budur; Hak yolcu­su salik, bunu yerinde müşahede eder.
Anlatılan tertibe göre; nefis latifelerine kadar mümkün mertebe sultanî ruhun ağır basması ile, nefis kendi kötü huylarını bırakır. Ra­zıye sıfatına kadar sultani ruhun güzel huylarını hoşlanmasa da kabul eder. Vücud ikliminde de, nefsin kabul ettiği sıfatın halleri zuhur eder.
Allah'ın zatından başka sayılan masiva sevgisi ve benlik nefsin kendi emmare sıfatı durumundadır.
Ahfa latifesi zuhur ettikte; razıye ile kendisine edilen ezaya, cefaya karşı koyamadığı için razı olup razıye halini de kabul eder. Ancak, ma­siva sevgisi ve benlik kalır.
Bundan sonra, nefis latifelerine de zikir telkin edilir. O zaman da zikir hararetinin şiddeti; aktı maaşın tedbirini ve tasarrufunu dağıtıp perişan eder. Akl-ı maaş dahi bunun üzerine hayvanı ruh gibi bir yere gizlenir, hiç bir şeye karışmaz. Böylelikle altıncı formanın dahi yenilen-mesi zuhur eder; yerinde salike görünür. Bu duruma geldikten sonra masiva sevgisi de silinir; onun yerini Allah sevgisi alır.
Şu anlatılacak husus dahi bilinmelidir.
Nefis latifelerine kadar olan letaif yerlerine :
—  Kalb, ruh, sır, hafi, ahfa..
İsmi verilmiştir. Bunun hikmetini şöyle açıklayalım : Bu latifelerin belirtileri salike göründüğü zaman; vücud ikliminde hayvani ruhun huyları kendi içinde saklı kalır. Bu arada sultanî ruhun huyları da yürürlüğe girer. Bunun böyle olmasına da bu latifelerin açıl­ması işarettir. Buna göre, bu isimlerin verilmesi, durum tesbiti içindir.
Nefis latifelerinin yeri, akl-ı maaşın tedbir ve tasarruf eylediği yer­dir. Akl-ı maaş o, yerden dünyaya ait işlerin usulünü ve sevgisini hay-_ yani ruha öğretir. Salikte bu nefis latifelerinin açılması ile, vücud iklimi akl-ı maaşın görüsüne göre yönlendirilmekten ve onun tasarrufundan kurtulur. Masiva sevgisi de. Allah sevgisine döner. İşbu değişikliğe işa-ret olduğundan, bu latifelere de :
—  Nefis latifeleri..
Adı verilmiştir.                                                         
Bundan sonra salike, nefiy isbat zikri telkin edilir. Yani :
—  Lâ ilahe illallah (Allah'tan başka ilâh yoktur.)
Kelime-i tevhidi.. Bu kelime-i tevhiddeki (LA) nefiy olup (İLLAL­LAH) dahi isbattır.
Hak yolcusu,sali, her gün bir latifenin zikrini okuduktan sonra tel­kin olunan nefiy - ispata. başladığıı zaman, kelime-i tevhidin başındaki (LA) ile nefsin arta kalan benliği nefiy ateşi ile yanar: kül olur. O vakit, sultanî ruh, kendi tabiatı olan mahviyete (yokluğa) hükmeylemeye fırsat bulur; nefse de mahviyet hükmünü verir. Bu durumda, nefis ruha ait olduğundan, dava etmeye gücü yetmez; verilen hükmü kabul eder. Salikte dahi, kayyumiyet parçası zuhur eder.
Bundan sonra salike murakabe telkin edilir. Her gün, zikrini, nefy -isbat vazifesini yerine getirdikten sonra telkin olunan murakabeyi icra eyledikte hayvani ruh, ziklr kılıcının şiddetinden vücud iklimini sultanı ruha bırakır; sultanî ruhun her emrine de razı olur. Bu şekilde kendisi de bir şeye karışmadan dururken, keliıne-i tevhidin nefiy ateşi dahi üze­rine havale edilir, arta kalan benliği de yanar; sultanî ruhun mahviye­tini de kabul eder. O bu halde iken, kahhar isminin tecellisi zuhur eder; bu teceilide dahi, hayvanî ruh tamamen silinir; sultanî ruha dönüşür. O yok olur; yainız sultani ruh kalır.
Böyle olunca, Hak yolcusu salike, nur tecellisi zuhur eder. Bu hal dahi, nefsanî yolda marzıye halidir.
Ruhanî yolda, yine levvamede zuhur eder. Yani : Anlatılan hal..
Nefsani yoldan marzıye ile muttasıf olan zatlara, her nefeste zat tecellisi, zat müşahedesi ihsan olunur. Bunun sebebini ve hikmetini de şöyle açıklayabiliriz :
Onlar, nefsi terbiye ederek gelmişlerdir. Her bir sıfatın halini ne­fis, kendi rızası ile kabul eder; sonra da kendisine hal ederek marzıye sıfatına girer. Onlara, marzıyenin hal olması, işte bu sebebe dayanır. Zat tecellisi, zat müşahedesi halleridir; her nefeste zuhur eder.
Ruhanî yolda nefis levvame. ile sıfatlanıp dururken; sultanî ruhun ağır basması ile nefis gizlenir. Sultanî ruhun halini de istemeyerek, sul­tanî ruhun ağır basması ile kabul eder. Hemen her halini, zorla sultani ruhun haline dönüştürür. Böylelikle de, kendi tabiatları olan huyları gi­dip nefsaniye yolunda olduğu gibi, anlatılan sıfatların halleri kendisine hal olmaz. Sadece sultanî rıihun ağır basmasından ötürü, kendisini giz­liye çekip mahviyeti kabul eder. Bu yüzden de, teveccüh ve murakabe­lerinde anlatıldığı gibi, nur tecellisi ve nur müşahedesi zuhur eder. Ma-hlv halleri ise, isimlerin tecellisi, fiillerin tecellisi olur. Bunun sebebe-bini ve hikmetini de şöyle açıklayabiliriz :
Kendisi levvame sıfatındadır, sultanî ruhun ağır basması ile de giz­lenmiştir. Vücud ikliminin yönetimine de karışmaz. Bundan ötürü, he­nüz nefis levvame sıfatında iken, sultani ruhun teşviki ile marzıye haline razı olur. Böylelikle de, anlatıldığı üzere, ruhanî yolda olan Hak yolcusu saliklere her sıfatın hali zuhur ederek, levvame sıfatında iken mertebeleri tamamlarlar. Ancak bu hale; nefsaniye, yolunda olduğu gibi, marzıye sıfatı, nefsin hali olmadığı için :
—  Tekmil-i sülük (sülûku tamamlamak)..
İsmi verilir.
Tarikat ehli olanlar, ehlüilah olmanın başlangıcındadırlar. Şunun için kl : Nefis yolundan gidenler, bu makamda mertebelerini tamamlarlar. Çünkü, marzıye sıfatı, nefislerinin hali olmuştur.
Ruhanî yoldan gidenlere gelince., onlar bu makamda yolu tamamla­yıp ehlüllah zümresine katıldıkları halde; nefisleri levvamedir. Bu halde kendileri marzıye mertebesini aldıkları için, ehlüllah yoluna daha yeni :
—  Bismillah..
Deyip girmişlerdir.
İnsanın kemal bulması nefis ile olacaktır. Nefis, anlatılan sıfatlarla sıfatlanıp marzıye sıfatı kendisine hal olmadıkça bir kimsenin, hayvanı sıfattan kurtulup insanlık sıfatına girmesi muhaldir. Bundan dolayıdır ki : Ruhanî yoldan sülûkü tamam eden salikin, suluktan sonra düşme­sinden ziyade korkulur. Zira nefis, kendi tabiatı olan huylarından, ter­biye edilerek her sıfatta rızası ile kendi halini, sultanî ruhun o sıfattaki haline dönüştürerek marzıye sıfatı ile sıfatlanmış değildir. Kendi hali levvame jken, sultanî ruhun ağır basması ile kendisini mahviyete çek­miş, marzıye halini de kabul etmiştir. Bu şekilde gelişen durum, ken­disine gayet ağır gelmiştir. Bu yüzden, daima sultani ruh tarafından, hile ile suret-i haktan görünüp onu düşürmeyi ister.
Anlatılan sebepten dolayı; ruhanî yolda olan bir salik için, sülû-künü tamamladıktan sonra, mutmeinne ile sıfatlanıncaya kadar, düşme­sinden çok korkulur. Zira, hayvani ruh; sultanî ruhun ağır basmasın­dan, teveccühte ihsan olunan ilâhî feyzin ziyadeliğinden, zuhur eden aşk ateşinin şiddetli hararetinden ötürü kimsesiz kalıp kendisini mahviyete çekmiştir. Bu yüzden de, anlatılan haller Hak yolcusu salikte zuhur et-, mişti. Sülükten sonra ise., mahabbet kesilir, önceki gibi zikrini, fikrini devamlı yürütemez ve huzurunu gaflete dönüştürürse.. işte o zaman :
Hayvani ruh, bir fırsatını bulup dünya cihetinden bir keyfiyetle meş­gul edip kalbini türlü hatıralarla doldurur.
Durum anlatıldığı gibi olduğu zaman; Hak yolcusu salik gafil bu-lunur, durumu kavrayamaz ise., yavaş yavas kendisini, hayvanı ruh bü­yük bir uçurumdan yuvarlar. Hükümet tahtını da sultanî ruhun elin-den alır. Artık vücud ikliminde, kendisi hükmetmeye başlar.
Bundan sonra durum, Hak yolcusu salikin tecellisine bağlı kalır. Ya ihsan olunan halleri yitirip yine levvame sıfatında kalır; yahut lev­vamede dahi duramaz; emmareye kadar iner. Bu keyfiyet, iki şey dı­şında değildir; şöylekl :
a)     Levvame halinde kalır.         
Burada kalırsa, yine anlatılan halleri bulacağına ümit edilir.
Bu duruma düştüğü zaman, kendisine bir kapanıklık zuhur eder. Teveccühte ve mürahabedeki ilâhî ihsanları kaybeder; kesinlikle ruha-niyetten bir lezzet alamaz. Ancak, bu kimsenin nefsi, levvame sıfatında olduğundan, daima kabahati kendisinde bulur, nefsine çıkışır. Sonunda insafa gelir, pişmanlıkla şeyhine teslim olur; eskl usulüne göre çalış­maya başlar. Böyle edince, yine şeyhin himmeti ile önceki derecesini bulur. Her sıfatın hali ile nefsi sıfatlanır.                   
Levvame halinde kahp o hal ile, âhirete göçer. Bu durumda dahi, onun için merdudiyetten korkulmaz.
b)     Levvame sıfatında duramayıp emmareye düşmesi..
Böyle bir duruma düşünce de, Allah korusun; kendisine olan ilâhî ihsanlara :
— Evham kabilinden şeylermiş..
Der; tarikattan uzaklaşmış olur. Böyle bir şeyden, Allah-ü Teâlâ'ya sığınmak gerek..
Anlatılan sebepten ötürü, mürşide gereken odur ki; salik, sülûkünü tamamladıktan sonra, yani : Latifelerin müşahedesi, murakabe yok ol­ması, hur tecellisi zuhurunda; Resulüllah'ı keşfetmek zuhur eylemez ise.. ö salikln tamamlama Fatiha'sı okunmadan durula.. Bu gereklidir; zira yalnız nur tecellisi ile salik, tek kanatlı kuşa benzer. Nasıl bir kuş, tek kanatla uçamaz helak olursa., bu salikin helak olmasındanda çok korkulur. Bunun için, salikin tecelli tarafı nekadar kuvvetli olursa olsun: Resulüllah'ın keşfi zuhur edip konuşmak ihsan oluncaya kadar, salikin tamamlama Fatihası okunmadan durulmalıdır.
Hak yolcusu salikin sülûkü tamamlandıktan sonra; mürşide düşer ki, salike şöyle söyleye :
—  Çocuğum. sen şöyle bir zanna kapılmayasın :
— Ben, sulûkümü tamamladım. Benim isim tamam oldu. Artık şey-he ihtiyacım kalmadı.
Zira. sulük ehlinin sonu, ehlüllah haline girmenin başlangıcıdır. Sen şimdi, ruhaniyet yolundan tarikatı tamamladın; ehlullahın mertebesine vardın. Ancak, senin nefsin simdi levvame sıfatlıdır. Bunun için, tari­katı tamamladın; marifete :
—  Bismillah..
Dedin.. Şimdi öncekinden daha, çok çalışmak gerekir. Zira, bu yer, çok korkulu bir yerdir. Burada, cümle ehlüllah :
—  Aman ya Rabbi, sana sığınırız..
Diye çağrışırlar. Bu yerden düşenin parçası bulunmaz. Nefsin hile­sine de akıllar ermez.
Böyle dedikten; sonra, çok nasihat edip mülhime sıfatına geçme yollarını emir vermelidir.
Bundan sonra, o salikin zikrinden sormalı; eğer onun zikri dört binden fazla ise, bu zikri biraz düşürmelidir. Teveccüh ve murakabe hususunda dahi, çok tenbihte bulunmalıdır.
Sülûkünü tamamlayan bir salike; en az bir saat teveccüh, bir saat de murakabe şart gibidir.
Zira salik, sulûkünü tamamlayıncaya kadar; ezel ayrılığı ateşi aş­kının şiddetli sıcağı ile her latifenin açılısında bir nebze yarın vuslatın­dan haber alır. Böyle oldukça, ask daha da şiddetlenir. Vuslat tamam ol­duğu zaman, ayrılık vuslata çevrilir. Bundan sonra aşk sükûnet bulur; sadece cüz'i bir sevgi kalır. .Bu vakit, nefsin fırsat kolladığı vakittir. Bunun için de salike teveccüh ve murakabe çokça emredilmelidir. Nefis, sultani ruha alt olmuşken, aşk ateşinin sükûnet bulması ile kuvvetle­nir, hile yoluna başvurabilir. Böyle bir durum meydana gelmeden, çokça teveccüh ve murakabe emredilmelidir, Mülhimeye geçme yolları ve ça­releri de anlatılmalıdır.
Bundan sonra da arayı boş bırakmamak gerekir. Daima, o salikin halinden sormak icab eder. Eğer düşüş görülür ise., aralıktan haline teveccüh edip ona nasihatta bulunmalıdır. Mutmeinne hal olup bizzat. sözle anlatılamayan bir şekilde velayet müjdesi kendisine ihsan olunun­caya kadar saliki; bu tertibe göre terbiye etmelidir.
Zira, Hak yolcusu salikler, Allah'ın birer emanetidir. Durumları, şeyhlerinden sorulacaktır.
Amma, sözümüz, kâmil salike göredir. Hali eksikli olan salik, şeyh­ten sorulmaz.
Bundan sonra, eğer o salikin hilâfete kabiliyeti var ise; kendisine velayet sırrı müjdelenmeli, hilâfet tacı, hırka-i saadet, gayret kemeri ihsan oluna.. Zira, mutmeinne sıfatı ile sıfatlanan salike; kabiliyeti var­sa, hilâfet lâyıktır. Çünkü; tecellisi Allah ile var olmak (bekabillah), hali ilmel-yakîn, işleri Cenab-ı Hakka ısmarlamaktır. Böyle bir salikin düşmesinden de korku yoktur.
Eğer hilâfete kabiliyeti yoksa, kendisine sadece, velayet müjdesi verilmelidir. Sonra da, her sıfatın elde ediliş çarelerini emretmelidir. Bu arada, halinden de sormak gerekir. Zuhuratına göre de, halini yorum­layıp teselli etmelidir.
Marzıye sıfatı ile sıfat alıncaya kadar, her salikin şeyhine ihtiyacı vardır.
Şeyhine dahi düşer ki : Müridi marzıye sıfatını alıncaya kadar, her sıfatın çarelerini göstererek terbiye ede..
Velayet müjdesinden sonra, salike şöyle demek gerekir :
— Bu durum, henüz bir şey değildir. Giydirilen forma, velayet müj­desi - formasıdır. Peygamber varisi olduğuna işarettir. Geçmişteki pey­gamberlere, bu makama geldiklerinde peygamberlik ihsan olunur. Şimdi bizler de, Fahr-i Âlem efendimiz hürmetine bu sıfatla sıfat aldığımız zaman, sözle anlatılması zor olan bir forma giydik. Yunus suresinin 62. âyetinde buyurulan :



—  «Haberiniz olsun, Allah'ın veli kullarına korku yoktur; onlar, mahzun da olmazlar.»
Mana ile müjdelendiğimiz; efendimizin :



—  «Ümmetimin âlimleri, İsraloğullarının peygamberleri gibidir.»
Hadis-i şerifi ile :



—  «Alimler, peygamberlerin varisleridir.»
Hadis-i şerifine, mutmeinne sıfatında tasdik yeri oldu. Bundan do­layı da, tevekkül forması giydirilir; üstteki âyet-i kerime ile müjde­leniriz.
Şöyle bir mana anlaşılmasın :
—  Biz, işimizi bitirdik. Âyet-i kerime ile de müjdelendik. Bundan sonra, bizim için korku yoktur..
Kesinlikle böyle bir anlayışa kapılmamalıdır. Zira, korku şimdiden sonradır. Haklkatta bulûğa erdik; velayete : — Bismillah..
Dedik.. Bundan sonra, suyu üfleyip içmek gerek.
Böyle dedikten sonra; daha önce anlatılan şeriatta büyük günahın tarikatta küfür olduğunu, şeriatta küçük günahın hakikatta küfür ol­duğunu, şeriatta mubahın marifette küfür olduğunu güzelce salike söylemek gerekir. Velayetin şartları da güzelce tenbih edilmelidir.
İsleri Cenab-ı- Hakka ısmarlamak, kendisine hal olduktan, sonra;
dünyalık işlere sevgiyi kalben kesmek, sevinç ile kederi bir bilmek usul­lerini ve çarelerini güzelce sahke anlatıp tenbih etmelidir.
Bundan sonra, Hak yolcusu salik; razıye sıfatına büründüğü za­man, yine şeyhlne gerekir ki; onu sırren müjdeleyip şöyle diye :
—  Şimdi velayet hal oldu; ama mertebeler tamam olmadı. Bu giy­dirilen forma; velayet hali, nübüvvet eseri müjdesidir. Velayetin hal ol­duğuna, bundan sonra da masumiyet ihsan olunacağına işarettir. Ama, bu hal de, kemalde eksikliktir. Bu halde kalmak, cehalet ve mahcubi­yettir. Yani : Esas manadan yana perdeli olmaktır.
Böyle dedikten sonra, mertebelerini tamamlamadan âhirete göçen velilerin kıyamet günü mahcub olacaklarını anlatmalıdır. Bundan sonra, umumî manada nasihat etmelidir. Sonra bütünüyle, velîlerin vuslatları­nı, aynel - yakîn sırrını, hal olmuşsa hakkal - yakin sırrını emredip mar-ziyeye geçme yollarını ve çarelerini anlatmalıdır.
Bundan sonra, Hak yolcusu salik, marzıye sıfatı ile sıfatlanıp ma­sumiyet forması giydirilinceye kadar; yine şeyhi daha önce anladığı gibi, onun halini yorumlamaya ve avutmaya bakmalıdır.
Hak yolcusu salike, masumiyet forması giydirildikten sonra da, yine şeyhine düşer ki; ona marzıye halini müjdeleye —ki bu giydirilen ma­sumiyet forması mertebelerin geçişi tamam olduğuna işarettir;— şöyle diye :
—  Geçmiş ve gelecek günahların bağışlandı; hayvaniyet sıfatın, in­saniyet sıfatına dönüştü, insaniyet sıfatına büründüğüne de işarettir.
Böyle dedikten sonra, geniş kapsamlı nasihat ede.. Altı ay kadar yahut bir sene kadar, yine salikin halini yorumlaya ve kendisini teselli etmeye baka.. İçten ve dıştan aralıkta imtihan edip halini yoklaya..
Altı ayın bitimine, bir senenin bitimine kadar salikteki mahviyet aynı düzeyde durur, bir iniş zuhur etmez ise., bilinsin ki : Ona marzıye sıfatı hal olmuştur.
Bundan sonra, o müridin artık şeyhe ihtiyacı kalmaz; onun şeyhi bizzat şekli anlatılamayacah kadar yüksek manada Cenab-ı Hak olur.
O vakit, kendisi de bir kâmil mürşid olur; Resulüllah'ın verdiği ruh­satla, Cenab-ı Hakkın kullarını irşad etmek için kendisine kudret ihsan olunur. Elini tutan Hak yolcusu salikl, irşad edip Cenab-ı Hakka ulaş­tırır.                         
Bir kimse, kâmil mürşid olamaz; taa, marzıye sıfatına bürününceye kadar.                                                                     
Anlatılan manadan ötürü, eksikli mürşidin elini tutan salikler, ta­rikattan nasipsiz olup hakikattan yana da ziyanda kalmışlardır.
Bunun içindir kl; mutmeinne sıfatı, peygamber varisi makamı ol­duğundan, kabiliyeti olan zatlara hilâfet verilmesi yerindedir. Hilâfet­ten sonra da, anlatıldığı gibi, anlatılan çareleri deneyerek, terbiye ede­rek, Hak yolcusu salikin halini yorumlayıp teselli etmek gerekir. Bu makamda iken, şeyhinin himmeti ile, sayesinde irşada kudreti vardır. Ama, şeyhi âhirete teşrif ettikten sonra; kendisi kemalde eksik oldu­ğundan, elini tutan salikleri irşad edemez, hemen kendisini kurtarmış
olur.
\ Bu mana dolayısı iledir ki: Geçip giden büyüklerimizden cümle
veliyyüllah; gerek ruhanî yoldan, gerekse nefsanî yoldan cümlesinin mü-ridleri, marzıye sıfatına ulaşmadan her nekadar kendilerine hilâfet ve­rip irşada memur eyledilerse de, ellerine icazet verip onları kendi hal­lerine bırakmazlardı. Taa, marzıye sıfatı, onun hali oluncaya kadar.. Bu­nun sebebini ve hikmetini de şöyle açıklarlardı :
—  Bizden sonra, noksan kalır; irşad işine yaramaz.. Burada, şöyle bir şey diyebilirsin :
—  Geçmişteki pir efendilerimiz, bir bakışla saliki Yüce Allah'a ulaş­tırır; kendisine hilâfet verirlermiş!.
Bunun için şöyle deriz :
—  Evet, sözünde doğrusun. Bu durum, ruhanî yoldan giden bir sa-likin haline benzer. Nefis, levvamede iken, bir bakışta marzıye haline ge­çirip onu Allah'a ulaştırırlardı. Ama, kendisine :
—  İşin tamamdır..
Deyip hilâfet vermezlerdi. Bundan sonra, onu terbiye ederek, mer­tebeleri tamamlamayı, kendisine hal ettirirlerdi.
Sözün özü odur ki : Nefis, terbiye olmadıktan sonra; kendi tabiatını sultanî ruhun tabiatına dönüştürüp anlatılan sıfatlara bürünmesi olmaz iştir.                                             
Ancak, ruhanî yolda, kolaylık vardır. İlk elde, nefsin terbiyesine kalkışılmaz. Sultani ruha yardım edilir, bu yoldan da nefis alt olur. Anlatıldığı gibi de nefis levvamede iken, marzıye halini zorla ona giydi­rirler. Sülûkün tamam olmasından sonra da, her sıfatın iyileşme çare­lerini deneye deneye terbiye ederek, mücahede etmeden; yiyerek, içerek, dostları ile konuşarak, dünya cihetinden gelen cümle işlerini yerine ge­tirerek en kısa zamanda mertebeleri tamamlattırırlar.
Sözü edilen çareleri deneyerek, tarif edilen reçeteli ilâçları kullana­rak; yine tarif edilen yoldan teveccühlerini ve murakabelerini sürdürüp zikre, fikre devamlı çalışan. saliklerin; halk arasına karışmalar, yeme-ler. içmeler, dünya cihetinde olan yararlı işler, zerre kadar feyizlerine engel olmaz. Sülûkü tamam ettikten sonra da. mertebeleri tamamlar. marzıye sıfatına bürünürler.                                                                    ,
Bunun sebebini de şöyle anla'tmak mümkündür :
Önce sultani ruha yardım ederek nefis alt edilir. Daha önce, sul­tanî ruh alt iken, her sıfatın iyileştirme çaresi kullanılarak, sultanî ruh hâkim duruma geçer. Nefis, baştan alt olduğundan, durumu kabul edip geri çeviremez, iyileşme çarelerini kullanır. Yavaş yavaş kendi tabiatı, sultani ruhun o sıfattakl tabiatına çevrilir; o sıfatın hali ile de hallenir.
Anlatılan sebepten ötürü, ruhanî yoldan giden salikler; mücahede-siz olarak, kısa zamanda mertebeleri tamam ederler.
Nefsanî yola gelince., uzun zamanda, türlü türlü mücahede ile sü­lûkü tamamlar, mertebeleri alırlar. Bunun sebebi de, ilk elde nefsi ter­biye etmeleridir. Şöylekl :
Hak yolcusu salik, ilk halinde ya levvame sıfatındadır, yahut em-mare sıfatında.. Bu ikisinin dışında değildir.
Nefis, anlatılan sıfatın hangisinde ise, sultanî ruha üstün gelir; vti-cud ülkesi de onun yönetimindedir. Nefsi alt etmek, hükümet tahtını elinden almak, sultanî ruha teslim etmek için; salike : Riyazet ve kırk çıkarına (erbain) hükmü verirler. Türlü türlü nefse ağır gelen; zor olan neler varsa, onları salike yerine getirmesi için emrederler; yaptırırlar. O vakit de, nefis perişan olur; kimsesiz kalır; sultanî ruh da hükümet tahtını onun elinden alır, kendisi hükümet etmeye başlar.
Anlatılan biçimde her sıfatın halini, hayvani ruha; riyazet kuvveti ile, türlü mücahede ile hal ettirirler.
Sülûkü, mertebeleri tamam edip marzıye sıfatını da alıncaya ka­dar; cümle sıfatların halini, hayvani ruha hal ettikleri için, bunların düş­mesinden korkulmaz. Yani : Nefsanî yoldan giden bu zatların..
Ancak, bu zatların bu yola ilk girişlerinde manen keşfe dair bazı şeyler riyazet kuvveti ile ortaya çıkar. Bunlara varlık verirlerse, bir adım dahi ileri gidemezler; büyük bir çukura yuvarlanır kalırlar.
Anlatılan sebepten ötürü, bunların ilk halleri, ruhanî yoldakilerin sonlarıdır. Şöyleki :
Ruhanî yoldan giden salikler; sülüklerini tamam ettikten sonra te-veccuhlerinde ve murakabelerinde başka başka şeyler açılır, onları gö­rürler. Nefsanî yoldan gidenler de, bunu başlangıç hallerinde bulurlar.
Bunun sebebine ve hikmetine gelince; türlü türlü mücahede ile, ri­yazetle nefsi terbiye etmeleridir. O zaman nefis zayıflar,, bedenleri mad­dî güçten düşer. O zaman da, bedendeki alçaklık, yüksekliğe alt olur. Bunun için de cisimleri cisın-i latif olup uykuları, uyumakla uyanıklık arası bir şeydir.
Şu da bilinmektedir ki; vücud ikliminde dört unsur vardır; bun­ların terkibinden meydana gelmiştir. Bunların ikisi yüksekliği (ulvîyi), diğer ikisi de alçaklığı (süfliyi) gösterir.
Yüksekliği ifade eden şunlardır : Ateş, hava.. Alçaklığı ifade eden de şunlardır : Toprak, su.. Vücud iklimi, bu dört unsurdan mürekkeptir.
Ciğer, daima körük gibi hareket eder; dışarıdan havayı çeker. Bu hava, ciğerin hareketi ile, vücud ülkesinde uçar, sonra yine dışarı çıkar. Böyle bir devri - daim ile, vücudda bulunan cümle âletler, havanın devri ile hareket ederler. O hareketten, vücudda bulunan ateşe yardım gelir; vücudda önce sıcaklık zuhur eder. Bu hava, vücuddaki suya karışınca da kan olur.
Yenilen şeyler de, midede erir; posa halinde dışarı atılır. Kalan sa­fisi ise vücuda kuvvet ve et olur. Bundan dolayı, vücudda bulunan top­rakla suya, daima yenilen ve içilen şeyler yardım ederler.
Hava ile ateş dahi, ciğerin hareketi ile dışarıdan içeri, içeriden dı­şarı devroldukça, vücudda bulunan hava ile ateşe yardım gelir.
Anlatılan dört unsur, itidalli birbirine denk olursa; ne yüksekliği ifade edenler görevlerini yapabilirler, ne de alçaklığı ifade edenler.. İti­dalli, birbirine denk dururlar.
Nefsanî yolda olan zatlar, nefsi riyazetle terbiye ettikleri için nefis terbiye olur; toprakla suya da yardım gelmediğinden dört unsurdan yüksekliği ifade edenler, alçaklığı ifade edenlere üstün gelir. Bu üstün gelişten de vücud ikliminde bir letafet zuhur eder. Bu yüzden de, ilk halinde salike mükâşefeye dair bazı şeyler zuhur eder. Ancak, riyaze­tin kuvveti sebebi ile gelmiştir. Ehlüİlah arasında kötü sayılan bir du­rum olup :
—  Hayz-ı rical..
İsmi verilmiştir. Büyük bir uçurumdur; saliki yolundan almaya se-beb olur.
Ruhani yoldan giden salikler ise., riyazetsiz gittikleri için, vuslat­tan sonrası, mutmeinne sıfatı ile sıfatlandıktan sonra her birinin ha­line göre : Razıyede, marzıyede, safiyede muttasıf oldukları sıfatın ha­line uygun olarak anlatılan keşif, teveccühlerinde ve ayık hallerinde kendilerine ihsan olunur. Allah'ın velî kullarının kerameti budur; buna :
—  Keşf-i rical.
Tabir edilir. Cenab-ı Hak tarafından kullarına ikram olunduğundan, çok beğenilen bir şeydir.
Nefsanî yolda, işin başında nefsi terbiye ettikleri için,; nefisleri mut­meinne sıfatına girmedikçe, onlar için sülûkü tamamlamak muhal iştir. Çünkü : Nefis, rızası ile mutmeinne sıfatına girmeyince, sultanî ruha kendi isteği ile teslim olamaz. Bu sebepten; salik, işleri Cenab-ı Hakka ısmarlamayı hal edinip tereddüt ve renkten renge girmekten kurtulma­dığı için levvamede ve mülhimede kendisine hiç bir şekilde vuslat nasib olmaz. Zira, vuslat ancak mutmeinneye mahsustur. Bunun içindir ki : Nefsanî yoldan giden Hak yolcusu salik, mutmeinnede sülûkü tamam­lar; nur tecellisi, nur müşahedesi yahut nur tecellisi, sıfat müşahedesi ihsan olunur.
Anlatılan hal, ruhanî yoldan giden salike; levvamede ihsan olun­duğu için :
—  Nefsani yolun sonu, ruhanî yolun başlangıcı..
Denilmiştir. Ama, vuslat ciheti ile.. Keşif keramet ciheti ile de; ruhanî yolun sonu, nefsanî yolun başlangıcıdır. Zira, nefsanî yoldaki­ler, riyazet kuvveti ile, başta da anlatıldığı gibi keşif kerameti ilk hal­lerinde bulurlar. Ancah, iyi sayılmayan bir durumdur. Büyük bir uçu­rumdur ki; Hak yolcusu saliki yolundan alır, muradına nail olamama­sına sebeb olur.
Gaye, yar ile beraber olup perdesiz cemalini görmektir; onun ver­diği ihsanlara aldanıp manadan perdeli kalmak değildir. Bunun için, Hak yolcusu salike, başlangıç hallerinde zuhur eden şeyler büyük bir teh­like sayılır. Pek çoğu bu ilk zuhurata aldanıp murada eremeden kalır­lar. Buna hayz-ı rical ismi verilip şöyle denilmiştir :
—  Hayz-ı rical, ehlüllahın düştüğü bir uçurumdur.. Bunlar, ehlüllahın :
—  Aman ya Rabbi, bunlardan sana sığınırız.
Dedikleri şeylerdir. Bunlara sahip olup kalan kimseleri yollarından alır. Bu işleri özet olarak şöyle sıralayabiliriz : Kabirdekilerin hallerini keşfetmek, ülkeleri keşfetmek, kalblerindekini keşfetmek, melekût âle­mini keşfetmek, musibetleri gidermek, arzuları yerine getirmek.. Bu öl­çüde daha başka şeyleri de sıralayabilirsin.
Bunlar gibi her nekadar keşfe dair şeyler varsa, zuhur ettiği za­man, bir kimse kendisine :
— Kemal ehli oldum..
Deyip halka evliyalık taslamaya kalkarsa, kendisini büyük bir uçu­ruma atmış olur; dünya ve ahiretini berbat eder, mahcubiyette kalır. Zira, bu haller papazlarda dahi vardır.
Riyazet kuvveti ile daha önce de anlatıldığı gibi; dört unsurdan ateş ile havanın ağır basmasından vücud ikliminde bulunan yükseklik, alçaklığa üstün gelir. Bu üstün gelişten, vücudda latiflik zuhur eder. Bu yüzden de, anlatıldığı gibi, vücudda türlü türlü şeyler zuhur eder.
Anlatılan durumda salike düşer ki; kesin olarak onlara varlık ver­meye, kendisini de hiç mertebesinde göre :



—  Allahım, tüm gayem sensin; isteğim rızandır..
Diyerek, zikri ile fikri ile meşgul ola.. Taa, kendisine mutmeinne sıfatını hal edinceye kadar.. Bu arada sıfat tecellisi, zat müşahedesi zu­hur edip aynel - yakin sırrına uygun hale gelinceye kadar..
Bu arada, kendisinden zuhur eden şeylerden çok çok sakınıp kork­malıdır :
—  Kadınların aybaşı halleri, kendilerini namazdan, oruçtan uzak ettiği gibi, bu haller dahi bizi Cenab-ı Hakkın vuslatından uzak eder­se., halimiz nasıl olur?.
Diyerek, geceli gündüzlü ah edip inleyerek gözyaşı dökmek gere­kir. Ta ki, Cenab-ı Hak, bu büyük uçurumdan geçirip mekândan cihet­ten beri olarak sözle anlatılamayan Yüce Zatına ulaştıra.. Bundan sonra, nekadar keşif, keramet cinsi şeyler zuhur ederse etsin; veliyyüllah ke­rametidir. Sahib olanların feyzine zerre kadar engel olmadıktan başka, belki de feyzin artmasına sebeb olur. Zira, aşık, maşukuna ulaşmadan önce; maşukun aşıka verdiği ihsanlar aşıki denemek içindir :
—  Bir göreyim, cemalime mi aşıktır; malıma mı aşıktır?.
Diyerek aşıkın gerçek aşık olup olmadığını anlamak ister. Bunun için de, türlü türlü mal ihsanı gelir. Eğer aşık, ihsan olunan türlü türlü hediyelere aldanıp kabul eyler ise., aşıkın yalancı olduğunu anlar. Bun­dan sonra değil cemalini, eteğinin ucunu dahi göstermez. Bu hediyeler, aralarında büyük bir perde olur. Aşık dahi, maşukunun vuslatından na­sipsiz kalır.
Eğer aşık, bu gelen hediyelerle asla sevinmez; getiren adama türlü sitemler edip : Hediyeleri kabul ettiğini, esas gayesinin de vuslat oldu­ğunu, kendisinin gece gündüz huzursuz olduğunu; mektuba yazıp maşu­kuna gönderdiği zaman, maşuku o mektubu alıp mütalaa eder. Kendi­sinin gerçekten aşık olduğunu anlar; sadece kendisini değil, ruhunu ve cümle mülkünü aşıka teslim eder. İşte o zaman, aşık maşuka ulaşır; maşukun cümle malı mülkü aşıkın olur.

Bir şiir :
Aşık-ı sadık isen sana yeter
rü'yet pes; Aşık-ı kâzib isen
var keramet ara gez..(1)

(1) Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir :

Gerçekçi aşıksan sana maşuku görmek yeter; yalancı aşıksan, gez, keramet ara.
Eğer zuhur eden şeylere aldanıp kendi kendine :
—  Adam oldum. Maşukum benden hoşnut olmasaydı; bu ihsanları bana göndermezdi.
Diyerek zuhur eden keşiflere aldanıp sevinen, üstteki misalde an­latıldığı gibidir. Kendisine gelenler, ilâhî bir imtihan içindir; denenir. Ku­lunun muradını bildiği halde; özür, bahane bulmaması için bu şekilde dener. Zahirdeki aşıka, maşukundan denemek için gelen hediyeler, ma­şuku ile kendi arasında büyük bir perde, sadece elinde kalan hediye ol­duğu gibi; Yüce Hakkın zatına aşık olanlar dahi, keşif keramete akla­nırlarsa.. Cenab-ı Hak ile kendi aralarında perde olur. Keşif bataklı­ğında kalır, kıyamet günü de necasete beslenmiş olarak gelirler..
Ancak, gerçek aşık gibi hediye çeşidi zuhur eden şeylerden ötürü, gayet kederlenip :
—  Benim gayem bu değil; bilirsin. Ben, yerlerdeki göklerdeki şey­lerden haberdar olup zahirde şöhret bulmah istemem. Benim istediğim ancak sensin. Senden başkası bana gerekmez..
Deyip geceli gündüzlü ah edip inler.
İşte hali son anlatılan aşık gibi olan salikleri, Cenab-ı Hak, büyük tehlikelere düşmekten korur. Yüce zatına ulaştırır.
İşte o zaman, gerçek aşık, denemeden sonra maşukuna ulaşır; ma­şukun da cümle varı aşıkın olur.
İşte anlatılan misalde olduğu gibi, gerçek salikler, vuslattan sonra, Yüce Mukaddes Hakkın yüce zatında mahvolurlar; ilâhî sırların cümlesi kendilerinin mülkü olur. Zira, esas fayda, padişaha yakın olmaktır. Pa­dişaha yakın olduktan sonra, hizmetinde de bulunduğu için cümle sır­larına vâkıf olur. Eğer hizmetinde gerçek manada bulunur da kendi­sini padişaha sevdirirse.. kendisini sadr-ı azam edip cümle varını teslim eder; hiç bir şeye de karışmaz. Bu manayı ciddî bir şekilde anlamaya çalış.
Burada şöyle bir şey sorulabilir :
—  Nefsanî yoldan giden zatların, mertebelerin tamamlanmasına ka­dar, ondan sonra da sonuna kadar zuhuratları manen mi olur, yoksa başka bir şeklide midir?.
Bunun için şöyle bir cevap verebiliriz :
—  Bu zatların zuhuratı, sülûkü tamamlayıp mutmeinne sıfatı ken­dilerine hal oluncaya kadar manendir; Resulüllah'ın keşfi, ilâhî tecelli dahi manen zuhur eder. Buna göre, her birinin istidadı kadar kabirlerin keşfi, kalb keşfi, riyazet kuvveti ile bir mikdar zuhur eder. Sülükten sonra da, sıfat tecellisi, zat müşahedesi ihsan olunur. Bundan sonra uy­kularında sıfat tecellisi, zat müşahedesi olur.
Ayık hale geldikten sonra; ruhanî yolun ayıklığı gibi, nur tecellisi, sıfat muşahedesi olur. Yine ruhani yoldakilerin hali gibi, halleri de ilmel-yakin olur.
Razıye sıfatında ise, yine ruhani yolun ayıklığı .gibi nur tecellisi, sıfat müşahedesi olur.
Marzıye sıfatında ise, yine Ruhanî yolda olduğu gibi, uykularında zat tecellisi, zat müşahedesi olur. Uyandıkları zaman, yine rühanî yol­dakiler gibi bazan sıfat tecellisi, zat müşahedesi; bazan zat tecellisi, zat müşahedesi zuhur eder. Halleri dahi, yine ruhanî yolda olduğu gibi, hak-kal - yakindir.
Safiye hali ve hayret makamı bunlarla ölçülmelidir.
Ruhanî yolda olan zatlara her sıfatın hali hal oldukta, murakabe­lerinde ve ayık hallerinde ne gibi hal zuhur eder ise., nefsanî yolda olan zatlara dahi sülükten sonra olan aynıdır.
Ancak, ruhanî yolda olan mürahabe hah, uyku halinde zuhur eder.
Nefsanî yoldan gidenler, mertebelerin tamamlanmasına kadar, ri­yazeti terk etmezler; bu riyazetle gittikleri için de uykuları gayet ha­fiftir. Onlar, uyurken vücutlarında bir pire hareket etse, o pirenin ha­reketinden uyanırlar. Bunun için bunların uykuları, rühani yoldakilerin murakabeleri gibi olur. Bundan başka, her bir halleri, sülükten sonra, ru­hanî yoldakiler gibidir; asla aralarında fark olmaz.
Ancak, sülüklerinin başlangıcı, nefis yolundan olduğu için, anlatıldığı gibi, salikleri için biraz mücahede vardır. Bunun için de, sülükleri­nin tamamlanması, uzun zamana muhtaçtır.
Hâsılı..
On iki tarikatın birbirlerine aykırı olmasının sebebi ve hikmeti yu­karıda ayrıntıları ile açıktandı.. Yollarının ayrı ayrı olması sülük esna-sındadır; sülükten sonra cümlesinin halleri birdir.
Ancak, bunların birbirlerinden ayrı görünmeleri, saliki terbiye için­dir. Yoksa, her birinin yolları ayrı ayrı olduğu gibi, varacaktan yerler de ayrı ayrı değildir. Tıpkı: Hacılar gibi.. Her biri bir yerden gelir; Mekke-i Mükerreme'de birleşirler. Cümlesinin gayesi, duruşları ve dav­ranışları, Mekke-i Mükerreme'ye girdıkten sonra tek düzendedir. Bunun gibi, bu tarikatlar da sülükten sonra tamamen birleşirler; aralarında zerre kadar fark kalmaz. Tek dil, tek vücud olurlar. Bunun için, salik-ler arasında :
—  Bu ruhanî imiş; bu nefsani imiş..
Diye, ayrı ayrı görmek yerinde değildır. Cümlesi, Hak yoludur. Cüm­lesinin gayeleri ve varacakları yerleri birdir.
Salike asıl lâzım olan, kâmil bir mürşide gidip onun elini tutmak­tır. Yoksa :
—  Bu Mevlevi imiş, bu halveti imiş..
Diye ayrı ayrı görmek lâzım değildır. Hangi tarikatta kâmil mürşid bulursan, o zatın elini tutup tam manası ile teslim ol. Verilen emri de ne şekilde olursa olsun; kabul et. Bunları da, ondan sonra yerine ge­tirmeye çalışıp gayret etmek gerekir. Onun yolundan da ayrıca anlatmak caiz değidlir. Zira onların cümlesi, birdır. Ayrı bakan, kendısini ayırmış olur. Böyle bir görüşe sahib olmak, feyze engeldir; yolda kalmaya da se-beb olur.


NASİHAT
Ey dın kardeşim; sana nasihat edeceğim.
Yalnız zahir ilmi ile yetınme; şeriat dairesinde kalma. Zira, zahir ilmi ile zamanın eşsiz adamı olsan, cihanda bir benzerin bulunmasa, ken-diliğınden türlü türlü virdler. zikirler, riyazetlerle türlü türlü mücahede edip geceyi namazla, gündüzü de oruçla geçirsen, hiç bir nefesini boşa gidermeyip Allah'ın rızasını yerine getirsen; yine de şeriattan bir adım ileri gidip tarikattan koku alamazsın.
Çünkü, şeriatın yolu cennettir; kendisine sahib olanları cennete gö­türür. Bu şeriatın rehberi de, zahir âlimleridir. Bir kimse, zahir âlimle­rini kendisine rehber edınip de ondan itikadım öğrenmez ise., iyiliği em­redip kötulüğe de engel olsa, ömrünü de bu yolda tüketip şeriata aykırı hiç bir harekette bulunmasa, o kimsenin imanı mukallid imanıdır.
Bunun sebebi ise., itikadını ulemadan öğrenmediği içindir; bu yüz­den de delilsiz yola çıkmış olur. Delilsiz yola giden de, yolunu sapıtıp büyük bir uçuruma yuvarlanıp helak olur. Ne silâhından ne de merke­binden bir fayda gelir. Canım telef edip gider. Hali anlatılanlar dahi, itikatlarından bir şeyi yanlış öğrenmiş, cehennem yoluna girmişlerdir.
ömürleri son buluncaya kadar bir âlimden itikatlarım öğrenip dü­zeltmezlerse; işin sonunda imansız nefes verilir. Yolu sapıtan kimseye atından ve silâhından bir fayda gelmeyeceği gibi; bu kimselere de ibadet­lerinden ve taatlarından asla bir fayda gelmez. Belki ebedî cehennemde kalırlar.
Şeriatın rehberi nasıl âlimler ise, tarikatın rehberi de kâmil mürşid-lerdir. Tarikat, şeriatın içinde bir yoldur. Şeriat cennet yolu olduğu gibi: tarikat dahi Hak yoludur, rehberi kâmil mürşidıerdır. Bunun için, şe­riat ilminden sonra, tarikatı bilmek gerekir. Çünkü, şeriat zahir ilmi­dir; tarikat ise, batın ilmidir. Şeriatın rehberi zahir âlimleri olduğu gibi: tarikatın rehberleri de kâmil mürşidlerdir, bunlara :
—  Batın âlimleri..
ismi verilmiştir.
Şeriat rehberlerinden, zahir ilmi elde etmeden kendı kanaatına göre amel eden kimsenin :
—  Cennet yolu..
Diyerek, cehennem yoluna saptığı gibi; yainız şeriat ilmi ile kalıp_ tarikat rehberlerinden birini kendisine delil etmedıkce, yolunu bulması muhaldir. Açıkçası : Şeriattan bir adım dahi ileri gidemez. Ama şeriatı bilip amel ettiği için, cennet yolundan çıkıp cehennem yoluna sapmaz. Ancak, şeriat dairesinde kalır ki : Hakikattan habersizdir. Daha açığı : İnsanlık sıfatını, hayvanlık sıfatı ile değiştirip hayvan sıfatı ile kalırlar.
İlmi ile âmel eden biri :
—  Mürşidsiz olarak, zahir ilmi ile batın ilmini ele geçirdim..
Diyen kimse, şuna benzer : Büyüklerden biri gecenin karanlığında bir yere gider. O gittiği yerin yolunu da bilmez. Ama, o kadar gurur­ludur ki :
—  Beni bir bilmez sanmasınlar..
Deyip malına ve çevresine güvenir. Pek çok da ışıklar yakıp yola çıkar. Belki yakılan ışıkların aydınlığı ile yolundan yanılmaz; bir teh­likeye de düşmez; ama dünyayı dolansa, aradığı yeri bulmaz. Zira, mut­laka o yere gidıp gelen bir delile ihtiyacı vardır.
İşbu misâl zahir âlimi için bir misâldir. Zahirdeki ilmin kuvveti ile :
—  Ben hakikati bulurum.
Deyip mürşidsiz olarak yola çıkarsa., delilsiz yola çıkan o büyük kimse gibi olur. İlim ışıklarını yakıp türlü türlü mücahede ile işlediği amellerini kendisine yol arkadaşı eder. Yola çıktığı zaman, gerçi ilmin ışığı ile gittiği yolu görüp hendeklere, korkunç yerlere düşmekten ko­runur, yolunu da kaybedip bir tehlikeye düşmez. Ama arzu edilen ha-kikattan yana da bir iz bulamaz. Faydasız bir gayrete girmiş ve çek­tiği emekler de boşa gitmiş olur.
Zira, Cenab-ı Hak, hakikati bir yere gizlemiştir. Dört yanı da, se­malar kadar hendektir. Bu zahir ilmi kuvveti ile hakikati arayanlar; gelseler gelseler bu hendeğe kadar gelebilirler. Bu hendeği gördükleri zaman da :
—  Bu yol bu kadarmış..
Deyip geri dönerler. Açıkçası, çok çok gerilerde kalırlar. Yahut, hendeğin dört yanını dolaşır kalırlar.
İste, seriatle, hakikata sülük edenlerin en ileri halleri bu misaldeki gibidir.
Amma., elinde şeriat ilmi de bulunmayıp şeriatsız olarak zamanı­mızda, eksikli mürşidin elini tutup : .
—  Hakikati bulduk.
Diyenlerin ellerinde şeriat feneri de olmadığı için, anlatılan hende­ğe varmadan karanlıkta kalır; bir kuyuya düşüp helak olmuşlardır. Zira, Hakikat yolu, gecenin karanlığından daha karanlıktır. Fenersiz olarak, ayağın basıldığı yeri görmek olmaz iştir. O yolun feneri de şeriattır.
Bu yolda, anlatılan hendeğe varıncaya kadar daha nice hendekler ve nice kuyular vardır; onları akıllar almaz. Hesapsız yırtıcı canavarlar vardır; onları saymakla bitirmek mümkün değildir.
Zahir alimlerin anlatınlan hendeklere kadar gitmeleri, ilim meşalesi sayesindedir. Şeriatsız olarak eksikli mürşid ile giden belki bir adım at­madan helak olur. Ama, bu gibilerin ellerinde fenerleri de olmadığı için, büyük bir tehlikeye düştüklerini de bilmezler :
—  Hakikati bulduk..
Diye övünürler.
Şeriatle amel eden, hakikat' yüzünden de eksikli olan mürşide inabe edenin durumuna gelince.. Şeriatle amel ettiği için, elinde şeriat feneri vardır. O fener ile salikin elini tutup yolun tehlikelerinden sakındıra sa-kındıra hakikatin çevresinde bulunah hendeğe kadar, kendısine inabe eden saliki getirir. Oraya varınca da salike :
—  İşin tamamdır..
Deyip kendisine hilâfet verir. Halbuki salık, o sırada hakikattan ha-bersiz durumdadır. Ancak olsa olsa, tarikat usulünü bilmektedır.
İşte anlatıldığı gibi olanlar da. kâmil mürşide ulaşamadıkları için, hakikattan yana yoksun kalmışlardır. Ancak. mürşidleri şeriatle amel ettiği için; cehennem yoluna sapmamış, cennet yolunda kalmışlardır.
Zira tarikat yetmiş üç tanedir. Bunu :



—  «Ümmetim, yetmiş üç partiye ayrılacaklar.»
Hadıs-i şerif uyarınca, icabet ümmeti, yetmiş üç partiye ayrılmıştır, bu hadis-i şerifin devamı olan: ,



—  «Biri hariç, hepsi cehennem ateşindedir.»
Mana uyarınca, yetmiş ikisi cehennem yoludur; biri de cennet yolu­dur.
Allah, kendisine salât ve selâm eylesin; Resulüllah efendimizden, o bir parti sorulduğu zaman şöyle buyurdu :



—  «Ben ve ashabımın izlediği yoldur.»
Bu hadis-i şerifte; şeriata, tarikata, hakikata işaret vardır, ehli olan bilir.
Daha açığı, yetmiş üç tarikatın biri cenhet yoludur :
—  Hakikat..
Dedikleri de bu yolun ötesindedir. Tarikat, şeriatın içinde bir yoldur ki ; Ona girenleri, hakikata ulaştırır. Bu yolun da sadece şeriatle bulun­ması muhal iştir. Çünkü, Cenab-ı Hak onu şeriatın içinde gizlemiştir.
Anlatılan sebepten- ötürü; yainız şeriatla mürşidsiz gidenler; şeriat-le amel eden, hakikatte eksikli mürşidle gidenler anlatılan hendeğe ka­dar gelirler. Orada kalırlar; hakikat yolunu göremezler. Oraya gidip gelen bir zata teslim olarak kendılerine delil edinmek sureti ile her emrine razı olamadıkları için, şeriat dairesinde kalırlar. Ama anlatılan sapık parti­dekiler gibi :
—  Hakikati bulduk.
Diyerek, cehennem yoluna sapıp helak olmazlar. Ellerinde şeriat fe­neri olduğu için cennet yolundan çıkıp cehennem yoluna girmezler. Bu­nun içindir ki : Şeriattan düşen cehenneme gider: tarikattan düşen şe­riatta kalır. Bu manayı iyi anla.
Durum anlatıldığı gibi olunca; güzelce düşünülmeli, önce, şeriat emirlerine göre amel etmelidir. Bundan sonra bir kâmil mürşid arayıp buldukta, kibrit-i ahmere sahip olmuş gibi, cümle genel ve özel işleri ona teslim etmelidır. Onun sözünü Rabbani bir ilham bilip :
—  Hakkımızda ilâhî emirdır.
Diyerek, onun emirlerini yerine getirmeye çalışıp gayret etmelidir. İşe bu şekilde önem verilirse., mürşid olan zat dahi, kendısine mürid ola­nın elinden tutup şeriat feneri ile önüne düşer. Aniatılan sapıktık yolla­rında sakındıra sakındıra anlatılan hendek başına kadar getirir. Şeriatın içinde gizli ve ince olan tarikatı gösterir. İşte o yol ile, o hendekten geçi­rip hakikata ulaştırır :
—  Kâmil mürşid olanın yolu kolay olur..
Dedıkleri işte budur. Zira, mürşid olan, önce kendisi kâmil bir mür­şidin elinde sülûkünü tamamlayıp mertebeleri almıştır. Bundandır ki : Bu yolun her usulünü bilir; bu bildiği ile de amel eder. Bunun için de, Hak yolcusu saliki, kolay yolu ile Allah'a ulaştırır. Bu sebepten Ötürü, salike kâmil mürşid bulmak. ömrü oldukça da :
—  Bulayım..
Diyerek, cümle memleketi aramak farz-ı ayndir. Zira, bu dünya im­tihan âlemidir. Bu dünyaya gelmekten gaye ise, Zariyat suresinin 56. âyeti ile şöyle anlatıldı :



—  «Cinleri de, insanları da bana ibadet etmeleri için yarattım.»
Bu âyet-i kerimenin son lafzını:



— Beni bilsinler..
Diye tefsir edilmiştir. Bu dahi, mertebeleri tamamlayıp marzıve sı-
fatı ile muttasıf olmakla olur. Yani : İnsanın, dolayısı ile yaratıldığı şey,
marzıye sıfatı ile muttasıf olmaktır. Böyle bir şeyin olması da, kâmil mürşide muhtaçtır. Bunun için ömrün son buluncaya kadar kâmil mürşid arayıp bulunca :
—  Bu mevlevî imiş, bu Bedevi imiş, yok bu Halveti imiş..
Deyip bu gibi kısır döngü ve renkten renge girip ayırım yapmaktan çok çok sakınmak gerekir. Hangi tarikattan bir mürşid bulursan :
—  Cimlesi birdir; istedikleri Hak'tır..
Deyip tarif edildiği gibi, tam manası ile teslim olmalı, emrini de ye­rine getirmelisin. Aksi halde yolunu kaybeder; dağ başında kalırsın. Der­sen ki:
—  Kâmil mürşidi nereden bileyim?. Sana şu cevabı veririm :



—  «Ameller, ancak niyetlere göredir.»
Hadis-i şerifindeki mana gereğince, cümle ameller halis niyetle olur. İşin özü vücuda hahs niyetle gelir; zira amel niyete dönüktür. Niyet halis olursa, amel dahi, Yüce Hakkın dergâhında makbul olur. Bu iş de böyle­dir.
Halis niyet ile kâmil mürşid arayan kimselere Cenab-ı Hak, bir ve­sile ile, kâmil mürşidi ihsan eder; mürşid elde ettirir. Meğerki halis niyet olmaya.. Kimdeki aşkın nişanı vardır; bu onu, sonunda maşuka kavuş­turur. Bu manayı anlamaya çalış.
    

Günün Sözü

"“Sefere çıkınız ki, sıhhat bulasınız ve ganîmet elde edesiniz.” (Hadîs-i Şerîf—Kuzâ‘î; İmam Ahmed b. Hanbel)"
Telif Hakkı © 2021 Open Source Matters. Tüm Hakları Saklıdır.
Joomla!, GNU Genel Kamu Lisansı altında dağıtılan özgür bir yazılımdır.