272.Mektup

e-Posta Yazdır PDF

272. Mektup

MEVZUU : a) İman-ı gaybî ile iman-ı şuhudînin beyanı..
b) Tevhid-i vücudî ile tevhid-i şuhudînin beyanı.
c) Fena taHakkukunda zarurî olan şühudî olandır.
d) Tevhid-i vücudîyi ilk açıklayan Fütuhat-ı Mekkiye sahibidir.
Ve., bu münasebetle bazı hususların beyanı..

***

NOT : ÎMAM-I RABBANİ Hz.. bu mektubu, Seyyid Muhibbullah Mankpuri'ye yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun.. Salâtlar onun Resulüne..

Pek Aziz Kardeşim Mir Muhibbullah'a malum olsun ki,

Gayb olarak, Allah-ü Taâlâ'nın varlığına, sair sıfatlarına inanmak; enbiyanın ve onların ashabının nasibidir. Bir de, bütünüyle rucuları sabit olan evliyanın.. Bunların bağlılığı, ashab bağlılığı gibidir. İsterse, bunlar az olsunlar; hatta azdan dahi az olsunlar.. Ulemanın nasibi, umum müminlerin nasibi dahi gaybe imandır.

Şühudî imana gelince., bu dahi, umum sofilerin nasibidir. Bunlar da ister uzlet erbabı olsun; isterse muaşeret ehli olsun. Muaşeret ehli her nekadar rücuu olanlardan iseler de, tam manası ile rücuu bulmuş değillerdir. Batınları, yukarı ile şerefyabdır ve oraya cezbelidir. Hem de daima.. Bunlar, her nekadar zahirleri ile halk arasında iseler de; batınları ile Yüce Hak ile beraber olmuşlardır. Bu manadan ötürü, şühudî iman, daima bunların nasibidir.

Peygamberlere gelince, bunların tamamen rücuları vardır. Bu büyükler, zahiren ve batinen halkı, yüce Hakka davete yönelmişlerdir. Bu manadan ötürü, gaybî iman, bunların zarurî olarak nasipleridir.

Bu Fakir, bazı risalelerinde tahkikini yaptı ki: Rücuun varlığı ile beraber, yukarıya teveccüh; noksan, işin nihayetine varamamış olmanın alâmetidir. Tam manası ile rücu ise., nihayetlerin de nihayetine vâsıl olmak sayılır.

Sofiye sanmışlardır ki: Kemal, ancak iki teveccühü cem etmektedir. Teşbihi ve tenzihi bir araya getireni dahi kâmillerden saymışlardır.

Bir mısra:

Sevdikleri yandadır insanların mezhepleri,.

Peygamberler, davet vazifesinden fariğ oldukları, beka âlemine teveccüh ettikleri, rücuun yararı dahi tamam olduğu zaman; her halleri ile, Şanı Yüce Hakka teveccüh ederler. Hem de bütün şevkleri ile şöyle diyerek:

� Refik-i âlâ.. (En yüksek yakınlığa..)

Ve., yakınlık mertebeleri içinde sevince ve övünmeye geçerler..

Bir şiir:

Mübarek olsun erbab-ı nimete erdikleri;
Miskin aşıka yeter, yudum yudum içtikleri..

***

Fakir indinde asıl kemal odur ki: Uruc (yükselme) vaktinde, kesret tamamen nazardan kalka.. Hatta esma ve sıfat melhuz olmaya.. Mücerred ehadiyetten başka bir şey müşahede edilmeye.. Bundan sonra, onunla nasıl muamele edilecekse., kendisi ile öyle muamele edilir.

Şayet rücu vaktinde, nazar tamamı ile kesrete düşerse., avam müminler gibi, onun müşahedesi halktan başkası olmayacağı gibi, meşgalesi dahi, taatı eda ve halkı Yüce Hakka davetten başka olmaz.. Davet işi tamam olduğu, fani âleme veda ettiği zaman; bütünüyle Yüce ve Mukaddes Hakka teveccüh eder.. Göçü, gaybden şehadete geçer; müraselet muamelesi, muanakaya tebdil edilir.

Bir âyet-i kerime meali:

� «Bu, Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Ve Allah, büyük fazlın sahibidir.» (62/4)

Nakıs olan kimse hayal etmeye ki: Bütünüyle rücu noksanlıktır. Ve., hiç sanmaya ki: Batınen Yüce Hakka teveccüh; davetleri ve takmilleri için halka teveccühte daha faziletlidir.

Şundan ki: Rücu sahibi, rücu makamına kendi arzusu ile gelmemiştir. Âlâ makamdan esfel makama, Yüce Haklan iradesi ile nüzul eylemiştir. Vusul yerine, kendisi için hicrana razı olmuştur. Dolayısi ile, rücu sahibi, Yüce Hakkın muradı ile kaimdir. Kendi nefsinin muradından fanidir.

Teveccüh sahibine gelince., vasi ile şühud ile mahfuzdur; kurb ile, maiyyet ile mesrurdur.

Bir şiir:

Uzak kalmamsa kalbimin sevdiğinin rızası;
Bana daha hoş visalden bu ayrılık acısı..
Zira bana nefsimin köleliği var visalde;
Hicranda kuluyum şu zatın: Mevlâlar Mevlâsı..
Sevgili ile çokça meşgulüm her hal-ü kârda;
Kendimle olmaktan iyi bu vazife edası...

***

Rücuun fazileti çoktur. Rücu sahibine nisbetle teveccüh sahibi, umman denize nisbetle katre gibidir.

Bu rücu, nübüvvet faziletlerindendir; o teveccüh ise., velâyet eserlerindendir. Aralarında o kadar fark var ki.. Lâkin, bunu herkesin fehmi alamaz..

Bir âyet-i kerime meali:

� «Bu, Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir.. Ve Allah, büyük fazlın sahibidir.» (62/4)

***

Tenzih ile teşbih arasını cem edenlerden bazıları dediler ki:

� Tenzihi iman, bütün müm'mlere hâsıl olmuştur. İrfan sahibi o kimsedir ki; tenzihle teşbih imanın arasını cem ede.. Halkı dahi, halikın zuhuru bile.. Kesreti dahi vahdetin kisvesi göre.. Yüce Sanii, kendi san'atında mütalaa ede..

Hülâsa, bunlara göre: Sırf tenzihe teveccüh, noksanlıktır. Kesret mülâhazası olmadan vahdet şühudu ayıptır.

Bu cemaat, sırf ehadiyete teveccüh edenleri, nakıs sayarlar.

Kesret mütalaası olmadan, vahdet mülâhazasını tahdid ve takyid zannederler.

Sübhanellah, Allah'a hamd olsun.

Bunlar anlamazlar mı ki:

Enbiyanın bütünüyle daveti, sırf tenzihedir. Onlara salât ve selâm olsun.

Semavî kitaplar, tenzihi imanı anlatırlar.

Peygamberler, batıl sayılanı afakî ve nefüsî putları nefyeder; halkı dahi onları batıl saymaya davet ederler. Şebihten ve keyfiyetten münezzeh olan Vacib'ül-Vücud Zat'ın vahdetine delâlet ederler.

Hiç bir peygamber işittin mi ki; halkı teşbihi imana davet etsin ve:

� Halk, Halikın zuhurudur.

Desin.. Bütün peygamberler, Yüce Mukaddes Vacib'ül-Vücud Hakkın tevhidi üzerinde müttefiktirler. Onun zatından gayrı rablan nefyetmişlerdir. Bu manada gelen bir âyet-i kerime şöyledir:

� «De ki, ey Ehl-i Kitap, hep birden sizinle aramızda müsavi bir kelimeye gelin. Şöyle ki: Allah'tan başkasına ibadet etmeyelim; hiç bir şeyi ona şirk koşmayalım. Allah'tan başka bazımız, bazımızı Rabblar olarak tutmayalım.

Şayet buna gelmezlerse şöyle deyiniz:

� Sahid olunuz, biz Müslümanlarız.» (3/64)

Bu cemaat, bitip tükenmeyen rablar isbat ederler, Onların her birini de, Rabb'ül-erbab olan Yüce Zat�ın zuhuratı olara hayal ederler.

Onlar, istediklerinin yerinde olduğunu bildirmek için; Kur'an'dan ve hadisten şahit getirmek isterler; ama onların hiç biri, istedikleri manada asla şahid olamaz.

Meselâ, meali şöyle olan âyet-i kerîmelere dayanırlar:

� «Odur evvel, âhir, zahir, batın..» (57/3)

� «Attığın zaman, sen atmadın; Allah attı.» (8/17)

� «Gerçek şu ki: Seninle biat edenler, ancak Allah ile biat ettiler. Allah'ın eli, onların elleri üstünde idi.» (48/10)

Hadis-i şerifler ise şöyledir:

� «Allahım, sen evvelsin; senden evvel bir şey yoktur.. Sen âhirsin: senden sonra bir şey yoktur. Sen zahirsin; senin fevkinde bir şey yoktur. Sen batınsın; senin ötende bir şey yoktur.»

Bütün bu ibarelere hasredilen mana, en güzel şekilde; Yüce Hakkın Zat'ından gayrına kemaliyle vücud vermenin nefyidir. Amma, vücudun aslını nefyetmek değildir.

Nitekim şu hadis-i şeriflerden dahi bu mana anlaşılır:

� «Namaz, ancak Fatiha-i kitabla olur.»

Yani: Namaz, ancak Fatiha sûresini okumakla tamam olur.

� «Emaneti olmayanın imanı yoktur.»

Yani: Kendisine itimad edilmeyen kimse tam mümin olamaz.

Bunlara benzeyen âyet ve hadisler çoktur. Bu tevcihler, nassları tevil kabilinden değildir. Yani: Onların sandıkları gibi.. Elbette, nassları, kemal manası ile belâğate getirmektir. Nitekim bu mana örfde gelmektedir.

Meselâ, bir şahsın elçiliği veya vekâleti için önem vermek gerektiği zaman, şöyle denir:

� Elim, onun elidir.

Bundan hakikat anlatılmaz; mecazî mana anlaşılır. Amma, hakikatten daha beliğ bir mana ifade eder.

Şöyle bir misal de olabilir. Meselâ:

Bir fiil işlenir. Ama, bu iş, yapanın kudretinin çok çok üstünde görülür. Zira onu yapan, kudret-i kâmile sahibi bir zatın kölesidir. Bu manada iltifat dahi, o güçlü sultanadır. O yapılan işte dahi o zatın teveccühü vardır. Bu durumda o Malik Zat şöyle diyebilir:

� Bunu ben yaptım; sen değil..

Bu kelâmda fiilin ittihadına delâlet olmayacağı gibi; zatın dahi ittihadına yer yoktur.

Allah'a sığınmak gerekir. Bilhassa şundan ki: Köle bir kulun fiili Malik Muktedir Zat'ın aynı fiili ola.. Yahut, zatı dahi, ayniyle onur. zatı ola..

Acaba cemaat, peygamberlerin zevkini bilmezler mi ki?. Zira, onların davet medarı isneyniyet üzerine ve mugayeretin varlığına dayalıdır. Yani: Halk ile halik arasında.. Onların ibarelerini tevhide ve ittihada indirmeye çalışmak, boş yere zorlamadır.

Hakikatte mevcud bir olup onun dışında olanlar dahi onun zuhuratı ise., o zaman, onun dışındakilere tapmak ona ibadet sayılır. Nitekim o cemaat dahi böyle sanır. O zaman, niçin enbiya onlara tapmayı şiddetle men etti; onun zatından gayrına tapanları neden ebedi azapla korkuttular?.

Niçin, ondan başkasına tapanlar için:

� Allah'ın düşmanları..

Dediler. Ve neden onların yanıldıkları manaya kendilerini muttali edip cehaletten gelen mugayereti onlardan gidermediler?. Hatta niçi onlara anlatmadılar ki: Ondan başkasına tapmak dahi, ayniyle o Yüce Zat'a ibadettir.

Anlatılan cemaatten bazıları şöyle der:

� Peygamberler, tevhid-i vücudîyi ancak avamdan gizlediler.

Davet işini, mugayeret isbatı üzerine kurup vahdeti gizlediler. Avam halkın fehmi kusurlu olduğundan, kesrete delâlet ettiler.

Onların bu sözü dinlenmez. Tıpkı: Şiilerin Hazret-i Ali'yi dahi iki yüzlü yaptıkları gibi.. Zira, peygamberlerin şanına yakışan, işin aslına yakışan neyse., onu tebliğ etmektir.

Eğer işin aslında vücud bir olsaydı; neden onu gizlesinler ve işin özüne aykırı olanı izhar etsinler?. Bilhassa Vacib'ül - vücud Hakkın zatına, sıfatına ve fiillerine taalluk eden hükümlerde.. Zira, bunun ilânına ve izharına en çok haklı olanlardır. İsterse, kısa görüşlüler, onu irâk işinde kusurlu olsun; onu anlamaktan yana aciz bulunsunlar..

Avamın durumu şöyle dursun; Kur'an âyetlerinin ve hadislerin müteşabih olanlarını, havas zatlar dahi anlamaktan aciz kalmışlardır. Buna rağmen, meselelerini açıklamaktan, avamın yanlış anlayacağı vehmi onlara mani olup yollarından almadı.

Bu cemaat, mevcudun ve vücudun mütaaddid olduğunu söyleyenlere ve Yüce Mukaddes Zat'ın gayrına ibadetten tenezzüh edenlere:

� Müşrik..

İsmini verip vahdet-i vücuda kail olana dahi:

� Muvahhid..

Derler. İsterse, Hakkın zuhuratı diye hayal ederek, onlara ibadeti dahi Hakkın ibadeti bilerek bin puta tapmış olsun.

Bu manayı tam insafla teemmül etmek gerek.. Bu sınıflardan hangisi müşrik?. Onlardan hangisi muvahhid?.

Peygamberler, halkı vahdet-i vücuda davet etmedikleri gibi; vücudun mütaaddid olduğuna kail olanlara dahi:

� Müşrik..

Dememişlerdir. Bunların daveti, Yüce Sultan Mabud'un birliğine olmuştur. Şirki dahi, o Yüce Zat'tan gayrına ibadete itlak etmişlerdir.

Sofiye, Yüce Hakkın gayrına olan vücudiyeti, gayriyet unvanı ile bilmedikçe, şirkten halâs olmazlar. Yüce Hakkın zatından gayrı şeyler (yani: Masiva) onun zatından gayrı şeylerdir. (Yani: Masivası..) Anlasalar da, anlamasalar da durum budur.

Onlardan bazı mütaahhirin olanlar:

� Bu âlem, Yüce Sultan Hakkın aynı değildir.

Dedi ve ayniyet sözünden sakındı. Ayniyete kail olanlara taan edip ayıpladılar.

Hatta, Muhyiddin b. Arabi'yi ve ona tabi olanları dahi bu yüzden inkâr etti. Onları iyi anmadı. Durum böyle olmasına rağmen, yine de: Bu âlem için, Hakkın gayrı olduğuna kail olmadı. Şöyle dedi:

� Ne aynıdır, ne de gayrı...

Halbuki bu kelâm, doğrudan uzaktır. Zira, iki şeyin, birbirinin gayrı olması, bir kaziyyedir. İki şey arasında mugayereti inkâr eden: aklın açık kavramı ile çarpışmaya girer.

Bu babda bir başka söz şu ki:

Kelâmcılar Vacib'ül-vücud Zat'ın sıfatları için şöyle dediler:

� Ne aynıdır; ne de gayrı..

Burada anlattıkları gayriyet ile, İstılahta alışılmış gayriyetten başkasını murad etmişlerdir. Bu mütegayirler arasında dahi, infikâk cevazına riayet etmişlerdir.

Çünkü, vacib sıfatlar, zattan ayrılmış değillerdir. Zat ile kadim sıfatlar arasında infikâk cevazı dahi tasavvur edilmiş değildir.

Böyle olunca:

� Ne odur, ne de gayrıdır.

Sözü, kadim sıfatlarda caizdir; ama âlemin hilâfına.. Çünkü, onda bu nisbet yoktur.

Bir hadis-i şerif meali:

� «Allah vardı: onunla bir şey yoktu.»

Bu âlemden, ayniyeti ve gayriyeti birlikte nefyetmek; lügat ve istilâh olarak, doğruluktan uzaktır.

Bu cemaat, bu âlemi, sıfat-ı kadime gibi sanıp öyle tasavvur ettiler. Ona mahsus olan hükmü, bunun için de isbata kalktılar. Bu da onların kusurları ve vâsıl olamayışlarından ileri geldi.

Bu cemaat, bu âlemin ayniyetini nefyettikleri için; kendilerine lâzım olan, onun gayriyetine de kail olmaktı. Böylece, tevhid-i vücudî zümresinden çıkmış olur; vücudun müteaddid oluşuna da hükmederlerdi.

Tevhid-i vücudide mutlaka ayniyete kail olmak vardır. Tıpkı Şeyh Muhyiddin b. Arabi Ks. ve ona tabi olanların dediği gibi..

Ayniyete kail olmak, maazallah, bu âlemin, yaratıcısı ile müttahid olduğu manasına değildir. Elbette şu manayadır: Bu âlem madumdur; mevcud olan Yüce Mukaddes Vacib'ül-vücud'dur. Nitekim. bu mananın tahkikini, bu Fakir bazı risalelerinde yapmıştır.

Burada şöyle bir şey sorulabilir:

� Sofiye-i vücudiye, taaddüd-ü vücuda kail olanlara şu itibarla:

� Müşrik..

Derler ki o; ikilik görür ve müşahede eder. İkilik müşahede eden ise, tarikatın dahi müşrikidir. Bunun için, şu cevabı veririm:

� Tarikatta şirk olan isneyniyet, tevhid-i şühudiyi atandır; o yerde tevhid-i vücudiye hacet yoktur. Burada uygun düşen odur ki. Salikin meşhudu ve melhuzu Mukaddes Zat-ı Ehadiyet'ten başkası olmaya.. Böyle olunca, fena taHakkuk eder ve tarikat şirki de gider. Şöyle ki: Bir şahıs, gündüzleri yalnız güneşi görür; yıldızları görmez. Her nekadar gündüzleri yıldızların hepsi mevcut ise de, ikilik niyeti kalkar. Burada asıl maksud olan dahi, tek başına güneşin meşhud olmasıdır, îster yıldızlar mevcud olsun; isterse olmasın, burada mana değişmez. Hatta şöyle de derim:

� Fena, ancak eşyanın mevcud olduğu surette olacaktır.

Buna rağmen, salik, hakikî matlubuna karşı tam daldığından ve onunla alâkada tam kemale varmış olduğundan asla bir şeye iltifat etmez. Hatta, başka şeyi müşahede etmeyeceği gibi; kesin olarak nazarı da bir şeye ilişmez. Zira, eşya mevcud olmayınca, fena taHakkuku ne şeyde olacaktır?. Neden fani, zail ve nasi olacaktır?. (Yani: Ne den ötürü, yok olup unutup geçecektir?.)

***

Tevhid-i Vücudi'yi ilk defa saraheten anlatan Muhyiddin b. Arabi olmuştur. (Allah sırrının kudsiyetini artırsın.)

Geçmişteki meşayihin ibareleri; her nekadar tevhidi anlatıp ittihaddan haber vermiş iseler de; onları, tevhid-i şühudiye hamletmet kabildir.

Sübhan Haktan başkası görülür olmayınca, onlardan bazısı şöyle dedi:

� Cübbemde ondan başkası yoktur.

Bazısı dahi şöyle demiştir:

� Sübhanım, şanım nekadar yüce.. Bazısı dahi şöyle demiştir:

� Evde ondan başkası yoktur.

Bütün bunlar, birer çiçektir; vahid rüyeti dalından toplanmıştır. Bunların hiç birinde, tevhid-i vücudîye delâlet yoktur.

Vahdet-i vücud meselesini, bablara ayıran, fasıllara bölüp sarf ve nahiv ünü gibi tedvin eden Muhyiddin b. Arabi'dir. (Allah sırrının kudsiyetini artırsın.) Hatta bu bahisler arasında, bazı çetin maarifi de, kendi özüne tahsis edip şöyle dedi:

� Hatem'ün-nübüvvet, bazı ilimleri ve maarifi, Hatem'ül-velâyetten alır.

Burada:

� Hatem'ül-velâyet..

Demekle, kendisini murad ediyor. Bu cümlenin tevcihini yapan sarihler şöyle dediler:

� Sultan, hazinedarından bir şey alırsa; bu, onda ne gibi bir noksanlık olur?.

Hülâsa: Fenanın ve bekanın tahsilinde, velâyet-i kübranın ve velâyet-i suğranın husulünde tevhid-i vücudîye hacet yoktur. Fenanın taHakkukunda, sivanm nisyan husulünde elbette "tevhid-i şühudi gerek..

Hatta öyle olur ki: Salik, bidayetten nihayete kadar seyreder de; asla kendisine, tevhid-i vücudî ilimlerinden ve maarifinden yana bir şov zahir olmaz. Hatta, bu ilimleri inkâr ettiği dahi olur.

Bu Fakir'e göre, anlatılan maarifin zuhuru olmadan sülûkü müyesser olan tarikat; bu maarifin zuhurunu tazammun eden tarikattan daha yakındır.

Bu yolun ekseri salikleri, matluba vâsıl olurlar. O tarikatın ekseriyetle, seyredenleri yolda kalırlar. Denizden bir katre görürler; asıl verine, zili ile iptilâya uğrararlar. Dolayısı ile, vuslattan da mahrum olurlar.

Anlatılan manayı, mütaaddid tecrübelerle öğrendim. Doğruyu ilham eden, noksan sıfatlardan münezzeh Allah'tır.

Bu Fakir'in seyri, her nekadar ikinci yoldan olmuş ve tevhid-i vücudî ilimleri zuhuratından bolca haz almış ise de, lâkin, Hakkın inayeti onun halini kapladığı, seyri dahi mahbubî seyir olduğu için, bu yolun badiyelerini ve geçitlerini onun fazlı ve inayeti ile dürdü. Zılâl mertebesini geçti; Allah'ın tevfikı ve yardımı ile aslın da aslına ulaştı..

Amma, ne zaman ki, irşad taleb edenlere muamele işi düştü; o zaman gördü ki: Vusul için öbür yol daha yakın ve daha kolay.. Yani: Husul cihetinden

Bir âyet-i kerime meali:

� «Allah'a hamd olsun ki: Bizi buna kavuşturdu. Allah bize hidayet etmeseydi; biz buna kavuşamazdık. Rabbımızın resulleri gerçeği gelirdi.» (7/43)

TENBİHTÎR

Üstte yapılan tahkikten bilinmiş oldu ki: Mevcudat, her nekadar mütaaddid ve Yüce Hakkın zatından gayrisi dahi mevcud ise de; Fenanın ve bekanın taHakkuku, velâyet-i suğranın ve velâyet-i kübranın hâsıl olması dahi caizdir.

Fena: Sivanın unutulması olup idam edilip asla verilmesi değildir. Burada lâzım olan şu ki: Siva yetirilmiş görüle; siva hiç bir şey olmayıp ve madum görülmeye..

Bu kelâm, zahir olmasına rağmen; havasın pek çoğuna gizlidir. Avamdan olanlara ne diyelim?. Ki onlar: Vahdet-i vücud marifetini, hu tarikatın şartları yapmışlardır. Şu hayalle ki: Tevhid-i şühudî, tevhid-i vücudînin aynıdır. Taaddüd-ü vücuda kail olam dahi, dalâlette kalan ve başkalarını dahi, dalâlette bırakan sanmışlardır. Hatta onlardan bir çoklan hayal etmişlerdir ki: Sübhan Hakkın marifeti, tevhid-i vücudî marifetlerine inhisar etmiştir.

Yine tasavvur etmişlerdir ki: Kesret aynalarında vahdeti müşahede etmek, işin tamama ermesindendir. Bazıları bu manada, açık açık şöyle anlatmışlardır:

� Resulûllah S.A. efendimiz, nübüvvet kemalâtının husulünden sonra, şühud ve kesrette vahdet makamında oldu.

� «Sana kevseri ita eyledik.» (108/1)

Mealindeki ayet-i kerime dahi, bu makama işarettir. Bu ibareyi dahi, şöyle tevil ederler:

� Biz sana kesrette vahdet şühudunu ita eyledik.

Sanki o bu işareti: K s r (Arapça aslına göre) harflerinin ortasına gelen v (Arapça aslına göre VAV harfi) harfinden anlamıştır. Haşa ki, nübüvvet makamı, bu misillu maarife lâyık görüle.. ve kellâ..

Peygamberler ancak, mümaseleden ve müşabehetten münezzeh Allah'a davet etmişlerdir. O şey ki, misali sayılanların aynasına sığınıştır; onun lâmisalîden nasibi yoktur. Zira öylesi, keyfiyet ve misal damgasını almıştır. Allah-ü Taâlâ, onlara insaf versin.

Her halde onlar, peygamberleri, kendi kemalât mizanları ile tartıyor; onların kemalâtını kendi kemalâtlarına benzetiyorlar. Onlara salât ve selâm.

Bir âyet-i kerime meâii:

� «Ağızlarından çıkan kelime büyük oldu.» (18/5)

Bir şiir:

O ki, saklanıp kalmıştır taş içerisine;
Başka ne yer vardır ne de sema kendisine..

***

Resulûllah'ın S.A. Ahkar-ı Ümmeti, (kendisini kasd ediyor) halinin evvellerinde ktndisine hâsıl olan bu türlü marifetlerden ötürü nedamet ve istiğfar içindedir. Hülûl-ü Nasara misali olan bu şühudu, Yüce Mukaddes Hakkın zatından nefyetmektedir.

Nitekim Hace Nakşıbend Allah sırrının kudsiyetini artırsın, şöyle dedi:

� Her ne ki; görülür, duyulur, hayal edilir ve mevhum olur, o şey Yüce Hakkın gayrıdır..

� LÂ.. (Yoktur, değildir veya olamaz.) Kelimesinin hakikati ile nefyetmek gerek..

Bunun gibi, kesrette vahdet şühudu dahi, nefyedilmeye müstahaktır. Zira o dahi, Yüce Hakkın zatına yakışmaz..

İşte Hace'nin o cümlesidir ki, beni o şühuddan çıkardı. Müşahede ve muayene taallukatından beni kurtardı. Göç, ilimden cehle geçti; marifetten dahi hayrete yöneldi.

Allah-ü Taâlâ, onu en hayırlı mükâfatla mükâfatlandırsın. Ve ben, bu bir kelâmla, Hace'nin müridiyim. Kulağım, onun kelâmı ile dolu olduğunu ikrar eder..

Gerçek şu ki: Evliyadan pek azı bu ibare ile konuştu; bütün müşahedeleri ve muayeneleri öyle bir yoldan nefyetti ki.. Şöyle dedi:

� Hakikat makamı olan bu makamda, Sübhan Hakkın marifeti, haram olurdu Bahaeddin'e; eğer bidayeti Bayezid'in nihayeti olmasaydı..

Çünkü Bayezid, şanının büyük, kadrinin yüce olmasına rağmen, şühud ve müşahedeyi geçememiş ve kademini:

- Sübhanî..

Darlığının dışına atamamıştır. Amma, Hace Nakşibend onun gibi değildir. Allah sırrının kudsiyetini artırsın. Zira o:

� LÂ.. (Yoktur, olmaz veya değil..)

Manasındaki bir tek kelime ile bütün müşahedelerini nefyetmiştir. Hemen her şeyi, Yüce Hakkın gayrı olarak görmüştür.

Bahaeddin Nakşibend için, Bayezid-i Bistamî'nin tenzihi, Bahaeddin Nakşibend katında teşbihtir. Ama, onun misali işi, kendisi için misali değildir. Onun kemali dahi noksandır. Bunun için, hiç şüphe yok ki: Oonun teşbihi aşmayan nihayeti, Hace'nin, bidayeti olmuştur. Çünkü: Bidayet teşbihten başlar; nihayet ise, tenzihe gider.

Her halde, Bayezid'e son halinde, bu işteki noksanından ötürü, ıttıla hâsıl olmuştur ki, vefatından az önce şöyle demiştir:

- Ne anlattıysam, gafletten geldi. Ne hizmet ettiysem, fetretten oldu.

Zira anlatılan halinde bildi ki: Daha önceki huzuru gaflettir. Şundan ki o: Sübhan Hakkın huzuru değildi; zıllardan bir zilim huzuru idi.. Zuhurlardan dahi bir zuhur idi. Zarurî olarak, kendisi bunlardan gafildi. Çünkü: Sübhan Hak, zılâlin da, zuhuratın da gayrıdır, ötelerin, zılâlin, zuhurların dahi ötesindedir. Ancak, bu olanlar, bir başlangıç, mukaddime ve basamaklardır; hazırlıklardır.

Ayrıca Bahaeddin Nakşibend Hz. nin:

� Biz, nihayeti bidayete derc ediyoruz.

Manasındaki cümlesi vakıaya mutabıktır. Zira, onların iptida teveccühleri, sırf ehadiyetedir. Zattan gayrı ne isim, ne de sıfat isterler.

İşbu anlatılan halet, bu taifeden irşad olacak müptedilere; kendisine uyulan şeyhten in'ikâs yollu hâsıl olur. Bu kemalle müşerref olurlar; ister bilsinler, ister bilmesinler. Böyle olunca, kâmil zatların nihayeti, bu büyüklerin bidayetine derc edilmiş olur.

Bu ehadiyet teveccühü, eğer onlarda ağır basıp gelişseydi; zahir dahi, batının rengine girmiş olsaydı.. İşte o zaman salik: Süflî müşahedelerin boyunduruğundan kurtulur; bu mümkinat aynalarında zuhura gelen edna derecedeki şühuddan dahi halâs bulurdu. Teşbihi maariften dahi kaçardı.

Eğer bu teveccüh, onlarda ağır basmaz; sadece batma kısılır kalırsa.. Bu durumda, çok kere kesrette vahdet şühudu ile lezzete dalar. Tevhid ve ittihad ile hazlanıp kalır. '

Lâkin, bu müşahede onlar Hakkında, zahirle kısıtlıdır. Batına sirayet etmiş değildir. Elbet onların batınları sırf ehadiyete müteveccih olup zahirleri dahi kesretle vahdeti müşahede eder.

Hatta, zahirî nisbetin ağır basması dolayısı ile, batın teveccühü malum olmayabilir. Zahiri müşahededen başkası da anlaşılmaz. Nitekim, bu satırları yazanın ilk hallerinde böyle olmuştu. Zira onun, zahir nisbetinin ağır basması sonunda; sırf ehadiyete teveccühten yana bir şuuru yoktu. Nefsini, bütünüyle, kesrette vahdet şuhu dunda bulmuştu. Bir müddet sonra, Sübhan Hak kendisine batma teveccüh ittilaı nasib eyledi. Zahire karşı olarak, batına yardım etti. Ve., muameleyi buraya kadar ulaştırdı. Bunun için, Sübhan Allah'a hamd olsun.

Bu Taife-i Aliyye halifelerinin bazılarından sudur eden maarif-i tevhidive ve müşahede-i süfliye dahi bu kabildendir. Kendileri, bu şühuda teveccüh etmiş olmadıkları gibi, zahir batın olarak bu marifetle iptilâya da uğramış değillerdir. Amma onların dışındakiler böyle değildir. Ki bunlar: zahir ve batın bu şühud iptilâsma uğramışlardır. Bununla beraber, sanırlar ki: Bu şühud, teşbihle tenzih beynini cemdir. Bunu dahi kemal sayarlar, isterse, bunların batında sırf tenzihe imarı bulunsun. Halbuki, iptilâ imandan başkadır; ilim dahi hal değildir.

O kimseler ki, kendilerinin sırf tenzihe imanları yoktur; müşahede-i süfliyeden başka bir şeye de itikad etmezler., bunlar mülhidlerdir; bahis dışıdırlar.

***

Sofiyeden bir cemaatın, teşbihle tenzih arasını cem saydığı bu mümkinat aynalarındaki Yüce Hakkın şühudu; bu Fakir katında Hakkın şühudu değildir. Orada müşahede olunan dahi, kendi hayalleri ve yapmalarıdır.

Bu mümkinde gördükleri vacib olmadığı gibi hadiste buldukları dahi, kadim değildir. Teşbihte zuhur eden dahi tenzih değildir.

Sakın ha., olmaya ki, sofiyyenin keşif yollu sözlerine kapılıp fitneye düşesin; hak olmayan bir şeyi dahi hak itikad edesin..

Bu cemaat, her nekadar kendi hususlarında hal galebesi dolayısı ile mazur, hatalı müçtehid gibi mahfuz iseler de; onlara uyanlara olacak muamele ne olur bilemiyoruz. Keşke bunlar, hatalı müçtehid uydularından olsalardı.. Yoksa, iş müşkildir. İçtihadı kıyas, şer'i usullerdendir. Biz dahi, onların taklidi ile memuruz. Amma, keşif ve ilham böyle değil ki.. Çünkü biz, ona uyma emrini almış değiliz. İlham dahi başkasına bir hüccet değildir. Amma, içtihada dayalı hüküm, başkasına da hüccettir. Bunun için de, müçtehid ulemaya uymak vacibdir. Dinî usulleri onların görüşlerine uygun şekilde taleb etmek gerekir. Müçtehid ulemanın görüşüne muhalif olarak, sofiyenin dedikleri ve yaptıkları taklid için uygun değildir. Kendilerine iyi zan besleyerek, onlara taan etmekten sakınmalıdır; sükût etmelidir. Onların keşif ve ilham yollu sözlerini, zahirî manasından uzak tutmalıdır.

Asıl şaşılacak durum şu ki: Avam halkı, kendi keşfi işlerine iman etmeye delâlet ederler. Meselâ: Vahdet-i vücud.. Bunun için davet eder; bu hususta kendilerine uymaya teşvik ederler.. Hatta, aksi halde, onları imansızlıkla tehdid ederler. Keşke onları, bu işleri inkâr etmemeye delâlet edip münkirlerini de tehdit etselerdi., iş kolaydı. Zira, iman, inkâr etmemekten başkadır. Halbuki bu işlere iman da lâzım değildir. Amma, inkârdan da kaçınıp sakınmak lâzımdır ki: Bu işleri inkâr, onların sahiplerini inkâra müncer olmasın. O zaman, iş Yüce Hakkın evliyasına buğza ve onlara düşmanlığa varır.

İnsana lâzım olan, ehl-i hak ulemanın görüşlerine göre amel etmektedir. Sofiyenin keşfiyatı Hakkında dahi hüsn-ü zan ederek sükût gerekir. Evet veya hayır için bir cesaret olmamalı., ifrat ve tefrit arası hak yol budur.

Doğruyu ilham eden Sübhan Allah'tır.

***

En çok şaşılacak işlerden biri de şu ki: Bu yolun iddiacılarından bir cemaat, bu şühud ve müşahedeye kanaat etmezler; aynı şühudu bir tenezzül sanırlar. Bunun için:

� Rüyet-i basariye..

Admı verirler. Yani: Baş gözü ile görmek.. Derler ki:

� Misalden münezzeh Vacib'ül-vücudu görüyoruz..

Yine derler ki:

� Bu devlet, Resulûllah S.A. efendimize bir defa, o da miraç gecesi müyesser oldu; halbuki bize her gün müyesser olmaktadır.

Gördükleri nuru, tanyerinin ağarması sırasında hâsıl olan aydınlığa teşbih ederler; bunu da, mertebe-i lâkeyfiyet nuru sanırlar. Ve.. hayal ederler ki: Bu nur, uruc mertebelerinin nihayetidir. Halbuki, Allah-ü Taâlâ, onların söyledikleri manadan yana çok çok yüksekliğe sahiptir.

Yine derler ki:

� Allah-ü Taâlâ, bize şöyle şöyle emretti.

Böylece de, zaman zaman Sübhan Allah'tan, düşmanları Hakkında vaîd (tehdid) naklederler. Zaman zaman da ondan sevdiklerine gelen tebşiratı anlatırlar.

Bazısı da der ki:

� Gecenin üçte birinden sonra, veya dörtte birinden sonra Sübhan Hak ile konuştum; taa, sabah namazına kadar.. Her babda, ondan sual sordum; cevabını da buldum.

Bu manada bir âyet-i kerime mealidir:

� «Yemin olsun, onlar nefislerinde kibir saklamışlardır. Büyük bir azgınlıkla da haddi aşmışlardır.» (25/21)

Bu cemaat, görülen nuru, Yüce Hakkın aynı ve Zatının dahi aynı itıkad ederler. Amma şöyle demezler:

� Bu, onun zuhuratından bir zuhurdur; zilâlinden dahi bir zılâldir.

Şüphemiz, o nuru Yüce Hakkın Zatı olarak itikad etmek, sırf iftiradır; katıksız ilhaddır; halis zındıklıktır. Yüce Hakkın sonsuz tahammülündendir ki: Bunlara ceza vermekte acele etmez: bu müfterilere türlü türlü azabı ulaştırmak için acelesi yoktur.

Sübhansın Allahım, bildiğin halde hilim gösterirsin. Sübhansız, gücün yettiği halde affedersin.

***

Musa'nın a.s. kavmi, mücerred bir rüyet talebinden ötürü helak oldu. Musa'ya dahi şu hitap geldi:

� «Hiç beni göremeyeceksin.» (7/143)

Yani: Görmeyi taleb etmesi üzerine.. Sonra da bayıldı. Daha sonra da, bu talebinden dolayı tevbe etti.

Allah'ın Resulü Muhammed, Âlemlerin Rabbı Allah'ın mahbubu idi. Mevcudatın dahi hayırlısıdır. Evvellerin ve âhirlerin de efendisi.. Bedeni miraç devleti üe müşerref olmasına, arşı ve kürsîyi geçmesine, zamandan ve mekândan daha yükseklere çıkmasına, yani: Zaman ve mekân kaydından sıyrılmasına rağmen, onun rüyeti üzerine ulemanın ihtilâfı vardır. Hem de, Kur'an-ı Kerim'de bu manaya dair işaret bulunmasına rağmen. Onların ekserisi, bu niyetin olmadığına kaildir. Ona salât ve selâm olsun.

Bu manadan olarak, İmam-ı Gazali der ki:

� En sahihi, Resulûllah S.A. efendimiz, miraç gecesi Rabbını görmedi.

Amma bu kısa görüşlüler, batıl zanları ile, Allah-ü Taâlâ'yı her gün gördüklerini söylerler. Hem de, Resulûllah S.A. efendimizin görüşü Hakkında, ulema beyninde kıyl ü kal mevcud iken.. Hem de bir defa görmesi babında..

Allah-ü Taâlâ, bunlara kabahatlarını bildirsin; ne acip cehaletleri var!.

***

Bu cemaatın kelimelerinden anlaşılıyor ki: Bunların duyup da Yüce Allah'a nisbet ettikleri kelâm, mütekellime nisbet edilen kelâm gibidir. Bu dahi, aynı ilhaddır.

Kendisinden kelâm süduru olmasından ötürü. Allah'a sığınmak gerek.. Şu yoldan ki: Harflerin tertibi, takdim ve tehir yollu kelâm ede.. Zira, böyle bir şey, hüdus alâmetidir.

Bunları bu yanılmalara düşüren de, büyük meşayihin kelâmlarıdır. Zira, onlar dahi, aynı şekilde Sübhan Hakka kelâm ve mükâleme isbat etmişlerdir. Lâkin, şunun bilinmesi gerekir ki, meşayih şöyle dememişlerdir:

� Yüce Hakkın kelâm nisbeti, konuşma yapan kimsenin durumu gibidir.

Onlar elbette şöyle demişlerdir:

� O kelâm, mahlukun halik ile nisbeti gibidir. Yakinen durum budur.

Böyle bir şeyde dahi mahzur yoktur. Çünkü, Musa a.s. dahi, Yüce Hakkın kelâmını ağaçtan dinledi. Bu kelâmın dahi Hakka nisbeti, mahlukun halika nisbet edilmesi gibidir; sözün konuşana nisbeti gibi değildir.

Cebrail'in a.s. duyduğu kelâm dahi, Yüce Hakka nisbet edildiği zaman, mahlukun halika nisbeti gibi olur.

Bu babda, asıl söz şu ki: O kelâm, Yüce Hakkın kelâmı idi; onu inkâr eden kâfir veya zındık olur. Yüce Hakkın kelâmı: Kelâm-ı Lafzı ile, kelâm-ı nefsi arasında müşterektir. O kelâm-ı lafzî'yi dahi, Yüce Hak, herhangi bir şeyin tavassutu olmadan yaratır. Böyle olunca, kelâm-ı lafzı dahi, hakikatta Yüce Sübhan Hakkın kelâmı olur. Zarurî olarak, bunu dahi inkâr eden kâfir olur. Bunu anla..

Bu yapılan tahkik, bir çok yerlerde senin için faydalı olacaktır. Başarı ihsan eden Sübhan Hak'tır.

***

Şunun bilinmesi gerekir ki, bizim mümkinatta isbat eylediğimi? vücud, sair mümkinat sıfatları gibi, zaif bir vücuddur.

Vacib Taâlâ'nın ilmi yanında, mümkinin ilminin midkan ne olabilir?. Hadis bir şeyin kudreti, kadim kudretin yanında ne itibar kazanabilir. Vacib'ül-Vücud Zat'a karşı, mümkinin vücudu dahi böyledir; sırf hiç bir şey olmamak durumundadır. Durum böyle olunca, bu iki vücud arası mertebelerin değişik olmalarına bakan kimse nasıl şekke düşer?.

Bu iki ayrı manadaki şeye vücud illaki hakikat yolu ile midir? Yoksa, birine hakikat yolu ile birine de mecaz yolu ile midir?.

Görmez misin ki, sofiyeden büyük bir topluluk, ikinci şıkkı yakinen kabul etmişlerdir. Bu manada demişlerdir ki:

� Mümkin vücuduna vücud ıtlak?, ancak mecaz yolu iledir.

Mümkin için vücud isbatı olmaz; ister avam- olsun, isterse havasın da hası..

Burada:

� Havasın da hası..

Tacirinden murad olan şu zümredir: Peygamberler, ümmetleri içinde, onların asli velâyetleri ile müşerref olup zılâl dairesini tamamı ile dürmüş olanlar..

Biraz avam üzerinde duralım; Şöyle ki:

Bunların nazarı zahire kısılmıştır. Sanırlar ki: Vacib vücudu ile, mümkin vücudu, mutlak vücuddan ayrılan iki kısımdır. Her ikisini de mevcud zannederler.

Biraz havasın da havası üzerinde duralım:

Bunların basiretleri keskindir. Her iki vücudu da, mutlak vücud fertlerinden bulurlar. Mutlak vücud ferdleri mertebelerinin değişik olmasını da, vücud sıfatlarına ve itibarlarına dönük sayarlar; vücudun hakikatına ve zatına değil.. Ta ki: Birinde hakikat, diğerinde mecaz olsun.

Mutavassıt olanlara gelince.. Bunlar, kademlerini avam mertebesinin fevkine basmışlardır; ama havasın da havası zatların kemalâtini idrâkten yana da kusurludurlar. Bunlar için, mümkinatın vücuduna kail olmaları zordur. Hakikat yolu ile, mümkin vücuduna vücud itlakı yapmaları da öyledir.

Bu manadan ötürü dediler ki:

� Mümkin için mevcud olduğuna kail olmak ancak şöyle olur ki; vücudla onun bir nisbet alâkası vardır. Tıpkı:

� Güneş suyu..

Dedikleri gibi.. Vücud onunla kaim değildir ki, hakikî mevcud olsun.

Bu cemaatten bazıları, mümkinin vücudundan yana sükût etmişlerdir. Sarih olarak, ne nefyetmiş; ne de sarahaten isbat etmişlerdir.

Bazıları, mümkinden vücudu nefyeder; Vacib Taâlâ'dan başka mevcud görmez.

Bazıları dahi, Vacib Taâlâ'nın vücuduna karşı, mümkin vücudun gayrı olduğuna kail olmaz. Tıpkı, onun aynı olduğuna kail olmadığı gibi..

Bazıları sarih bir şekilde şöyle anlatır:

� Vacib Taâlâ'nın olduğu vücudun aynı ile, bu mümkin mevcuddur.

Bu ibare dahi, mümkinden vücudu nefyeder.

Hülâsa.. Mümkinin vücudu isbatında keskin nazara ihtiyaç vardır. Ta ki: Vacib Taâlâ'nın vücudu şaşaa ile parladığı zaman, onun rüyeti mümkün ola.. Şunlar gibi ki: Keskin nazarı olanlar, gündüzleri dahi yıldızlan görürler.. Hem de, güneşin nuru, şaşaa ile pırladığı zaman.. Amma, keskin nazarı olmayanlar, onu görmeye kudretli olamazlar.

Vacib vücudun yanında mümkinatın vücudu, gündüzlerdeki yıldızların vücudu gibidir. Bir kimsenin görüşü kuvvetli ise görür. Amma, gözünde zafiyet olanların, onu görmeye güçleri yoktur. Böylesinin ondan yana ne sehmi vardır; ne de nasibi..

Burada şöyle bir şey sorulabilir:

� Görme zafiyeti ve basiret körlüğünün varlığı ile; avam halk, mümkinatın vücudunu nasıl görebilir?. Halbuki: Vacib vücudun şaşaa ile parlayan nurları, zaafı olan gözlerin görmesine manidir.

Bunun için şu cevabı verebilirim:

� Avam olanlar, ilim erbabı olup rüyet erbabı değillerdir. Bizim konuşmamız dahi, rüyet erbabı Hakkında olup ilim erbabı Hakkında değildir. Zira bunlar, bahis dışıdır. Bunlar Hakkında, Vacib Taâlâ'nın nurlarının zuhuru yoktur. Bunun için, mümkinatın vücudunu görmelerine mani olmaz.

Şöyle de diyebiliriz:

� Vacib Taâlâ'nın nurlarının zuhuru, ancak mümkinat vücudunun şühuduna manidir; mümkinat vücudunu bilmeye mani değildir. Şundan ki, ilim: Çok kere duymak, taklid, nazar ve istidlal yolu ile hâsıl olur. Nitekim, gündüzleri yıldızların varlığını bilmek, görmeleri zayıf olanlara da hâsıl olmuştur. Hem de, güneşin zuhuru olduğu halde..

Avamda, mümkinatın vücuduna ait ilim vardır; şühudu yoktur. «Zira şühud, basiretin sıfatıdır. Avamın basireti ise., kapalıdır; müşahede edilen ister mülk, ister melekût, ister ceberut, isterse lâhut olsun.

***

Aziz Kardeş,

Avam zümre, havasın hası olanlarla bu bahiste müşterek oldukları gibi, aynı şekilde onların başka yerlerde dahi iştirakleri vardır Bu manadan ötürüdür ki, enbiyanın muamelesi, ehilleri ve ayalleri ile maişet ve muaşeretleri, hükümlerin çoğunda; avamın ehilleri ve ayalleri ile muamelesi, maişetleri ve muaşeretleri gibidirler.

Hayrülbeşer Resulûllah S.A. efendimiz, ehli ve ayali ile onlar misali muamele ederdi.

Resulûllah S.A. efendimizin güzel muamelesi meşhurdur. Şöyle anlatıldı:

� Resulûllah S.A. efendimiz, bir gün Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin'i öptü. Allah onlardan razı olsun. Onlara tam bir güler yüz gösterdi; kendilerim neşelendirdi.

Bunun üzerine, orada hazır olanlardan biri şöyle dedi:

� Benim on bir tane oğlum var; onlardan hiç birini öpmedim.

Onun bu sözüne karşılık, Resulûllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:

� «Bu öyle bir rahmettir ki; Allah-ü Taâlâ kendi rahmetinden kullarına ihsan eylemiştir.»

Surette olsa dahi, havasın hası zatların bazı vasıflarda avam ile müşareketleri olmasına rağmen; avam olanlar, onların pek çok kemalâtından mahrum olmuşlardır. Bunun sebebi de: Noksanları, idrâk kusurları ve onları kendileri gibi sanmalarıdır.

O kimseler ki, vasıflarda ve huylarda peygamberlerden ayrılmışlardır; avamı görürsün: Bunlara tazim ve tevkir ederler. Yine bu mana icabı olarak; evliyanın vasıflarını ve ahlâkını kendi vasıflarına ve ahlâkına benzediği için başkalarına nazaran daha faziletli görürler. Halbuki, bunlarla onların ahlâkı ve evsafı arasında bir mugayeret vardır. İsterse, o huylar en güzel şekli ile peygamberlerde mevcut olsun.

Mahdum Şeyh Ferid Gençşeker'den şöyle anlatıldı:

� Çocuklarından biri ölmüş. Onun vefat haberi geldiği zaman, kendisine hiç bir değişiklik gelmemiş. Demiş ki:

� Bir köpek eniği öldü, onu dışarı çıkarınız.

Amma, Seyyid'ül-beşer Resulûllah S.A. efendimizin oğlu İbrahim as. öldüğü zaman, mahzun olup ağlamış ve şöyle buyurmuş:

� «Ben, senin ayrılığına pek mahzunum.»

Bu cümlesi ile, hüzününü tekid ve mübalağa ile beyan etmiştir. Hele bir bak; hangisi daha faziletli?. Ferid Gençşeker mi? Yoksa Seyyid'ül-beşer Resulûllah S.A. efendimiz mi?.

Avam katında; ki bunlar hayvanlar gibidir; hatta onlardan daha şaşkın durumdadırlar., birinci muamele daha yerinde ve daha faziletlidir. Zira, onlar bunu: Siva ile taallukun olmayışı olarak kabul ederler. İkinci muameleyi dahi, fani ile taallukun aynı sanırlar.. Bunların yersiz itikadından, Allah-ü Taâlâ'ya sığınırız.

Burası, imtihan ve iptilâ yeri olduğu için; avamın iştibaha ve şüpheye düşmesi aynı "hikmet ve maslahattır.

Allahım, bize Hakkı hak olarak göster; ona tabi olmayı nasib eyle. Batılı da batıl olarak göster; ondan sakınmayı nasib eyle..

Seyyid'ül-beşer hürmetine.. Ona ve âline salât ve selâm..

***

Biz, yine asıl sözümüze dönelim.. Deriz ki:

� Peygamberlerin, ashab-ı kiramınm, ashab-ı izama katılan evliyanın imanı; şühuddan sonra, gaybde taltarrur etmiştir. Bu da davete dönüş sebebi ile olmuştur.

Burada bir misal olarak bir şahsı ele alalım. Gündüz güneşi görür; onda güneşin varlığına şühudi imanı bulur. Gece gelince de, bu şühudi imanı, gaybe tebeddül eder.

Ulemanın imanı, her nekadar gaybî ise de; onların gaybı, sür'atle idrâke dönmüştür. Bu dahi, peygamberlere mütabaat nuru vasıtası ile olmuştur. Böylece de nazari ve istidlali olmaktan çıkmıştır.

Burada ulemadan murad: Âhiret ulemasıdır. Zira, dünya uleması, avam müminler sınıfına dahildir.

İman kısımlarının en faziletlisi, avam müminlere nisbet edilen gaybî imandır. Ki bu: Peygamberlere uymaya merbut olup:

� Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu..

� Allah'ın Resulü şöyle buyurdu..

Manalarına bağlıdır.

***

Burada, ulemanın şöyle dediği anlatılıp sorulabilir:

� İstidlali iman, taklidi imandan daha faziletlidir.

Hatta ulemanın pek çoğu, istidlali, imanın şartlarından sayıp taklidi imana itibar etmemişlerdir. Halbuki sen diyorsun ki:

� Taklidi iman daha faziletlidir.

Bunun için şu cevabı veririm:

� Peygamberleri taklid (onlara uymak) yolundan hâsıl ola iman, istidlalidir. Zira, böyle bir taklid sahibi delille bilir ki: peygamberler, Allah-ü Taâlû'dan yaptıkları risalet tebliğinde doğrudurlar.

Bir şahıs, Allah-ü Taâlâ'yı, mucize sebebi tasdik ederse., elbette doğrudur. Zira, peygamberlerin hepsi, mucizelerle teyid edilmişlerdir. Bu manadan ötürü, hepsi de doğrudur.

Asıl muteber olmayan, taklid, imanda sırf babanın taklididir. Bu durumda, peygamberlerin sadakati, tebliğlerinin hak olduğu nazara alınmamıştır. İşte bu İman, çoğu ulema katında muteber değildir.

Kaldı ki, erbab-ı nazar mukaddimelerinin tertibi ile suğradan ve kübradan hâsıl olan istidlali iman, imkâna yakın, vakıaya da uzaktır.

Erbab-ı nazardan hiç birinin, istidlal makamında, Vacib Taâlâ'nın isbatı üzerine Mevlânâ Celâleddin Devani gibi birinin geçtiği bilinmez.

Çünkü o: Hem muHakkiktir, hem de son gelenlerdendir. Vacib Taâlâ'nın isbatı için, çok çok çalıştı.. Buna rağmen, onun istidlâ! mukaddimelerinden bir mukaddime bulunmaz ki: Noksandan, muarazadan, men'den, müdaheleden salim olsun. Bilhassa tevcihten ki, bunu risalesine haşiye yazanlar yapmışlardır.

İstidlal sahibine yazıklar olsun. Mücerred istidlal ile iman olmaz: onun dayanağı, istinad ettiği nokta, peygamberlere uymak olmayınca..

Bir âyet-i kerime meali:

� «Kalıbımız, inzal eylediğine iman ettik; Resulüne tabi olduk. Bizi şahitlerden yaz..» (3/53)