268.Mektup

e-Posta Yazdır PDF

268. Mektup

MEVZUU : a) Peygamberlerden veraset yollu gelen ilm'in beyanı..
b) «Ümmetimin âlimleri. Beni İsrail'in enbiyası (İsrailoğullarının Peygamberleridir) gibidir.»
Mealine gelen hadis-i şerifinden murad..
c) Enbiyandan mevrus olan (Peygamberlerden kalan) ilim; evliyanın konuştuğu tevhid-i vücudî. ihata, sereyan olmayıp bundan başkasıdır.

***

NOT : İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu, Hanlar Hanına yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun. Selâm onun seçmiş olduğu kullarına..

***

Sonra..

Bilesin ki, bu taraftaki fukaranın (dervişlerin) halleri, vaziyetleri iyidir; hamd olsun.

Allah-ü Taâlâ'dan dileğimiz: Selâmetiniz, afiyetiniz ve istikâmetinizdir.

***

Bu arada veraset ilmi bahis mevzuu oldu. Onun için, bu manada birkaç kelime yazmak istedim; vaktin müsaadesi nisbetinde olacak. Bir hadis-i şerifte şöyle buyuruldu:

— «Âlimler peygamberlerin varisleridir.»

Peygamberlerden iki ilim kaldı:

a) Hükümler iimi..

b) Sırlar ilmi..

Asil varis olan âlim odur ki: Her iki ilimden kendisine bir sehim düşe.. Yalnız bir çeşidinden nasib alan âlim tam varis değildir. Zira böyle bir şey, verasete münaîidir. Şundan ki: Asıl varis olan kimse: Mirasın bazı muayyen kısmından miras alır; o kimse: Alacaklı sınıfına dahildir. Ki onun nasibi, Hakkı olan cinse taalluk eder.

***

Resulûllah S.A. efendimiz, bir başka hadis-i şerifinde şöyle buyurdu:

— «Ümmetimin âlimleri, Beniisrail'in peygamberleri gibidir.»

Bu hadis-i şerifte işaret edilen âlimler, veraset âlimleridir. Alacaklı olan âlimler değildir. Ki bunlar, terekeden nasiplerine düşen Hakkı alırlar.

Şu kimseye:

— Varis..

Demek mümkündür ki; kendisine kalan miras, yakınlık ve cinsiyet yolu ile kala.. Ama alacaklı böyle değildir. Zira o: Bu alâmetten halidir..

Bir kimse varis değilse., o: Âlim dahi değildir. Meğer ki, onun ilmini, bir nevi ilimle kayıtlı tutalım; diyelim ki:

— O, hükümler ilmini bilir..

Asıl mutlak olan âlim odur ki, varis ola.. Ve., onun mirastan bol hazzı ve nasibi buluna.. Hem de tam olarak, her iki taraftan da.

***

Pek çokları sanır ki: Sırlar ilmi; tevhid-i vücudi, kesrette vahdeti ve vahdette dahi kesreti müşahede ilimlerinden ibarettir. Yine sanırlar ki o: Yüce Allah'ın vücudunun ihata ve sereyanı, kurbu ve maiyetinden kinayedir. Bunlar dahi, haller erbabınca müşahede edilip münkeşif olur.

Haşa ve kella.. sonra yine haşa ve kella ki; anlatılan cinsten ilimler ve maarif, sırlar ilmi ola ve nübüvvet mertebesine lâyık düşe.. Zira, anlatılan ilimlerin kuruluşu, sekrin ve halin galebesine göredir. Bunlar dahi ayıklık haline münafidir.

Peygamberi erin ilmine gelince.. ama ister hükümler ilmi olsun; isterse sırlar ilmi olsun., tamamen sahiv (ayıklık) halinden neş'et etmiş olup onunla sekir halinin zerresi dahi imtizaç etmemiştir.

O türlü maarif, sekir halinde yerli kademi olan velâyet makamına münasiptir. Böyle olunca bu ilimler, velâyet sırlarından olur; nübüvvet sırlarından olmaz. Velâyet her nekadar sabit ise de, hükümleri mağluptur. Nübüvvet hükümleri yanında hiç bir şey olmayıp muzmahildir.

Bir şiir:

Mehtap nurları açılıp da yayıldığı zaman;
Süha yıldıza saklanmaktan gayrı kalmaz güman..

***

Kitaplarımda (Veya mektuplarımda), risalelerimde yazdım ve tahkikini yaptım ki: Nübüvvet kemalâtı, umman deniz hükmündedir. Velâyet kemalâtı ise., onun yanında küçük bir damladır.. Amma ne yapalım ki., nübüvvet kemalâtını idrâk edemedikleri için, bir cemaat şöyle dediler:

— Velâyet, nübüvvetten daha faziletlidir.

Bir başka taife ise., bu kelâma tevcih yönü verip şöyle dedi:

— Bundan murad, şu demektir:

— Nebinin velâyeti, nübüvvetinden daha faziletlidir.

Bu taifelerden her ikisi de, nübüvvetin hakikatini bilmeden gaibe hüküm vermişlerdir. Bu hükme yakın bir hüküm şudur ki; Ayıklık üzerine sekir hali tercih edile.. Eğer ayıklığın hakikatini bilmiş olsalardı; anlardılar ki: Sekir halinin ayıklığa nazaran hiç bir değeri yoktur.

Bir mısra:

Arşa bağlı olanla yerlinin nisbeti ne?.

Onlar, havas zatların sahiv (ayıklık) hali ile, avamın sahiv haline benzetmiş gibiler.. Aralarında bir benzerlik misali bulmuş; sekir halini ona tercih etmişlerdir. Şayet, havasın sekri ile avam sekri arasında bir misal benzerliği bulsalardı; üstteki hükmü vermeye cür'et etmezlerdi. Zira, ulema katında mukarrer olan bir durum var ki; o da şudur:

— Mutlak olarak, sahiv hali, sekir halinden daha faziletlidir

Bu hüküm, onlara göre daimidir. Bu sekir ve sahiv, ister mecazî olsun; isterse daimî..

Velâyeti, nübüvvet üzerine daha faziletli görmek; sekir halini dahi sahiv haline tercih etmek: Küfrü İslâm'a tercih etmeye, cehaleti ilme nazaran daha faziletli bilmeye benzer.

Gerek küfür, gerekse cehalet; bunlar daha ziyade velâyet makamı ile münasebetlidir. İslâm ve ilim ise., nübüvvet mertebesi ile münasebetlidir.

Bu manadan olarak, Hüseyin b. Mansur Hallaç şöyle dedi:

Küfrettim Allah'ın dinine ki, küfür vaciptir; Bence, amma katında Müslümanların kabihtir.

Halbuki, Allah'ın Resulü Muhammed, küfürden Allah'a sığınmıştır. Ona salât ve selâm olsun.

Bir âyet-i kerime meali:

— «De ki herkes yaratılışı hükmünce amel işler.» (17/84)

Mecazi âlemde; İslâm, küfürden daha faziletli, olduğu gibi; hakikatta dahi onu küfürden daha faziletli itikad etmek lâzımdır. Zira mecaz, hakikatin köprüsüdür.

Burada şöyle bir şey sorulabilir:

— Küfür, sekir ve cehalet, velâyet makamlarından cem mertebesinde sabit olduğu gibi; İslâm, sahiv ve marifet dahi onda, cemden sonra taHakkuk etmiştir. Böyle olunca, şöyle demek velâyet makamı için nasıl sahih olur:

— Küfür, cehalet, sekr, yalnız velâyet makamına münasiptir.

Buna cevab olarak derim ki:

— Sahiv ve benzeri hallerin fark mertebesinde isbatı, öyle bir cem mertebesine göredir ki; onda sekirden ve mahivden gayrı bir şey olmaya.. Yoksa, fark mertebesinin sahvi sekir ile imtizaç etmiş; İslâm'ı küfürle ihtilât etmiş, marifeti dahi cehalet şaibesine bulanmıştır.

Eğer yazmak için mecal bulabilseydim, fark makamlarının hallerini tafsilatı ile anlatırdım. Sekir hali ve benzerinin sehiv hali ve benzeri ile nasıl imtizaç ettiğini beyan ederdim.

Her halde, erbab-ı fatanet, bu manayı araştırmak yolu ile bulabilir.

Her bakımdan şaşılacak bir durum var ki; şunu anlayamıyorlar: Peygamberler azamet ve celâlet çeşidinden nail olduklarına ancak, velâyet yolundan değil; nübüvvet yolundan nail oldular. Onlara salât ve selâm olsun..

Velâyet makamının esas durumu ise., nübüvvetin hadimi olmaktır. Şayet velâyetin, nübüvvet üzerine fazladan bir meziyeti olmuş olsaydı; meleklerin velâyeti, sair velâyetlerden daha ekmel, peygamberlerden daha faziletli olurlardı. Onlara salât ve selâm olsun.

Bu kavimden bir taife:

— Velâyet nübüvvetten daha faziletlidir.

Dedikleri, mele-i âlâ meleklerinin velâyetini dahi, enbiyanın velâyetinden daha faziletli gördükleri için zaruri olarak şöyle dediler:

— Melekler, peygamberlerden daha faziletlidir.

Bu meselede dahi, ehl-i sünnet topluluğundan ayrılmış oldular. Ne var ki, bütün bunlar: Nübüvvetin hakikatma muttali olamamaktan ileri gelir.

Asr-ı saadetten uzak kalmak sebebi ile; nübüvvet kemalâtı, insanların nazarında, nübüvvet kemalâtından düşük görüldüğü için, zarurî olarak bu babda kelâmı dağıttık. Muamele hakikatini dahi, bir nefeslik açtık.

Bir âyet-i kerime meali:

— «Ey Rabbımız, bizim günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla.. Ayaklarımıza sebat dermanı ver. Kâfirler üzerine bize yardım eyle..» (3/147)

Pek Reşid Kardeşim Şeyh Meyan Davud o tarafa geliyordu.
Dolayısı ile, başınızı ağrıtacak bu yazıların yazılıp yollanmasına sebeb oldu.