Hoca hazretlerinin hikmetlerinden

e-Posta Yazdır PDF

 

HOCA HAZRETLERİNİN HİKMETLERİNDEN

Sefer meselesi :

— Şeyh Bahaeddin Ömer hazretleri bana sordular : «Başlangıçtakine sefer mi daha iyidir, yerinde kalmak mı?» Ben edebe riayet ederek kendimi cevaptan âciz gösterdim. «Mutlaka cevap ver diye ısrar gösterdiler. Dedim ki : «Başlangıçtakine seferde gö­nül perişanlığından başka bir şey hâsıl olmaz. Sefer, müridde an­cak temkin sıfatı yerleştikten sonra iyi olabilir. Benim anlayışıma göre, başlangıçtakine sefer uygun değildir. Onu bir köşede oturtup temkin sıfatına erdirmek lâzımdır. Bu vaziyette olan bir kimse için kendi şehir ve muhitinde kalmak en iyisidir. Aynı zamanda yakınlarının, dost ve düşmanlarının teftiş ve tecessüs gözleri de kendisinin kötü hareketlerine mâni olur. Gerçi büyüklerden bazı­ları bunun tersini müdafaa etmişler ve kötü alışkanlıkların ve fay­dasız bağlılıkların seferle önleneceğini ileri sürmüşlerdir. Ayrıca sefer mihnetlerinin de riyazet yerine geçeceğini savunmuşlardır. Lâkin, bu, ancak mürşidi buluncaya kadar onu diyar diyar aramak için olabilir. Mürşid bulununca da müridin yeri onun eteğinin ucudur ve ancak muayyen bir mertebeden sonra sefer kendisine münasip olabilir. «Hâcegân» büyüklerinin görüşü de böyledir. Eğer mürşid, müridin memleketinde ve şehrinde ise o zaman ken­disine hiç bir suretle sefer lâzım değildir. Mürşid bulunamamış ise bulununcaya dek seyahat şarttır.»

*

Yine sefer meselesi :

— Bayezid-i Bestamî hazretleri, hâllerinin başlangıcında Bestam'dan yola çıkıp bir yerde bir azizin sohbetine vardı. O aziz kendisine dedi ki : «Geldiğin yere dön, muradını orada bırakıp yollara düşmüşsün!» Bayezid hazretleri geri döndü. Bir yaşlı an­nesi vardı. Onun hizmetine girdi ve rızasını elde etmeğe çalıştı. Muradına erdi. Şeyh Muhiddin-i Arabi hazretleri, Bayezid-i Bestamî'ye «Dön!» emrini veren şeyhin maksadına işaretle diyor ki : «Murad edilen zat, bütün zaman ve mekânı kuşatıcıdır; hiç bir yer onun kuşatıcılık sahasının dışında değildir. Bayezid'e bu sırrı his­settirip mesafeler boyunca dolaşmaya ihtiyaç olmadığım anlatmak . istedi.»

*

Yokluk ve küçüklük meselesi:

— Sâlik,. yokluk elde etmek, yokluğa bulanmak için nefsini küçültmek ve düşürmek yolunda o kadar çalışmalıdır ki, Allah'ın cemâlini fenâ ve hiçlik aynasında görebilecek hâle gelsin...

*

Cevr ve cefadan mutlu olmak meselesi :

Halkın cevr ve cefasından haz etmeyen kişinin canına Al­lah ehli ilminden hiç bir koku gelmez. Zira Allah ehli gözünde mutlak fail Allah'tır ve sevilenden sevene hangi yoldan ne gelir­se, onu baş tacı etmek gerektir.

*

Nefsi kırmak meselesi:

— Hakkında kötü söylenen bir insan bundan müteessir olur. Böyle bir şeyin insan tab'ına hoş gelmemesi fıtrî ve umumîdir. Dervişe lâzım olan ise bu hoşlanmamayı gönlünden kovmasıdır. Bu da Allah'a ermeden olmaz ve sadece zikirle murakabeyle elde edilemez. Gerçek sülük (yola giriş) ise budur.

*

Belâ ve mihnet meselesi:

— Belâ ve mihnetin insan kalbini tasfiye edişi, pak ve saf hâle getirişi kadar hiç bir şey müesser olamaz. Belâ ve mihnet, bilhassa, Allah ile kul arasındaki perdeyi incelticidir. «Belâların en büyüğü nebilere, sonra evliyaya ve sonra sırasiyle şuna ve buna gelir» mealindeki hadîs bu hikmete işarettir. Benim de kanaatim böyledir.

*

Allah'ın mekri (tuzağı) meselesi :

— Bir kimse yolda giderken görse ki, bir köpek uyuyor ve yolundan rahat geçmek için o köpeği kaldırsa ve geçtikten sonra köpeğe bakıp aynı duyguyu muhafaza etse, bu hâl kendisine ilâhî bir mekrdir ve böyle bir işi yaptığı hâlde kendi vecd ve hâlini elin­den almadıklarına şükretmesi lazımdır.

*

Yine ilâhî mekr :

— İlâhî mekr ikidir :    Biri aşağı,    öbürü yüksek tabakaya mahsus... Aşağı tabakaya mahsus olanı, hizmette kusur işlenme­sine rağmen nimette eksiklik olmaması, yüksek tabakaya mahsus olanı da edebe aykırı hareket edildiği halde vccd ve hâlin devam etmesi...

*

«Hâcegân» nisbeti :

—«Hâcegân» nisbetine çalışanların terbiyesi öyle olmalı ki, meselâ bunlardan biri buğday alım satımında alâkalılarla kavga­ya tutuşsa ve kavganın şiddetinden kana bulanmış olsa yine bâtı­nında en küçük rahatsızlık ve çektiği cefadan en basit teessür yer bulmamalıdır. Hattâ bunlardan zevk duymalı, kötülük işleyenleri mazur görmeli ve kendi nisbetinden ayrı düşmemelidir.

*

Tecelli meselesi:

— Allah, tecellileriyle bütün varlıklara şâmildir. Çok kimse­ler vardır ki, bir köşeye çekilip ona «halvet» veya «uzlet» adını koyarlar. Böyle yapmak için ne özürleri vardır? Eğer bunca tecelliyi bâtıl sayıyorlarsa cahilliklerine doymasınlar!. Eğer «haktır» diyorlarsa ya ne için hakkı yerine getirip bir iş başını tutmazlar? Ama «Cem'» makamında istiğrak ve istihlâke düşmüş olanlar, dünya ile uğraşmak mecallerini yitirdikleri için mazurdurlar ve onların hâlleri müstesnadır.

* Hitab ve perde :

— «Hâcegân» nisbetini taşıyanların, halk içinde gezerek çoklukta ve ayrılıkta görünmelerinin sırrı şudur ki, halvete davet eden sevgili karşısında seven daima hicaba düşer.

*

Yine hicab ve perde :

— «Hâcegân» nisbetinin letafeti o derecededir ki, bizzat te­veccühün kuvveti onun zuhurunu mâni olur. Nitekim bütün güzel­lik tecellilerinde aynı şey görülür; üzerlerine fazla yönelme olun­ca hemen hicaba, perde arkasına çekilirler. Ve yine bu nisbetin letafeti, bir köpeğe «hişt!» demeğe bile mânidir. Hemen nisbet kaybolabilir.

*

Zıttan asla :

— Eşyanın zıddiyle zahir olduğu ölçüsü malûmdur. Böyle olunca, halk ile düşüp kalkmak Hakk ile olmanın zıddıdır. Zıtlar arasındaki kerahet, makûs (ters) tarafa doğru bir incizap cereyanı açar. Bu sebeple, bu silsile ehli halkla düşüp kalkarlar ki, onun zıddına müncezip olsunlar ve gönüllerini en sağlam şekilde Al­lah'a bağlasınlar...

*

Nisbet:

— «Hâcegân» yolundan gönlünde bir nisbet doğan kimse, başlangıçta aynı nisbeti taşıyanlardan başkalariyle ihtilât edecek olursa nisbetini zayıflatır. Velev ki. ihtilât ettikleri züht ve takva ehlinden olsun... Züht ve takva nuranî bir nisbet olduğu hâlde manevî nuraniyetle bir araya gelmeyecek olursa sâlik içten eksik teşkil eder ve onu, nisbetler içinde en yücesi olan kendi nisbetinden düşürür.

*

Sohbet:

— Size hevâlariyle galip gelecek ve neticede sizi yiyecek olan topluluklarla sohbet etmeyin!. Vaktinizi telef edenlerden uzaklasınız!.

*

Kadın arzusu :

— Bu yola giren birine evlenme isteği yapışacak olursa baş vurulacak ilk iş istiğfardır. Onunla geçmezse kadınlardan uzak bir yere varmak... Yine geçmezse oruç ve yemeği azaltmak... Onunla da geçmezse mezarları dolaşıp ölülerden ibret devşirmek... Ve yi­ne geçmezse kalb ehlinin bâtınlarından imdat istemek... Ümit edi­lir ki, bu yollarla şehvanî kuvvete hâkim olunur.

*

izdivaç :

— Evlenmek, en yüksek ve en aşağı iki derece içindir, Nebîler ve velîlerle, halkın aşağı sınıfı... Biri evlenme vasıtasiyle Hakk'a yaklaşmaya büsbütün kuvvet kazanır ve asla Hakk'tan mahcup kalmaz; öbürü ise, yine aynı vasıtayla hayvaniyetini ta­mamlar. Ama şu taife ki, bunların ikisi arasındadır; onlara izdivaç tavsiye edilemez. Benim bir günahım vardır ki, beş yüz yıl yaşa­sam da her an istiğfar etsem o günahı karşılayamam. Evde evlendiğimdir.

(Hoca hazretlerinin bu sözleri, aynı yolun büyüklerine bağlı görüş ve mizaca uymamaktadır. Evlenmekte, Muhammedi mizaç olarak büyük sır vardır.)

«Reşahat» sahibi:

— Evlenmek, Kur'an ve hadîs ile teşvik edilmiş bir müesse­se iken Hoca hazretlerinin bu sözlerindeki nefyi müsbet telâkki etmeyecek bir itiraz şu tarzda cevaplandırılabilir ki, kendileri bul hükmü itlâk ile herkese şâmil bir kaide hâlinde vazetmeyip ancak bazı şahıslara ve onların istidat derecelerine göre tayin buyurmaktadırlar. Bu zamanda olduğu gibi öyle şartların belirdiği zemini ve zamanlar vardır ki, onlar da tecerrüt (kadından el çekme) ve feragat evlâdır.

*

Giriftarlık :

— Bir er gördüm ki, bir güzele giriftar olmuştu. O güzel nereye gitse o da peşinden... Hayvanlarda da aynı şey değil midir? insanın hayvanla ortak olduğu iştc-n ne beklenebilir? Yazık ki na­sihat edicilerin öğütleri giriftarlara tesir edemez.

*

Zikir :

— Gönlünü Allah'a vermiş olanın zikre ihtiyacı yoktur. Zi­ra zikirden murad bu nisbetin meydana gelmesi ve gizli muhab­betinin ortaya çıkmasıdır. Dâva, harflerden, (ha) ye (hû) lardan kurtularak yârı anmaktadır.

*

İncelik :

— Bu nisbetten gönlünde bir eser doğan kimseye şeyhin muamelesi gayet ince olmalı ve onun kalbine kerahet düşürmeme­ği hedef tutmalıdır. Şeyh kendisini müride sevimli göstermelidir. Müridde kerahet duygusu uyanınca muhabbet silinir, muhabbet silinince de nisbet kaybolur.

*

Yine incelik :

— Bir kimse bu taifenin sohbet dairesine girince kendisini gayet âciz ve müflis göstermelidir ki, onların rahmet ve şefkat nazarlarını çekebilsin...

*

Kalabalıkta halvet:

— Kalabalıkta halvet (halvet der encümen), pazara girdiğin zaman halkın patırtısından kulağına hiç bir şey çarpmaması de­mektir. Kolayca ele geçer bir şey değildir bu... Bazıları bu yolu kolay sanırlar. Hoca Muhammed Pârisâ bunca iç ve dış kemâlin sahibi oldukları halde «Hâcegân» kitaplarını yanlarından ayır­mazlardı.

*

Havatır (kalbe inen zıt hisler):

— Havatırı kemâliyle bilip murakabe etmek Hoca Abdülhalik silsilesine mahsustur. Zira bunlar aldıkları her nefesi muhafa­za ve murakabede son derece ihtiyat üzerindedirler.

*

Zevkle idrak :

— Yolumuzdan murad, gönlün, zevk ve lezzet yoluyle Al­lah'ı bilmesidir. Başlangıçta bu mâna, uygun ameller ve makbul işlerle elde edilir. Sonda ise artık işin kıymeti kalmaz ve mâna kalbin melekesi hâline gelir, malı olur.

*

Yakîn (Anlayış) :

— öyle bir yakîn sahibi olmalıdır ki, onu hiç bir su eritme­ğe ve hiç bir ateş yakmaya muktedir olmasın...

Meselâ buğdayın vücubuna yakîn sahibi olan bir insanın bil­gisini hiç bir şey değiştiremez. Fakat, bilmeyene buğday ne kadar tarif edilse o yine zihinlere yerleştirilemez.

*

Bâtını hâli:

— Bâtınında bu yola girmek için bir alâka ve nisbet doğan kimse, bu hâlini Allah'tan bir nimet bilip hakkını yerine getirme­ğe davranmalıdır. Hakk'ın yerine getirilmesi, varlığını topyekûn o yola sarf etmektir. Tahkik ehlince sabittir ki, vicdan, isteğin ba­sıdır. Bir şey istemek, vicdan üzerinde tecelli ile olur. Allah bir gönüle tecelli etmeden o gönülde istek harekete gelemez. Meselâ bir kimse bir pencere altından geçerken o pencerede görünen bir güzel onda öyle bir istek doğurur ki, gayet tabiî olarak incizap is­teğin başı olur.

*

Zeka :

— insanda zekâ kıymeti, bu taifenin hakikatlerini anladığı nisbettedir.

*

Hâs idrak :

— Dâva teveccüh ve murakabede değildir. Dâva, bütün işle­ri bir gayeye bağlayıp her şeyde hâs ve hususî bir anlayış sahibi olmaktadır.

*

Amel:

— Ameli sevmek lâzım, huzur ve cemiyeti değil... Amel, ira­deye bağlıdır, huzur ve cemiyet ise irade dışında... Huzur ve ce­miyeti hazırlayıcı aslî saik ameldir.

*

Sohbet:

— Bizim sohbetimizden size bir zevk    ve keyfiyet gelecek olursa sohbete devam ediniz; aksine, zahmet ve bıkkınlık gelecek olursa bizden ayağınızı kesiniz!

* Kelâm :

— insan, kendisini, dinlediği sözün iç mânalarına vermeli­dir. Sözleri dış yüzünden dinlemekle bir şey olmaz. Kelâmın bir cemâli vardır ki, Hak onu inayet ettiklerine gösterir. Nitekim Al­lah, beyinlerini kelâm ile gönderdi, cezbe ve tasarrufla değil...

*

Tecelli aynaları:

— Lisan gönlün aynasıdır, gönül ruhun aynası, ruh insanî hakikatin aynası, insanî hakikat de Allah'ın aynası. Gaibin haki­katleri bu kadar mesafe ve basamak atlayıp lisana gelir. Orada lâfz şekline bürünüp istidatlıların kulağına erişir.

* ..

Güzel söz :

— Sözün güzeli, dinleyenin dinleyenden aldığıdır ve evliya kelâmıdır.

*

Yenilik :

— Büyükler bana iki şey inayet ettiler : Birincisi, ne söyler­sem yeni olması, dalgıç görmemiş derya dibindeki inciye benze­mesi ve asla daha evvel söylenmemiş olması; ikincisi de, ne der­sem makbul olması ve hiç reddedilmemesi...

*

Usul:

— «Hâcegân» yolu büyüklerinin usulünce kelâm eden bir kâfir bulunduğunu haber alsam gidip meclisinde oturmayı cana minnet bilirim.

*

ilim:

—- Nahiv (gramer) bir haftada öğrenilmesi kabil bir ilimdir. Düşündüm : Ne olaydı, dervişliği de bir kitapta toplayabilselerdi ve bir haftada öğrenmek mümkün olaydı? Halbuki hakikatte ne kadar basit... Gönül aynasını bu dünyadan çevirip Allah'a döndürmekten ibaret...

*

öz:

— Zahir ilimlerinin özü, tefsir, hadîs ve fıkıhdır. Bunların özü de tasavvuf... Tasavvufun özü ise vücut bahsidir. Derler ki, bütün tecelli mertebelerinde vücut birdir ve o vücut kendi ilmî suretleriyle zahire çıkmıştır. Bu bahis gayet nazik ve dakiktir. Buna akıl ve hayal ile girişmek küfürdür. Zira bu âlemde köpek ve domuz gibi hayvanlarla türlü necaset ve sefil şeyler vardır. Vücudu bunlara kadar şümullendirmek, kabahat ve şenaatin en büyüğü olur. Onları ayırmak ve müstesna tutmak ise ölçüyü bo­zar. O halde?. «Hâcegân» taifesinin bağlılarına düşen vazife, bü­tün bu akıl keşmekeşliklerini bir tarafa bırakmak, bâtın tasfiye ve tezkiyesine çalışmaktır. Bâtın nuranileşip ruh aynası safa ka­zanınca hakikat ona tecelli eder. O zaman vücut hakikatinin ne olduğu anlaşılır ve bu hakikat kelâm kalıplarına dökülemez.

Ve bir şiir okudular :

ŞİİR

Ey okunu ve yayını hazırlamış, avını gözleyen!

Sen uzaklarda ara dur, şikâr senin içinde...

Ben sana senden yakınım dedi Hak, bilemedin!

Senin uzaklık sandığın, akıl ve idrakindedir.

*

Pişmek :

— Bu yolda pişenlerin uzun zaman piştiğinden haberi ol­maz. Karpuzun güneş altında pişmesi ve olması gibi... Onun hâ­linden yalnız bostancı anlar.

Hoca hazretleri bu sözleri «Reşahat» sahibine söylüyorlar ve bu arada onun ağladığını görüp kendileri de in'ikâs suretiyle ağlamaya başlıyorlar.

Peşinden aralarında şu konuşma geçiyor : Hoca hazretleri:

— Neredensin?

— Sebzevar'da doğdum, fakat Heri'de büyüdüm. Hoca hazretleri:

— Senin doğduğun yere dair bir hikâye anlattılar. Sebzevarlı bir sünnî bir duvarın kenarında oturuyormuş. Duvarın te­pesinde de bir rafızî... Başını kaldırınca ne görsün?. Kâfir rafızî. iki büyük sahabinin, Hazret-i Ebubekir ve Ömer'in mübarek isim­lerini ayağının tabanına yazmış değil mi?. Maksadı hakaret. Sün­nî bu manzaradan fevkalâde müteessir olmuş ve bıçağını çıkar­dığı gibi rafızînin tabanına saplamış...Rafızî basmış çığlığı... Avaz avaz bağırmaya başlamış : «Koşun, dostlar, bu sünnî beni bıçaklıyor!» Rafızîler üşüşmüş ve sünnîyi param parça etmek üzere kıskıvrak yakalamışlar...Sünnî bakmış ki, kurtuluş imkânı yok, parçalanacak; şöyle bir hileye baş vurmuş : < Bir dakika du­run da size işin gerçeğini anlatayım!» Durmuşlar. Demiş ki : «Bu duvar dibinde dinleniyordum. Başımın üzerinde bir temas duy­dum. Kafamı kaldırınca gördüm ki, o isimleri başımın üstüne koy-

mak istiyorlar. Halbuki ben de sizdenim ve başımın üstünde el­bette o isimlere tahammül edemezdim. Öfkemden onun bir ayak olduğunu bile farkedemedim ve bıçağımı çektiğim gibi başıma inen o şeyi dürttüm. Meğer o da bizim gibi birinin ayağı değil miymiş?» Bunun üzerine adamı bırakmışlar, hattâ elini öperek ihtirama bile lâyık görmüşler. Demek ki, sen, böyle bir şehirden­sin!.

— Evet efendim!

— Şeyhlerden biri yine rafızîlerin çoğunluk belirttiği bir yere düşmüş. Yolda, bir sürü rafızî önlerine çıkıp Hazreti Ebu­bekir hakkında etmedikleri küfür bırakmamışlar. Şeyhin yakın­ları bunları tepeleyecek olmuş. Müsaade etmemişler. Demişler ki : «Bırakın! Onların bahsettiği Ebubekir, bizim bildiğimiz de­ğildir! Onlar kafalarında mevhum bir Ebubekir icat ederek onu Allah Resûl'ünün beyt ehline düşman gösteriyorlar ve ona çatıyorlar. Böyle bir Ebubekir mevcut olsaydı biz de ona çatardık!» Rafızîler bunun üzerine hidayete eriyor ve istiğfar ederek şeyhin ellerinden öpüyorlar.

Ve hoca hazretleri «Reşahat» sahibine soruyorlar :

— Baban kimdir, neyle meşguldür?

— Adı Mevlânâ Hüseyin'dir, vaizdir.

— Kulağıma gelmiş bir isim... Kemâl ve fazilet sahibi bir insan olduğunu işittim, vaazları, aşağı ve yüksek, her sınıfın mak­bulü imiş.

*

— Şeyh Zeynüddin Hâfî ve Mevlânâ Yakup Çerhî hazretle­rinin üstadı Mevlânâ Şahabeddin Seyaramî Semerkant'a geldiği zaman kendisinden bir vaaz rica ediliyor. «Hâcegân» ulularından Mevlânâ Muhammed Attâr Semerkantî hazretleri de oradadır. Mevlânâ Şahabeddin teklifi kabul ediyor ve minbere çıkmadan eğilip merdivenin eşiğini öpüyor. Mevlânâ Muhammed Attâr manzarayı görünce hemen kalkıyor ve topluluğu terkedip dışarı çıkıyor. Mevlânâ Şahabeddin bu vaziyeti görünce söze başlamadan minberden iniyor ve Mevlânâ Muhammed Attâr'ın peşine düşüyor. Onu yakalayıp soruyor : «Bizden ne edepsizlik oldu ki, söz söylememizi beklemeden vaaz meclisimizden çıkıp gittiniz?» Cevap : «Biz devamlı olarak halk içinde bid'at kalmasın diye ça­lışırken, siz, minbere çıkarken eşik öpmek bid'atini nereden pey­dahladınız, hangi kitapta ve sünnette gördünüz? Eski imamlar­dan bunu kimler yapmıştır? Sizin gibi ilim ehlinden böyle bir hareket zuhur edecek olursa; bir vaaz meclisinde nasıl bulunabi­liriz?»

«Reşahat» sahibi :

— Hoca hazretlerinden bu duyduklarımdan sonra memle­ketime geldim ve babamın vaaz meclisine gittim. Gördüm ki, tıpkı Mevlânâ Şahabeddin gibi minbere çıkarken eşik öpüyor. Ev­de hoca hazretlerinden dinlediğim Mevlânâ Şahabeddin ve Mu­hammed Attâr menkıbesini anlattım. Ağladı ve dedi : «Bu bize hoca hazretlerinin öğüdüdür ve senin ağzınla iletilmiştir!» Ondan sonra! babam her türlü bid'at tavırlarından çekinir ve kılı kırk yarar oldu.

*

Vaaz ve ölçü :

— Semerkant'ta iki kişinin vaazı bana gayet hoş gelirdi. Bi­ri Mevlânâ Seyyid Aşık, öbürü Mevlânâ Ebu Said Taşkendî. Mev­lânâ Seyyid Aşık şiddetli riyazet üzerinde bir kimseydi. Açlık ve susuzluk, yüzünü mühürlemişti. Gayet güzel vaaz ederdi. Çok defa, kendisini, bir kenara çekilip ayak üzeri dinlerdim. Bir aziz, rüyasında bir topluluk görmüş. Bu topluluk Hazret-i Musa geli­yor diye bekleşiyormuş. O da yürüyüp Hazret-i Musa'yı görmek istemiş. Bir de bakmış ki, gelen Seyyid Âşık'tır. Çok hoşuma giden vaizler ve vaazlardan biri de Mevlânâ Semsüddin ve söyle­dikleri oldu. Mevlânâ Semsüddin vaaz verirken gözyaşlarını tu­tamadı ve sarsıla sarsıla ağladı. Ağlamasının sebebini anlamak için dikkatle kulak verdim. Dedi ki: «Mirza Sahruh Müslüman padişahı tanınır. Duyduğuma göre yakınlarından biri cariyelerden biriyle münasebeti olduğu iddiasıyle hesaba çekilmiş ve Mirza'nın emriyle minareden atılmak suretiyle öldürülmüş. Bu ceza­nın şeriat ölçüsüyle hiç bir alâkası yoktur. Evvelâ isnat edilen cürüm sabit midir, değil midir? Sabit ise cezası bu değildir. Mi­nareden atılarak öldürülmek şeklinde şeriatta bir ceza yoktur. Sabit değilse zaten adam suçsuz demektir ve bir müslümana bu zulüm nasıl izah edilebilir? Mirza'nın her hareketi her bakımdan şeriata aykırıdır.» Anladım ki, Mevlânâ bu sebeple ağlıyor. Bu gibi din bağlılarında şeriat ıstırabı, şeriata riayetsizlik acısı her devrin üstündedir.

*

Şefkat ve merhamet duygusu :

— Şeyh Ebu Osman Hayri, şeyhi Ebu Hafes Haddad'dan halka vaaz etmek için izin istedi. Şeyhi sordu : «Bu arzuya düş­men için sebep nedir?» Cevap verdi: «Halka şefkat ve merha­met!» Şeyh yine sordu : «Halka şefkat ve merhametin ne derece­de?» Cevap : «Halka şefkat ve merhametim o derece ki, günah­larından ötürü onların yerine beni cehenneme koysalar razıyım!» Şeyh : «Böyle insanların halka vaazı makbuldür» dedi ve kendi­si de minber yanma oturup Ebu Osman Hayri'nin vaazmı dinle­meğe koyuldu. Ebu Osman henüz vaaza başlamıştı ki, bir muh­taç, yüksek sesle, sırtına giyecek bir şey istedi. Ebu Osman he­men sırtındaki cübbeyi çıkarıp ona verdi. O zaman şeyhi Ebu Hafas ona bağırdı: «Ey yalancı! în minberden!» Ebu Osman hay­retle inip şeyhine sordu : «Neden dolayı yalancı oluyorum? Bil­dirir misiniz?» Şeyh karşılık verdi : «Şunun için yalancısın ki, eğer senin halka şefkat ve merhametin olsaydı, vermenin sevabı­nı kendine almak yerine başkalarına bırakırdın! Eğer beklediğin hâlde bu sevaba istekli kimse çıkmayacak olursa o zaman kendi cübbeni çıkarıp verirdin!»

*

«Reşahat» sahibi:

— Bir gün içime bir düşünce sızdı : Eğer bana da vaaz işi verilse mevzuum ve niyetim ne olmalı? Bunun için meclislerine gittim. Buyurdular : «Bir kimse ululardan birine baş vurup vaaz etmek istediğini söyledi ve ne niyetle vaaz etmesi gerektiğini sordu. Ulu kişi günaha niyet etmenin faydası olmadığı cevabını verdi. Bu cevap doğrudur; zira vaktinden önce nasihat günahtır. Ve bu cevaptan anlaşılan şudur ki, söz, yüce bir şeydir ve zama­nında ve yerinde olmalıdır. Şimdi onun zamanını göstereyim : Tarîkat büyükleri bu bahiste derin tahkiklerde bulunmuşlardır. Söz söylemek, dilin gönülle, gönlün de Hak ile olduğu zaman mak­buldür» .

*

Ruhsat (izinlerden faydalanma) ve azimet (zora katlanma) :

— Büyükler, ruhsattan kaçıp daima azimet yolunda giden­lerle ülfet ederler. Onlar ruhsat ehlinden kaçarlar. Ruhsat, za­yıfların kârıdır. «Hâcegân» yolu azimete bağlıdır. Azimetsiz (ruh­sat yolundan) ve gafletle pişirilen yemekte ve ıslatılan suda bile bir ağırlık ve karanlık vardır.

*

Musiki:

— Bazı tasavvuf ehlinin ney dinlemeği sevmelerindeki hik­met, o vasıtayla hâsıl olan safayı vesile edinip aslî gayeye yönelmek ve beşerî kayıtlardan kurtulmaktır. İctihat imamlarından bazılarının buna cevaz vermeyişi ise nefslerine bağlı insanların âdeti olarak musikî tesirinin tersine döndürülmesi ve kötülüğe yardımcı kılınmasıdır.

*

Riya:

Bir gün huzurlarında istiğrak taklidi yapan   bir adama dö­nüp iki mısra okudular:

ŞİİR

Vuslatta mestlik gösterişi yapma!

Biz o nişansız şahı tanıyanlardanız!

Tasarruf :

— Mürşid, müridi yiyebilmelidir. Yemekten kasit onun bâ­tınına inip kötü ahlâkını yemektir. Yani kötüyü silip süpürerek yerine iyiyi getirmek ve yerleştirmek... Tasarruf...

*

Yakınlarına hitap :

— Sizden hanginizdir ki, yirmi kere, belki daha fazla tasar­ruf edildiği ve nisbet sahibi kılındığı hâlde her dışarı çıkışında onu kaybetmemiş olsun? Size verilen veriliyor, lâkin siz onu mu­hafaza edemiyorsunuz! Eline bir nur teslim edilen insan, icap eder ki, onu en aziz varlığı bilsin, fânî varlığını tasfiye etsin, ka­ranlıkları yensin ve ışığa çıksın...

*

Yine hitap:

— Benim birkaç günlük hayatımdan fırsatlanıp Allah'a bağ­lanamayan siz, ya benden sonra ne yapacaksınız? Bu fırsatı gani­met bilin ve son pişmanlığın fayda veremeyeceğini takdir edin!.

*

Rabıta (mürşidin hayaline bürünerek erme usulü): «Reşahât» sahibi:

— Bu fakire rabıta usulünü talim ettiler ve buyurdular : «Yabancıları gönlünden çıkar ve kılavuzun gönlünde yer tut! Şey­hinin muradı, senin, seninki de onun olsun! Fânî olmanın yolunu ondan öğren ki, Allah'ta fânî olmak saadetine eresin!

*

Nazar :

«Reşahât» sahibi:

— Hoca hazretlerinin mübarek çehrelerine çok nazar eder­dim. Bir gün bu hâlimi görüp buyurdular : «Bir hürmetkarı, ho­ca Bahaeddin Nakşibend hazretlerinin mübarek yüzüne çok na­zar edermiş. Hoca hazretleri, bu hürmetkarına, gönlünü rüzgâra kaptırmaması için, yüzlerine çok bakmamasını ihtar etmişler ve nereye nazar edileceğini bildirmişler... Nazar, pîrin iki kaşı ara­sındadır ve mürid, kendisine ait her hâlin pîr tarafından görül­düğü ve bilindiği kanaatini muhafaza etmekle mükelleftir. Böy­lece pîrin heybet ve azametini üzerine çekerek bâtınım tasfiye etmelidir.

*

Kötü «havâtır» ve duygulardan kurtulmanın yolu :

— «Havâtır» ve beşerî nefs iğvalarından kurtulmanın yolu üçtür: Birincisi, hayır ve ibadet yolunda kendi kendisine gayret. ikincisi, kendi kuvvetini aradan çıkarıp her şeyi Allah'tan bil­mek ve dua, niyaz, teferru kıblesinden yüz çevirmemek... Üçün­cüsü de pîrin himmetine sığınmak... Elbette ki bu yollardan en elverişlisi, pîrin manevî himmetine yönelenidir.

*

Riyazet:

— Fazla açlık ve uykusuzluk dimağı zayıflatır. Bu yüzden­dir ki, riyazetleri mübalâğalı olanların keşiflerinde    galatlar gö­rülmüştür. Ferah ve sevinçle geçen uyanıklık ise bünyeyi kuv­vetlendirici olduğu için uyku ihtiyacını karşılar ve faydalı olur. Nitekim hoca Bahaeddin Nakşibend hazretlerinin bir menkıbesi bu hakikate işarettir : Fazla riyazet davasındaki bazı müridlerine nefîs bir yemek yediriyorlar ve sabah namazına kadar rahat ra­hat uyumalarını emrediyorlar. Sabahleyin herkes tam gıdasını ve uykusunu almış olarak hoca hazretlerinin etrafında    toplanıyor­lar ve sıhhatle vazifelerine devam ediyorlar. Demek ki, bu yolun başlıca şiarı, itidal sırrında ve ifrat ile tefritten kaçınmak hikmetindedir.

Zikir:

— Zikir bir kazmadır ki, onunla gönüllerdeki yabancı duy­gu dikenleri temizlenir.

*

Yine zikir:

— öyle zikret ki, seni kaplayan istiğrak içinde ruhuna ne cennet arzusu uğrasın, ne cehennem korkusu düşsün!. Uyku ile uyanıklık, nazarında ayırt edilemez olsun ve şeytan, kalb kapısı­nı kendisine kapatılmış bulsun!.

*

Sohbet:

— Eğer sohbet, Allah'ı bilmek ve mâlâyani konuşmamak için olursa cennettir.

لاَيَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا

Lâ yesmcune fihâ lagven

âyeti de bu mânaya işarettir. İçlerine Allah aşkı düşen kimseler Hak ile ve Hak için kelâm halindedirler.

*

Allah'ı anlamak:

— Tahkik ehli nazarında, Allah, hiç bir suretle idrak ve fehme (anlamaya) sığmayandır. Allah'ı anlamak yolu kapalıdır; ve kâmil akıl, Allah'ı anlamak dâvasında hiç bir izah ile yetin­meyendir. Bu dâvada, anlamış olmanın rahatlık ve itminanı bü­yük akıl tarafından kabul edilemez,

*

Ruh :

— Ruh, aslî vatanında daima müşahede halindeydi. Onu bu fenâ âlemine gönderip küçük hayat ihtiyaçlarının kafesine tıktılar. Fakat bazılarında bu kafeste mahpusluk ıstırabı ve aslî va­tana dönmek iştiyakı galip geldi ve gaye, bu işin yolunu aramak oldu. Bundan anlaşıldı ki, insan vücudundan maksat bu ıstırabın meydana gelmesi ve çaresini aramasıdır. Halk, vücudu nasıl an­lasın, gaye ve yol budur!

*

Kulluk:

— İbadet, emirlere uyup yasaklardan el çekmekten ibaret­tir. Kulluk, bu şekilde Allah'a yönelmektir. Kulluk ile ibadet arasındaki fark, birinin gönül, öbürünün amelde tecellisidir.

*

İbadet ve özü :

— İnsanın yaradılışından murad, öz hâlinde, ibadettir. İba­detin özü de bütün hâlinde Allah'tan âgâhlık...

*

Miraç:

— Miraç, manevî ve sûrî olarak iki türlüdür. Manevî miraç ta ikidir : Biri kötü sıfatlardan iyilerine intikal, ikincisi mâsivadan (dış âlemden) Allah'a dönüş ve yükseliş...

*

Seyr:

— Seyir, «muştatil» ve «müstedir» olarak iki kısımdır: Müstatil seyr, murat edileni kendi dairesi dışında aramak, müs­tedir ise kendi gönlü etrafında kollamaktır.

*

İlim:

— ilim ikidir: Veraset ve ledün ilimleri... Veraset ilmi çalışmakla elde edilen, ledün ilmi ise ilâhî mevhibe olarak, emek­siz elde edilendir.

*

Ecr :

— Ecr de, «Memnun» ve «gayr-i memnun» olarak ikidir. Memnun ecr, amel karşılığında olmayarak mevhibe mahiyetinde kazanılan, gayr-i memnun ecr ise mahal karşılığı elde edilendir.

*

Âlim ve ârif :

— Bunlar başka başka şeylerdir. Meselâ nahiv (gramer) il­mini bilene nahiv âlimi denir, fakat nahiv arifi denilemez. Fakat ârif, nahiv kaidelerini yerinde kullanırsa, o zaman sıfatını gös­termiş ve nahvin arifi olduğunu belirtmiştir. Tevhid ilmi için de ayni şey... Tevhidi, şeriata uygun olarak, Allah'ın zâtını, fiilleri­ni ve sıfatlarını tecrit ve tenziye ile bildiren kimse, Tevhid âli­midir. Fakat onu gönlünde duyan ve hem kendi ve hem de hal­kın zuhuratını Allah'a bağlayan ve onu mutlak fail bilen kimse ariftir.

*

Benlik :

— Halk sanır ki, kemâl, Mansur'un dediği gibi Hak benim! demektedir. Halk bilmez ki, kemâl, «Ben» lâfını ve anlamını or­tadan kaldırmaktadır.

*

Kayde girmemek:

Asıl iş, hiç bir kayde girmemektir. Zatî tecelli ile müşerref olan kimse, hiç bir kayde girmez.

Mutlak fenâ :

— Mutlak fenâ, Allah'ta fânî olmak, fenâ sahibinin kendi sıfat ve hâllerinden şuursuz kalması demek değildir. Mutlak fe­na, zevk idraki yoluyle sıfat ve fiillerin kendisine aidiyetini red ve nefyetmektir. Kendinde nefyetmek ve Allah'ta ispat eylemek. Tasavvuf büyüklerinin nefy ile ispat arasında kavga yoktur bu­yurmaları bu noktadandır. Meselâ benim üzerimdeki şu kaftan iğreti ve başkasına ait olsa ve ben bunu bilmesem, öğrenince, el­bette ki o kaftana itibarım kalmaz. Halbuki o daima üzerimdedir ve ben onu giymekte devam halindeyim. İşte bütün sıfatların ari­yet olduğunu bu misale tatbik etmek gerektir. Tâ ki, gönül Al­lah'tan başka her şeyden elini çeksin, vücut ve sıfatların mutlak sahibine teveccüh etsin...

*

Vuslat:

— Vuslat, zevk yoluyle, gönlün devamlı olarak ve kıl kadar istikamet değiştirmeyerek Allah'a bağlı kalmasıdır. Eğer en kü­çük bir unutkanlık olursa hemen ihtarını alması ve bağlılığa dön­mesi... Kendinde bu keyfiyet olan, çocukluğundan beri vuslatla şereflenmiştir.

*

Yine vuslat:

— Vuslat, gönlün, zevk şekliyle, Allah'a ermesi ve onunla bir araya gelmesidir. Vuslatın nihayeti budur! Bu mâna devam ettikçe vuslat devamdadır.

*

Hep vuslat:

— Hoca Bahaeddin Nakşibend hazretlerinin «Biz, nihayeti bidayette, sonunu başa koyduk!» demelerindeki murat, hep vus­lat sırrı... «Biz vuslata erdiricileriz, başka bir şey değiliz; bizden kesilenler kendi başlarına erişsinler!» buyurmaları da aynı... Ve

yine buyurdular : «Eğer bu nisbetin sizce değeri olsaydı, taşları kafanızda taşımanız lâzımdı!» Buyurdular : «Şu kadar zamandır sohbetimizdesiniz, bize ondan ne kazanç oldu; Allah'a da ne fay­dası dokundu?» Ve buyurdular : «Biz halk içinde gam çekmekte­yiz, halk ise bizimle bahtiyarlığa ermektedir.» Ve buyurdular : «Eğer bir insan sanırsa ki kendinin haraplığiyle âlem harap olur, bu küfürdür. Kendini bu türlü büyük görmek şirktir. Fakat biz neyleyelim ve nasıl anlatalım?»

*

Allah'ta hazır olmak, Allah'a ermek:

— Eğer zikir gönülde meleke peyda eder de insan her an onun üzerinde olursa, bu hâl, Allah'ta hazır olmaktır, fakat Al­lah'a ermek değil... Allah'a ermekse, mürşid ve kılavuz vasıtalı­ğından çıkıp zâtiyle Allah huzurunu bulmaktır.

*

Müşahede:

— Yüksek evliyanın erdiği mertebede müşahede kaybolmaz. Eğer kaybolacak olursa daha üstün müşahedede erimelerinden olur.

*

Keşif:

— Tecelli keşiftir ve zuhuru iki türlüdür: Biri, ahrette, baş gözüyle mutlak cemâli görmektir. öbürü de, huzur ve daimî agâhlık içinde, gaibi, hissedilir halde görmek... Gaibi hissedilir hale getirmek, muhabbetin hassasıdır. Kemâl sahipleri, dünyâda, işte bu hâli elde etmeğe çalışırlar.

*

Gaye nedir?

— Bu işin gayesi müşahede midir, yokluk mudur? Huzur mu, fenâ mı? Bazı büyükler, huzur ve müşahedeyi üstün tutmuş­lardır. Lâkin, hakikatte fenâ ve yokluk... Zira huzur ve müşahe­deye tutkun olmak ta gayra giriftarlıktan başka bir şey değildir.

* Şuhut:

— Şuhut da iki kısımdır : Biri, mukaddes Zatı dış zuhurla­rın nikahından sıyrılmış görmek, öbürü, zuhurlar perdesinde mü­şahede etmek... Bu şuhuda tasavvuf ehli «Çoklukta birlik müşa­hedesi» derler. Kâinatın Efendisi, peygamberliklerinden sonra bu şuhut üzerindeydiler.

*

Sözü söyleyen :

— Şaşarım o kimseye ki «Söyleyene bakma, söylediğine bak!» der. Şöyle demeliydi: «Söylediğine bakma, söyleyene bak!» Yani sözü söyleyen, dış görünüşler perdesinden Allah'tır.

*

Sıfatlar :

— Allah inayet edip kendi vasıflarından bazılarını cüz'î olarak kullarına vermiş ve o sıfatla kullarım kendisine bağlamıştır. Neticeyi de bu sıfatların kullanılışına bırakmıştır. Kulluğun ke­mâli, bu sıfatların kendisine ait olmadığını bilip yerinde kullan­mak ve sahibi uğrunda harcayarak ilâhî rızaya ermektir. Derviş­lik de budur! Fakat halk bu mânayı kestiremez!

*

Tezat :

Tasavvuf ehli «Vücut birdir ve ondan başkası yoktur!» de-

diklerine ve bu ölçüye nisbetle her şey tezatsız olarak bir de top­landığına göre müminlerle kâfirler arasında bu çatışma ve çar­pışma nedir?» şeklindeki suali Mesnevî'den birkaç mısra ile ce­vaplandırdılar :

ŞİİR

Renksizler renge esir olunca

Musa, Musa ile cenk eder.

Yine renksizlik gelip de tezat gitse,

Musa ile Firavun bir olur.

* Kader sırrı:

— Kader sırrını bilenler rahattadır. Zira her şeyi yoklukta görürler ve her şeyde zahir olanı Hak bilirler. O halde telâş ve ıstırap neye? Nehirlerin suyu, derya yolunu tutmaktan başka ne yapabilir?

ŞİİR

Aslın gölgesi olduğunu bilen,

Ölümden dirimden tasa çekmez.

Aşiyanın «Mâdum - yokluk halinde» olduğunu bilenler, bü­tün suretlerde belirenin Hak olduğunu anlamaktan gelen bir is­tirahat içindedirler. Deminki nehir suyu misalinde olduğu gibi, kendisinin derya bütününe gittiğini bilen damla, her türlü kaygı­dan kurtulmuştur.