260.Mektup

e-Posta Yazdır PDF

260. Mektup

MEVZUU : a) Kendisine tahsis edilen tarikatın beyanı..
b) Suğra, kübra, ulyâ olarak anlatılan üç velâyet..
c) Mutlaka nübüvvetin, velâyetten daha faziletli olduğu..
d) İnsanda bulunan on letaif..
Bunun ben âlem-i emirde; beşi de âlem-i halkta olduğu. Bunlara mahsus olan ayrı ayrı kemalâtın beyanı..
e) Âlem-i 'halkm, âlem-i emirden daha faziletli olduğu.. Bu arada toprak unsuruna has kemalâtın beyanı..
f) Her makama münasip ilimlerin ve maarifin beyanı..

***

NOT : ÎMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu, Mahmudzade Muhammed Sadık'a yazmıştır.

Rahman Rahim Allah'ın adı ile başlarım. Âlemlerin Rabbı Allah'a hamd olsun. Salât ve selâm, Seyyid'ül-mürselin ve onun pak âlinin ve ashabının tümüne..

***

Ey Oğul, Allah seni mes'ud eylesin; bilesin ki, Âlem-i emrin beş letaifi, yani:

— Kalb, ruh, sır, hafi, ahfa..

Demek istiyorum. Bunlar, âlem-i sağirin (küçük âlemin) yani insanin cüzleridir. Bunların asılları, insasın eczası olan anasır-ı gibi, âlem-i kebirdedir. Bunların dahi, asılları âlemi kebirdedir. (Yani: Ânasır-ı erbanın.)

Anlatılan beş asüın zuhuru, arşın fevkindedir. Bunun için:

Lâmekâniye.. (Mekânı olmamak, bir yere bağlı bulunmamak.)

Vasfı verilir. Yine bu mana icabı olarak; âlem-i emir için:

- Lâmekânî..

Tabiri kullanılır. Bu asılların nihayetine ulaşmak sonunda, imkân dairesinin halkı, emri, sağiri ve kebiri tamam olur.

Ve., bu makamda, imkânın menşei olan vücudla ademin imtizacı burada son bulur.

Muhammedi meşreb reşid olan bir salik; tertibi ile âlem-i emirden bu beşi aşıp onların âlem-i kebirdeki asıllarında seyre başlarsa.. bunları dahi, üstün fıtrat, hatta Allah'ın fazlı ile tertip ve tafsil üzere tamamlar ve son noktaya gelirse., seyr-i ilellah ile şüphe edilmeyecek bir şekilde imkân dairesini tamamlamış olur. İşbu durumu ile o: Fena ismini almaya hak kazanır. Yani: Onunla vasıflanır ve evliyanın velâyeti olan velâyete geçer..

Şayet, hakikatta âlem-i kebirde bulunan o beş şeyin dahi aslı olarak vücubi esma ve sıfatların gölgelerinde seyir durumu olursa., ki oraya hiç adem (yokluk) şaibesi düşmemiştir; Allah'ın fazlı ile bunların tamamını seyr-i fillah yolundan aşıp nihayete erişirse., öbürü gibi: Vacib sayılan isimlerin gölgeleri dairesini tamamlamış olur. îşte o zaman, onun için, esma ve sıfatın vacibiyye olan mertebesi hâsıl olur. Velâyet-i suğranın dahi son çıkışı buraya kadardır.

Yine bu makamda, fenanın hakikati ile taHakkuk etmeye geçilir. Peygamberlerin velâyeti olan velâyet-i kübraya ayak basılır. Allah-ü Taâlâ, onlara salât ve selâm eylesin..

***

Bilinmesi gereken bir başka husus vardır. Şöyle ki:

Bu zılâlî daire, yaratılmışların mebde'lerinin taayyünlerini de tezammun etmektedir. Amma, enbiya-î kiram ve melâike-i kiram hariç.. Onlara salât ve selâm olsun.

Her ismin zıllı (gölgesi) şahıslardan bir şahsın taayyün mebdei-dir. Bu arada, peygamberlerden sonra, beşerin en faziletlisi Hazret-i Ebu Bekir'in taayyün mebdei, bu dairenin en üst noktasıdır.

— Bir salik, taayyün mebdei olan ismin nihayetine geldiği zaman seyr-i ilellahı tamamlamış olur.

Şeklinde söylenen cümleden her halde murad; şanı yüce Allah'ın kulun bir gölgesi veya onun cüzlerinden bir cüz'üdür; aslı veya aynı değildir.

Bu daire-i zılâliye, isim ve sıfat mertebesinin tafsilidir. Yani-Hakikatta..

Meselâ: îlim sıfatı, hakikata bağlı bir sıfattır; bunun cüzleri de vardır. Bu cüzlerin tafsilatı ise., bu sıfatın zıllarıdır ki; icmalen onunla münasebeti vardır. Yani: O sıfatla..

Anlatılan cüzlerden her bir cüz, şahıslardan bir şahsın taayyün mebdeidir. Ama enbiya-i kiram ve melâike-i fıham hariç..

Enbiyanın ve melâikenin taayyün mebde'leri, bu zılların asıllarıdır. Yani: Bu mufassal cüzlerin külliyatı.. Meselâ: İlim, kudret, irade sıfatları ve daha başkaları gibi..

Çoğu kimseler, bir sıfatta müşterek olurlar. Ve bu sıfat, değişik itibarlara göre bir taayyün mebdei durumunu alır.

Burada şöyle bir açıklama yapabiliriz:

Resulûllah S.A. efendimizin taayün mebdei ilim şanıdır. Bu sıfat, bir başka itibarla, İbrahim peygamberin taayyün mebdeidir. Yine bu sıfat, Nuh'un a.s. taayyün mebdeidir.

Bu itibarların taayyünü, Hace Muhammed Eşrefin mektubunda yazılmıştır.

Meşayihten biri şöyle demiştir:

— Hakikat-ı Muhammediye taayyün-ü evvel olup icmal makamıdır ve buna vahdet ismi verilmiştir.

Onun bu cümleden muradı, en iyisini Allah bilir; bu Fakir'e göre gayb âleminden zahir olan zılâliyet dairesi merkezidir. O, bunu îlk taayyün zannetmiş; onun merkezini de icmal olarak hayallemiş ve vahdet ismini vermiştir. O daireyi kuşatan merkezin tafsilini dahi vahidiyet sanmıştır. Bu zılâl dairenin üstü olan esma ve sıfatlar dairesini dahi; taayyünden beri olan Münezzeh Zat tasavvur etmiştir.

Ama öyle anlatıldığı gibi değildir. Derim ki:

- Bu daire-i zılâliyenin merkezi, kendisinin de aslı olan daire-i fevkaniyenin merkezidir. Buna şu isim verilmiştir: Esma, sıfat, şuun ve itibarlar dairesi.. Hakikat-ı Muhammediye ise., esma ve şuunatın icmali olan hakikatta, bu daire-i asliyenin merkezidir. İsimlerin tafsili dahi, vahidiyet mertebesi olan bu dairededir. İsimlerin zilâline, vahdet ve ehadiyet ismi verilmesi zili ile aslın birbirine karıştırılmasındandır. Bu makama: Seyr-i fillah itlakı dahi bu kabildendir; halbuki bu makamdaki seyr, hakikatta seyr-i ilellaha dahildir.

***

Eğer bundan sonra, isimler ve sıfatlar dairesine uruc vaki olursa ki burası: Daire-i zılâlin aslıdır ve bu uruc dahi seyr-i fillah yolu ile olacaktır. İşte o zaman, velâyet-i kübra kemalâtına girilmiş olur.

İşbu velâyet-i kübra peygamberlere mahsustur. Onlara salât ve selâm. Asaleten böyle.. Tebaiyet yolu ile de, onların kereme nail olan arkadaşları bu devlete vâsıl olmuşlardır.

Bu dairenin alt yarısı, zaid sayılan esma ve sıfatı tazammun eder. Onun üst yarısı ise., zatî sayılan şuun ve itibarları şümulüne almıştır. Âlem-i emirdeki beş letaifin son yükselişi bu daireye kadardır. Yani: Esma ve şuunat dairesine kadar..

***

Bundan sonra, sırf Hakkın fazlı ile, sıfat ve şuunat makamından da terakki vaki olursa, o zaman seyir: Bu sıfatların ve şuunatın asıliarı dairesinde olur. Bu asıllar dairesini de geçip gittikten sonra, asılların dahi asılları dairesi gelir. Bu daireyi dürüp dürüp geçtikten sonra, daire-i fevkaniyeden bir kavs (yay) zuhur eder; bunu dahi öbürleri gibi kat etmek gerekir.. Daire-i fevkaniyeden, bu kavsin dışında bir şey zuhur etmediği için, bu kavsle yetiniriz. Burada, bir sır var ki, henüz ona muttali olamadım.

***

Yukarıda esma ve sıfatlar için anlatılan üç asıl, Yüce Mukaddes Hazret-i Zat'ta mücerred itibarlar olup sıfatların ve şuunatın mebde'leri olmuştur. Bu üç aslın kemalâtının husulü, nefs-i mutmainneye mahsustur. Bu makamda o nefse itminan müyesser olur.

Yine bu makamda, sine şerhi hâsıl olur.. Ve., yine burada, hakiki İslâm ile müşerref olunur. Yine bu makam o makamdır ki, mutmainne orada sine tahtına oturur; rıza makamına yükselir. Ve., bu makam, enbiyanın velâyeti olan velâyet-i kübranın nihayetidir. Onlara salât ve selâm..

***

Anlatılan makamda seyrim nihayet bulduğu zaman, bana şöyle bir tevehhüm geldi: İş tamam oldu. İşte o zaman, bana şöyle bir nida geldi:

— Bütün bunlar, zahir isminin tafsilidir. Ki bu: Uçuş için lâzım olan iki kanadın biridir. Batın ismi ise., henüz önündedir. O dahi, kuds âlemine uçuş için lâzım olan ikinci kanattır. Eğer onu da tafsilatı ile tamam edersen, uçuş için, sana iki kanat hâsıl olur.

Bundan sonra, Allah'ın inayeti ile batın ismi seyri de tamam olunca, uçuş için iki kanat müyesser oldu.

— «Allah'a hamd olsun ki: Bizi, buna kavuşturdu. Allah bize hidayet etmeseydi; biz buna kavuşamazdık. Rabbımızın resulleri gerçeği getirdi.» (7/43)

***

Ey Oğul,

Batında seyirden sana ne yazabilirim ki?. Bu seyrin halin münasip olan: Saklayıp gizlemektir. Ancak, aşağıdaki mikdar ondan bir nebze açabiliriz..

Zahir isminde seyir, zımnında zat mülâhazası olmadan sıfat larda seyirdir.

Batın isminde seyir, her nekadar isimlerde seyir ise de; lâkin onun zımnında zat mülâhazası vardır. Bu isimler, Yüce Mukaddem Zat'ın yüzünü örten perdeler gibidir.

Meselâ: İlim sıfatında zat mülâhazası yoktur. Amma alim sıfatında perdelerin arkasında mülâhaza edilen zattır. Zira alim öyle bir zattır ki ilim sıfatı onun için sabit olmuştur. Bu duruma görenimde seyir, zahir isminde seyirdir. Alimde seyir ise., batın isminde seyirdir. Sair isimleri ve sıfatlan da bununla kıyas edebilirsin.

Ve., bu batın ismi ile alâkalı isimler, mele-i âlâ meleklerinin taayyün mebde'leridir. Resulûllah efendimize ve onlara salât ve tahiyyat..

Bu anlatılan isimlerde seyre başlamak, mele-i âlâ velâyeti olan velâyet-i ulyâya kadem basmaktır.

Zahir ve batın isimleri anlatılırken beyan edilen ilim ile âlim arasındaki farkı: Az bir şey olarak, tahayyül etmeyesin. Sanmayasm ki: İlim ile alîm arasında az bir mesafe vardır. Öyle değil.. O kadar ki, ikisi arasındaki fark: Yer merkezinden arsın mihverine kadar olan mesafedir. Bu fark için bir nisbet yapılacak olursa, umman denizle bir damla olabilir. İşbu mana, sözde yakın gibidir; ama husulde çok uzaktır. İşte, icmale mebni anlattığımız makamlar dahi, bu kabildendir. Meselâ şöyle demiştik:

— Âlem-i emirden bu beşi geçildiği, onların asıllarında seyir başladığı zaman, imkân dairesi tamamlanmış olur.

Üstte anlatılan ibarede, seyr-i ilellahın tamamı anlatıldı. Halbuki bu seyrin husulü için, takdir ettikleri müddet : Elli bin senedir. Bu mana, bir âyet-i kerimede şöyle anlatıldı:

— «Melekler ve ruh, nıikdan elli bin sene olan bir günde oraya yükselip çıkarlar.» (70/4)

Bu âyet-i kerime, üstte anlatılan manaya işaret eder.

Ancak, bu babda son söz şu ki: Yüce Sultan Hakkın bir inayet cezbesi, bu uzun süreli işi, göz açıp kapayacak kadar az zaman içinnde kolaylaştırır.

Bir mısra:

Büyüklerle olan işte zorluk olmaz.

***

Yukarılarda geçen bir cümlede şöyle demiştik:

— Esma, sıfat, şuun ve itibarlar dairesi geçildiği ve onların asıllarında seyir vaki olduğu...

Evet.. Bütün esma ve sıfatları aşıp geçmek sözde kolaydır; lâkin bu geçişlerde müşkil vardır. Hem de ne müşkil.. Bu geçişin zorluğu için, meşayih şöyle demiştir:

— Vuslat menzilleri, sonsuzların sonuna kadar bitmez.

Bunun için de, bu seyri tamamlamayı men etmişlerdir. Yani:

Bu mertebelerde onun sonuna varmayı..

Bir şiir:

Ne onun güzelliğine var hadd ü gayet; Ne Sadi'nin medhine bulunur nihayet..

Ondan içen elbette ölür susuzluktan; Denizi denizi kalır hep, neyse bidayet..

***

O büyükler, vusul mertebelerinin kat edilemeyeceğini söylerken; zati tecelliler itibarı ile söylemişlerdir. Sıfatlara bağlı tecelliler itibarı ile söylememişlerdir. Güzellikten muradları ise., zati güzelliktir: sıfatlara bağlı güzellik değildir.

***

Biz şöyle diyoruz:

— Zatî tecelliler, şuun ve itibarların mülâhazası olmadan olmaz. Bu böyle olduğu gibi, zatî güzellik dahi, cemale bağlı sıfatların hicabına girmeden zuhur bulmaz. Çünkü bu makamda: Örtülerin ve perdelerin tavassutu olmadan söze mecal yoktur. Zira:

— Allah'ı bilenin dili tutulur.

Cümlesi malumdur.

Tecelli olabilmesi için, bir mikdar zıllıyet ister. Dolayısı ile, bu makamda, şüun mülâhazası mutlaka lâzımdır.

Vusul menzilleri, güzellik mertebeleri dahi isimlerin ve şüunatın dairesine dahildir. Hal böyle olunca, onları kat edip aşmak zordur.

Amma bu Derviş'e zuhur eden mana işi., tecellilerin ötesindedir; zuhuratın dahi başkasıdır.

Amma o tecelli ister zata bağlı olsun; isterse sıfata., aynıdır. Keza, güzelliğin ve cemalin dahi ötesindedir. Amma bu güzellik ve cemal, ister zata bağlı olsun; isterse sıfata..

***

Hülâsa..

İcmal yollu, muhtasar kısa ibareler yolu ile; metalib-i aliye ve makasıd-ı samiye sıraladım. Bu suretle de, bitmeyen sonsuz denizleri, sayılı kaplara doldurdum.

Anlamaya çalış; kısa akıllardan olmayasın.

***

Biz yine asıl sözümüze dönelim. Diyoruz ki:

- Zahir ve batın isimlerinin kanatları elde edildikten sonra; uçuş müyesser olur ve uruc vaki olursa., o zaman bilinir ki: Bu terakkiler, asaleten harî unsurla maî unsurun nasibidir.

Anlatılan maî unsurdan, melâike-i kiramın dahi nasibi vardır. Resulûllah efendimize ve onlara salât. ve selâm.. Nitekim bu mana bir hadis-i şerifte şöyle bildirildi:

— «Bazı melekler, ateşten ve kardan yaratılmıştır, bunların teşbihi de şöyledir:

— Ateşle karı biraraya getiren Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir.»

Bu seyir esnasında bana rüyada şöyle gösterildi:

Sanki ben, bir yolda yürüyormuşum. Fazla yürümekten, bana son derece yorgunluk geldi. Bunun için asa ve sopa gibi bir şey aramaya başladım. Ona dayanmak ve onun yardımı ile yürüme kudretinin hâsıl olacağını ümid ediyordum. Böyle bir şey bulmak müyesser olmadı..

Bunun üzerine, kuru ot köklerine yapışıp tutunmaya başladım. Bununla, yürümeye kuvvet bulacağımı umuyordum. Amma yürüyecek bir güç bulamıyordum.

Anlatılan hal üzere bir müddet gittim; bir beldenin dış kısımları zahir oldu. Bu dış kısımları aştıktan sonra, beldeye dahil oldum. O zaman bana bildirildi ki: Bu belde taayyün-ü evveldir. Ki burası; Bütün esma, sıfat, şuun ve itibarları camidir. Aynı şeküde bu mertebelerin asıllarını, bu asılların dahi asılarını camidir. Zatî itibarların dahi müntehasıdır. Ki bunların temayüzü, yani: Bazısının bazısından temayüz etmesi, husulî ilme bağlıdır. Eğer bundan sonra bir seyir vaki olursa., o dahi huzurî ilme bağlıdır.

Ey Oğul,

Bu makamda:

- Husulî ilim ve huzurî ilim..

Diye itlak edilmesi ancak temsil ve tanzir (benzetme) itibarı iledir.

O sıfatlar ki, Yüce Mukaddes Hakkın varlığı üzerine zaid olmuşlarda; bunları bilmek, husulî ilme bağlıdır.

O itibarlar ki, asla zat üzerine zaid olmaları tasavvur edilemez; bunları bilmek dahi huzurî ilme düşer. Halbuki burada; ilmin maluma taalluku vardır: malumdan yana da onda hiç bir şey hâsıl olmaz.

Bu manayı anla..

Yukarıda belde-i camia (her şeyi özünde toplayan şehir) şu manalardan kinayedir: Enbiya-i kiramın ve melâike-i izamın tümden velâyetlerinin toplu olduğu yer.. Mele-i âlâya asaleten mahsus olan velâyet-i ulyânın dahi müntehası buradır.

Bu makamda şöyle bir mülâhaza oldu:

— Bu taayyün-ü evvel, Hakikat-ı Muhammediye midir? yoksa değil midir?.

Diye.. Ama sonradan tebeyyün etti ki: Hakikat-ı Muhammediye daha önce anlattığımdır. Onun için:

— Taayyün-ü Evvel..

Tabiri kullanılması; isimleri, sıfatları, şüun ve itibarları cami olması itibarı ile bu taayyün-ü evvel merkezinin zilli (gölgesi) olduğu içindir.

O beldenin fevkinde vaki olan seyir, kemalât-ı nübüvvete geçmek sayılır.

Ve., bu anlatılanın husulü, peygamberlere mahsustur. Onlara salât ve selâm olsun. İşbu kemalât nübüvvet makamından neş'et edip gelir.

Peygamberlerin kâmil manada tabi olanlarına, tebaiyet yolu ile ona kemalâttan nasip vardır.

Asaleten, bu kemalâttan bolca haz alanlar, insanî latifeler arasında türabî unsur olanlardır.

İnsanın sair cüzleri, ister âlem-i halktan olsun; isterse âlem-i emirden olsun fark etmez. Hemen hepsi, bu türabî unsura tabidir. Ve, onun bir uydusu olmakla bu devlete erme şerefine nail olmuştur.

Anlatılan unsur, beşere mahsus olduğuna, göre; beşerin havassı, meleklerin havassından daha faziletli olması zarurî bir duruma gelir. Zira, bu unsura müyesser olan, başka hiç bir şeye müyesser olmamıştır.

Bu yaklaşmadan sonra, bu makamda, tedellinin (sarkmanın) hakikati zahir olur. Yine burada:

— «İki yay gibi; yahut daha da yakın oldu..» (53/9)

Mealine gelen âyet-i kerime ile işaret edilen mana inkişaf eder.

Bu seyir esnasında yine görülür ki: Bütün velâyetler, nübüvvet makamı kemalâtlarının gölgeleridir. Ama, hemen bütün velâyetler: Suğrası, kübrası, ulyâsı müsavidir. Ve, onlar, bu kemalât hakikatinin kalıpları ve misalleri gibidir.

Ve., orada şu mana parlar: Bu seyrin zımnında kat edilen bir nokta, velâyet kemalâtının tümünden daha ziyadedir.

Mana yukarıda anlatıldığı gibi olunca düşünmek gerek: Bu kıyasa göre, daha önceki kemalâtın hükmü, bu kemalâtın bütününe nisbetle nasıl olur?. Umman denize nisbetle bir damla gibi olur; ama bu nisbet de orada yoktur.

Ben ancak şunu diyebilirim:

— Nübüvvet makamına nisbetle velâyet makamı, gayr-i mütenahiye nisbetle mütenahi gibidir. Sübhanellah..

Cahil olan bu sırrı bilmeden der ki:

— Velâyet, nübüvvetten daha faziletlidir.

Bir başkası dahi, bu ibarenin bir başka yüzünü açarak, bu muameleden gafleti için şöyle söyler:

— Nebinin velâyeti, nübüvvetinden daha faziletlidir.

— «Ağızlarından çıkan kelime, büyük oldu.» (18/5)

Mealine gelen âyet-i kerime tam onlara göredir. Allah'ın inayeti ve Habibinin bereketi ile bu seyri tamamladıktan sonra bana şöyle bir müşahede geldi:

— Eğer bunun üzerine bir adım ziyadeden ileri atsam, katıksız yokluğa düşeceğim.

Ki onun ötesinde dahi ancak, katıksız yokluk vardır.

Ey Oğul,

Sakın ha, bu muamelede şöyle bir vehme kapılmayasın: Anka kuşu kapana kıstırılır ve simurğ dahi tuzağa düşer..

Bir şiir:

Nasıl avlasın bir kimse ankayı;

Bu işten geri dur, bırakıp yorulmayı..

O Yüce Zat, noksan sıfatlardan münezzehtir; ötelerin ötesinde sonra yine ötelerin de ötesindedir.

Bir şiir:

Bu saha yücelikte yüce; Dikkat, visal tamahı nice?

***

Anlatılan ötelerde olma durumu, perdelerin varlığı itibarına göre delildir; zira burada, perdeler tamamen kaldırılmıştır. Asıl ötelerde oluş, azamet ve kibriyanın sübutundandır ki bunlar: İdrâke mani vicdana münafidir.

Zira, Sübhan Zat, vücuda pek yakın olmakla, vicdandan dahi pek uzaktır.

Evet..

Murad olanlardan bazı kâmiller var ki, azamet ve kibriya katından ona bir mahal ihsan edilir.

Ve., bunları: Peygamberlerin birer uydusu olarak celâl otağının mahremi kılarlar; onlara yapılan muamele gibisini bunlara da yaparlar.

***

Ey Oğul,

Anlatılan muamele, yalnız insaniyetin hey'et-i vahdaniyesine yapılır. Bu hey'et dahi, âlem-i halk ile, âlem-i emrin birleşiminden doğmuştur.

Durum öyle olmasına rağmen, bu makamda reis yine türabı unsurdur.

— Onun ötesinde ancak katıksız yokluk vardır.

Dediğim şu manayadır:

Haricî vücud ve ilmî vücud mertebelerinin tamamından sonra; ancak onu nakzeden bir adem (yokluk) hâsıl olur. Halbuki, Sübhan Allah'ın zatı bu vücudun da ademin de ötesindedir.

Oraya ademin yolu ulaşmadığı gibi; varlığın dahi orada mecali yoktur. O vücud ki, kendisini nakzeden ademle kaim olmuştur; o Yüce Sultan Hazretin katma nasıl lâyık olur. Eğer bu mertebe için:

— Vücud ..

Sözü etmiş isek bu ibarenin darlığındandır. Murad olan mana da şudur: Kendisini nakzeden bir ademin mecali olmayan vücud.. Şayet bu Fakir, bazı mektuplarında:

— Sübhan Hakkın hakikati, sırf vücuddur.

Diye yazmış ise., bu, anlatılan muamelenin hakikatına muttali ollmadığındandır.

Vahdet-i vücud ve daha başka yazdığım bu kabilden maarif dahi o manada bir ittılaın olmayışındandır. Muamelenin hakikatına vakıf olup ayıktıktan sonra, iptida ve orta halde yazıp şöyledir pişman oldum. Onlar için Allah-ü Taâlâ'dan bağışlanmanı dilerim. Allah-ü Taâlâ'nın kötü saydığı şeylerin tümünden tevbe ederim.

Bu beyandan anlaşılıyor ki: Nübüvvet kemalâtı, suud mertebe lerindedir. Nübüvvet uruçlarında dahi, yüz Sübhan Hakka doğrudur

Bazılarının anladığı gibi şöyle değildir: Velâyette yüz Hakkadır nübüvvette ise halkadır. Ayrıca, velâyet uruç mertebelerindedir: nübüvvet ise., nüzul derecelerindedir.

Üstte anlatılan manadan ötürüdür ki: Velâyetin nübüvvetten daha faziletli olduğunu tevehhüm etmişlerdir.

Evet., her velâyetin ve nübüvvetin urucu ve hübutu vardır. Gerek velâyette, gerekse nübüvvette uruc sırasında yüz Hakka dönüktür; hubutta dahi halka dönüktür.

Bu babda sen söz şudur:

Nübüvvetin hübut (düşüş) mertebesinde yüz tamamen halkadır. Ama velâyet hubütu böyle değildir. Onda, bütünüyle halka dönük yüz yoktur. O velâyette olan kimsenin batını Hak'la olup zahiri dahi halkla olur.

Bu mananın sırrı şudur ki: Velâyet sahibi, uruc makamlarım tamamlamadan inişe geçmiştir. Bunun için şüphesiz, nazarı daima yukarıdadır. Bütün vakitlerde onunla çekişir ve bütünüyle halka dönmeye o durumu manidir. Amma nübüvvet sahibi böyle değildir. O Uruc makamlarını tamamladıktan sonra hübuta geçmiştir. Bunun için, bütünüyle halkı Hakka davete yönelmiştir.

Bu manaları anla, zira bu ve emsali üstün marifetleri hiç kimse söylememiştir.

***

Şunun bilinmesi gerekir ki: Türabı unsur, uruc mertebelerinde her şeyden üstün olduğu gibi; aynı şekilde hübut menzillerinde dahi, her şeyden daha aşağıya iner. Nasıl olmasın ki: Onun tabii mekânı her şeyden daha aşağıdadır. Bu durum sabit olunca, her şeyden daha aşağıya iner. Böyle bir zatın daveti dahi, zarurî olarak, tam manası ile tamam olup ifadesi dahi ekmeldir.

***

Ey Oğul,

Bilesin ki; Tarikat-ı Nakşibendiye'de iptida seyir, âlem-i emirden sayılan kalbden başladığı için, sözü âlem-i emirle açtık. Amma sair meşayihin tarikatları böyle değildir. Zira onlar, iptida ise nefis tezkiyesinden ve kalıbı temizlemekten başlarlar. Ancak bunları tamamladıktan sonradır ki; âlem-i emre geçerler ve oradan Allah'ın dilediği makama kadar çıkarlar.

Üstte anlatılan mana icabıdır ki, bu Tarikat-ı Aliyye büyüklerinin bidayetine onların dışında kalanların nihayeti derç edilmiştir. Dolayısı ile bu, tarikatların en yakını olmuştur.

Şundan ki: Bu seyrin zımnında, tezkiyenin ve tathirin husulü en güzel şekilde müyesser olmuştur. Dolayısı ile, mesafe de kısalmıştır.

Şüphesiz bu zatlar, âlem-i halk seyrini abes bir maksad kabul etmişlerdir; onu boş saymışlardır. Amma onu muzır ve matluba kavuşmaya mani de kabul etmiş değillerdir.

Bunun sebebi şudur:

Bu yolun salikleri; tezkiye, zor riyazetler, çetin mücahedeler kademi ile âlem-i emir seyrine, elem-i halk çöllerini aşıp kat ettikten sonra kalbi incazaba ve ruhî lezzetlere düşerler. Çoğu kez de, bu incizapla kanaatkar olur ve o iltizazla yetinirler. Âlem-i emrin lâmekânî olma zannı onlara, bu muamelede gelir. Bu âlemin misli olmamak şaibesi dahi onları hakikî manadaki misli olmayandan alır. Bunun için, saliklerden biri şöyle dedi:

— Bu makamda, noksan sıfatlardan münezzeh olan Hak bilerek, otuz sene ruha ibadet ettim.

Bir başkası dahi şöyle demiştir:

— İstiva sırrı ve arşın fevkindeki tenzih zuhuru derin maariften sayılır.

Yukarıda geçen beyandan da anlaşılacaktır kâ: Bu anlatılan tenzih suretinde bir teşbihtir.

Ne var ki, bu Tarikat-ı Aliyye'nin büyükleri onlar gibi değildir.

Bunlar işe, cezbe makamından başlarlar; cezbelerin yardımı ile de terakki ederler. Bu zatlar Hakkında olan cezbe ve lezzet, başkalarına göre riyazetler ve mücahedeler gibidir. Başkaları için vusulde mani olan, bu büyüklerin yardımına ve muavenetine gelir.

Bu büyükler, âlem-i emrin lâmekânî oluşunu, mekânı olmanın aynı sayıp oradan, hakikî lâmekânî makama teveccüh ederler. Yine bu âlemin lâmisli oluşunu, misli oluşun aynı itikad edip oradan hakikî lâmislîye terakki ederler.

Yine bu zatların; hal ve vecd gururu ile meftun olamayacaklarında hiç şüphe yoktur.

Yine bu zatlar, bu yolun cevizine ve çocuklar gibi şebih ve misal muzuna kanmazlar.

Yine bu zatlar, sofiyenin tatlı sözleri ile de sevinmezler. Meşayihin keşif yolllu güzel sözleri ile böbürlenmezler. Bunlar, sırf ehadiyete teveccüh etmişlerdir. Mukaddes zat dışında, ne isim ne de sıfat arzu ederler.

***

Bilinmesi yerinde olan şeylerden biri de şudur:

Daha önce anlatılan bu uruc istidadı tam Muhammedi meşreb olana mahsustur. Büyüğü küçüğü ile, âlem-i emirde bulunan beş cevherden ona tam bir nasip vardır. Aynı şekilde, bu beş cevherin asıllarından dahi onun nasibi vardır. Yani:

— Esma-i vacibiyenin zılâlı..

Demek istiyorum. Aynı şekilde, bu zılâlın asıllarından dahi ona nasip vardır. Yani:

— İsimlerin ve sıfatların makamından..

Demek isliyorum.

***

Üstte geçen cümlede:

— İstidadı tam..

Dedim ki, bunu şu sebeple söyledim: Bir kimse, daha ziyade zahirde Muhammedi meşrebde gözükür. Âlem-i emir mertebelerinin nihayeti olan ahfa kemalâtından dahi onun bir nasibi vardır. Lâkip o, ahfa muamelesini henüz tamam etmemiş ve son noktaya varmamıştır. Belki de, ortasında ve iptidasında kalmıştır. Bu durumda, eğer onun ahfa işinde bir kusuru varsa, aynı mikdar onun asıllarında dahi kusuru vardır. Bunun için de, muamelesini tamam etmeye imkân bulamaz.

Kalan dört işte dahi hüküm budur. Yani: Âlem-i emirden.. Şöyle ki: Her mertebede istidadın tamam olması; o mertebede, son noktaya varmaya bağlıdır. Başta ve ortada meydana gelen duraklama, noksan olmaktan haber verir. İsterse bu kusuru, nihayete varmaya kıl kadar kalan bir vuslat işinde olsun.

Bir şiir:

Dostun az ayrılığının azlığı yoktur: Cüze gelen kıl. yarım dahi olsa çoktur.

İşbu anlatılan kusur, asıllara, hatta asılların dahi asıllarına sirayet eder ve matluba kavuşmaya mani olur.

***

- Bu uruc Muhammedi meşreb alanlara mahsusutur..

Dediğimin sebebi şudur:

Muhammedi meşreb olmayanlardan bazılarının kemâli, velâyet derecelerinin ilkinde kalır. Burada:

— İlk derece..

Demek, kalb derecesidir.

Yine onlardan bazılarının derecesi dahi, velâyet derecelerinden ikinci derecede kalır. Bu dahi ruh makamıdır.

Onlardan bazılarının uruc kemali, üçüncü derecede nihayet bulur. Yani:

—Sır makamında..

Demek istiyorum.

Onlardan bazılarının uruc kemali, dördüncü dereceye kadar çıkar. Yani: Hafi makamına..

Birinci derecede olanın, sıfatların tecellisi ile münasebeti vardır.

İkinci derecede olanın, sıfat-ı sübutiye tecellisi ile münasebeti vardır.

Üçüncü derecede olanın, şüun ve zatî itabarlar tecellisi ile münasebeti vardır.

Dördüncü derecede olanın, sıfat-ı selbiye tecellisi ile münasebeti vardır. Ki burası: Tenzih ve takdis makamıdır.

Sonra..

Velâyet derecelerinden her biri, peygamberlerden birinin kademi altındadır. Amma ülül-azm peygamberlerden.. Bu manaya göre:

Birinci derece, Âdem peygamberin kademi altındadır. Rabbı da tekvin sıfatı olup fiillerin sudur menşeidir. Resulûllah efendimize ve ona salât ve selâm..

İkinci derece, İbrahim peygamberin kademi altındadır. Bu makamda Nuh ile müşterektir. Rabları dahi, ilim sıfatıdır. Ki bu: Zata bağlı sıfatların en toplayıcı olanıdır. Onlara selâm..

Üçüncü derece, Musa'nın kademi altındadır. Rabbı şüunat makamlarından kelâm şanıdır. Ona selâm..

Dördüncü derece, İsa'nın kademi altındadır. Bunun rabbı selbiye sıfatlarından olup sübutiye sıfatlarından değildir. Zira burası: Takdis ve tenzih makamıdır. Meleklerin pek çoğu, bu makamda İsa ile ortak olurlar. Bu makamda, onlara büyük şan hâsıl olur. Resulûllah efendimize ve ona salât ve selâm..

Beşinci dereceye gelince.. Hatem'ür-risalet Resulûllah efendimizin kademi altındadır. Onun rabbı: Rabb'ül erbabdır. Ki: Bütün sıfatları, şüunatı takdisatı, tenzihatı camidir. Kemalât dairesinin dahi merkezidir. Sıfat ve şüunat mertebesini cami olan bu makamdan:

— İlim şanı..

Diye tabir etmek yerinde olur.. Zira bu pek büyük şan, bütün kemalâtı camidir.

Bu münasebetledir ki, onun milleti İbrahim milleti, kıblesi hi onun kıblesi oldu. Ona salât ve selâm..

Şunun da bilinmesi gerekir ki:

Velâyette kıdemlerin faziletli oluşları, derecelerin takdim ve tehirlerine göre değildir. Meselâ: Ahfa makamının sahibi, diğerlerinden daha faziletli olacağı gibi.. Bu kıyası, diğerleri için de yapmak mümkündür.

Bu fazilet, asla yakınlık ve uzaklık itibarına göredir. Zılâl derecelerini az çok aşmaya bağlıdır.

Durum yukarıda anlatıldığı gibi olunca: Asla yakınlık itibarına göre, kalb makamı sahibinin; kendisine henüz asla yakınlık hâsıi olmayan ahfa sahibinden daha faziletli olması caiz olur. Şöyle ki: Velâyet derecelerinden geri bir derecede peygamberin velâyeti; kafi olarak, yüksek derecede bulunan bir velînin velâyetinden daha faziletlidir.

Şunun da gizli kalmaması gerekir ki:

Letaif sülûkünün anlatılan tertib üzere olması, Muhammedi meşreb olana mahsustur. Yani: Kalbden ruha, ruhtan sırra, sırdan hafiye, hafiden dahi ahfaya intikal işi..

Muhammedi meşreb olan bir kimse, âlem-i emirden bu beş şeyi tertibiyle tamam ettikten sonra; onların asıllarında seyre başlar. Bu tertibe riayet ederek, asılların da asıllarında seyirden sonra sülûk tamam olur.

Anlatılan tertib üzere olan bu tarikat, sultani tarikattır. Yani: Vusul için.. Ehadiyete müteveccih olanlar için, sırat-ı müstakimdir. Ama, diğer velâyetler böyle değildir. Zira onlarda; taa, matluba kavuşuncaya kadar, her derece arasında bir geçit vardır. Meselâ: Kalb makamından, bir delik açılır; ef'al sıfatına kadar gider. Bu, kalb makamının aslının aslıdır.

Aynı şekilde ruh makamı ile zata bağlı sıfatlar arasında da bir delik açılır.

Ve., bu kıyas, diğerlerinde de devam eder.

***

Hiç şüphe edilmesin: Yüce Allah'ın fiilleri ve sıfatları, zatından ayrılmış değildir. Eğer bir ayrılma varsa., o da zılâldedir.

Mana üstte anlatıldığı gibi olunca: Bu makamda, fiillere ve sıfatlara vâsıl olanlara, Yüce Mukaddes Misalden Münezzeh Zat tecellilerinden nasip vardır. Nitekim bu devlet, işi tamamladıktan sonra, ahfa sahibine müyesser olur. İsterse, ulviyet ve süfliyet itibarı ile bazı değişikler bulunsun..

Kalb makamı sahibinin, ahfa makamı sahibi ile müsavat iddiası dönülecek bir mana değildir. Bu makamda yanılmayasın..

Bilesin ki,

Bu değişiklik, ancak evliya arasında tasavvur edilir. Şunun için .. velâyet-i kalbiye sahibi, velâyet-i ahfaviye sahibinden daha aşağıdadır. Amma, her ikisi de, kemal mertebesine ulaştıktan scnra.. Amma evliya ile enbiya arasında böyle bir değişiklik tasavvuru yoktur. Çünkü: Nebinin velâyeti, kalb makamından neş'et etmiş olsa dahi, velînin velâyetinden daha faziletlidir; isterse onunki ahfa makamından neş'et etmiş olsun.. Ve., isterse işini tamamlayanlardan olsun.

Bu işin inceliği vardır; Şöyle ki: Velâyet sahibi, o velâyet peygamberinin kademi altındadır. Hem de daima.. Hangi velâyet olursa olsun. Bu manada, Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:

- «Resul kullarımız için, sözümüz şöyle geçti: Onlar elbette mamur olacaklar. Ve., bizim ordumuz, onlar için galib geleceklerdir.» (37/171)

Evet.

Anlatılan değişik durumlar, peygamberler arasında dahi vardır. Bazısının bazısına göre, üstünlüğü tasavvur edilir. Meselâ: Onlardan sahib-i ulyâ olan, sahib-i süflâdan daha faziletlidir.

Ne var ki, peygamberler arasındaki bu değişiklik, âlem-i emir kemalâtı dairelerinin sonuna kadardır. Bundan sonra, daha faziletli olma durumu, ulviyete ve süfliyete bağlı değildir. Hatta bu makamda, sahib-i süfül olanın, sahib-i ulüvden daha faziletli olması mümkündür. Nitekim bu makamda, Musa ile İsa arasındaki değişikliği müşahede etmiş bulunuyoruz. Resulûllah efendimize ve onlara salât ve selâm. Şöyle ki: Orada Musa'nın bir cesameti ve üstün şanı vardır; ama İsa'da bu cesamet ve şan yoktur.

Bu makamdaki tefavütü; bu ulviyet ve süfliyetten başka bir şekilde dahi bildik. İnşaallah onu, ihsan edeceği başarı ile sonra tafsilatı ile beyan edeceğim. Bu, o Yüce Zat'tan gelen kemal ve kerem ile olacaktır.

Hatem'ür-risalet, Resulûllah S.A. efendimiz müstesna; bu değişik durumu, Halil'ür-rahman ile diğer peygamberler arasında dahi bulduk. Ki bu: Kâbe-i Rabbaniyenin hakikati ile alâkalı kemalâtta olmuştur. Ki bu: Beşerî ve melekî hakikatlerin tümünden üstündür.

Halil'in bu makamda, öyle büyük bir şanı ve yüksek mertebesi vardır ki; hiç kimseye böyle bir rütbe ve böyle bir şan müyesser olmamıştır. Bu üstün makamda, azamet ve kibriya perdelerinin zuhur bulduğu makama münasip kemalât vardır. Bu makamın merkezi icmal makamı olup Hatem'ür-rüsül Resulûllah'ın nasibidir. Ona ve selâm.. Kalan mufasal durum ise., tümden Halil'e bırakılmış Onun dışında kalan peygamberler ve kâmil velîler, bu makamda onun uydusu mevkiindedirler.

Resulûllah S.A. efendimiz dahi bu icmalin tafsilini istemiştir. Nitekim bü manada, İbrahimin salâtına benzeyen salât, onun berek tine benzeyen bereket istemiştir.

***

Yukarıda anlatılan tafsil, bu Fakir'e de zuhur etmiştir. Aradan bin sene geçtikten sonra, duasına icabet olunmuş ve bu durum kendisine müyesser olmuştur. Bunun için, bütün nimetleri için Allah'a hamd olsun.

Bu yüce makamın kemalâtı, velâyet kemalâtından üstündür keza nübüvvet ve risalet kemalâtından dahi üstündür. Nasıl onlardan üstün olmasın ki: Bu, enbiya-i kiramın ve melâike-i izamın secde ettikleri bir hakikattir. Onlara salât ve selâm olsun..

Bu Fakir, Mebde ve Maad risalesinde yazmıştır ki: Hakikat-ı Muhammediye kendi makamından yükselmiş; kendisinin üstünde bulunan Hakikat-ı Kabe'ye gitmiştir; onunla birleşmiştir. Hakikat-ı Muhammediye'ye Hakikat-ı Ahmediye ismi dahi gelmiştir.

Bu hakikat ki:

— Kabe'nin hakikati..

Demek istiyorum; üstte anlatılan hakikatin gölgelerinden bir gölge olmuştur. Bu hakikatin zuhurundan evvel, o hakikat sanılır ve bunda bir karıştırma olur. Aynı şekilde, aslın zuhurundan evvel dahi gölge bir asıl sanılır; kendisine hakikat ismi verilir. Yine bu makamda, makam-ı vahid birkaç kere zuhur eder. Bunun inceliği şundadır ki: Bu makamm zuhurları, yine bu makamın zılâlı itibarı iledir. Hakikatta bu makamın hakikati, son mertebede zuhur edendir.

Burada şöyle bir şey sorulabilir:

— Onun hakikat olduğunu bilmek için; zuhuratının mertebelerinden, son mertebe olduğu nereden bilinsin?.

Şöyle derim:

— Sabık zuhurların zıllıyetine dair elde edilen ilim, bu zuhurun ahiriyeti için adil bir şahiddir. Zira bu ilim, daha önceki zuhurların vaktinde hâsıl olmaz. O zaman, her zuhur hakikat olarak görülür. Ondan hiç bir şeyin asla zil olduğu sanılmaz. İsterse, bu değişik oluşunun nereden çıktığı bilinmesin.. Bu manayı anla..

Ey Oğul,

Daha önce anlatılan maariften bilinmiş oldu ki: Âlem-i emirle alâkalı kemalât; âlem-i halk ile alâkalı kemalât için mukaddime ve uruc vasıtalarıdır.

Birinci kemalât. zılhyetten hali olmayıp velâyet makamlarına mahsustur.

İkinci kemalâta gelince; bu dünya hayatının zuhuratına münasip olan zıllıyet şaibesinden beridir. Tam manası ile bunda, nübüvvet makamlarının nasibi vardır.

Durum böyle olunca, velâyete bağlı tarikat ve hakikat; nübüvvet makamından gelen şeriata hizmet ederler. Velâyet dahi, nübüvvet yükselişi için, basamak sayılır.

Üstteki beyandan bilindiğine göre:

Allah sırlarının kudsiyetini artırsın. Nakşibendiye büyüklerinin tercih ettikleri bu seyre, âlem-i emirden başlamaları pek yerinde ve pek münasiptir.

Zira, en uygunu, terakkiye: Ednadan başlana ki bu, âlem-i emirdir; âlâya çıkıla ki, bu dahi âlem-i halktır. Ama, âlâdan ednaya değil.

Ne çare ki, bu muamma herkese inkişaf etmemiştir. Pek çoklarının nazarı, âlemi halka dönüktür. Bunun için de, âlem-i halkı edna sanıp yükselmeye, bu ednadan girerek suri sayılan âlâya gitmek istemişlerdir. Amma bilememişlerdir ki: Hakikat, bu minvalin aksinedir. Ve edna zannettikleri şey, hakikatta âlânın kendisidir. Edna saydıkları dahi, âlânın kendisidir.

Evet., son nokta, ki bu: Âlem-i halktır; asılların dahi aslı olan noktaya yakın düşmüştür. Ve bu yakınlık dahi, başka bir noktaya müyesser olmaz.

Bir mısra:

Asilerdir kereme halkın en haklısı..

Bu müşahede, nübüvvet kandilinden alınmıştır. Velâyet sahipten, bu marifetten yana az nasiplidirler.

***

Peygamberlerin işe başlamaları, âlem-i emirdendir. Zira onlar, hakikatten şeriate gelmişlerdir.

Bu babda son söz şu ki:

Kamil velilerin seyri, peygamberlerin seyrine uygun düşer., Şöyle ki: İptida şeriatın suretinde olurlar. Ortada, âlem-i emirle müna sebetleri bulunan velâyetle alâkalı tarikatta ve hakikatta olurlar. İşin nihayetinde ise., şeriatın hakikatına geçerler ki bu: Nübüvveti semeresidir.

***

Anlatılan manadan takarrür etti ki: Tarikatın husulü, şeriat hakîkikatının husulünden evveldir. Durum böyle olunca: Kâmil velilerin bidayeti ve mürsel nebilerin bidayeti hakikattan başlar; onlardan her birinin nihayeti ise., şeriate gider. Buna göre:

— Evliyanın bidayeti, enbiyanın nihayetidir.

Diye anlatanın sözünün bir manası kalmaz. O kimse:

— Evliyanın bidayeti, enbiyanın nihayetidir.

Derken, şeriat-ı garrayı murad etmiştir.

Evet., bu çaresiz dahi, hakikat-ı hale muttali olmadan evvel, örem vermeden bu gibi kelâmı etmiştir.

Bu maarif kelâmını hiç kimse etmemiş ve pek çokları bunun aksi cihetine gitmiş ve idrâkten uzak bulmuşlarsa da; insaf sahibi biri enbiya tarafının azametini mülâhaza eder ve şeriatın azameti onu istilâ ederse., ihtimaldir ki: Bu derin maarif duygularını kabul ede.. Onun bu kabulü dahi, imanının ziyadeleşmesine sebeb olur..

***

Ey Oğul,

Peygamberler, davetlerini, âlem-i halka inhisar ettirmişlerdir.

— «İslâm, beş şey üzerine bina edilmiştir» (Buharı - Müslim)

Mealine gelen hadis-i şerif bu manada sarihtir.

Âlem-i halk ile kalbin münasebeti daha ziyade olduğu için; daha çok onu tasdike davet ettiler.

Kalbin ötesinde kalanlara dair kelâm etmemişlerdir. Hatta onu, yola atılan bir şey gibi görmüş, maksadlar arasında saymamışlardır.

Evet., bunun böyle olması uygundur. Zira: Cennet nimetleri, cehennem azapları, rüyet devleti ve bundan mahrum olmak; bütünüyle halk âlemine bağlıdır. Emir âlemi ile, bunlardan hiç birinin alakası yoktur.

Ayrı şekilde: Farz, vacip ve sünnet olan amelleri işlemek kalıpla alâkalıdır.

Ameller kısmından, âlem-i emrin nasibi olan nafile ibadettir.

Amellerin edasının semeresi olan yakınlık ise., ancak semeresi bulunduğu amellerin mikdarına göre olur.

Hiç şüphe yok ki; farzlarm edasının semeresi olan yakınlık: Â'em-i halkın nasibidir. Nafile ibadetlerin edasının semeresi olan yakınlık ise., âlem-i emrin nasibidir.

Hiç şüphe yok ki: Farza kıyasla nafilenin ne itibarı olur; ne de bir şeyden sayılır. Hatta onun, denize nisbetle damla hükmü dahi yoktur. Böyle bir nisbet, sünnete kıyasla nafilenin olabilir. Eğer bir nisbet, sünnetle farz arası yapılsaydı; denize nisbetle katre olabilirdi.

Anlatılan iki yakınlığın birbiri ile ayrılıkları kıyas edilmesi uygun düşer ki: Bu değişik durumdan, âlem-i emre göre, âlem-i halkın meziyeti biline..

Halkın pek çoğu, bu anlatılan manadan yana nasipleri olmadığı için; farzları harap bırakıp nafileyi yapmaya çalışırlar. Noksan olan sofiye dahi, zikri ve fikri en önemli işlerden sayarlar; farzları ve sünnetleri bırakırlar. Cumayı ve cemaatı bırakmak sureti ile, erbainleri tercih ederler. Amma, bilmezler ki: Kendilerinin binlerce erbaininden, cemaatle kılınan bir farzın edası daha faziletlidir. Bununla beraber, şer'i edeplere riayet etmek şartı ile, zikir ve fikir dahi pek faziletli ve önemlidir.

Kısır görüşlü ulema dahi, farzları tahrib ve zay etmek sureti ile; nafile ibadetlerin tervicine yol verirler, Aşura namazı, onların bu kabil hareketlerindendir. Halbuki, bu namazı; Resulûllah S.A. efendimizin cemaatle kıldığı sıhhata kavuşmamıştır. Hem de tam bir cemiyet halinde.. Halbuki onlar, fıkhı rivayetlerin böyle bir nafile namazı cemaatle kılmanın mekruh olduğunu anlattığım bilirler. Bunlar farz namazların edasında o kadar tenbel davranırlar ki: Müstahab olan vaktinde eda ettikleri az bulunur. Hatta çoğu zaman, namazın asıl vaktini geçirirler. Hatta çok cemaatle kılmaya kayıtlı olmazlar; bir veya iki şahısla cemaat olmaya kanaat ederler. Hatta tek kıldıkları dahi çok olur. Ehl-i islâmın iktida ettiği kimselerin hali bu olunca avamdan sayılan diğerleri için ne denir..

Bu gibi fiillerin şumluğu ve kötü ameller yüzünden, İslâm'da zaaf hâsıl oldu. Bu muamelenin zulmeti, o hallerin sıkıntısından dolayı halk arasında bid'at zuhur etti.

Bir şiir:

Korktum, açtım dertlerimin bir azım;
Söz çok, bıktırmasın dedim pek azını..

***

Nafile namazların edası ile, ancak, zıllardan bir zıllın yakınlığı ihsan edilir. Farz ibadetlerin edası ile de, zıllıyet şaibesi olmayan asla yakınlık ihsan edilir.

Ancak, farz ibadetlerin tekmili için nafile ibadet eda edilip bu dahi asla yakınlık bulmanın husulüne yardım ve muavenet eder; farza katılır.

Yukarıda anlatılan manaya göre: Zaruri olarak, farz ibadetleri edası, âlem-i halka münasip olur. Ki bu: Asla müteveccih ve nazırdır. Nafile ibadetlerin edası dahi, âlem-i emre münasiptir. Bu dahi: Zula nazırdır.

Farz ibadetlerin hemen hepsi, yakınlık getirmekte ise de; lâkin onların en faziletlisi ve ekmeli namazdır. Her halde şu hadis-i şerifleri duymuş olacaksın:

— «Namaz müminin miracıdır.»

— «Kulun, Rabıbına en yakın olduğu vakit, namazdır.»

Bu arada, Resulûllah S.A. efendimize has vakit, bu Fakir'e göre, namazdır. Resulûllah S.A. efendimiz, bu manayı şu hadis-i şerifi ile anlattı:

— «Benim Allah ile bir vaktim olur ki»

Namaz, kötülüklerin kefaretidir.

Namaz, kötü sözlerden ve kötü işlerden insanı alır. Namaz, Resulûllah S.A. efendimizin onda rahatını istediğidir. Bunun için, Bilâl'e r.a. şu emri vermiştir:

— «Beni rahatlat, ey Bilâl...»

Namaz, dinin direğidir.

Namaz, küfürle iman arasındaki farktır.

***

Biz yine, asıl söze dönüp âlem-i halkın, âlem-i emir üzerine meziyetini anlatmaya geçelim.

Bilesin ki,

Âlem-i emir, bu dünya hayatında bol haz almış ve müşahede elde etmiştir. Ama, yarın cennette muamele, âlem-i halk üzerine olacaktır. Keyfiyetsiz bir şekilde rüyet ona müyesser olacaktır.

Bununla beraber, müşahedenin taalluk ettiği, vücub zılâlinden bir zildir. Âhirette görünen ise.. Vacib'ül-Vücuddur.

***

Müşahede, rüyet, zıllıyet ve asalet arasındaki fark; âlem-i halk ile âlem-i emir arasındaki farktır.

Bilesin ki.

Müşahede, velâyetin semeresidir.

Rüyet, nübüvvetin semeresidir; peygamberlerin umum etbaına müyesser olur. Onlara salât ve selâm olsun.

İşte, velâyet ile nübüvvet arasındaki fark bundan da anlaşılır.

***

Bir t e n b i h t i r :

Hangi arifin, âlem-i emirle münasebeti daha ziyade ise., onun, velâyet kemalâtında kademi daha ziyadedir.

Ve., onun ki, âlem-i halk ile münasebeti daha ziyadedir; dahi, nübüvvet kemalâtında kademi pek çoktur.

Anlatılan manadan anlaşılır ki:

İsa'nın a.s. kademi velâyette daha ziyadedir.

Musa'nın a.s. dahi nübüvvette kademi pek ziyadedir.

Şundan ki:

İsa'da a.s. emir tarafı üstündür. Bunun için de ruhanilere katıldı.

Musa'da a.s. dahi halk tarafı üstün gelmiştir. Bunun için oda müşahede ile yetinmemiş; baş gözü ile görmek istemiştir.

İşte, peygamberlerin nübüvvet kemalâtındaki kademeleri arasındaki değişikliğin sebebi anlatılandır. Bunu, beyan etmeyi daha önce vaad etmiştim. Burada, bazı letaifin ulviyeti ile süfliyeti yoktur: daha çok bu durum, velâyet kemalâtında muteberdir.

Doğruyu ilham eden, noksan sıfatlardan münezzeh Allah'tır.

Ey Oğul,

Nübüvvetin taalluk ettiği ilimler şeriatlar ve kalıplarla alâkalı hükümlerdir. Bunların daha ziyade oluşu ile, enbiyanın dahi, âlem-i halk ile olan münasebeti daha çok daha ziyade olur.

Üstte anlatılan manadan ötürü sanmışlardır ki: Nübüvvet, halkı davete nüzuldan ibarettir. Amma yakınlık makamına yükseldikten sonra.. Bu yakınlık dahi, velâyetle alâkalıdır. Amma bilememişlerdir ki: Urucun nihayeti ve yakınlığın sonu bu makamdadır. Daha önce hâsıl olan yakınlık ise., bu yakınlığın zıllarından bir zildir. Ki o: Uzaklık suretinde tasavvur edilmiştir. Daha önce müyesser olan uruc, bu urucun akislerinden bir akistir. Ki bu, zahirde nüzul gibi görülür.

Görmez misin ki: Dairenin merkezi, dairenin çevresine nazaran, en uzak noktadır. Halbuki hakikatta, çevreye o noktadan daha yakın bir nokta yoktur. Zira, çevre o mücmel olan noktanın tafsilinden ibarettir. Bu nisbet dahi, başka hiç bir noktaya müyesser olmaz.

Nazarlarını surete çeviren avam, bu yakınlığı vicdanen bulmaya güç yetirememişlerdir. İdrâk de edememişlerdir. Bunun için noktanın uzaklığına hükmetmişlerdir. Onun yakınlığına hükmedenleri dahi, mürekkeb cahil saymışlardır. Yakınlık hükmünü verenleri ahmak cahil bilmişlerdir. Bu anlatılanlar karşısında, Allah'a sığınmak gerek.

***

Şunun bilinmesi gerekir: Mutmainne, şerh-i sadr hâsıl olduktan sonra, makamından yükselir. Ki bu şerh-i sadr: Velâyet-i kübra kemalâtı levazimi arasında sayılır. Ve., sadr tahtına yükselir. Burada onun için, temkin ve saltanat hâsıl olur. Kalb memleketlerini istila eder. Buradaki sadr tahtı, hakikatta, velâyet-i kübra urucu makamlarının tümünden yüksektir.

Bu tahta kurulanın nazarı, batınların da batınına nüfuz eder. Oradan da, gaybler gaybine sirayet eder.

Evet., bu mana böyledir. Bir şahıs, mekânların en yükseğine çıkarsa., onun nazarı, uzakların dahi uzağına uzar.

Bu mutmainne temkininden sonra, akıl dahi kendi makamından çıkar; ona katılır. O mutmainneye inzimam eder. O zaman bu akla:

— Akl-ı maad..

İsmi verilir. Bundan sonra, teveccühlerini ittifakla, yaparlar; hatta işlerini birlikte görmeye başlarlar.

***

Ey Oğul,

Bu mutmainnenin kendisinde muhalefet imkânı artık kalamaz. Hatta tuğyan mecali dahi kalmaz. Artık o: Her bakımdan matluba dönmüş, tamamıyle, maksud arzusu ile dolmuştur.

Rabbının rızasından başka bir himmeti yoktur. O Yüce Zat'a taat ve ibadetten başka bir matlubu yoktur.

Sübhanellah..

Bu, o emmaredir ki, başta bütün yaratılmışların şerlisi idi. İtminandan ve Hazret-i Rahman'ın rızasına kavuştuktan sonra, âlem-i emir letaifinin reisi öldü. Bütün akranın da başı oldu. Muhbir-i Sadık Resulûllah S.A. efendimizin şu hadis-i şerifi bu manada güzeldir:

— «Fakih oldukları takdirde, cahiliyette hayırlı olanlarınız, İslâm dinine geçtikten sonra dahi hayırlılarınızdır.»

Bundan sonra, aykırılık ve azgınlığa benzeyen bir durum meydana çıkarsa bu halin kaynağı, dört tabii unsurun ihtilâfıdır. Ki bunlar, bu kalıbın cüzleridir.

Eğer bir gazap kuvvesi olursa., ondan naşidir.

Eğer şehevî bir mesele olursa., yine oradan gelir.

Eğer bir hırs ve tamah çıkarsa., yine oradan çıkar dururlar.

Eğer bir hisset ve denaet meydana gelirse., yine onun eseridir.

Sair hayvanatı görmez misin: Onlarda bu nefs-i emmare olmadığı halde, kendilerinde bütün bu düşük vasıflar tamamı tamamına vardır.

Anlatılan mana icabı olarak, Resulûllah S.A. efendimizin:

«Küçük cihaddan büyük cihada döndük.»

Manasında buyurduğu hadis-i şerifinde beyan edilen cihad, kalıpla cihad olması mümkündür; nefisle cihad değildir. Nitekim bu manada şöyle denmiştir:

— Nefsi, itminan derecesine gelip razıye marziye (razı olan ve razı olunan) derecesine çıktıktan sonra, muhalefet ve azgınlık kalmaz ki, cihada ihtiyaç duyulsun.

Bu duruma göre, aykırı ve azgınlık suretleri, kalıba ait eczadan getir. Meselâ bunlar şöyle olabilir: Daha uygun işi bırakmak, ruhsatlı işleri yapıp azimet isteyen işleri terk etmek.. Amma onun istedikleri arasında şunlar yoktur: Haram işleri yapmak, farzları, vacipleri terk etmek.. Zira, ona göre bunlar: Düşmanların nasibidir.

Ey Oğul,

Anasır-ı erbaanın kemalâtı, her nekadar mutmainne kemalâtından daha üstün ise de, ki bu mana daha önce anlatıldı; lâkin velâyet makamı ile münasebeti, âlem-i emre katılmış olması sebebi ile sekir halinin sahibi olmuştur. İstiğrak makamında dahi, muhalefet mecali kalmaz. Anasırın nübüvvet makamı ile münasebeti pek çok olduğundan, ayıklık hali onda galip gelir. Bu manadan ötürü, zarurî olarak, muhalefet sureti orada kalır. Bu da, bazı menfaatların ve faydaların tahsili içindir. Bunları elde etmek dahi o muhalefete bağlıdır. Anla..

Şunun da bilinmesi yerinde olur:

Nübüvvet mansıbı, Hatem'ür-rüsül Resulûllah S.A. efendimizle mühürlenmiştir. Ona ve âline salât ve selâm.. Lâkin, tebaiyet yolundan, onun tabii olanlara, bu mansıbın kemalâtından kâmil manada bir nasip vardır. Bu kemalât nasibi, diğerlerine nazaran, ashab tabakasında daha ziyadedir.

Bu devlet, kıllet yolu ile, çoğalarak tabiine, sonra da teba-i tabiine sirayet etmiştir. Bundan sonra, gizliliğe, saklılığa geçmiştir.

Bundan sonra, velâyet kemalâtının zıllıyeti yayılıp üstün gelmeye ve şüyu bulmaya başlamıştır.

Ancak, beklenen odur ki: Aradan bin sene geçtikten sonra haklı devlet tecdid edile.. Ona bir üstünlük verilip şüyu bulması tırıla.. Böylece, kemalâtın aslı zuhur edip onun zıllıyetini örte ve nisbet-i aliyyenin mürevvici Mehdî gelsin. Allah ondan razı olsun.

Ey Oğul,

Eğer kâmil manada Resulûllah S.A. efendimize tabi olan biri tebaiyet yolu ile nübüvvet makamı kemalâtlarını tamam ederse., mansıp sahiplerindende biri ise., imamet mansıbı ile müşerref olur.

Velâyet-i kübra kemalâtını tamam edince; eğer mansıp sahiplerinden biri ise., hilâfet mansıbı ile müşerref olur.

Zülıyet kemalâtı makamında imamet mansıbına yakışan kutb-u irşad makamıdır.

Hilâfet mansıbına yakışan ise., kutbu medar mansıbıdır.

Tahtanı (altta) sayılan bu iki makam, fevkani (üstte) sayılan iki makamın zillidir.

Şeyh Muhyiddin b. Arabi'ye göre: Gavs kutb-u medarın aynıdır. Ona göre, gavsiyetin bir mansıbı yoktur. Allah sırrının kudsivetini artırsın.

Amma bu Fakir'in inancına göre: Gavs, kutbu medardan başkasıdır. Kutub, bazı işlerde ondan yardım alır. Sonra onun, abdalların mansıplarını tayinde dahli vardır.

— «Bu, Allah'ın fazlıdır. Allah onu dilediğine verir. Ve, Allah büyük fazlın sahibidir.» (62/4)

Z e y l..

Peygamberlik makamına ve onun velâyetine uygun düşen ilimler ve maarif, enbiyanın şeriatıdır. Onlara salât ve selâm olsun.

Nübüvvette, enbiyanın kademeleri ayrı ayrı olduğu için; tavrı ayrı ayrı oluş mikdarına göre, şeriatlerde ihtilâf zuhur eder.

Velâyet makamına münasib olan marifetlere gelince., bunlar meşayihin keşif olarak söyledikleri güzel sözlerdir. Ayrıca, tevrüdden haber veren ilimler, ihatayı anlatan ittihad, yakınlık alâmeti sayılan sereyan, mir'atiyet ve müsbet zıllıyeti anlatan maiyet hep şühud ve ve müşahede içindir.

Hülâsa: Enbiyanın maarifi, Kur'andır; hadistir. Evliyanın maarifi ise.. Füsustur, Fütuhat-ı Mekkiye'dir.

Bir mısra:

Baharımdan kıyasla, gülistanımın halini..

Evliyanın velâyeti, Hakka yakınlığı taleptir. Enbiyanın velâyeti ise. Yüce Hakka pek yakınlığı gösterir.

Evliyanın velâyeti, şühuda delâlet eder; enbiyanın velâyeti ise.. meçhul keyfiyet nisbetini tesbit eder.

Evliyanın velâyeti bilemez: Akrabiyet (pek yakın olmak) nedir?. Cehalet; ve hayret nasıl şeydir anlayamaz.

Enbiyanın velâyeti ise., akrebiyet durumunun varlığına rağmen, yakınlığı uzaklığını aynı müşahedeyi dahi gaybin aynı olarak görür.

Bir mısra:

Uzar gider, yapsam dediğimin şerhini..

Ey Oğul,

Nübüvvetin kemalâtı; velâyet üzerine onun meziyetli olduğu; suğra, kübra, ulyâ velâyetleri beyanı sırasında sözü uzattım. Bu arada, onların her birine münasip maarifi, onların her biri ile alâkalı muhal kısmı da uzun uzun anlattım.

Bu mananın beyanında, çok ve mükerrer fıkralar sıraladım.

Bu arada bir zeyl kelâm ekledim. Şu ümidle ki: Tam manası ile garib sözler olduğundan anlamaktan uzak görülmeye.. İnkâr zannından kurtula..

Bu ilimler, zarurî keşfidir; istidlali nazarî değildir.

Bu arada, bazı mukaddimeler de anlatıldı, Bu da, avam halkın anlayışlarına dikkat çekmek ve onlara daha yaklaştırmak içindir. Belki de havas zümrenin anlayışı için, teşrihtir; tavzihtir.

Bu öyle bir yoldur ki, Sübhan Hak bu Fakir'i onunla imtiyazlı kılmıştır. Hem de, bidayetinden nihayetine kadar..

Onun temeli, nihayetin bidayete derc edildiğini tazammun eden Nakşibendiye intisabıdır. Bu esas üzerine, imaretler ve köşkler kuruldu. Eğer o esas olmasaydı; bu muamele onun üzerine yapılamadı.

İşbu raddeye geldikten sonra, toprağı Mekke ve Medine olan Buhara ve Semerkand'de yetişen tohumu aldılar; Hind arzına ektiler. Onu, senelerce fazilet suyu ile sulayıp ihsan terbiyesi ile büyüttüler.

Kemale erdikten sonra, bu ilimlerin ve maarifin meyvesini vermeye başladı.

Bir âyet-i kerime meali:

— «Allah'a hamd olsun ki: Bizi buna kavuşturdu. Allah bize hidayet etmeseydi; biz buna kavuşamazdık. Rabbımızın resulleri gerçeği getirdi.» (7/43)

***

Şunun da bilinmesi gerekir:

Bu Tarikat-ı Aliyye'ye sülûk etmek, kendisine uyulan şeyhe karşı mahabbet rabıtası iledir. Ki bu zat, bu yolda, murad olarak seyretmiş; bu kemalât ile kuvvet cezbesine boyanmıştır.

Anlatılan bu kemalâtın sahibi, vaktin imamı, zamanın halifesidir.

Onun nazarı, kalb marazlarına şifadır. Onun teveccühü, manevî illetleri giderir.

Kutuplar ve bedeller, onun makamlarının zılâlinde ferahyab olurlar. Evtad ve nüceba, onun kemalât denizinden gelen bir katra ile kanaat ederler.

Onun feyiz nuru, güneş, nuru gibi bütün şahısları sarar. Hem de hiç bir irade olmadan. Onun nasıl bir iradesi olsun ki, zira onun iradesi elinde değildir. Çoğu kez, iradeyi ister; ama bu irade, onun için hâsıl olmaz.

Bu mananın bilinmesi de gerekmez. Onun vesilesi ile irşad olan ve hidayet nuruna kavuşan onun durumuna muttali olur. Hatta, onlar hidayete erip irşad olduklarını dahi bilmezler.. Durum böyle iken, iktida edilen şeyhin kemalâtı ile taHakkuk ederler. Âleme dahi hidayet yolunu gösteren olmuşlardır.

Şundan ki: Halleri bilmek, herkese vergi değildir. Makamat seyirlerinin tafsili, şahısların tümüne ihsan olunmaz.

Evet.. Bir şeyh ki, vusul tarikatlarından belli bir tarikatın varlığı onun mübarek varlığına bağlıdır; elbette bu zat ilim sahibidir; seyir tafsillerine karşı şuur sahibidir. Ama, onun gayrına onu bilmek yeter; onun tavassutu ile kemâl ve tekmil makamına vâsıl, fena ve beka ile müşerref olurlar.

Bir şiir:

Allah'a ne zorluğu olur;
Alemi, bir şahsa doldurur..

***

Bizim faydalı olmamız ve faydalanmamız, in'ikâs ve insıbağ yolu iledir. Bir mürid, saat saat iktida edilen şeyhin boyasına girer.. Yani: Ona karşı beslediği mahabbet yolu ile.. İn'ikâs yolundan, onun nurları ile nurlamr. Bu durumda, halleri bilmeve niçin ihtiyaç duyulsun?. Hele faydalanma ve faydalı olma yolunda.. Görmez misin ki: Karpuz, güneşin harareti ile saat saat yetişir; günlerin ilerlemesi ile kemal mertebesine erer. Durum böyle olunca, yetişme şeklini bilmek ona neden lâzım olsun?. Sonra güneşe: Onun yetişmesine sebeb olduğunu bilmek neden lâzım olsun?.

Evet., sülûke girmek ve başkalarını ihtiyarî olarak sülûke almak için ilim lâzımdır. Ama, bu mana başka silsilelere göredir; bizim tarikatımız ashab-ı kiramın yoludur. Allah onlardan razı olsun. Sülûke girmek ve başkalarını da sülûke almak ilme bağlı değildir.

Eğer kendisine uyulan şeyh, bu Tarikat-ı Aliyye'nin idarecisi olarak, ilim kemali ile mevsuf, bol marifetle de taHakkuk etmiş ise.. hiç şüphe edilmesin; ona göre: Diriler ve ölüler, yaşlı ve ihtiyar, genç bu Tarikat-ı Aliyye'de müsavidir. Bilhassa vusul işinde.. Zira onlar, maksadlarının müntehasına yetişirler. Bu dahi, ya mahabbet rabıtası ile olur; yahut böyle bir devlet sahibinin teveccühü ile..

— «Bu, Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Ve Allah, büyük fazlın sahibidir.» (62/4)

***

Şunun da bilinmesi gerekir ki: Müntehi olan bir kimse, her ne kadar hallerinde bilgiye sahip değilse de, harika işlerin onda zuhura gelmesi elbette vardır. Bu zuhur eden şeylere karşı çoğu kez, onun bir arzusu yoktur. Çoğu zaman, onların zuhurundan da bir bilgisi yoktur. İnsanlar, ondan zuhur eden harika kerametleri görürler ama o bunlara muttali değildir.

***

Yukarıda geçen cümlede; müntehi için:

— Her nekadar bilgiye sahip değilse..

Dedim. Bundan murad, hallerin tafsiline dair ilimdir: mutlak ilim manasına gelmez. Yani:

— Asla hallerini bilmez..

Demek değildir. Nitekim bu manada. işaret geçti. Onun hidayet nuru; müridlerine, vasıtalı da sirayet eder; vasıtasız da.. Hatta bu çok vasıta ile dahi sirayet eder. Amma, onun kendine mahsus tarikatı; tağyir ve tebdil levsi ile mülevves olmadığı süre.. Bid'atlar ve yersiz icatlarla tahri'o edilmediği süre.. Şu âyet-i kerime, bu manayı anlatır:

— «Bir kavim, özlerindekini (güzel huyları ve âdetleri) değiştirmedikçe, Allah onları değiştirmez.» (13/11)

Asıl hayret edilecek zümre şunlardır ki: Yaptıkları bu tebdilâtı, bu Tarikat-ı Aliyye'nin tekmilleri sanırlar. Bu katılan şeyleri, bu intisab için, tamamlayıcı kabul ederler. Ama, bilmezler ki: Bu işin tekmili ve tetmimi, her kusurlu ve noksana kalmamıştır. Bu icad ilhak, her içi boş olan havsalanın haddi değildir.

Bir şiir:

Binlerce nükte var bunda kıldan ince;
Her baş çeken bir şey mi bilir kendince.

***

Bid'ad zulmetleri sebebi ile, sünnet nurlarını kapadılar. Şeriat-ı Mustafaviye'nin revnakını, yeni icad ettikleri işlerin kirleri ile kaybettiler. O şeriatın sahibine salât ve selâm..

Bu anlatılanlardan daha acaibi; bir cemaat, bu yenilik sayılan işlen, güzel işler arasında gördüler. Bu bidatlan dahi, hoş haseneler sanıp bununla dinin tekmilini ve şeriatın tamamlanmasını taleb ederler. Bu işlerin yapılması için dahi çok çok teşvikte bulunurlar. Allah-ü Taâlâ, onlara doğru yolu hidayet eylesin. Acaba bilmezler mi ki: Bu yeniliker çıkmadan evvel de bu din kâmil idi; nimet dahi tamam olmuştu. Allah-ü Taâlâ'nın rızası dahi hâsıl olmuştu. Nitekim Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:

— «Bugün, size dininizi ikmal ettim. Nimetimi size tamamladım. Din olarak, sizin için İslâm'a razı oldum.» (5/3)

Bu yenilik icatlarla, dinin kemalini talep etmek; hakikati bu âyet-i kerimenin muktazasını inkâr etmektir.

Bir şiir:

Korktum, açtım dertlerimin birazını;
Söz çok, bıktırmasın dedim pek azını..

Müçtehid âlimler, din hükümlerini açıkladılar. Ama onlar, dinde olmayan bir şeyi yeni bir icad olarak getirmediler. İçtihada dayalı hükümler, yeni icad edilen işler meyanında sayılmazlar. Elbette bunların yaptığı dinî esaslardandır. Zira dinde dördüncü esas: Kıyastır.

***

Ey Oğul.

Kutb-u irşad ile alâkalı kısmı, Mebde ve Maad risalesinin İFADE YE İSTİFADE babında yazmıştım.

Lâkin onun bu makamla münasebeti olduğu ve burada faydan olacağı için, bu mektuba da yazmak uygun oldu. Bundan ibret alınmalıdır.

Kutb-u irşad, ferdî kemalâtı dahi cami olduğu için, pek değerli bir varlıktır. Nice uzun asırlardan ve uzun zamanlar geçtikten sonra bir cevher misali zuhur eder. Zulmanî âlemi, zuhur nuru, ile aydınlatır. Onun hidayet ve irşad nuru, bütün âleme şamildir.

Arşın çevresinden, yerin zeminine kadar; kendisine irşad, hidayet, iman ve marifet gelen hemen herkes ancak onun yolu ile elde edeceğini elde eder ve ondan istifadesini yapar. Onun tavassutu olmadan, böyle bir devlet hiç kimseye müyesser olmaz. Onun nuru, bütün âlemi, bahr-i muhit gibi sarmıştır. Ve bu deniz, donup kalmış gibidir: asla hareket etmez. Amma, ona karşı ihlâs sahibi olan bir talip ona teveccüh ederse., yahut kendisi talibe teveccüh ederse., bu teveccüh anında talibin kalbine bir pencere açılır. Bundan sonra o talip teveccühü ve ihlâsı kadar, anlatılan yolla oradan kana kana içer..

Bir kimse, Allah'ın zikrine müteveccih olur; tamamen ona yönelir de bu kutba hiç teveccüh etmezse., ama bunu inkâr ettiğinden değil; onu tanımadığından yapar., üstte anlatılan fayda, bu kimseye dahi gelir.. Amma, birinci anlatılanın istifadesi, bu ikinci derecede anlatılanın istifadesinden daha ziyadedir. Ancak, bir kimse onu inkâr eder veya ona eza ederse., böyle bir kimse, Yüce Mukaddes Allah'ın zikri ile meşgul olsa dahi; irşadın ve hidayetin hakikatından mahrumdur. Bu inkârı ve eziyeti, feyiz yolunu kapamakta bir set olur. Onun için hidayetin hakikati artık yoktur. İsterse, o şanı büyük kutup onun faydalanmaması için teveccüh etmemiş; onun faydalanmasına engel olmamış ve zararını kasd etmemiş olsun. Elbette, onda irşadın sureti vardır; hepsi o kadar. Bu suret dahi manadan yana boştur. Faydası ve yararı azdır. Amma o kimselerde ki, bu kutba karşı mahabbet ve ihlâs vardır; anlatılan teveccühte, Allah'ın zikrinden hali olsalar dahi, yalnız bu sevgileri dolayısı ile hidayet ve irşad nuru kendilerine ulaşır.

İşbu anlatılan marifet, bu mektubun sonu olsun..

Bir şiir:

Yetindim, yetsin bu kadarı zekilere;
Defalarca, hep seslendim dinleyenlere..

Rahman Rahim Âlemlerin Rabbı Allah'a hamd olsun.
Salât ve selâm onun Resulü Muhammed'e ve ashabına daima ve her zaman..