259.Mektup

e-Posta Yazdır PDF

259. MEKTUP

MEVZUU : a) Resullerin gönderilmesindeki faydalar.
b) Allah'ı bilmekte aklın müstakil olmadığı.
c) Dağ başında yetişenin hükmü.
d) Dar-ı harpte bulunan müşriklerin çocukları.
e) Daha önce, Hindistan'da Hind arzında peygamber geldiğinin tahkiki..
Ve., bu münasebetle bazı hususlar

NOT : İMAMI RABBANİ Hz. bu mektubu. Mahmudzade Muhammned Said'e yazmıştır. Allah sırrının kudsivetini artırsın.

***

Bir âyet-i kerime mealidir:

— «Allah'a hamd olsun ki: Bizi buna kavuşturdu. Allah bize hidayet etmeseydi: biz buna kavuşamazdık. Rabbımızın resulleri gerçeği getirdi.» (7/43)

Hangi dille, resullerin gönderilmesi nimeti eda edilebilir?. Onlara salât ve selâm olsun.

Hangi kalble verilen nimetlerin itikadına güç yetirebilirdi?. Hangi duygular, o nimetlere, iyi amellerle karşılık verebilirdi?. Şayet bu büyükier, bizim gibi kusurlu künselere, Yüce Sultan yaratıcının varlığını, delil olup göstermeseydik.

Kendilerinde, zekânın bulunmasına rağmen, eski Yunan feylesofları Yüce Yaratıcının varlığına yol bulamamışlardır. Bunun için de, kâinatın icadını zamanın gelişine bırakmışlardır.

Amma, gün gün, peygamberlerin davet nuru yayılıp artmaya başlayınca; son gelenler, eski gelenlerin yollarından, bu nübüvvet nurlarının bereketi ile dönmüşlerdir. Yüce Yaratıcının varlığına kail olmuş; onun vahdaniyetini isbat etmişlerdir.

Nübüvvet nurlarının teyidi olmadan, bu yüce talebe ermekten bizim akıllarımız uzaktır. Peygamberlerin varlığı vasıta olmadan, bu Üstün muameleyi anlamaktan yana bizim fehimlerimiz uzaktır, onlara salât, selâm ve tahiyyet..

Keşke hileydim; Matüridiye mensubu arkadaşlarımız:

— Bazı işlerde aklın istiklâlini..

Söylemekle neyi kasd etmişlerdir. Bu işler arasında; Yüce Yaratıcının varlığını ve birliğini isbatı da saymışlardır.

Bunun için de, dağ başında yetişip puta tapanları, peygamber daveti olmasa dahi, Yüce Yaratıcının varlığını ve birliğini bulmakla mükellef kılmışlardır. Böyle birinin Yüce Hakkın varlığını ve birliğini nazar olarak bilmeyi terk ettiği için ebedi cehennemde kalacağına hükmetmişlerdir.

Ne var ki, biz burada küfür ve ebedi cehennemde kalmak hükmünü anlayamıyoruz.. Zira böyle bir şey, ancak açık tebliğ gelip davet olduktan sonra olabilir. Asıl yeterli hüccet, peygamberlerin gönderilmesine bağlıdır.

Evet., akıl da bir hüccettir. Lâkin akıl, delille olacak işlerde yeterli bir hüccet değildir ki, onun yolu ile şiddetli azap terettüp etsin.

Bu manada şöyle bir şey sorabilirsin:

— Dağ başında doğup puta tapan cehennemde ebedi kalmayacaksa zaruri olarak cennete girer. Bu da caiz olan bir şey değildir. Zira müşriklerin cennete girmeleri haramdır. Onların yeri cehennemdir. Bu manada, Allah-ü Taâlâ, Hazret-i İsa'dan hikâye yollu şöyle buyurdu:

— «Kim Allah'a şirk koşarsa.. Allah cenneti ona haram kılar. Onun yeri cehennemdir.» (5/72)

Cennetle cehennem arası bir yer de tesbit edilmemiştir. Ashab-ı araf dahi bir müddet sonra cennete gireceklerdir. Çünkü ebedilik: Ya cennette olacak, yahut cehennemde.

Derim ki:

— Bu sual cidden zor bir sualdir. Pek değerli oğlum bilir ki, defalarca bu suali, bu Fakir'e sormuş; hem de uzun müddetten beri, amma sadra şifa bir cevap kendisine verilmemiştir.

Fütuhat-ı Mekkiye sahibinin (Muhiddin-i Arabi'nin) bu suali halline gelelim.. Ki o, şu hükme varmıştır:

— Allah-ü Taâlâ, kıyamet günü bu kavmi davet için bir peygamber yaratacaktır. Cehennem veya cennete girme hükmü de bu durumda onların inkârına veya ikrarına göre verilecektir.

Bu hüküm, Fakir'e hoş gelmiyor. Zira âhiret ceza yeri olup teklif yeri değildir ki: Oraya peygamber gönderilsin.

Ama bir müddet sonra, Yüce Sultan Hakkın inayeti delil oldu, muamma çözülüp keşf'oldu. Şöyle ki:

Bu cemaat, ebdî olarak; ne cennete girecekler, ne de cehennemi salacaklardır. Âhirette baas olup dirilme vaki olduktan sonra; bunlar hesap makamında azap ve ikap olunacaklardır. Amma cürümleri kadar. Bunlardaki hukuk tamamen yerine getirildikten sonra, mutlak bir surette yok olacaklardır. Sırf hiç bir şey olmama durumuna geleceklerdir. Meselâ: Mükellef olmayan hayvanat gibi.. Bir kimse mükellef değilse., onun için ebedilik hiç olmaz..

Bu duyulmamış marifeti, peygamberlerden bir cemaata arz ettiğim zaman, hepsi de onu tasdik edip kabul ettiler.

Asıl ilim, Sübhan Allah katındadır.

Sübhan olan Yüce Hakkın kulunu; ebedî cehenneme atması, sonsuzlara kadar cennete koyması hükmü bu Fakir'e ağır gelmektedir. Zira akılda, hata yeri cidden çoktur. Hele peygamberler vasıtası ile açık tebliğ de gelmedikten sonra.. Yüce Hak dahi tam manası ile merhamet ve şefkat sahibidir.

Tıpkı: Şirkin varlığı ile, ebedî cennette kalmak manası gibi.. Nitekim, Eş'arî mezhebi dahi, cennetle cehennem arasında bir yer olmadığına kail olur.

Ancak, gerçek, bana ilham olunan şekildir. Yani: O kimse, (dağ başında büyüyüp puta tapan) haşr günü, muhasebe bittikten sonra, yok olur. Ki bu mana: Daha önce de anlatıldı.

Dar-ı harpteki müşrik çocuklarının durumu da Fakir'e göre böyledir. Zira, cennete girmek imana bağlıdır. İster asalet yolu ile olsun; isterse tebaiyet yolu ile olsun..

Dar-ı islâm tebaiyeti de olsun. Nitekim ehl-i zimmetin çocukları böyledir; mutlak surette bunlar Hakkında iman yoktur. Bunun için, cennete girmeleri de tasavvur edilemez.

Cehenneme girmek ve orada ebedî kalmak ise., teklifin sübutundan sonra şirke bağlıdır. Böyle bir şey dahi onlar Hakkında yoktur. Bu durumda bunların hükmü behaim hükmü gibidir. Yani: Baas, neşir, hesap olup haklar yerine getirildikten sonra yok olacaklardır.

Bu hüküm; resullerin gelmediği kendilerine bir peygamber daveti yapılmayan fetret zamanı müşrikleri için dahi böyledir.

Ey Oğul,

Bu Fakir, nekadar mülâhaza etse, nazarını nekadar gezdirse.. yine de, Peygamber efendimizin davetinin ulaşmadığı bir mahal bulamıyor. Ona ve âline salât ve selâm.. Hatta hissedilen o ki: Onun davet nuru, bir güneş nuru gibi, her mahalle ulaşmıştır. Hatta, aralarda setten hail bulunan, ye'cuc me'cuc zümresine dahi ulaşmıştır.

Geçmiş ümmetleri de düşünüyorum; bir yer parçası bulamıyorum ki, oraya bir peygamber gönderilmiş olmasın. Hatta bu muammleden uzak olan Hind diyarına bile.. Hindistan halkından peygamberler gönderildiğini buluyorum. Onlar gehp kendilerini Yüce Hakka davet etmişlerdir.

Bazı Hind beldelerinde; şirk karanlığı içinde aydınlık veren kandiller gibi peygamberlerin nurları parlamaktadır. İstersen, bu beldeler tayin edebilirim.

Bir peygamber görüyorum: Kendisini hiç kimse tasdik etmemiş davetini de kabul etmemiş..

Bir başka peygamber görüyorum: Kendisini bir kişi tasdik edip inanmış.

Bir başka peygamberi dahi, ancak iki kişi tasdik etmiş.. Bazı peygamberi dahi ancak üc kişi tasdik etmiş.. Ancak Hind diyarında bir peygamberi üç kişiden fazla tasdik eden yok. Kendisini tasdik edip tabi olanı dört kişi olan hiç bir peygamber görmedim.

Hanud kâfir kimin; Yüce Hakkın varlığına, sıfatlarına, tenzihlerine ve tasdiklerine dair yazdıkları tümden: Nübüvvet kandilinden iktibas edilen nurlardandır. Zira geçmiş ümmetlerin her asrında, peygamberlerden biri gelmiş; Yüce Hakkın varlığını sıfat-ı sübutiyesini tenzihlerini ve takdislerini haber vermiştir.

Eğer o büyüklerin varlıkları olmasaydı; bu hizlanda kalanlar, küfür zulmetiyle mülevves olan kısır ve kör akılları ile bu devlete nasıl erebilirlerdi. Halbuki bu hizlanda kalan kısa akıllüar, haddizatında kendi üluhiyetlerine hükmederler; kendilerinden başka ilâh isbat etmezler. Nitekim Mısır Firavun'u şöyle demişti:

— «Sizin için, benden başka ilâh bilmiyorum.» (28/38)

Daha sonra şöyle dedi:

— «Eğer benden başka ilâh tutarsan and olsun: zindandakilerden ederim.» (26/29)

Ancak, o kimseler, ne zaman ki, peygamberlerin verdikleri haberlerden bu âlemin bir yaratıcısı olduğunu bildiler; o zaman: Bu hizlanda kalanların bazıları yaptıkları iddiaların kötülüğünden utandı. Taklid ve tesettür yollu. Yüce Yaratıcının varlığını isbata çalış. Amma sandı ki: O kendisine sirayet etmiş ve kendisi ile birleşmiş . İşbu hik yolundan, halkı kendine tapmaya çağırdı.

Halbuki Yüce Allah, zalimlerin ettikleri sözden yana çok çok yüksektir.

***

Yukarıda geçen sözümüz üzerine, kısa akıllı birinden gelen şöyle bir itirazın sözü edilemez:

— Eğer Hind diyar oda bir peygamber gelmiş olsaydı; bunun haberi bize ulaşırdı. Bu haber, tevatür halinde nakl'olunur ve davetçiler çoğalırdı. Böyle bir şey hiç olmamıştır.

Bunun için şu cevabı veririz:

— Bu peygamberlerin daveti, umumi bir davet değildir. Onlardan:

Bazısının daveti, bir kavme mahsustur. Bazısının daveti, bir karyeye veya bir beldeye (köye veya şehire) mahsustur.

Şu da mümkündür ki: Allah-ü Taâlâ, bir kavim veya bir karye içinde bir şahsı bu devletle müşerref etmiştir. O da çıkar: Diğerlerini Yüce Yaratıcıyı bilmeye davet eder; onun zatından başkasına tapmayı da yasaklar. Ama, o davet ettiği kimseler, onu yalanlar ve bu yaptığını cehaletine ve dalâletine yorarlar. Onların bu inkârları ve tekzipleri son haddine vardığı zaman, Allah-ü Taâlâ, peygamberine olan gayretinden onları helak eder.

Yine mümkündür ki: Bundan sonra, aradan bir müddet geçince, bir başka kavme veya karyeye bir peygamber daha göndere: öncekilere yaptığının aynısını bunlara da yapa..

Ve., bu durum, Allah'ın dilediği kadar devam edip gider.

Hind diyarında, bu gibi helak olan karyelerin izleri çoktur. O kavimler her nekadar helak olmuşlarsa da, davet kelimesi akranları arasında baki kalmıştır. Bu mana bir âyet-i kerimede şöyle anlatıldı:

— «Bunu, dönmeleri ümidiyle, aralarında baki bir kelime eyledi..» (43/28)

Peygamberlerin nübüvvet haberinin bize ulaşması; ancak onları, çokça cemaatın tasdik etmesine bağlıdır. İşleri, anlatıldığı manada olsaydı; durumları bize ulaşırdı.

Amma bir şahıs gelir: bir kaç gün davet eder de giderse., hiç kimse de onun davetini kabul etmezse., bundan sonra bir başkası gelir; birincinin yaptığı gibi yapar ve kendisini bir şahıs tasdik ederse., bunlardan başka gelen birini dahi üç kişi tasdik ederse., böyle birilerin haberi nasıl yayılır?. Halbuki, kâfirlerin tümü inkâr makamındadırlar. Babalarının dinine aykırı olanları reddederler. Mana bu olunca, kim nakledecek ve nakil işi olsa dahi kime nakledecek?.

Sonra..

Risalet, nübüvvet, peygamber lafızları, Arap ve Fars dillerindedir. Resulûllah S.A. efendimizin daveti tek ve umumî oluşu dolayısı ile bu lafızlar kullanılmıştır. Bu lafızlar da Hind dilinde yoktur ki; burada çıkan peygamberlere:

— Nebi, resul, peygamber..

Diyeler. Yahut onları bu gibi isimlerle anlatalar..

Bunlardan başka, muaraza yolu ile, o sualin cevabına şöyle ele diyebiliriz:

— Madem ki, bunlara Hind diyarında peygamber gelmemiş; dilleri ile onları davet etmemiştir; o zaman, bu kavmin hükmü dağ başında yaşayan kimsenin hükmü gibidir. Bu temerrüdlerine üluhiyet davalarıma rağmen; onlar cehenneme girmeyecekler, kendilerine daimî azap olmayacaktır.

Ne var ki, böyle bir şeye akl-ı selim razı olmaz.. Sağlam keşif böyle bir şeye yol vermez. Halbuki biz, onların bazı inadlaşanlarını cehennemin ortasında müşahede ediyoruz.

Halin gerçek yüzünü en iyi bilen, Sübhan Allah'tır.