289.Mektup

e-Posta Yazdır PDF

289. Mektup

MEVZUU : Kaza ve kader sırlan ve bu münasebetle bazı hususların beyanı.

***

NOT : İMAMI RABBANİ Hz. bu mektubu, Mevlâna Bebreddin'e yazmıştır.

Rahman Rahim Allah'ın adı ile..

Allah'a hamd olsun. O, öyle Yüce Zat'tır ki, kaza ve kader sırrını kullarından havas zümreye açtı. Doğru ve adil yoldan sapma mümkün olduğundan ötürü, avamdan dahi sakladı.

Hüccet-i baliğa kendisi ile ikmal edilen zata salât ve selâm. Keza onun gelişi ile, helake düşen asilerin özürleri dahi kesilmiştir. Keza, onun berere ve etkıya ashabına da.. Ki onlar, kadere iman edip kazaya razı olmuşlardır.

***

Kaza ve kader, kendisinde şaşırtıcı işlerin çok olduğu meselelerdendir. Bunlara nazar edenlerin pek çoğunda, batıl olan vehim ve hayal pek ağır basar. Bu manadan ötürü, bazıları, kulların isteyerek yaptığı işlerde, sırf cebir olduğuna kail olmuşlardır. Bazıları dahi, bu işin Sübhan Allah'a verilmesini nefyetmiştir.

Anlatılanlardan bir başka taife ise., itikadda orta yolu tutmuştur. Ki bu: Sırat-ı müstakim ve sağlam yoldur. Bu yolu bulmaya da, fırka-i naciye muvaffak olmuştur. Ki bunlar, ehl-i sünnet vel-cemaattır. Allah onlardan, seleflerinden ve haleflerinden razı olsun. Bunlar, ifratı ve tefriti terk edip orta ve ara yolu tercih etmişlerdir.

Yukarıda anlatılan manadan olarak, İmam-ı Azam ile İmam-ı Cafer-i Sadık arasında şöyle geçti., İmam-ı Azam sordu:

— Ey Resulûllah torunu, Allah-ü Taâlâ, işi kullarına bırakmış mıdır?.

İmam-ı Cafer-i Sadık şöyle cevap verdi:

— Allah-ü Taâlâ, rübubiyeti kullara bırakmak şanında çok çok yücelik sahibidir.

İmam-ı Azam sordu:

— Onları bu işe zorlamış mıdır?.

İmam-ı Cafer-i Sadık şöyle cevap verdi:

— Haşa ki, Allah-ü Taâlâ, onları bu işe zorlaya sonra da, kendilerine azab ede..

İmam-ı Azam sordu:

— O halde bu durum nasıl oluyor?.

İmam-ı Cafer-i Sadık şöyle cevap verdi:

— İkisinin arası, ikisinin arası.. Ne cebir vardır; ne de işi kullara bırakmak.. Ne zorlamak vardır; ne de işi onlara havale etmek..

Ehl-i sünnet şöyle dedi:

— Kulların kendi arzuları ile yaptıkları fiiller, halk ve icad cihetinden Allah-ü Taâlâ'nın kaderidir. Bunda kulların takdiri bir başka taaluk cihetinden gelir ki, bunun için:

— İktisab..

Tabir edilir.

Kulun hareketi, Yüce Allah'ın takdirine nisbet edildiği zaman, onun adı:

— Halk.. (Yaratılan)

Demeğe gelir. Kulun kendi kudretine nisbet edildiği zaman ise.. onun adı:

— Kesb. (Yani: Çalışarak yapılıp elde edilen..)

Demeğe gelir. Ama, Eş'arî bu manada ayn bir görüşe sahiptir. Zira onlar şu manaya zahib olmuşlardır:

— Kulların fillerinde asla ihtiyarın (bir mapaya: Tercihin veya seçimin) medhali yoktur. Şu var ki, Sübhan Allah, onların ihtiyarı akabinde eşyayı icad eder. Yani: Âdetin cari olduğu biçimde.. Zira, onda hadis kudretin tesiri yoktur.

Bu mezheb, cebre maildir; bunun için de ona:

— Cebr-i mutavassıt. (Yani: Orta cebir.)

İsmi verildi.

Üstad Ebu İshak îsfirainî ise., fiilin aslına hadis kudretin tesiri olduğuna ve fiilin husulü dahi, bu iki kudretin mecmuundan husule geldiğine kail olup iki müessirin bir eserde, muhtelif cihetlerden bir araya gelmelerine cevaz verdi.

Kazi Ebu Bekir Bakılanı ise., fiilin aslına, hadis kudretin müessir olduğuna kail oldu. Şunun için ki: Fiile taat ve masiyet gibi vasıflar verile..

Bu Abd-i Zaif katında dahi durum şudur: Hadis kudretin, bir fiilin aslına ve vasfına tesiri vardır. Yani: İkisine birden tesir eder Çünkü: Vasıfta tesir edişin, asılda tesir etmeyişin manası yoktur.

Kaldı ki, vasıf, aslın teferruat eseridir. Lâkin o: Fiilin aslına tesir için, zaid bir tesire muhtaçtır. Zira, vasfın varlığı dahi, aslın varlığına zaiddir. Eş'arirye ağır gelse de, tesire kail olmakta bir mahzur yoktur. Çünkü, kudretteki tesir dahi Allah-ü Taâlâ'nın icadıdır. Nitekim, kudretin kendisi dahi Allah-ü Taâlâ'nın icadıdır. Halbuki kudretin tesirine kail olmak, doğruya en yakın o'andır.

Eş'arî mezhebi hakikatta cebir dairesine dahildir. Zira ona göre, bir ihtiyar hakikaten yoktur ve ona göre hadis kudretin dahi tesiri asla yoktur.

Ancak şu kadar var ki: Cebriye'ye göre, fiil faile bağlanmaz: Ama hakikî manada.. Belki mecazen bağlanabilir. Ama, Eş'arî katında fiil hakikaten faile bağlanır; isterse hakikatte onun bir ihtiyarı sabit olmasın. Çünkü: Fiil, kulun kudretine hakikat olarak bağlanmaktadır; umumi manada olsa dahi kudretin müessir olması bu manayı değiştirmez: ki bu: Eş'arî dışında ehl-i sünnetten olanların mezhebidir. İsterse o sırf bir dayanak olsun; bu dahi onun kendi mezhebidir.

İşte, ehl-i hak mezhebi, ehl-i batıl mezhebinden burada ayrılır.

Fiili failden hakikatta nefyedip mecazen ona isbat etmek katıksız küfürdür. Nitekim bu durum Cebriyede vardır. Kabul edilmesi zaruri olanı inkârdır.

Temhid, adlı eserin yazarı anlattığına göre. Cebriye'den şöyle diyenler vardır:

— Fiil, zahirde mecaz olarak, kuldan gelir; ama hakikatte onun bir gücü yoktur. Kul, bir ağaç gibidir, rüzgâr onu oynatırsa oynar.

Kul dahi ağaç gibi mecburdur.

Bu küfürdür; bir kimse böyle itikad ederse kâfir olur. Bundan başka, Cebriye'den şöyle diyenleri de anlattı:

— Hakikatta kullar için fiiller yoktur; ne hayır olarak ne de şer.. Kulun yaptığı fiilin faili Sübhan Allah'tır.

Onların bu sözleri dahi küfürdür.

Burada şöyle bir soru sorulabilir:

— Fiillerde kulun kudret tesiri hakikatta olmadığına göre, hakikat olarak, Eş'arî katında fiillerin kula nisbet edilmesinin manası nedir?.

Bunun için derim ki:

— Her nekadar kudretin fiillerde tesiri yok ise de; ancak Sübhan Allah onu fiillerin vücuduna medar eylemiştir. Şöyle ki; kullar fiillere kudretlerini ve ihtiyarlarını sarf etmelerini takiben, Allah-ü Taâlâ, âdetin cari olduğu yoldan fiilleri yaratır. Sanki kudret, fiillerini vücudu için, adeta bir sebeptir. Böylece, âdet yerini bulsun diye, fiillerin sudurunda, kudretin dahil olmuş olur. Zira, o olmadan âdet yerini bulmaz. İsterse, onun fiillerde tesiri olmasın; anlatılan âdet olan sebeb dolayısı ile, fiilleri kullara hakikat olarak bağlanır.

İşte, Eş'arî mezhebi için, nihayet tashih budur. Bundan başka edilen kelâm, teemmül mahallidir.

Bilesin ki,

Ehl-i sünnet vel-cemaat kadere iman etmişlerdir. Kader: Hayrı, şerri, acısı ve tatlısı ile Sübhan Allah'tandır. Kaderin manası şudur: İhdas ve icad.. Malum olduğu üzere Muhdis ve Mucid olan Allah-ü Taâlâ'dır.

Bu manada bir âyet-i kerime meali:

— «Ondan başka ilâh yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır. Ona ibadetidiniz.» (6/102)

Mutezile ve Kaderiye, kaza ve kaderi inkâr etmişlerdir. Sanmışlardır ki: Kulların fiilleri, yalnız kulun kudreti ile hâsıl olmaktadır. Bunun için de şöyle dediler:

— Eğer Allah-ü Taâlâ, bir kaza eder; sonra da onun üzerine azab ederse., bu Allah-ü Taâlâ'dan gelen bir zulüm olur.

Bu söz, onlardan gelen bir cehaletten ötürüdür. Zira kaza; kuldan kudreti ve ihtiyan almamaktadır. Kaldı ki o şöyle kaza etmiştir: Kul o işi, kendi ihtiyarı ile yapar veya terk eder..

Netice söz şu ki: O ki ihtiyarı icab ettirir; ihtiyarı taHakkuk ettiren de odur; onu münafi duruma getirmez.

Onların görüşü, Yüce Yaratıcı'nın fiillerini geçersiz duruma getirmektedir.

Çünkü: Kazaya nazaran, Yüce Hakkın fiili ya vaciptir; yahut mümteni.. Onun kazası, eğer varlığa taalluk ederse, vacib olur; yokluğa taalluk ettiği takdirde mümteni olur.

Eğer ihtiyarla yapılan fiilin vücubu, ihtiyan münafi olsa, o zaman. Yüce Yaratıcı muhtar olamaz; bu dahi küfürdür.

Şu mana gizli değildir ki: Kulun kendi fiillerini yapmakta kudret istiklaline kail olmak; hem de, tam manası ile zaafı bulunduğu halde, tam bir anlayışsızlık ve sefihlik menseldir.

Anlatılan mana icabıdır ki: Maveraünnehir uleması, bu meselede onların sapıtmış oldukları üzerinde şiddetle durdular. Hatta dediler ki:

— Mecusîler, bunlardan daha iyidir; hiç olmazsa onlar bir şerik isbat ederler.. Mutezile ise., o kadar şerik isbat eyledi ki; sayılması zor..

***

Cebriye'ye gelince., bunlar da sandı ki: Asla kulun bir fiili yoktur. Onun harekâtı, cemadat menzilesindedir. Ki onların asla bir kudreti yoktur; keza ihtiyarı da..

Yine bunlar sandılar ki: Kullar hayır sevabı alamazlar; serden dolayı da ceza göremezler. Kâfirler ve asiler dahi mazurdurlar: sorumlu değillerdir. Çünkü: Fiillerin hepsi Allah'tandır. Kul ise., bu manada fiili yapmaya mecburdur.

Anlatıldığı manada bir görüş dahi küfürdür.

Bunlar, o mürcie mel'unlarıdır ki, şöyle derler:

— Masiyet, asiye zarar vermez; dolayısı ile azaba uğramaz Resulûllah S.A. efendimiz, bu manada şöyle buyurdu:

— «Mürcie, yetmiş peygamberin dili ile lanete uğramıştır.»

Bunların mezhebi dahi batıldır; hem de zarurî bir şekilde . Şunun için ki: Tutma hareketi ile titreşim hareketi arasındaki fark zahirdir. (Meselâ: Bir robot hareketi ile insan hareketi arasındaki fark..)

Şunu kesin olarak biliriz ki: Üstte anlatılan hareketlerin birincisi ihtiyari olup ikincisi değildir. Kat'i esaslar dahi bu mezhebi nefyetmektedirler.

Bu manada, şu âyet-i kerimeler kesin delillerdir:

— «Yapmış olduklarına cezadır.» (37/17)

— «İsteyen iman etsin: isteyen kâfir olsun.» (18/29)

Bunlardan başka âyetler de vardır.

***

Bilesin ki,

İnsanlardan pek çoğunun himmetleri zayıftır; niyetleri dahi kusurludur. Bunun için de, özür yolu ve sorumluluğun kendilerinden kalkmasını taleb ederler. Dolayısı ile Eş'ari mezhebine meylederler; hatta Cebrî mezhebine..

Bazan şöyle derler:

— Hakikî manada kulun ihtiyarı yoktur: fiilin ona nisbet edilmesi mecazîdir.

Bazan da şöyle derler:

— İhtiyarın zaafı vardır; zorlamayı gerektirir. (Yani: Cebri.)

Bununla kalmaz; sofiyenin de şöyle dediklerini işitirler:

— Fail bir olup o dahi Allah'tır. Fiillerde kulun kudret tesiri yoktur. Onun hareketi, cemadatın hareketleri gibidir. Hatta, kulun kendisi, zat ve vasıf olarak, şu âyet-i kerimedeki mana gibidir:

— «... engin çöllerdeki serap gibidir. Susuz, onu su sanır. Oraya vardığı zaman da, bir şey bulamaz. Yanında Allah'ı bulmuştur.» (24/39)

Bu kelâm benzerleri, onların sözde, fiillerde müdahenesini ve gevşekliğini artırır.

***

Bu bahiste bizim de diyeceğimiz vardır. İşin hakikatini en iyi bilen Allah'tır. Şöyle ki:

Eğer Eş'ari mezhebinde olduğu gibi, hakikatte ihtiyar kul için sabit olmasaydı; Allah-ü Taâlâ, zulmü kullara bağlamazdı. Zira, o manada onların ihtiyarı olmadığı gibi, kudretlerinin de tesiri yoktur. Ancak, bu onun katında bir dayanaktır. Kaldı ki, Allah-ü Taâlâ. Kur'an-ı Mecid'inde zulmü onlara bağladı. Halbuki, tesir olmadan, mücerred bir dayanak için umumi manada alınsa dahi onlara zulmü icab ettirmez.

Evet.. Allah-ü Taâlâ'nın kullarına elem ve azab etmesi, kullardan gelen bir ihtiyar sabit olmadan olmaktadır. Ve bu: Onlar için asla bir zulüm değildir. Zira, Sübhan Hak, mutlak surette maliktir; istediği gibi mülkünde tasarruf eder. Ama kullara zulüm nisbeti, onlar için ihtiyarın sübut bulmasındandır. Bu nisbette mecaz ihtimali ise., düşünülenin aksinedir; zaruret olmadan böyle bir şey irtikâb edilemez.

İhtiyarın zayıf olması kavline gelelim.. Bu şöyle düşünülebilir:

a) Yüce Allah'ın ihtiyarına nisbetle zayıf olduğu murad edilebilir. Bu durum, kabul edilir ve bunda niza yoktur; hem de sınırsız.

b) Fiillerin südurunda müstakil olmadığı manasında bir zaal olabilir ki; bu dahi kabul edilebilir.

c) Amma, fiillerde ihtiyar medhaliyeti olmadığı manasında bir zaaf düşünülür ise., olmaz.. Bu dahi meselenin ilki ölüp bu men'in senedi tafsilatı ile geçti.

Bilinmesi gerekir ki: Allah-ü Taâlâ, kullarına takatlan ve taata karşı güçleri kadar teklif yapmıştır. Halkının zaafı dolayısı ile onlara olan teklifini hafif tutmuştur.

Bu manadan olarak. Allah-ü Tebareke ve Taâlâ şöyle buyurdu:

— «Allah, (ağır teklifleri) size hafifletmek ister; insan zaif yaratılmıştır.» (4/27)

Sübhan Allah, Hakim, Rauf, Rahim'dir. Rahmet, re'fet, hikmetle beraber kulun gücü yetmeyeceğini teklif etmek yakışmaz. Kulun, gücünün yetmeyeceği büyük kayayı kaldırmayı kuluna teklif etmez. Elbette ona kolay olanı teklif eder. Misal olarak, namazı ele alalım.

Ki bu: Kıyam, rükû, sücud ve kolaya gelen kıraati müştemildir. Bütün bunlar kolaydır; hem de son derece..

Meselâ, oruç dahi, aynı şekilde son derece kolaydır.

Zekât dahi öyle kolaydır. Malın kırkta birinin verilmesini takdir etmiştir. Malın hepsini veya yarısını takdir' etmemiştir. Ta ki: Kula ağırlık olmaya..

Yine o, re'fetinin kemalindendir ki, aslını yapmak zor olduğu takdirde onun yerine geçen başka bir şey emretmiştir. Şöyle ki:

Abdestin yerine teyemmümü geçerli kılmıştır.

Ayakta namaz kılmaya güç yetiremeyen için, oturarak namaz kılmak dahi aynı hükme dayanır. Oturduğu yerde namaz kılamayanın dahi, yan yatarak kılmasına müsaade edilmiştir. Rükûa ve secdeye güçleri yetmeyenler ise., ima edebilirler.

Bunlardan başka, şer'i hükümlerde daha pek çok kolaylık vardır. Ki bunlar: İbret nazarı ile bakanlara gizli değildir. İbret ve insafla bakıldığı zaman btünün şer'i tekliflerin son derece kolay ve sühuletli olduğu görülür. Yine aynı açıdan bakan, teklif safhalarında; Sübhan Hakkın kullarına kemaliyle rahmetini mütalaa eder. Anlatılan tekliflerin, hafif geldiğini doğrulayan bir mana: Emredilen vazifeler için, avamın daha artırılması için temennisidir. Şöyle ki:

Onlardan bazıları, farz orucun daha ziyade olmasını temenni eder.

Onlardan bazıları, farz olan namazların daha ziyade olmasını ister.

Bu kıyaslar devam ettirilebilir.

İşbu temenniler, ancak, ibadetlerin kemaliyle hafif olduğunu gösterir.

Hükümlerin edasında kolaylık bulamamak; ancak nefsanî zulmetlerin varlığına, Sübhan Allah'a düşmanlığa saplanan nefs-i emmare hevasından neş'et eden tabiat zorluklarına mebnidir.

Anlatılan manalar üzerine, Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:

— «Kendilerini davet ettiğin şey, müşriklere ağır geldi.» (42/13)

— «..O, elbette ağır bir şeydir; ama huşuu olanlar müstesna..» (2/45)

Hükümlerin edasında; zahirî maraz, zorluğu icab ettirdiği gibi; batini maraz dahi aynı şekilde zorluğu doğurur.

Şer-i Şerif, nefs-i emmarenin âdetlerini ve onun boş arzularını iptal için gelmiştir. Zira, nefsin arzusu ve şeriata tabi olmak, birbirini nakzeder. Hiç şüphe edilmeye ki; Bir zorluk varsa, bu nefsanî hevanın varlığına delil sayılır. Nefsanî nevanın varlığı kadar, zorluk vardır. Eğer nefsanî heva zail olur ise., zorluk da tamamen ortadan kalkar.

***

Gelelim, ihtiyarın nefyi ve zaafı zımnında söylenen sofiyenin kelâmına..

Bilesin ki,

Eğer onlarm kelâmı, şer'î hükümlere mutabık değil ise., asla itibarı yoktur. Hüccet bilinip uyulmak nasü olur?. Asıl hüccet bilinip uyulmaya uygun olan, ulemanın kavlidir. Yani: Ehl-i sünnetten olan ulemanın.. Sofiyenin kelâmından, bunların görüşüne uygun düşen olursa., o makbul sayılır; ama onlara muhalif düşenler hiç kabul edilmez.

Bu arada şunu da deriz ki:

— Halleri istikamet üzere olan sofiye, şeriatı kıl kadar olsa dahi asla aşmazlar; ne hallerde, ne amellerde, ne sözlerde, ne ilimlerde ne de maarifte.. Şunu bilirler ki: Şeriata aykırı bir şey, haldeki hastalıktan ve ondaki karışıklıktan meydana gelir. Eğer hal doğru olsaydı; hak şeriata muhalif düşmezdi.

Hülâsa: Şeriata aykırı olan, zındıklığa delil ve ilhada alâmettir.

Bu babda netice söz şudur ki: Halin galebesinde, vaktin sekrinde keşiften naşi, sofiyeden şeriata aykırı bir kelâm gelirse., o bu durumda mazur sayılır.

Sağlam olmayan keşif, uyulmaya da yaramaz.

O gibi söz edenin kelâmı, başka bir manaya hamledilmeli ve zahirinden alınmalıdır. Zira, sarhoşların kelâmı, zahirinden alınır; başka manaya hamledilir.

***

İşbu makamdan bana müyesser olan bunlardır; Sübhan Allah'ın yardımı ve ihsan buyurduğu başarı ile..

Allah'a hamd olsun; seçmiş olduğu kullarına selâm..