251.Mektup

e-Posta Yazdır PDF

251. MEKTUP

MEVZUU : a) Hulefa-i Raşidin'in faziletleri.. Bilhassa, Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer.,
b) Sair ashab-ı kirama tazim..

Ve onların kötülüğüne söz etmekten çekinmek.. Allah onlardan razı olsun.

***

NOT : İMAMI RABBANİ Hz. bu mektubu, Mevlâna Eşrefe yazmıştır.

Allah'a hamd olsun. Salât ve selâm onun Resulüne.. Sizlere duâ ettiğimi de bildirmek isterim.

Pek Reşid Hace Eşref Kardeşe malum olsun,

Burada bazı ilimleri yazmak istiyorum. Ki onlar: Hayrete değer sırlar, latif mevhibeler, şer'î maariftir.. Ama kısa anlayışa göre..

Bu yazılacakların pek çoğu, Hazret-i Ebu Bekir'in, Hazret-i Ömer'in, Hazret-i Osman Zinnureyn'in, Ebül-Hasaneyn Hazret-i Ali'nin faziletleri ve kemalâtı ile alakalı olacaktır. Allah onlardan razı olsun..

Gerekir ki, bu yazılanlar akıl kulağı ile dinlenip anlamaya gayret edile..

Bilesin ki,

Hazret-i Sıddık'ta ve Hazret-i Faruk'ta; Allah onlardan razı olsun, Kemalât-ı Muhammediye hâsıl olmasına, Velâyet-i Mustafaviye dereceleri son haddine varmasına rağmen, her ikisinde de:

a) Velâyet tarafı ile Hazret-i îbrahim ile münasebet vardır.

b) Nübüvvet makamı ile bağlantılı olan davet makamı ile de, Hazret-i Musa ile münasebet vardır.

Allah onlardan razı olsun.

Hazret-i Osman Zinnureyn'in dahi, her iki taraflı (davet ve velâyet) olarak Hazret-i Nuh a.s. ile münasebeti vardır.

Hazret-i Ali'nin dahi, her iki taraflı (davet ve velâyet) olarak, Hazret-i İsa a.s. ile bir münasebeti vardır.

Allah ondan razı olsun..

Hazret-i İsa a.s. Ruhullah ve Kelimetüllah olduğu için, velâyet tarafı, nübüvvet tarafına ağır basar.. Bu münasebetle, Hazret-i Ali'de dahi, velâyet tarafı ağır basar..

Bu dört halifenin taayyün mebde'leri: İlim sıfatıdır; icmal ve tafsil olarak muhtelif cihetleri olmak üzere..

Bu ilim sıfatı:

a) icmal itibarı ile Muhammed'in rabbıdır.

b) Tafsil itibarı ile, Halil'in rabbıdır.

c) İcmal ve tafsil arası berzahiyet olma itibarı ile Nuh'un rabbıdır.

Bunlara salât ve selâm olsun. Nasıl ki:

a) Musa'nın rabbı kelâm sıfatı oldu.
b) İsa'nın rabbı kudret sıfatı oldu.
c) Âdem'in rabbı tekvin sıfatı oldu. Hepsine selâm..

***

Biz yine asıl mevzuumuz olan kelâma dönelim.. Deriz ki:

Hazret-i Sıddık ve Hazret-i Faruk (Ömer) mertebeleri muhtelit olmak üzere, Nübüvvet-i Muhammediye'nin ağırlığını almışlardır.

Hazret-i Ali, Hazret-i İsa ile münasebeti olduğundan, velâyet tarafı dahi ağır bastığından Velâyet-i Muhammediye'nin ağırlığını almıştır.

Hazret-i Osman Zinnureyn, berzahiyeti itibarı ile denmiştir ki:

— Her iki tarafı da taşımaktadır.

Hazret-i Osman'a:

- Zinnureyn..

Denmesi de, bu itibarla olması mümkündür.

Allah onlardan razı olsun.

— Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer nübüvvet ağırlığını almışlardır..

Dedikleri ecirden, her ikisinin de Musa ile münasebetleri daha ziyade olmaktadır. Zira, nübüvvet mertebesinden neş'et eden davet makamı, onda daha tamam ve ekmeldir. Yani: Peygamberler arasında ve Resulûllah S.A. efendimizden sonra.. Onun kitabı dahi, Kur'an'dan sonra, kitapların en faziletlisidir. Yine bu mana icabı olarak, Musa'nın a.s ümmeti, geçmiş ümmetler arasında en çok olarak cennete girecektir. İbrahim'in şeriatı ve mîlleti, bütün şeriatlerden ve betlerden daha faziletli olsa dahi durum budur. Bunun için de, resullerin en faziletlisine onun milletine tabi olma emri şu âyet kerime ile verilmiştir:

— «Sonra sana vahyettik ki, İbrahim'in milletine tam bir şekilde tabi ol..» (16/123)

Bu âyet-i kerime dahi bu manaya şahittir.

Gelmesi vaad olunan Mehdî'nin dahi rabbı ilim sıfatıdır. Hazret-i Ali gibi, İsa ile münasebeti vardır. Hazret-i İsa'nın kademi Hazret-i Ali'nin başında olup bir kademi dahi Hazret-i Mehdî'nin başındadır.

Bilesin ki,

Velâyet-i Musa, velâyet-i Muhammediye'nin sağına düşer. Velâyet-i İsaviye ise., onun soluna düşmüştür.

***

Hazret-i Ali Murtaza, velâyet ağırlığını taşıdığı için; evliya silsilesinin pek çoğu ona müntesiptir.

Velâyet kemalâtına has kılınan büyük velîlere: Hazret-i Ali'nin zuhur eden kemalâtı, Hazret-i Ebu Bekir'in ve Hazret-i Ömer'in kemalâtından daha ziyade ve daha çoktur. Allah onlardan razı olsun.

Eğer Hazret-i Ebu Bekir'in ve Hazret-i Ömer'in daha faziletli oldukları babında icma hükmü olmasa idi; büyük velîlerin pek çoğu, Hazret-i Ali'nin daha faziletli olduğunu keşfederlerdi.

Hazret-i Ebu Bekir'in ve Hazret-i Ömer'in kemalâtı, peygamberlerin kemalâtına benzer. Velâyet erbabının idrâki, bu kemalâtın eteğine ulaşmaktan yana kusurludur. Keşif sahiplerinin keşfine gelince.. Derecelerinin yüksek oluşu ile, yolda kalmışlardır; onlara ulaşamamışlardır.

Anlatılan kemalâtın yanında, velâyet kemalâtı yola atılmış gibidir. Ve., bu velâyet kemalâtı, nübüvvet kemalâtına çıkmaya bir basamaktır. Takdimcilerin, esas maksatlardan nice haberleri olur?. Daha yeni başlayanlara esas matlub şuuru nasıl gelir?.

Nübüvvet asrının uzaklaşması dolayısı ile bu cümle, pek çoklarına ağır gelir ve kabulden uzak görülür., amma söylemeyip ne yapalım?.

Bir şiir:

Tuttular beni aynaya sanki kuşlarıyım;
Ezelî ustamın kavlini konuşmalıyım..

Allah'a hamd olsun; bütün bu dedikodulara karşı ben, ehli uzlet uleması ile müttefikim Allah onların çalışmalarını şükrana layık eylesin. Sözüm, onların toplu kararına uygundur. Onların istidlalle dayalı buldukları manalar, bana göre keşfe dayalıdır. İcmal yollu anlattıkları dahi tafsillidir.

Bu Fakir, Peygamberine mütabaat yolu ile. nübüvvet makamı kemalâtına ulaşmadıkça, bu kemalâttan kendisine tam bir nasip haasıl olmadı. Keşif yollu Hazret-i Ebu Bekir'in ve Hazret-i Ömer'in faziletlerine dahi muttali olamadı. Taklid dışında bir başka yol dahi bulamadı.

Bu manada bir âyet-i kerime mealidir:

«Allah'a hamd olsun ki: Bizi buna kavuşturdu. Allah bize hidayet etmeseydi; biz buna kavuşamazdık. Rabbımızın resulleri gerçeği getirdi.» (7/43)

***

Kitaplardan bir kitaba şöyle yazıldığını, bir şahıs anlattı:

— Hazret-i Ali'nin ismi, cennet kapısı üzerine yazılmış.

Bunun üzerine hatıra şu geldi:

— Acaba, bu makamda. Hazret-i Ebu Bekir'in ve Hazret-i Ömer'in hususiyetleri nedir?.

Diye.. Tam bir teveccühten sonra, şu mana zahir oldu:

Bu ümmetin cennete girmesi, ancak, bu iki büyük zatın izni ve cevazı ile olacaktır. Yani: Hazret-i Ebu Bekir'in ve Hazret-i Ömer'in..

Allah hepsinden razı olsun.

Hazret-i Ebu Bekir, cennetin kapısında duracak; insanların cennete girmelerine izin verecek. Hazret-i Ömer dahi onların elinden tutup cennete götürecek..

Şu müşahede olundu ki: Cennet tamamı ile Hazret-i Sıddık'ın nuru ile doludur.

Bu Hakir'e göre, anlatılan her iki zatın şanı, ashab arasında o hadde varmıştır ki; ayrı ve mümtaz bir derece almışlardır. Sanki bu imtiyazlı oldukları derecede, hiç kimse onlara iştirak etmemiştir.

Hazret-i Sıddık Resulûllah S.A. efendimizle aynı yerde olacaktır. Aralarındaki fark ise, ulviyet ve süfliyet durumuna göredir. Hazret-i Ömer dahi, bu devlete, Hazret-i Sıddık'ın teklifsiz misafiri olarak erecektir. (Bir başka manada uydusu)..

Resulûllah S.A. efendimizin durumuna göre, sair sahabenin orada yerleşmeleri, bir hanede veya bir beldede olacaktır.

Artık, bu ümmetin evliyasına ne olacağı bilinmelidir.

Bir mısra:

Yeter bana, uzaktan gelen bir çan sesi olsa da..

Onlar, bu iki zat Hakkında ne bulabilirler?. Kaldı ki, her ikisi de, azamette, kadrin yüce oluşunda peygamberler meyanında sayılmışlardır. Peygamberlerin faziletlerine bürünmüşlerdir. Allah onlardan razı olsun.

Resulûllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:

— «Eğer benden sonra peygamber gelecek olsaydı; bu Ömer olurdu..»

İmam-ı Gazali Hz. nin anlattığına göre, Abdullah b. Ömer r.a. Hazret-i Ömer'in vefat ettiği günlerde, ashab-ı kiramın huzurunda şöyle demiştir:

— İlmin onda dokuzu öldü..

Bazılarında, bu kelâmın manasını anlamamak gibi bir durum hissedince, şöyle demiştir:

— İlimden murad Allah ilmidir. Hayz ve nifas ilmi değildir.

Hazret-i Sıddık için dahi şöyle buyrulmuştur:

— «Hazret-i Ömer'in bütün iyiliği. Hazret-i Ebu Bekir'in bir tek iyiliği mesabesindedir.»

Bunu Muhbir-i Sadık Resulûllah S.A. efendimiz anlatmıştır.

Hazret-i Ömer ile Hazret-i Ebu Bekir arasındaki derece farkı; Hazret-i Ebu Bekir ile, Resulûllah S.A. efendimiz arasındaki derece farkından daha fazladır. Artık, bundan diğerlerinin, Hazret-i Sıddık'a göre, derece farklarını kıyasla.

Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer, ölümden sonra dahi, Resulûllah S.A. efendimizden ayrılmayacaklardır. Haşr'olmaları dahi aynı şekilde beraber olacaktır.

Bu mana, rivayetlerde açıkça anlatılmıştır.

Daha faziletli olma durumu, ancak, bu iki zata karşı yakınlıkla ölçülüdür.

Bu sermayesi kıt Fakir, onların kemalâtından ne söyleyebilir ve onların faziletinden nekadarını anlatabilir ki?.. Zerrenin güneşten söz etmeye ne gücü vardır?. Damlanın umman denizden anlatmaya ne mecali vardır?.

***

Halkın daveti için, velâyet ve davet tarafından tam haz almış olanlar, tabiinden ve teba-i tabiinden müçtehid ulema; anlatılan iki zatın yani: Hazret-i Ebu Bekir'in ve Hazret-i Ömer'in kemalâtım sahih keşif nuru, sadık feraset, birbirini pekiştiren haberlerle idrâk edememişlerdir. Ancak, onların faziletlerinden bir nebze bulmuş ve bu buldukları ile de, zarurî olarak, daha faziletli olduklarına hükmetmişlerdir. Bunun üzerine de icma kurmuşlardır. Bu icma hilâfına bir şey zuhur ettiği zaman ise., onun sağlıklı olmadığına hamletmiş, hiç bir itibar göstermemişlerdir. Nasıl böyle olmasın ki; onların daha faziletli oldukları ilk asırda sağlık kazanmıştır.

Nitekim Buharî'de îbn-i Ömer'in anlattığı şu rivayet vardır:

— Biz, Resulûllah S.A. efendimizin zamanında, başta Ebu Bekir, sonra Ömer, sonra Osman'la kendimizi bir tutamazdık. Kalan sahabe arasındaysa., bir faziletli oluş durumu yapmazdık.

Ebu Davud'dan gelen bir rivayette ise, şöyle demiştir:

— Resulûllah S.A. efendimiz hayatta iken; Resulûllah S.A. efendimizden sonra en faziletli olarak Ebu Bekir'i, ondan sonra Ömer'i, daha sonra Osman'ı söyledik.

Allah onlardan razı olsun.

Bir kimse:

— Velâyet, nübüvvetten daha faziletlidir.

Derse, o sekir erbabındandır.
***

Yükseldiği makamdan, davet için, dönmeyen velîlerden hiç birinin, nübüvvet makamı kemalâtından bol nasibi yoktur.

***

Bu Fakir'in bazı risalelerinde:

— Nübüvvet velâyetten daha faziletli olduğu..

Şeklinde yaptığı tahkike gözünüz ilişmiş olacak.. İsterse, bu velâyet nebinin velâyeti olsun; hakikat budur.. Herkim bunun aksini söylerse; daha önce de anlatıldığı gibi; bunu, nübüvvet makamına karşı olan cehaletinden söylemiştir.

Şu da malum bir durumdur ki: Sair evliya silsileleri arasında; Nakşibendiye silsilesi, Hazret-i Ebu Bekir'e intisab etmektedir. Allah ondan razı olsun. Bu mana icabı olarak, bunlarda sahv (ayıklık) hali ağır basar. Bunların daveti dahi daha tamdır. Sıddık'ın r.a kemalâtı bunlarda daha ziyade ve daha çok zahir olur. Zarurî olarak, bunların intisapları, sair intisapların üstündedir. Kendilerinden başkası onların kemalâtını nasıl idrâk etsin; onların hakikî muamelelerini nasıl hissetsinler?.

Ne var ki, ben:

— Bütün Nakşibendiye meşayihi bu muamelede müsavidir.

Demek istemiyorum. Nasıl böyle olabilir?. Eğer binde bir kişi anlatılan üstün sıfatla bulunsa, bu bir ganimet olur. Sanıyorum ki Geleceği vaad edilen Mehdî, velâyetin ekmeliyetini alacaktır. Bu Tarikat-ı Aliyye üzerine gelecek ve bu Silsile-i Aliyye'yi tamam ve tekmil edecektir. Zira bütün velâyet nisbetleri, bu Nisbet-i Aliyye'nin altında bulunmaktadır. Sair velâyetlerin, nübüvvet makamı kemalâtından nasibi azdır. Amma, bu velâyetin ondan yana bol nasibi vardır. Bunu da: daha önce anlatıldığı gibi, Hazret-i Sıddık'a bağlanması dolayısı ile alır.

Bir mısra:

İki yol arasında çok fark var ey dost!.

Ey Kardeş,

İmam-ı Ali r.a. nübüvvet ağırlığını taşıdığı için, onun terbiyesi, aktab, evtad ve ebdal makamıdır. Ki bunlar, uzlette olan veliler olup kendilerinde velâyet tarafı ağır basar. Bunlar, onun imdadına ve yardımına bırakılmıştır. Kutb-u medar olan Kutb-u Aktab, onun kademi altında olup onun emrini icra eder. Onun himayesinde, önemli işlerini yerine getirir. Yapılacak idarî işleri, onun yardımı ile uhdesinden çıkarır.

Seyyidet-ü Fatıma ve iki oğlu dahi, bu makamda, Hazret-i Ali'ye yardımcı ortaktırlar. Allah onlardan razı olsun.

***

Bilesin ki,

Resulûllah S.A. efendimizin tüm ashabı büyük, azametlidirler. Uygun düşer ki: Onların hepsi, tazimle yad edile..

Hatib'in, Enes'ten r.a. yaptığı bir rivayete göre, Resulûllah S.A efendimiz şöyle buyurmuştur:

— «Allah beni seçti. Benim için de ashab seçti. Bunlardan dahi bana akraba ve ensar çıkardı. Onlarda, beni koruyan Allah korusun. Onlarda, bana eziyet edene Allah eza versin.»

Bundan başka, Taberanî, İbn-i Abbas'tan r.a. naklen, Resulûllah S.A. efendimizin şöyle buyurduğunu anlattı:

«Bir kimse ashabıma söverse Allah'ın, meleklerin ve bütün canların laneti onun üzerine olsun.»

Hazret-i Âişe'den r.a. naklen gelen bir rivayette ise, Resulûllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:

«Ümmetin şerlileri, ashabımım aleyhinde bir cür'ette bulunanlardır»

***

Bu arada, asnab-ı kiram arasında vuku bulan münazaa ve munaebeleri iyiye yormak lâzımdır. Onları, nefsanî arzudan ve taassuptan uzak görmek gerekir. Çünkü, bu muhalefet, içtihada binaen yapılmıştır; heva ve heves üzerine değil.. Nitekim ehl-i sünnetin toplu kararı da budur.

Ancak, şunun bilinmesi gerekir ki: Hazret-i Ali'ye muhalif olan taraf, hata üzerinde idiler. Hak, Hazret-i Ali tarafında idi.. Allah onlardan razı olsun. Lâkin, bu hata, içtihada dayalı bir hata olduğu için o hatanın sahibi, ayıplanmaz, kendisinden muaheze kalkar. Nitekim bu manada, aşağıdaki rivayetler vardır.

Mevakıf sarihi, Âmedi'den naklen şöyle anlattı:

— Cemel ve Sıffeyn vak'ası içtihad üzere yapıldı.

Şeyh Ebu Şekûr Salimi (Süllemî) Temhid'dc şöyle anlattı:

— Ehl-i sünnet vel-cemaat zahib oldular ki: Muaviye ve kendisi ile beraber olan ashabtan bir taife, hata üzere olmuşlardır. Ama, onların hataları içtihada dayalıdır.

Şeyh İbn-i Hacer dahi Savaık'ta şöyle dedi:

— Muaviye'nin Ali ile münazaası, içtihad üzere idi. Allah onlardan razı olsun.

Ve., bu kavli, Ehl-i sünnet itikadı arasında saydı.

Mevakıf Şarihinin söylediği şu cümleye gelince:

— Arkadaşlarımızın çoğu, bu münazaanın içtihad üzere olmadığına zahib oldular..

Acaba burada:

— Arkadaşlarımız..

Tabiri ile kimleri murad ediyor?. Halbuki, daha önce de anlatıldığı üzere: Ehl-i sünnet uleması onun aksine hükmetmişlerdir. Kaldı ki, büyüklerin, kitapları, onun içtihadi bir hata olduğuna dair kavillerle doludur. Nitekim, İmam-ı Gazali, Kadı Ebu Bekir ve bunlardan başkaları:

— Hazret-i Ali'nin muhaliflerini fısıkla suçlayıp dalâlette saymak.. caiz değildir..

Diye saraheten anlattılar.

Kazî Şifa kitabında, Malik'ten naklen şöyle anlattı:

— Resulûllah S.A. efendimizin ashabından birine, bir kimse atarsa.. Meselâ: Ebu Bekir, Ömer, Osman, Muaviye veya Amr b. As'a. şayet:

— Dalâlet ve küfürdedirler.

Derse katl'olunur. Bundan başka, insanların atmasına benzer bir şekilde söverse., onu şiddetli bir şekilde tenkil etmelidir.

Hazret-i ile muharebe edenler, rafızîlerden bazılarının sandığı gibi kâfir değildir. Bazılarının sandığı gibi, onlar fasik dahi değildir.

Durum yukarıda anlatıldığı gibi olunca, Mevakıf Şarihi acaba:

— Arkadaşlardan pek çoğu..

Derken, işi kime bağlamakta ve nereye çıkarmaktadır. Halbuki, Âişe-i Sıddıka, Talha ve Zübeyr, onlar arasında sahabeden idi. Daha Muaviye ortaya çıkmadan evvel, Talha ile Zübeyr on üç bin kişi ile birlikte Cemel vak'asinda öldürüldü. Durum böyle olunca, onlan dalâlet ve fasıklıkla suçlamak, hiç bir Müslüman'ın cür'et edemeyeceği bir iştir. Meğer ki: Kalbinde maraz, içinde dahi habaset buluna..

Fukahadan bazılarının, Muaviye Hakkında:

— Cevr.

Lafzını itlak etmelerine gelince., ki bunu şöyle demişlerdir.

— Muaviye cair (haksız) bir imamdı.

Bundan murad: Onun hilâfete Hakkı olmadığını anlatmaktır. Yoksa, sonu fıska ve dalâlete çıkan bir haksızlık manası çıkmaz.. Ta ki, ehl-i sünnet kavline uygun düşe..

Durum böyle olmasına rağmen, istikamet erbabı, maksud olan mananın hilafını vehmettirecek lafızları getirmekten sakınmalıdır. Hata kavli üzerine başka bir şey artırmamalıdır. O, nasıl Cair (Haksız) bir imam olur ki?. Halbuki onun adil bir imam olduğu sahihtir. Hem Allahın haklarına riayette hem de Müslümanların haklarına riayette. Nitekim Savaık'ta yazılmıştır.

Mevlâna Cami Ks. bu manada:

— Münker (Kötü) hata..

Diyerek, münker lafzını ziyadeden söylemiştir. Yani: Cumhur-u ulemanın kavline ziyadeden bir ek lafız koymuştur. Halbuki:

— Hata..

Lafzı üzerine ne ziyade edilirse., o ziyadelik hatadır. Daha sonra şöyle demiştir:

— Her ne kadar lanete müstahak ise..

Bu dahi onun için hiç münasip değildir. Bunda şüphe yeri var mı?. Tereddüd yeri var mı?.

Eğer o söz, Yezid için söylenmiş olsaydı; yeri olurdu., uyardı. bu sözünü Muaviye için söylemesi şenidir.

Nitekim sağlam dayanaklarla gelen hadis-i şeriflerde, Resulûllah S.A. efendimizin Muaviye'ye şöyle duâ ettiği anlatılmıştır:

«Allahım, ona yazı ve hesap ilmi ver; onu azaptan koru..» (Taberani)

Bir başka duasında ise, şöyle buyurmuştur:

«Allahım, onu hidayeti bulan ve hidayet eden eyle..»

Resulûllah S.A. efendimizin duası ise makbuldür.

Zahir olan şu ki: O kelâm Mevlâna Câmi'den sehv ve nisyan yollu çıkmıştır. Sonra o, bu beytlerinde kimsenin ismini tasrih etmemiş Şöyle demiştir:

— Diğer sahabi..

Bu ibare dahi şenaatten haber verir.

— «Rabbımız, eğer unuttuk veya yanıldıksa bizi sorguya çekme..» (2/286)

Sonra..

İmam-ı Şaabî'den naklen anlatılan Muaviye'nin zemmine gelince.. Ki bu rivayete göre: Onun zemminde çok mübalağa etmiş; hatta fıskın dahi üstüne çıkmıştır. Ne var ki, onun bu zemmi sübut bulmamıştır. Şöyleydi: İmam-ı Azam, onun talebeleri arasındadır. Eğer bu zem sözü doğru olsaydı; onu nakletmek Hakkı en çok ona düşerdi.

Gelelim İmam-ı Malik'in hükmüne.. Ki bu zat, teba-i tabiindendir. Muaviye ile aynı asırda yaşamıştır. Daha önce de anlatıldığı gibi, Muaviye ve Amr b. As'a kötü söz edenlerin katline hükmetmiştir. Bu durum, daha önce de anlatıldı. Eğer Muaviye sövülmeye hak kazanmış olsaydı; neden ona kötü söz edenlerin katline fetva versindi. Bu manadan anlaşılıyor ki: Muaviye'ye kötü söz edip atmayı büyük günahlar arasında saydı; katline hükmetti. Ve ona kötü söz edip atmayı, Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer ve Hazret-i Osman'a yapılan bu türlü hakaret gibi gördü.

Bütün bunlar anlatıyor ki: Kötü sözle Muaviye zem edilmeğe müstahak değildir.

***

Ey Kardeş,

Muaviye bu işte yalnız tek başına değildi. Ashabın yarısı tahminen bu işte onunla müşterekti. Eğer Hazret-i Ali ile muharebe edenler kâfir veya fasık olmuşlarsa, dinin yarısı gitti, demektir. Çünkü, dinin yarısı onların tebliği ile bize ulaşmıştır. Böyle bir şeye de, ancak dinin iptalini isteyen zındık yol verir.

***

Ey Kardeş,

Bu fitnenin başlaması, Hazret-i Osman'ın öldürülmesi ile olur; onun katlini yapanlardan kısas taleb edilir. Allah ondan razı olsun. Talha ve Zübeyr dahi, kıssasın tehir edilmesi sebebi ile ilk olarak Medine'den çıkarlar. Hazret-i Âişe dahi, bu işte onlara muvafakat eder. Bunun üzerinde, Cemel Harbi olur. Ki burada, on üç bin sahabe öldürülür. Bu ölenler arasında Talha ile Zübeyr dahi vardır. Her ikisi de cennetle müjdeli on kişi arasındadır. Asıl bundan sonradır ki, Muaviye Şam'dan çıkar ve onlara katılır ve böylece Sıffıyn harbi vuku bulur.

İmam-ı Gazali'nin de saraheten anlattığına göre: Bu münazaa hilâfet işi için değildi. Hazret-i Ali'nin hilâfeti başlarken, kısasın yerine getirilmesi isteniyordu.

İbn-i Hacer dahi, İmam-ı Gazali'nin bu kavlini, ehl-i sünnet itikadı arasında saydı.

Ebu Şekûr Salimi (Süllemi) dahi Hanefi ulemasının en büyüklerinden biri idi; şöyle anlattı:

— Muaviye'nin Hazret-i Ali ile münazaası, hilâfet işi için olmuştu.. Şundan ki, Resulûllah S.A. efendimiz ona şöyle buyurmuştu:

— «İnsanların meliki olursan, onlara rıfk ile muamele eyle.» (Müslim)

Resulûllah S.A. efendimizin bu emrinden, Muaviye'de hilâfet arzusu doğdu. Amma o bir içtihada dayalı hatada olup Hazret-i Ali haklı idi. Çünkü: O vakit, Hazret-i Ali'nin hilâfet vakti idi.

Yukarıda anlatılan iki görüş arasında birlik kurmak şöyle olabilir:

Mümkündür ki, bu münazaanın başlaması; önce kısasın tehir edilmesi sebebi ile ola; bundan sonra da, hilâfet arzusu doğmuştur. Bütün içtihadlar yeri gelince olur. Hatalı için, sevaptan bir derece vardır: haklı olana iki, hatta on derece vardır.

Ey Kardeş,

Bu makamda en salim yol, Resulûllah S.A. efendimizin ashabı arasında geçen meseleler üzerinde sükût etmektir. Ona salât ve selâm olsun. Keza onun âline de.. Resulûllah S.A. efendimizin şu hadis-i şerifleri bu manayadır:

«Ashabını arasında olanlar için dikkat ediniz.» (İbn-i Esir)

«Ashabım anlatıldığı zaman, kendinizi tutunuz.» (Taberanî)

«Allah Allah ashabım Hakkında., onlara garaz tutmayınız.» (Tirmizî)

Bunun daha açık manası şudur: Allah'a karşı hazer ediniz ve ondan korkunuz. Bilhassa ashabım Hakkında dikkat ediniz. Onları melâmet ve taan okunuza hedef seçmeyiniz.

Ömer b. Abdilaziz'den gelen bir rivayeti, imam-ı Şafiî şöyle anlattı:

— O bir kandı; Allah ondan elimizi temizledi. Biz de ondan dilimizi temiz tutalım.

Bu ibareden de anlaşılıyor ki: Onların hata icrasını dahi, dile getirmek yerinde olmaz. Onları hayırdan başka türlü anmamak gerekir.

Yezid'e gelince., ki o: Saadetten uzaktır: fasıklar zümresindendir. Amma ona da lanetten dili tutmak, asıl olup ehl-i sünnet katında kararlaştırılmıştır. Şundan ki: Kâfir dahi olsa, muayyen bir şahsa lanet yerinde olmaz. Meğer ki, küfür üzere öldüğü yakinen biline.. Meselâ: Cehennemlik Ebu Leheb ve karısı gibi.. Ama, bu demek değildir ki, o: Lanete müstahak olmamıştır. Bu manada şu âyet-i kerime sabittir:

— «O kimseler ki, Allah'a ve Resulüne eziyet ederler, Allah onlara dünyada ve âhirette lanet etmiştir.» (33/57)

***

Bilmiş olasın ki, '

Bu zamanda halkın pek çoğu, imamet bahsi ile meşgul olduğu, hilâfet sözünü ettikleri, ashab-ı kiram arasındaki münazaayı göz önünde tuttukları, bid'at ehlinin murtadlarını ve cahil rafızileri taklid ederek ashab-ı kiramı hiç hayırla anmadıkları, onların şahıslarına münasip olmayan nisbetler ettikleri için zaruri olarak bana malum olanlardan bir nebze yazdım. Ve., ahbaba yolladım. Şunun için ki Resulûllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:

— «Fitne (yahut bid'at) zahir olduğu, ashabıma sövüldüğü zattan âlim ilmini izhar eylesin.. Bir kimse bunu yapmazsa. Allah'ın meleklerin, bütün insanların laneti onun üzerine olsun. Allah-ü Taâlâ, onun ne farz, ne de nafile ibadetini kabul eder..» (İbn-i Hacer-i Mekkî)

***

Allah'a hamd ü şükürler olsun ki: Zamanın sultanı kendisini Hanefi mezhebinden saymakta ve ehl-i sünnet vel-cemaat bilmektedir. Yoksa, durum cidden Müslümanlara çok zor olacaktı. Büyük nimetin şükrünü eda etmek gerek.. Hem de en uygun şekilde..

İtikadı, ehl-i sünnet vel-cemaat görüşüne göre düzeltmelidir. Başkaca, Zeyd ü Amr'in sözlerine kulak vermemelidir.

Eğer iş yalan hurafelere göre yapılırsa., insan kendini zay etmiş olur.

Necat ümidinin hâsıl olması için, fırka-i naciyeye uymak gerek Bundan sonrası boştur.

Selâm size ve hidayete tabi olup Mütabaat-ı Mustafa'yı bırakmayanlara.. Ona ve âline salât ve selâm..