Büyüklere ait menkibeler üzerine

e-Posta Yazdır PDF

BÜYÜKLERE AİT MENKIBELER ÜZERİNDE

Dediler:

— Zamanımızda irade sahipleri (mürid olmak kabiliyetindekiler) azdır. Nitekim şu hikâyeye dikkat ediniz : Bir şeyh ulular­dan birine haber göndermiş : «Buralarda mürid olmak vasfında insanlar azdır; sizin tarafta sâdık mürid sıfatında kimseler varsa bize gönderin!» Mektubu alan ulu kişi de şu cevabı vermiş : «Bah­settiğiniz müridlerden burada da yoktur. Eğer şeyh istiyorsanız istediğiniz kadar gönderelim!»

*

Dediler:

— Bu taifeye iradet (bağlılık) en güzel misallerinden birini Mevlânâ Rükneddin Hâfî hazretlerinin bir hareketinde bulur. Mevlânâ Rükneddin, hiç bir amelinden ümitli olmadığını, ancak tek bir işine ümit bağladığını söyleyerek diyor ki: «Bir gün çölde Şeyh Zeynüddin Ali Kulan hazretleri taharetle meşgul iken temiz­likte kullanacakları taşı kendilerine götürmeden yüzüme gözü­me sürdüm; işte bu hareketimden ümitliyim!»

Ve ilâve ettiler :

— Bir dervişin yüzünü bir duvara çizseler o duvarın yanın­dan edeple geçmek lâzımdır.

*

Dediler:

— Cüneyd, Şiblî'ye evvelâ yedi yıl ticaret ve kazanç emret­ti. Bu yedi yıllık kazanç, Şiblî'nin o güne kadar işlediği zulümlere karşı sadaka olarak dağıtılacaktı. Ondan sonra yedi yıl helâ temizliği vazifesini yükledi. Ancak ondan sonra kendisine tarikat ve ri­yazet tâlim etmeğe başladı.

*

Dediler :

— Sehl bin Abdullah Tüsterî hazretleri uzun zaman riyazet içinde zikre öyle çalıştı ki, bir gün ağzından ve burnundan kan re­van oldu. Yere düşen her damla kam «Allah» yazıyordu.

*

Dediler :

— ikindi namazından sonra öyle bir vakit vardır ki, onda, amellerin en iyisine yapışmak gerektir. O saatte amellerin en iyi­si muhasebedir. Muhasebe, gece ve gündüzün bütün saatleri için­de, insanın, yaptıklarını gözden geçirmesi, ibadet ve günahtan pa­yına düşenleri ayıklaması, iyiliklerinden şükür, kötülüklerinden de istiğfar etmesidir. Amellerin en iyisi de, Allah'ın gayrından usanıp kendisini ona bağlayacak bir kılavuz arama yolunda dav­ranmaktır. Bir büyüğün sohbetine ermeğe çalışmak.

*

Dediler :

— Bigâneler (anlayışsızlar) ile sohbet kalbe fütur ve ruha dağınıklık verir. Bir gün Bayezid hazretlerinin meclisinde, kendi­lerine böyle bir fütur geldiği görülmüş... Buyurmuşlar : «Meclisi­mize bir bigânenin girdiğini sanıyorum! Yoklayın, bulun!» Ara­mış, taramış, bulamamışlar. «Asaların bulunduğu yere bakın!» em­rini almışlar... Görmüşler ki, orada, bir bigânenin bıraktığı asa duruyor. Kaldırıp atmışlar ve şeyhten o fütur hâli silinip gitmiş.

«Reşahat» sahibi:

— Bir gün, Hoca hazretlerinin yakınlarından biri, bir yaban­cının gömleğini giymiş ve onunla meclise gelmişti. Hoca hazretle­ri «Birinizden yabancılık kokusu geliyor!» buyurdular ve o kimseye dönüp «Kokusundan belli oluyor! Bir bigânenin libasını giymiş olmayasın?» dediler. Adam hayretle kalkıp gitti ve gömleğini de­ğiştirip geldi.

*

Dediler :

— Halkın amelleri ve ahlâkiyle cemadlar (cansız şeyler) bi­le müteessir olur. Şeyh Muhiddin-i Arabî hazretlerinin bu husus­ta birçok keşfi vardır. Bu bakımdan kötü işlerin işlendiği bir yer­de edilen ibadetle iyi işlere sahne olmuş bir yerdeki ibadet birbi­rinden kıymetçe farklıdır. Bunun içindir ki, Kâbe Hareminde kı­lınan bir namaz, başka yerlerde kılınanlardan misillerce üstün­dür.

• .                 *

Dediler:

— Şeyh Ebu Talip Mekkî hazretleri buyurdular ki: «Allah'­tan başka bir muradın kalmaması için cehdet!. Bu murad sende gerçekleşince işin tamamdır! isterse keramet ve harikadan, hâl ve tecelliden sana bir şey verilmesin!.»

* Dediler :

— Tevhid, zamanımızda o hâle gelmiştir ki, halk, çarşı ve pazarlarda dolaşıp güzel yüzlülere nazar ederler ve «Biz Allah'ın cemâlini seyrediyoruz!» derler. Böyle delâletlerden Allah'a sığı­nalım! Seyyid Kaasım Tebrizî hazretleri bir gün buralara gelmiş­lerdi. Aynı hareketin müridleri tarafından yapıldığını öğrendiler. Bunlar çarşı ve pazarlarda seyrettikleri güzeller de, Allah'ın ce­mâlini gördükleri iddiasında ve nefslerine böyle bir mazeret tedarikindeydiler. Şeyh hazretleri, bunları «domuz» diye vasıflandır­dılar. Nefsin kendisini gösterdiği yerde hiç bir hakikat yoktur. Böyle müşahedelerde nefsin hiç bir payı olmasa da alınan zevk sadece ruhanî olsa yine ilâhî hakikatten hicab teşkil eder ve ondan kurtulmak lâzım gelir.

*

Dediler:

— Senin hakkında kötü şeyler söylendiği vakit,   dikkat et­melisin, sende o kötülükler var mıdır, yok mudur?. Eğer sana «do­muz», «köpek» gibi sıfatları yakıştırırlarsa bil ki, sende bunlar­dan birer pay bulunsa gerektir. Zira insan bütün sıfatlan toplayı­cıdır; onda melek sıfatlarından bulunduğu gibi, can sıfatlarından da hisse vardır. Bir büyük kişi bu taifenin efendisi   Cüneyd'in hu­zurunda otururken içeriye Şiblî girmiş. O büyük kişi, Cüneyd'in huzurunda ve Şiblî'nin yüzüne karşı    Şiblî'yi göklere çıkarmış, medh ve senalara boğmuş. Sözü bitince Cüneyd, Şiblî'yi göstere­rek buyurmuş : «Bütün bu medihleriniz bu domuz hakkında mıy­dı?» Ve Şiblî'nin tavrında en küçük bir teessür ve infial eseri gö­rülmemiş.

*

Dediler:

— Dervişlik herkesin yükünü çekmek ve kimseye kendi yü­künü çektirmemektir.

*

Dediler:

— Allah'ın belâlarına karşı sabırlı,   hattâ hamdedici olmak lâzımdır. Zira Allah'ın birbirinden acı belâları sayısızdır.

Mevlânâ Nizameddin hazretlerine ait, yapışık ikizler hikâye­sini anlattılar.

*

Dediler:

— Bayezid hazretleri buyurdular ki: «Otuz yıldan beri Al­lah ile söyleşip Allah'tan işitirim; halk beni kendileriyle söyleşir ve kendilerinden işitir zanneder.» Bu sözün hakikati, mazhardan zahir olanın ona ait olmadığı manasınadır.

*

Dediler:

Hoca Bahaeddin Nakşibend hazretleri, Mekke'de, biri him­met bakımından gayet düşkün, öbürü gayet yüce iki insan gördük-

lerim anlatırlar. Himmet bakımından düşkün olan, Kabe'nin ka­pısının halkasına yapışıp, Allah'tan, Allah'ın gayri şeyler istiyor­du. Yüce olan da, çarşı ve pazarda hiç nem vermeden dolaşıp bin­lerce altınlık mal satın alıyor, fakat bir saniye bile Hakk'tan gafil bulunmuyordu. Bu manzarayı gören Nakşibend hazretleri, him­meti yüce insan karşısında yüreğini kan bastığım söyler.

*

Dediler :

— Bir gün Ebayezid hazretleri bir yerden geçerken önlerine ıslak bir köpek çıktı ve silkelendi. Sıçrayan sulardan elbisesine bir şey değmemesi için Ebayezid hazretleri eteklerini topladılar ve geriye çekildiler. Köpek lisana gelip dedi ki: «Eteğine benden bir damla değseydi onu bir miktar su ile yıkar ve pak hâle getirebi­lirdin! Fakat eteklerini devşirip kendini benden pak ve üstün gör­mekle içine düşürdüğün kiri hangi sulara temizletebilirsin?»

*

Dediler:

— Mevlânâ Nizameddin hazretlerinin halkasından bir adam, bir gün, huzurda, sahte bir tavırla başım eğmiş, çenesini göğsüne dayamış, murakabe tavn almıştı. Bu hâli gören Mevlânâ hazret­leri «Başım yukan kaldır! Senin üzerinden duman tüttüğünü gö­rüyorum! Murakabeyle ne alâkan var senin?» buyurdular.

*

«Reşahat» sahibi:

— Hoca hazretleri, bu sözü, meclislerinde aynı sahte tavırla murakabe taklidi yapan birine karşı söylediler ve bu yolda her şe­yin ihlâstan ibaret olduğuna işaret etmiş oldular.

*

Bir dervişe seyahat izni verirken dediler ki:

— Ben hoca Alâeddin hazretlerinden ayrılırken şöyle buyur­dular : «Yolda giderken kendi kendine ahdet ki, filân durak yeri­ne kadar nisbetinden gaflete düşmeyeceksin! Böylece menzil men­zil kendi ahdinle yol al ve muradına er!» sana öğüdüm bundan ibarettir.

*

Günah mevzuunda dediler ki :

— Bu taifenin efendisi Cüneyd «Sadık mürid, yirmi yıl gü­nah meleğinin yazacak şey bulamadığıdır» buyuruyor. Bu sözün mânası, mürid, günah işlemeyendir diye anlaşılmasın. Bu söz, mü­ridin, günah işlememek çilesi içinde olduğuna işarettir.

*

Helâl bahsinde dediler ki:

— Abdülhalik Gûcdevânî hazretleri, «Halktan ağırlığı kal­dırmak gerek; bu da ancak helâl kazançla olur!» buyurdular. «Hâcegân» yolunda, el, helâl kârda, gönül ise doğrudan doğruya yâr­dadır.

*

Dediler:

— Hoca Ali Hakîm Terinizi hazretlerine göre gönül zindeli­ğinin mertebeleri vardır. Gönül zindeliği iktisatsız meydana gel­mez. Bu noktada iktisat, uykuda ve uyanıklıkta zikir hâlinde ol­maya denir. Uykuda zikir, rüyada zikir ettiğini görmektir.

* Dediler :

— «Zikre devam öyle bir dereceye ulaşır ki, zikrin hakikati, kalbin cevheriyle birleşir.» Bu söz şeyh Muhammed Pârisâ hazret­lerine aittir ve mânası da şudur : Zikrin hakikati, harf, kelime, ses ve heceden münezzeh bir keyfiyettir; kalbin cevheri de onun gibi münezzeh bir lâtife... İki keyfiyet, böylece eşyadan mücerret hâle

gelince birbirinin aynı olur ve birleşirler. O zaman zikir edici, zi­kir edilenin kendisini istilâsı sebebiyle zikirle gönlün arasını ayıra­maz olur. Zikrin son mertebesiyle öyle bir hâl olur ki, onda zikre­dilenden başka hiç bir şey görülemez, kalb de orada yokluğa ka­rışır.

*

Dediler :

— Bir gün Mevlânâ Hâmuş hazretlerine gitmiştim. Mevlânâ hazretleri, etrafındakilerle ilim konuşuyorlardı. Ben bir kenarda oturup sustum. Mevlânâ hazretleri bana sordular : «Ne dersin, su­sayım mı, konuşayım mı?» Ve ilâve ettiler : «Bir kimse öz varlı­ğının kaydından kurtulmuşsa ne yapsa iyidir; kurtulmamışsa ne yapsa kötü...» Ben Mevlânâ Hâmuş hazretlerinden bundan daha yüce bir söz işitmedim.

*

Dediler :

— Yine Mevlânâ Hâmuş hazretlerinden işittim : «Şeriat, ta­rikat ve hakikati her işde takip etmek mümkündür. Meselâ yalan yasağı malûm... Bir insan dilini ondan korumayı başaracak olursa, bu, şeriattır. Ama mümkündür ki, kalbinde yalana bir meyi kal­sın... Onu da koruyabildi mi, tarikat meydana gelir. Fakat ne di­linden, ne gönlünden, ne arzusiyle, ne de arzusuz, yalan gelmeye­cek, yani insanda yalana mecal kalmayacak olursa, bu da hakikat mertebesini ifade eder.» Mevlânâ hazretlerinin bu sözleri ne ka­dar övülse azdır.

*

Dediler :

— Hoca Bahaeddin Nakşibend hazretlerine ait şu menkıbe gayet manalıdır : Cezbelerinin başında ona bir ses geliyor : «Bu yola niçin giriyorsun?» Cevap veriyorlar : «Her ne dersem, her ne dilersem olsun diye giriyorum!» Yine ses : «Biz ne der, ne di­lersek o olur!» Cevap veriyorlar : «Ben buna takat getiremem, da­yanamam!» Derken Nakşibend hazretlerini on beş gün kadar kendi kendisine bırakıyorlar. O hâle geliyor ki, başını taştan taşa vu­racak oluyor. Tam ümidini kaybeder gibi olduğu anda hitap erişi­yor : «Senin istediğin gibi olsun!» Hoca hazretlerinin makamla­rında böyle yazılmıştır. Mevlânâ Yakup Çerhî hazretleri de buyu­ruyorlar ki: «Hitap erişip (Senin istediğin olsun!) denilince ben öyle bir yol tuttum ki, elbette erdiricidir.»

(Bu makam naz makamıdır; ve velîlerin isteği Allah'ın iste­ğinden başka bir şey değildir.)

* Bir gün etraflarındakilerden huzursuz olup dediler :

— Siz bu yolun yükünü çekemezsiniz! Bu yol gayet incedir ve kendi muradından geçip başkasının muradını benimsemek işi­dir. Düşünün, ne çetin dâva... Şimdi ben size domuz güdün veya puta tapın desem, hemen küfrüme hükmedersiniz! Evet, bu iş si­ze göre değil!. Bakın size bir fıkra anlatayım : Bir gün Hoca Bahaeddin Nakşibend hazretlerinin hizmetlerinde bulunan iki kişi aralarında iman bahsini tutturmuşlar... Bahis, bin bir dereden su getirme gayretiyle uzamış, gitmiş. Nihayet Şâh-ı Nakşibend Haz­retleri bunların yanlarına gelip demişler ki: «Eğer muradınız bi­zimle sohbet ise imandan geçmeniz lâzımdır!» Bu söz müridlere gayet giran gelmiş ve Hoca hazretlerinin muradları kendilerine zahir oluncaya kadar ağır ıstırap çekmişler...

(Bu sözün hakikati, imanın dedikodusundan geçip, kelimeler üstü hâline ermektir.)

*

Yakınlarından birini muhatap tutup dediler ki:

— Sende Şâh-ı Nakşibend hazretlerinden bir nisbet ve keyfi­yet meydana gelse ve ondan sonra başka bir büyüğün sohbetinden de aynı hâl ve zevki alsan Hoca Bahaeddin hazretlerini bırakır mı­sın, bırakmaz mısın? Bunun cevabı şudur ki, o nisbetten nerede

ve hangi vesileyle bir pay elde etsen onun Şâh-ı Nakşibend'ten geldiğini bilmen icap eder. Kutbeddin Haydar müridlerinden biri Şeyh Şehabüddin Sühraverdî'ye gidiyor. Karnı acıkmıştır. Yüzü­nü şeyhinin köyü istikametine döndürüp içinden : «Allah için bir şey; yâ Kutbeddin Haydar!» diye medet istiyor. Şeyh Sühraverdî onun bu hâlini keşfediyor ve derhal önüne yemek getirilmesini emrediyor. Mürid karnını doyurduktan sonra, aynı istikamete yö­neliyor ve bu defa açıkça «teşekkür ederim, yâ Kutbeddin Hay­dar, sen bizi hiç bir yerde yoksun bırakmazsın!» diye hitap ediyor. Yemek hizmetini gören şahıs bunu şeyhe anlatıyor : «Sizin yeme­ğinizi yiyor da kendi şeyhine teşekkür ediyor!» Şeyh Şehabüddin Sühraverdî buyuruyor ki: «Müridliği bu adamdan öğrenin! Bir insan nerede bir kıymet ve fayda geçirse onu şeyhinden bulduğu kanaatini asla kaybetmemelidir!»

*

Şeyhinden daha kemâllisini bulanın, onu bırakıp öbürüne ka­pılanmasını mazur görme bahsinde dediler ki :

— Bu hâl bazen olur. Şeyh Ebu Osman Hayri menkıbesi bu­na delildir. Şeyhine kapılandıktan sonra, Şeyh Ebu Hafas tarafın­dan avlanmış, âdeta kapılmıştır.

*

Dediler:

— Büyüklerden biri şeytanı cami kapısından dışarıya kaçar­ken görüyor. Kapıdan içeriye bir göz atınca da bakıyor ki, adamın biri namaz kılmakta, bir başkası da yanında uyumakta... Şeytana soruyor: «Buraya ne maksatla geldin, niçin kaçıyorsun?» Şeytan cevap veriyor :' «Şu içeride namaz kılan adamın ibadetini vesve­seyle bozmak için geldim! Fakat yanında uyuyan adamın heybe­tinden ürktüm ve kaçtım!»

*

Dediler:

— Seyyid Kaasım Tebrizî Mevlânâ Zeynüddin Ebubekir hazretlerinin meclislerindeydiler. O devir büyüklerinden birinin mü­ridi de meclisteydi. Mevlânâ Zeynüddin o müride sordular : «Şey­hini mi daha çok seversin, İmam-ı Azam hazretlerini mi?» Mürid «Şeyhimi!» diye cevap verdi. Mevlânâ hazretleri bu cevaba öyle­sine öfkelendiler ki, müridi adamakıllı haşladılar ve «köpek!» diye hitap ettiler. Peşinden hususî dairelerine çekildiler.    Biraz sonra döndüler ve Seyyid Kaasım hazretlerine «Müridin kalbini kırdık! Haydi gidip kendisinden af dileyelim!» dediler. İkisi birden çıkıp o müridi yolda buluyorlar.    Kendileri af dilemeden mürid ilerli­yor ve'şöyle diyor : «Sizden af dilemeğe ve niçin şeyhimi daha çok sevdiğimi bildirmeğe geliyordum. Sebep şu : «Bunca yıldır İmam-ı Azam hazretlerinin mezhebindeyim;    böyleyken kötü sıfatlardan kurtulabilmiş değilim! Şeyhime bağlanalı pek az bir zaman geçti­ği hâlde kötü sıfatlardan kurtulmuş bulunuyorum. Şimdi öğren­mek istiyorum : Böyle bir zât'ı mezhebimizin kurucusundan ziya­de sevmek suç mudur? Eğer kitaplarda böyle bir fazla muhabbet kötü diye gösteriliyorsa, söyleyin, dönelim!»    Mevlûnâ hazretleri bu izahı beğendiler ve müride lütuflarda bulundular.

*

Dediler:

— Bir gün Mevlânâ Sadeddin Kaşgarî ile beraber Şeyh Bahaeddin Ömer'in ziyaretine gidiyorduk. Yolda Mevlânâ Sadeddin hazretleri bana dedi ki: «Bir kutup ele geçirsek de bâtınımızı ta­sarruf etse ve bizi kendiliğimizden kurtarsa.» Şeyhin huzuruna çıkınca, o, Mevlânâ'ya döndü ve şöyle hitap etti : «Kutbun tasar­rufunu ne yapacaksın? isteklilerin istidatlarına üşüşen arıza ve engelleri, bunların, sohbetleriyle yok etmelerinden büyük tasar­ruf mu olur?» Fakat Mevlânâ Sadeddin'in kasdı bu değildi. O, is­teklerin, istidatları miktarınca bir feyiz kazanmasını değil, faz­lasını diliyordu. «Hâcegân yolunun, isteklileri kendilerinden üs­tün hâle getiren bâtın tasarrufu marifetine tâlib bulunuyor ve bu

isteğinin hakikatinde yanılmıyordu.    O, in'ikâs şekliyle kutuptan gelecek ve kendi öz istidadını aşacak feyzi arıyordu.

*

«Reşahat» sahibi :

— Dış vücut ile var olan her mahlûk, hususî bir isme mazhardır. Melekler de kendi varlıkları içinde hususî bir isme mazhar ve o isim dairesinde huzur ve zevke mâliktirler. O isimden başka bir isme geçemezler.

Ve ma minna illâ lehü mekâmün mağlûmün

âyeti de bu mânaya işaret eder. Fakat insan bu ölçünün dışında­dır: Bir ucunda «zalûm» ve «cehul» sıfatlarının karanlığı bulunan insan öbür ucuyle nuranî emanetin ve birinden öbürüne intikal is­tidadının sahibidir.

*

Dediler:

— Şeyh Necmeddin Dâye, evliya sohbetinin kadrini bilen, hattâ bilmek isteyen hiç kimse olmadığım söylemişlerdir.

*

Dediler:

— Şeyh Ebulkaasım Gürkânî hazretleri buyurdular : «Öyle bir kimseyle düşüp kalk ki, senin bütün varlığın o olsun!. Yahut onun varlığı sen olasın!. Yahut da ikiniz birden Allah'ta yok olup ne sen kalasın, ne o!»

*

Bâtınının, taraflarından tasarrufunu özleyen bir insanın, için­den geçirdiği hissi şöyle cevaplandırdılar :

— Senin istediğin tasarruf odur ki, ya ben sen olacağım, ya sen ben olacaksın!.

Tasavvufun tarifi mevzuunda dediler ki :

— Bu tarifi Şeyh Ebu Said Ebulhayr yapmıştır : «Şimdiye kadar yedi yüz velî tasavvufun tarifinde türlü sözler söylemişler­dir. Bütün bu sözlerin özü şu noktada toplanabilir : Tasavvuf, vak­ti, en değerli olan şeye sarfetmektir.

* Dediler :

— Şeyh Ebussuud hazretleri, yakınlarına : «Benim yanıma duyduklarınızla gelmeyin, olduklarınızla gelin!» buyururmuş... Muhiddin-i Arabî hazretleri de şöyle der : «Şeyh Ebussuud'un bu sözden muradı, benim kudsiyetime halktan aldıklarınızla gelmeyin, kendi gönlünüzden süzdüklerinizle gelin demektir.»

* Dediler :

— Cüneyd hazretleri sözü ima ile söylerler ve sırları gizler­lerdi. Bir gün, istemeden, ince hakikatlere dair ağızlarından söz­ler dökülmeğe başlamış. Meclislerinde, kendilerinden bu sözleri cezbeden biri olmak ihtimalini düşünmüşler ve yoklanmışlar... Bakmışlar ki, bir köşede Mansur (Hallaç), başını cübbesinin yaka­sı içine çekmiş, oturuyor. Mansur'u dışarı çıkartmışlar... Zira onun ifşa edeceğini biliyorlarmış.

*

Dediler:

— Mevlânâ Nizameddin Hâmuş hazretlerinin dedikleri gibi, şeyh kendisini müridlerine güzel göstermeği bilendir. Maddede ve mânada güzel görünmek ve cemâl ile tecelli etmek, şeyhliğin şartıdır.

*

Dediler :

— Seyyidlerin (peygamber neslinden gelenlerin) bulunduğu bir memlekette ben oturamam. Zira Allah'ın Resûl'üne bağlı bir nesepten   gelmenin  şerefini   taşıyanlara,   lâyık  oldukları   tazimi

gösterememekten korkarım. Bir gün, İmam-ı Azam hazretleri ders verirken, oturdukları yerden birkaç kere ayağa kalktıkları görül­müş... Sebep : Avluda küçük çocuklar oynuyor ve aralarında seyyidler bulunuyor. Koca imam, gözleri bunlara her değişte ayağa kalkıyor. .

*

ı

Dediler :

— Semerkant ulularından birine sordum : «insan rüyasında Allah'ı ölmüş görse tâbiri nedir?» Cevap verdi : «Eğer rüyada Al­lah'ın Resulü ölmüş görülürse, görenin şeriatta bir suçu olduğuna delil olur; bu da onun gibidir.» Bence tâbir şudur : Allah ile huzu­ra varmış bir kimsenin o huzuru kaybetmesine işaret... Halbuki Mevlânâ Câmi hazretleri tam tersiyle tâbir etmişler ve rüyada Al­lah'ı ölmüş görmenin bir kötü huydan kurtulmaya ve huzur bakı­mından büsbütün yükselmeğe delâlet ettiğini söylemişlerdir.

*

Dediler :

— Kabirlerin keşfi, mezardakinin ruhunu misâl âleminden bir surete bürünmüş olarak görmekle olur. Lâkin şeytanlar da dış suret ve şekillerle görünmeğe muktedir oldukları için «Hâcegân» büyükleri bu türlü keşiflere değer vermezler. Kabir ziyaretinde onların usulü, bâtınlarından bütün nisbetleri boşaltarak gelecek nisbete göre kabir sahibinin hâlini bilmektir. Nitekim meclisleri­ne bir yabancı geldiği zaman da yine onların bâtınlarına nazar ederler ve orada gördüklerine nazaran hareket ederler. Şeyh Muhiddin-i Arabî hazretleri buna «karşılık tecellisi» der. Bu hâlin zuhuru, büyüklerin bâtınlarındaki safa ve cila vasıtasiyledir. Zira onların gönül aynaları dünya nakışlarından arınmıştır. Pak ve saf­tır. Gönüllerini kendi hâllerine bıraktıkları zaman orada renksiz­likten başka bir şey kalmaz ve karşılarındakinin hâl ve nisbeti ol­duğu gibi kendilerine akseder, kendilerinde görünür.

*

Dediler :

— Bir gün Mevlânâ Nizameddin hazretleriyle Şâş mezarla­rını ziyarete gittik. Bir kabrin yanına oturup bir müddet kendile­rini verdikten sonra derin bir teessürle kalktılar ve «Bu kabir sa­hibinin cezbesi galip» dediler. Gerçekten o kabir, ibrahim Kimyaker isimli, devrinin meczuplarından birinin imiş... Ondan sonra bir kabre daha gittiler. Onun için de «Bunun da ilim nisbeti galip» buyurdular. O da, din âlimlerinden Şeyh Zeynüddin Gûy-u Âri-fan isimli birinin... Tahkik ehlince sabit olmuştur ki, ölümünden sonra terakki galiptir.

*

Dediler :

— ölümden sonra terakkinin hayattakinden üstün olduğu üzerinde bir çok keşif ehli birleşmiştir. Muhiddin-i Arabî hazret­lerinin fikri de budur. Ebülhüseyn Nuri «ölümden sonra terakki olmaz!» diyenlerdendir. Halbuki birçok keşifle sabittir ki, ruha, be­den alâkasından sıyrıldıktan sonra bu dünyaya ait olmayan bir ilim verilmekte ve o da her ilim gibi terakki etmektedir.

* Dediler:

— Fakrin hakikati üzerinde Gavs-i Azam hazretleri şu ilâhi hitaba erdiler: «Ey Gavs-i Azam, yakınlarına fakirlik öğüdünü ver! Ondan sonra da fakirlikten fakirlik (fakirlikten de uzaklaş­ma) nasihatini... Böylece fakirlik, hem her şeyden, hem de sonun­da fakirlikten kurtulmaya varınca onların gayeleri yalnız ben olu­rum!»

* Dediler:

— Bazı büyükler «Cehdet ki, kendi amelinle kabre gitmeyesin!» buyurmuşlardır. Bundan murad, hiç bir amelin insana da­yanmadığını ve ancak Allah'ın lûtfiyle kaim olduğunu bilmek ve bu şuuru muhafaza etmektir.

*

Dediler :

— Bazı büyükler «Allah dilerse vâhidiyet (birlik) mertebe­sinde kendisini anlar.» buyurmuşlardır. Murad şudur : Vâhidiyet, mücerret hakikat mertebesidir ve Allah dilerse kendinden insana öyle hususî bir ilim verir ki, o ilimle mahlûk, hâlikini anlar. Çün­kü Allah'ı anlamak, Allah'ın ilmi olmadan mümkün değildir. Ya­ni Allah'ı anlamak, ancak Allah iledir.

*

Dediler :

— Bir gece Hoca Baki'nin acısı vardı. Uyuyamadı. Ben de onun acısı yüzünden uyuyamadım. Alâkalı olduğu insanın acısın­dan ıstırap duymayan insan, son derece katı ve kabadır. Bu yolda olanlara gerektir ki, canlılardan hangisine bir ıstırap gelse, aynını kendi çekecek kadar incelmiş olsun... Bir kere bir merkebi öyle dövmüşler ki arkasından kan gelmiş. Bir de bakmışlar ki, orada bulunan Beyazid-i Bestamî hazretlerinin baldırlarından da kan iniyor.

«Reşahat» sahibi:

— Hoca hazretlerinin bu sözlerinde «Cem'» makamında bu­lunduklarına ait bir delâlet vardır.

*

Dediler:

— Bir gün Şeyh Bahaeddin Ömer hazretlerinin huzurlarındaydım. Biri geldi ve şöyle lâf etti: «Bazı büyükler, hâllerinin ba­şında, mümkün olanın (yaratılmışların) vâcib olanın (yaratanın) aynı olduğunu söylemişlerdir. Hâllerinin nihayetinde ise mesele­yi tersinden belirtip, vâcib olanın mümkün olanın aynı olduğunu ileriye sürmüşlerdir. Bunun izahı nedir?» Şeyh hazretleri buyur­du : «Birinci söz yanlış yönde söylenmiştir : ikincisi ise doğru...» Ve meclistekilere hitap etti: «Bu iki görüş arasında fark nedir?» Kimse cevaba cesaret gösteremedi ve izahını şeyh hazretlerinden bekledi. Tam o anda Türkistan emirlerinden bir topluluk huzur­larına geldiler ve bu dakîk meselenin taraflarından izahına imkân kalmadı.