125.Mektup

e-Posta Yazdır PDF

125. MEKTUP

MEVZUU : a) Âlemin büyüğü ve küçüğü ilâhî isimlerin ve sıfatların mazharlarıdır.
b) Âlemin mahluk olma ve mazhariyetten başka Allah-ü Taâlâ ile hiç bir münasebeti yoktur.

***

NOT : İMAMI RABBANİ Hz. bu mektubu Mir Salih Nisaburi'ye yazmıştır.

***

Allahım, eşyayı bize olduğu gibi göster.

***

Bilmiş olasm ki,

Alemin hepsi; büyüğü, küçüğü isimlerin ve ilâhî sıfatların zuhur yeri olmuşlardır. Onun, şuunatınm ve zatî kemalâtının görülme yerleridir, yani: Aynaları..

Şanı Yüce Sultan, gizli bir hazine ve saklı bir sır idi.

O Sübhan Zat, kemalâtını saklı durumdan açığa çıkarmak diledi; icmal manadan tafsile geçirmek istedi Bunun üzerine halkı yarattı.. Hem de. zatı ve sıfatı ile, yüce ve mukaddes zatına delâlet eder bir şekilde..

Bu âlemlerin yaratıcısı ile, asla bir münasebeti yoktur; ancak: Onun yarattığı mahluk, esmasına ve şüunatına delil olmalarından başka..

Bu makamda: İttihad, maiyyet, ihata nisbeti, sereyan, zatî maiyyyet hükmü, ancak halin ağır basması ve vaktin sekri ile olmaktadır.

Halbuki, halleri istikamet üzere olan büyükler; ki onlar ayıklık kadehinden içmişlerdir, bu âlem için yaratıcısı ile, mahlukiyet ve mazhariyet durumundan başka bir isbata kalkmazlar. îhata, sereyan ve ilmî maiyeti dahi, ehl-i hak ulemasının kavline göre konuşurlar.. Allah onların çalışmalarını şükrana lâyık eylesin..

Asıl şaşırtıcı iş, bazı sofiye mensuplarından gelmektedir. Bazı zatî nisbetleri isbata çalışırlar.. Meselâ: İhata ve maiyet gibi.. Halbuki, bütün nisbetleri zattan ayırma babında dahi itirafları vardır. Hatta, zata bağlı sıfatları dahi atarlar.. Bu bir tenakuz değil midir?..

Anlatılan tenakuzun defi için, zatta mertebelerin isbatı zordur. Bu, felsefe mensuplarının tetkikatı gibi oluyor.

Sağlam keşif sahibi kimseler, zatı ancak şöyle müşahede ederler: Hakikî basit.. Bunun ötesinde olanlar ne olursa olsun; isimlere dahildir.

Bir şiir:

Dostun az ayrılığının azlığı yoktur;
Göze gelen kıl yarım dahi olsa çoktur.

***

Bu bahsin tahkiki için, misalle beyan edelim.. Şöylekî:

Derin bilgin mütefennin bir kimse, meselâ saklı kemalâtının izharını ve onları bu zuhur meydanında ibraz etmek ister.

Bunun üzerine harfler ve sesler icad eder. Ta ki; bu harflerin ve ses perdesinde kemalâtı cevelân etsin.

Bu beliren surette; o saklı manalarla bu harflerin ve seslerin bir münasebeti yoktur. Ancak bu harfler ve sesler; o gizli manaların zuhur yerleri ve saklı kemalâtın aynalarıdır.

- Bu sesler ve harfler, o saklı manaların aynıdır.

Sözünde hiç bir mana yoktur.

îşte, ihata ve maiyet hükmü dahi bu suretteki gibi olup vakıaya mutabık değildir. O kadar ki, manalar, o saklı sadeliği ile durup hiç bir bozulma olmamıştır. Ne zatında ne de sıfatında..

Ancak bu manalar arası ile, delâlet eden bu harfler ve sesler arasında delil ve medlul yolunda bir münasebet bulunduğundan; bazı fazladan manalar hayal edilmektedir. Halbuki, o saklı manalar; hakikatta, münezzeh ve müberradır. Yani: Hayal edilen o zaid manalardan..

***

Bu meselede, bizim inancımız budur. İttihad, ayniyet, ihata, maiyet cinsinden mazhariyet ve mir'atiyet üzerine fazladan yapılan isbat sekir halinden gelmektedir. Halbuki Yüce Hakkın zatı, hakikatta bu nisbetten ve münasebetten ari ve beridir.

Toprak ne, Rabb'ül-erbab ne?..

Üstte anlatıldığı manada, az bir münasebetin oluşuyla, yani; Zâhiriyet ve mazhariyet yönünden.. Vahdet-i vücud denir mi? yoksa denmez mi?.

Belki de, vakıada müteaddid vücudlar vardır. Lâkin asalet, zıllıyet, zâhiriyet ve mazhariyet itibarı mevcudda bir değildir.(1) Bundan sonrası, vehimlerden ve hayallerden ibarettir. Ne var ki, bu görüş, ayniyle Sofestaî'nin yoludur ki; âlemde hakikatin isbatı, onu vehim ve hayal oluştan kurtaramaz. Sofestaî'nin maksadı dahi budur.

Bu manada bir şiir:

Bilirsen onu kimdir sen nesin başta;
Bulursun kendini hemen o yüce zatta..
Bilirsin kimsin, kimin yıldızı parlayan;
Açıl, ölü, diri olarak bu cemaatta.

(1) Bazılarına göre, bu görüş çürütülmüştür.