500.Mektup

e-Posta Yazdır PDF

500. MEKTUP

MEVZUU: a) Hilal'in hullet sırlan. . b) Tahayyün-ü vücudi isbatı.

NOT: İmam-ı Rabbani Hz, bu mektubu, Hazret-i Mahdumzade Ali mertebe Hace Muhammed Said'e yazmıştır. Allahu Teala, ona selâmet ihsan eylesin.

***

Sübhan Hak, asaleten Hazret-i İbrahim'e (as) mahsus olan hullet devleti ile bir kulu şerefyab eylerse; yine onu Velâyet-i İbrahimiye ile mümtaz kılarsa, onu kendisine nedim ve enis eyler. Bu arada hulletin levazimi olan ünsiyet ve ülfet nisbeti gelir. Levazimi ünsiyet ve ülfet olan hullet de hasıl olur ise, hallin yaramaz huyları, uygunsuz vasıfları nazardan kalkar.

Zira, nazarda bir çirkinlik olsa, nefrete, ülfetsizliğe sebep olur. Böyle bir şey dahi, bütünüyle ülfet olan hullet makamına münafidir.

***

Yukarıda anlatılan manaya göre, şöyle bir soru sorulabilir:

-Halil vasıflarında bulunan çirkinliğin nazardan kalkması, mecaz mertebede zahirdir. Zira, caizdir ki, o yerdeki hullet nisbeti, ağır basa ve halilin vasıflarındaki çirkinliği kapata. Amma, eşyayı olduğu gibi bilmek makamı olan hakikat mertebesinde böyle bir şey caiz değildir. Orada, hullet nisbetinin mağlubu çirkinlik, çirkinlik dışında zahir olamaz.

Bunun için şöyle derim:

-Her çirkinlikte, güzellikten yana bir yüz vardır. Mümkündür ki; o çirkin güzel yüze göre, güzel görüle ve öyle hüküm verile... Yani güzelliğine.

Şunun da bilinmesi yerinde olur ki, o çirkine mutlak bir güzellik arız olmasa dahi; onun güzel yüzü şanı yüce Mevlâ için manzur ve melhuz olduğundan:

"Allah hizbi galib olanlardır..."(5/56) mana hükmüne göre, sair çirkin yüzlerine karşı üstün gelir. Onların hepsini kendi rengine getirir ve güzelleştirir. Bu manada şu ayet-i kerime açıktır:

"Allah, işte bunların kötülüklerini iyiliklere çevirir..."(25/70)

***

Bilesin ki,

Allahu Teala seni, doğru yola irşad eylesin.

Huiletle, mahabbet nisbeti arasında, umumi ve hususi mana vardır.

Hullet umumi manada olup mahabbet onun kâmil bir ferde tahsisidir.

Ünsün ve ülfetin ifatı o mahabbettir ki, tam bir düşkünlüğe sebep olur; kararsızlık ve yerinde duramamazlık getirir.

Hullete gelince, tamamı ile üns, ülfet ve istirahattır.

Mahabbet ise, o huilete arız olan bir başka keyfiyettir. Sair hullet fertlerinden de mümtaz kılar. Böylece o, bir başka cins gibi olur. Sair hullet fertlerinden mümtaz kılan hususiyet şunlardır; Hüzün ve elem...

Hulletin kendisi, maişet içi bir maişet, ferah için bir ferah, üns içi bir ünstür. Herhalde bu manadan olacak ki; Sübhan Hak, Halil'inin ecrini, mihnetler yeri olan dünyada iken verdi. Keza ahirette de... Şöyle buyurdu:

"Onun ecrini dünyada verdik; ahirette dahi o salihlerdendir."(29/27)

Mahabbet hüznün ve elemin menşei olduğuna göre; kimde ki mahabbet ağır basar; ondaki elem ve hüzün pek ziyade olur. Bu manadan olarak anlatıldı ki:

-Resulullah (sav) Efendimizin hüznü devamlı idi.

Yine bu manadan olarak, Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:

"Bana edilen eziyet, hiçbir peygambere edilmemiştir."

Çünkü, mahabbet husulünde, insan fertlerinin kâmili, Resululiah (sav) Efendimiz idi. Yine Resulullah (sav) Efendimiz MAHBUB idi. Lâkin, orada

mahabbet nisbeti hasıl olduğundan; MAHBUB, MUHİBB gibi hayran ve dalgın oldu.

Bir kudsi hadiste şöyle buyuruldu:

"Dikkat ediniz, ebranın bana şevki arttı. Ama, benim onlara şevkim daha şiddetlidir."

Üstteki manadan ötürü, yine meşhur sual burada sorulabilir ki, şudur:

-Şevk, yitirilen bir şeyedir. Halbuki, Sübhan Hakka göre yitirilmiş bir şey yoktur. Bu durumda, ondaki şevk nedir? En şiddetli şevk ne oluyor?

Bunun cevabı şudur:

Mahabbet kemalinin iktizası, ikiliğin kalkması ve muhibb ile mahbubun ittihadıdır. Böyle bir mana olmayınca, şevk mevcuttur. İttihad temennisi, mahbub canibinde olduğuna göre; herhalde muhibb, mahbubun visali ile kanaat edecektir. Zaruri olarak, mahbub tarafından dahi şevk ziyade olacaktır. Hüznün devamı ise, habibin sıfatından sayılacaktır.

Burada bir başka soru da şöyle olabilir:

-Sübhan Hak, bütün işlere kadirdir. Her dilediği kendisine müyesser olur. Onun hakkında, kaybolan bir şey yoktur ki; şevk tahakkuk etsin.

Bunun için şu cevabı veririm:

-Yüce Allah'ın iradesi ve muradı dışında bir şeyi temenni; onun iradesine ters düşmez. Lâkin şu caiz olur ki, bir işin temennisi buluna; amma, onun husulü için irade olmaya. Onun vücudu dahi murad olmaya.

Bir mısra:

Aşkta öyle işler olur ki, hayretten öte...

Bazen da, aşkta mücerred matlub elem için olur. Vasıl olmak asla düşünülmez. Belki de, vuslat istenir amma mahbub ile ittisalden kaçılır. Bu kısım, aşkın cinnetleri kısmındandır. Hatta, aşkın güzellikleri arasındadır. Tatmayan bilmez.

***

Biz, yine esas kelâma dönelim ve sözümüze devam edelim:

-Hullet, cidden yüce bir makamdır. Bereketi de çoktur.

Her kimde ki, mecaz aleminde bir başkası ile üns, ülfet, sükunet ve itminan vardır; bütün bunlar, hullet makamının zılâlindendir. Kezalik, bütün haz, lezzet, güzel suret ve hoş mazharlarla itminan hullet makamından neş'et etmektedir.

Mahabbet bir başka şeydir. Onda bir başka keyfiyet vardır.

Arada bir hullet, üns ve lüfet olmayınca; terkib edilen bir şey asla bulunmaz. Bir parça, diğer parça ile inzimam etmez. Bilhassa aralarında tezad olunca... Hatta vücud, mahiyet ile de imzimam etmez. O kadar ki, alemden hiçbir şey, Vacib Taala'nın icadı altına girmez.

İcad zincirini harekete getiren, eşyanın vücuduna sebep olan o mahabbettir ki; şu kudsi hadiste anlatılmıştır:

"Bilinmemi sevdim; halkı da bilinmem için yarattım."

Ve mahabbet, daha önce de anlatıldığı gibi, hulletten ayrılan bir kâmil ferttir.

Hullet olmasaydı; eşyadan hiçbir şey, vücud bulmazdı. Bir şey, bir şeyle birleşmezdi. İki şey arasında ülfet olmazdı.

Alemin nizamı ve vücudu, her ikisi de, hullete bağlıdır. Eğer hullet olmasaydı; nizam da vücud gibi yok olurdu.

Hullet, hem mucid canibinde, hem de mevcud canibinde icadın aslıdır (yani var eden ve var olan).

O şey ki, mümkini Rahman'ın kabulüne ünsiyetli kılıp onu icad bağına getirmiş; o şey hullettir. Hatta ademin dahi, halvethanesinde rahat etmesi, hullet devlefi iledir; hiçbir şey olmamak ünsiyettedir; hatta nakzedeni ile ülfet ve ünsiyet üzeredir. Bu manadandır ki, onun kemalâtına ayna oldu; mümkinatın vücuduna dahi bir vasıtadır.

Hullet, tüm eşyanın en bereketlisidir. Onun bereketleri dahi, mevcuda ve mahduma şamildir.

***

Şimdi, hullet makamının maarifini ve dekaikini ve bereketlerinin umumi olduğunu bildin. Keza bildin ki, hullet makamı, asaleten Hazret-i İbrahim'e (as) mahsustur; onun velayeti daha, Velâyet-i İbrahimiye'dir.

Bundan sonra bilmiş olasın ki,

Bu Fakir'e o maarifin bereketleri tavassutu ile şu mana zahir oldu: Taayyün-ü evvel, vücud makamında, yüce mukaddes Hazret-i Zat'ın taayyünüdür. Bu taayyün-ü evvel dahi, Hazret-i Halil'in terbiyesine gelmektedir. Bu manadan olarak, o herkesin imamı oldu. Allahu Teala dahi şu hitabı yaptı:

"Seni insanlara imam kılacağım..."(2/124)

Seyyidü'l-beşer Resulullah (sav) Efendimiz dahi, tam olarak ona mutabaatla memur olmuştur. Hangi peygamber ki, ondan sonra gelmiştir; o dahi, ona mütabaat emrini almıştır.

Sair taayyünat dahi, bu taayyün-ü vücudi taayyünün zımnına dere edilmiştir. O, ister ilmi cümeli taayyün olsun; isterse tafsili...

Şu da mümkündür ki, Resulullah (sav) Efendimizin Hazret-i İbrahim'i (as) babalıkla zikretmiş ola; sair peygamberleri dahi, kardeşlikle anlatmış ola... Onların hepsine salât ve selâm olsun. Eğer onları, nübüvvet veya bünüvvet (peygamberlik veya oğullak) ile yad etmiş olsaydı yine de caiz olurdu. Zira onların taayyünleri, onun ilmi cümeli taayyününde münderiçtir. Bu manayı da anlatmışlardır.

Resulullah (sav) Efendimizin okuduğu, eserlerde gelen şu cümleye gelince:

"İbrahim'e salât eylediğim gibi..."

Mümkündür ki, şu cihetten ola: Yüce mukaddes Hazret-i Zat'a vusul, taayyün-ü vücudi olan taayyün-ü evvel tavassutu olmadan, Velâyet-i ibrahimiye kemalâtını itmam etmeden dahi müyesser olmaya. Zira o, bu mukaddes mertebe için ilk akabedir. Yine o, gayb gaybine dahi ayna olmuştur. Batınların batınını dahi, zuhur meydanına getirmiştir. Mana böyle olunca, herkese onun tavassutu lâzımdır.

Allahu Taala'nın Hateme'l-enbiya Resulullah (sav) Efendimize onun mütabaatını emretmesi ise, ona tebaiyetle velayetine ermesi içindir. Sonra da, şanı yüce Hakkın zatına sevinerek ulaşacaktır.

***

Yukarıda anlatılan manaya bakılarak, şöyle bir soru sorulabilir:

-Üstteki beyandan lâzım gelir ki, İbrahim (as) Hatemü'r-rüsül Resulullah (sav) Efendimizden daha faziletli ola... Halbuki, icma kararı ile, Resulullah (sav) Efendimiz bütününden daha faziletlidir.

Ayrıca, şu da lâzım gelir ki, Zati tecelli, asaleten Hazret-i Halil İbrahim'in nasibi ola... Başkasına da ona tebaiyetle gele... Halbuki, sofiyenin en büyükleri katında; zati tecelli, asaleten Hatemü'r-rüsül Resulullah (sav) Efendimize mahsustur. Diğerlerine de bu tecelli onun tebaiyeti ile gelir.

Bu soruya şu cevabı verebilirim:

-Zata vasıl olmak, yüce mukaddes Zat tecellisi gibi iki kısımdır:

a) Nazar itibarı ile,

b) Kıdem itibarı ile.

Bunun daha açık manası şudur ki:

Vasıl olan ya nazardır. Yahut da kendi nefsine nazar edendir. Bu nazari vusul, asaleten Halil'in nasibidir. Ona selâm.

Zira, taayyünlerin Hazret-i Zat'a en yakını taayyün-ü evveldir. Bu dahi, onun terbiyesine gelir. (Yani Hazret-i İbrahim'in... Ona selâm) Bu mana daha önce de anlatıldı. Bu taayyüne ulaşılmadıkça, nazar daha ötesine geçmez.

Kademi vusul ise, asaleten Habib'in nasibidir. Çünkü o, Rabbü'l-alemin'in mahbubudur. Bu vusul, mahbubları öyle bir mahalle ulaştırır ki, haliller oraya varmaktan yana acizdirler. Meğer ki oraya, mahbub tebaiyeti ile gideler.

Halil'e uygun düşen odur ki, nazarı, Resü'l-mahbubin olan zatın ulaştığı makama ulaşa... Ona ve âline salât ve selâm. Yolda dahi kusurlu olmaya.

Hulâsa, zat tecellisi, bir yüzden Halil'e (as) mahsus olup başkası ona tabidir; bir başka yüzden de Hatemü'r-rüsül'e (sa) mahsus olup başkası ona tabidir.

-İkinci yüz, daha kuvvetli ve yakınlık mertebelerine daha fazla dahil olduğundan; zati tecelli münasebeti Hatemü'r-rüsül'de daha çok ve daha ziyadedir. Bu manadan olarak, Resulullah (sav) Efendimiz, zaruri olarak, Halilden ve diğer enbiyadan daha faziletli bulunmaktadır. Külli manada fazilet, enbiya arasında Habib'in ve Halil'in nasibidir, isterse biri, diğerinden daha faziletli bulunsun. Onlara salât ve selâm olsun.

Resulullah (sav) Efendimiz, mahbubların reisi olduğu gibi; Musa (as) dahi muhiblerin reisi olunca, kendisi için:

"İnsan, sevdiği ile beraberdir" mana hükmüne göre, zaruri olarak, Hazret-i Zat ile maiyet vardır ki; başkasına yoktur. Yine onun, Hazret-i Zat'tan bir derecesi vardır ki; buna başkasının girmesi yoktur. Bütün bunlar, ancak mahabbeti vasıtası ile olmuştur. Lâkin, bu fazilet cüz'i manaya racidir. onun için şöyle demek mümkündür:

-Her birinin muadilidir.

Zira, enbiyadan büyük bir cemaat, bu makamda ona tabidirler. Bununla beraber külli manada fazilet, Habib'in ve Halil'in nasibidir. İsterse, biri diğerine tabi olsun. Onlara salât ve selâm. Şöyle ki:

Nazari vüsulda Halil asıldır; Habib dahi, bu manada ona tabidir. Kademi vüsulda dahi, anlatılanın aksi variddir.

Hatıra şöyle geldi: Hazret-i Kelim'e mahsus olan kemalât ve faziletler üzerine ayrıca bir sayfa yazayım inşaallah. Resulullah (sav) Efendimiz ve ona salât-ü selâm olsun.

***

Şunun da bilinmesi yerinde olur ki:

Enbiya, nebilerden birinin tavassutu ile yüce mukaddes Hazret-i Zat'a vâsıl oldukları zaman, o nebi, Hazret-i Zat ile o enbiya arasında hail olmaz. Elbette onların, asaleten Hazret-i Zat'tan nasipleri vardır.

Bu babda netice mana şu ki: Bunların o dereceye ulaşmaları, o nebinin tebaiyetine bağlıdır.

Amma bir nebinin tavassutu ile, ümmetinin vuslatı böyle değildir. Bu durumda o nebi, arada haildir. Meğer ki, ümmet fertlerinden öyle bir ferd ola ki; asaleten Hazret-i Zat'tan nasibi .buluna. Bu durumda, arada hail olma durumu yoktur; amma tebaiyet mevcuttur. Böylesi de azdır; hatta azdan da azdır.

Üstte anlatılan manadan sonra, şöyle bir soru çıkabilir:

-Bu takdirde, ümmetten bu ferd ile sair enbiya arasında ne fark vardır. Zira, her ikisinin de, hali yoktur amma tebaiyet mevcuttur.

Bunun için şu cevabı veririm:

-Ümmetten bu ferdin tebaiyeti teşri itibarı iledir. O, bir nebinin şeriatına tabi olmadıkça, vasıl olamaz.

Enbiyada tebaiyet iki itibara göredir. Şöyle ki:

a) Evvelâ ve bizzat, metbu olan nebinin o dereceye ulaşmasıdır.

b) İkinci ve arazla ondan başkasının vusulü.

Davetten matlub olan, o mahbub zattır. Ondan başkası, onun tataffülü ile çağrılır ve onun teabiyeti ile talep olunur. Lâkin, onların hepsi tek sofrada otururlar; nimetlerde ve lezzetlerde değişik derecelerine göre verilirler. Ümmetler ise, onlardan artanı ve fazla kalanı yerler. Meğer ki, onların fertleri arasından bir hususiyeti olan ferd ola... Yani şanı büyük Allah'ın keremi ile... O zaman, büyüklerin meclisinde oturabilir. Bu mana, daha önce de anlatıldı.

Bir mısra:

Ne zorluğu o işte, olunca keremlilerle...

Durum anlatıldığı gibi olmasına rağmen, ümmet ümmettin nebi de nebi. İsterse o ümmete, son derece üstünlük ve gayet yücelik hasıl olsun. Yine de, enbiyadan birinin kademine varamaz. Allahu Teala söyle buyurdu:

"And olsun, bizim mürselin (resuller-peygamberler) kullarımıza geçen sözlerimiz vardır.(37/171) Muhakkak onlar, mansur olacaklardır.(37/172) Muhakkak ordumuz galip gelecektir."(37/173)

***

Burada şöyle bir soru sorulabilir:

-Resulullah (sav) Efendimize mütabaat etmesi için emredilen MİLLET-İ İBRAHİM'den murad nedir? Resulullah (sav) Efendimizin şeriatı müstakli olduğu halde, tebaiyet emri ne oluyor?

Bunun için şu cevabı veririm:

-Şeriatın istiklâli ile tebaiyet arasında bir menfi durum yoktur. Şöyle ki:

Resulullah (sav) Efendimiz, şeriatı müstakil olarak alması caiz iken, işlerden bir işin husulü için, Halil'e mütabaatle memur olabilir. Şunun için ki: O iş, mütabaatı ile emrolunan metbu zatın hususiyeti arasında sayılır. Ve o işin husulü dahi, bu mütabaata bağlıdır. Şunun gibi ki: Bir şahıs, farzlardan bir farzı eda ederken, mütabaatı niyetine alır ve der ki:

-Bu farzı, Resulullah (sav) Efendimize de eda etmişti. Ben de aynı şekilde ona eda ediyorum.

Böyle olunca, farzı eda sevabı dışında, mütabaat sevabına da nail olur. Ayrıca, kendisine Resulullah (sav) Efendimizle münasebet de hasıl olur ve onun bereketlerinden de istifade eder.

Şu da bir araştırma konusudur ki:

-Mütabaat-ı millet... (şeriat-din-yol-edeb-erkân) manasından murad, milletin bütününe mi, yoksa bazısına mıdır? Şayet milletin tamamına tabi olmak murad ise, bazı hükümlerin neshedilmiş olmasına rağmen, nasıl tamamına mütabaat tasavvur edilebilir? Şayet bazısına mütabaat ise, bu da, karışık olmaktan hali değildir.

Bunu da tefsir uleması halletmiştir. Oraya müracaat etmek yerinde olur. Zira bu, zahir uleması ilimlerinden olup sofiye ilimleri ile münasebeti azdır.

Sübhanellah...

O maarif ki, benden zuhura gelmektedir; onların garabeti sebebi ile eb-na-i cins benden kaçar durumuna gelmişlerdir. Mahrumlar dahi, buğuz makamına girip mahrum kalmaktadırlar.

O maarifin husulünde, benim ne gibi bir ihtiyarım var ki?.. Onları izhar etmekte benim ne garazım olabilir?..

***

Şunu bildin ki,

Taayyün-ü evvel, taayyün-ü vücudi olup, Halil'in terbiyesine gelen rabbidir; keza onun taayyün mebdeidir. Resulullah (sav) Efendimize ve ona salât ve selâm. .

-Taayyün'ü vücudi demeye geldiini, bin senelik bir müddet içinde hiç kimse duymamıştır. Keza Halil'in dahi, terbiyesine gelen rabbi olduğunu, Resulullah Efendimize ve ona salât ve selâm.

Bu ibareler ve ıstılahlar, mütekaddimin arasında bilinen şeyler değildir.

Onlar katında, taayyünün ve tenezzülün mecali de yoktu.

Müteahhirin katında mukarrer mana ise, -ki onlar, bu gibi cümleleri aralarında alışılmış hale getirdiler- bu taayyün-ü evvel;

-İlmi taayyündür...

Ve Hatemü'r-rüsül Resulullah (sav) Efendimizin terbiyesine gelen rabbidir. Ona salât ve selâm olsun.

Halbuki bugün, bir şahıstan, üstte anlatılanın hilafı zahir olmuştur. Bunu tahayyül etmek gerek. Başına neler gelecektir, ne gibi taanlara ve ayıplamalara uğrayacaktır?..

Sanırlar ki o, Halil'i, Habib'den daha faziletli kılmaktadır ve Habib.i Halil'den bir cüz eylemektedir. Bunların sebebi dahi onun:

-Sair taayyünatı, taayyün-ü evvelde diyebilip öyle itikad etmesidir.

Halbuki, onların bu tevehhümünün defi daha önce geçti. Yeterli cevap dahi verildi. Amma bilinmez. Onlar o tevehhümün defi zımnında söylenenlerle yetinecekler mi? O şifalı cevapla şifa bulacaklar mı? Yoksa bunlar olmayacak mı?

Ne yapabiliriz ki? Cehlin, inadın ve taassubun ilâcı yoktur. Meğer, Mukallibü'l-kulub olan yüce Allah kudret-i kâmilesi ile onlann kalblerini döndüre ve hakkı dinlemeye onları kabiliyetli kıla.

***

Yerinde olur ki, Hazret-i Halil'in şanı idrak edile. Zira Sübhan Hak:

"İttiba et..."(16/123) emrini, onun hakkında Habibine vermiştir.

Tabi ile metlubun münasebetleri ne olabilir ki!.. Lâkin, Hatemü'r-rüsül Resulullah (sav) Efendimizin nasibi mahbubiyet olduğundan; bütün faziletlere ve yakınlık mertebelerine üstün geldi. Kıdem itibarı ile, Resulullah (sav) Efendimizi hepsinden ileri eyledi. Mahbubiyet nisbetlerinden bir nisbete; yakınlık mertebelerinden bin tanesi bile müsavi gelmez. Kaldı ki, MUHİBB, MAHSUBUNU kendisinden daha daha kıymetli bilmektedir. Başkasının bununla ortaklık davası mecali nereden olsun?

***

Burada bir soru sorulabilir:

-Risalelerinde yazdın ki:

-Halil'in terbiyesine gelen de ilim şanıdır; nitekim Habib'in terbiyesine gelen dahi budur. Ancak ikisi arasındaki fark odur ki, buradaki tafsil ola; öbür taraftaki de icmal... Her ikisine de salât ve selâm olsun.

Bunun için şu cevabı veririm:

-Üstte anlatılan marifet, hullet velayetinin hakikatına vasıl olmadan evveldi. Amma bu velayetin hakikati ile tahakkuk ettikten sonra, muamele olduğu gibi zuhur etti. O marifet, bu hakikatin zıllına mütaallik gibi oldu.

Doğruyu ilham eden Sübhan Allah'tır.

***

Bu beyandan da vuzuha kavuştu ki, vücudi, zatın aynı değildir. Ancak, bir taayyün olabilir ki, sair yüce mukaddes Zat taayyünlerinden daha ileridir. Her kim, zat ile vücudun aynı olduğuna kail olur ise, tayyünü lâtaayyün zannetmiş olur. Zatın başkasını dahi zat bilmiş olur.

-Başka (gayrı) sözü üzerinde münakaşadan bir şey hasıl olmaz. Zira o, ibare meydanının darlığından gelmiştir.

***

Burada şöyle bir şey sorulabilir:

-Senin bulduğun vücudi taayyün-ü evvelin başkalarının bulduğu ilmi cümeli taayyün-ü evvel ile nisbeti nedir? Bu iki taayyün arasında da bir başka taayyün var mıdır, yok mudur?

Bunun için şu cevabı veririm:

-Vücudi taayyün, ilmi taayyünün üstündedir.

Bazılarının:

-İlmi taayyünün üstünde lâtaayyün ve Hazret-i Zat vardır, dedikleri işte bu vücudi taayyündür. Onun zatında aynı bulup zat için vücudun ayniyetine hükmetmişlerdir.

Anlatılan iki taayyün arasından hayat sanı vardır ki, bütün şuunattan kıdemlidir. Bundan sonra, icmal ve tafsil olarak ilim şanı gelir ki; ona tabidir. Lâkin, bu orta taayyün, nazarda bir mazhariyet zuhura getirmez. Halbuki Hazret-i Zat ile onun münasebeti hepsinden ziyadedir. Zati istiğna dahi, cidden onda açıktır. Bilinen mana da şudur ki: Zati istiğna dahi, cidden onda açıktır. Bilinen mana da şudur ki: Onun feyizleri ve bereketleri, bilhassa ruhanilere feyiz yollu gelmektedir.

Hakikat-ı hali en iyi bilen Sübhan Allah'tır.

Bir ayet-i kerime meali:

"Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Muhakkak sen, Alim Hakim'sin..."(2/32)

***

BİR TENBİH

Yukarıda şöyle geçmişti:

-Nazari vusul, asaleten Halil'in nasibidir; kademi vusul ise, Habib'in nasibidir.

Her ikisine de salât ve selâm olsun.

Üstte anlatılan cümledeki mana şu demeye gelmez:

-Orada şühud ve müşahede vardır; ya da orada bir kıdem mecali vardır.

Çünkü orada, kadem yeri şöyle dursun; bir kıl payı bile yoktur. O, öyle bir vusuldür ki, keyfiyeti meçhuldür. Şayet misali surette nazar resmedilse, vüsuli nazar olur; kademi olarak resmedilse kademi olur. Ancak, kadem ve nazar her ikisi de o sanı yüce Zat'ta hayran ve şaşkındır.

Hüdaya İttiba edenlere selâm olsun.

***