290.Mektup

e-Posta Yazdır PDF

290. Mektup

MEVZUU: a) Allah-ü Taâlâ'nın, ilk hallerinde kendisine mahsus kıldığı yolun beyanı ve talipleri o yola almaktaki başarısı.

b) Tarikat-t Aliyye-i Nakşibendiye'nin beyanı..
c) Nihayetin bidayete dere edilişinin beyanı..
d) Bu Tarikatı Aliyye'nin büyükleri katında:
— Nakşibendiye Nisbeti..
Diye tabir edilen muteber huzurun beyanı..
e) Tarikat-t Nakşibendiye'de kendisine hâsıl olan haller, zevkler, maarif ve daha başka şeyler..
f) Bu büyüklerin cezbelerinin beyanı..
g) Bu münasebetle bazı hususların beyanı..

***

NOT : İMAMI RABBANİ Hz. bu mektubu, Molla Muhammed Haşim'e yazmıştır.

***

Rahman Rahim Allah'ın adı ile..

Salât ve selâm Seyyid'ül-mürselin'e, âline ve pâk temiz ashabının tümüne..

Bilesin ki,

En yakın, en ileri, en sağlam, en salim, en muhkem, en doğru, delâleti en kuvvetli, âlâ, en şerefli, en yüksek, en kâmil yol: Tarikat-ı Nakşibendiye-i Aliyye'dir. Allah-ü Taâlâ onun yolunda gidenlerin, onu idare edenlerin ruhlarının kudsiyetini artırsın.

Bu Tarikat-ı Aliyye'nin azameti ve onun yolunda gidenlerin üstün şanı, sünnet-i seniyyeye iltizam sebebi iledir. Onun sahibine salât, selâm ve tahiyyet.. Bir de, hoş olmayan bid'attan içtinab sebebi ile..

Bunlar, öyle zatlardır ki, nihayeti bidayete derc eylemişlerdir. Tıpkı ashab-ı kiram gibi.. Melik Mennan Zat'ın rızası onların üzerine olsun.

Bunların şuuru ve huzuru devamlıdır. Kemal derecesine ulaştıktan sonra, başkalarının şuurundan daha üstün olmuştur.

Ey Kardeş,

Allah-ü Taâlâ, seni irşad eylesin.

Bu Derviş'te, bu Tarikat hevesi zuhura geldiği zaman; Hakkın inayeti dahi ona hidayet edip velâyet sahibine, hakikat madenine, nihayetin bidayete derc edildiği yola hidayet edene, velâyet derecelerine ulaştıran yolu gösterene, Müeyyid'üd-din İmamımız Muhammed Bakibillab'a ulaştırdı.

İşbu zat, Hazarat-ı Ekâbir-i Nakşibendiye taifesinin büyük halifelerinden biridir. Allah-ü Taâlâ onların sırlarının kudsiyetini artırsın.

O zat, bu Derviş'e ism-i zat zikrini talim eyledi; bu yola yöneltti. O kadar ki, bende tam bir lezzet hâsıl oldu. Bu sırada, kemal manada şevkten ötürü, bana ağlamak geldi.

Bir gün sonra, zühul ve şuursuzluk keyfiyeti zahir oldu. Bunlara, bu büyükler katında:

— Gaybet..

Diye itibar edilir.

Bu gaybet hali içinde, bir umman deniz gördüm. Âlemin suretlerini ve şekillerini bu deniz içinde bir gölge gibi buldum.

Bu gaybet hali, parça parça istilâ etti; uzadı. Bazı kereler, gündüzleri iki saat kadar uzadı. Bazan da, dört saata kadar uzadığı oldu. Bazı vakitler dahi, bütün geceleri kapladı. Bu vakıayı Hazret-i Şeyh'e arz ettiğim zaman şöyle dedi:

— Fenanın bir yanı hâsıl olmuş..

Bundan sonra, zikirden men etti. Daha sonra, bu huzurun korunmasını emretti.

Bundan iki gün sonra da, alışılmış manada bana fena hali hâsıl oldu. Bunu dahi Hazret-i Şeyh'e arz ettiğim zaman bana şöyle dedi:

— Kendi halinle meşgul olmaya devam et. (Yani: Verilen vazifeyi yap.)

Bundan sonra, fenadan dahi fena hâsıl oldu. Bunu Hazret-i Şeyh'e arz ettim; şöyle buyurdu:

— Âlemi bir yerde, bazısını bazısına bitişik buluyor musun?. Onun bu sorusuna cevab olarak:

— Evet..

Dedim; şöyle buyurdu:

— Bu ittisalin oluşunu görmekle beraber, asıl fenamn dahi fenasında muteber olan şuursuzluğun husulüdür.

O gece, sıfatı anlatıldığı şekilde bana. fenanın da fenası hâsıl oldu. Bu durumu, Hazret-i Şeyh'e arz ettim; hatta bu fenadan sonra olan haleti dahi arz ettim. Bu arada şöyle dedim:

— Sübhan Hakka dair bilgimi, huzurî olarak buluyorum. Bana bağlı sıfatları da Sübhan Hakka bağlı görüyorum.

Bundan sonra, bütün eşyayı kuşatan bir nur zuhur etti. O nuru sandım ki: Sübhan Hak'tır. O nurun rengi siyahtı. Bunu da Hazret-i Şeyh'e arz ettim; şöyle dedi:

— Meşhud olan Sübhan Hak'tır. Ancak bu şühud nur perdelerinde olmuştur.

Devam etti:

— O nurda görülen inbisat, ilimdir. Onun öyle yaygın görülmesi; ala ve edna olarak vaki olan eşyaya, Yüce Hakkın taalluku sebebi iledir. Bu inbisatın (yani: Yaygınlığın) dahi nefyedilmesi yerinde olur.

Bundan sonra o nur, kapanmaya ve sıkışmaya başladı; o kadar ki, bir nokta gibi oldu.

Şöyle dedi:

— O noktayı aa, nefyetmek gerek. Taa. iş hayrete varıncaya kadar..

Dediği gibi yaptım; o mevhum nokta dahi arada zail olup gitti. İş, hayrete müncer oldu. Ki orada, Sübhan Hakkın şühudu vardı; zatı ile zatı için.. Bunu da Hazret-i Şeyh'e arz ettiğim zaman şöyle dedi:

— Bu, işte. o huzurdur ki; Nakşibendiye katında muteberdir. Onların nisbeti dahi bu huzurdur. Bu huzur için, şöyle denir:

— Gaybeti olmayan huzur..

Nihayetin, bidayete dere edilmesi dahi bu yerde tasavvur edilir. Bu nisbetin, bu Tarikat-ı Aliyye'de husulü; diğer silsilelerde şöyle olur: Talip şeyhinden zikirler ve virdler alacak, onlarla amel edecek ve bunun neticesi maksuduna ulaşacak. (Yani: Bu kadar zorlu çalışmaya bağlıdır.)

Bir mısra:

Gülistanımla kıyasla baharımı..

***

Bu bulunması pek kıymetli nisbetin bu Derviş'e husulü, iki buçuk aya yakın bir zaman sonra oldu. Yani: Zikir talimine başladıktan itibaren..

Bu nisbetin taHakkukundan sonra, bir başka fena hali hâsıl oldu. Bunun için:

— Hakiki fena..

Denir..

Kalbe öyle bir genişlik geldi ki: Âlemin tamamı dahi o kadar olamaz. Arştan itibaren yerin merkezine kadar olan her şey, onun yanında hardal kadar kalır.

Bundan sonra kendimi ve âlem fertlerinden her bir ferdi; hatta her zerreyi, Yüce Hak'tan gördüm.

Bundan sonra bütün zerreleri tek tek, nefsimin aynı gördüm. Kendi nefsimi dahi, bütün zerrelerin aynı gördüm. Hatta bütün âlemi, bir zerrede izmihlale uğramış gördüm.

Bundan sonra nefsimi, hatta bütün zerreleri, açılmış genişlemiş olarak gördüm. O kadar ki: Bütün âlemi, hatta kat katını içine almış gördüm. Hatta, nefsimi ve her zerreyi yaygın ve sari bir nur olarak gördüm: Her zerreye... Âlemin suretleri, şekilleri o nurda izmihlale uğrayıp hiç bir şey haline gelmişti. Hatta her zerreyi, âlemin tamamını tutmuş gördüm.

Üstte anlatılan manayı, Hazret-i Şeyhe arz ettiğim zaman şöyle dedi:

— Tevhidde Hakkalyakın mertebesi işte budur. Cem'ül-cem dahi bu makamdan ibarettir.

Sonra., âlemin şekillerini ve suretlerini bu vakitte mevhum olarak gördüm; ama, daha önce onları Sübhan Hakkın aynı olarak görmüştüm. Daha önce, Sübhan Hakkın zatı olarak gördüğüm bütün zerreleri, tefavüt ve temyiz olmadan mevhum olarak gördüm.

Bu esnada bana son derecede hayret arız oldu. Yine o vakitte; Füsus'taki ibareyi hatırladım. Ki onu, muhterem babamdan duymuştum; Allah rahmet eylesin. Onda şöyle denmişti:

— İstersen onun için, yani: Âlem için şöyle diyebilirsin:

— O Hak'tır..

Yine istersen onun için:

— Bir yüzü ile Hak, bir başka yüzü ile halk..

Diyebilirsin.. Yine istersen onun için., aralarında temyizi olmadığından, hayrete kail olursun..

Umumî manada bu ibaresi, ıstırabı teskin eyledi..

Bundan sonra, Şeyhimizin hizmetine gittim; halimi ona arz ettim. Bana şöyle dedi:

— Henüz huzurun, safiyetini bulmamış. Sana verilen vazifeye devam edesin. Taa, mevcud olan mevhum olandan ayrılıncaya kadar..

Temyizin olmadığı manasını anlatan Füsus'un ibaresini ona okudum; şöyle dedi:

— Muhyiddin b. Arabî orada, kâmilin halinden beyan etmiyor.

Bazılarına rdsbetle temyizin olmayışı sabittir.

Emir icabı olarak, kendi vazifemle meşguldüm. Sübhan Hak iki gün sonra bana, sırf Hazret-i Şeyhimizin teveccühü ile, mevhum mevcud arasını ayırd edip temyiz eylemeyi izhar eyledi. O kadar ki: Hakiki mevcudu, muhayyel mevhumdan ayrılmış gördüm. Mevhum olarak görülen sıfatları ve eserleri Sübhan Hak'tan sudur eder gördüm. Bu sıfatları ve fiilleri dahi, aynı şekilde mevhum olarak gördüm. Hariçte, o tek zattan başka mevcud görmedim.

Bu durumu, Hazret-i Şeyh'e arz ettiğim zaman bana şöyle dedi:

— Bu, cemden sonra fark mertebesidir; çalışmanın nihayeti de buraya kadardır.

Bundan sonra, her şahsın kabiliyetine ve istidadına bırakılan zuhura gelir. Tarikat meşayihi bu mertebe için:

— Tekmil makamı..

Derler.

***

Şunun bilinmesi gerekir ki.

Bu Derviş, sekir halinden sahiv haline çıkarıldığım; fenadan sonra beka ile müşerref olduğum zaman, zerrelerimden her bir zerreye baktım; Sübhan Hakkın gayrını göremedim. Bütün zerreleri, Sübhan Hakkın şühudu için ayna olarak buldum.

Sonra, bu makamdan hayrete çıkarıldım.

Nefsime döndüğüm, yani: Hayretten ayıklığa geldiğim zaman. Sübhan Hakkı, vücudumun zerrelerinden her bir zerre ile beraber buldum; onun içinde değil. Önceki makam, bu ikinci makamdan, nazarda daha aşağı ve daha düşük oldu.

Bundan sonra hayrete çıkarıldım.

Ayıktığım zaman. Sübhan Hakkı bu kere şöyle buldum: Âleme muttasıl değil, ondan ayrılmamış da.. Âleme dahil olmamış, onun haricinde de değil.. İhata, maiyet ve sereyan nisbeti dahi tam bulduğum şekilde oldu: Önce bütünüyle intifa olmuştu. Bununla beraber o keyfiyetle meşhud idi. Hatta, mahsus (madde) gibi idi.. Âlem dahi bu vakitte müşahede edilmişti. Lâkin, anlatılan nisbetlerden hiç bir şey, Sübhan Hak için değildi.

Bundan sonra, yine hayrete daldım. Ayıklığa çıktığım zaman, malum oldu ki: Sübhan Hakkın bu âlem ile bir nisbeti var; ama anlatılan nisbetlerin ötesinde.. Bu nisbetin keyfiyeti dahi meçhuldür. Bu durumda, Hak Taâlâ keyfiyeti meçhul olan nisbetle meşhud olmaktadır.

Bundan sonra, hayrete çıkarıldım.

Bu mertebede bana bir nevi kabız arız oldu.

Kendime geldiğim zaman, Sübhan Hak meşhud oldu. Ama, keyfiyeti meçhul nisbetin dışında.. Öyle bir şekilde ki: Onun bu âlemle asla nisbeti yoktur. Ne malum keyfiyetlidir; ne de meçhul keyfiyetli...

Bu vakitte âlem, bu hususiyetle meşhud oldu.

Yine o vakitte, Sübhan Allah'ın inayetinden, bana has bir ilim hâsıl oldu. Bu ilim sebebi iledir ki: Sübhan Hak ile âlem arasında asla bir münasebet kalmadı. Hem de her iki şühudun varlığına rağmen..

Bu vakitte malum oldu ki: Bu tenzih ile, bu sıfatlar ile meşhud olan Sübhan Hakkın zatı değildir. O Yüce Zat, böyle bir şeyden çok yücedir. Belki de o: Yüce Hakkın yaratması taalluku için, misale dayalı bir surettir. Halbuki o Yüce Zat, kevnî taallukatın çok ötesindedir. Anlatılan taalluk; ister malum keyfiyetli, isterse meçhul keyfiyetli olsun. Heyhat! heyhat!.

Bir şiir:

Nasıl erilir o saadete hep oralar;
Yüksek yüksek dağlar, tehlikeli uçurumlar.

***

Ey Aziz Kardeş,

Ben, hallerin tafsili ve maarifin beyanı üzerine kalem yürüttüm. O kadar ki: İş uzadı ve bıkkınlığa vardı.

Hususî olarak, eğer tevhid-i vücudî maarifini ve eşya zılliyeti ilimlerini beyan edecek olsam; ömürlerini tevhid-i vücudî ile geçirenler bilirler ki: Bu nihayetsiz denizden bir katra dahi alamamışlardır.

Asıl şaşılacak durum şu ki: Bu cemaat, bu Derviş'i tevhid-i vücudî erbabından saymazlar. Hatta onu, tevhid-i vücudîyi inkâr eden ulema sınıfından sayarlar. Görüşlerinin kusurundan ötürü sanırlar ki: Maarif-i tevhidiyede ısrar etmek kemaldir; bu makamdan terakki dahi ya muhaldir veya noksan..

Bir şiir:

Nice ahmak var ki, gafildir ayıplarından; Aybı güzel görür, onu iyi sandığından..

Bu cemaatın, bu meselede şahidleri ise., mütakaddim meşayihin tevhid-i vücudî Hakkında söyledikleridir. Allah-ü Taâlâ onlara insaf versin. Bunlar, nereden bilsinler ki: O meşayihe bu makamdan terakki hâsıl olmamış, o makamda mahpus kalmışlardır.

Tevhid-i vücudî ilminin husulünde söz yoktur; zira o, elbette vaki olacaktır. Asıl söz, bu makamdan terakkidedir.

Eğer terakki sahibinin tevhidi inkâr ettiğine kail olup bunu İstılahlarına alsalardı, bunda hiç münakaşa olmazdı.

***

Biz, yine esas mevzuumuza dönelim. Deriz ki:

— Azda, çoğa delil olduğu gibi; damlada dahi umman denize işaret vardır.

Bunun için de, damla ile yetinip aza kanaat ettik.

Ey Kardeş,

Hazret-i Şeyhimiz, benim için kemal ve tekmil ile hükmettiğinden; tarikat talimi için bana icazet verdi. Taliplerden bir cemaatı dahi bana havale etti. O zaman, benim kemalimde ve tekmil işimde tereddüdüm vardı. Bunun için bana şöyle dedi:

— Burası, tereddüd mahalli değildir. Zira meşayih-i izam, bu makamın kemal ve tekmil makamı olduğuna kail olmuşlardır. Eğer bu makamda tereddüd olsaydı; o meşayih-i kiramın dahi kemaliyetinde tereddüd edilmesi gerekir..

Bundan sonra, emir icabı, tarikat talimine başladım. Taliplerin ahvalinet eveccüh etmeye riayet ettim.

Büyüklerin himmetleri, irşad taliplerinde hissedilmeye başlandı. Hatta, senelere sığacak işler, saatler içinde tekarrür etmeye başladı.

Bu iştigale devam ettim, işin sonunda, noksanıma dair ilim zuhura geldi. Bu arada bana zahir oldu ki; meşayihin:

— İşin nihayetidir..

Diye anlattıkları tecelli-i berkî bu yolda bana asla zuhur etmedi.

Seyr-i ilellah ve seyr-i fillahın ne oldukları dahi bana öğretilmedi. Halbuki, bu kemalâtın tahsili mutlaka lâzımdır.

îşbu vakitte, noksanım delillere dayandı.

Bunun üzerine, havalimdeki talipleri topladım; noksanlığıma dair hadiseyi olduğu gibi kendilerine anlattım. Sonra, hepsine veda ettim. Ne var ki talipler, bu manayı: Tevazua ve nefsi yenmeye hamledip bulundukları halden dönmediler.

Sonunda Sübhan Allah, beklenen halleri Habibi hürmetine ihsan eyledi. Ona salât ve selâm olsun.

***

Bilesin ki,

Hacegân tarikatının hâsıl olması şunlara bağlıdır:

a) Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadı..

b) Sünnet-i Mustafaviye'ye ittiba.. Ona salât ve selâm olsun..

c) Düşük bid'atlardan ve nefsanî hevalardan kaçınmak..

d) İmkân nisbetinde azimetle amel edip ruhsattan kaçınmak..

İstihlâk ve izmihlal cezbe cihetinde başta gelir. Burada anlatılan istihlâkten:

— Adem.. (Yokluk..)

Olarak anlattılar. Bu, cihette istihlâkten sonra hâsıl olan beka için ise., şu tabiri kullandılar:

— Vücud-ü adem..

— Yani: İstihlâk manasına olan adem üzerine tertib edilen vücud ve beka..

Burada anlatüan istihlâk ve izmihlal, histen geçmek manasına değildir.

Bazıları için, bu istihlâkle beraber histen (maddeden) geçmek olur: bazılarına da böyle bir şey olmaz.

Anlatılan bekanın sahibi, mümkündür ki; beşeri sıfatlara rücu edip nefsani ahlâka avdet ede.. Ama, fena üzerine müretteb olan beka böyle değildir. Zira, onda avdet caiz değildir. Mümkündür ki bu mana, Hace Nakşibend Hazretlerinin dediği ola.. Allah sırrının kudsiyetini artırsın, şöyle demişti:

— Vücud-ü adem, beşerî vücuda avdet eder. Ama, vücud-ü fena asla beşerî vücuda avdet etmez..

Şundan ki, birinci beka ile baki olan henüz yolda olup yoldan dönmek dahi mümkündür. Amma, intihaya varıp vâsıl olana rücu yoktur. Bu manada büyüklerden biri şöyle dedi:

— Dönen, ancak yoldan döndü; vâsıl olan dönemez..

Bilinmesi yerinde olur ki; vücud-ü adem sahibi her nekadar yolda olsa dahi, onun için, nihayetin bidayete dere edilmesi hükmüne göre; işin nihayetine şuur vardır. Sonunda müntehiye müyesser olan şey, icmal olarak, hulâsa olarak ona hâsıl olur.

Bu nisbet, müntehide şümul ve umumî sereyan yolu ile olduğuna göre, elbet onun ruhaniyetinde ve cismaniyetinde de hâsıl olmaktadır.

Vücud-u adem sahibi, kalb hulasası üzerinedir. İsterse, umumi manada ve icmal yollu olsun.

Hiç şüphe edilmeye ki: Müntehi, sahib-i tafsildir. Onun cismanî sıfata rücuu ise., mümtenidir. Zira bu nisbetin cismanî mertebelerine sirayeti cismaniyetini sıfatlarından soymuştur; kendisini de fani kılmıştır. Bu fena ise., sırf ilâhî bir mevhibedir. Bu katıksız mevhibeden dönmek ise., o Yüce Mukaddes Zat'ın kudsiyetine yakışmaz. Amma, vücud-ü adem sahib böyle değildir. Çünkü onun Hakkında böyle bir sirayet yoktur.

Bu hususta netice söz şu ki:

Bu mertebeler kalbe tabi olduğundan, bu nisbet dahi oraya sirayet eder. Onun suretini de kırar ve mağlub eder. Lâkin fena haddine ve zeval haddine ulaşmaz. Dolayısı ile ondan rücu mümkündür. Zira mağlub, bazı arızaların gelmesi ile mağlub olur ve bazı engeller dolayısı mağlub düşer.. Amma, zail olan avdet edemez. Bu mana daha önce de geçti..


***

Bilesin ki,

Allah ruhlarının kudsiyetini artırsın; bu Silsile-i Aliyyeye meşayihinden bazıları, fenayı ve bekayı arılatılan istihlâk ve izmihlal ile onun üzerine terettüb eden bekaya itlak eylemişlerdir.

Zatî olan tecelliyi ve şühudu dahi bu mertebede isbat eylemişlerdir. Ve., bu baki için de:

— Vâsıl.. Demişlerdir.

— Yaddaşt..

Manasının taHakkuku için de, şöyle demişlerdir:

— Huzurun devamından ibarettir. Yani: Bu makamda, Sübhan Hak ile...

Bütün bunlar, nihayetin bidayete derc edilmesi itibarına göredir. Yoksa fena ve beka vâsıl olan müntehi içindir. Ona mahsus olan tecelli ve Sübhan Allah ile huzurun devamı ise., ancak, vâsıl olan müntehi içindir. Zira bunun asla rücuu yoktur.

Birinci itibar dahi, anlatılan itibara göre doğrudur; bir tevcihe mebnidir.

Hace Ubeydüllah Ahrar Hz.nin FIKRALAR kitabında vaki olan fena, beka, zatî olan tecelli ve şühud, vasi ve huzurun devamı ıtlakı dahi bu kabildendir.

Büyüklerden biri şöyle dedi:

— Bu kitap (yani: FIKRALAR kitabı) bazı mektuplardan ve risalelerden ibaret olup bazı muhlislerine yazılmıştır. Bunlar dahi, yazılan kimsenin dirayetine ve marifetine göredir. Onlarda:

— «İnsanlara, akıllarına göre konuşunuz.»

(Hadis-i şerifinin) manasına riayet, edilmiştir.

Hace Ubeydüllah Ahrar Hz. nin kelâmı yolunda yazılan Silsile-i Ahrar risalesi ve, Hazret-i Şeyhimizin Müeyyid'üd-din'ir-razi Mevlâna Muhammed Bakibillah'ın yazdığı rübaiyat şerhi dahi bu kabildendir.

Bu beka, hatta cezbe tarafında vaki olanların hemen hepsi, tevhid-i vücuda nazırdır.

Bu manadan ötürüdür ki: Bazı meşayih Hakkalyakini, sonu tevhid-i vücuda çıkacak bir şekilde beyan etmiştir.

Bu beyan, bazılarını şüpheye düşürmüştür. Bunlara nisbet edilen ve bunlara mahsus olan Hakkalyakin surî tecelliden ibarettir. Bu durum taan ve teşnia müncer olmuştur.

Gerçek olan şu ki: Bazı meşayihin beyan ettiği ve bunlara nisbet edilen Hakkalyakin cezbe cihetinde hâsıl olmuştur. Bu marifet dahi bu makama münasiptir. Erbabına gizli kalmayacağı üzere, surî tecelli dahi bir başka şeydir.

Huzurun devamını dahi kesret aynasında vahdet şühuduna itlak eylemişlerdir. O şekilde ki: Ayna tamamen kapanacak. Meşhud olan, vech-i bakiden gayrı olmayacak. Yani: Onların görüşlerine başka bir şey girmeyecek.

Bu makam, YADDAŞT yani: Devamlı huzur makamına münasiptir.

Üstte anlatılan şühud için derler ki:

— Zatî tecellidir.

Bundan başka şöyle dedikleri de olur:

— Zatî şühuddur. Yine bu makam için:

— İhsan makamıdır.

Dahi denir. Yine bundan anlatırken:

— İstihlâk, izmihlal ama vuslatla..

Tabirini dahi kullanmışlardır.

Bu manada bir mısra:

Kaybol sen, ordadır ayniyle visal..

Bu İstılah, Hazret-i Nasirüddin Hace Ubeydüllah Ahrar'a mahsustur. Bu istilâh ile, geçmişteki meşayihten hiç biri konuşmamıştır. Yani: Bu silsileden..

Bir mısra:

Güzelin yaptığı her şey güzeldir.

Şunlar dahi, onun kelimat-ı kudsiyesindendir:

— Dil kalbin aynasıdır. Kalb, ruhun aynasıdır. Ruh, hakikat-:

İnsaniyenin aynasıdır. Hakikat-ı insaniye dahi Sübhan Hakkın aynasıdır.

Hakikat-ı gaybiye, zat gaybinden; o kadar U2un mesafeyi kat ederek dile gelir. Orada lafız suretini kabul eder. Hakikatlara karşı istidadı olanların kulağına ulaşır.

Bir başka cümlesinde ise., şöyle anlattı:

— Bir müddet, bazı büyüklerin hizmetinde bulundum; bu arada bana iki şey in'am edildi:

a) Yazdığım her şey yenidir, eski değildir.

b) Her ne söylersem, makbul olur; merdud olmaz. Nitekim, bu kudsî cümlelerinden, onun yüksek şanı ve maarif

derecesinin üstünlüğü anlaşılır.

Yine anlaşılıyor ki: Bu cümleleri söylerken, kendisi arada yoktur. Yani: Bunların südurunda, onun bir dahli yoktur. Ancak, bunlar ondan in'ikâs yolu ile zuhura gelmiştir. Kendisinin, onlara bir aynalık etmekten başka vazifesi yoktur. Hakikat-ı hali en iyi bilen Sübhan Allah'tır. Keza onun katındaki, yüksek derecesini ve kemal şanını..

Bir başka yerde, şu şürleri söylemiştir:

Bütün insanlar işte ashabım;
Zanlannca ama, hali kalbim..

Uzak değil sırrını eninimden;
Lâkin nasıl anlasın yakınınım?..

Bu Hakir, onun ilminin hakikatlerinden ve maarifinden, kusurlu anlayışına göre bir nebze bu mektubun sonunda yazacaktır.

***

Sübhan Hak, kemal-i inayeti ile, bir kimseyi cezbe husulünden ve bu cihetin tamama ermesinden sonra sülûk nimeti ile şerefyab ederse., mümkündür ki: O cezbe ile uzak mesafeleri kat ede.. Ki o mesafeleri, şu âyet-i kerimedeki mana olarak takdir etmişlerdir:

— «Melekler ruhla beraber ona öyle bir günde yükselirler ki, onun miktarı elli bin senedir.» (70/4)

Yani: Elli bin sene olarak takdir etmişlerdir. Bu âyet-i kerimede anlatılan, Hakkın inayeti ile az müddette kat edileceğine işarettir.

O kimse, bundan sonra, fenafillahın ve bekabillahın hakikatına ulaşır.

Sülûkün sonu, salikin seyr-i ilellahın nihayetine ulaşması iledir. Ki bundan:

— Mutlak fena..

Olarak anlatılır.

Bundan sonra cezbe makamı gelir ki, bunun için:

— Seyr-i fillah ve bekabillah..

Tabirini kullanırlar.

Seyr-i ilellah, salikin mazhan bulunduğu isme doğru seyrinden ibarettir. Seyrifillah ise., o isimde seyirden.

Her isim, namütenahi isimleri camidir. Onda olacak seyir dahi, aynı şeklide namütenahidir.

Bu Derviş'in bu makamda has marifeti vardır, inşaallah yalanda anlatacağız.

Üstte anlatılan (salikin mazhan olduğu) isim, uruc, mertebelerinde ayn-i sabitenin üstündedir. Zira ayn-ı sabite o ismin zilli ve ilmî suretidir.

Hususî olarak bir cemaat, Sübhan Hakkın fazlı ile, bu isimden uruc edip Allah-ü Taâlâ'nın dilediği kadar sonsuzlara terakki ederler.

Bir şiir;

Bundan ötesinin beyanı ince;
Gizlemek pek hoş, pek de güzel bence..

***

Sair erbab-ı sülûkten vasıl olanlara gelince., her nekadar onlarla ikinci cihette iştirakleri var ise de, fenafillah ve bekabillah ile taHakkuk etmiş durumda iseler de; lakin erbab-ı sülûkün riyazetlerle mücahedelerle kat edip de müntehasına vardığı mesafe uzun zamanlara bağlıdır. Ama, bu Silsile-i Aliyye'nin büyükleri onu şühud devleti, lezzeti ve maksudu bulma zevki ile az zamanda kat ederler; matlub kâbesine vâsıl olurlar. Bu vusulden sonra dahi onlar için, sonsuz terakkiler hâsıl olur.

Erbab-ı sülûkten müntehiler, bu anlatüan terakkiden ve yakınlıktan yana nasipleri azdır.

Eğer cezbe sülûkten önceye alınacak olur ise., bir mikdar mahbubiyet ister. Zira murad olunmadığı takdirde, kendisi için cezbe hâsıl olmaz. Şayet cezbeye uğrar ise., elbette en yakın olur.. Ve., kendisine ziyade yakınlık hâsıl olur.

Murad olan ile murad olmayan arasında fark çoktur.

Bir âyet-i kerime meali:

— «Bu, Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Ve.. Allah büyük fazlın sahibidir.» (62/4)

Bir şiir:

Maşukun aşkı gizlidir saklıdır;
Uşşakın aşkı davullu alaylıdır..

Ama ikincisi bedeni eritir;
Maşukun aşkı eti yağı artırır..

Burada şöyle bir şey sorulabilir:

— Sair silsilelerden dahi murad olanların, bu terakki ve yakınlık bulmakta onlara iştiraki vardır. Zira, cezbe, onların dahi sülukünden evveldir. İş böyle olduğuna göre, bu Tarikat-ı Aliyye'nin sair tarikatlar üzerine meziyeti nedir?. Hangi şey için ona:

— Akrab-ı Turuk.. (Yolların en yakını..)

Denmektedir.

Bunun için şu cevabı verebilirim:

— Sair tarikatlar, anlatılan mananın husulü için vaz edilmemiştir. Bu devlet, onların bazılarına bir raslantı olarak hâsıl olur. Ama, bu Tarikat-ı Aliyye anlatılan mananın husulü için vaz edilmiştir. Bu Silsile-i Aliyye'nin büyükleri tarafından anlatılan:

— Yaddaşt.. (Devamlı huzur..)

Lafzının manası cezbe ve sülûk olan iki cihetin taHakkukundan sonra tasavvur edilir. Onun için:

— Nihayet..

Itlak ediimesi ise., şühud ve huzur mertebelerinin nihayeti itibarına göredir. Amma, mutlak nihayet, çok çok ötelerin de ötesindedir. Üstte anlatılan manayı biraz tafsil edelim:

Şühud şunlarda olabilir: Suret aynasında, mana aynasında, yahut suretin ve mananın ötesinde.. Bu şühud için şöyle derler:

— Hicaptan arî.. (Yani: Perdelerden arınmış..) Bu hicaptan arınmış şühud için:

— Berki..

Tabirini kullanmışlardır. Yani: Bu şühud bir şimşek gibi olup aniden çakar; sonra yine perdelenir.

Anlatılan bu şühud, Allah'ın fazlı ile devam eder de, tamamı ile, hicapların darlığından çıkar ise., o zaman onun için şu tabir kullanılır:

— Yaddaşt..

Böyle bir şey, gaybeti olmayan huzurdur. Zira, bir şühud ki, devamı yoktur ve hicapta kalır; onun için hicapsızlık ve devam hâsıl olmaz, oun için:

— Yaddaşt..

İsmi verilemez..

***

Burada bir incelik var ki, onun dahi bilinmesi gerekir.

Her hangi bir vâsıl ki, onun rücuu yoktur; onun huzuru daimîdir. Lâkin bu nisbetin, onun külliyetine sereyanı şimşek gibidir. Ama cezbeleri, sülûklerinden önce gelen mahbublar böyle değildir. Bu sereyan onlarda daimidir. Onların külliyetleri sır hükmünü almıştır; sır ameli işlemektedir. Bu manada işaret, daha önce geçti. Bunların cesetleri narin hale gelmiştir; nitekim ruhları da öyledir. O kadar ki, batınları zahirleri, zahirleri dahi batınları olmuştur. Hiç şüphe edilmeye ki, anlatılan mana icabı olarak, onların huzurlarında gaybetin veri yoktur. Böylelikle de: bu nisbet, bütün nisbetlerin üstündedir. Ama her halde..

Bu ibare, onların kitaplarında ve risalelerinde yaygındır.

Nisbet, huzurdan ibarettir. Huzur mertebelerinin nihayeti ise., huzurun hicapsız ve daim olmasıdır.

Bu Tarikat-ı Aliyye meşayihi, bu nisbeti kendilerine mahsus kılmalarına gelince, o da şu itibarladır: Tarikatı, bu devletin husulü için vaz etmek..

Bu mana daha önce de geçti..

Şayet: bu devlet sair tarikat büyüklerinden bazılarına hâsıl olur ise., caizdir; hatta olduğu da vakidir.

Ehlûllahın ileri gelen büyüklerinden, Şeyh Ebu Said Ebülhayr bu huzurdan bir işaret izhar eylemiştir. Bunun tahkikini üstazından taleb edip şöyle sormuştur:

— Bu hadise devamlı olur mu?. Üstazı ona cevab olarak şöyle demiştir:

— Olmaz..

Şeyh sorusunu tekrarlamış; birinci cevabı almıştır. Sorusunu üçüncü defa tekrarlamış; üstazı cevabında şöyle demiştir:

— Eğer olursa nadir olur..

Bunun üzerine, Şeyh dönerek şöyle demiştir:

— Demek bu, şu nadirattan sayılır..

***

Yukarıda şöyle bir cümle kullanmıştım:

— Mutlak nihayet, ötelerin de ötesindedir.

Bunun beyanı şöyledir:

Bu huzurun taHakkukundan sonra uruc vaki olur ise., salik hayret dalgasına düşer.. Bu huzuru dahi, sair uruc mertebeleri gibi arkasına atar. Bu hayret için şu isim verilir:

— Hayret-i kübra..

Ama, büyüklere mahsustur. Nitekim, evliya kitaplarında bu mana vaki olmuştur. O büyüklerden biri, bu makamda şöyle bir şiir söylenmiştir:

Aşkın beni etti zir ü zeber;
Hal, hat ve zülfünden ne haber..

***

Bir başkası dahi şöyle bir şiir söylemiştir:

Üstündür aşk, hem küfürden hem dinden;
Keza hem sekten hem dahi yakinden..

Gördüm ki; küfürden bir parça;
Keza, din, şek ve yakin sahibinden..

Âlemi akılsız dolaşıp durdum;
Hiç görmedim bir şey küfürden dinden..

Her varlık sedd'oldu yolunda sana:
Oldu setçi Ye'cüc Me'cüc cinsinden..

***

Pek aziz zatlardan biri de şöyle bir şiir söylemiştir:

Evce doğru uçtular yürüdüler;
Sonunda eli cebi boş döndüler..

***

Bu hayretin husulünden sonra, marifet makamı gelir.

O kimdir ki, bu devletle müşerref olur?. O kimdir ki, hayret makamı olan küfr-ü hakikiden sonra hakikî imanla müşerref olur. Ayrıca o, bu imandır, muHakkiklerin matlubunun nihayeti. Davet makamıdır. ŞÜ âyet-i kerimenin manası uyarınca, seyyid'ül-mürseline kemal-i mütabaattır:

— «Allah'a davet ediyorum; (yani: Ediyoruz:) ben ve bana basiret üzere tabi olanlarla..-» (2/108)

Resulûllah S.A. efendimiz, duasında şöyle yalvararak Allah-ü Taâlâ'dan anlatılan imanı talep etmiştir:

— «Allahım. bana sadık iman ve sonunda küfür olmayan yakin ver.»

Hayret makamı olan küfr-ü hakikiden dahi Allah-ü Taâlâ'ya sığınmıştır:

— «Küfürden ve fakirlikten sana sığınırım.»

Bu mertebe, Hakkalyakin mertebelerinin nihayetidir. Burada ilim ve ayn birbirine hicab olamaz.

Bir şiir:

Mübarek olsun erbab-ı nimete erdikleri; Miskin aşıka yeter yudum yudum içtikleri..

***

Bilesin ki,

Allah-ü Taâlâ seni irşad eylesin.

Anlatılan aziz zatların cezbesi iki çeşittir:

a) Hazret-i Sıddık-ı Ekber'den ulaşmaktadır. Allah ondan razı olsun. Bu itibarla da, tarikatları ona bağlanır. Allah ondan razı olsun. Bu nevi cezbenin husulü için, o has yüze teveccüh etmek ge rekir; bütün mecvudatın kıyamı o has yüzledir. Ve., onda istihlâke varıp izmihlale uğramaktır.

b) Bu tarikatta, bu neviden cezbenin zuhur mebdei ise.. Hazret-i Hace Bahaeddin Nakşibend Hazretleridir. Bu nevi cezbe, maiyet-i zatiye yolundan hâsıl olmaktadır. Bu cezbe, Hazret-i Hace'den ilk halifesi Hace Alâaddin Attar'a ulaşmıştır. Kendisi, vaktinin irşad kutbu olduğundan, bu cezbenin husule gelmesi için bir tarikat vaz eylemiştir. Bu tarikat dahi halifeleri arasında:

— Alâî..

Olarak meşhurdur. Onların ibarelerinde, çoğu kez şu cümleye raslanır:

— Tarikatların en yakını, TARİKAT-I ALÂİYE olmaktadır.

Anlatılan bu cezbe yolunun aslı her nekadar Hace Nakşibend Hazretlerinden ise de; onun tahsili yolunu kurmak, Hace Alâaddin Attar Hz. ne mahsustur. Allah-ü Taâlâ, her ikisinin de sırlarının kudsiyetini artırsın.

Gerçek şu ki, bu tarikat bereketi çok olan bir tarikattır. Bunun azı dahi, sair tarikatların çoğundan daha yararlıdır.

Alâiyye ve Ahrariye meşayihi halifeleri, bu büyük devletle şerefyab olup hayli haz almışlardır. Talipleri dahi bu yoldan terbiye etmişlerdir.

Hace Ahrar bu büyük devlete, Mevlâna Yakub Çarhî yolu ile nail olmuştur. Allah-ü Taâlâ her ikisinden de razı olsun. Bu zat'dahi, Hace Alâaddin'in halifelerinden biridir.

Yukarıda da anlatıldığı üzere, birinci nevi cezbe, Hazret-i Sıddık-ı Ekber'e bağlanmıştır. Allah ondan razı olsun. Bu nevi cezbenin husulü için o kendi başına bir tarikat vaz etmiştir. îşbu tarikattan:

— VUKUF-Ü ADEDİ (1)

Olarak anlatılır.

***

Anlatılan cezbenin taHakkukundan sonraki sülûk: İki türlüdür; hatta daha çok türlüdür.

Bir nevi var ki, Hazret-i Sıddık maksuduna bu yoldan ulaşmıştır. Allah ondan razı olsun.

Hatemürrisalet Resul üllah efendimiz dahi, cezbe yerinden bu yola ulaşmıştır. Allah-ü Taâlâ, ona salât ve selâm eylesin.

Hazret-i Sıddık Resulûllah S.A. efendimizin de içinde bulunduğu kemali ahlâk ile mütahallik idi. O güzel ahlâk içinde fani olmuştu. Bunun için de Resulûllah S.A. efendimizin ashabı arasında bir hususiyet kazandı. Allah onların hepsinden razı olsun.. Bilhassa, bu Tarikat-ı Aliyye'nhı hususiyeti ile..

Ve., bu nisbet ki:

— Anlatılan cezbe ve sülûk..

Demek istiyorum. Şu anda, bütün hususiyeti ile İmam Cafer Sadık'a ulaşmıştır.

Bu İmam'ın anası, Hazret-i Sıddık'ın r.a. çocuklarındandır. Bunun için İmam, her iki itibarı nazara alarak şöyle demiştir:

— Ebu Bekir beni iki defa doğurdu.

İmam, muhterem babalarından dahi. ayrı bir nisbet aldığı için her iki tarafı da cami olmuştur. Bu cezbeyi onların sülûkü ile cem edip bu sülûk ile maksuda ulaştı.

Bu iki sülûk arasındaki fark şudur: Hazret-i İmam-ı Ali'nin sülûkü seyr-i afakî ile kat edilir. Hazret-i Sıddık'ın sülûkü ise., pek afaka taalluk etmez. Cezbe köşesinden bir yer açıp aradan maksuda vâsıl olmuşlardır.

Birinci sülûkte, maarifin tahsili vardır.

İkinci sülûkte ise., mahabbet ağır basar.

Hiç şüphe edilmeye ki, Hazret-i Ali ilim şehrinin kapısıdır. Hazret-i Sıddık ise.. Resulûllah S.A. efendimizin dostluğunu kabul etmiştir. Allah onlardan razı olsun.

Üstte anlatılan mana icabı olarak, Resulûllah S.A. efendimiz şöyle buyurmuştur:

— «Eğer bir dost edinecek olsaydım, Ebu Bekir'i dost edinirdim.»

İmam Cafer-i Sadık binası mahabbet olan cezbeyi; menşei ilimler ve marifetler olan sülûk cihetini cem etmesi itibarı ile mahabbetten ve marifetten yana bol nasibe nail olmuştur.

Bundan sonra İmam, bu mürekkeb nisbeti, vedia olarak Sultan'-ül-Arifin'e bırakmıştır. (Yani: Bayezid-i Bistamî'ye..)

O, bu emanetin ağırlığını sırtına almıştır; ta ki onu: Tedricen ehline teslim ede.. Bu emaneti almadan evvel, onun teveccüh yüzü bir başka canibe çevrili idi; bu nisbetle de bir münasebeti yoktu.

Bundan başka, ona bu emanet yükünün verilmesinde çok çok hikmetler vardır.

Her nekadar onu taşıyanların nasibi ondan yana az ise de; o büyüklerin nurundan yana bol nasibi vardır. Meselâ: Sekir halinden bir parça gelir ki onda, Sultan'ül-Arifin'in nurlarından eserler vardır.

Anlatılan sekir hali. müptediyi maddeden alır; ona adem-i şuur getirir. Sonra da, bunu tedricen kapatır.

Sahiv (ayıklık) halinin ağır basması sonucu dahi. bütün sahiv mertebelerini camidir.

Üstte anlatılan manaya göre, zahirde sahiv. batında ise., sekir vardır.

Şu beyt, onların halini anlatmaktadır:

Kalbini sahibimize, bir yanı da zahire ver;
Cihanda zira az bulunur böylesine bir seyr..

***

Anlatılan nisbet, her büyükten nur alarak, ehline ulaşmıştır. Ehli olan bu zat dahi şudur: Arif-i Rabbani Hace Abdülhalik Gucdüvani.. Hacegan silsilesi halkasının başıdır. Allah-ü Taâlâ, onların hepsinin sırlarının kudsiyetini artırsın.

İşte o vakit, bu nisbet, tam bir yenilik almıştır; bu hali ile zuhur meydanında görünmüştür.

Sonradan, afakî sülûk canibi bu silsilede ondan sonra gizli kalmıştır. Bu cezbenin husulünden sonra, başka yollara sülûk etmeye başlamışlardır; uruc yolunu da onda bulmuşlardır.

Hace Bahaeddin Nakşibend zuhur âlemine geldikten sonra, bu nisbet ikinci kere zuhur eylemiştir. Hem de o cezbe ve o afaki sülûk ile.. Bu iki cihet de, marifetin ve mahabbetin kemalini cami olmuştur.

Bir kısım olan cezbe varlığı ile beraber, diğer kısım da ihsan edilir. Daha önce de anlatıldığı gibi, bu durum maiyet yolu ile gelmektedir.

Yerine geçen zata dahi, onun kemalâtından, bolca nasib hâsıl olmuştur. Bu cümle ile: Hace Alaül-Hakk ved'din'i kasd ediyorum. Her iki cezbe ve sülûk ile teşerrüf etmiştir. Böylece, irşad kutbiyeti makamına ulaşmıştır.

Aynı şekilde Muhammed Parisa dahi, onun kemalâtından bol hazza nail olmuştur. Hatta, Hazret-i Hace hayatının sonunda, onun Hakkında şöyle demiştir:

— Bana bakmak isteyen, Muhammed'e baksın.

Bundan başka, ondan nakledildiğine göre, şöyle demiştir:

— Bahaeddin'in vücudundan maksad, Muhammed'in vücududur.

Hace Parisa'da üstte anlatılan nisbet olmasına rağmen, Hace Arif Kerani dahi, ömrünün sonunda kendisine ferdiyet nisbetini ihsan eylemiştir. İşbu nisbet dahi, onu şeyhlik etmekten ve talebe yetiştirmekten almıştır. Halbuki, kendisi kemalde ve tekmilde yüksek derece sahibi idi. Hazret-i Hace onun bu şanında şöyle buyurdu:

— Eğer müridleri yetiştirecek olsaydı; âlem nurla dolardı.

Mevlânâ Arif anlatılan nisbeti, hanımının babası Bahaeddin'den almıştır. Yani: Ferdiyet nisbetini..

***

Bilinmesi yerinde olur ki, ferdiyet yüzü tamamı ile Sübhan Hakka dönüktür. Bunun, meşihat, tekmil ve halkı davet ile bir alâkası yoktur.

Bu nisbet ile, halkı davet ve onları tekmil makamı olan irşad kutbiyeti biraraya geldiği zaman bakılmalı: Eğer ferdiyet nisbeti ağır basar ise., bu duruma göre, irşad ve tekmil zaif ve mağluptur.

Eğer anlatıldığı gibi değil ise., bu iki nisbetin sahibi itidal haddi üzeredir; zahiri halk ile, batını dahi Yüce Mukaddes Hak iledir. Hem de bütünü ile.. Halkı davet makamında en yüksek derece, bu iki nisbet sahibinindir.

Her nekadar irşad kutbiyeti, halkı davette yeterli ise de. lâkin o büyüklerin bu makamda ayrı mertebeleri vardır. Bunların nazarları, kalb marazlarına şifadır. Onların sohbetleri dahi, hoş olmayan huyları def eder.

Seyyid'üt-taife Cüneyd-i Bağdadî bu devletle saadete erip bu makamla müşerref olmuştur. Kendisi için kutbiyet nisbeti şeyhi Sırrı-ı Sakati'den hâsıl olup ferdiyet nisbeti dani Şeyh Muhammed Kassab'dan gelmiştir. Onun kudsî cümleleri arasında şu vardır:

— İnsanlar sanır ki, ben Sırri'nin müridiyim; halbuki ben Muhammed Kassab'ın müridiyim.

Bu cümlesi ile ferdiyet nisbetini üstün tutup kutbiyet nisbetini unuttu ve bunun yanında onu yok gördü.

Hace Nakşibendi Hz. nin halifelerinden sonra, bu Taife-i Aliyye'nin kandili Hazret-i Hace Ubeydüllah Ahrar olmuştur. Allah-ü Taâlâ sırrının kudsiyetini artırsın.

Hacegân cezbesini itmam ettikten sonra, seyri isme ulaştırdı. İsme duhul etmeden evvel, onda kendisine istihlâk ve fena hâsıl oldu. Sonra cezbe yerine döndü; bu cihette dahi kendisine istihlâk ve izmihlal has manada hâsıl oldu. Bu cihette, bekayı dahi avnı şekilde buldu.

Hülâsa: Bu cihette, kendisinin büyük bir şanı vardı. Kendisine müyesser olan fenadan ve bekadan ne varsa, hepsi bu makamda müyesser oldu. İsterse, ilimlerde, vasıtaların başka olması sebebi ile bir değişiklik olsun.

O değişiklerden biri tevhid-i vücudun isbatı ve ademidir.

Anlatılan tevhide münasip işlerin isbatı dahi bu değişiklik arasındadır. Meselâ: İhata, sereyan, maiyyet-i zat, kesretin tamamen gizlenmesi ile kesrette vahdet şühudu gibi.. Bu gizlilik o dereceye varır ki:

— Ben.. (Ene..)

Kelimesi, asla salike dönmez. Bunlara benzeyen daha başka şeyler dahi vardır. Ama, bunlar, mutlak fenadan sonra, beka üzerine terettüb eden ilimlerin hilâfınadır. Zira bu mutlak fenadan sonra, beka üzerine terettüb eden ilimler, hakikat olarak şeriat ilimlerine mutabıktır. Kaçamak aramaya ve zorlamaya muhtaç değillerdir. Keza sual cevaba da muhtaç değildir.

Hülâsa., beka cihetindeki cezbe, hangi cezbe olursa olsun; saliki sekir halinden çıkaramaz; ayıklığa atamaz. Bu mana icabı olarak:

— Ene.. (Ben..)

Kelimesi, beka vücudu ile baki olan salike dönemez. Hatta ona bir işaret dahi olamaz. Çünkü, cezbede mahabbetin ağır basması varılır. Mahabbetin ağır basması ise., sekrz icab ettirir. Şekillerin hiç biri ile ondan ayrılmaz. Bu münasebetle onun ilimleri dahi sekir ile karışıktır. Yani: Maarif-i sekriyedir. Meselâ: Vahdet-i vücud kavli gibi.. Zira, onun binası sekir üzerinedir; bir de mahabbetin ağır basması.. O kadar ki: Sevenin nazarında mahbubdan gayri kalmaz. Dolayısı ile, onun gayrının nefyine hükmeder. Şayet, sekirden çıkar ayıklığa gelir ise., mahbubun şühudu, onun masivasını müşahedesine mani olmaz. Vahdet-i vücud hükmünü de vermez.

Mutlak fenadan ve sülûkün nihayetinden sonra bekaya gelince.. bunun menşei, ayıklık ve marifetin mebdeidir. O yerde, sekrin medhali yoktur. Fena haletinde iken, salikten kaybolanlar, bütünüyle geri döner. Amma, asalet boyasına boyanmak sureti ile.. Bunun manası dahi: Bekabillah'tır. Zaruri olarak, burada sekrin mecali yoktur. Yani: Beka erbabının ilimlerinde.. Dolayısı ile, bunların ilimleri, peygamberlerin ilimlerine mutabık olur. Onlara salât ve selâm olsun.

***

Pek aziz zatların birinden şöyle dinledim:

— Hace Ahrar Hazretlerine, ana tarafı babaları ve dedelerinden hâsıl olan bir nisbet vardır. Zira onlar, garib hallerin ve kuvvetli cezbelerin sahibi kimseler idi..

Hace Ahrar Hazretleri için, on iki kutup makamından dahi bol nasip vardır. Ki dinin teyidi onlara bağlıdır. Mahabbette onların büyük şanları vardır. Böylelikle de, onun için,. şeriatın teyidi ve dinin yardımı hâsıl olmuştur.

Bu zatın hallerinden, yukarıda bir parça anlatıldı.

***

Şu dahi taHakkuk itmiştir ki, bu büyüklerin tarikatının ihyası, o aziz zatların edeplerinin yayılması Ahrar Hazretlerinden sonra., bilhassa Hindistan ülkelerinde, ki onların kemalâtından mahrum idiler.. Maden-i îrşad, Menba-ı Maarif, Müeyyid'üd-din'ir-razi Mevlâna Mu-hammed Bakibillah'ın zuhuru ile olmuştur. Allah-ü Taâlâ ona selâmet ihsan eylesin.

Bu zatın kemalâtından dahi bir mikdar anlatmak istedim.
Lâkin, bu babda rızası anlaşılmadığından, öyle bir cür'eti bıraktım.