SİYASAL İSLAM VEYA İSLAMİ HAREKETİN KEYFİYETİ

e-Posta Yazdır PDF

Soru: "Türkiye'de yaşanan 28 Şubat süreci, değişik tartışmaları beraberinde getirmiştir. Haftalık (...) dergisinde, sivil İslam'ı savunduğunu söyleyen (...) isimli yazar 'İslamcılık iflas etmiştir. İslami hareketin, devlet talebi yoktur. İslami hareket de miadını doldurmuştur' iddiasında bulunmaktadır. (...) Zihnime takılan sualleri size yazmaya karar verdim. Bir hareketin İslami olup-olmadığını belirleyen unsur nedir? İslami devlet tabiri ne derecede doğrudur? İslami devlet; yöneticilerinin Müslüman olduğu devlet midir, yoksa İslam fıkhının uygulandığı devlet midir? (...) İslami bir devlette, gayr-i müslimlerin inanç hürriyetleri var mıdır? Kendi dinlerine göre amel edebilirler mi? Bir gayr-i müslim ile devlet arasında ihtilaf ortaya çıkarsa, gayr-i müslim hakkını nasıl arayabilir? Siyasetin tasnifi nasıl yapılabilir?"

CEVAP: İslami hareketi belirleyen unsur; müntesiplerinin vahye tabi olmaları ve İslam fıkhına uygun amellerde bulunmalarıdır. Allahu Teala (cc)'nın bütün insanlardan; ruhlar aleminde iken, misak aldığı mütevatir haberlerle sabittir.(1) Bu bir anlamda; İslami hareketin manevi mukavelesidir. Bütün insanlar; emaneti yüklendikleri için, yeryüzünde Allahu Teala (cc)'nın halifesidirler. Dolayısıyla İslami hareket; hilafet görevini rükünlerine ve şartlarına uygun olarak eda etmekten ibarettir. Ehliyet sahibi her insan, emanetin tabii sonucu olan tekliflerin muhatabıdır.(2) Hz. Adem (as)'dan itibaren bütün peygamberler; insanları, Allahu Teala (cc)'ya ihlasla ibadet etmeye ve tağuta kulluktan kaçınmaya davet etmişlerdir. Dolayısıyla "Hevalarını bir kenara bırakan ve Allahu Teala (cc) teslim olan mükelleflerin, hakikate uygun fiillerine İslami hareket denilir" şeklinde tarif edebiliriz. Bu tarifte; hem iman, hem salih amel bir aradadır. Bu tesbitten sonra; "İslami devlet tabiri ne derecede doğrudur?" sualinize geçebiliriz.
Asr-ı saadette, "İslami devlet" tabiri hiç kullanılmamıştır. Devlet kelimesinin; Abbasi saltanatı döneminde, değişik bir muhtevada (insanlar arasında dönüp-dolaşan servet manasında) kullanıldığı sabittir. İslam fıkhında; dokunulmazlık zırhına bürünmüş ve manevi şahsiyet kazanmış modern devlet anlayışı yoktur. Akaid kitaplarında ve "Ahkamu's Sultaniye" (İktidarın Hükümleri) isimli eserlerde; "Halife, Emirü'l Mü'minin, Sultan, Ulu'lemr, İmam ve İmamet-i Kübra" kavramları, siyasi otoriteyi beyan için kullanılmıştır. Sahih, Sünen ve Müsned isimli hadis kitaplarında da bu kavramlar ön plandadır. Mesela; "Cihadın en efdali, zalim sultan (sultan-ı cair) katında hakikati söylemektir"(3) hadis-i şerifinde, sultan tabiri iktidar sahibi manasınadır. Yine, "Her kim imama itaatten el kadar ayrılırsa; kıyamet gününde Allahu Teala (cc)'ya ameli hususunda, lehinde hiçbir hücceti olmayarak kavuşacaktır"(4) hadisinde ise imam kavramı ön plandadır. Kur'an-ı Kerim'de; "Ulul'emr-i minküm" (sizden olan emir sahibi) ve "Halife" kavramları, siyasi otorite manasında kullanılmıştır. İslam fıkhını esas alan ve uygulayan bir devlette; gayr-i müslimlerin (zimmet ehlinin) kendi meseleleri için, bir araya gelmelerine (cemaat olmalarına) müsaade edilir. Muamelat ve sair hususlarda, kendi dinlerinden bir hakeme müracaat hakları mevcuttur.(5) Resul-i Ekrem (sav)'in, "Her kim bir zimmiye kazfte (iftirada) bulunursa kıyamet gününde kendisine ateşten kamçılarla had vurulur"(6) buyurduğu ve mü'minleri ikaz ettiği sabittir. Bir gayr-i müslim (zimmi); haklarına tecavüz edilirse, mü'minlerin emirini dahi mahkemeye verebilir. Mesela: Bir Yahudi, Halife Hz. Ali'yi (ra); "kullandığı at eğerinin, kendisine ait olduğunu iddia ederek" mahkemeye vermiştir. Taraflar (halife ve zimmet ehli olan yahudi) mezalim mahkemesinin kadısı huzurunda, sıradan iki insan olarak yargılanmışlardır. Mahkemenin reisi Kadı Şureyh; Halife Hz. Ali'nin (ra) gösterdiği şahitleri (oğlu ve hizmetçisi oldukları gerekçesiyle) kabul etmemiş, başka şahit gösteremediği için eğerin Yahudi'ye verilmesine hükmetmiştir.(7)
Mektubunuzun sonunda yer alan "Siyasetin tasnifi nasıl yapılabilir?" sualine gelince: Gerek devlet, gerek siyaset konusunda, filozofların değişik teorileri vardır. İslam uleması; devlet ve siyaset konusunu, insan hakları ile sınırlandırmıştır. İbn-i Abidin, "Siyaset ağır bir şeriat olup, iki nevidir. Siyaset-i Zâlime: Halkın haklarına zıt olan siyasettir ki, şeriat bunu haram kılmıştır. Siyaset-i Âdile: Halkın haklarını zalimlerin elinden kurtaran, zulum ve fenalıkları defeden, fitne ve fesad ehlini men eden siyasettir ki, şeriattan sayılır"(8) diyerek, siyaseti tasnif etmiştir. İslami haraketin ve adil siyasetin, iflas etmesi mümkün değildir. Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim.

(1) Molla Hüsrev- Mir'at El Usul- İst.: 1307 C: 1, Sh: 591.
(2) İmam-ı Serahsi- Temhidu'l Füsul- Beyrut: 1393 C: 2, Sh: 332.
(3) İmam-ı Nevevi- Riyazü's Salihin- Ank.: 1970 C: 1, Sh: 234 Had. No: 192.
(4) Sahih-i Müslim- İst.: 1401 C: 2, Sh: 1478 Had. No: 1851.
(5) Şeyh Nizamüddin ve Heyet- Fetva-ı Hindiyye- Beyrut: 1400 C: 3, Sh: 397.
(6) İbn-i Abidin- Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar- İst.: 1984 C: 8, Sh: 246.
(7) İmam-ı Serahsi- El Mebsut- Beyrut: ty C: 16, Sh: 122.
(8) İbn-i Abidin- Age: C: 8, Sh: 186