358.Mektup

e-Posta Yazdır PDF

358. MEKTUP

MEVZUU: Alemin tamamı, vacibiyet isimlerinin ve sıfatlarının tecelligâhlarıdır; zatın değil. Zira, mümkinin zattan yana bir nasibi yoktur. Şunun için ki: Mümkinin kendi kendine kıyamı yoktur; hepsi araz olup cevheriyetten yana hiçbir korku almamıştır.

Ve bu münasebetle bazı hususların beyanı.

NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Menba-ı Hakaik Maden-i Maarif Hace Hüsameddin Ahmed'e yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun; selâm seçmiş olduğu kullarına.

Ey Mükerrem Mahdum,

Bir mısra:

Yazılanın en güzeli, sözüdür dostların...

Duyulmamış maariften yazılacaktır; onları dinlemek gerekir. Havasın dahi havassı' zatların murakabesi de beyan edilecektir. O yana da açık bir şekilde teveccüh edilmesi yerinde olur.

***

Bilinmesi yerinde olur ki, alem, tamamı ile isimlerin tecelligâhları olup , yüce mukaddes vacibiyet sıfatlarının da zuhur yerleridir. Şayet mümkinde bir havat var ise o yüce mukaddes Vacib Zat'ın hayatına bir ayna olmuştur Eğer onda bir ilim var ise, o yüce Zat'ın ilmine aynadır. Eğer onda bir kudret var ise, o yüce Zat'ın kudretine bir aynadır. Bu kıyas, böylece devam edip gider... O nun zatı için, alemde ne mazhar vardır; ne de ayna. Hatta onun zatı için, alemle bir münasebet ve iştirak asla yoktur. Hem de kesin olarak. İsterse bu münasabet isimde veya surette olsun. Bu mana, bir ayet-i kerimede şöyle anlatıldı:

"Elbette Allah alemlerden ganidir."(29/6)

Fakat, isimler ve sıfatlar öyle değildir. Zira, bunların alemle isim yönünden münasebeti, suret yönünden ne iştiraki vardır. Nitekim, Vacib Taala'da ilim olduğu gibi, mahlukta dahi ilim vardır. Amma, mahluktaki o ilmin suretidir. O Zatta kudret olduğu gibi, mümkinde dahi kudret vardır. Orada kudretin kendisi olduğu gibi; burada da kudretin sureti vardır. Amma, zat öyle değildir. Zira, mümkinin, o devletten yana nasibi yoktur; onun için, kendi kendine kıyam verilmemiştir. Hatta mümkin, yüce Hakkın isim ve sıfatları üzerine mahluk olduğu cihetten tamamı ile arazdır. Cevheriyetten yana hiçbir koku almamıştır. Onun kıyamı dahi, yüce mukaddes Vacib Taala'nın zatı iledir.

Akıl erbabının, bu alemi cevher ve araz olarak ikiye ayırmaları, onların nazarlarının zahirle kısıtlı olduğundandır. Mümkün cinsinden, bazısının bazısı ile kıyamı var ise, bu arazın arazla kıyamı kabilinden olup arazın cevherle kıyamı değildir. Hatta, hakikatta iki arazın kıyamı, yüce mukaddes Vacib Zat iledir. Onların arasında hiç de cevheriyet sabit olmamıştır. Bütün mümkinatın Kayyum'u, yüce mukaddes Allah'tır. Hakikatta, mümkin için bir zat yoktur ki; o zat ile kendisi kıyam ede... Elbette zat, yüce mukaddes Vacib Taala'nındır; sıfatları dahi onunla kaim olmaktadır; keza bütün mümkinat dahi öyledir.

-Ene... (Ben) lâfzı ile, herkesin kendi zatına vaki olan işarete gelince...

Bu işaret hakikatta; o tek olan zata işarettir ki, her şeyin kıyamı onunladır. işaret eden, bunu bilsin veya bilmesin. İsterse, yüce Hakkın Zat'ı; kendisine işaret edilen ve bir şeyle de asla ittihad etmiş olmasın.

Üstte anlatılan derin maarifi, kusurlular tevhid-i vücudi maarifi ile karıştırmasın. Eli ve cebi de birbirine müttahid sanmasınlar. Çünkü tevhid erbabı, yüce mukaddes Zat'tan başka bir varlığa kail olmazlar; isimlerine ve sıfatlarına da ilmi itibar olarak kanaat ederler. Mümkinatın hakikatları için derler ki:

-Onlara vücud rayihası ulaşmamıştır. Ayan dahi, vücud rayihasını almamıştır.

işte, üstteki cümle, onların kelâmından alınmıştır.

***

Bu Fakir, şuna itikad eder ki: Yüce Allah'ın sıfatı, zatı üzerine fazladan bir varlıkla mevcuttur. Nitekim, ehl-i ulema dahi, buna kaildir. İsimlerin ve sıfatların tecelligâhları olan mümkinata gelince, onlar için dahi vücud isbat edilir.

Bu babda netice söz şu ki: Mümkinat için, kendi kendine kıyamı olmayan arazdan başka bir şey bilinmiyor. Mümkinatta kendi kendine kıyamı olan cevher, ona isbat edilememektedir. Bunun için, yakin derecedeki mana şu ki, her şeyin kıyamı, yüce Hakkın zatı iledir.

Üstteki mana üzerine, şöyle bir şey sorulabilir:

-Yapılan bu tahkikten anlaşılan odur ki; mümkinatın zatı, aynen Vacib Taala'nın zatıdır; mümkin dahi şanı yüce Vacib ile müttahiddir. Böyle bir şey ise, hakikatlerin değişmesini gerektirdiğinden muhaldir.

Bunun için şu cevabı veririm:

-Mümkinin zatı, yani mahiyeti ve hakikati; Allahu Taala'nın isimlerine ve sıfatlanna tecelligâh olarak mahsus kılınan müteaddid arazların aynıdır. Bu ayniyet için, Vacib Taala'nın zatı ile asla bir beraberlik yoktur. Aralarında ittihad dahi yoktur; hem de şekillerin hiçbir ile. Onun için de, hakikatların kalbi (değişmesi) gerekmez. Dolayısı ile o makamda, arazlara yüce mukaddes Zat ile kıyamdan başka bir şey kalmaz. Onun Kayyumiyeti dahi, bütün eşya iledir.

***

Burada, bir başka soru daha sorulabilir:

-Ene... (Ben...) lâfzı ile herkesin zatına işareti, Vacib Taala'nın zatına raci olmaktadır.

Bundan lâzım gelir ki; mümkinin zatı, yani mahiyeti ve hakikati Vacib Taala'nın ayenn zatı olan. Zira, herkesin:

-Ene... (Ben...) lâfzı ile işareti, kendi hakikatına ve mahiyetinedir.

Bu dahi, hakikatin kalbini (değişmesini) gerektirir. Tevhid-i vücudi erbabının kelâmının dahi aynıdır.

Bu soruya şu cevabı veririm:

-Evet... herkesin:

-Ene... (Ben...) lâfzı ile işareti kendi hakikatına olsa dahi; ama, onun hakikati bir araya gelmiş arazlardan olduğu için, bu işarete onun kabiliyeti yoktur.

Zira, arazlar, asaleten ve istiklâlen hissi işareti kabul edemezler. Onun hakikati bu işareti kabul etmeyince, işaret o hakikati kıyamda tutan hakikata raci olur.

Mümkinin mahiyeti, bir araya gelen o arazların aynıdır.

Mümkinin kabiliyetsizliği dolayısı ile bu işaret, onun kıyamını sağlayana raci olunca, onun kıyamını sağlayan dahi Vacib Taala'nın zatıdır; bunun iç-ni hakikatin kabli (değişmesi) gerekmez. Mümkin dahi, yüce mukaddes Vacib Taala olmaz.

Mana üstte anlatıldığı gibi olunca, tevhid-i vücudi erbabının kelâmına mugayir olur.

Asıl şaşılacak mana şu ki:

-Ene... (Ben...) lâfzı, mümkinden sadir olup Vacib Taala'ya dönmektedir; mümkin dahi hali üzere kalmaktadır. Bunun için de:

-Sübhani...

-Enel-Hak... cümlelerini söyleyemez. Belki de temeyyüz sahibi olarak bu sözleri söylemeye güç yetiremez.

***

Burada bir başka soru da şöyle sorulabilir:

-Mümkinin kıyamı Vacib Taala ile olduğuna göre, sonradan yaratılan hadis şeylerin kıyamı dahi o yüce Zat ile olmayı gerektirir. Böyle bir şey de mümtenidir.

Bunun için, şu cevabı veririm:

-Hadis şeylerin kıyamının mümteni olması, yüce Zat'a hulul manasındadır; muhal olan da budur. Lâkin, burada hulul manası yoktur; sübut ve takarrür manası vardır. Yani mümkinin sübutu ve kararı, Vacib Taala'nın zatı ile olmaktadır.

Bu manada bir başka soru da şöyle olabilir: -Mümkinin sübutu, Vacib Talaa ile oldu. Halbuki o, mümkinin tamamen araz olduğu da takarrür etmiştir. Dolayısı He ona kıyam edeceği bir mahal gerek. Bu mahal neredir? Vacib Taala'nın zatı değildir. Mümteni dahi, onun için bir mahal olamaz. Bunun için şu cevabı veririm:

-Araz o şeydir ki, zatı ile kıyam yoktur; başkası ile kıyamı vardır. Akıl erbabı dahi, arazın kıyamında hululden başka bir mana anlamadıklarından zaruri olarak araz için mahal isbatına kalktılar. Bir mahal olmadan da, onun sübutunu muhal saydılar. Kıyam için bir başka mana zahir olunca asla mahal lâzım gelmez. Ki bu daha önce de anlatıldı. Müşahedemiz ve mahsusumuz (hissimize gelen) odur ki: Bütün eşyanın kıyamı Vacib Taala iledir. Amma, arada bir hulul ve mahal asla yoktur. Bunu, akıl erbabı, ister tasdik etsin; isterse etmesin. Onların sekleri, bizim bedahetimizle çarpışamaz; yakınimiz dahi onlann şekki ile zail olmaz. Bu bahsi bir misalle izah edelim:

Tılsım erbabı ve simyacılar; eşyayı garib cisimler cinsinden meydana getirirler. Acaib arazlar şeklinde ortaya çıkarırlar. Bu görüntülü surette herkes bilir ki, bu cisimlerin kendi başlarına bir kıyama yoktur. Yani araz gibi. Onlardan her birinin kıyamı, tılsım sahibinin kendisine bağlıdır; onların kendi başlarına bir mahalli de yoktur. Şunu da bilsinler ki, bu kıyamda, haliyet ve mahalliyet şaibesi yoktur. Elbet, bu cisimlerin ve arazların sübutu, o tılsım sahibinin zatı iledir; bir hulul tevehhümü de yoktur. Üzerinde durup anlatmaya çalıştığımız mana dahi, bu taavvurun aynıdır. Sübhan Hak, eşyayı his, vehim mertebesinde yarattı. Bu san'atına perklik ve muhkemlik dahi kattı. Ebedi muameleyi ve sonsuz azabı dahi o eşya ile rabıtalı kıldı. Bu manadan olarak, eşyanın kendi zatı ile kıyamı yoktur; hulul şaibesi olmadan, eşya onun zatı ile kaimdir. Hal ve mahal zannı dahi yoktur.

Burada bir başka misal daha vardır. Ki bu misal, bir dağın veya semanın sureti olup aynada zahir olmuştur. Hangi ebleh sanır ki, bu suretler cisimdir ve cevherlerdir; ayrıca onları, kendi başlarına kaim sanırlar. Faraza bir kimse, o suretleri araz kabul ede ve başkası ile de kaim bildikten sonra araziyet sebebi ile onlara mahal araştırsa, ayrıca onların sübutlannı mahalsiz saysa, bu şahıs dahi sefihtir. Çünkü bu kimse, sırf taklid yolu ile kendi bedahetini inkâr etmektedir. Zira, temyiz kabiliyeti olan herkes açıklıkla bilir ki, o suretler için asla bir mahal yoktur. Hatta onların bir mahalle ihtiyacı da yoktur.

İşte, mümkinatın tümü; keşif ve müşahede erbabı katında budur ve görülen timsallerden başka değildir. Yani anlatılan suretler gibi...

Bu manada asıl söz şu ki:

-Sübhan Hak, bu suretleri ve timsalleri kâmil kudreti ile öyle sağlamlaştırıp kuvvetlendirdi ki, halelden masun ve zevalden dahi mahfuz oldular. Uhrevi muamele dahi, onlarla bağlantılı kılındı. Ki bu mana, bir kereden çok anlatıldı.

Nazzam, mütekelliminden olup mutezile ulemasındandır. Yerinde bir zan olmadan zan ve tahmin hükmü ile söyle demiştir:

-Bu alem toplu arazdır.

Ayrıca, onları cevherlerden de hali zannetmiştir.

Evet, yalancı bazan doğru söyleyebilir. Bu arazın kıyamı için, yüce Sultan Vacib Talâ'nın zatı ile kaim olduklarına kısır görüşü dolayısı ile kail olmayınca; akılların taanına ve ayıplamasına bir yer olmuştur. Çünkü, araz, mutlak bir başkasının varlığı ile kaimdir. Kendisi, cevherin varlığına da kail değildir ki; arazın kıyamını dahi ona istinad ettirsin.

Sofiyeden Fütuhat-ı Mekkiye Sahibi (Muhyiddin b. Arabi Allah sırrının kudsiyetini artırsın) itikad etti ki: Alem, ayn-ı vahidde toplanan arazdır. Bu ayn-ı vahidi dahi yüce Sultan Zat Ehadiyet'ten ibaret eyledi. Lâkin o, bu arazın iki zamanda baki olmadığına da hükmetti. Bunun için şöyle dedi:

-Alem, bir anda yok olur; onun yenisi teceddüd edip gelir.

Fakir'e göre anlatılan bu muamele, şühuda dayalı olup vücuda bağlı değildir. Nitekim, bu bahis, Rübaiyet şerhi haşiyelerinde tahkik edilmiştir. Bu manayı, salik, orta hallerde görür. O zaman, mutlak olarak ağyar nazarından silinmemiştir. O halinde bir an alemi yok olarak görür; ikinci anda mevcud görür; üçüncü anda yine yok görür; dördüncü anda mevcud görür... Taa, mutlak fenaya kavuşuncaya kadar, bu hali devam edip gider. O fenayı bulunca da, alemi daimi yok görür. Bu halinde alem, yoklukta devamlıdır. Yani onun müşahede gözünde...

Orta halde böyle olduğu gibi, aleme rücu durumunda dahi böyle olur. Alem, kendisine bazan zahir olur; bazan da gizlenir.

Yine bu makamda, o kimse, teceddüd-ü emsal haleti dahi tevehhüm eder.

Bir irfan' sahibi için, beka muamelesi ve aleme rücu tamam olunca, irşad ve tekmil makamına da dayanınca; aynı şekilde alem onun nazarında zahir olur. Alemi devamlı olarak, var görür.

Bu durumda muamele, salikin şühuduna raci olur; alemin vücuduna olmaz. Zira, alemin varlığı bir yol üzerinde zail olup gitmez. Eğer bir tezebzüb var ise, bu da şühuddadır.

Doğruyu ilham eden Sübhan Allah'tır.

Arazların tek zamanda baki olmadıklar hükmü ise, anlatılan manaya dahildir Nitekim bunu bazı mütekellimin anlatmıştır; ama sübut mertebesine ulaşmamıştır. Arazın baki olmadığı manasında getirdikleri delil ise, tam değildir.

***

Üstte anlatılan derin manalı maarif, arkadaşların pek çoğuna bir ders mahiyetindedir. Buna şevki olan herkese nakledilmesi gerekir.

Fakir'de bir çeşit maraz olduğundan, arkadaşlarından her birine tek tek yazamadı; bu maarif ile yetindi.

Selâm size ve yanınızdakilere...

***