302.Mektup

e-Posta Yazdır PDF

302. Mektup

MEVZUU: a) Üç velâyetin farkı..

b) Nübüvvetin velâyetten daha faziletli olduğu..
c) Nübüvvet makamının bazı hususiyetleri..

Ve bunlara münasip bazı bilgiler.

***

NOT : İMAMI RABBANİ Hz. bu mektubu, Mahdumzade, Câmiul-ulum'üz-zâhiriye vel-batınıye Mecd'üd-din Muhammed Masuma yazmıştır.

***

Bilesin ki,
Velâyet, ilâhi yakınlıktan ibarettir: zıllıyet şaibesi olmadan tasavvur edilemez. Hicapların hailleri olmadan da hâsıl olmaz. Eğer evliya velâyeti ise., zıllıyet damgası ile mühürlüdür. Enbiya velâyeti, her nekadar zıllıyet dışında ise de; lâkin, esma ve sıfatın haiüyeti olmadan taHakkuk etmez. Mele-i âlâ velâyeti, isimlerin ve sıfatların hicapları üstünde ise de, onun için dahi, şuun ve itibarların hicapları mutlaka vardır.

O şey ki, kendisine zıllıyet şaibesi tari olmamış ve daha yolda iken esma ve sıfat perdelerini bırakmıştır; böylesi ancak nübüvvet ve risalettir.

Mana, üstte anlatıldığı gibi olunca, mutlak surette, zaruri olarak nübüvvet velâyetten daha faziletlidir. Kurb-u nübüvvet dahi zati ve aslidir. Bir kimse, onların hakikatına muttali olmazsa, aksine hükmeder; kalben de kabul eder.

Vusul, nübüvvet mertebesinde olup husul dahi velâyet makamındadır. Zira husul, vusul hilâfına zıllıyet mülâhazası olmadan tasavvur edilemez.

Husulün kemalinde, ikiliğin kaldırılması vardır; vusulün kemalinde ise., ikiliğin bekası vardır.

İkiliğin kalkması, velâyet makamına münasiptir. İkiliğin bekası ise., nübüvvet mertebesine mülayim gelir.

İkiliğin kalkması velâyet makamına münasip olduğuna göre, bütün vakitlerde, zarurî olarak sekir hali velâyet makamına lâzım gelir. Nübüvvet mertebesinde ikilik baki olduğuna göre de, ayıklık hali o mertebenin hususiyetleri arasındadır.

Tecellilerin husule gelmesi; ister suretlerin ve şekillerin kisvesinde olsun; isterse renklerin ve nurların hicabında olsun., bunların hepsi, velâyet makamlarında, mukaddematını ve mebde'lerini aşıp geçme sırasındadır. Amma, nübüvvet mertebesi böyle değildir. Zira orada asla vusul olup tecellilerden ve zuhurattan istiğna vardır; zira bunlar, o aslın gölgeleridir. O tecellilere ihtiyaç ise., o mertebenin mukaddimelerini ve mebde'lerini aşma sırasındadır. Meğer ki, uruc velâyet yolundan ola.. Bu durumda o tecellilerin husulü velâyet vasıtası iledir; nübüvvet kemalâtına doğru ulaşma yolu mesafesini aşma vasıtası ile değildir.

Hülâsa: Tecelliler ve zuhurat, zılâlden haber verirler. O ki, zılâl ile alâka peydah etmekten halâs bulmuştur; tecelliyattan dahi halâs bulmuştur. İşte o zaman, bu makamda:

— «Onun gözü kaymadı..» (53/17)

Mealine gelen âyet-i kerimenin sırrını taleb etmesi yerinde olur.

***

Ey Oğul,

Aşk ıstırabı, mahabbet tantanası, şevk heyecanı veren inlemeler, elem ve zevk karışımı bağırıp çağırmalar, vecd, raks., bütün bunlar, zılâl makamlarında ve zılla dayalı zuhurat ve tecelliler zamanındadır. Asla vüsuldan sonra, bu türlü işlerin husulü tasavvur edilemez. Bu yerde mahabbet:

— Taat arzusu (iradesi)..

Manasına gelir.. Ulemanın da anlattığı gibi, şevke ve zevke menşe olabilecek derecede anlatılan mana üzerine zaid bir şey yoktur Yani: Sofiyeden bazılarının sandığı gibi..

***

Ey Oğul, dinle..

İkiliğin kalkması, velâyet makamında matlub olduğu için; zarurî olarak evliya, iradenin izalesine çalışmıştır. Bu manada, Şeyh-i Bistam (Bayezid-i Bistamî) şöyle demiştir:

— İstiyorum ki, iradem olmaya..

Nübüvvet mertebesinde ise., ikiliğin kalkması nazara alınmadığından, iradenin kendi zevali matlub değildir. Nasıl matlub olur ki; haddi zatında irade kâmil bir sıfattır. Nefsin ona düşkün oluşu, onun mütaallakatının habaseti dolayısı iledir. Bu durumda, yerinde olur ki; onun alâka duyduğu şeyler, kabaset nevinden ve razı olunmayan cinsten olmaya.. Elbette gerekli olan odur ki: Bütün muradlar. Sübhan Hakkın razı olduğu şeylerden ola.. Bu mana icabı olarak; velâyet makamında, tüm beşeri sıfatların nefyine çabalarlar. Nübüvvet mertebesinde ise., bu sıfatın kötü alâkalarının giderilmesi matlubdur: bu sıfatın aslının giderilmesi değil.. Zira o, haddizatında kemal üzeredir.

Üstte anlatılan manada, ilim sıfatını ele alalım. Şayet ona bir noksan arız olursa., bu, onun kötü alâkasındandır. Bu durumda, onun kötü alâkasını gidermek zarurî olur; onun aslını gidermek değil.. Bu kıyas, bütün sıfatlarda geçerlidir.

O kimse ki, velâyet yolundan nübüvvet makamına ulaşır; elbette onun için yol esnasında sıfatların aslını nefyetmek lâzımdır. O kimse ki, anlatılan makama velâyet tavassutu olmadan ulaşır; onun için sıfatların aslını nefyetmeye hacet yoktur. Elbet onun için yerinde olan, o sıfatların kötü alâkalarını nefyetmektir.

***

Aşağıda anlatılanların da bilinmesi gerekir., Şöyle ki: Kendisinden:

— Velâyet-i evliya, velâyet-i suğra..

Diye tabir edilen, velâyet-i zilliyedir. Ki bu, yukarıda anlatıldı. Enbiyanın velâyeti ise., zilli geçmiş olup anlatılandan başkadır. Bunda matlub olan ise., beşerî sıfatlar dolayısı ile. kötü alâkaları gidermektir; o sıfatların aslını gidermek değil..

Sıfatların kötü alâkaları giderilme durumu hâsıl olunca., enbiya velâyeti hâsıl olur. Onlara salât ve selâm olsun. Bundan sonra uruc vaki olunca, nübüvvet kemalâtına taalluk eder.

Üstteki beyandan anlaşılmış oldu ki: Nübüvvet için velâyetin aslı mutlaka lâzımdır. Zira velâyet, onun mukaddimeleri ve mebde'leri meyanında sayılır.

Zıllî sayılan velâyete gelince., nübüvvet kemalâtına kavuşmak için ona hacet yoktur. Evliyanın bazısı ona erdiği halde, bazısı da ona hiç raslamaz. Bu manayı anla..

Hiç şüphe edilmeye ki, kötü alâkalarına nisbetle, sıfatların aslını gidermek, cidden zordur. Bu durumda, nübüvvet kemalâtının husulü, velâyet kemalâtının husulüne nisbetle daha ehven, daha kolay ve daha yakındır. Seyirde ve yakınlıkta olan bu tefavüt; asıldan ayrılan işlere nisbetle, asla vusul olan bütün işlerde caridir. Kimyanın aslını görmez misin?. En kolay yoldan husule geleceği gibi, kolay bir ameliye ile elde etmek müyesser olur. O ki, aslından ayrılmıştır; mihnet, taab ve meşakkat içinde olup onun tahsili uğruna ömrünü ifna eder. Durum böyle olmasına rağmen, eline mahrumiyetten başka bir şey geçmez. Bu meyanda elde ettiği dahi asla benzeyen şöyle veya böyle şeylerden başka değildir. Çoğukez, bu arızî benzerlik dahi ondan zail olup gider. Kendi aslına döner; habasete ve denaete yönelir. Haliyle, aslına vâsıl olan kimse böyle değildir. Zira bu, amelin kolay yanında olup yolun yakınına girmiştir. Aldatma ve habaset korkusundan da emin bulunmaktadır.

Bu yolun saliklerinden bir cemaat; ağır riyazet, şiddetli mücahede sonunda zıllardan birine vâsıl olunca., sandılar ki: Mutluba kavuşmak, ağır riyazetlere ve şiddetli mücahedelere bağlıdır. Amma bilmediler ki: Matluba varmanın, bu yoldan daha'yakın bir başka yolu vardır; bu dahi nihayetin de nihayetine ulaştırır. Bu yol, içtiba yolu olup mücerred fazla ve kereme kalmıştır. Bu cemaatın tercih, ettiği yola gelince., inabe yolu olup mücahedeye bağlıdır. Bu yoldan vâsıl olanlar dahi azdan daha azdır. İçtiba yolundan vâsıl olanlar ise., enbiyanın büyük bir cemaatıdır. Onlara selâm olsun. Bunların hepsi, içtiba yolundan seyirlerine geçmişlerdir. Keza onların ashabı dahi, tebaiyet ve veraset ile içtiba yolundan vâsıl olmuşlardır.

İçtiba erbabının riyazetine gelince., bu: Vusul nimetinin şükrünü eda etmek içindir. Resulûllah S.A. efendimiz yaptığı ağır riyazetin manasını sorana şöyle cevap vermiştir:

— «Şükreden bir kul olmayayım mı?.»

Halbuki, kendisinin gelmiş ve geçmiş günahları bağışlanmıştır.

İnabe ehlinin mücahedeierine gelince, bu dahi, vusulün husulü içindir, ikisi arasında o kader fark var ki..

İçtiba yolu, yola alınmak ve yola çekilmektir. İnabe yolu ise., yol üzere seyirdir.. Cezbe ile seyir arasında büyük fark vardır. Çabuk cezbe olur; amma, vuslatın vadesi uzundur. Seyreden, ağır gider; çok kere de yolda kalır. Bu manadan olarak, Hace Bahaeddin Nakşıbend şöyle dedi:

— Biz, faziletli kılınmışlarız.

Evet., üstteki mana yerindedir. Eğer böyle bir fazilet olunmaydı; başkalarının nihayeti, nasıl bunların bidayetine dere olunmuş olurdu?.

Bir âyet-i kerime meali:

— «Bu, Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Ve.. Allah büyük fazlın sahibidir.» (62/4)

***

Biz yine esas söze donelim.. Deriz ki:

— Bu Fakir, muazzam şeyhine yazdığı arzuhallerde şöyle yazmıştı:

— Tüm muradlar kalktı; lâkin, iradenin kendisi hali üzere baki kaldı.

Bir müddet sonra da, şöyle yazdı:

— İrade dahi, muradlar gibi, kalkmış oldu.

Vakta ki, Sübhan Hak, kendisini veraset-i enbiya ile müşerref eyledi; o zaman bildi ki: İradenin, kötü alâkalarının kalkması, zeval bulması, iradenin kendisinin kalkması değildir. Çünkü: Etem ve ekmel bir şekilde kötü alâkaların kalkma husulünde, iradenin aslının kalkması gerekmez.

Çoğu kez, mücerred fazl ile, bir şey müyesser olur; amma buna zorlu çalışma ile, onda bir dahi erilemez.

Ey Oğul,

Velâyet makamında yerinde olan odur ki, dünya ve âhiretten yana tam ye'se düşüle ve onlardan iraz edile.. Âhiret ile alâka peydah etmek, dünya ile alâka nev'inden sayılmalıdır. Âhirete dair şevk dahi dünya şevki gibi sayılmalı.. Bunlar, bu yolda sevimli olan işler değildir. Bu manadan ötürü, Davud Taî şöyle dedi:

— Selâmet istiyorsan, dünyaya selâm edip geç; keramet istiyorsan, âhirete karşı kibirli ol., büyüklen.,

Yüce Allah'ın:

— «Sizden bir kısmı dünyayı ister; bir kısmı da âhireti ister..» (3/152)

Emri üzerine fikre varıp, her iki taifeden de şikâyette bulunmuşlardır.

Hülâsa..

Sübhan Hakkın gayrı olan masivayı unutmak, dünyaya ve âhirete şamildir. Fena ve beka ise., ikisi birden velâyetin parçalarındandır. Bu durumda, elbet velâyette âhireti unutmak gerekir.

Âhiretle taalluk, ancak nübüvvet kemalâtında iyi gelir. Âhirete karşı şevk dahi onda beğenilir. O yerde şevk ve korku şöyledir: Âhiret şevki ve âhiret korkusu.. Âhiretle alâkadar olmak dahi şu âyet-i kerimelerdeki mana iledir:

— «Korku ve ümid ile Rab'larına duâ ederler.» (32/16)

— «Rab'larından çekinirler; azabından da korku duyarlar.» (17/57)

— «Tenhada dahi Rab'larından çekinirler ve onlar kıyametten de korkarlar.» (21/49)

İşbu âyet-i kerimelerde, onların vasıflan anlatılır. Yani: Üstte anlatılan makam erbabının..

Onların ağlayıp inlemeleri, âhiret ahvalini hatırlamalarındandır. Elemleri ve hüzünleri ise., kıyamet gününün dehşetlerinden korktukları içindir.

Devamlı olarak, kabir fitnesinden Allah'a sığınırlar; cehennem azabından dahi korkarlar. Bu azaptan, tam bir tazarru ile Melik Cebbar Allah'a iltica ederler..

Onlar katında, Yüce Hakkın şevki, âhiret şevkidir; mahabbetleri ise, âhiret mahabbetidir. Çünkü, Yüce Allah'ın cemaline kavuşmak, âhirette vaad edilmiştir; tam manası ile rızanın kemali ise., yine âhirete bırakılmıştır.

Dünya, Yüce Hakkın buğzuna uğramıştır; âhiret ise., onun razı olduğudur. Bu durumda, Yüce Hakkın razı olduğu ile, buğzettiği vakitlerin hiç birinde müsavi olamaz. Zira, buğza uğrayan; iraz edilip kendisinden yüz çevirilmeye lâyıktır. Kendisinden razı olunan ise., ikbale lâyıktır. Razı olunan şeyden iraz edip yüz çevirmek, sekrin aynı olup Yüce Hakkın rızasının ve davetinin hilâfınadır. Nitekim, Allah-ü Taâlâ'nın şu fermanı, anlatılan mananın şahididir:

— «Ve.. Allah, sizi selâm yurduna davet eder..» (10/25)

Yani: Cennete davet eder..

Sübhan Allah, tekid ve mübalağa ile, âhirete teşvik eder. Bu durumda, âhiretten iraz edip yüz çevirmek, Yüce Hak ile muaraza olur, Hakikatte durum bu olup Yüce Hakkın rızası bulunan şeyi kaldırmaktır.

Davud-u Taî'nin, velâyette sağlam kademi olduğu için, üstün şanına göre;

— Âhireti terk etmek, keramettir.

Manasına kail oldu. Ama, bilmedi ki: Ashab-ı kiramın tümü, âhiret fikrine müptelâ olmuş; onun azabından korkup titremişlerdir. Şöyle anlatıldı:

— Hazret-i Ömer r.a. bir evin önünden geçiyordu. Orada, birinin şu âyet-i kerimeyi okuduğunu işitti:

— «Rabbın azabı vaki olacaktır; onu giderecek bir şey de yoktur.) (72/7-8)

Bu âyet-i kerimeyi işitince, düşüp bayıldı. Kendisini taşıyıp evine götürdüler. Bu halin eleminden bir müddet hasta olup kaldı. O kadar ki, halk kendisine:

— Geçmiş olsun..

Demeye geliyordu.

Evet..

Dünyayı ve âhireti unutmak, fena makamında ve orta hallerde müyesser olur. O zaman, âhiretle alâkadar olmak, dünya ile alâkadar olmak gibi gelir. Amma, beka ile müşerref olunup iş nihayete erdiği zaman, nübüvvet kemalâtı dahi zillini uzattığı zaman., bütün gayret âhirete yönelir; cehennemden de, Yüce Hakka sığınılır. Cennet dahi temenni edilir.

Cennetin ağaçları, ırmakları, huri ve gılmanları ile; dünyaya ait eşyanın hiç bir benzerliği yoktur. O kadar ki, bunlar bir birinin nakzedeni olup misalde gazapla rıza gibidir. Cennetin ağaçları, ırmakları ve orda bulunanların tümü, salih amellerin neticeleridir, semereleridir. Nitekim, Resulûllah S.A. efendimiz bu manada şöyle buyurdu:

— «Cennet, ekimsiz yaban yerdir. Oranın ekimi şu tesbih duasını okumalıdır:

— Allah Sübhandır. Allah'a hamd olsun. Allah'tan başka ilâh yoklar. Allah en büyüktür.» (1)

Resulûllah S.A. efendimiz bir hadis-i şerifinde, şöyle buyurduğu Cabir'den r.a. anlatıldı:

— «Bir kimse şu tesbihi okursa., onun için cennette bir hurma ağacı dikilir.»

— Allah sübhandır; ona hamd olsun.» (2)

Bu manaya göre, cennetin ağacı, okunan teşbih dualarının iyi bir neticesi olur.

Tenzihiyet kemalâtı, anlatılan cümlede harllerin ve seslerin kisvesine girdiği gibi: cennette dahi aynı kemalât, ağaç kisvelerine girecektir. Bu kıyasa göre: Cennette olanların tümü, saiih amellerin neticesidir. Yüce Hakkın varlığına dair kemalâttan, söz ve amel kisvesine giren dahi, cennette lezzetler ve nimetler perdesinde zuhur edecektir. Zaruri olaraktan da bu lezzet ve nimete ermek makbul olacak ve rızaya uygun düşecektir. Likaya ve vusule dahi vesile olacaktır.

Eğer Rabia-i Miskine anlatılan sırra vâkıf olmuş olaydı; cennetin yakma fikrini hatırma getirmezdi. Hiç bir şekilde, cennetle alâkadar olmayı, Sübhan Hakkın gayrı ile alâkadar olmak görmezdi. Haliyle, dünyaya ait lezzetlerin ye nimetlerin durumu böyle değildir. Zira bunların menşei habaset olup âhirette neticesi dahi mahrumiyettir. Allah-ü Taâlâ bizi ondan saklasın.

Her nekadar dünya nimetleri şeriat açısından mubah ise de; hesaba durmak önümüzdedir. Yazık bin kere yazık.. Şayet rahmet elimizden tutmaz ise.. Şer'an bir mubah olma durumu yok ise., o zaman: Şiddetli tehdidlere uğramak vardır.

Bir âyet-i kerime meali:

— «Rabbımız. nefislerimize zulmettik; bizi bağışlayıp merhamet etmezsen, ziyana dalanlardan oluruz.» (7/149)

Bu mana açısından bakılınca, buradaki lezzetlerle o lezzetler arasında ne gibi bir münasebet olur?. Buranın lezzeti, öldürücü zehirdir: öbürü ise., faydalı tiryaktır.

Âhiret endişesi, ya avam müminlerin nasibidir; yahut da, havasın da havası zatların nasibidir. Havas zümreye gelince., bunlar bu endişeden uzaktır, kerameti, anlatılanın aksinde görürler.

Bir mısra:

Aşkına düştükleri kadardır insanların yolları..