3. Namazı resmî ve üstünkörü kılmayın

e-Posta Yazdır PDF

 

Nasıl ki, büyük bir insan olan kâinatta Allah’ın isimleri çok değişik ve en ince ayrıntılara varıncaya kadar tecelli ediyor; insanda da çok renkli ve detaylı bir esma tecellisi görüyoruz.

 

Bu tecellilerin bir neticesi olarak sayısız iyilik yolları olduğu gibi, hesaba gelmeyecek kadar kötülük sebepleri var. İmtihan yolları, şık ve şekilleri insanlar adedince, belki insanların her bir eylemi sayısınca çok.

 

Kimileri “namaz imtihanı”nı “hiç kılmayarak” kaybederken, kimileri “ihlâssız kılarak” Kur’an’ın “Yazıklar olsun o kimselere” hitabına müstehak oluyorlar.

 

Kimimiz “tam vaktinde kılmamakla” bu imtihandan kayıpla çıkıyoruz, kimimiz “cemaati kaçırarak” yara alıyoruz.

 

İmtihan bitmiyor. “Tâdil-i erkânı ihmal”, “huşû içinde olamamak”, “namazı aceleye getirmek” gibi kusurlar her an bizim peşimizde. Namazı bir defa kılmakla kurtulamıyoruz ki, hac gibi bütün gücümüzü kullanıp bir noktada odaklaşıp görevimizi tam yerine getirelim. İmtihan her gün, hatta günde beş vakit, üstelik namaz vakti girdikten başlayıp kılıp bitirinceye kadar her saat, her saniye devam ediyor.

 

Namazını muntazam kılan, hatta başkalarının da namaz kılması için çırpınan, dinî hizmetlerde bulunan kimselerin de namazla imtihanları vardır.

 

Böyle kimselerin namazla ilgili imtihanlarından birisi, “namazı resmî, üstünkörü ve acele kılıp dinî hizmetlerine koşma” tehlikesidir.

 

Çoğumuz defalarca kendi dünyamızda veya çevremizde rastlamışızdır. Bir ibâdetini üstünkörü yapan, meselâ namazı kılarken acele eden bir kişinin gerekçesi bellidir. Ya önemli bir işi vardır, ya zarurî bir dinî hizmeti gerçekleştirecektir.

 

Aslında bırakalım başkasını, kendi nefsimizi düşünelim. Benzer durumlarla karşılaşmıyor muyuz? Dinî bir faaliyeti, îmânî bir hizmeti gerekçe göstererek, farzlarımızı aceleye getirdiğimiz veya sünnetleri ihmal ettiğimiz olmuyor mu? Oluyor. Hem de defalarca karşılaşıyoruz.

 

Böyle bir davranışın doğru olmadığını düşünürken, karşımıza Bediüzzaman’ın konuyla ilgili bir tesbiti çıkıyor. Tasavvufla ilgili olan 29. Mektup’ta, tarîkatın özelliklerini, hizmetlerini ve faydalarını anlatırken, bazı kimselerin düşebileceği tehlikelere de işâret ediyor. Bu Mektub’un 7. Telvih’inde önemli bir gerçeğe temas ederek, şöyle îkazda bulunuyor:

 

“Tarîkat ve hakîkat vesilelikten çıkmamak gerektir. Eğer maksud-u bizzat hükmüne geçseler; o vakit şeriatın muhkemâtı ve ameliyâtı ve sünnet-i seniyyeye ittibâ, resmî hükmünde kalır, kalp öteki tarafa müteveccih olur. Yâni, namazdan ziyade halka-i zikri düşünür; ferâizden ziyâde, evrâdına müncezib olur; kebâirden kaçmaktan ziyâde; âdâb-ı tarîkatın muhâlefetinden kaçar. Halbuki, muhkemât-ı şeriat olan farzlardan bir tanesine evrâd-ı tarîkat mukabil gelemez; yerini dolduramaz. Âdâb-ı tarîkat ve evrâd-ı tasavvuf, o ferâizin içindeki hakikî zevke medâr-ı teselli olmalı, menşe’ olmamalı. Yâni tekyesi, câmideki namazın zevkine ve tâdil-i erkânına vesile olmalı; yoksa câmideki namazı çabuk resmî kılıp, hakikî zevkini ve kemâlini tekyede bulmayı düşünen, hakîkattan uzaklaşıyor.” (Mektûbât, s. 423)

 

Yukarıda işâret edilen yanlışa, hemen her hizmet ehlinin düşmesi mümkündür. Nitekim yukarıda verilen “namazı resmî kılmak” örneği çok çarpıcıdır. Çünkü namaz, en büyük, en mühim, en yüce ve en geniş bir ibâdettir. Bunda zikir, fikir, şükür ve duânın her çeşidi mevcuttur. Namaza bir başka ibâdeti veya hizmeti tercih etmenin, hiç bir şekilde mantığı yoktur.

 

Her türlü dinî hizmetin hedefi, Allah rızâsını netice veren ve Kur’ân’da emredilen ibâdetlerdir. Hiçbir “vesile”, asıl “hedef”in yerini tutamayacağı için, “hedef”, “vesile”ye fedâ edilmez.

Namazı resmî üstünkörü kılmak; hiçbir zikir ve evradla, hiçbir hizmet ve faaliyetle telâfi edilemeyecek kadar büyük bir kusurdur. Hiçbir ibâdet onun yerini tutamaz.