31.Mektup

e-Posta Yazdır PDF

31. MEKTUP


MEVZUU :


a) Tevhid-i vücud hakikatinin zuhuru.(Tek varlık gerçeğinin meydana çıkması)
b) Yüce Hakkın yakınlığı zatiyyin ile maiyeti (öz bağlantı kuranlarla beraberliği) ve bu makamı aşmak.. Ayrıca, bu makama dair sualler ve cevaplar.

***

NOT : İMAMI RABBANİ Hz. bu mektubu, Şeyh Sofî'ye yazmıştır.

***

Allah-ü Taâlâ, Seyyid'ül-mürselin'e mütabaat üstüne bizlere sebat ihsan eylesin. Ona ve onun âline salâtların en faziletlisi, selâmların en kemallisi olsun..

Meclis-i şerifinizde bulunanlardan biri şöyle anlattı: Şeyh Meyan Nizameddin Tehaniserî'nin müridlerinden bir şahıs, bu Fakir'den söz ederek demiş ki:

— O, vahdet-i vücudu inkâr ediyor.

Bu kelâmı nakleden kimse, bana rica etti ki: Bu babda işin hakikatini, hizmetinizde bulunanlara yazayım. Ta ki: O kelâmdan naşi, insanlar, kötü zanna kapılmayalar. Zira, bir âyet-i' kerimeye göre:

— «Zan vardır ki, günahtır.» (49/12)

İşte bu sebepledir ki; sorana, sorguya çekilenin cevap vermesi kabilinden bu kelimelerle başınızı ağırtmak cür'etinde bulundum.

***

Ey kereme nail olan mahdum,

Bu Fakir'in itikad şanı; taa, çocukluğundan beri ehl-i tevhid meşrebi üzeredir.. Yani: Tevhid-i vücud.. Bu Fakir'in babası dahi bu meşrebde idi; ama zahir ciheti ile.. Batın manada, tam teveccühün husulü ile beraber; devamlı olarak, bu tarikatla meşguldü. Taa, keyfiyetsizlik mertebesine kadar..

— Fakihin oğlu yarım fakih olur.

Hükmüne göre; bu Fakir dahi bu meşrebden bolca nasib aldı. Ama, ilim ciheti ile.. Ondan dahi, büyük bir lezzet hâsü oldu benim için..

Taa, Yüce Allah, beni sırf keremi ile Maden-i irşad Mazhar-ı hakaik vel-maarif müeyyid'üd-din'ir-razî Şeyhimiz Efendimiz önderimiz Muhammed Bakibillah Hazretlerine kavuşturuncaya kadar..

Allah-ü Taâlâ, onun sırrının kudsiyetini artırsın.

İşbu zat, bu Fakir'e Nakşıbendiye tarikatını öğretti; yine bu Muhtaç'a yeteri kadar teveccüh nurunu saçtı..

Bu Tarikat-ı Aliyye'yi mümareseden sonra, kısa bir müddet içinde, tevhid-i vücudî inkişafı oldu. Bu keşiften dahi bana, bir yükseklik peydah oldu. Bu makamın ilmlerinden ve maarifinden bana bol Şeyler zuhur etti.

O kadar ki: Bu mertebenin inkişaf etmeyen hiç bir inceliği kalmadı.

Şeyh Muhyiddin b. Arabi'nin, ilimleri ve maarifi bütün incelikleri ile belli oldu. Onun, Füsus'ta bahsettiği zatî tecelli ile müşerref oldum. İtikadım odur ki, urucun nihayeti odur. Ve o tecelli Hakkında şöyle diyor:

— Bundan sonrası ancak, sırf ademdir. (Yokluktur.)

Aynı şekilde, bu tecellinin ilimleri ve maarifi dahi benim için hâsıl oldu; ki, bunlar için Muhyiddin b. Arabi şöyle demektedir:

— Bunlar, tafsilâtı ile hatim-i velayet olana mahsustur.

Vaktin sekri, halin ağır basması öyle bir hadde ulaştı ki; durumu Hazret-i Hace'ye (Yani: Şeyhim Muhammed Bakibillah'a) yazdım. Bazı arzuhallerle birlikte, sekir lafızları ile dolu şu iki beyti de yolladım:

Eyvah ki eyvah, şeriat yoludur âmâların;
Yolumuz yoludur hem kâfirlerin hem tersaların.

Küfr ü iman, zülf ve yüzüdür o güzel permin;
Küfr ü iman, yolumuzda vahdetidir yolların.

Bu hal, uzun müddet sürüp gitti. İş, ayları geçip senelere müncer oldu.

Sonra.. Sübhan Hakkın sonsuz inayeti, gayb penceresinden doğup zuhur meydanına geldi. Keyfî ve keyfiyet olmayan perde, zikri edilen matlubun yüzüne indi.. Vahdet-i vücuddan ve ittihaddan haber veren önceki ilimler, zeval ve fütur yönüne doğru yollandı.

Satırlarda yazılı makamda inkişaf eden zat beraberliği, kurb, sereyan ve ihata örtüldü.

Bundan sonra, yakin hali ile yakinen bilinmiş oldu ki: Anlatılan Yüce Hakka bağlılık nisbeti; Şanı Yüce Yaratıcı'nın bu âlemle oluşu bilinen manada sabit değildir. O Yüce Zat'ın ihatası, kurbu ilim yönü ile olmaktadır. Nitekim hakikat ehli zatlar katında, karara bağlanan durum da budur. Allah-ü Taâlâ, onların çalışmalarını şükrana lâyık eylesin. Şöyle ki:

O Yüce Al'ah, eşyadan hiç biri ile birleşmiş değildir.

O Yüce Allah'tır; hem de mukaddestir.. Bu âlem ise., görüldüğü üzere bir âlemdir.

Allah-ü Taâlâ, keyiften ve keyfiyetlerden tamamen münezzehtir. Bu âlem ise., farktan kıdeme doğru, keyif (yani: Şekil, benzeyiş) düzeni ile düzenlenmiştir. Dolayısı ile, bu âlem için:

— Keyfiyetten münezzehtir; keyfiyeti yaratanın aynıdır. Varlığı pek gerekli zat, bu olup olmaması mümkün olan varlığın aynıdır.

Yokluğu imkânsız olanla, yokluğu mümkün olan birdir.

Şeklinde bir söz edilemez.. Zira, asla kadim zat, sonradan yaratılmışın aynı olamaz.. Aynı şekilde, hakikatlerin değişmesi dahi, aklen ve şer'an muhaldir. İkisinden birini, diğerine hamletmenin dahi, sıhhati yoktur; zira baştan ve temelden böyle bir şey mümtenidir. (Yani: İmkânsız.)

Bu manada asıl şaşılacak şey, Şeyh Muhyiddin b. Arabi ve kendisine tabi olanlardan gelmektedir. Onlar, şöyle diyorlar:

— Zat-ı Vacib, mutlak meçhuldür. O, hükümlerin hiç biri ile, kendisine hükmedilmiş değildir.

Böyle dedikleri halde; ihatayı, kurbu, maiyet-i zatı sabit görürler. Böyle bir sabit görme işi ise., o Yüce Mukaddes Zat'a kesüen hükümden başka bir şey değildir.

Bu işte en doğrusu, ulemanın anlattığı ilmi olan ihata ve yakınlıktır.

***

Vahdet-i vücuda aykırı ilimler hâsıl olduğu vakit, bu Fakir'de tam bir ıstırap meydana geldi. Sanıyordum ki: Bu vahdet-i vücud ötesinde daha yüksek bir iş yoktur. Allah-ü Taâlâ'ya tazarru ve inkisarla da dua ediyordum ki: Benden bu marifeti almasın.. Yani: Vahdet-i vücud marifetini.. Taa, işin yüzünden tam manası ile perde kalkıncaya, halin hakikati inkişaf edinceye, makam iktizası meram yolu açılıncaya kadar.. İşte o zaman malum oldu ki: Bu âlem, her nekadar sıfatlara dair kemalâtın gösterilme yeri, isimler şanmdaki zuhurların tecelligâhı olsa dahi; mazhar, zahirin aynı olmadığı gibi, gölge dahi asıl sahibinin kendisi değildir.. Vahdet-i vücud ehlinin yolu dahi budur..

***

Buraya kadar anlattığımız bu bahsi, bir misalle izah etmeye çalışalım:

Nice fennî bilgilerin sahibi bir bilgin vardır. Bu bilgin istiyor ki: Çeşitli kemalâtını, bu zuhur meydanına çıkarıp sergilesin. Onların görünmeyen güzelliklerini dahi, şuur ehli için izah etmek sureti ile arz etmek istiyor. Bunun üzerine; konuşmak için, harfler ve sesler icad ediyor. Bu harflerin ve seslerin görüntüsünde gizli kemalâtını izhara başlıyor.

Üstte anlatılan duruma bakarak, şöyle bir şey söylenemez:

— O kemalâtın göründüğü bu sesler ve harfler o kemalâtın aynıdır; o kemalâtı bizzat ihata etmiştir; o şu şekilde bizzat yakındır; onunla şöyle bir beraberliği vardır.

Çünkü, aralarında yalnız delil ve medlul olma durumu vardır. Bu seslerin ve harflerin, o kemalâta delâlet etmekten başka bir vazifesi ve nasibi yoktur. O kemalâta gelince, katıksız hali iledir. Bu zuhura gelen nisbetler ise., ancak vehimlerde ve hayallerdedir. Yoksa, hakikatta onlardan yana sabit duran bir şey yoktur. Lâkin, bu kemalât ile sesler ve harfler arasında; zâhiriyet ve mazhariyet, delil ve medlul olma münasebeti olunca., işbu münasebet, bahsi edilen vehme dayalı olarak, bazıları için bir tevehhümün husulüne sebeb oluyor. Haliyle bu, bazı arızî sebepler yüzünden olmaktadır. Halbuki o kemalât, işin özünde bütün nisbetlerden muarradır; müberradır.

Bizim içinde bulunduğumu zdurum ise., delil ve medlul, zahir ve mazhar alâkasından başka bir şey değildir. Çünkü bu âlem: Kendisini yaratan Yüce ve Mukaddes Zat'a bir işarettir; onu bildirmektedir. İsim ve sıfat kemalâtmın meydana çıkması için bir zuhur yeridir.

Üstte anlatılan bu alâkadır ki: Bazılarına göre, bazı arızî sebepler dolayısı ile, bazı vehme dayalı hükümlerin isbatının çıkmasını sağlamaktadır.

Bazıları bu yere uğramışlardır. Yani: Anlatılan hükümlerin isbat yerine.. Tevhidin ve ehadiyetin çokça murakabesi sonunda; hayal gücüne, bu murakabelerin sureti çıkmıştır.

Bazılarına dahi, tevhid ilminin mümaresesi ve tekrarı sonunda; anlatılan hükümler bir nebze zevk yollu gelmiştir.

Ancak, üstte anlatılan vahdet-i vücuda dair iki kısmın ikisi de maluldür; ilim çerçevesine girer.. Onlara, hal işinde yer yoktur.

Anlatılan zümre dışında bir başka zümreye de; bu isbat hükmü, mahabbetin ağır basması sonucu gelir.. Şundan ki, çoğu kez: Sevene, sevdiğinden gayrını görme yolu kapanır. Bu dahi, seveni, sevdiğine karşı beslediği sevginin istilâsı sonucudur. Bundan sonra, sevdiğinden başkasını göremez. Ama bu demek değildir ki: Sevdiğinden başkası yoktur. Zira böyle bir şey, his, akıl, şeriat hükmüne aykırıdır. Zaman olur ki bu mahabbet, zatî sayılan ihata ve yakınlık hükmünün çıkmasını doğurur.

Anlatılan bu son kısım., yani: Mahabbet halinin ağır basmasından ötürü, tevhid yoluna girilmesi; daha önce anlatılan iki kısımdan daha üstündür. Ve bu: Hal çerçevesine dahildir. İşin aslına, şeriata mutabık düşmese dahi, durum budur. Bunun, işin özüne ve şeriata uygun kılınması, bir zorlama cinsî tekellüften ibarettir. Tıpkı: Felsefecilerin soğuk zorlamalı tekellüfleri gibi.. Onların İslâm'a bağlı olanları, fasid usullerini, şer'î kanunlara uydurmak isterler. İH-VAN-I SAFA (1) kitabı ve diğerleri hep bu kabildendir.

***

Bu babda, netice olarak anlatılmak istenen şudur: Keşfe dayalı bir hata; içtihad işinde yapılan hata hükmündedir. Özellikle, sahibinden itap ve ayıplamanın kalkması gibi.. Hatta müçtehid için bu hususta sevap derecelerinden bir derece dahi taHakkuk eder..

Ancak, keşif ehli kimse ile müçtehidin mukallidi (uyanı) arasında bir fark vardır; Şöyle ki: Müçtehid mukallidi, müçtehid hükmündedir; kendisine savap derecelerinden bir derece verilir. Yani: Hata takdir edilince.. Ama, keşif ehlinin mukallidi böyle değildir. Böyleleri, mazur sayılmazlar. Hatta hatalı takdir sonunda savap derecesine nail olmaktan mahrum olurlar.. Şundan ki: İlham ve keşif yollu hallerin hemen hepsi bir başkası için hüccet değildir. Ama, müçtehidin kavli, bir başkası için hüccettir.

Üstte anlatılan mana icabı olarak, birinciye (yani: Keşfe ve ilhama) hata ihtimali takdir edildiği zaman, uymak caiz değildir. Ama, ikinciye (yani: İçtihada) hata ihtimali olsa dahi caizdir; hatta vaciptir.

***

Bu kevnî taayyünat göstergelerindeki bazı saliklerin şühuduna dahi, üstte anlatılan işlere verilen hüküm verilir. Onlar bu şühuda:

— Şühud-u vahdet ve kesrette şühud-u ehadiyet..

İsmini verirler. Üstte, anlatılanları çürüttüğümüz gibi, bunu da şöyle çürütebiliriz:

Mukaddes Vaeib Taâlâ, keyften ve keyfiyattan münezzehtir. Keyfiyet göstergeleri, onu alamaz. Keza, kelâmın coştuğu yerler de.. Mekânı olmayan, Yüce Zat, bir mekân içinde bulunamaz. Gerekir ki: O keyfiyetten münezzeh Yüce Zat, keyfiyet dairesinin dışında arana.. Mekânı olmayan, mekânların ötesinde istene..

- Her ne zaman ki bir şey, afakta ve enfüste müşahede edilir; o şey: Yüce Mukaddes Sübhan Zat'ın ây'etlerinden sayılır. Velayet dairesinin kutbu Hace Bahaeddin Nakşıbend Hz. şöyle anlattı:

— Her ne şey ki müşahede edilir, işitilir, bilinir; o şey, Yüce Hakkın gayrıdır. Hakikatta, onun bir kelime ile nefyi gerekir:

— LA.. (BU değil, manasına)

Bu manada bir şiir şöyledir:

Bu suret kapısından nasıl geçer mana?.
Gedalar kapısında işm'olur sultana?.

Söz ne kâr eder, o suretperest gafildir;
Gizlenince olur mu yol dostun nuruna?.

***

Şöyle söylenebilir:

— Nakşıbendiye ve diğer meşayihin ibarelerinde, sarih olarak vahdet-i vücud, kurb-ü zatî, maiyet-i zatiye, kesrette şühud-u vahdet ve ehadiyet anlatılmıştır. Ne dersiniz?.

Bu soruya şu cevabı veririm:

_ Belirtilen bu haller, o zatlara, elde ettikleri hallerin ortalarında gelmiştir. Sonra, bu makamdan terakki edip geçmişlerdir. Nitekim bu Fakir, daha önceki kısımlarda hallerinden yazdı.

Bunun için vereceğim bir başka cevap ise şudur:

— Saliklerden bir topluluk, kendilerinde bulunan tam teveccühle, katıksız ehadiyet canibine batınları ile yönelmişlerdir. Kesret müşahedesinden başka bir şey olmayan zahirleri ile de, anlatılan ahkâm ve şühudu bulmuşlardır. Hâsılı: Bunlar, batın ciheti ile ehadiyete yönelmişlerdir; zahir ciheti ile de, kesrette matlubun müşahedesine dalmışlardır. Tıpkı, bu mektubun evvelinde anlattığım babamın hali gibi..

Bu cevabın daha geniş şekli, VAHDET-Î VÜCUD MERTEBELERİNİ TAHKİK şanında yazılan risalede belirtilmiştir. Bu makamın, bundan fazla söze tahammülü yoktur.

Burada şöyle bir soru sorulamaz:

— İşin aslında mütaaddid vücudlar olduğuna, zatî bir yakınlık ve zatî bir ihata olmadığına, vahdette kesret şuhudu da vaki işe uygun düşmediğine göre; bu büyüklerin hükmü yalana çıkmaz mı?. Çünkü vakıaya ve işin özüne uygun düşmemektedir. Bunun için şu cevabı verebiliriz:

— Bu büyük zatlar, ancak, müşahede ettikleri mikdara göre hüküm sahibi olmaktadırlar. Bunun için vereceğimiz misal şudur: Bir kimse, Zeyd'in suretini aynada görerek, onun sureti olduğuna hükmeder. Bu hüküm, aslında vakıaya mutabık değildir. Çünkü, o kimse hiç bir şekilde Zeyd'in suretini aynada görmedi. Aslında orada bir suret yoktur ki görsün.. Şimdi, hali anlatıldığı gibi olan bir şahsa, alışılmış duruma göre:

— Bu işte yalancıdır.

Denemez. İsterse gördüğü, işin aslına mutabık olmasın. Çünkü, o kimse muzurdur; yalancılık damgası ondan kalkar.

İşbu mana, daha önce de anlatıldı..

Bizim burada asıl üzerinde durduğumuz husus: Gizlenmesi, saklanması gerekli zuhur eden hallerin açıktan bildirilip anlattılması meselesidir.

Her nekadar, vahdet-i vücud için bizden bir kabul gelirse de, bu bir keşif yolundan ötürü kabuldür; onun taklid edilip yapüması için bir kabul değildir. Şayet bizden bir inkâr gelirse., bu da ilhamdan ötürüdür. Şayet bir ilhamın da, bir başkasma hüccet olabilecek durumu yoksa, bunu inkâra da yer yoktur.

Şu da bir başka cevap olup yalan şüphesinin defi zımnındadır. Şöyle ki:

- Bu âlemin fertlerinin birbirleri ile, bazı hallerde ortak yanları olduğu gibi; bazı hallerde dahi ayrı yanlan vardır. Bu mümkün olan iştirak, Vacib Taâlâ ile dahi bilinen durumu ile bazı işlerde olmaktadır. Yani: Sırf isim ve surette... Her nekadar, her iki yanın birbirine karşı bizzat imtiyazlı ayrı durumu olsa dahi; kendisine mahabbet mikdarınm ağır gelmesi sonunda, bu imtiyazlı durum ortadan kalkıp gizlenmektedir. Daha çok ona iştirâkli taraflar zuhur etmektedir.

İşbu anlatılan surette: Birinin aynı olduğuna hükmederlerse.. Vakıaya uygun düşer.. Asla, yalan tarafı yoktur.

İşte., zatî ihata ve benzeri haller, üstte anlatılana göre kıyas edilmelidir.

Vesselam..