210.Mektup

e-Posta Yazdır PDF

210. MEKTUP

MEVZUU : a) Nefehat adh eserdeki bazı ibarelerin halli..
b) İstediği bazı zarurî nasihatler.

***

NOT : İMAMI RABBANİ Hz. bu mektubu Molla Şekibî İsfahanî'ye yazmıştır.

***

Bu sermayesi az Fakir'e şefkat ve merhamet üzere gönderdiğiniz mübarek mektubun mütalâası ile şerefyab oldum. Sevinç ve sürurla doldum.

Selâmetle yaşa ve selâmetle öl.

Yaşadığın süre, fukaranın mahabbeti ile yaşa.. Öldüğün zaman da; onların mahabbeti, sermayen, asıl malın olsun.

Haşr'olduğun zaman dahi, onların mahabbeti üzerine haşr'o!. Fakr'ile iftihar eden ve onu zenginliğe tercih eden zat hürmetine. ona ve âline salât, ve selâm..

Kerem üzere yazmış ve sormuşsunuz:

— Nefehat'ta yazılan şu hikâyenin hakikati nedir?.

Diye.. Şöyle ki:

Şeyh b. Sekine'nin müridi, bir gün yıkanmak için Dicle'ye girer ve suya dalar. Başını sudan çıkardığı zaman, kendisini Nil nehrinde görür. Sudan çıkar; Mısır'a gider. Orada evlenir; kendisinin çocukları olur. Yedi sene Mısır'da kalır.

Bundan sonra, bir başka gün, yıkanmak için Nil nehrine gelir.. Suya dalar. Başını sudan çıkardığı zaman, kendisini Dicle'de görür. Daha önce, Dicle kenarında çıkardığı elbiselerini dahi orada bulur.

Elbisesini giyer ve evine gelir.

Hanımı kendisine der ki:

— Ziyafet için, hazırlanmasını emrettiğin yemek hazırdır.

Ve., hikâye böyle devam eder..

***

Ey Mahdum-u Mükerrem,

Bu hikâyenin müşkil yanı, uzun senelere ait işlerin, bir anda yapılmasında değildir. Buna benzer işlerin vukuu çoktur. Bu cümleden olarak; Resulûllah S.A. efendimizin miracını sayabiliriz. Allah-u Taâlâ ona salât ve selâm eylesin. Ki o: Âdet üzere olsaydı, bin senede müyesser olacak işleri kısa bir zaman içinde yaptı. Meselâ: Uruc yerlerinin miracını yaptı; vusul menzillerini kat etti. Ama geldiği zaman, yatağının sıcaklığını, evvelki hali ile buldu. Abdest kabına doldurduğu suyun dalgalanması dahi henüz geçmemişti.

Bu mananın iç yüzü, Nefehat'ta anlatıldığına göre, zamanın açılmasından ibarettir.

Bu işin müşkil yanı başkadır. Şöyle ki: Bu müddet, Bağdad'da bir an meselesi olurken; Mısır'da yedi sene uzamaktadır. Meselâ: O anda Bağdad'da hicrî tarih üç yüz altmış ise., aynı anda. Mısır'da tarih üç yüz altmış yedi olması gerekir.

Böyle bir manaya akıl cevaz vermeyeceği gibi, nakil dahi kabul etmez.

Bu muamele bir şahsa veya iki şahsa ait bir nisbet taşısaydı; belki olabilirdi. Ama, çeşitli beldelere ve ayrı ayrı sayılan yerlere nisbetle söylenince muhal olur.

Bu Fakir'in hatırına gelen şu ki: Bu vak'a ayık halde iken olmamıştır. Rüya vakıaları kabilinden bir şeydir. Dinleyen için, rüya olan bir şey, görülen bir şey gibi dinlenmiştir. Uyku ile ayık hal, karıştırılmıştır.

Böyle karışık durum, çok olmuştur.

Belki de, onun bu gördüğü, gelip onu şeyhine anlatması, çocuklarına gitmesi hepten rüyada olmuş bir şeydir.

Anlatılan bu hikâyeden başka, Şeyh Muhyiddin b. Arabi'den naklen anlatılan hikâye dahi bu kabildendir. Allah onun sırrını takdis eylesin..

Halin hakikatini en iyi bilen Sübhan Allah'tır. Bütün işleri en iyi bilen Allah'tır.

***

Ayrıca, şu ibarenin dahi şerhini istemişsin:

— Cesedin mürebbisi ruhtur; kalıbın mürebbisi ise kalbdir.

Ey Mahdum,

Her iki ibare de aym yere çıkar. O dahi şudur: İnsanî sayılan halk âleminin terbiye husulü, emre bağlı âlemden gelmektedir.

Ceset lafzına ruh lafzı eş olduğu, yani: Itlaklarda ve muhaverelerde; kalb ile kalıb arasında dahi münasebet vuku bulduğu İçin; anlatılan münasebetleri birleştirmek zımnında böyle bir ibare tayinine gidilmiştir.

***

Bunlardan başka nasihat talebi dahi sudur etmiştir..

Ey Mahdum,

Bu babda bir şey yazmama haya bana mani oluyor. Bütün bu harabat hallerin varlığı, taallukat ve televvüsat, az sarmayeli olmak, hiç bir şey hâsıl edememiş olmakla; işaret veya saraheten bir şey yazayım!?. nasıl olur?.

Ancak, bana şunların isnad edilmesinden dahi korkuyorum: Hasislik, düşüklük, cimrilik ve bahillik.. Şayet, kendimi tutar da, iyi bir şeyi söylemezsem, böyle şeylerin bana isnad edilmesinden korktum. Bunun için, bazı cümleleri yazmaya cür'et ettim.

Ey Mahdum,

Dünyanın bekası cidden azdır. Bu azın dahi pek çoğu, telef olmuştur. Bu zevalden sonra kalan, azın dahi azıdır.

Âhiretin müddeti ise., bakidir; daimîdir.

Ebedî sonsuz hayatın muamelesi dahi, bu sayılı günlerin bekasına bağlanmıştır. Bundan sonra da: Ya ebedî nimet gelir; yahut sonsuz azap..

Bu anlatılan manayı Muhbir-i Sadık S.A. haber vermiştir ki, onda dönmek yoktur. Bunun için, aklı fikri kullanmak gerek..

Ey Mahdum,

Ömürün en güzel zamanları, heva ve hevese gitti. Allah'ın düşmanı olanların rızası tahsilinde zay oldu. Şimdi erzel-i ömür kaldı. Bugün de. bunu Yüce Hakkın razı olduğu işlere harcamazsak; o en güzel ömrün yerini doldurma işinde bir tedarik görmezsek; isterse pek az olsun, çekeceğimiz mihneti, ebedî rahata vesile bilmezsek; az hasenat işlemek sureti ile çok seyyilerimize keffaret ettirmezsek.. yarın hangi yüzle Allah'ın katına varacağız?. Hangi çareye başvuracağız?.

Bu tavşan uykusu ne zamana kadar sürecek?. Bütünüyle, bu gaflet pamuğu ne zamana kadar kulakta kalacak?. Yakında basiret gözünden perde kalkacak; hiç şüphe edilmesin, kulaktan bu gaflet pamuğu dahi gidecek.. Lâkin, o zaman ne faydası olur?. O zaman, zamanın ele geçirdiği, hasretten ve nedametten başka bir şey olmayacak..

Ölüm gelmeden evvel, kendin amel etmeye bak. Kabrinde yaslanacağın bir şey hazırlamalısın.. Hem de:

- Ah iştiyakım!.

Diyerek..

***

Öncelikle itikadını düzeltmelisin. Sonra, dinî yönden zarurî olarak, öğrenilen şeyleri tasdik etmelisin, zarurî olarak, fıkıh kitaplarının beyan ettiği şeyleri, bilmeli ve gereği ile amel etmelisin..

Anlatılanlardan sonradır ki: Tarikat-ı Sofiye'ye girmek matlub olur..

Ancak bu tarikat talebi: Gaybi sayılan suretler ve şekillerin müşahede edilmesi, şüphesi olmayan elvan ve envar gözle görüleb İm si için olmayacak.. Zira böyle şeyler, oyun ve oyalanma kabilinde şeylerdir.

Bu suretlerde ve hisse dayalı nurlarda ne gibi bir noksanlık var dır ki; insan bunları bırakıp da gaybi suretlere ve nurlara iştiyak duya.. Hem de bunları, çeşitli riyazetlerin irtikâbı ile araya..

Gerek bu suretler ve nurlar, gerekse öbür suretler ve nurlar hepsi de Allah'ın mahlukudur. Hepsi de, yaratıcılarının varlığına delâlet ederler..

Bu şehadet âleminde bulunan ayın ve güneşin nuru, misal âleminde bulacağın ayın ve güneşin nurundan daha meziyetlidir. Ancak, bunun görüntüsü, devamlı olduğu, havasın ve avamın ona bakmakta ortak olduğu için onları itibardan düşürmüştür. Bunun üzerine, gayb alemindeki nurlara iştiyak duymaya başlamışlardır.

Bir şiir:

Ne değeri var suyun, daima aksa;
İnsanın kapısında Kevser de olsa.

Sofiye yoluna sülûk etmekten maksad: Şer'an itikad edilmesi gereken işlere karşı yakinin artmasıdır. Ta ki: İstidlal darlığından, keşif alanına çıkasın, icmal yolundan tafsile giresin..

Meselâ: Vacib'ül-vücud Yüce Allah'ın varlığını ve birliğini; önceleri, istidlal veya taklid yollu bulur da, bunların mikdarına göre yakin hâsıl olursa.. Tarikat-ı Sofiyeye sülûk müyesser olduğu zaman, o istidlal ve taklid, keşfe ve şühuda tebdil olur.. Ekmel manada yakin hâsıl olur..

Sair itikada dair meseleleri dahi buna göne kıyas edebilirsin..

Aynı zamanda, bu sofiye yoluna girmekle; fıkha dair hükümlerin edası için kolaylık meydana gelir; nefs-i emmare tarafından hâsıl olan güçlük kalkar.

Bu Fakir'in yakini odur ki: Sofiye yolu, şeriat ilimlerine hizmet eder: onun dışında kalan ayrı bir şey değildir. Bunu, kitaplarında ve risalelerimde inceleyerek yazdım. Sair tarikatlar arasında Nakşibendiye Tarikatını tercih etmek ise., bu mananın hâsıl olması içindir. Bu manada, pek uygun ve pek münasib olduğu içindir. Zira, bu Tarikatın büyükleri, sünnete tabi olmayı bırakmayıp bid'attan kaçmaya devam etmişlerdir. Bunun içindir onları: Bu mütabaat dolayısı ile ferah ve sevinçli görürsün: isterse, kendilerine hallerden yana bir şey hâsıl olmasın.

Hallerin varlığı ile, Resulûllah'a tabi olma yolunda bir kesiklik olurlarsa, o halleri hiç bir şey yerine koyup kabul etmezler.. Bu manada Hace Ahrar şöyle dedi:

- Bana haller ve vecidler verilmiş olsa da; meselâ, hakikatim ehl-i sünnet vel-cemaat itikadına muvafık olmasa., o anlatılan halleri hizlandan ve şekavetten başka bir şey olarak göremem.. Ama, bana ehl-i sünnet vel-cemaat itikadı verilmiş olsa, bütünüyle o hallerden mahrum olsam; bunun için hiç gam çekmem..

Sonra..

Bu tarikatta, nihayetin bidayete derc'edilmiş olması vardır. Şöyle ki: Bu tarikat ehli, ilk adımda, başkalarının taa, işin sonunda bulacaklarını bulur.

Aralarında bir fark varsa, o dahi icmalde, tafsilde, şümulde ve şümulün olmayışındadır.

Böyle bir intisap, ayniyle ashab-ı kiramın intisabıdır. Zira onlar. Resulûllah S.A. efendimizle ilk sohbetlerinde öyle şeyler bulmuşlardır ki; o şeyler, kendileri dışında bu ümmetin evliyasına, işin nihayetinde hâsıl olur mu bilinmez..

Bu mana icabıdır ki: Tabiinin en faziletlisi olduğu halde; Veys'el-Karani, Hazret-i Hamza'nın katili Vahşî'nin r.a. mertebesine yetişemez.. Bunun sebebi de, bir defa olmak üzere, Hayr'ül-beşer Resulûllah'ın sohbetine nail olmamasıdır. Ona salât ve selâm olsun..

Şundan ki: Resulûllah ile sohbet fazileti, bütün faziletlerin ve kemallerin üstündedir. Çünkü: Onların imanı şühudîdir; böyle bir devlet onlardan başkasına müyesser olmaz.

Bir mısra:

Benzer mi hiç duyulan görülene?.

Yukarıda anlatılan mana icabı olarak, bunların bir ölçek arpa sadakası, başkalarının dağ misali altın sadakasından daha faziletlidir.

Anlatılan fazilette, bütün ashab eşittir. Hepsine tazim edip her birini iyilikle anmak gerekir.

Ashab-ı kiramın hepsi de doğruluk ve adalet üzeredir. Kabul etmek işinde, hepsinin rivayeti ve ahkâm tebliği aynı değerdedir. Onlardan, birinin rivayetine, diğerinin rivayetinden daha fazla meziyet yoktur.

Onlar Kur'an hamilleridir. Parça parça âyetleri bir araya getiren onlardır. Birinden iki âyet alınmış; birinden üç âyet alınmıştır.. Bazısından daha fazla., bazısından dahi daha az.. Bu iş, onların adaletine itimad edilerek alınmıştır.

Her kim, ashabtan birini kötülerse.. onun bu kötülemesi Kur'an-ı Mecid'e gider.. İhtimal ki, Kur'an'ın bazı âyetlerini o taan edilip körlenen sahabe taşımıştır.

Bu büyükler arasında geçen münazaaları ve çeşitli vakıaları iyiye yormak lâzımdır. Onları, nefsanî arzudan ve tassupatan uzak bilmelidir.

Ashab-ı kiramın halini en iyi bilenlerden biri İmam-ı Şafii idi. Allah ona rahmet eylesin. Şöyle dedi:

— O bir kan idi; Allah ellerimizi kandan temizledi. Biz de dillerimizi ondan temiz tutalım.

Üstte anlatıldığı gibi bir kavl, İmam Ca'fer-i Sadık'tan r.a. dahi nakledilmiştir.

Evvel âhir selâm..