292.Mektup

e-Posta Yazdır PDF

292. Mektup

MEVZUU : Müridlere zaruri olan edeplerin beyanı ve bazı şüphelerin defi..

***

NOT : İMAMI RABBANİ Hz. bu mektubu, Şeyh Hamid Bengalî'ye yazmıştır.

***

Rahman Rahim Allah'ın adı ile..

O Yüce Allah'a hamd olsun ki: Bizleri Adab-ı Nebeviye ile tedib eyledi; Ahlâk-ı Mustafaviye ile de bezedi.. Ona ve âline en faziletli salât ve selâm, en güzel tahiyyat..

***

Bilesin ki,

Bu Tarikat-ı Aliyye'nin salikleri, şu iki şeyden hali değillerdir:

a) Mürid olmuşlardır.

b) Murad olmuşlardır..

Eğer murad olmuşlarsa.. ne saadet onlara.. Bu hal onları, ihtiyarsız olarak, incızap ve mahabbet yolu ile en yüce talebe ulaştırır. Vasıtalı veya vasıtasız olarak, lâzım olan her edebi öğrenirler. Eğer kendilerinden bir zelle sudur eder ise., tezden ayıktırılırlar; onunla muahaze olunmazlar. Eğer zahirde bir şeyhe ihtiyaç duyarlarsa., kendilerinden bir gayret olmadan onun yolunu bulurlar.

Hülâsa: Ezelî inayet, bu büyüklerin hallerine tekeffül eder. Sebepli veya sebepsiz olarak, elbette işleri husule gelir. Bu manada bir âyet-i kerime meali:

— «Allah, dilediğini ona seçip çeker..» (42/13)

Eğer mürid iseler.. kâmil ve mükemmel bir şeyh olmadan, bunların işi zordur.

Şeyhin dahi: Cezbe ve sülûk devleti ile müşerref, fena ve beka saadeti ile mes'ud. seyr-i ilellah seyr-i fillah seyr-i anillah billah seyr-i fil eşya billahi dahi itmam etmiş olması gerekir.

Böyle bir şeyhin, eğer cezbesi sülûkünden önce ve muradların terbiyesi ile terbiye görmüş ise., böyle bir şeyh kibrit-i ahmerdir. Onun kelâmı devadır, nazarı şifadır. Kalblerin canlanması, onun mübarek teveccühüne kalmıştır. Azgın nefsin tezkiyesi onun iltifatına bağlıdır. Böyle bir devletli bulunmadığı takdirde, meczup salik dahi bir ganimetir. Nakısların terbiyesi onun vasıtası ile hâsıl olur: onun vasıtası ile fena ve beka devletine ulaşırlar..

Bir şiir:

Düşer kıyaslarsak sema ile arşı;
Yerle kıyaslarsak ne var ona karşı..

***

Eğer talib, Yüce Sultan Hakkın inayeti ile anlatıldığı manada kâmil ve mükemmel bir şeyhi bulur da ona kavuşursa., onun varlığını ganimet bilmeli. Tamamı ile bütün işlerini ona ısmarlamalı.. Saadeti, onun rızasında: şekavetin dahi onun rızasının hilâfında olduğuna itikad etmelidir.

Hülâsa: Tüm arzusunu onun rızasına tabi kılmalıdır.

Resulûllah S.A. efendimizin şöyle buyurduğu anlatıldı:

— «Hiç biriniz iman etmiş olamaz; taa, nevası benim getirdiğime uyuncaya kadar..»

***

Bilesin ki,

Sohbet edepleri ve onun şartlarına riayet etmek, bu tarikatın zaruretleri arasındadır. Ta ki: Faydalı olmak ve faydalanmak yolu açık ola.. Bunlar olmadan, sohbetin bir neticesi olmayacağı gibi yapılan celselerin de bir semeresi olmaz.

Anlatılan sebepten dolayı, bazı edepleri ve zaruri olan şartları beyan edelim. Bunların, akıl kulağı ile dinlenmesi gerekir.

***

Bir talibe lâzımdır ki: Kalbini bütün cihetlerden alıp şeyhine teveccüh ede.. Şeyhi hayatta iken, onun izni olmadan nafilelerle ve zikirlerle meşgul olmaya.. Onun huzurunda dahi, başkasına iltifat etmeye.. Onun önünde bütünüyle kendisine teveccüh edip oturmalı.. Onur emri olmadan, yanında zikirle dahi meşgul olmamalıdır. Onun huzurunda, farzlardan ve sünnetlerden başka nafile namazlarla meşgul olmamalıdır.

Bu zamanın sultanından şöyle anlatıldı:

— Veziri, yanında ayakta duruyormuş. Tesadüfen nazarı elbisesine ilişir. Onu eli ile düzeltir. Bu halde iken. sultan onu görür. Ve onu, kendisinden başkasına yönelmiş bulur. Azar ederek, ona şöyle der:

— Bu fiili hazmedemem. Vezirim olduğu halde huzurumda bulunup benden başkasına iltifat edesin ve elbiseni düzeltmekle meşgul olasın..

Şimdi düşünmeli.. Bu düşük dünya işleri için böyle ince edeplere riayet gerekli olunca.. Yüce Allah'a vusul vesilelerine karşı edeplere riayet etmek, elbet daha fazla gerekli olmalıdır. Hem tam manası ile.

Mümkün olduğu kadar, gölgesi şeyhinin elbisesi üzerine veya gölgesine düşecek şekilde ayakta durmamalı..

Onun namaz kıldığı yere ayak basmamalıdır.

Onun abdest aldığı yerde abdest almamalıdır.

Onun kullandığı kapları da kullanmamalıdır; onlarla yemek yiyip bir şey içmemelidir.

Onun huzurunda iken, bir başkası ile konuşmamalıdır. Hatta, bir başkasına dahi teveccüh etmemelidir.

Onun bulunduğu tarafa onun gıyabında ayak uzatmamalıdır. O tara fa tükürmemelidir.

Şeyhinden her ne sudur eder ise., onu doğru bilmelidir; onu isterse zahiren doğru görmemiş olsun. Zira o, yaptığım ilham ve izin ile yapar. Böyle olunca da, itiraza mecal kalmaz.

Bazı suretlerde, onun ilhamına hata düşse dahi, ilham işindeki hata, içtihaddaki hata misillidir. Onda ayıplama ve itiraza ver yoktur.

Bir mürid için, elbette şeyhinin mahabbeti özünde hâsıl olması gerekir. Zira, mahbuptan her ne sudur eder ise., muhibbin nazarında sevimlidir. Onda itiraza yer yoktur.

Bir mürid, külli ve cüz'i işlerde şeyhine iktida etmelidir. Yemekte, içmekte, giyim işinde, taat içinde.. Hiç değişmez..

Müride gerekir ki, şeyhinin eda tarzında namazını kıla.. Hatta bu babda fıkhı, onun amelinden ala..

Bir şiir:

Olunca bir kimsenin kasrında güzeller, kalır;
Bağlarda bahçelerde gezip eğlenmekten alır.

Şeyhinin harekâtına ve sekenatına itiraz için, nefsine bir itiraz yeri asla bırakmamalıdır. Eğer itiraz, bir hardal tanesi kadar olsa, bu itirazın mahrumiyetten başka bir neticesi olmaz.

İnsanların en şakisi ve saadetten en uzak olanları, bu evliya taifesini ayıplı görenlerdir. Bu gibi büyük belâlardan Allah-ü Taâlâ, bizi korusun.

Bir mürid, şeyhinden kerametler ve harika işler talep etmemelidir. İsterse, bu talep gönülden geçsin veya vesvese yolu ile olsun. Sen, hiç işittin mi ki: Bir mümin peygamberinden mucize taleb etsin. Bu talebi ancak küffar ve ehl-i inkâr taleb eder.

Bir şiir:

Faydalıdır mucizeler kahrında düşmanın:
Ancak güzel bir neticesi vardır iktidanın..

Faydalı olmaz mucizeler imanda elbet; Uymak çeker yanına hidayette olmanın..

Müridin hatırına bir şey geldiği zaman, ara vermeden onu hemen şeyhine arz etmelidir. Şayet o durumu çözülmez ise., kusuru kendi nefsinde bilmelidir. Hiç bir şekilde noksanlığın şeyhi tarafına dönmesine asla cevaz vermemelidir.

Eğer gördüğü bir rüya olursa., onu gizlemeden şeyhine anlatmalıdır; tabirini dahi ondan taleb etmelidir. Tabirden dolayı kendisine inkişaf eden durumu dahi ona arz etmeli ve doğrusunu yanlışından ayırd etmeyi ondan taleb etmelidir. Bu hususta, asla kendi keşfine dayanmamalıdır. Zira, bu âlemde hak, batılla karışık durumdadır. Doğru dahi hata ile karışıktır. Bir zaruret durumu dışında, şeyhin izni olmadan şeyhinden ayrılmamalıdır. Çünkü, bir başkasını tercih etmek ve başkasını ondan daha faziletli görmek, müridliğe aykırı düşer.

Sesini şeyhinin sesinden yüksek çıkarmamlıdır. Onunla konuşurken, sesini ondan yüksek tutmamalıdır. Zira, bu gibi şeyler edep dışı hareketlerdir.

Her ne gibi feyiz ve fütuhat gelir ise., itikad etmeli ki o: Şeyhinin vasıtası ile gelmektedir. Şayet rüyada, başka meşayihten kendisine feyiz geldiğini görür ise., bunu dahi şeyhinden bilmeli, görmelidir.

Şunun bilinmesi gerekir ki: Şeyh, kemalâtı ve füyuzatı cami olduğundan; kendisinin has istidadına münasip bir şekilde feyiz ulaşır. Yani: Şeyhlerden bir şeyhin kemaline uyar bir halde.. Demek istiyorum ki:

— Feyiz verme sureti ondan zuhur eder.

Çünkü: Şeyhinin letaifinden bir latifenin, o feyizle münasebeti vardır; o şeyhin suretinde zuhur eder. Mürid dahi, iptilâ yollu o latifeyi şeyh olarak tahayyül eder. Yine sanır ki: Bu feyiz ondan geliyor. İşbu durum, büyük bir yanılmadır.

Allah-ü Taâlâ bizi, ayakların kaymasından korusun. Şeyhin itikadı ve mahabbeti üzerine istikamet nasib eylesin. Seyyid'ül-beşer hürmetine.. Ona ve âline salât ve selâm..

***

Hülâsa:

— Tarikat, tümden edeptir.

Darb-ı meseli meşhurdur. Edepten ari olan bir kimse, Yüce Allah'a vâsıl olamaz.

Şayet mürid, bazı edeplere riayette kendini kusurlu görür ise.. onların edasında lâyıkı veçhile tam duramadığını, çalışmak sureti ile onların uhdesinden gelemediğini anlarsa., ondan bu kusuru affa uğrar. Lâkin, kusurun itirafı mutlak surette lâzımdır. Edeplere riayet edemediğini anlarsa., bu hali ile de, nefsini kusurlu saymaz ise., böyle bir şeyden Allah'a sığınmak gerek.. Zira böyle bir kimse, o büyüklerin bereketlerinden mahrumdur.

Bir şiir:

Olmaz ise bir kimsenin saadet ikbali;
Fayda vermez ona peygamberi görme hali..

***

Evet..

Şeyhin teveccühü ve himmeti bereketi ile mürid, fena ve beka mertebesine ulaştığı zaman, kendisine ilham ve feraset yolu da zuhur eder ise., şeyhi dahi bunu kabul edip onu doğrular ve kemaline şehadet eder ise., işte o zaman, müridin şeyhine muhalif davranması yerinde olur; ama ilhama dayalı olan bazı işlerde.. O ilhamının muktazası ile de amel edebilir. İsterse şeyh katında onun aksi taHakkuk etmiş olsun.. Çünkü mürid, artık taklid (uyma) bağından kurtulmuştur. Bu hali ile onun için taklid, hatadır. Görmez misin ki: Ashab-ı kiram bazı içtihada dayalı meselelerde ve münzel olmayan hükümlerde Resulûllah S.A. efendimizin reyine muhalefet etmişlerdir. Bazı kereler de doğru olan, ashap tarafında bulunmuştur. Bu mana, ülül-elbab olan ilim erbabına gizli değildir.

Üstte anlatılan manadan anlaşılmış oldu ki: Kemal ve ikmal mertebesine ulaştıktan sonra, muhalefet caiz olup edep dışı hareketten de uzaktır. Belki edep orada doğrudan doğruya bu muhalefettir. Nitekim ashab-ı kiram kemal manada edep sahibi idiler; Resulûllah S.A. efendimize uyma dışı bir harekette de bulunmazlardı.

Bu manadan olarak, İmam Ebu Yusuf, içtihad mertebesine ulaştıktan sonra, imam Ebu Hanife'ye uyması hatadır. Doğru olan, kendi görüşüne tabi olmasıdır: Ebu Hanife'nin reyine değil.. Şu mesele meşhurdur ki: İmam Ebu Yusuf, Ebu Hanife ile altı ay Kur'an'nın mahluk olup olmadığı üzerine münazaa etmiştir. Bunu bizzat, İmam Ebu Yusuf anlatmıştır. Allah onlara rahmet eylesin.

Herhalde duymuş olacaksın:

— Sanatın tekmili, fikirlerin katılması iledir.

Cümlesi meşhurdur. Eğer sanat, bir fikir üzerinde kalıp dursa., onda bir ziyadelik ve yenilik olmaz. Sibeveyh'in zamanındaki nahiv ilmini görmez misin ki., değişik görüşler ve ayrı ayrı fikirlerle aslının yüz misli daha artıp kemale ulaşmıştır. Ancak, o ilmin binasını kuran, onun temelini atan Sıbeveyh olduğundan fazilet onundur. Fazilet evvellerin ise de, kemal son gelenlerindir.

Bu manada gelen şöyle bir hadis-i şerif vardır:

— «Ümmetim, yağmur gibidir. Evveli mi hayırlıdır; âhiri mi bilinmez?.»

***

BAZI MÜRİDLERİN ŞÜPHESİNİ GİDERMEK ÜSTÜNE TENBİH..
Bilesin ki,

Müridler demişlerdir ki:

— Şeyh, öldürür ve diriltir.

Öldürmek ve diriltmek, şeyhlik makamının levazimi arasındadır.

Burada diriltmekten murad: Ruhun diriltilmesidir; cismin değil.. Öldürmekten murad ise., ruhun öldürülmesidir; cismin değil.

Hayattan ve ölümden murad: Fena ve bekadır. Bu ikisi, velâyet ve kemal makamına ulaştırır. Kendisine uyulan şeyh ise.. Sübhan Allah'ın izni ile bu iki şeyi tekeffül etmiştir. O zaman, bu iki şeyin her biri şeyhe lâzımdır. Bu durumda:

— Öldürür ve diriltir.. Cümlesinin manası şu olur:

— Fenaya ve bekaya ulaştırır.

Esas manası ile öldürme ve diriltme işinde şeyhlik makamının bir dahli yoktur.

Kendisine iktida edilen şeyhin durumu, kehribar gibidir. Kendisi ile münasebeti olan her şey ardından gider; onun cezbesine kapılır. Meselâ: Kehribara nisbetle saman çöpü gibi.. Tam manası ile ondan nasibini alır.

Harika haller ve kerametler, müridlerin cezbesi için değildir. Müridler, şeyhe manevi münasebetle cezb'olup dururlar. O kimselerin ki, bu büyüklerle münasebeti yoktur; onların kemalât nimetlerinden mahrumdurlar. İsterse o büyüklerin kerametlerinden bin tanesini müşahede etsinler. Bu mana için yerinde olur ki: Ebu Cehil ve Ebu Leheb şahit tutula.. Bundan başka Sübhan Allah küffar için söyle buyurdu:

— «Onlar, bütün âyetleri görseler, yine onlara iman etmezler. Hatta o kâfirler sana geldikleri zaman, seninle çekişerek şöyle derler:

— Bu, evvellerin masalından başka bir şey değil..»

Vesselam..