Hoca hazretlerinin halk dilindeki keramer ve harikalarından

e-Posta Yazdır PDF

 

HOCA HAZRETLERİNİN HALK DİLİNDEKİ KERAMET VE HARİKALARINDAN

Mevlânâ Sadeddin Kaşgarî hazretleri, hâllerinin başında, ge­ce ve gündüz hoca hazretleriyle sohbet edermiş. Bir gün, teessür ve tahassürlerini bildirip demişler ki: «ömrümüz zamanın kut­bundan uzak ve büyük evliyanın meclisinden yoksun geçiyor. Di­lek sahibi çalışıp kendisini böylelerinin sohbetine eriştirmelidir ki, huzuru bulsun ve iç düşmanların şerrinden korunsun...» Ve bu bahiste daha bir çok mübalâğalı söz söylemişler... Meğer ge­çen gece, kalbinden, «benim kimseye ihtiyacım yoktur! Hak yolu açıktır. Dilek sahibi, fikrini karıştırmayıp ve halkla düşüp kalk­mayı bırakıp kendi içine kapanmalı, kendi kendisine çalışmayı başarmalıdır!» diye bir şeyler geçirmiş... Mevlânâ Sadeddin Kaşgarî'nin içinden geçenleri hoca hazretleri keşfediyor ve diyor ki: «Siz geçen gece artık kimseye ihtiyacınız olmadığını ve kendi kendinize yeteceğinizi fikretmiştiniz. Şimdiki sözler bu fikirlere aykırı düşmüyor mu?» Mevlânâ bu kerameti görünce hoca haz­retlerinin kemâl derecesini anlıyor ve kendilerine alâkasını kuv­vetlendiriyor.

*

Hoca hazretleri:

— Ben Mevlânâ Sadeddin Kaşgarî hazretleriyle öylesine ihtilât ve sohbet ederdim ki, görenler beni onun müridi sanırdı. Fa­kat hakikatte bâtın feyzini onlar bizden alıyorlardı.

«Reşahat» sahibi:

— Mevlânâ Sadeddin hazretlerinin sözleri de hoca hazretle­rinin bu hükümlerini gerçekleştiricidir.

Hoca hazretlerinin eşiğini aşındıran bir kadı vardı ki, biricik emeli, kendilerinden tarikat yollarını öğrenmek ve «Hâcegân» kütüğüne kaydedilmekti. Fakat hoca hazretleri bu adama yüz ver­miyorlar ve onun suratına tarikat kapılarını kapatıyorlardı. Adamcağız melûl ve mahzun gidip geliyor ve hiç bir şey elde ede­miyordu. Bir gün, hoca hazretlerinin neşeli bir anında, yakınla­rından biri mevzuu kendilerine açtı ve «Kadı, boynu bükük, ina­yetinizi bekliyor ve mahrum kalmaktan çok üzülüyor» diye hoca hazretlerinin maksatlarını anlamaya davrandı. Hemen cevap ver­diler : «Ben her kimin bâtınında büyüklük ve üstünlük arzusun­dan bir mâna sezsem, bu mâna on yıl sonra gerçekleşecek bir şey bile olsa ona Hâcegân yolundan bahsedemem!»

Bazı müridler hoca hazretlerinin bu sözü söyledikleri tarihi kaydediyorlar. Aradan on yıl geçiyor ve hoca hazretleride dün­yadan göç etmiş bulunuyorlar. O kadı, kendi memleketinde hâ­kim ve reis makamındadır, bu mevkiiyle gayet mesuttur ve kal­binde zerrece tarikat zevk ve dileğine yer kalmamıştır. O zaman müridler, hoca hazretlerinin niçin bu adama iltifat buyurmadıklarını anlıyorlar.

*

Yine bir adam vardır ki tam yirmi sekiz yıl hoca hazretleri­nin hizmetinde kaldığı halde hiç bir himmet görmemiş, hiç bir nasip alamamıştır. Bu adam bir gün o hâle geliyor ki «Bir bıçak çekip ya kendimi, ya hoca hazretlerini vuracağım diye korkuyo­rum! Sabrım o türlü çatladı! Niçin bana himmet etmezler?» şek­linde yakınlarına dert yanıyor. Böyleyken son nefeslerine kadar hoca hazretlerine hizmette devam ediyor. Hoca hazretlerinin ve­fatlarından sonra, işin iç yüzüne ait bir tecelli : Semerkant Han Özbak tarafından istilâ edilmiş ve bu adam devlet ve iktidar ma­kamına getirilmiştir. Bu makama getirilmesindeki sebepte istilâ zamanında hoca hazretlerinin oğullarını öldürtmekte oynadığı hain rol ...Hoca hazretleri bu neticeyi kırk yıl evvel görmüş, fakat ses çıkarmayıp sadece iltifatlarını esirgemiş bulunuyorlar.

*

Bağlılardan biri, uzun zaman huzura yüz sürememiş olmak­tan ıstırap içindedir. Gidemedikçe ıstırabı artıyor ve ıstırabı art­tıkça ayaklan kilitlenip gidemiyor. Nihayet bir gün son bir gay­ret sarfedip huzura çıkmaya karar veriyor. Daha evvel hoca Bahaeddin Nakşibend hazretlerinin ruhlarına fatiha ve ihlâs okuya­rak şefaatlerini diliyor ve mahcup mahcup hoca hazretlerinin eşi­ğinde görünüyor. Hoca hazretleri kendisine nazar edip buyuru­yorlar : «Fatiha ve ihlâs okuyup hoca hazretlerinin ruhundan şe­faat istemek çok güzel!. Fakat iş bununla bitmez! Mürid daima kendi kendisini murakabe altında tutmalıdır ki, kendisinden yan­lış bir hareket meydana gelmesin!»

Hoca hazretlerinin bu ihtarlarından sonra o mürid bir daha hataya düşmemiştir.

Hoca hazretlerinin yakınlarından biri vardır ki, güzelliği, ya­kışıklılığı ile meşhurdur. Bir kadınla tanışıyor. Kadın onun evi­ne geliyor ve başbaşa yalnız kalmalarını teklif ediyor. Kadın da gayet güzeldir ve müridte nefsine mukavemet gücü kalmamıştır. O anda hoca hazretlerinin sesi odada gürlüyor : «Ne yapıyorsun?» Mürid yerinden fırlıyor, dehşetler içinde kadını evden çıkarıyor. Biraz sonra hoca hazretleri eve geliyorlar ve müride «Allah'ın yardımı olmasaydı şeytana kapılmış, gitmiştin!» buyuruyorlar. Yine aynı müridden öğrendiğimize göre bir kere de onun gönlü­ne şarap içmek arzusu düşüyor. Mahrem dostlarından birine, ge­ce, karanlık basınca kendisine şarap getirmesini tenbih ediyor. Gece, şarap geliyor. Mürid evinin damındadır ve şarabı yukarıya çekmek için iple bir kutu sarkıtmıştır. Şarabı getiren, destiyi ku­tuya güzelce yerleştiriyor, mürid te çekmeğe başlıyor. Evvelâ desti duvara çarpıp bir tarafı kırılıyor, sonra da kutunun ipi çözülüyor ve. desti yere düşüp param parça oluyor. Mürid dehşette. Sabahleyin erkenden desti kırıklarını topluyor, şarap döküntüsü­nün üstüne de kokusu çıkmasın diye bol su döküyor. Biraz sonra hoca hazretleri müridin evine geliyorlar. Sözleri : «Gece yukarı çektiğin destinin sesi kulağıma geldi. Eğer o kırılmasaydı benim gönlüm kırılıp parçalanacaktı ve bir daha seninle buluşmama im­kân kalmayacaktı.»

*

Hoca hazretleri geç vakit bir seyahatten dönmüş bulunuyor­lar. Misafir oldukları evin sahibi yakınlarındandır ve gayet güzel ve genç bir oğlu vardır. Hoca hazretleri eve ayak bastıkları za­man orada bir sürü misafir görüyorlar. Yemek yenmiş ve gece kı­ra çıkılıp hava alınması kararlaştırılmıştır. Ev sahibi, hoca haz­retlerini büyük tazim tavırlariyle karşılıyor ve eline, ayağına dü­şüp verdikleri şereften teşekkür ediyor. Misafirler «Bu gelen iti­barlı zat kimdir?» diye hayretlere gömülüyor, öğrenince de aynı tazimi göstermekte kusur etmiyor. Fakat ev sahibinin oğlu, güzel çocuk oralı değildir. Akşam gezintisinin suya düştüğünü anladığı için somurtmakta ve yerinden bile kalkmamaktadır. Ev sahibi, hoca hazretlerine yemeğin yenilmiş ve bitirilmiş olduğunu, fakat evde her şeyin bulunduğunu ve hemen hazırlanabileceğini, yemek olarak ne seçeceklerse bildirmelerini istirham ediyor. Hoca haz­retleri daha cevap vermeden, genç ve güzel çocuk, daima gezinti­ye çıkmak sevdasının tepkisiyle, terbiyesizce bir eda takınıyor ve «Bu gurbetteki zâta hazır ve soğuk şeyler getirin! Yemek şimdi tüketildi. Bundan sonra kimsede yemek pişirmeğe mecal yoktur!» diyor.

Edepsizlik büyük... O zaman hoca hazretleri, ancak yanındakinin işitebileceği şekilde hafifçe fısıldıyorlar : «Ey genç! Güzel­liğine mağrur olma! Eğer ben senin bu akşam yüzünü kara et­mezsem vebali üzerime olsun!» Peşinden yüksek sesle buyuru­yorlar : «Uzun yoldan geldim. Gönlüm sıcak bir çorba istiyor!» Hemen yerinden fırlayan fırlayana. Mutfağa koşup hazırlığa başlıyor. O sırada hoca hazretlerinin mübarek nazarları küstah gen­cin üzerinde... Anî bir hâl... Genç ter içinde... Birden yerinden kalkıyor ve hoca hazretlerinin önünde diz çökerek hizmetlerine talip olduğunu söylüyor. Herkes bu beklenmedik değişikliği şaş­kın şaşkın seyretmekte... Hoca hazretlerinin verdikleri muvafa­kat cevabı üzerine genç yemek hazırlanan yere koşuyor, ateşi biz­zat yakmaya savaşıyor, yüzü ateşten kızarıyor, terliyor, terini sil­mek isterken de elindeki is yüzüne bulaşıyor ve yüzü kapkara oluyor. Hoca hazretlerinin dedikleri ayniyle zuhura gelmiştir. Gence «Yüzün kara olmuş!» dedikleri zaman da nurun o karada olduğu cevabım veriyor ve hoca hazretleri yemeğini yemeden si­linmeyeceğini," temizlenmeyeceğini söylüyor. Hoca hazretleri ye­meklerini yiyorlar, genç yüzünü gözünü silip abdest alıyor, hoca hazretlerinin huzurunda edeb tavriyle oturuyor ve bir daha ken­dilerinin eteği dibinden ayrılmıyor.

*

Müridlerinden biri anlatıyor :

— Benim hoca hazretlerine bağlanışım bir kıza olan aşkım yüzündendir. Bu aşk beni çıldırtacak hâle gelmişti. Ailesi kızla­rını bana vermeyince ne yapmak gerektiğini bilemedim. Bildi­ğim, yapmayacağım şey olmadığıydı. Nihayet bir hile düşündüm. İki yalancı şahit tedarikleyip kızı kendime nikâh ettirdim. Sonra kadıya baş vurup şahitlerimi dinletmek istedim. Kadı hoca haz­retlerine gitmişti. Ben de gittim ve dâvamı anlattım. Hoca hazret­leri buyurdular : «Senden rica ediyorum, bu dâvadan vaz geç! Senden doğruluk kokusu gelmiyor!» Hoca hazretlerinin keşifleri kalbime yıldırım gibi indi. Birden bütün hüviyetim değişti. Ken­dimi o kara sevdadan bomboş buldum ve hoca hazretlerinin etek­lerine yapıştım. Hoca hazretleri Taşkend'e gitmek üzere hazırla­nıyorlardı. Ata binerlerken bana öyle bir nazar ettiler ki, içime ateş düştü. Elimde olmadan peşlerine düştüm. Her taraf kar için­deydi. Böyleyken ben hararetten kavruluyordum. Çizmelerimi çıkarıp yalınayak Taşkend'e kadar arkalarından gittim. Hoca Haz­retleri Taşkend'te hücrelerine çekilip ateş yakılmasını emrettiler. Bana da «Gel, ısın!» diye emrettiler. O zamandan sonra peşlerini hiç bırakmadım.

*

Yine böyle, kadın alâkasının şiddetinden iradesini kaybedip hoca hazretlerine bağlanmakla kurtulanlardan bir başkası, huzur­da, eski alâkalısının hayali bir an zihninden geçer geçmez şu ih­tar karşısında kaldığını anlatır :

«Onunla alâkanı kesip atmışken yine mi onu düşünmekte­sin?»

*

Bir mürid :

— Camiden  çıkarken  hoca  hazretlerinin yakınlarından  bir topluluğa rastladım. İçlerinden biri, hepimizi yemeğe davet etti. Bir ahçı dükkânına girdik. Orada padişah kullarından, seçme, ba­zı güzel delikanlılar vardı. Dostlara dedim ki: «Şu civanları gö­rüyor musunuz; bakın ne kadar güzel çocuklar!» Dediler : «Bun­lara nazar meşru değildir!» Dedim : «Eğer nazar şehvetle olursa meşru değildir; fakat şehvetsiz olursa korku yoktur!» Bunun üze­rine o çocukları rahat rahat seyrettiler. Oradan kalkıp hoca haz­retlerine gittik. Sordular : «Nereden geliyorsunuz?»    Cevap ver­dik : «Camiden geliyoruz!» Dediler : «Mânâsız konuşmayın! Mes­cide gitmek âdet olmuştur!» Sonra birden gazaba gelip seslerini yükselttiler : «Ahçıya gider ve güzel gençleri seyredersiniz! Ki­miniz bunlara bakmanın meşru olmadığını söyler, kiminiz de şeh­vetsiz bakmakta günah olmadığını ileri sürer.» Daha sonra bana dönüp şiddetle hitap ettiler :    «Ben bile şehvetsiz nazar etmeğe kaadir değilim; sen nereden peydahlandın ki, şehvetsiz nazar et­mekten bahsedebiliyorsun?»

*

Bazı yakınlarının rivayetine göre hoca hazretleri derlermiş ki :  «Bir güzelin yanından selâmetle geçinceye dek ciğerime yüz kere kan oturur.»

*

Murakabe vaziyetinde oturuyorlar. Birden başlarını kaldırıp buyurdular :

— Bir köpek gördüm. Memeleri sütle dolu, dişi bir köpek... Dokuz yavrusiyle meclisimize geldiler!

Hoca hazretleri bu sözü söylemiş, söylememişti ki, uzaktan, arkasında tam dokuz talebesi, bir fesat adam göründü. Bunlar huzura çıktılar ve hoca hazretleri kendilerine yemek hazırlatmak bahanesiyle çıkıp dönmedikleri hâlde, yemeklerini yemekte ve saatlerce oturup yârenlik etmekte ihmal göstermediler.

*

Oğlu, hoca hazretlerine damat olacak bir kadın, kendilerini imtihan etmek fikriyle, hususî surette hazırladığı bazı gıda mad­delerini nişanlayıp, ayırt edilip edilemeyeceklerini anlamaya kal­kıyor. Hoca hazretleri onları bir bir ayırıyorlar ve kadın, oğlu­nun damat olacağı büyük zâtı tanımış oluyor. Hoca hazretlerinin damatlığı şerefini kazanan, Emîr Nizameddin Abdullah'tır.

*

Emîr Nizameddin Abdullah'ın, hoca hazretlerinin kerimele­rinden beş -oğlu ve üç kızı olmuştur. Oğullarının ilki, hoca Ab-düssemi'dir ki, «Mirza Hâvend» diye meşhurdur. Sultan Hüse­yin Mirza zamanında Herat'ta şehit olmuş ve Mevlânâ Sadeddin Kaşgarî makberesine gömülmüştür. İkinci oğlu Abdülbedi... O da «Dost-u Hâvend» lâkabiyle meşhur. Üçüncü oğlu Abdülvâhi ve lâkabı «Hoca Şah...» Dördüncüsü Emîr Zahârüddin Mchmed, beşincisi ise Tahirüddin Mehmed...

*

Bir ziyafette ev sahibine muayyen miktarda un alıp onunla yemek yapılmasını emir ediyorlar. Halbuki ev tıklım tıklım dolu ve davetliler dışarıya taşmış vaziyette... Emredilen yemek mikta­rı bunların onda birine bile yetmez. Ne olacak? Ev sahibi fenâ halde müteessir... Hoca hazretlerine baş vurup ne yapması ge­rektiğim soruyor. Cevap : «Ne dedimse o... Fazlasına lüzum yok!» Yemek dağıtılıyor ve hayretler içinde görülüyor ki, herkes yiyip içtiği ve doyduğu hâlde hâlâ tencereler doludur.

*

Bir ilkbahar mevsimi... Hoca hazretleri Taşkend yolunda... Konak yeri olarak, akşama doğru bir dere kenarında, bağlıların­dan birinin evine iniyorlar.    Namaz, yemek, sohbet, uyku vakti. Yatacakları zaman ev sahibine «Sen benimle bir odada kal!» em­rini veriyorlar. Herkes uykuda... Gece yarısı hoca hazretleri uya­nıp, yattıkları odanın bir köşesindeki ev sahibine sesleniyorlar: «Uyuyor musun?» «Hayır efendim, uyanığım!» cevabını veriyor­lar. «Şimdi hemen kalk, bütün ev halkını uyandır! Herkes eşya­sını toplayıp ardımdan gelsin!»    Sakin gecenin sessiz ve uykulu anında müthiş bir emir. Herkes uyanıyor ve yangından mal kaçı­rırcasına eşyasını topluyor. Bu arada ev eşyası da toplanıyor. Ho­ca hazretleri dışarı çıkıp yüksek bir tepeye doğru yürüyorlar, te­penin zirve noktasına çıkıyorlar ve orada oturuyorlar. Herkes ve bütün toparlanan eşya, etraflarında... Birdenbire, dağ tarafından gelen korkunç bir uğultu ile beraber, görülmemiş bir sel. Sular ej­derhâ gibi saldırıyor ve önüne gelen, ağaç, kaya, duvar, çatı, de­virip her tarafı yalıyor. Hoca hazretlerinin misafir kaldıkları ev su altındadır ve emirlerini mühimsemeyip bazı eşya ve canlarını bırakanlar onların mahvolduğuna şahittir.

*

Sel vakasında kendileriyle beraber bulunan şeyh îyan anla­tıyor :

— Derenin taşkınında, müridler saz ve kamışlardan birer sal yapıp birer birer sudan geçtiler. Hoca hazretleri de bu sallar­dan birine bindiler ve beni yanlarına aldılar. Derenin ortasına ve suyun büyük bir hızla aktığı noktaya geldik. Kamışlar çözülmeğe başladı. Sular, gevşeyen bağlardan saz ve kamışları sökerek salı dağıtıyor. Müthiş korktum. Karşı sahile bir ok atımı kadar mesa­fe vardı ve akıntı yerini aşıp oraya ulaşabilmemiz mümkün değil­di. Hoca hazretleri hiç aldırmadan oturuyorlar. Kamışlar her an biraz daha çözülüyor ve ben korkudan eriyorum. Ruhaniyetlerine sığındım ve tevekkülle bekledim. Birden heybetli bir ses : «Al­lah...» bu, hoca hazretlerinin dudaklarından dökülmüştü. Derin bir ürperti geçirerek neticeyi kolladıın. Sal, büyük akıntı nokta­sını aştı ve sazlarından artık hiç biri çözülmeden kıyıya vardı. Sa­hile gelince «Kalk!» emrini verdiler. Kalktım ve kıyıya atladım. Kendileri de beni takip ettiler. Mübarek ayaklarını toprağa basar basmaz salın dağılması ve bir çöp yığını hâlinde sulara kapılması bir oldu.

*

Hoca hazretlerinin yakınlarından biri hasta... Hastalığı git­tikçe derinleşmekte... O halde ki, yanlarına dönemez vaziyette... Ramazan... Günlerden cuma... Yakınları hastadan ümit kesilmiş ve cenaze hazırlığında... Evde kimse yok. Yalnız bir cariye... Ka­pı güm güm vuruluyor. Cariye kapıya koşup deliğinden bakıyor. 1 Kızıl benizli, kumral sakallı, uzun boylu, sipahi kılıklı bir adam... Bir eliyle atını tutuyor, öbür eliyle kapının tokmağım indirmek­te devam ediyor.

— Kimsin sen?.

— Uzak yoldan hastanın ziyaretine geldim. Hemen görme­liyim!.

Cariye kapıyı açıyor. Gelen esrarlı süvari, hastanın başucunda..

— Kimsin sen, nereden geliyorsun?

— Hoca   Ubeydullah   hazretlerinin   bağlılarındanım.   Hoca hazretleri, beni, ziyaretinde bulunmak ve size sağlık müjdesi ver­mek için gönderdiler. Ben sabah namazını Semerkant'ta kıldım ve yola çıkıp dört nalla buraya geldim. Akşam namazım da yine ora­da kılmak ve iftarı hoca hazretleriyle etmek emrini aldım.

Bu söz bile hastaya hayat veriyor... Yatağından kımıldayamayan hasta bir anda doğrulup oturuyor. Başucunda bir şerbet... Esrarlı süvari şerbetten bir kadeh doldurup ona içiriyor ve :

— Şifa Allah'tan...

Deyip veda ediyor ve nal sesleriyle uzaklaşıyor. O sırada has­tanın zevcesi, bitişikteki komşuda. Esrarlı süvarinin gelip gittiği­ni görüyor ve hemen eve koşuyor. Hasta yatağında, oturur vazi­yette ve önünde şerbet kadehi... Hasta, ikindi namazını ayakta kı­lacak ve artık yatağına veda edecektir. Esrarlı süvarinin ise kim ve ne olduğu anlaşılmayacaktır.

*

Bir müride diyorlar ki:

— Sen, kalk, memleketine git, anne ve babanı ziyaret et ve onlara de ki, bana ıstırap vermesinler!.

Mürid şaşkın :

— Ne gibi ıstırap, efendim?... Fersahlarca yoldan size ıstı­rap mı veriyorlar?

—Sen, "dediğimi söyle onlara!.

Mürid memleketine gidiyor ve annesiyle babasının hasret kucaklarına atılıyor ve hoca hazretlerinin emirlerini bildiriyor.

Diyorlar :

— Hayret!. Sen gittin gideli her namazdan sonra ağlıyor ve hoca hazretlerinin ruhaniyetlerine yönelip «Oğlumuzu bize gön­der!» diye yalvarıyorduk.

*

Bir mürid de Hoca hazretlerine kapılanışını şöyle anlatıyor :

— Hoca hazretlerini ve yüksek derecelerini uzaktan işitiyor, fakat kendileriyle bir temas ve münasebet sahibi bulunmuyor­dum. Bir gün, yegâne malım olan genç kölem kayboluverdi. Onu aylarca aradım ve bulamadım. Onun bana faydası ve benim ona ihtiyacım büyüktü. Aramadığım yer kalmamış, hiç bir noktada bir ize bile rastlamamıştım. Bir gün kırlarda yine kölemi aramak için dolaşırken, yakınlariyle birlikte hoca hazretlerini gördüm. Hemen ellerine sarılarak öptüm ve hâlimi arzettim. «Bu kapıyı ancak siz açabilirsiniz, bana kaybolan kölemden haberi ancak siz verebilirsiniz!» dedim. Buyurdular : «Biz toprak ve ziraatle uğra­şan bir kimseyiz. Böyle işlere aklımız ermez!» Fakat ben, acıklı . acıklı, ısrarımda devam ettim. «Sığınağım sizsiniz! Lütuf buyuru­nuz!» dedim. Ellerini uzakta bir köye doğru çevirdiler : «Köleni hiç bu köyde aradığın oldu mu?» Cevap verdim : «Nice defa ara­dım, fakat bulamadım!» Dediler : «Git, bir kere daha ara, belki bulursun!» Köye gittim. Bir de ne göreyim? Bizim köle, önünde su dolu bir desti ve uzağında bir ırmak, kuru bir noktada dalgın dalgın düşünüyor. Macerasını anlattı : «Beni bir adam ayarttı ve uzaklarda oturan bir adama sattı. Aylardır onun hizmetinde kal­dım. Bugün o adam bu köyde bir bildiğine geldi. Beni de yanına aldı. Bana ırmaktan bir desti su alıp getirmemi emrettiler. Suyu doldurdum, tam destiyi omuzlayıp eve döneceğim anda kendimi bu kuru yerde buldum. Ne olup ne bitti, anlayamadım. Şaşkınlık ve dalgınlığım ondan...» Bir anda hoca hazretlerine itikadım son haddine vardı. Hemen köleyi azat ettim ve kendilerinin hizmeti­ne koştum.

*

Hoca hazretleri, sultanların mâni olması ve müftülerin fetva vermesiyle Hicaz seferinden mahrum kalmışlardı. Bu bakımdan mübarek topraklara yüz sürememişlerdi. Fakat ne esrardır ki, Irak şeyhülislâmı Mîr Abdülvehhab'ın nakline göre, Mekke'de Şeyh Abdülmuattâ hazretleri, orada, hoca hazretleriyle defalarca buluştuklarını ve görüştüklerini ifade etmişlerdir. Verdikleri taf­silât, gösterdikleri şekil ve şemail ve anlattıkları sözler de hoca hazretlerine noktası noktasına uymaktadır.

*

Mevlânâ zâde Nizameddin :

— Kış zamanıydı. Günlerin en kısa olduğu bir mevsim... Hoca hazretleriyle bir köyden bir köye gidiyorduk. İkinci nama­zını yolda kıldık. Güneş solmaya başlamış ve ufuk çizgisine yak­laşmıştı. Menzilimiz gayet uzaktı ve bu vaziyette ona gecenin geç saatlerinden evvel varmak ihtimali yoktu. Etrafta ise barınılacak hiç bir yer yoktu. Her taraf bozkır. Kendi kendime düşünmeğe başladım : «Menzil ırak, vakit akşam, yol korkunç, hava soğuk, sığınılacak yer yok; halimiz ne olacak?» Hoca hazretleri atlarını hızla sürüp gidiyorlar ve hiç bir telâş eseri göstermiyorlardı. İçim­den bu düşünceler geçince başlarını bana döndürdüler ve «Yoksa korkuyor musun?» diye sordular. Sükût ettim. «Bu düşünceleri kafandan kov ve atını sıkı sürüp yol almaya bak! Belki güneş batmadan menzilimize ulaşırız.» Böylece atlarımızı sıkı sürerek yol almaya başladık. Bir hayli yürüdükten sonra dikkat ettim ki, güneş daima yerinde... Ufka yakın bir noktada ve göğe çivilenmiş gibi... Ciğerime kadar ürperdim ve kendimi hoca hazretlerinin bâtınlarına teslim edip, başım önümde, yol almaya devam ettim. Yürüdük, yürüdük, yürüdük... Güneş hep aynı noktada... Köye girer girmez, sanki güneş söndürülmüş gibi birdenbire zifiri ka­ranlık içinde kaldık. Kerametin bu derecesi karşısında kendimden geçtim ve hoca hazretlerine sormaktan kendimi alamadım : «Ho­cam, Allah için söyleyiniz, bu ne sırdır?» Gülümseyerek cevap verdiler: «Bu, tarîkatin hokkabazlıklardandır. Gaye bu değil­dir!»

(Aynı menkıbeyi, Nefahat'ta Hoca Bahaeddin Nakşibend haz­retlerinin muazzam tasarrufları arasında görüyoruz. Keramet her kime ait olursa olsun, neticede bir islâm velîsinindir ve İslâmın malıdır.)