Zekat

e-Posta Yazdır PDF

ZEKAT BAHSİ  (İÇİNDEKİLER)

 

1- ZEKATIN MANASI, SIFATI VE ŞARTLARI

Zekâtın Sıfatı :

Zekâtın Vücubunün Şartları:

Hürriyet :

İslâm..

Akıl Ve Bulûğ :

Nisab Miktar! Mal :

Mala Tam Malik Olmak :

Havaic-İ Asliyeden Fazla Mal :

Nisabın Namı Olması :

Malın Üzerinden Bir Sene Geçmesi :

2-OTLAK HAYVANLARIN ZEKÂTI

Mukaddeme.

Develerin Zekâtı

Sığırların Zekâtı

Koyunların Zekâte.

Zekâta Tabî Olmayan Mallar

3- ALTININ, GÜMÜŞÜN VE TİCARET MALLARININ ZEKÂTI

Altının Ve Gümüşün Zekâtı

Ticaret Mallarının Zekâtı

Zekâtla İlgili Bazı Mes'eleler

4- ÖŞÜR TOPLAYAN KİMSELERİN DURUMU..

5- DEFİNELERİN VE MÂDENLERİN ZEKÂTI

6- ZİRAÎ MAHSULLERİN VE MEYVELERİN ZEKÂTI

Öşür Suyu :

Haraç Suyu :

7- ZEKÂT VERİLECEK KİMSELER..

Fakirler :

Miskinler :

Âmil :

Mükâteb Köle :

Borçlu:

Allah Yolunda Olanlara :

Yolcu :

Beytü'l - Mâl'in Gelirleri

8- SADAKA-İ FITIR..

Fıtır Sadakası Ne Zaman Vacib Olur :

 


 

1- ZEKATIN MANASI, SIFATI VE ŞARTLARI
 

Şefcât: Bir müslümanın, Hâçmıî veya bir Hâşİmî'nin kölesi olmayan, müsliiman bir fakire, ondan hiç tir menfaat beklemeksi­zin, sırf Allah nzasi için, i malını verniesidir. Zekâtın şerif şerifteki tarifi budur. Tefeyîn' de de bökedir. [1]

 

Zekâtın Sıfatı :
 

Zekât, muhkem bir farzdır. Onu inkâr eden Jcalir olur. Ver meyen ise öldürülür. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Malın üzerinden tam bir sene geçince, zefcâtını^hemen ve-mek vacip olur. Özürsüz olarak, zekâ*, vermeyi geriye bırakan kim­se ise günahkâr olur.

Râzî'nin rivayetinde, zekâtın verilntesi fevrî değildir, (yani, farz olur olmaz, hemen vermek gerekmez.) Bir kimse onu Ömrünün so­nuna kadar tehir edebilir. Ancak, evvelki kavil esahhtır ve zekâtını tehir edip ölürken veren kimse günahkâr olur. Telızîb'de de böyle­dir.

Veya, bir kimse verilmesi gereken zekâtını,-malından Sı­rırken, ^-onun zekât olduğuna— niyyet etmelidir: Kenz'de de böyle­dir.

Zekât vermeye niyyeıt eden kimse, maluıdan bit-şey ayırma­dan, senenin sonuna kadar, zaman zaman tasaddıakta bulunsa ve bu sadakaları verirken, zekâta niyyet etmiş olmasa, verdiği bu sadaka­lar, zekât olarak caiz olmaz. Tebyîn'de de böyledir.

Bir kimse, bu sadakaları verdiği sırada, kendisine, «bunu ne için veriyorsun?» denilse ve o kimsenin de, hiç düşünmeden: »Zekât olarak veriyorum.» demesi mümkün olsa, o şahsın bu hali niyyet olur.

Ancak, bir kimsenin : «Senenin sonuna kadar verdiğim sadaka­ları, zekâtıma niyyet ettim.» demiş olması caiz olmaz. SSrâciyye'de de böyledir.

Zekâtını vermek üzere, birisini vekil eden kimsenin —zekât için ayırdığı malı—o kimseye verirken, zekât için niyyet etmesi caiz olur. Şayet, bu şahsı vekil tayin ederken değil de, bu vekile, zekâtı verirken niyyet etmiş olsa yine bu niyyeti caiz olur. Mî'râcü'd - Dirâ-ye'de de böyledir.

Bir kimse, başka bir şahsa zekâtını verip onu fakirlere ver­mesini emretse, o kimse de verirken niyyet etmese, bu da caiz olur. Çünkü, bu durumda, âmirin niyyeti bulunmaktadır. Serahsî'nin Mu-hıyt'inde de böyledir.

Bir kimse, zekâtını vermek üzere vekil tayin ettiği şahsa, zekâtını verdikten sonra, henüz o vekil zekâtı fakirlere dağıtmadan önce, zekâtın, sahibi niyyetini değiştirip yenilemiş olsa, ikinci niy­yeti ne ise o, caiz olur.

Bu kimse, malının zekâtından vekiline bir kaç dirhem vermiş olsa, memur (= vekil) onu fakire vermeden önce, amir, o miktarın, , nezri yerine verilmesine nıyyet etse, verilen o şey zekât değil, nezir olur. Sirâcü'l - Vehhâc'da da böyledir.

Zekât vercek olan bir kimse, bir şahsa : «Eğer, şu eve gi­rersem, Allah için, sana şu yüz dinarı vereceğim.» demiş olsa ve o kimse de, mezkur eve girse, zekât verecek olan kimse de, o yüz di­narı zekâtı yerine vermeye niyyet etse; bu yüz dinar, zekât olarak caiz olmaz. Serahsî'nin Muhiyt'inde de böyledir.

Kendisine emanet olarak konulmuş -bir malı zayi etmiş bu­lunan bir kimse, emanetin sahibi olan fakir kimsenin düşmanlığın­dan kurtulmak için, zayi olan emânetin bedelini, o fakir şahsa zekât niyyeti ile verse bu, caiz olmaz. Fetâvâyi Kâdîbân'da da böyledir.

Bir kimse, niyyetsiz olarak fakire vermiş olduğu bir malı, henüz fakir harcamadan zekât olarak niyyet etmiş olsa, bu caiz olur. Fakat, fakir harcadıktan sonra, böyle niyyet etmiş olması caiz ol­maz. Aynî'de de böyledir.

Bir kimse, başka bir şahsın malından, mal sahibinin haberi olmadan, bir fakire zekât vermiş olsa ve mal sahibi de buna razı olsa; eğer bu durumda ayiu mal, aynı fakirin elinde bulunmakta İse, bu zekât caiz olur. Aksi takdirde caiz olmaz. Sirâciyye'de de böyle­dir.

Bir kimse, ihtiyacından fazla olan malının hepsini tasad-duk eylese de, bu halde zekâta niyyet etmemiş bulunsa, bu kimse­den zakâtm farziyyeü düşer. Bu istihsandır. Zâhidî'de de böyledir.

Nafile tasaddukta, niyyetin bulunmuş olması ile olmaması arasında bir fark yoktur.

Bir kimse, nisabının tamamını nezir veya başka bir vacip niyyeti ile, fukuraya vermiş olsa, neye niyyet etmişse onu vermiş olur. Diğerine ise borçlu kalır.

İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, nisabının bir kısmını fa­kire hibe etmiş olan, mal sahibinden zekât sakıt olur. Tebyîn'de de

böyledir.

İmâmı A'zam Ebû Hanîfe CR.A.) 'den de bunun gibi bir rivayet gelmiştir. Bu kavil, eşbehtir. Zâhîdî'de de böyledir.

Bir fakirde alacağı olan bir kimse, bu alacağından vaz geç­miş olsa; zekâta niyyet etsin veya etmesin vazgeçmiş bulun­duğu bu malın zekâtı kendisinden düşer. Çünkü o,*helak olmuş mal hükmündedir.

Fakat, bu kimse, bu alacağından bir kısmından vaz geçmiş ol­sa, vaz geçtiği kadarının zekâtı zimmetinden sakıt olur.

Bu kimse, vaz geçtiği miktarı, kalan alacağının zekâtına niyyet etmiş olsa bile kalan alacağının zekâtı, bu şahsın üzerinde kalır. (Yani onun da zekâtını vermesi^ gerekir.) Tebyîn'de de böyledir.

Bir kimse, bir zenginde olan ve üzerinden bir yıl geçmiş bu­lunan alacağını o zengine bağışlamış olsa, Câmî'in rivayetinde, esahh olan kavle göre, o kimse bağışlamış bulunduğu bu malm zekâtını da borçlu olur. Serahsî'nin Mııhıyt'inde de böyledir.

Bir kimse, bir fakire başka bir fakirde olan alacağının ze­kâtı niyyeti ile bağışlamış olsa veya kendisinin yanında bulunan ma-Jımn. zekâtı niyyeti ile bağışlamış olsa, bu caiz olmaz. Kâfi'de de böyledir.

Bİf kimsenin, bizzat yanında bulunan malının zekâtını, biz­zat yanında bulunan malı ile veya alacağının zekâtım, bizzat yanında bulunan malının zekâtı yetine sayması caiz olmaz. Ancak, alacağını, almamış bulunduğu! alacağının yerine zekât olarak verse caiz olur. Seraibsî'nm Muhiyt'inde de böyfödir.

Zekât verecek kimsenin zekâtını açıktan vermesi, nafile sa­dakalarını ise gizli vermesi daha efdaldir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir fakire; bağış veya bprç diyerek para veren kimsenin, zek&ta niyyet etmesi caiz olur. Esahh olan görüş budur. Bahrü'r -Râık'ta da da böyledir. [2]

 

Zekâtın Vücubunün Şartları:
 

Bir kimseye zekâtın farz olması için şu şartlar vardır : [3]

 

Hürriyet : 

Bir kimseye zekâtın farz olması için, o kim-senin hür olması şartır. Köleye zekât,, —kendisine

ticaret izni verüL miş olsa bile-^- farz değildir.

Mükatep, ümm^ü veled ve müdeber de böyledir. Yani, bunlann da zekât vermeleri farz değildir. Ebû Hanîfe (R.A.) ye göre, müstes'-â*mn hükmü de mütkâtebin hükmü gibidir. Bedâî'de de böyledir. [4]

 

İslâm:

Bir kimseye zekâtın farz olması için, o şahsın müslüman olması gerekir. Kafirin zekât vermesi faiz değildir. Be-dât'de de böyledir.

Bize göre, islâm, zekâtın, vücubünun şartı olduğu gibi, bekası­nın, da şartıdır. Mesela: Kendisine zekât farz olduktan sonra, irtidâd eden bir kimseden, —Kİlümde olduğu gibi— zekâtın farziyyeti düşer. Ve bu kimse, senelerce irtidad halinde kaldıktan sonra,.yeniden müslüman olsa, mürted olarak kaldığı o senelerin zekâtı kendisine farz olmaz. Mİrâcü'd - Dirâye'de de böyledir.

es - Sıyr, Fîmâ'da : Dâr-ı harbde müslüman olan bir kâfir, müslüman olduktan sonra, orada senelerce yaşasa, sonra da çıkıp îslâm Diyarına gelse; bu kimseden îmâm, (=: veliyyül-emr) zekât namına hiç bir şey almaz. Çünkü, bu kimse, o veliyyü'l - emrin vela­yeti altında değildi ki, kendisine zekât vermek vacip olsun

Ancak, bu kimse  îalâm Diyarına gelmeden  önce zekâtın: farz olduğunu biliyor idiyse, onun zekât vermesi ile fetva verilir. Btt  nu bilmiyor idiyse, zekât vermesine fptva yoktur; onun zekât verme­si vacip olmaz.               

İslâm Diyarında müsiüman olan kimselerin durumu; bu kaide­nin hilafınadır. Çünkü, bu kimselerin zekât! vermesi, zekât verme­nin farz olduğunu bilseler debilmeseİer de— farzdır. Sirâcu 1 - Y«h-hâc'da da böyledir. [5]

 

Akıl Ve Bulûğ : 

Bir kimseye zekâtın fa^z olması için, o kimsenin, akıllı ve bulûğa ermiş olması şarfctır.

Çocuğun ye delinin; zekât vermeleri farz değildir. Ancak, delaliğin/, sene boyunca devam etmesi gerekir. Cevheretü'n-Neyyire'de de böyledir.

Bir mecnun (= deli), nisaba ulaşacak mala sahip olduktan son­ra, senenin bazı günlerinde delilikten çıkmış olsa, ^-bu günler, ister senenin başında, ister senenin sonunda bulunsun; ister çok, isterse az olsun—, o delinin/zekât vermesi farz olur. Aynî'de de böyledir. Zahirü'r - rivaye budur. Kâfî'de de böyledir. SadruH - İslâm Ebû'l* Yüsr : «Bu esahhtır,» demiştir. Ebî'1 - Mekârim'in Nikâye Şerhi'nde de böyledir.

Bu, anzî cinnetlerdedir. Bu ise,   bulûğdan sonra ve geçici olarak meydana gelir.

Fakat, Ebû Hanîfe (R.A.) 'ye göre, deli olarak bulûğa erişen kim­se için, iyileşmiş olduğu zaman senenin başlarına itibar edilir. Kâfî'­de de böyledir.

Çocuk da böyledir. Bulûğa eriştiği zaman, senenin evveline itibar olutıur. Yani, bulûğa erdiği günden itibaren, zaman işlemeye başlar. Bu andan itibaren, bir yıl dolunca, o çocuğa zekât farz olur. Tebyüı'de de böyledir.

Baygın olan bir kimsenin, baygınlığı bir yıl devam etse bile kendisine zekât farz olur. Fetâvâyi Kİidîhân'da da böyledir. [6]

 

Nisab Miktar! Mal :
 
Zekâtın farz olmasının şartların­dan biri de, malın nisab miktarına baliğ olmasıdır. Nisap miktarın­dan az olan mal için, zekât farz olmaz. Kenz Şerhi Aynî'de de böyle­dir.

Bir kimse, bir sene tamamlanmış olduğu için mevcut ikiyüz dinarının zekâtı olarak, bir fakire veya zekâtını dağıtmak üzere kendisine vekil ettiği bir şahsa, beş dinar vermiş olsa; sonradan da, dinarlarının iki yüz değil ide, altmış dinar olduğu anlaşılsa, ze­kâta konu o ian malm nisaptan az olması sebebi ile, bu beş dinar zekât olmaz. Fakat, o kimse, bu beş dinarı, fakirden geri almayı is­tese, geri de alamaz. Vekilinden almak istediğinde, şayet vekili o beş dinarı fakire vermişse, ondan da alamaz. Ancak, vekil fakire verme­mişse, bu dinarları sahibi geri alır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. [7]

 

Mala Tam Malik Olmak :

Zekâtın farz olmasının şart­larından birisi de, tanT temellük yani kişinin mala tam sahip olması­dır.

Tam temellük, malın kişinin elinin   altında bulunmasıdır. Mal, bulunduğu halde, kişinin elinin altında olmazsa, (eline alma­dan önce, kaidının kocasında olan mehri gibi) veya mal elinde oldu­ğu halde, kişi ona tam sahip olmazsa, (mükatep veya borçlu gibi) bu kibi kimselere zekât vermek farz olmaz. Slrâcü'l - Vehhâc'da da böyledir.

Teslim alınmadan Önce parası Ödenmiş bulunan mala ge­lince, «Bu mal nisaba -^dahil— değildir.» diyenler olmuşsa da, esahh olan, onun nisab (a dahil) olduğudur. Yani, bu malın da ze­kâtı verilir. Serahsî'nin Muhiyt'inde de böyledir.

Bir kimse, ticaret için kölesine mal vernüş olsa ve o köle de kaçsa, o mal için zekât farz olmaz. Mecma' Şerhin'de de bövle-dir.

Bir kadının, kocasından bin dinar mehir alacağı olsa da, seneler geçmesine rağmen, bu kadın, kocasından bu parayı almamış bulunsa; kadına, bu bin dinardan dolayı zekât farz olmaz. Muzma-rât'da böyledir.

Rehine verilmiş olan bir mal, kendisine rehin olarak bıra­kılmış olan kimsenin elinde bulunduğu   müddetçe, rehine bırakan kimsenin  bu maldan dolayı zekât vermesi gerekmez. Bahrü'r -Râık'ta da böyledir.

Kendisine ticaret yapmak için izin verilmiş olan bir kölenin, elinde bulunan mal, borcunu karşılamıyorsa, bu mal için de zekât yoktur.

Eğer, bu kölenin borcu yoksa, kazancı efendisinindir. Bu malın üzerindne bir sene geçince, zekâtını vermek, o kölenin efendisine farz olur. Mi'râcü'd- Dlrâye'de de böyledir.

«Münasip olan, almadan önce, zekâtını vermektir.» denil­miş ise de; sahih olan, almadan önce zekâtının verilmesinin lazım gelmiyeceğidir. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Yolcu olan kimselere de, mallarının zekâtını vermeleri farz ölür. Çünkü, o yolcu, naibi vasıtası ile harcamada bulunma yetkisi­ne sahiptir. Fetâvâyi Kâdîhân in Ticaret Malı Bölümü'nde de böy­ledir. [8]

 

Havaic-İ Asliyeden Fazla Mal : 

Zekâtın farz olması­nın şartlarından biri de, malm havaic-i asliyeden (— aslî ihtiyaçlar­dan) fazla olmasıdır.

İçinde oturulan eve, giyilen elbiseye, evin zarurî eşyaları­na, binek hayvanlarına, hizmet gören kölelere, kuiamlan silahlara, aile fertlerinin bir senelik yiyeceğine, altın ve gümüşten olmayan kap kaçağa zekât gerekmez. Keza, cevahir, inci, yakut, zümrüt ve benzeri şeylere de, —şayet bunlar ticaret îçin kullamlmıyorlarsa— zekât gerekmez. Keza, nafaka temini için bulundurulan para için de zekât gerekmez. Hidâye Şerhi Aynî'de de böyledir.

İlim ehlinin kitaplarına, sanatkârların aletlerine veya evde kullanılan aletlere de zekât gerekmez.

Fakat, elbise boyacısı olan bir kimsenin, başkasının elbisesini boyamak için satm almış bulunduğu boya ve zaferân gibi şeylerin kıymeti, nisap miktarına ulaşır ve bunun da üzerinden bir sene ge­çerse, bu gibi şeylerin zekâtlarının verilmesi farz oîür.

Keza, bir iş yapmakta kullanmak için satın alman ve yapılan işte tesiri ve izi kalan, (dibagatta kullanılan yağ gibi) şeylerin üze­rinden sene geç$e ve bunların miktarı da nisaba baliğ olsa, bunların da zekâtının verilmesi lazım gelir.

Şayet, o şeyin kullanıldığı işte, bir eseri ve bir izi kalmazsa, (sa­bun gibi veya çöğen gibi) bu gibi şeylere zekât gerekmez. Kifâye'de de böyledir. [9]

 

Borçlu Olmamak :

 

 Zekâtın farz olmasının şartlarından biri de, borçlu olmamaktır.

0 Alimlerimiz - «Kullar tarafından talep edilen borçların hep­si zekâtın farz olmasına manidir. Bu borç; ister kulların her hangi birinin, ödünç gibi; alınmış olan bir şeyin bedeli gibi, telef olunmuş bir şeyin ödenmesi gibi, yaralama diyeti gibi bir alacağı olsun; is­terse nakitlerden, ölçülebilen, tartılabilen şeylerden veya elbise, hayvan kan bedeli ve emsali gibi şeylerden olsun; isterse bu borçlar, te'cil edilmiş olsun veya isterse bu borç, zekât borcu gibi Allah için bir borç olsun, bunların hepsi, —zekâtın farziyyetine mani olma bakımından— müsavidir.» demişlerdir.

Bu borç, şayet saimenin zekâtından dolayı bir borç olursa, âlimlerimiz arasında bir ihtilaf olmaksızın, zekâtın vücubuna mani olur, İsterse bu borç, bir kimsenin bizzat yanında bulunan mal gibi, ayni mal olsun; isterse, nisabın helak olması sebebi ile zimmette kalmış olan bir borç olsun, müsavidir.

Eğer bu borç, meyvelerin ve ticaret mallarının zekâtı sebebi ile meydana gelmiş bir borç olursa, bunlar4 hakkında âlimlerimiz ara­sında ihtilâf vâki olmuştur. İmâm Ebû Hanîfe CR.A.) ile İmâm Afu-hammed (R.A.)'in görüşlerine göre, bunlar da sahne gibidir. Eğer borç, toprağın haracı gibi olursa, miktarı kadarının zekâtına mani ölu£. Bu kaide, haraç hakkı ile alındığı ve buğday zamanına eriştik-ten sonra senenin tamam olduğu zaman geçerlidir. Eğer, buğday zamanına erişihnemişse haraç vermek yoktur.

Haksız olarak alınmış olan mallar, sene tamam olmadan önce alınmadığı müddetçe, zekâtın vücubuna mani olmaz.

Öşür arazisinden mahsul çıktıktan sonra, zekâtı verilmeden he­lak olsa, mislini ödemek gerekir. Bu, dirhemlerin üzerinden sene ge­çerse, üzerine zekât yoktur. Tatarhâniyye de de böyledir.

Keza, mehir de, ister müeccel olsun, ister muaccel olsun ze­kâtın vücubuna manidir. Çünkü mehir, istenilerek bir borçtur. 3e-rahsî'nin Muhiyt'inde de oöyledir. Zahirî mezhepde sahih olan bu­dur.

el - Bezdevî, Câmiu'l - Kebîr Şerhinde : «Âlimlerimiz şöy­le demişlerdir : Bir kimsenin üzerinde, karısının mehr-i müecceli olsa ve bu kimse de onu vermek istemese, bu hâl, zekâtın vücubuna mani olmaz. Çünkü, bunu istemek adet değildir. Bu, yukarıda da geçi İği gibi güzeldir.» demiştir. Cevâhirü'I - Fetâvâ'da da böyledir.

Fakat, hanımların nafakaları borç değildir. Bu borç, haki­min karârı ile veya iki tarafın rızasrile olsa bile, .zekâtın vücubuna mani değildir. Hakimin kazası veya iki tarafın rızası olmasa da du­rum aynıdır. Mahremlerin nafakaları da böyledir Hakimin bir aydan aşağı olan kısa bir müddetle hüküm verdiği zaman durum böyledir. Nafakanın müddeti uzun olursa, durum yine böyledir. Fakat; bu tak­dirde, bu miktar nisabtan çıkarılır. Bedâi'de de böyledir.

Bunların tamamı, zekât kendisine vacip olmadan önce, zim­metinde bu borçlar bulunduğu zamandadır. Fakat zekât vacip olduk­tan sonra, br kimse borçlanmış olursa, bu borç, zekâtın farziyyetini düşürmez. Cevheretü'n - eyyire'de de böyledir.

Fakat, bu borç, senenin içinde arz olmuş ise, bu hususta, Uyûn'da : «Bu, durumda, İmâm Mujıammed (R.A.), zekâtı men eder; İmâm Ebû Yûsuf (R.A.). ise, zekâtı men etmez.» denilmiştir. Serah-sî'nin Muhiyt'inde de böyledir.

Bir kimsenin, ticaret için bir kölesi olsa ve bu köleden do­layı da bir miktar borcu bulunsa, malından, bu borç miktarı kada­rın m zekâtı gerekmez.

Bir kimsenin, başka bir şahıstan bin dirhem alacağı olsa, borç­lu olan şahsın da, kendi emri ile veya emri olmadan bir de kefili bulunsa; asıl borçlunun ve kefilinin de Ijiner dirhemleri bulunsa ve bu dirhemlerinin üzerinden de bir sene geçmiş olsa, borçluya da, ke­file de, —bu biner dirhemlerinden dolayı— zekât vermek farz olmaz.

Bir-kimse, başka bir kimsenin bin dirhemini gasfaetmiş olsa, ikinci bir şahıs da, geüp onun elinden bu bin dirhemi gasbetse ve bu bin dirhemi harcasa; bu iki gasıbında şahıslarına ait biner dir­hemleri bulunsa ve bunların da üzerlerinden birer yıl geçmiş olsa; birinci gasıb, bin dirheminin zekâtını verir. îkinci-gasıb içinse —bu bin dirheminden dolayı  zekât vermek gerekmez. Fetâvâyİ Kâdîhân-da da böyledir.

Bir kimsenin, bin dirhemi ve bin dirhem de borcu olsa: ti­caret için olmayan hizmetçisi ve evi de bulunsa, bunların kıymetle­ri on bir dirhem bile olsa, o kimsenin zekât vermesi'gerekmez. Çün­kü elindeki, borcunun karşılığıdır. Borç, bunlara harcanmıştır. Ev ile hizmetçi ise, o kimsenin hacet-j asliyesindendir. Ve borç, bunla­ra harcanmamıştır.

Bu ev ile hizmetçi, o kimsenin zekât almasına da mani değildir. Çünkü bunlar, ihtiyacını gidermez; bil-akis ihtiyacını artırır. Bu, Ha-san-ı Basrî'nin kavlinin manasıdır. O : «Şüphesiz ki, sadaka (= ze­kât), on bin dirheme sahip olan kimseye  bile  helal olur.» de­miştir. «Bu nasıl olur.?» diye soranlara İse : «Evi, hizmetçisi ve si­lahı bulunup, bunları satamayan kimselerin durumu böyledir.» de­miştir.

Keza, âlimlerimiz : «Çok kıymetli kitaplara sahip olan bir âlim, eğer onlara muhtaç ise,  ve başka bir şeyi yoksa bu âlimin zekât alması helal olur. Ancak, bu kimse, ihtiyacından başka, iki yüz dirhem bir fazlalığa sahip bulunursa, bu durumda, o âlimin ze­kât alması,haram ölür.» İmâm Serahsî'nin Mebsût Şerhi'nde de böyledir.

Kitabın ihtiyaçtan fazla olması, her tasniften, iki nüshadan fazla olmasıdır. «Üç nüshadan fazla olmasıdır.') da denilmiştir. Fa.kat, muhtar olan, birinci kavildir. Yani, iki nüshadan.fazlası, fazla demektir. Fethü'l - Kadîr'de de böyledir.

Bir alacaklı, alacağından vaz geçip, borçlunun borcu' düş­tüğü zaman, İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, borcun düştüğü güne itibar edilir. O günden itibaren, üzerinden tam bir sene geçince, borcundan vazgeçilmiş olan kimsenin üzerine zekât farz olur. Fet­hü'l - Kaclîr'de de böyledir.

Nezirler, keffaretler, fıtır sadakaları ve hac gibi, kullar tara­fından istenilmeyen her borç, Allah borcu gibidir ve bunlar zekâta mani değildir. Serahsî'nin Muhlyt'inde de böyledir.

Bulunmuş eşyaların, tazminatı ile hak sahibine vermeden Önceki Ödemelerin tazminatı da zekâta mani değildir. Tatarhânîyye'-de de böyledir.

Âlimler : «Ödemelerin tazminatı, sene içinde olursa, zekâ­ta manidir; sene çıktıktan sonra olursa, mani değildir.» demişlerdir. Bedâî'de de böyledir.

Bir kimse, eğer dirhemler, .dinarlar, ticaret malları ve ev hayvanüarı gibi muhtelif nisablara sahip olursa ve bu şahsın borcu da bulunursa; bu; kimse borcunu, önce dirhem ve dinarlarına karşı­lık tutar. Eğer borcu, bunlardan fazla olursa, ticaret mallarını da borcuna karşı tutar. Ondan da fazla gelirse, hayvanlarını karşılık tutar. Şayet hayvanları muhtelif cinslerden ise, en az olanların, bor­cuna karşılık tutar. Eğer, mallar değerce müsavi olurlarsa, dilediği­ni borcuna karşılık tutar ve bu kimse, borcunu karşıladıktan sonra, kalan malının zekâtını verir. Tebynvde de böyledir.

0 Bu ^hükum—, âmil (= zekât toplama memuru) hazır bu­lunduğu zaman içindir. Amil hazır bulunmazsa, mal sahibi serbest­tir. D:lerse, alacağını sâimeye sarfeder ve zekâtını sâimeden verir. Çünkü mal sahibinin, ikisinde.de eşit hakkı yardır. İhtilaf, âmilde­dir. Çünkü onun, dirhemlerden değil, sâimeden zekât almaya vela­yeti' vardır. Bunun içindir ki, alacağını dirhemlere harcar ve zekâtı sâimeden alır. İmâm Serahsî'nin Mebsût Şerhî'den de böyledir.

İkiyüz dirhemi ve hizmetçileri bulunan bir kimse, hizmet­çilerini evleııdirse ve ihtiyacı kadar da borç buğday alsa, bu durum-da, iki yüz dirhemi de durmakta olsa, bu kimsenin zekât vermesi la­zım gelmez. Çünkü, malı yok demektir.

İmâm Züfer ise : «Bu kimse, alacağını, cinsine sarfederse, zekât verir.» demiştir. Kâfi'de de böyledir. [10]

 

Nisabın Namı Olması : 
 

Zekâtın farz olmasının şartla­rından bivi de, nisabın namî (= çoğalıcı) olmasıdır.

Nema (= çoğalma) 'ya, doğma, doğurma,, kazanma, kâr et­me gibi hakiki olur; veya bir kimsenin kendisinin veya naibinin elinde malın temekkünü (= durması) sebebi ile artıma el verişil olan mal gibi takdirî olur. Hakikî nema da, takdirî nema da, hılkî ve fi'li olmak üzere ikişer kısma ayrılırlar. Tebyîn'de de böyledir.

Hılkî olanlar*/ allın ve gümüştür. Çünkü bunlar, bizzat in­tifa için, yani havaic-i asliyyeyi gidermek bakımından elverişli değil­dirler. Ticaret için niyyet edilsin veya edilmesin, bu gibi malların ze­kâtı verilir. Nafakaya niyyet edilmiş olsa bile bunların zekâtı verilir. Fiilî olanlar ise, altın ve gümüşün dışında kalanlardır.

Fiilî olanlarda nema ise, ticarete niyyet etmekle olur. Ticaret mallarına veya otlak hayvanlarına ilave edilmezlerse, bunlara itibar edilmez.

Ticarete niyyet ise, ya sarahaten (açıkça) olur veya delaleten olur. Sarih olan ticaret, bu alış verişin akdi esnasında, ticarete niy­yet etmekle olur. Memlûkün ticaret için olması da böyledir. Bu akdin, satın alma veya kiralama olması ve   bedelinin de nakid veya uruz olması da müsavidir.

Öelâleten ticarete niyyete gelince : Serahaten ticarete niyyet edilmemiş olsa bile, bir malın kendisini, ticaret sebebi ile satın al­mak veya ticaret için bir evi kiraya vermek gibi durumlardır. Bu durumlarda ticarete niyyet edilmemiş olsa bile, yapılan işlem ticaret olmuş olur.

Sedâü'de : «Burada ihtilaf, bu malın bedeli hususundadır, Men­faatler ticaretin aynıdır.» denilmiştir. Kitebü'z - Zekât'ta ; «Bu ihti­laf, niyyetsiz ticaret hakkındadır.»; CâmTde ise : «Durmak, niyyete delalet 'eder.» denilmiştir. Bu mesele hakkında iki rivayet vardır. Belh'li âlimler, Cami'in rivayetim doğru bulmuşlardır.

Bir kimsenin, hibe, vasiyyet, nikâh, mehir, hulû' (= bir ka­dının kocasına, kendisini boşaması için talâk karşılığı olinak üzere, uzlaşarak verdiği para veya mal), bir kimsenin kasden Öldürülen bir yakınî için, suih sebebi ile kısas yolu ile sahip olduğu şey, veya azat olma bedeli gibi şeyleri, ticarete niyyet etmesi sahih olmaz. Esahh olan görüş budur, Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Bir kimsenin, varis olduğu malı da, ticarete  niyyet etmesi sahih olmaz. Tebyîn'de de böyledir.

0 Bir varis, mirasım aldığı adamın ölümünden sonra, otlak hayvanlarını ve ticaret malarını üsaraeye veya ticarete niyyet etse, bu malların zekâtım vermek, p varise farz olur. Böyle bir niyyeti ol­maması halinde ise, bazı âlimler : «O kimseye/ zekâtı farz olur.»; bazıları ise : «farz olmaz» demişlerdir. Serahaî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Bir kimse, ticaret için bir cariye alsa, sonra da da onu hiz­metinde kullanmaya niyyet etse, o cariyenin bedeline zekât düşmez. Zahidî'de de böyledir.

Bir malın zekâtının verilmesi için, o malın, ya sahibi olan kimsenin veya naibinin elinde bulunması ve bu malın artması veya temekkün etmesi şarttır. Artması olmayan ve temekkünü bulunma­yan mal için zekât yoktur. Nitekim, mâl-i zımâr (= tahsili mümkün olmayan alacak böyledir. Tebyîn'de de böyledir.

Mâl-i zımâr : Aslında, bir kimsenin malı plan ve önün mül­kine dahil bulunduğu sırada elinden çıkıp, bir daha geri dönmesi umulamayan mal, demektir. Muhiyt'te de böyledir.

inkâr edilen borç ye zoraki alman mal, üzerlerine, beyyine-leri, şahitleri, senetleri veya benzeri şeyleri yoksa, mâl-i zımâr'dan-dır. Ancak, bunların beyyineleii, şahitleri veya senetleri varsa, ze-kâttarını vermek farz olur.

Ancak, gasbedilnüş olan otlak hayvanları için, gasbeden kimse durumu ikrar etse bale, zekât verilmez.

Kaybolan mal, kaçan köle, müsadere ile alınmış olan mal, deni­ze düşen veya sahraya gömülüp yeri unutulan mal da, mal-i zımâr hükmündedir.

Fakat, eve gömülen, mal, gömülen ev başkasının evi olsa bile, yerinin unutulmasından dolayı, mâl-i zunâr sayılmaz. Bahrü'r - Râik' ta da böyledir

«Mal, bir kimsenin kendi arazisinde veya bağında gömiÜtt ise, bu malın zekâtını vermek farzdır.» denilmiştir. Çünkü, o kim­senin, malını bulmak için, arazisini kazması mümkündür.

«Bu durumdaki malın zekâtı, farz olmaz» da denilmiştir. ÇUn-kü, arazinin tamamım kazmak zordur.

Fakat, ev, bunun hilâfınaidır. Ancak> ev çok büyükse, gömülü bulunan o mal, nisap olarak hesaba alınmaz.

«Borç, inkarcının üzerinde olduğu halde, şahit ve senet, sağlam ve âdil değilse, o mal için zekât farz olimaz.» denilmiştir. Sahih olan İse, bu durumda zekâtın farz olmasıdır. Kâfî'de de böyledir.

Üzerine bir beyyine, bir delil olmadığı için inkâr edilen bir borç için, yıllarca sonra —borçlu olan kimsenin insanlar arasında borcunu ikrar etmesi gibi— bir .beyyine olursa, bu durumda bile, o alacağa zekât gerekmez. Tebyîn'de tde böyledir.

Eğer kadı, bu alacağı biliyorsa, bu alacağın geçmiş senelere ait zekâtının da verilmesi farz olur. Borçlu olan kimse, borcunu ik­rar ediyorsa, bu alacağın zekâtının mutlaka verilmesi lâzımdır. Bu durumda, borçlunun fakir olması, zengin olması veya müflis olması müsavidir. Kâfî'de de böyledir.

İmâm Ebû Hanîfe (R^J ve İmâm Ebû Yûsuf İKA.) 'un ka­villerine göre, borç, bir müflisin üzerinde olsa, kadı da ondan tahsil etmiş Munsa ve alacaklıya gönderse, fakat bu, alacakılya senelerce sonra ulaşmış olsa, bunu alan kimsenin, bu alacağının geçmiş sene­lere ait zekâtlarını da vermesi icabeder. Kâdîhân'm Câmiu's - Sağîr'-inde de böyledir.

Bir borçlu, borcunu, gizlide ikrar ve açıkta inkâr etse,   bu alacak nisaba dahil edilmez.

Bir borçlu, borcunu ikrar etse, fakat bunu hakimin huzurunda inkâr etse; sonra borçlu olduğuna dair şahidter getirilse; şahidlerin ta'diîi için (=; âdil olup olmadığını araştırmak için) zaman geçse; sonra da bu kimsenin borçlu olduğuna hükmedilse, borçlunun, ka-dı'nıh huzurunda, borcunu inkâr ettiği zamanüar için, bu alacağın zekâtı hükmdluriduğu zamana kadar, gerekmez. Fetâvâyi Kâdîhân-da da böyledir.

fe Bir kimsenin borçlusu kaçsa, alacaklı olanın da bu kimseyi bulmaya gücü yetse; veya kaçan adamın bir vekili bulunsa, bu du­rumda alacaklı olan şahsın, bu alacağının zekâtını vermesi gerekir. Fakat, alacaklının, bu alacağını almaya gücü yetmezse, bu alacağı için zekât vermesi gerekmez. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

İmâm-i A'zam Ebû Hanîfe (R.A.)N*e göre, diğer borçlar üç mertebededir :

a)- Zayıf Alacaklar : .Bunlar, vasiyyet gibi, asla hiç bir şeyin karşılığı olmayan borçlarla; mehir, muhalaa, dem-i amd'den musâla-ha, diyet ve kitabet gibi mal olmayan şeylerin bedelleri olarak sabit ve hasıl olan ve talep edilen borçlardır.   Bunlar. alınıp, üzeri^t^1 bir yıl geçmedikçe, zekâtlarının verilmesi gerekmezi;

b)- Vasat Alacaklar : Ticaret malları veya hayvanlar gibi ol­mayan malların bedelleri (yani, havaic-i asliyeden olan, yenilen, içi­len, giyilen ve benzeri malların bedelleri ile, kiralanan ev ve akarla­rın ücretleri gibi şeylerden dolayı olan alacaklar, Vasat Alacaklardır. Sahih olan rivayete göre, bu borçların bir sene geçmesinden sonra, alınan nisab miktarının zekâtı verilir.

c.- Kuvvetli Alacaklar : Ticaret mallarının bedeli (yani, yanın­da biı- sene baki kalarak zekâtı'lazım gelen paralar, emsali mallar ve sevâimin" bedeli olan alacaklar da, Kuvvetli Alacaklaradır. Bunla-

nn miktarı, nisaba baliğ olur ve üzerinden de bir yıl geçerse, alındığı zaman zekâtı yerilir. Zâhidî'de de böyledir.[11]

 

Malın Üzerinden Bir Sene Geçmesi : 
 

Zekâtın farz olmasının şartlarından birisi de, malın üzerinden bir sene geçme­sidir.

Zekâtta kameri seneye itibar edilir. Gunye'de de böyledir.

Nisâb, senenin başında ve sonunda tamam olursa, zekât ve­rilir. Nisabın, sene içinde noksanlaşrnış olması, zekâtı düşürmez. Hidâye'de de böyledir.

Ticaret malı veya nakit, kendi cinsi ile veya kendi cinsinden. olmayan bir şeyle değiştirilmiş olsa, bu durum, sene ilgili hükmü kesmez.

Otlak hayvanları, kendi cinsleri ile veya kendi cinsinden olma­yan bir şeyle değiştirilmiş olsa, sene ile ilgili hüküm kesilir. Yani, bir senelik müddet, bu değiştirilme zamanından itibaren sayılır. Se­rahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Nisab miktarı mala sahip olan bir kimse, sene içinde, elin­de olan malın cinsinden, yeni mallara nail olmuş olsa, bunları, ön­ceki mallarına ilave ederek zekâtını—hesaplar ve— verir. Nail oldu­ğu fazlalık, ister kendi malının artmasından olsun, ister başka şe­kilde artmış bulunsun, bu fazlalık önceki malına eklenir. Bunun, miras, hibe veya başka bir yolla artmış olması da müsavidir-

Sene içinde nail olunan fazlalık, şayet bir kimsenin nail olduğu mal cinsinden değilse, bu fazlalık, önceki malın üzerine ilave edil­mez. Koyunu olan bir kimsenin, sene içinde develerinin de olması gibi... Cevheretü'n - Neyyiire'de de böyledir.

Bir kimse, sene tamamlandıktan sonra, bu yeni mallara nail olursa, bunlar eski mallarının üzerine ilâve edilmezler. Bu yeni mal için, senenin yeniden bağlıyacağında ittifak vardır. Tahâvî Şerhi'nde ide böyledir.

Bize göre, asıl mal, nisab miktarında ise, sonradan elde edilen mal, bu asıl mala İlave edilir.

Fakat, asıl mal nisab miktarından az ise, sonradan sahip olunan mal buna ilave olunmaz.

Yeni elde edilen malla, önceki inal, nisab miktarım buluyorsa, nisabın meydana gelmesinden itibaren bir sene geçince, bu maHann zekâtı verilir. Bedai'de de böyledir.

Sonradan elde edilenlerle birlikte, otlak hayvanlarından, nisab miktarı mal meydana gelirse ve bunların üzerinden de bir se­ne geçerse, bunların zekâtını, sahibi olan kimse verir.

Bir kimse, daha sonra bu hayvanları satar ve. bundan dolayı, dirhemleri olur ve bu dirhemlerle diğer dirhemleri, nisab miktarını -doldururca, îmânı Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu kimsenin hayvan­lardan elde ettiği para, önceki parasına ilave edilmez. Bil-akis, bu paranın zekâtının, senesinin başlangıcı elde edildiği zaman olur. Di­ğer iki imâiriimıza göre ise, bu para, önceki paraya ilave edilir ve hepsinin birden zekâtı verilir. Bu —kaide— satılan hayvanların pa­rasının tek başına nisab miktarına ulaştığı zaman geçerlidir. Fakat, bu para. nisap miktarı yoksa, bil-icmâ' önceki paraya ilave edilir. Cevheretü'n - Neyyire'de de böyledir.

Öşrü verilmiş olan yiyeceklerin ve sadaka-i fitri verilmiş bulunan kölenin bedellerinin. Önceki paraya ilave edileceği hususun­da ittifak vardır.

Bir kimse, sene başından önce hayvanlarım satmış olsa, bedel­lerini bil-ıcmâ' kendi cinsi üzerine ilave eder; bu bedel dirhem ise, onu dirhemlerine; hayvan ise, onu hayvanlarına ilave eder.

Bir kimse, hayvanının zekâtını verdikten sonra, o hayvanını el­de beslese, yani onu —kendisine zekât düşmeyen— ulufe hayvanı ha­line getirse ve sonradan da satsa, bü-icmâ* bu hayvanın bedeli ola­rak aldığı parayı, önceki parasının üzerine iüave eder. Sirâcül - Veh-hâc'da da böyledir.

Bir kimse, haracını vermiş bulunduğu arazisini satarsa, be­delini aslî nisabına ilave eder. Bedâi'de de böyledir.

İmâm-ı A zam Ebû Hanîfe (RÂ, şöyle buyurmuştur : «Bir kimse, dirhemlerinin zekâtını vermiş olsa, sonra da bu dirhemlerle oÜak hayvanları .satın alsa, bu hayvanları, daha önceki hayvanlarına ilâve etmez. Çünkü, son aldığı hayvanlar, bedellerinin zekâtı veril­miş olan hayvanlardır.

Kendisine, bin dirhem hibe edilen bir kimse, sonradan da bin dirhem elde etmiş ofsa; sene tamamlanmadan önce, kendisine bibede bulunmuş olan kimse, kadı'mn hükmü ile, bu hîbesioden geri dönmüş olsa, bu kimsenin sonradan elde ettiği bin dfrhem için de, bu andan itibaren bir sene geçmedikçe, zekât vermesi gerekmez. Çünkü, hibe edilmiş olan bin dirhemin başlangıcı olan zaman sene batıl olmuştur. Ona tabi olarak, sonradan elde ettiği bin dir­hem için de bu başlangıç batıl olmuş olur.

Bir kimsenin tikiyüz dirhemi bulunsa, üzerinden üç sene geçse, ancak bir gün noksanı olsa; sonra bu şahsın eline beş dirhem daha geçse, birinci sene için beş dirhemi zekât olarak verir. Diğer seneler içinse, zekât vermez. Çünkü, ikinci ve üçüncü senelerde, zekât, bor­cundan dolayı, elindeki nisabdân noksan olmuş oîur.» Serahsî nin Muhıyt'inde de böyledir.

Bir kimsenin, ticaret mali olarak, değeri iki yüz dirheme eşit koyunları olsa ve bu koyunlar sene tamamlanmadan önce ölse-ler. Bu kimse, ölen koyunların derilerini yüzse ve onları tobağlasa; bu derilerin parası ise nisabı doldursa, sene tamam olunca, bunların zekâtını vermesi farz olur.

«Çünkü, o yünler, ilk aylarda koyunların üzerinde idi. İkinci bö­lümde ise, ayrı yünler, derilerinin üzerinde idiler. Fakat, sene ta­mamlanmadan önce, koyunların ölümü ile senenin hükmü batıl- ol­muştur. (Derilerin bedeli, nisab miktarına ulaştığı -günden itibaren bir sene geçmedikçe, zekât farz olmaz.» denilmiştir. Fetâvâyi Kâdî-hân'da da böyledir.

Bir kimsenin, ticaret malı olarak bulundurduğu şırası, sone ta­mamlanmadan önce şaraplaşmış olsa; sonra da sahibi bu şarabı sir-keleştirse, bedeli nisaba ulaşsa bile, sene sonunda onun zekâtının verilmesi gerekmez.

Bir mal nisaba baliğ olunca, zekâtını vermekte acele etmek caiz olur; nisaba erişmeden acele etmek ise^ caiz değildir. Hulâsa'da da böyledir.

Bu durumda acele etmek, ancak şu üç şartla caiz olur :

Acele edildiği zaman, sene tamamlanmış olmalıdır.

Sene sonunda nisap tamam olmalı, öncekinden eksilmiş bulunmamalıdır.

Bu malın aslı, sene içinde zayi olmamalıdır.

Nisab, altından, gümüşten veya ticaret maiındac olsa ve lama­mı iki yüz dirhemden az bulunsa ve bu malın zekâtının verilmesin­de acele edilse; sonra da nisab tamamlansa; sene tamamlanana ka­dar nisap yine noksanlaşsa; veya zekât acele olarak verilirken nisab tam olmuş bulunsa da, daha sonra malın tamamı helak olsa; vermiş olduğu o miktar, zekât değil, nafile bir sadaka olur. Tehâvî Şerhi'-nde de böyledir.

Bir kimsenin, nisaba mâlik olduktan sonra, zekât vermekte acele etmesi caizdir. Bu durumda, bütün nisablarda acele etmek caiz dir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Yanında iki yüz dirhemi olan bir kimse, aceleten. bin dir­hemlik zekât vermiş olsa ve sene içinde eline yeniden dirhemler geçse veya kâr etse; böylece mali sene sonuna kadar bin dirheme ulaşmış olsa; önce vermiş bulunduğu zekât, bu bin dirhemin zekâtı yerine geçer ve bu bin dirhemin zekâtı düşer.

Şayet, bu durumda sene tamamlandığı halde, eline yeni dirhem­ler geçmez veya kâr etmezse; fakat, ikinci senede bu artım olursa, önceki verdiği miktar, bunun zekâtı yerine ceiz olmaz. Ancak, sene, sonradan elde ettiği dinarları eline,geçirdiği zaman tamamlanmış olursa, bıi, zekâtı yerine caiz olur. Böyle değilse, sonradan elde ettiği dirhemlerin zekâtını, ayrıca vermek farz olur. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Sebepleri mevcut olduğu için, seneler önceye ait zekâtları, acele vermek caiz olur. Hİd&ye'de de böyledir.

Bîr kimse, bin dirhemi var iken, iki bin dirhemlik zekât vermekle acele etse; şayet o sene iki bin dirhemi olursa, önce verdi­ği zekât, bu iki bin dirhemin zekâtı yerine geçer. Değilse, ikinci se­nenin bin dirheminin zekâtı yerine geçer ve bu caiz olur.

Bir kimsenin, dört yüz dirhemi olsa, bunu beş yüz dirhem zannederek, beş yüz dirhemlik zekât verse; sonradan da durumu an­lasa, bu kimse, vermiş bulunduğu fazlalığı, gelecek senenin zekâtına mahsup edebilir. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Bir kimsenin, nisab miktarı altını ve nisab miktarı gümüşü olsa; o kimse bunlardan birinin zekâtını acele verse (yani, birinin hem de gelecek yıla ait zekâtını verse), bu verdiği zekât, ikisinin ye­rine de vâki-olur. Çünkü bu durumda ilave edilmesi ve cinslerinin bir olması sebebi ile, ta'yin geçersizdir. Eğer bu nisablardan birisi helak alsa, verilen zekât değerine ta'yin edilmiş olur. Kâfi'de de böyle dir.

Daha açık bir ifade ile: Bir kimsenin yirmi miskal altını ve iki-yüz dirhem gümüşü bulunsa ve bu şahıs — meselâ — yirmi miskal altının zekâtını, bu sene için verdiği gibi, gelecek sene için' de verse; o sene içinde de yirmi miskal altını zayi etse, önceden vermiş oMu-ğü zekât gümüşün zekâtı yerine mahsup olur.

Bir kimse, muhtelif hayvanlardan ayrı ayrı nisaba mâlik olsa, bunlardan bir kısmının zekâtını da aceleten (yılın sonunda de­ğil de başında) vermiş olisa, zekâtını vermiş olduğu hayvanlar da son­radan helak olsa, vermiş bulunduğu bu zekât, diğer hayvanların ze­kâtı yerine sayılmaz. Serahsî'nin Muhıyt'iride de böyledir.

Bir kimse, zekâtını bir fakire vermede acele etse, (malının zekâtım, yıl tamamlanınca değil de, yılın başında vermiş olsa), son­ra da bu kimse fakir düşse, ölse veya irtidât eylese; sene tamam ol­madan verdiğ zekât, zekât olarak caiz olur. Sîrâcü'l - Veibhâc'da da böyledir.

Âlimlerimiz: «Üzerinde zekât borcu olduğu halde ölen bir kimsenin, ölümü sebebi ile üzerindeki zekât borcu düşer. Muhryt'te de böyledir. [12]


2-OTLAK HAYVANLARIN ZEKÂTI
 

Mukaddeme
 

Zekât, sadmenin/erkeklerine de, dişilerine de farzdır.

Siaime: Kırlarda, seniîzlenip etüeriniii, yadlarının artması ve ne­sillerinin çoğalması için otlktiİan hayvanlar demektir. Meselâ, yük taşımak veya binmek vçtiı beslenen ve sadece nesli için beslen­mekte olmayan hayvanlar İçin zekât vermek gerekmez. Muhiyt'ı Serahsî'de de böyledir.

Keza, eti için otlatilân hayvanlar da zekâta tâbi değildir. Ancak, bu hayvanlar, ticaret için beslenmekte* iseler, sâime olmasa­lar bile, onların zekâtının verâmesi gerekir. Bedâi'de de böyledir.

Senenin bazı aylarında kırlarda otlatılan, bazı aylarında ise, evde beslenen hayvanlar; şayet senenin çok kısmında kırlarda otla-tdiyorlarsa, bunâar sâimedir. Böyle olmayan hayvanlar ise, sâime değildirler. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir

Senenin yarısında evde bakılıp beslenen ^hayvanlar da sâime değüidirler ve onların zekâtöu vermek farz olmaz. Tebyîn'de de böy­ledir.

Ticaret fçüi, altı ay veya daha fazla otlatılmış olan hayvan­lar da sâime olmazlar. Aacak, bunların sâime olmasına niyyet edilir­se, sâime olurlar.

Ticaret için olan köle, senelerce hizmette kullanılsa, bu durunv da yine o ticaret içindir. Ancak bunun hizmette kullanılmasına niy­yet edilirse, bu durumda o köle, hizmet için olmuş olur. Hulâsa'dâ da böyledir.

Sâime sahibi olan bir kimse; eğer o malları sâime olarak kullanmayı veya evde beslemeyi istese fakat bunu sene geçene kadar yapmasa, bunların zekâtları sâime ol&rafc verilir. Fetâvfiyİ cHhAn'da da böyledir.

Bir kimse, ticaret için satın almış olduğu hayvanları saat dan sâime yapsa, bunlar, o andan itibaren sâime olurlar ve sene ta­mamlanınca, zekâtları ona göre hesap edilir ve verilir.

Sâime ile ticaret için olan hayvanlar arasında, —zekât bakımın­dan.— fark vardır. Meselâ : Sâime olan bin koyunun zekâtı, bir yıl­da on köytian. iken, ticaret liçin olan bin koyunun bir yıllık zekâtı, yir­mi beş koyundur. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir. [13]

 

Develerin Zekâtı
 

Beş adetten ,az olan develer için zekât yoktur. Hidâye'de de böyledir.

25 deveden az olan develer için, her 5 deveye 1 koyun zekât verilir. Aynî'de de böyledir.

Bu koyunların ise, bir yaşını bitirmiş, iki yaşma basmış ol­ması gerekir. Cevheretü'jı - Nfeyyire'de de böyledir.

Deve adedi 25 e ulaşınca, zekât olarak iki yaşma girmiş di­şi bir deve verilir. Deve adedi otuz beşe varıncaya kadar durvm böy­ledir.

Deve sayısı otuz altı olunca, zekât .olarak üç yaşına girmiş dişi bir deve verilir. Durum deve sayısı kırk beşe varıncaya kadar aynı­dır.

Deve sayısı 46'ya varınca, zekât olarak, dört yaşına girmiş dişi bir deve-verilir. Altmış deveye varıncaya kadar durum yine böyle­dir.

Deve sayısı 61 olunca, zekât olarak beş yaşma basmış dişi bir deve verilir. 75 deveye kadar dunun yine böyledir.

Deve sayısı, 76 olunca, zekât olarak üç yaşma basmış iki adet dişi deve verilir. Deve sayısı 90 oluncaya kadar durum yine böyledir.

Deve sayısı, 91 olunca, zekât olarak dört yaşma girmiş iki adet dişi deve verilir. Deve sayısı 120 ye varıncaya kadar durum yine böy­ledir. Hidâye'de de böyledir.

Bundan sonra, 120 deve üzerine ilave edilen her beş deve için, dört yaşma basmış iki dişi deveye ilâve olarak— birer ko­yun ilave edilerek zekât verilir. 145 deveye kadar, durum yine böy­ledir.

145 den 150 ye kadar olan develer için ise, dört yaşına basmış iki dişi deve üe iki yaşma basmış bir dişi deve zekât olarak verilir.

Deve sayısı tam 150 olunca da, zekât olarak dört yaşma girmiş üç dişi deve verilir.

Bundan sonra, develerin sayısı 175 e varıncaya kadar, her beş deve için -^-dört yaşına girmiş üç dişi deveye ilâveten— birer koyun verilir.

175 den 186 deveye kadar, zekât olarak, dört yaşma basmış üç dişi deve ile ıUci yaşma basmış bir dişi deve yerilir.

186'dan 196 ya kadar, dört yaşma basmış üç dişi deve ile üç yaşına basmış bîr dişi deve, zt^kât olarak verilir.

196 dan 200 e kadar, zekât olarak, dört yaşını bitirmiş, 4- adet dişi deve verilir. Hüdâye Şerhi Aynî'de de böyledir.

200 den sonra, her elli deve için, sahibi isterse zekât olarak dört yaşma girmiş bir dişi deve verir; isterse de, her kırk deve dçin, üç yaşma basmış bir dişi deve verir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyle-idr.

Bundan sonra da, 150 adedden sonraki elli adedde yapılan muamele, 200 adetten sonra gelen her 50 aded için de tatbik edilir. Bu bize göredir.

Devenin tek hörgüçlü olması ile çift hörgüçlü olması müsavi­dir. Hidâye'de de böyledir.

îmânı-ı A zam Ebû Hanîfe (R.A.) ile İmâm Muhammed (R. A.) 'in kavillerine göre, sâime olan develerin, zekâtı olarak verilecek olan devenin, en az iki yaşma basmış olması gerekir. Bu deveye «bint-i mehâd» denir. Tahâvî Şeriıi'nde de böyledir.

Zekâtı verilecek develet sayılırken, küçük ve kör olan deve­ler de sayılır. Ancak, bunlar zekât olarak verilmezler.

Yavrusu oilan deve, yenilmek için beslenmekte olan deve, doğum yapacak deve ve erkek deve ide zekât olarak verilmez. Sâimenin ze­kât hususunda en hayırlı olanı, orta halli olanıdır. Sei-ahsi'nin Mu-hıyt'inde de böyledir.

Zekâtın, orta halli olan develerden verilmesi gerekir. Eğer o vasıfta deve bulunmazsa, zekât verecek kimse, daha üstün olan bir deveyi verir ve fazlasını geri alır. Veya ondan aşağı durumda olan bir deveyi verir ve bunun fazlasını da verir. Veyahut da, orta halli bir devemin kıymetini zekât olarak verir. «Fazlasını da verir» demek­ten maksat, «o devenin yavrusunu da verir.» demektir.

Zekâtı alan kimse, durum itibarı ile vasatın altında olan bir de­veyi, zekât olarak almaz. Ya verilmesi gerekenin aynını ister veya onun kıymetini ister. Ancak, bu hususta, zekât veren kimseyi zorla­maz. [14]

 

Sığırların Zekâtı
 

Sığırın iırisabı 30 dur. Yâni, 30 dan az olan sığırlar İçin ze­kât icabetmez.

Sâime olan sığırkrin sayısı 30 a ulaştığı zaman, zekât olarak, iki yaşma girmiş erkek veya dişi bir   buzağı verilir. Hidâye'de de

böyledir.

Sığırların sayısı 40 a varıncaya kadar, ilâve olarak bir şey vermek îcab etmez. Talıâvî ŞerKi'nde de böyledir. (Yani 30 - 40 sığır için, iki yaşma girmiş, erkek veya dişi bir buzağı verilir.)

Sığırların sayısı 40'a ulaşınca, zekât olarak üç yaşına girmiş, erkek veya dişi bir dana verilir.

İmâmı Azam İR'A.)'a göre, 40 dan 60a kadar; artan mik­tarın da zekâtını vermek icabetler. Fazla olan her bir sığır için, üç yaşındaki bir donanın kıymetinin kırkta biri, (fazla olan tiki sığır için, mezkur dananın değerinin yirmide biri...) verilir. Bu kavi, el-Asü isimli "eserde rivayet edilmiştir.

60 sığır için, zekât olarak, iki yaşına girmiş erkek veya dişi 2 buzağı verilir. Hklâye'de de böyledir.

Sığırların zekâtının hesaplanmasında, 60'dan sonra otuz veya kırk sayılarına itibar edilir. Yani, 60'dan sonra her 30 sığır için bir, iki yaşma girmiş buzağı; veya her 40 sığır için üç yasına girmiş bir dana hesabı ile zekât verilir.

Meselâ : 70 sığır için, bdr buzağı ile bir dana; 80 sığır için, iki dana; doksan sığır için üç buzağı; 100 sığır için de, iki buzağı ile bir dana zekât olarak verilir. Tahavî Şerhi'nde de böyledir.

Verilecek zekâtın buzağı ile de, dana ile de karşılanma ih­timali olunca, zekât verecek olan kimse muhayyerdir; dilerse zekâtı buzağılarla verir, dilerse danalarla verir.

Şöyle ki : 120 sığın olan bir kimse, isterse, bunların zekâtı ola­rak, üç dana verir; isterse dört buzağı verir. (Çünkü, 120 de 3 tane 40 veya 4 tane 30 vardır. Yani 4 x 30 = 120 olduğu gibi 3 x 40 = 120 dir.) Tebyîn'de de böyledir.

Zekât hususunda manda (camız) da sığır gibidir. Bunlar ka­rışık bulundukları zaman, birbirine ilâve edilirler. Nisabın tamam­lanmasında da, zekâtın hesaplanmasında da durum böyledir.

Bu iki cinsden hangisi çoksa, zekât ondan verilir.

Bunların sayıları eşit-olursa; zekât ya.ednamn âlâsından veya âlânın ednasından ödenir. Zekât, sığırdan verilecekse, onların en kuvvetlisi (âlâsı); mandadan verilecekse, onların en zayıfı (ednâsı) verilir. Böylece itidal temin edilmüş olur. Bahrü'r - Râık'ta da böy­ledir.

Nafî'da : «Zekât olarak verme hususunda, sığırın, erkeği üe dişisi müsavidir, denilmiştir.

Fetâvâyi İtâbiyye'de- : «Sığırın, erkek olanlarının zekâtını, erkek buzağı veya danalardan; dlşd olanlarının zekâtını ise, dişi bu­zağı veya danalardan vermek efdâldir.» denilmiştir. Fetâvâyi Tatar-hâniyye'de de böyledir.

İmâmı Azam Ebû Hanîfe (R.Â.) ile İmâm Muhammed (R A.) 'e göre, zekât olarak verilecek sığırın, en az iki yaşma girmiş ol­ması gerekir. Tahâvî Şerhi'nde de böyledir. [15]

 

Koyunların Zekâte
 

Sâirne olan koyunlarda nisab, 4O'tır. 40'dan aşağı olan ko­yunlar için zekât yoktur.

40 adet sâime koyunun, üzerinden bir yıl geçerse, zekât olarak

bir koyun verilir. 120 ye kadar durum aynıdır.

Koyunların sayısı —120 den 1 fazîa yâni— 121 olunca, zekât 201 koyundan 4O0 koyuna kadar olunca da, 3 koyun zekât ola-

olarak 2 koyun verilir. 200'e kadar durum aynıdır.

rak verilir.

Koyunların sayısı tam 400 e ulaşınca, zekât olarak 4 koyun ve­rilir.

400 den sonra ise, zekât olarak her 100 koyun için, 1 koyun daha verilir.

îşte bunlar, Allah Resulü (S.A.VJ'nün kitabında ve Hz. Ebû Bekir (R.Â.)'in kitabında variddir. İcma'da bunun üzerinedir.

İmâm-i A'zam Efoû Hanîfe (R.AJ ile İmâm Muharûmed (R.A.)' in kavillerine göre, koyunlarda zekâtın farz olması için, bunların en âz bir yaşında olmaları gerekir,

Davarla geyiğin birleşmesinden doğan yavrular, analarına tabidirler. Eğer anaları davar ise, bunlar da nisaba dahil'edilirler ve zekâttan verilir. Oncak, anaları geyik ise, nisaba dahil edilmezler ve zekâtları da yerilmez.

Keza, ehli olian sığırlarla, vahşî sığırların birleşmesinden doğan yavrular da analarına tabidirler. Eğer, anaları ehli ise, zekâtları ve­rilir;  ehli değilse zekâtları  verilmez. Serahsî'nin Muhıyt'inde de

böyledir.

Zekât hususunda, koyunlarla keçiler müsavidir. Bunlar, bdr cins sayılırlar. [16]

 

Zekâta Tabî Olmayan Mallar
 

İmâm Ebû Hanîfe CR.A.)  ile İmâm Mu ha mm e d  (R, A.) 'e

yöre, atlar için zekât yoktur. Fetva için seçilmiş oJan kavil de bu­dur.

Ancak, ticaret için olan atlar, zekâta tabidirler. Kâft'de de böy­ledir.

Ticâret dçin olan atların hükmü, diğer ticaret eşyasının hük­mü gibidir. Eğer, bunların değeri nisab miktarına ulaşırsa, bunlar ister sâime olsun, ister evde beslensinler, zekâta tabî olurlar. Muz-ınarat'ta da böyledir.

Eşekler,   katırlar, parslar ve av köpekleri de eğer ticâret için olurlarsa, zekâta tabidirler. Sirâciyye'de de böyledir.

Kuzular, oğlaklar, buzağılar ve deve yavruları için de zekât yoktur. Bu, İmâm-ı A'zam CR.A.) 'm son kavli olduğu gibi, İmâm Mu-hammed (R.A.Vm de kavlidir.

Ancak, bu saydıklarımızın içinde, bir tane, yaşını doldurmuş olan varsa, bunların hepsi de ona tâbi olarak, nisaba sayılırlar. Fa­kat, bunlardan birisi" zekât olarak verilemez. Ancak, yaşı müsait bu­lunan, o bir hayvan, zekât olarak verilebilir. Hidâye'de de böyledir.

Meselâ : Kırk kuzunun içinde bir de koyun bulunsa, bu duramda, orta halli bir koyun zekât olarak verilir.

Eğer kuzular arasındaki koyun, orta halli ise veya daha aşağı de­recede ise, zekât olarak o koyun verilir.

Şayet, sene tamamlanmadan o koyun ölürse, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, —bunların hepsinden zekâttan düşer.

Keza, elli tane deve yavrusu olsa da, aralarında, dört yaşına gir­miş orta halli bir deve bulunsa, o deveyi zekât olarak vermek gero'      .

Eğer deve yavrularının yarısı ölmüş olsao devenin kıymetinin yansı da zekâttandüşer, ve —onun değerinin— yarai zekât olarak kahr. Kâfi'de de böytedir.

Zekât olarak o yavrulardan birini almak caiz değildir. Cevheretü'n - Neyyire'de de böyledir.

Çalıştırılan, evde beslenen ve yük taşıyan hayvanlar için de zekât yoktur. Hidâye'de de böyledir. [17]

 

3- ALTININ, GÜMÜŞÜN VE TİCARET MALLARININ ZEKÂTI
 

Altının Ve Gümüşün Zekâtı
 

Her iki yüz dirhem için, beş dirhem zekât vermek farzdır. Her yirmi mâskâl için de, yarım miskal zekât vermek gerekir. Bunların, sikkeli olup olmaması; masnû' bulunup bulunmaması; erkekler veya kadınlar için, zînet eşyası olup olmaması, darb edil­miş olması veya olmaması hallerinde de durum değişmez, (Bunla­rın hepsi zekâta tâbidir;) Hulâsa'da da böyledir.

Altın ve gümüşün zekâtları, itibarî kıymetlerine göre değil, vezinlerine (= ağırlıklarına) göre verilir .Bu, İmâm Ebû HanSfe (R. A.) ile İmâm Yûsuf CR.A.) 'a göredir.

Meselâ : Bir kimse, beş taze dirhem yerine, kıymeti dört dlrv hern edecek olan, eskimiş ve kullanılmış olan beş dirhem vermiş ol­sa; bu, her iki imâma göre de caizdir. Lâkin bu mekruh olur.

Yeni olan, dört dirhemin kıymeti, eski olan beş dirheme eşit ol­sa, zekât olarak bu dört dirhemin verilmesi caiz olmza.

Bir kimsenin, gümüşten bir ibriği bulunsa ve bunun ağırlığı da 200 dirhem gelse, üzerindeki kuyumculuk işlemelerinden dolayı, kıymeti ise üç yüz dirhem etse, bu kimse, bu ibriğin zekâtını aynın­dan verecekse kırkta birini (= rub'u uşrunu) verir ki bu da beş. dirhemdir. Bunun zekâtım kıymetinden verecek olursa, 7 Va ( = ye­di buçuk) dirhem zekât vermek gerekir. Kırkta birinin değeri, beş dirhem tutarsa, zekât olarak da beş dirhem vermesi caizdir.

Bir kimse, bir malın zekâtını, o malın cinsinden değil de başka bâr şeyden verecek olursa, zekâtı verilecek malın kıymetine itibar edilir. Tebyîn'de de böyledir.

Keza, altın ve gümüş gibi mallarda, nisab olma yönünden, ağırlıklarına itibar edilir; nisab olma bakımından,'bunların değerine itibar edilmez. Bu hususta icmâ' vardır.

Meselâ : Bir gümüş ibriğin ağırlığı yüz elli dirhem gelse fakat kıymeti ise 2O0 dirhem olsa, bu ibriğe zekât farz ilmaz. Aynî'de de böyledir.

Bize göre, bu gibi şeyler satıldıkları zaman 200 .dirhem ede­cek olsa, tartıldıklan zaman ise, ço kaz bir noksanları olsa bile, 200 dirhem gelmedikçe bunlara zekât îcâbetmez. Fetâvâyi Tatarhâniyye -de de böyledir,

Altında, miskaîlerin ağırlığına itibar edilir.

Dirhem'de ise, yedi vezin ağırlığına itibar edilir. Yani, her on dirhem, yedi mıskal ağırlığına eşittir. Fetâvâyi Kâdîhânda da böyle­dir.

Bir dinar da, ölçü itibari ile miskaîle aynıdır. Her ikisi de 20'şer kırattır.

Dirhem ise, 14 kırattır. 1 kırat ise —orta boy— beş arpa ağır­lığıdır. Tebym'de de böyîödir.

Dirhemler karışık olduğu zaman, şayet gümüşü fazla olur­sa, bu durumda olanlar, halis gümüş gibidirler. Eğer katkı maddesi fazla ise, bu gümüş gibi değildir. Meselâ : îki: tarafı gümüşle kaplan­mış olan bakır böyledir.

Böyle durumlarda bakılır; eğer bu eşya ticaret eşyası ise, kıy­metine itibar edilir. Bu şey nisaba ulaşırsa, dirhemleri az olsa büle, zekâta tabi olur. Şayet, bedeli nisaba ulaşmazsa, veya bu mal ticaret eşyası olmazsa, zekâta tâbi olmaz. Ancak, bu ezyanm içindeki gü­müş, 200 dirheme baliğ olur ve katkısından ayrılabilfirse, onun ze­kâtını vermek icabeder. Fakat, ayrılmazsa, buna bir şey icabetmez. Keza, altın ve gümüş kakmalı çok sayıdaki kitap da, içinde baş­ka katkı maddesi bulunan gümüş gibidir. Katkı maddesinin müsavi olması halinde ihtilâf vardır. Haniyye'de ve Hulâsa'da bunun zekâ­tının verilmesinin ihtiyata daha uygun olacağı görüşü belirtilmiştir. Bahrü'r - Râak'ta da böyledir.

Altınla gümüş birbirine karışmış olsa; eğer bu karışımda bulunan altın, altın için gerekli olan nisaba ulaşmış olursa, bu karı­şımın zekâtı altına göre verilir. Şayet, bu  karışım içindeki gümüş, gümüş nisabına ulaşırsa ve bu karışım da gümüş altından daha faz­la bulunursa, bu karışımın zekâtı da gümüşe göre verilir. Fakat, bu kandımda gümüş az olursa, karışımın tamamı, altın gibi olur. Çün­kü o, kıymet bakımından daha yüksek ve daha değerlidir. Tebyîn'de de böyledir.

Paraya gelince, ticaret için olmadığı müddetçe ona zekât gerekmez. Ancak, ticaret için olunca, 200 dirhem gümüş bedeline ulaşınca, para için de zekât vermek gerekir. Muhıyt'te de böyledir.

İmâm-ı A'zam Ebû Hanife (R.A.) 'ye göre, 200 dirhemden veya 20 miskalden fazlası için zekât gerekmez. Ancak, bu fazlalıklar altında 4 miskale, gümüşte ise 40 dirheme ulaşınca bunların da zekâtım vermek iicabeder.

Fazla olan, her dört miskal altın için, iki kırat altın ve her kırk dirhem gümüş için de, bir dirhem gümüş zekât olarak verilir. Hİdâ-ye'de  de böyledir.

Ticaret mallarının kıymeti, altın ve gümüşün bedellerine ilâve edilir. Altın ve gümüşün kıymetleri de birbirlerine ilâve edilir. Yani, zekâtta nisabın temininde ve zekatın hesaplanmasında bunla­rın değerleri birbirleri ile toplanır.

Meselâ : 100 dirhem gümüşü bulunan bir kimsenin, beş dinar da parası olsa ve ikisinin kıymetlerinin toplamı 200 dirheme ulaşsa, İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre bu kimsenin zekât verme­si icabeder. Diğer iki imamımız ise, buna muhaliftirler.

Bir kimsenin, 100 dirhem gümüşü ile 10 dinar değerinde altını veya 150 dirhem gümüşü ile 5 dinarı bulunsa veyahut da, 50 dirhem gümüşü ile 15 dinarı olsa, bunları, —zekât hususunda— birbirine ilâve edeceği hususunda ittifak vardır. Kâfî'de de böyledir.

Bir kimsenin, 100 dirhem gümüşü ile 10 dinarı olsa, fakat bunların değeri 200 dirhemden az olsa, İmâmeyne göre, bu kimseye zekât farz olur. İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe (R.A.) 'ye göre ise, bu mesele ihtilaflıdır. Fakat, sahih olan, bu durumdaki şahsın zekât vermesidir. Serahsî'nin Mtıhıyt'inde de böyledir.

Nisabdan fazla, fakat altında, dört miskâl'den; gümüşte ise, 40 dirhemden az olan bu fazlalıklar, birbirlerine ilâve edileerk, 4 miskûl altın veya 40 dirhem gümüş değerine tamamlanırlar. Muz-marât'ta da böyledir.

İki nisap, birbirine katılmış olursa, hepsinin zekâtını altın­dan veya gümüşten vermekte bir beis yoktur. Fakat, fakirlerin men­faati bakımından hangisi daha elverişli ve dana kıymetli ise, ondan verilir. Yoksa, zekât olarak, hurbirinin ayrı ayrı kırkta biri verilir. Serahsî'nin Muhiyt'inde de böyledir. [18]

 

Ticaret Mallarının Zekâtı
 

Ölçülüp tartiimayan; altın, gümüş ve sâirae gibi de olmayan ticaret mallarına «URUZ» denir.

Uruzun (== ticaret mallarının) kıymeti, gümüşün veya altının nisabına erişince, zekâtının verilmesi icabeder. Hidaye'de de böyle­dir.

Ticaret mallarının kıymeti paraya göredir. Tebyîn'de de böyledir.

Ticaret mantarının,'sene sonundaki kıymetine itibar edilir. Senenin başındaki kıymetinin ise, gümüşü fazla olan dirhemlerden 200 dirhem olması gerekir. Muzmarât'ta da böyledir.

Bir kimse, ticaret mallarının zekâtını, dilerse gümüş nisabı­nı esas alarak, dilerse altın nisabını esas alarak verir. Ancak> ticâ^ ret malları, bunlardan birisinin nisabına ulaşmazsa, hangisinin ni­sabına erişiyorsa, zekâtının ona göre verilmesi gerekir. Bahrü'r -Râık'ta da böyledir.

Bir kimsenin, 200 dirhem kıymetinde 200 ölçek buğdayı ol­sa, bu buğdayın üzerinden de bir sene geçmiş bulunsa, bu durumda da piyasa, artsa veya eksilse; eğer zekâtı, buğdayın aslından vere­cekse, zekât olarak 5,ölçek buğday verir. Eğer, zekâtı buğdayın kıy­metinden verecekse, kendisine zekât vermenin .farz olduğu günkü «kıymetinden verir. Çünkü, burada farz, ya aynı üzerinedir veya kıy­meti üzerinedir. Bundan dolayı, zekât âmiline, zekât toplarken, bun­lardan biri ile zekâtı alması emredilir.

Ölçülen, tartılan veya sayılan şeylerin zekâtları toplanırken de durum yine böyledir.

Zekâtı verilecek malın, değerindeki artış, yaşlığının kuruması gibi, bizzat malın kendisinde olursa; bu durumda, malın zekâtının farz olduğu zamandaki kıymeti ne ise, zekâtın o değerden verileceği hususunda ittifak vardır. Çünkü, senenin tamamlanmasından sonra meydana gelen kısmet artışı, bu kıymete ilâve edilmez.

Eğer, zekâtı verilecek malın değeri, ıslanmak gibi bir sebeple, bizzat eksilmiş olursa; bu durumda, malın zekâtının ödendiği gün­deki değerine itibar olunur. Âlimlerimüzin ve imamlarımızın görüşü budur. Kafî'de. de böyledir.

Mal sahibi, malının kıymetini, o malın bulunduğu yerdeki fiatına görfe değerlendirir.

Meselâ : Bir kimse, bir kölesini ticaret için, başka bir beldeye göndermiş olsa, aradan bir sene geçince, bu kölenin kıymeti, bulün-duğu beldedeki kıymetidir. Eğer bu köle, çölde, sahrada olmuş olur­sa, kıymeti bulunduğu yere en yakın olan şehirdeki kıymetidir, Fet-hüİ - Kadîr'de de böyledir.

Cinsleri ayrı oîsa bile, ticaret' eşyaları, birbiri üzerine ilave edilerek, zekâtlan hesaplanır.

Yakut, inci ve cevahir, süs eşyası olarak kullanılıyorsa, bunlar için zekât yoktur. Ancak, bunlar, ticaret eşyası olarak bulundurulu-yorsa, kıymetlerine göre zekâtları verilir. Cevheretü'n - Neyyîre'de de böyledir.

Bir kimse, kulanmak veya kiraya vermek için, bakır kazan­lar satın almış olsa, kiralık evlere zekât olmadığı gibi, bunlara da zekât yoktur.

Bir kimse, arazisinden, kıymeti nisaba baliğ olacak kadar buğ­day hasad etse ve bu buğdayı bir müddet yanında tuttuktan sonra, satmak nityeti Üe anbanna koysa, bunun üzerinden de bir sene geç­miş olsa, bu buğdaya zekât lâzım gelmez. Fetevâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir tüccar, hayvanlar ve bunlarla birlikte hayvanların boy­nuna takılan çanlar, yularlar ve benzeri şeyler de satın almış olsa; sonra hayvanları satsa, eğer hayvanlarla birlikte mezkur şeyler de satılırsa, bunların da zekâtlan verilir. Fakat, bunlar satılmaz da, hayvanların muhafazasında kullanılırlarsa, bunlar için zekât gerek­mez. Zehıyre'de de böyledir.

Keza, bir attâr (= koku, baharat satan kimse) kiraya ver­mek için şaseler veya torbalar satın alsa, bunlar için de zekât yok­tur. Çünkü, bunları satmak için değil, gelir, getirmeleri için satın aü-mıştır. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Fırıncının, ekmek için satın almış olduğu odun ve tuz için de zekât yoktur. Fırıncının, ekmeğin üzerine ekmek içdn satın almış olduğu susam için zekât vermesi gerekir. Zehryre'de de böyledir.

Sermaye sahibi olmayan, ancak sermayeyi çalıştıran bir kimse, bir köle veya elbise veyahut da yük taşımak için bir deve satın almış olsa, bunların hepsi içfin zekât vermesi gerekir. Mal sa­hibi ise, bunun hilâfmadır; Çünkü o, bunların hiç birisi için zekât vermez. Bu kimse, bunları ticaretin dışında kullanmak üzere satın almaya yetkilidir. Kâfİ'de de böyledir.

Bir müdanb  (= sermaye başkasından, emek kendisnden olmak üzere» biri ile ortak olmuş kimse), ticaret kölelerinin nafaka­ları için yiyecek almış ve bunun üzerinden de bir yıl geçmiş olsa, bu yiyeceklerin de zekâtlarının verilmesi gerekir.

Fakat, mal (= sermaye) sahibi olan kâmse, ticaret köleleri için. nafaka olarak yiyecek almış olsa, bunların üzerinden de bir sene geç­miş bulunsa, bu durumda, mal sahibinin zekât vermesi îcâbetmez. Serahsî'nin Muhryt'inde de böyledir.

Kendisinden zekât verilmesi gereken mal için, kendi cin­sinden olmayan bir şeyden zekât verilecek olsa, bunun aynı değil de kıymeti verilir. Bu hususta ittifak vardır.

Keza, zekât kendi cinsinden verilirse, on da riba câri oîmaz; ya­ni, artan kısmı için, bu kısım nisaba erişmedikçe ona aynı cinsden zekât gerekmez. İmâm Ebû Hanife (R.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (R. A.) 'a göre, artan cinsin, kıymetinden değil de, kendi cinsinden zekât verilir.

Mesedâ : 240 dirhem gümüşün zekâtı olarak, 6 dirhem gümüş zekât olarak verilir. Tahâvî Şerhi'nde de böyledir.[19]


Zekâtla İlgili Bazı Mes'eleler
 

Zekâtını verip vermediğini hatırîamıyan bir kimsenin, ze­kâtını yeniden vermesi lazımdır. Vâkıât'tan naklen Bahrü'r - Râik'ta, Siraciyye'de ve Muhıyt'te de böyledir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) 'a göre, zekât, nisab miktarında olan mala gerekir. Nisabdan fazla olan mal helak olsa da, nisab baki kalsa, onun zekâtı da baki kalır.   Çünkü,

fazlalık nisaba tâbidir. Bunun içindir ki, İmâmı A'zam Ebû Hanîfe (R.A.) şöyle demiştir : «Eğer, zekât farz olduktan sonra, mal helak olsa, zekât sakıt olur. Malın tamamı değil de, bir kısmı helak olsa, helak olan kısmın zekâtı düşer. Hidâye'de de böyledir.

Zekât icabettikten sonra, nisap helak olsa, zekât helak ol­maz. Sirâciyye'de de böyledir.

Bir kimse, bir ticaret malını, başka bir ticaret malı ile de­ğiştirse, bu durumda mal helak oîmuş sayılmaz. Değişen malın, aynı cinsten olmas; ile ayrı cinsten olması müsavidir ve bu hususta ih­tilaf yoktur. Bahrü'r - Râik'ta da böyledir.

«Bir kimse, sadmeyi (= Otlak hayvanını) hapsedip, aç ve susuz bırakırsa, bu istihlâktir ( = helak etmedir) ve bu kimse, bu şekilde helak ettiği hayvanların zekâtını öder.» denilmiştir, «...öde­mez» diyenler de olmuştur.

Bir kimsenin nisap miktarındaki malı, bibe gibi bir sebep­le, karşılıksız olarak zail   olup gitse; veya mehir   gibi bir sebeple zâü olup gitse; veya karşılığı mal olmas'a veya hizmet kölesi gibi, zekâta tâbi bir mal olmasa, istihlâk ederse, elinde karşılık kalsın veya kalmasın— o şahsın zekât miktarını ödemesi gerekir. Bu şa­hıs, hibesinden bir hüküm sebebi ile dönse veya malını geri alsa, zekât borcu da düşer. Keza, hibeden dönüş, hâkimin hükmü ile ol­masa bile, zekâttan muaf ölür. Sahih olan budur. Zâhidî'de de böy­ledir.

Tağlib Oğullarının sâimelerinden, zekât olarak, müslüman-lardan almanın iki katı alınır. {Tağlib Oğulları, hristiyan bir arap kabilesidir.) Tağlib Kabilesinin, fakirlerinden ve kölelerinden, ciz­yeden başka bir şey alınmaz. Serahsî'nin MuhıytMnde de böyledir.

Tağlib Oğullarının çocuklarından bir şey alınmaz. Kadınla­rından ise, erkeklerinden almanın aynı alınır. Hidâye'de de böyledir.

Kitab'da : «Toplanmış olanlar dağıtılmaz; dağınık bulunan­lar da bir araya   getirilmez.» denilmiştir.   Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. Meselâ :

80 koyunu olan bir kimsenin, zekât olarak 1 koyun vermesii icabeder. O, 80 koyun, sanki iki adamınmış gibi bölünmez ve zekât olarak iki koyun alınmaz.

Eğer, bu 80 koyun iki adamın olursa, o zaman, bunların zekâtı iki koyundur. Bunlar da, bir adaminmış gibi bir araya toplanmaz ve bunlardan da zekât olarak —sadece— bir koyun verilmez. Serahsî*-nin Muhıyt'inde de böyledir.

îki kişinin, birbirlerine karışmış olan hayvanları, karışma­mış olan hayvanlar gibidir. Bu şahıslardan her birinin hissesi, niisab miktarına erişirse, kendilerinin zekât vermeleri icabeder. Aksi tak­dirde zekât vermeleri gerekmez. Bu şahıslar, bir sözleşme ile veya veraset yolu ile ortalr olmuş bulunsalar da, durum yine aynıdır. Ot­laklarının da bir veya ayrı ayrı olması da müsavidir.

Bu iki şahıstan birinin hissesi nisaba baliğ olur; diğerininkH ise baliğ olmazsa; hissesi nisaba baliğ olan kimsenin, zekât vermesi ica­beder. Diğerinin ise, zekât vermesi gerekmez.

Çocuğun malı, nisab miktarım geçse bile, ona zekât farz olmaz.

Bir kimse, kendisi ile 80 kişi olan bir toplulukla, 80 koyuna or­tak olsa, bu şahıs, her koyuna, bir başka şahısla yarı yarıya ortak bulunsa; bu durumda her biri, koyunun yansı toplanınca 40 koyun yapsa bile, İmâmı Azam Ebû Hanîfe (R.A.) $e İmâm Muhammed (RJL) 'e göre bu kimseye bir şey lazım gelmez.

Kendisi ile altmış kişinin, aynı şekilde ortak bulundukları 60 sı­ğırın durumu da böyledir. Sirâcü'l - Vehhâc'da da böyledir.

Ortakların hisseleri ınüsavî olmayabilir; meselâ : îki şah­sın ortaklaşa 61 develeri olsa ve —hisse itibarı ile— birinin 36, di-ğerintin de 25 devesi bulunsa; zekât âmili bunlardan, iki yaşına bas­mış dişi bir deve ile üç yaşına girmiş bir dişi deveyi zekât olarak alır. Bu durumda ortaklardan her biri, hisselerine göre zekâtlarını kabullenirler. fÜç yaşındaki deve 36 deveran, 2 yaşındaki deve ise 25 devenin zekâtı olmuş olur.) Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

îmâm (= Devlet Başkam) zekâtı istediği halde, mal sahibi vermese ve sonra da bu mal helak olsa, bu kimse, bu zekâtı tazmin etmez. Sahih olan budur ve umum da bu görüş üzeredir. Tebyîn'de de böyledir.

Bir sene içinde, harâc da, sâimenin zekâtı da iki defa alm-r rnaz. IBdâye'de de böyledir.

Tuhfe'de : «Zekât olarak verilecek devenin, dişi olması va-cibtir.» denilmiştir. Erkek devenin, zekât olarak verilmesi  caiz olmaz. Zekât olarak, erkek devenün ancak bedeli caiz olur. Tatarhâ-itfyye'de de böyledir.

Koyunun zekâtı, erkeğinden de dişisinden de alınabilir. Çünkü, bu isim ikisini de içine almaktadır. İbil (= deve) ise böyle değildir. Bu, Özel isimdir ve bint-u mahad ve bint-ü lebün manala­rını ihtiva eder. Sirâcü'l - Vehhâc'da da böyledir.

Bize göre, zekât olarak verilecek şeylerin, bedellerini ver­mek de caizdir.

Keza, keffâretUerde, fıtır sadakasında, öşürde ve nezirde de, ve­rilmesi gereken şeylerin bedeleri de verilebilir. Hidâye'de de böy­ledir.

Bir kimse, zekât olarak, dört koyun yerine, iyi beşlenmiş üç koyun veya üç yaşında orta halli bir deve yerine, iki yaşında kuvvet­li bir deve verse, bunlar caiz olur. Fethü'l - Kadîr'de de böyledir.

Bir kimsenin, kıymeti 200 dirhem edecek 200 ölçek buğdayı olduğu zaman, bu kimse muhayyerdir; isterse bu buğdaydan zekât olarak5 ölçek verir, isterse, bu 5 ölçeğin bedellini verir. Tahâvî .Şerhi'nde de böyledir.

Otîak hayvanları satıldığı sırada, zekât âmili orada hazır bulunsa; bu durumda âmil muhayyerdir : İsterse alınması icabeden malm kıymetini alır; böyle yapması halinde yapılan alim - satım, hayvanların tamamı için caiz olur; isterse, bizzat zekât olan ve sa­tılmış bulunan hayvanları alır;, bu durumda ise, zekât olarak alınan hayvanlar kadarının alım - satımı bâtıl olur.

Eğer, zekât âmili orada hazır bulunmaz da, alıcı ile satıcı bir­birlerinden ayrıldıktan sonra gelirse, bu durumda zekât âmili, sa­tılmış bulunan hayvanlardan —zekât olarak— alamaz; ancak alın­ması .icabeden zekâtın kıymetini satıcıdan alır.

Bir kimse, öşrü icabeden yiyecekleri satmış olsa, bu dunun­da âmil serbesttir : İsterse bunları satıcıdan, isterse alıcıdan alır. Burada, âmilin hazır bulunup bulunmaması, satıcı ile alıcının bir­birlerinden ayrılmış olmaları veya almamaları da müsavidir. Bah-rüRâık'ta da böyledir.

Bir kürrıse, arazisini, her seneliği üç yüz dirhem olmak üze­re, üç seneliğine kiraya verse; aradan sekiz ay geçince, iki yüz dirheme sahip olsa; o zamandan itibaren bir sene geçince, beş yüz dir­hemin zekâtını verir.

Bir şahsın, 1000 dirhemden başka malı olmasa, buna karşı­lık olarak, seneliği 100 dirhemden 10 senelik bir ev icarlasa ve bu 1000 dirhemi de ev sahibine verse; bu evde de senelerce oturmasa ve ev kiraya tufamn elinde kalsa; kiracı, ilk sene için 900 dirhemin zekâtını; ikinci sene için de 800 dirhemin zekâtını venir. Yalnız, bi­rinci senenin zekâtını vermez. Sonra, her sene için 100 er dirhem düşerek, geri kalan kısmın zekâtım verir.

Evini kiraya veren kimse ise, birinci ve ikinci yıllar için zekât vermez. Çünkü, bu durumda nisab noksan bulunmaktadır. Sonra da, her sene için 100 dirhem artırarak, ona göre zekâtını verir. An­cak, aldığı kira bedelini artıriniyorsa (biriktiremiyorsa), bu kimse­nin zekât vermesi gerekmez.

Bu durumda, evi kiraya tutan şahsın, ticaret için bir cariyesi bulunmuş olsa, bunun da değeri 1000 dirhem etse; sahibi, evin ki­rasına karşılık olarak bu cariyeyi verse, bu halde nıes'ele değişir. Kiralayan adama zekât düşmez. Çünkü bu, durumda, cariyenin zatı yok olmuştur. Ev sahibinin ise, yukarıda anlattığımız şekilde zekât vermesi* gerekir.

Kira, tartılan ve ölçülenin aynı olmaz ise, dirhemler gibidir; aynı olunca ise câriye gibi olur. Ev sahibi, evi teslim ettiği halde kirasını peşin almazsa, bu durumdaki hüküm değişiktir. Fetâvâyi Kâdîiân'-da da böyledir.

Bir adam, 200 dirhem gümüş kıymetimde olan bir köleyi, ticaret için satın alsa ve bedelini de peşin ödese; fakat köleyi bir sene geçene kadar teslim almasa ve bu köle satan şahsın yanında ölse, bu 200 dirhemin zekâtını, köleyi satan şahıs öder. Keza, köleyi alan şahıs da zekâtını öder.

Eğer kölenin kıymeti, 100 dirhem olmuş olsa, satan şahsın, 200 dirhemin zekâtını vermesi gerekir; alıcısına ise zekât düşmez. Fetâ­vâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse, 100 dirheme, hizmet için bir köle satmış olsa, parasının üzerinden bir sene geçtikten sonra, ya hâkimin hükmü veya kendi rızası ile, ayıbından dolayı köle geri verilse; bu kimse, 1000 dirhemin zekâtını öder.

Bir kimse, bir malı, ticaret için satmış olsa, bu mal bir sene sonra, ayıbından dolayı ve hâkiimin hükmü ile iade edilmiş olisa; satmış olan kimsenin, o malın zekâtını vermesi gerekmez. Bu şekil­de, sattığı kölenin de zekâtını vermesi gerekmez. Alan kimsenin de, bu malın zekâtını vermesi gerekmez. Fakat, bu mal, satan kimseye, hâkimin hükmü olmadan geri verilirse zekâtım vermesi gerekir. Çünkü o, yeni alım - satım gibidir. Kâfî'de de böyledir.

Malmın zekâtını, kendisi hasta oluncaya kadar ödememiş olan kimse, varislerinden gizlice bu zekâtını öder.

Eğer, bu kimsenin yanında, zekâtım Ödeyecek kadar malı ol­maz ve zekâtım vermek için borçlanmayı isterse; bu durumda, borç­lanıp, zekât borcunu ödedikten sonra, bu yeni borcunu da Ödemeye gücünün yeteceğine kalbi kanat getirirse, borçlanıp zekât borcunu öder. Böyle yapması efdâl olur. Şayet, böyle yapar ve fakat borcunu ödemeden ölürse, bu borcunu âhirette Allâhu Teâlâ'nın ödemesi ümid edilir.

Şayet, borçlandığı zaman, bu borcu ödeyebileceğine kalbi ka­naat getirmezse, bu durumda efdal olan ise, borçlanrnamasıdır. Çünkü, kula borçluluğun husumeti daha fazladır. Serahsî'nin Mu-htyt'inde de böyledir.

Bir kimse, 1000 dirhem karşılık vererek, t—câriye olduğunu bülmeden —bir kadınla evlenmiş olsa ve o kadın yanında olduğu hal­de bir sene geçse; sonra da onun câriye olduğunu anlasa; o kadın, efendisinden izin almaya ihtiyaç duymadan evlenmiş ve aldığı 1000 dirhemi de kocasına vermiş olursa; Ebû Yûsuf (R.A.)'m rivayetine göre, bu durumda her ikisine de zekât düşmez.

Keza, bir kimse, başka bir kimsenin sakalını kesse de, bu durumda hâkim, kesen şahsın diyet ödemesine hükmetse ve o şahıs da bu diyeti ödese, aradan bir sene geçip, bu şahsın sakalı aynen ye­rine gelince, aldığı diyeti iade etmiş olsa, bu halde her ikisine de zekât lazım olmaz.

Keza, bir kimse, başka bir kimseye, 1000 dirhem borcunun olduğunu ikrar etse ve ödese; aradan bir sene geçince, borcunun ol­madığı ortaya çıksa —ve parasını geri alsa— bu durumda, her ikisi­ne de zekât lazım gelmez.

Keza,-bir kûnse, diğer bir kimseye 1000 dirhem hibe etse ve bunu verse; aradan bir sene geçince de, bu hibesinden hâMmin hükmü veya iki tarafın rızası ile geri dönse ve bu 1000 diürhemi geri alsa, bu durumda, her ikisine de zekât lazım olmaz. Fetâvâyî Kâ-dihân'da da böyledir.

200 dirhemin zekâtını vermesi dcabeden bir kimse, bunun için malından 5 dirhem ayırmış olsa ve sonra da bu 5 dirhem zayi olsa; bu kimseden zekât sakıt olmaz.

Ancak, bu kimse o 5 dirhemi ayırdıktan sonra ölürse, bu 5 dir­hem, mirasçının malı oîur. Zahîröyye'den naklen Tatârhânİyyede de böyledir.

Sâime olan 40 koyun karşılığında bir kadınla evlenmiş olan kimse, kadın bu 40 koyunu aldıktan ve aradan bir sene geçtikten sonra, duhûl vâki olmadan o kadını boşamış olsa, bu şahıs geriye kalan ve bu 40 koyunun yansı olan 20 koyunun zekâtım verir. Fetâ-vâyü Kâdîhân'da da böyledir.

Zekât vermesi icabettiği halde onu ödemeyen bir kimse­nin malından, fakirlerin ona haber vermeden* almaları helâl olmaz. Şayet, fakirler almış öfea mal sahibi geri alır. Şayet bu mal, fakirin elinde durmamakta ise, mal sahibi Ödetir. Tatarhâniyye'de de böy­ledir.

Devlet başkanının zorla almış olduğu mala, mal sahibi ve­rirken zekâtına nivyet eylese, bu durum ihtilaflıdır. Sahih olan, bu kimsenin zekâtının sayılması ve zekâtın   düşmesidir. Muzmarât'ta

da böyledir.

Birbirleri' ile değiştirilen, zekâta tâbi maÜarm hüküm­leri aynıdır.

Meselâ : Hiç bir şeye niyyet etmeden, iki köle birbirleri ile de-ğiştirilse, eğer bu ik köle de, ticaret içinse, yine ikisi de ticaret için olmuş oîur. Şayet, ikisi de hizmet için iseler, yine hizmet için olur­lar. Eğer, değişilen bu kölelerin biri hizmet için, diğeri de ticaret için olursa; yine, ticaret için olanı ticaret için, hSzmet için olanı da hizmet için olur.

İki şahıs, senenin ortasında, ticaret için olan ütü köleyi de-ğişseler, bu kölelerden birinin kıymeti 1000; diğerinin kıymeti ise 200 dirhem olsa; 200 dirhem değerindeki kölenin kıymeti, bir Özründen dolayı 100 dirhem noksanlassa, nisabı doldurmadığı için bu kö­lenin sahibinin senenin başında zekât vermesi gerekmez. Eğer, sat­tıktan sonra, sene tamamlanırsa, kıymeti yüksek olan kölenin sahibi zekâtmı verir. Çünkü o köle, sahibinin elinde 1000 dirhem değerle, bir sene kalmış olmaktadır. Diğer şahıs ise, nisabı tamam olmadığı için zekât vermez.

Şayet, özürlü köle, hâkimin hükmü olmadan geri verilirse, geri veren kimse bunu satın aldıktan sonra, bir sene geçmiş olsa bile, zekât vermez. Geri alan. kimse ise, İ000 dirhemin zekâtını verir. Çünkü bu, yeni alım - satım gibi olur ve helak etmiş sayılır.

Eğer bu köle, hâkimin hükmü ile geri verilmişse, bunu geri alan kimse, zekâtım verir.

Eğer değeri yüksek olan kölenin, senenin yarısından sonra ve satım vaktinde, bir özürü ortaya çıkar ve değeri 200 dirhem noksan-laşırsa, diğer kölenin de bir özürü yoksa, ister mahkeme yolu ile isterse rizâen geri verilmiş olsun, geri veren de, geri alan da, bunun zekâtım verirler. Kâfî'de de böyledir.

İki kişi, mallarının zekâtını, dağıtmak üzere başka biir şah­sa verseler; bu şahıs da bunları birbirine kat&a, sonra da zekât ola­rak dağıtsa; bu şahıs, zekâtı dağıtmak üzere kendisine verilmiş olan iki şahsa borçlu.kalır. Dağıttığı ise, kendisinin sadakası olmuş ofaır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimsenin, zekât olarak dağıtmak üzere eline koyduğu şeyi fakirler yağmalayıp kapişsa bu zekât olarak caiz olur.

Bu şey, o kimsenin elinden düşse v6 bir fakir onu alsa, bu şa­hıs da buna razı olsa, yine zekât olarak caiz olur. Ancak bu durum­da o şahsın, fakirin aldığı malın, kendi malı olduğunu bilmesi ge­rekir. Hulâsa'da da böyledir. [20]

 

4- ÖŞÜR TOPLAYAN KİMSELERİN DURUMU
 

Öşür toplayan kimse, devlet başkanının, sadakaları (zekât­ları, devlet gelirlerimi) toplamak ve tüccarı hırsızdan korumak üze­re tayin ettiği kimsedir.

Âşir (= öşür toplayan kimse =âmil), açık malların sadakasını (= zekâtını) aldığı gibi, tüccarın yanında bulunan gizli malların da sadakalarım (— zekâtlarını) alır. KâB'de de böyledir.

Âmil'in' (= Âşir'in), hür olması, müslüman olması ve Ha-şimî olmaması şart kılınmıştır. Gâye'den naklen Bahrü'r Râık'ta da böyledir.

Bir müslüman, yanında ticaret malı bulunduğu halde bir âmile (= âşir'e) uğrarsa, havM havelan (= senenin tamam olması) ve nisabın tam olması şartı ile, âmil o malın 40 da birini, zekât ola­rak alır. ve zekât konulmakta olan yere kor.

Bu âmile, bir zımmî îslâm ülkesinde yaşayan gayr-i müslim vatandaş) uğrarsa; âmiil, bu kimseden yanında bulunan ticaret mal­larının yirmide birini alır. Bunu da, cizyelerin konulduğu yere kor. Bu zımmîden cizye alınmış olmasından dolayı, onun harâc borcu düşmez. Zımmîden de, bir senede, bir defadan fazla —vergi—• alın­maz. Şirâcü'I - Vehhâc'da da böyledir,

Bir âşire, yanında 200 dirhemden daha az malı bulunan bir kimse uğrayınca; bu kimse, müslüman olsun, zımmî veya harbî olsun; âmil bu kimseden evinde başka malı olduğu bilinse de, bi­linmese de— bir şey almaz. Serâhsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Bir âşir'in yanına, malı ile uğramış olan kimse : «Bu malın üzerinden sene geçmedi. Aynı cinsten, üzerinden sene geçmiş olan başka malım da yok» dese; veya : «Üzerimde insanların isteyip ala­cakları borcum var.» veya :.«Ben yolculuğa çıkmadan önce, sadaka­yı zekâtı, vergiyi) başka fakirlere ödedim.» veya : '<... bu sene için de başka âşir'e ödedim.» der ve yemin ederse; o kimsenin söz­lerine inanılır.

Câmi-i Sağîr'de : «Bu kimsemi beraatını  vesikasını, delili­ni) çıkarması şart değildir. Sahih olan budur.» denilmiştir. Ancak, o sene, bu âşirden başka âşir yoksa, o kimsenin sözüne inanılmaz.

Keza, yolculuğa çıktıktan sonra verdiğini iddıia edenin de, sözü doğru görülmez. Kâfî'de de böyledir.

Bu kimse, zekâtım verdiğini iddia ettiği âmil'in ismine uy­mayan, başka bar isimle berât çıkarıp göstermiş olsa ve verdiğine yemin etse, sözüne inanılır. Zahirü'r- rivâye'de böyledir. Çünkü, be­raat şart değildir. Bedâi'de de böyledir.

Bir kimse, başka bir âmü'e verdiğine dair yemin ettiği hal­de; senelerce sonra yalanı ortaya çıkmış olsa bile, kendisinden bu zekâtı alınır. Câmiu'l - Cevâmi'den naklen Tatarhâniyye'de de böyle­dir.

Müslümanların doğru   söylediklerinin   kabul edildiği her şeyde, zımmîlerin de doğrulukları kabul edilir ve onlara da inanılır. Koız'de de böyledir.

Âmilin bu hususu umum hakkında icrası caiz olmaz. Meselâ : Zımmî'den alman cizye hususunda, o zımmî : «Ben ver­dim.» dese, sözü doğru bulunmaz. Çünkü, fakir olan zımmîlere, bu hak —cizye— verilmez. Onların bunu almaya, ehliyetleri ve veren zımmînin de bunu yermeye velayeti yoktur. Bu, müslümanlann ala­cağı bir şeydir.

Eğer, bir zımmî, sahnelerinin vergisini, şehrin fakirlerine ver­diğini iddia ederse; bu iddiası kabul edilmez. Bil-akis, verdiği bilin­se bile, ikinci defa yeniden aîimr.

Bu durumda, ikinci defa alman, zekât yerine geçer; birin­cisi ise nafile olmuş olur. Sahih olan budur. Tebyîn'de de böyledir.

Ebû'l-Yüsr, Cami'de : «Eğer, devlet başkanı, onlara, ver­gilerini diledikleri kimseye vermeleri hususunda izin vermişse, o za­man bir beis yoktur. Çünkü, devlet başkanının, başlangıçta onlara izin vermiş olması halinde,   fakire vermelerinin   caiz olduğu gibi, bunlar fakire verdikten sonra devlet başkanı izin vermiş olsa; bu durum yine caiz olur.» demiştir. Bahrü'r - Râık'ta da böyledSr.

Bir âmil. sâimelere veya nükuda uğramış olsa da, sahibi : «Bunlar benim değildir.» dese, u kimseye inanılır. Sirâcü'l - Vehhâc'­da da böyledir.

Bir âmile, ticaret malı ile uğrayan bir kimse : «Bu ticaret malı değildir.» dese, onun sözüne de inanıür. Tahâvî Şerfıi'nde de böyledir.

Âşir, 200 dirhem değerinde, bulunmuş olan bir mala rast-lasa, bunun öşrünü almaz.

Keza, bu durumda müdâribden de zekât alınmaz. Ancak, mü-dârîb (.= sermaye başkasından, emek kendisinden olmak üzere or­taklık yapan kimse) kendi öz hissesinden kâr eder de, bu kân nisab miktarına baliğ olmuş bulunur, bununda da, üzerinden bir sene geçmiş olursa; bu müdâribden o malının zekâtı alınır. Çünkü, o şa­hıs, bu malin sahibi olmuştur. Hidâye'de de böyledir.

Keza, mal sahibi olma izin ve yetkisine sahip olan bir kö­leye uğramış olan âmil, o köleden ide zekâtını alır.

Fakat, mal —böyle izni olmayan— bir kölenin olursa; kazancı olsa bile, âmil, ondan zekât almaz. Bu görüş sahihtir.

Eğer, efendisi bu köle ile beraberse, âmil bu efendiden zekâtı alır. Ancak, bu efendinin malından, kulların alacağı varsa, (yani, bu mal sahibi başkalarına borçlu ise) ve bu mal da borcunun karşılığı ise, o zaman âmil bu kimseden de zekât almaz. Kâfî'de de böyledir.

Ticaret malı olan şarap ve domuzu bulunan bir zımmı, âmil'e gelse; bu ticaret mallarının değerleri de 200 dirheme eşit ve­ya ondan daha fazla bulunsa; bu âmil, şarabın kıymetinin onda bi­rini alır. Zahirü'r - rivâye'ye göre, domuzun değerinden bir şey al­maz. Bu, İmâmı A'zam (R.A.) ve İmâm Mvihammed (R.A.)'e göre­dir. Sirâcü'l - Vehhâc'da da böyledir.

İmâm Muhammed CR.A.), ölmüş hayvanların derilerinin hükmünü zikretmedi. «...Böyle bir metâı olan, bir zımmî, âşire uğ­radığı zaman, münasip,olan, âşirin onların da öşrünü almasıdır.» denilmiştir, Muhıyt'te de böyledir.

Harbîden de öşür alınır. Ancak, harbîden öşür alınması için, onların da müslüman tüccarlardan az veya çok öşür almakta olmaları gerekir.

Keza, onlar bizim tüccarlarımızdan bir zey almazlarsa; biz de, onlardan hiç bir şey almayız. Yani, onlar bize nasıl davranırlarsa, biz de onlara öyle davranırız.

Eğer onlar, bizim tüccarlarımızın elinden mallarının tamamını alırlarsa; biz de onlardan mallarının tamamını alırız. Ancak, bu cUit rumda, ona emân verene kadar olan miktar müstesnadır.

Harbîlerin mukatep kölelerinden ve çocuklarından bir şey alın­maz. Ancak, onlar bizim mükâtep kölelerimizden ve çocuklarımız­dan alırlarsa, o zaman biz de onların mükâtep koie ve çocuklarından —vergi— alınz. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.  

Hiç bir hususta harbîlere inanılmaz. Ancak, cariyelerinin ümm-i veled (= evlâdlarının anası) olduğunu iddia ederlerse ve ço­cukları hakkında onların kendi çocukları olduklarını iddia ederlerse bunlara inanılır. Çünkü, nesebe ikrar ve çocuğunun anası olmakla ikrar sahihtir.

Harbîler, eğer : «Bunlar müdebbirdirler,» derlerse, bu sözleri­ne inanılmaz. Çünkü, tedbiri ikrar etmeleri sahlih değildir.

Harbîler, şayet 50 dirhemle gelirlerse, bu durumdaki harbîden bir şey alınmaz. Ancak onlar bizim tüccarlarımızdan bunu alır­larsa, biz de onlardan alırız.

Eğer, harbîlerin bizden öşür alıp almadıklarını bilmezsek veya aldıklarını bilir fakat ne kadar aldıklarını bilemezsek, biz de onlar­dan öşür ahriz. SÜrftcül - Vehhâc'da da böyledir.

Eğer bir harbî, âşire uğrar; o da bu harbîden alınması ge­rekeni alırsa; bu harbî başka bir âşire uğramış olsa bile, bir yıl ta­mam oluncaya kadar, ondan yeniden hiç bir şey alınmaz. Fakat, bu harbî öşrünü verdikten sonra, dâr-ı harbe gitse de, sonra aynı gün geri gelse, önce olduğu gibi —tekrar— öşrü alınır. Hidâye'de de böyledir.

Bir harbî, âşire uğrasa; âşir de onun harbî olduğunu bilme­se ve bu harbî dâr-i harbe dönse; sonra da geri gelse, önceki uğra­masından dolayı ondan öşür alınmaz. Tebyln'de de böyledir.

Bir müslüman ve bir zımmî âşire gelseler, âşir de onları tammasa —-ve alması gerekeni almasa—, ikinci sene âşâr onları tam­sa, ikisinden de, geçen senenin zekâtını alır. Sirâcül - Vehhâc'da da

böyledir.

Bir kimse, yanında 40 koyun olduğu halde, âşire varsa, —bu koyunların da— üzerinden iki yıl geçmiş bulunsa,

senenin zekâtını alır; ikinci seneninkini almaz. Sirâcü'I - Vehhâc'da da böyledir.

Tağlib Oğullarından, cizye yerine, öşrün yarısı alınır. Eğer Tağli bililerin çocukları veya kanlan âşirin yanına varırsa; çocuklar­dan bir şey alınmaz. Kadınlardan ise, erkeklerden alman kadar alı­nır. Sirâcü'I - Vehhâc'da da böyledir.

Bir kimse, hâricilerin âşirine uğrasa; o âşir de, bu kimse­den Öşrünü alsa; bu kimse, daha sonra, adi ehlinin âşirine uğrasa; bu âşir de ikinci defa o kimseden zekâtını alır. Ancak, haricîlerin çoğunlukta bulunduğu belde bunun hilafın adı r. Bu şahsın otlak hayvanlarının zekâtını hâricilerin âşiri almış olursa, ehl-i adtfn âşiri bunların zekâtını yeniden almaz. Kâfî'de de böyledir.

Âşirin yanına, 3'aş meyve, sebze veya süt gibi çabuk bozu­lacak btr şeyle varan kimse, bunların değeri nisaba baliğ olsa bile, İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe (R.AJ've aöre, bunlardan bir sey alın-maz. tmâmeyne göre ise, bunların öşrü alınır. Sh-âcü'I - Vehhâc'da da böyledir. Bu, Serahsî'nin Muhıyt'inde ve Kâfî'de de böyledir.

Bir kimse, nisab miktarına, ulaşmamış hayvanlarla, âşirin yanına gelir; evinde de onları nisab miktarına ulaştıracak başka hayvanları bulunursa; âşir o şahıstan, vermesi icabeden kadarını alır. Çünkü, bu hayvanların hepsi himaye altındadır. Sirâcül-Veh­hâc'da da böyledir. [21]


5- DEFİNELERİN VE MÂDENLERİN ZEKÂTI
 

Mâden ocaklarından çıkan mâdenler üç türlüdür: 1 — Ateş­te eriyen mâdenler, 2 — Mâi (= akıcı) olan mâdenler, Akıcı olmayan ve erimeyen mâdenler.

Ateşte eriyen mâdenler : Altın, gümüş, demir, bakır ve ka­lay gibi mâdenlerdir. Bunların zekâtı ise beşte birdir. Tehaâb'de de böyledir.

Mâdeni çıkaranın hür, köle, zımmî, çocuk veya kadın olma­sı müsavidir.

Beşte birden geriye kalan mâden, bulan kimsenindir.

Eman verilmiş olan harbî, devlet başkanının izni olmadan mâ­den çıkarırsa; bu mâdenden kendisine hiç bir şey veirlmez- Eğer, devlet başkanının izni ile çikarmışsa, anlaşmalarındaki şartlara gö­re hareket edilir.

Mâdenlerin öşür arazisinde veya harâc arizisinde bulunması mü­savidir. Serahsî'nin Mııhıyt'inde de böyledir.

îki kişi, mâden arasa ve define birisine rastiasa, o bulanın olur.

Bir kimse, mâden aramak için ücretle adam çalıştırsa; bu­lunan mâden müste'cire (= ücretle çalıştıran şahsa yani iş verene) ait olur. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir,

Akıcı olan mâdenler : Petrol, zift ve sudan eMe edilen tuz

gibi madenlerdir.

Akıcı olmayan ve ateşte erimeyen madenler ise :    Alçı, kireç,

cevahir ve yakut   taşlan gibi mâdenlerdir.   Bunlara zekât yoktur. Tehzîb'de de böyledir.

Civanın zekâtı,    beşte birdir.   Serahsî'nin   Muhıyt'inde de böv'edir.

Bir kimsenin kendi evinde veya arazisinde bulduğu mâden­den bir şey alınmaz. Bu, İmâmı A'zam Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir. İmâmeyne göre ise, bunlardan da beşte biri alınır. Tebyîn'-de de böyledir.

Bir kimse, İslâm ülkelerinde, sahra gibi gayr-i memlûk olan {= hiç kimsenin mülkiyeti altında bulunmayan) bir yerde, define bulsa; eğer, bulduğu şeylerin üzerinde kelime-i şehadet gibi müslü-manlâra ait bir yazı varsa; bu define «bulunmuş mal» menzil'esin­dedir.

Eğer, bulunan şeylerin üzerinde put veya salip nakşı varsa; bunların beşte biri —zekât olarak— alınır; beşte dördü, bulanın olur. Serahsî'nin Muhıyt'ânde de böyledir.

Bulunan şeylerin üzerindeki işaret kesin belli olmazsa; bunlar cahüiyye alâmetlerine benzemese bile, zâhir-i mezhebe göre, cahiliyyeye ait kabul edilir. Kâfî'de de böyledir.

Bunları bulan kimsenin küçük, büyük, hür, köle, müslüman veya zimmî olması müsavidir.

Fakat, bunları'eman sahibi bir harbî bulmuş olursa; kendisine hiç bir şey verilmez. Ancak, bu harbî, imâmın ( — devlet başkanının) izni ile hareket etmişse ve aralarında bir şart koşulmuşsa; o şart ye­rine getirilir. Muhıyt'te de böyledir.

Eğer, define memlûke olan   birinin mülkiyeti altında bulunan) bir yerde bulunmuşsa, bulunan şeyin beşte birinin  e­kât olarak  alınacağında ittifak vardır.

Kalan beşte dört hususunda ise, görüş ayrılığına düşülmüştür. İmâm-x A'zam Ebû Hanîfe (R.A.) .: «Bu beşte dört, mülk sahibinin­dir.» demiştir. Tahâvî Şerhî'nde de böyledir.

Fetâvâyi İtâHİyye'de : «Eğer, mülk sahibi zimmî ise, bulu­nan şeyden kendisine bir şey verilmez. Eğer, mülk sahibi bilinmez­se ve vârisi yoksa, kalan beşte dört  o mülkün sahibini uzaktan tanıyan bir müslümana verilir.» denilmiştir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Veya, -r-bu beşte dört— onun varislerine verilir, Becİâi' ve Tahâvî Şerhi'nden naklen Bahrü'r - Râık'ta da böyledir. Varisi ol­mazsa, beyfü'1-mâle verilir, Serahsî'nin Mufaıyfinde de böyledir.

Bir müslüman, dâr-i harbte, sahipsiz bir yerde bir define veya mâden bulmuş olsa; bulduğu bu şeyin tamamı kendisinindir. Ondan beşte bir alınmaz.

Eğer, bu müslüman, mezkûr şeyleri sahipli bir yerde bulmuş ise ve dâr-i harbe de eman ile girmiş olursa; bulduklarını, o harbî­lere verir.

Eman ile girmemişse, bulduğu şeyleri dâr-i İslâm'a çıkarır ve —tamamı— kendisinin olur; fakat bu, temiz bir şey olmaz. Buldu­ğu bu şeyleii, satması da caizdir ve fakat yukarıda söylediğimiz gi­bi, bu alan kimse için de temiz bir şey olmaz. Tahâvî Şerhî'nde de böyledir.

Bu hususta takip edilecek en doğru yol, bu gibi şeyleri fa­kirlere sadaka olarak dağıtmaktır. Barhü'r - Râık'ta da böyledir.

Bu müslüman, dâr-i harbe, emansız girmiş ise, beşte bir de vermeden, —bulduğu şeyin— tamamı kendisinin olur. Serahsî'nin Muhıyt'indetde böyledir.

Bulunan şeyler, silâhlar, âletler, ev eşyaları, yüzük kaşlan veya kumaş gibi şeyler olsa bile, bunların hepsi de hazine (= defî-ne) gibidirler ve beşte biri alındıktan sonra, kalan beşte dördü, kim bulmuşsa ona verilir. Tebyîn'de de böyledir.

Anber, inci ve balık gibi, denizden   çıkartılan   şeylerden —zekât olarak— hiç bir şey alınmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böy­ledir.

Bir kimse, denizden altın veya gümüş çıkarsa; kendisinden —zekât olarak— hiç bir şey alınmaz. Tehzîb'de de böyledir.

Dağlarda bulunan, fîrûzec denilen şeylerden de, beşte bir almak yoktur. Hidâye'de de böyledir. [22]

 

6- ZİRAÎ MAHSULLERİN VE MEYVELERİN ZEKÂTI
 

Ziraî mahsullerden ve meyvelerden zekât vermek farzdır.

Bunun farz olmasının sebebi : Arazînin verimli olması ve harâc arazisi olmamasıdır.

Arzın C= yerin) hakîkaten veya takdîren temekkün (= yerleş­me) sebebi ile verimli olması, öşür (= zekât) almanın sebebidir. Temekkün olur da, ekip - biçme olmazsa, bu araziden öşür alınmaz; ancak haraç alınır.

Zirâate bir âfet dokunduğu zaman, öşür alınmaz.

Ziraî mahsullerden ve meyvelerden zekât almanın rüknü : Tem-likdir. (Yâni, arazînin sâhibd olmaktır.)

Bunun edasının şartı ise, «Zekât» bahsirlde geçmiştir.

Bu zekâtın, vücubunun şartı ikidir ;

1- Ehliyet sahibi olmak (Yani, müslüman olmak.) Bu ilk şarttır ve bunda ihtilaf yoktur.

Öşrün farz olduğunu bilmek de gereklidir.

Akü ve Bulûğ, öşrün vücubunun şartlarından değildir. Hatta, öşür, çocukların ve delilerin arazilerinden de alınır. Çünkü o arazide de nzık olma manası vardır. Bundan dolayıdır ki, öşrü devlet baş­kanının cebren alması caizdir. Böyle alınınca, arazi sahibinin öşür borcu kalkar; fakat sevap olmaz.

Keza, üzerinde öşür borcu var iken Ölen kimsenin terekesinden bu borç  olınır. Zekât dse, böyle değildir.

Keza arzın (= yerin) mülk olması da, öşrün vücûbu için şart değildir.

Mevkuf (= vakfedilmiş) arazilerin de öşrü alınır.

Me'zûn ve mükâteb   kölelerin arazilerinden de öşür alınır.

2- Arzın mahallî olması da, öşrün vücûbu için şarttır. Bu ise, arazinin öşür arazisi olması demektir. Hariçde bulunan, haraç arazi­leri için öşür yoktur. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Odun, ot, kamış, yılgın ağacı ve hurma dalı için de, öşür yoktur. Çünkü bunlardan dolayı arazinin verimi artmaz. Aksine bunlar araziyi ifsad ederler. Ancak, bunlardan istifade edilirse veya arazide olan çınar ve benzeri gibi ağaçlar kesilip satılırsa; bunların da öşürünü almak icabeder. Serahsî'ndn Muhıyt'inde de böyledir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, yerden çıkan her şeyin öşrünü vermek icabeder. Buğday, arpa, darı, pirinç ve her çeşit hu­bubat ile bakliyat; reyhanlar, güller, şeker kamışları, tutyalar, ka­vun, karpuz, hıyar, patlıcan, boya otu ve bunlara benziyen şeyler; meyve ağaçlarının meyveleri az olsun, çok olsun, bunların hepsinin de öşrü verilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bunların yağmur suyu ile veya akar su ile sulanmaları da müsavidir. Keza bunların bir vesk'e baliğ olup olmamaları da müsa­vidir. (Bütün bunlar İmâmı A'zam Ebû Hanîfe CK.A.'ye göredir.)

Pamuktan ve pamuk tohumundan da öşür almak icabeder. Çünkü, bunlardan her biri, aranılan şeylerdendir. Mecnıa' Şerhi'nde de böyledir.

Cevizden, bademden, kimyondan ve kişniş otundan da öşür almak icabeder. Muzmarât'ta da böyledir.

Bal, öşür arazisinden elde ediliyorsa; ondan da, öşür alınır. Hizânetü'l - Müftîn'de de böyledir.

Dağlarda biten ağaçların meyveleri toplandığı zaman, onla­rın da öşrü alınır. Zahîriyye'de de böyledir.

Yere tabi olan ağaçlardan çıkan katran ve ağaç sakızların­dan Öşür alınmaz. Çünkü, bunlardan faydalanmak maksud değildir. Bahrü'r-Râik'ta da böyledir.

Sadece ziraat ve   tedavi için kullanılan   tohumların hepsi (Karpuz tohumu, kavun tohumu, anason tohumu ve çörek otu tohu­mu gibi) Öşre tabidir. Ziraat veya tedavi için olmayan tohumlar için ise, Öşür yoktur. Muzmarât'ta da böyledir.

Keten, kenevir, pamuk sapları, patlıcan, kendir, muz ve in­cir gibi şeylere de öşür yoktur. Hızânetü'l - Müftîn'de de böyledir.

Evinin önünde (ki avlusunda) meyveli ağacı olan kimse­nin, o ağacın meyvesinden dolayı, öşür vermesi gerekmez. Mecmâ' Şerhİ'nde de böyledir.

Dolaplarla veya kovalarla sulanan arazilerden elde edilen bitkilerden nısıf öşür  (yani yirmide bir)  alınır.

Bir öşür arazisi,hem yağmur veya nehir suyu ile; ( hem de dolap veya benzeri bir aletle sulanılıyorsa, hangisi ile daha çok su­lanıyorsa, ona itibar edilir. Eğer, müsavi bir şekilde sıilanıyoras, —bu durumda, mükellefin lehine olarak— öşrün yansı (= mahsu­latın yirmide biri) alınır. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Öşür almaya —veliyyü'l - emrin— hak kazanmasının za­manı, İmâmı Azam Ebû Hanîfe (R.A.) 'ye göre, mahsulün çıkıp ol­gunlaştığı, meyvelerin de yetiştiği zamandır. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Arazinin öşrünü vaktinden önce vermek caiz değildir. An­cak, bir kimse tohumu ektikten sonra, öşrü verirse caiz olur.

Eğer bir kimse, tohumu ektikten sonra ve fakat bu bitmeden önce, öşrü verirse, açık olan durum bunun caiz olmamasıdır.

Meyveler çıkıp, kendini gösterdikten sonra öşür verilmiş olur­sa, bu durumdaki acele verme hali caiz olur; bundan önce, öşrün verilmiş olması caiz değildir. Tahâvî Şerhi'nde de böyledir.

Öşür arazisinin mahsulâtı, hasaddan sonra; sahibinin sun'u olmadan, haricî bir sebeble telef olsa veya çalınsa, bu mah­sulatın öşrü sakıt ölür.

Bu mahsulatın, bu şekilde, bir kısmı helak olmuş olsa; o nis-bette Öşrü de azalmış olur.

Bu mahsulâtı, şayet njal sahibinden başkası helak etmiş, olur­sa; o şahsa ödettirilir. Bu durumda, mezkûr mahsulâttan Öşür de alınır.

Bu mahsulât, mal sahibi tarafından imha edilmiş olursa, öşrü mal sahibine ödettirilir. Bu kimse, şayet bü borcunu ödemeden ölür ve bu hususta da bir vasiyyeti bulunmazsa, bu öşür ondan sakıt olur. Bahrü'r - ftâık'ta da böyledir.

Benî Tağlib Kabilesinin, öşür arazilerinin mahsulâtından, öşür olarak, müslümanl ardan almanın iki  katı alınır.

Bir TağlibUnin arazisini, bir zımmî satın almış olsa; durum yi­ne değişmez. Yani, bu zımmî de öşrü iki kat verir.

Keza, bir Tağlib'linin arazisini müslümanlar satın almış olsa ve­ya bir Tağlib'li müslüman olmuş bulunsa; bunun arazisinden yine iki kat Öşür alınır. Bu, îmâm-i A'zam Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göredir.

Bir müslüman, sahibi bulunduğu arazisiyi, Tağlib'li olmayan bir zımmî'ye satarsa; Ebû Hanîfe (R.A.) 'ye göre, o arazi haraç arazisi olur.

Bu müslüman, sattığı bu araziyi, şuf'a yolu ile veya satışın fa-sid olmasından dolayı, geri alırsa; bu arazi yine öşür arazisi olur.

Kendi beldelerinde bulunan mecûsilerden bir şey alınmaz. Hİ-dâye'de de böyledir,

Bahçesine, bostan ekmiş bulunan bir müslüman, eğer onu öşür suyu ile sularsa, mahsul öşrî; haraç suyu ile sularsa, mahsul haracî olur.

Zımmî ise: böyle değildir. Bostanım ne ile sularsa sulasm, mah­sulü haracîdir. Tebyîn'de de böyledir.

Kabristan da, böyledir. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Müslüman ıda, zımim de, bostanını bir defa öşür suyu ile, bir defa da haraç suyu ile sulamış olsalar; bu durumda müslüman Öşür, zımnî ise haraç verir. Mi'râcü'd - Dirâye'de de böyledir. [23]

 

Öşür Suyu : 
 

Öşür arazisinde kazılan kuyuların, öşür ara­zisinden çıkan kaynak ve pınarların suları ile, başkaları tarafından

kazılmış bulunan kanallardan gelen yağmur, deniz ve nehir sulan Öşür suyudur. [24]

 

Haraç Suyu :
 

Haraç arazilerinde kazılmış bulunan kuyuların suyudur. Muhıyt'te de böyledir.

Ebû Hanîfe (R.A.) ve Ebû Yûsut (R.A.)'a göre, Seyhun, Dicle ve Fırat Nehirlerinin sulan da, Haraç Suyu'dur. Kâfî'de de böyledir.

Bir öşür arazisi kiraya verilmiş olursa; buranın Öşrünü, İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe (R.A,)'ye göre, kiraya vermiş olan şahıs verir. İmâmeyne göre ise, bu arazînin öşrünü, kiralayan şahıs verir. Hulâ­sa'da da böyledir.

Bu araziyi kiralayan şahıs, hasaddan önce ölmüş olsa; öşrü­nü, kiraya veren şahsın vermesi icabetmez.

Ancak, bu araziyi kiralayan şahıs, hasaddan sonra ölürse; o za­man, öşrü kiraya veren şahsın vermesi gerekir.

İmâmı A'zam (R.A.)'a göre, hasaddan önce veya hasaddan son­ra, Ölmüş olması durumunda da, o kimseden, Öşür sakıt olmaz. Ta-hâvî Şerhi'nde de böyledir.

Bir kimse, araziyi, bir müslümandan emanet, olarak alır ve ekerse; bu arazinin Öşrü, Ödünç alan şahsa aittir.

Araz1!, bir kafirden emaneten alınmış ve ekilmiş olursa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, yine öşrü, emaneten alan şahsa aittir, îmameyn'e göre ise, kafire aittir. Bu durumda, kafir, İmâm Muham-med (R.A.) 'e göre bir öşür; İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) 'a göre iki öşür verir.^Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Öşür arazisi, müzarea sureti ile işlendiği zaman, İmâm-ı A'zam (R.A.) 'a göre mahsulâtının öşrü, arazi sahibinden alınır. İmâ-meyn'e göre ise, tarlayı işleyene aittir. Ancak, bu durumda arazi sahibinin, kendi hissesine ait öşrü vermesi vacip olur; tarlayı işle­yen kimsenin hissesine ait olan öşürden do,layı da, borçlu bulunur; bu onun zimmetinde olmuş olur. Bahrü'r - Râik'ta da böyledir.

Mal sahibi olmayan, fakat tarlayı işlemekte olan kimse öl­se; îmâmeyne göre, hem kendisinden hem de tarlanın sahibi olan ortağından Öşür sakıt olur. İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre <ise, o şahıs, hasaddan önce ölürse; durum, böyledir; fakat, hasattan sonra ölürse; ölen kimseden, Öşür sakıt olmaz. Yani tarlayı işleyen bu şahsın hissesinin öşrü verilir. Tarla sahibinden ise, Öşür sakıt olur.

Ekilmiş bulunan bir mahsulü, sulandıktan sonra ve hasaddan önce, bir kimse helak etmiş veya çalmış bulunsa; bu kimse, bun­ları ödiyene kadar, mal sahibinün Öşür vermesi gerekmez. Serahsî'-nin Muhıytlnde de böyledir.

Bir kimse, bir öşür arazisini gasbeder ve orada ziraat yapar­sa; eğer, mahsulde bir eksilme olmazsa; arazi sahibi için öşür ge­rekmez; eğer mahsul ııoksarJaşırsa; araai sahibinden öşür alınır. Hulâsa'da da böyledir.

Bir kimse', içindeki ekini ile beraber, bir araziyi satarsa; bu tarladaki mahsulün öşrü, tarlayı satan kimseye aittir; satın ala­na ait değildir.

Bakliyat efeili bir yer, satıldığı zaman,  eğer, müşteri pazarhk-ta kesmişse yine— öşrü saJtan kimseye aittir. Ancak, pazarlıkta böy­le bir şart koşulmamışsa; öşür, alıcıya ait olur. Tahavî ŞerM'nde de böyledir.

Öşür arazisinden elde edilen mahsulât, satılmış -olsa; bakı­lır : Eğer, mahsulât yetişmiş ise, âşir (= âmil — öşür toplayan gö­revli) dilerse, öşrü; satan kSmseden, dilerse satın alan kimseden alır.

Bu mahsulâtı satan kimse, kıymetinden fazlaya satmış ve müş­teri de henüz teslim almamış olursa; âşir, isterse, öşrü, malın ay­nından, isterse bedelinden alır.

Eğer satıcı, ahş-verişinde insanları aldatmayan bir kimse ise, bu durumda âşir, Öşrü, satılmış olan malın bedelinden değil1 de, ay­nından alır.

Eğer, bu mal helak edilftrse; âşir, öşrü, satıcıdan ahr.

Eğer, bu malı müşteri helak etmiş olursa; âşir muhayyerdir : Di­lerse, satın alan şahsa ödettirir. Çünkü, bu durumda onlardan her biri hakkını telef etmiştir.

Satıcı, eğer yaş üzüm satmış olursa; âşir, öşrünü onun bedelin­den alır.

Keza, bu kimse, şıra elde etse ve sonra da onu satmış olsa, âşâr, bunun öşrünü de bedelinden alır. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyle­dir.

Öşürde, amelenlin ücreti, hayvanların yiyecekleri, su sula­yanın kirası, bekçi ücreti ve benzeri gibi şeyler hesaba katılmaz.

Yerde yetişip çıkan, her şeyin öşrünü (= onda birini) veya nı­sıf öşrünü  yirmide birini) vermek, bu mahsulâtı çıkaran herkes için vaciptir. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Zekâtı (=öşrü) verilecek olan mahsulâttan, öşrü verile­ne kadar yenilemez. Zahîriyye'de de böyledir.

Öşrü ayrıldıktan sonra, geriye kalan mahsulâttan yomek helâl oiur. İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe (R.A.) : «Bir kimse öşrü ve­rilmemiş maldan yediğini ve yediğinin öşrünü borçlanmış olur.» buyurmuştur. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir. [25]

 

7- ZEKÂT VERİLECEK KİMSELER
 

Zekâtın masrafı yani zekât yenilecek kimseler şunlardır:. [26]

 

Fakirler :
 

Fakir : Nisab miktarından az malı olan kimse demektir. Veya, nisab miktarına ulaşmış olmasına rağmen, nami olmayan mala sahip olan kimseye de fakir denir.

Nisabdan fazla mala sahip olmasına rağmen, bu malı ihtiyacını karşıiamıyan veya ihtiyacını karşıladıktan sonra, kendisi için artma­yan ve ihtiyaç hali devam eden fcimse de fakirdir. Fethü'J - Kadîr'de de böyledir.

Zekâtı ( = sadakayı) fakir olan alimlere vermek, fakir olan cahillere vermekten daha efdaldir. Zâhidî'de de böyledir. [27]

 

Miskinler :
 

Miskin : Hiç bir şeyi bulunmayıp, dilenmeye muhtaç olan kim­se demektir.

Fakirin aksine, bu kimselerin kuvvetten düşmemek ve bedeni­ni korumak maksadı ile dilenmesi helâl olur.

Fakirin dilenmesi ise helâl olmaz. Bir günlük yiyeceği ve avret mahallini örtebilecek elbisesi olan kimsenin dilenmesi helâl olmaz. Fethü'I - Kadîr'de de böyledir. [28]

 

Âmil :
 

Âmil : Vcliyyü'l- emrin, zahirî malların zekât ve Öşrünü topla­mak üzere ta'yin edip, memur eylediği kimsedir. Kâfî'de de böyle­dir.

Bu şekilde tayin edilmiş bulunan bir âmile, zekât toplamak üze­re gidip gelmesinden ve bu husustaki hizmetinden dolayı, görevi de­vam ettiği müddetçe, kendisinin ve aile efradının ihtiyaçlarına kâfi gelebilecek miktarda, —orta halli  topladığı zekattan, bir  hisse maaş verilir. Pek çok zekât toplamış olsa bile, —bu maaşı— yarı­sından fazla miktarda attırılmaz. Bahrü'r - Râik'ia da böyledir.

Bir kimse, kendi malının zekâtını, bizzat getirip devlet baş­kanına verirse, ânıil bu zekâttan bir hisse almaya hak kazanmış ol­maz. Yenâbi'de ve Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Peygamber (S.A.V.) Efendimize akraba bulunmalarından dolayı, Hâşimî'lerin âmillik yapması helâl olmaz. Onların yüce şe­refinden dolayı, insanlardan bu gibi şeyleri almaları veya aldıkları şüphesinin bulunması doğru olmaz.

Zenginlerin âmil olarak görevlendirilmeleri ise caizdir. Tebyiz­de de böyledir.

Rızkım başka yerden temin eden Hâşimî'niıı, âmillik yap­masında bir beis yoktur. Huiâsa'da da böyledir.

Bir âmülin elindeki mal, helak olsa veya kaybolsa, bu âmi­lin alacağı sakıt olur. Bu âmilin, zekât veren kimseden, bu zekâtı tekrar alması caiz olur. Sirâcü'l - Vehhâc'da da böyledir.

Bir âmilin, kendi ücretini henüz hak etmiş olmadan alması caiz olur; fakat bu durumda, almaması daha efdâldir. Huiâsa'da böyledir.. [29]

 

Mükâteb Köle :
 

Mükâteb olan kölelere, onları, kölelikten kurtarıp hürriyetleri­ne kavuşturmak için yardım edilmesi uygundur. Serahsî'nin Muhıyt1 inde de böyledir.

Mükâteb : Bir bedel mukabilinde, azad edilmek üzere efendisi ile mukavele yapmış olan köle veya cariye demektir.

Mükâtebe, zengin olduğu bilinsin veya bilinmesin zekât vermek caiz olur. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Hâşîmüerin muk atehlerin e de, zekât vermek caiz olmaz. Çünkü, kölenin mülkü de efendisine aittir. Ve şüphenin hakikata karışması ihtimali vardır. Serahsî'nin Muhıyl'indc de böyledir. [30]

 

Borçlu:
 

Borçlu : Borcundan fazla, nisab miktarı mala sahip olmayan ve­ya kendisinin de, başkasında alacağı olmasına rağmen, bunu alması mümkün olmayan kimse demektir. Tebyîn'de de böyledir.

Zekâtı, borçlu olanlara vermek, fakir olanlara vermekten daha efdaldir. Muzmarât'ta da böyledir. [31]

 

Allah Yolunda Olanlara :
 

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, Allah yolunda olanlardan maksad, Allah yolunda cihad eden gazilerin fakirleridir.

İmâm Muhammed (R.A.) 'e göre ise, hac yolunda olan fakir kim­selerdir. Tebyîn'de de böyledir.

Sahih olan ise, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavlidir. [32]

 

Yolcu :
 

Zekât verilecek yolcudan maksad, malı, beldesinde kalıp, elinde bir şey bulunmayan garip kimsedir. Bedâi'de de böyledir.

Yolcuların, ihtiyaçları kadar zekât almaları caizdir. Fakat, ihtiyaçlarından fazlasını almaları helâl olmaz. Bu hüküm, malından ayrı bulunan kimselerin hepsine aittir;bunlar, kendi memleketle­rinde olsalar bile, durum aynıdır. Çünkü, muteber olan ihtiyaçtır.

Yolcunun, malına kavuştuğu zaman, elinde kalan zekât parası­nın fazlasını sadaka etmesi de gerekmez. Bu yolcunun bu durumu, zengin olan fakir gibidir. Tebyîn'de de böyledir.

Yolcunun borç alması, zekât almasından daha efdaldir. Za-hîriyye'de de böyledir.

Yukarıda saydığımız kimseler, kendilerine zekât verilebile­cek olan kimselerdir.

Zekât verecek olan kimse, zekâtını bunlardan her birine vere­bilir. Bunlardan her hangi bir topluluğa da verebilir; tek kişiye de verebilir. Fethü'l - Kadîr'de de böyledir.

Zekât olarak verilen miktar, nisaba erişmiyorsa, bunu tek kişiye vermek daha efdildir. Zahidî'de de böyledir.

Bir kimseye, zekât olarak 200 dirhem, toptan vermek de ca­izdir. Fakat, daha fazlasını vermek mekruhtur. Hidâye'de de böyle­dir.

Söylediğimiz bu husus, fakır borçlu olmadığı zaman için­dir. Eğer, bu kimse borçlu olursa; ona, hem borcunu ödeyeck, hem de geride 200 dirhem kalacak kadar, zekât vermek caizdir.

Keza, zekât verilecek kjimse, aile sahibi ise, zekât olarak verilen miktar, ailesinin her ferdine taksim edilince, herbirine 200 dirhem düşecek miktarda, zekât vermek caiz olur. Fetâvâyî Kâdîhân'da da böyledir.

Bilhassa zamanımızda, zenginlerin, fakirlerin hallerini sor­maları mendub olur. Tebyîn'de de böyledir.

Zıramîlere zekât vermek caiz değildir. Bu hususta ittifak vardır. Ancak, zımmîlere nafile sadakaların verilmesi; yine ittifakla caizdir.

Verilmesi vaoip olan sadakaların, zunmîlere verilip verilemiye-ceği konusunda da ihtilâf vardır. İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ile İmâm Afuhammed CR.A.) 'e göre, zımmîlere bu sadakaların verilmesi caiz­dir. Fakat, bize göre, bu sadakaları da fakir müslümanlara vermek daha sevimlidir. Tahâvî Şerhi'nde de böyledir.

Harbîlere gelince, onlara farz ve vacip olan sadakaları ver­mek, bil-icmâ caiz değildir. Fakat nafile olan sadakalar, bunlara da verilebilir. Sirâcü'l - Vehhâc'da da   böyledir.

Zekât parası ile mescid bina etmek, misafirhaneler yap­mak, su sebil etmek, yolan tamir etmek, nehir kanalları kazmak caiz olmadığı gibi; bu paranın, hac ve cihada sarfedilmesi ve nisaba malik olan kimselere de verilmesi caiz değildir. Zekât parası ile bir ölüye kefen almak, bdr ölünün borcunu ödemek caiz değildir. Bu pa­ra ile köle satın alıp, azad etmek ve bu parayı baba, dede... gibi  her ne kadar yukarıda olursa olsun  usûle ve oğul, torun... gibi her ne kadar aşağıda olursa olsun  fürû'a vermek caiz değildir. Kâfî'de de böyledir. Zekât parası, reddedilmiş olan çocuğa ve veled-i zinaya da verilmez. Timurtâşî'de de böyledir.

Menfaatleri müşterek olduğu için, zengin bir koca, fakir olan karısına zekât veremez. Keza, zengin olan kadın da, fakir olan kocasına zekât veremez. Bu, İmânı ı A'zam Ebû Hanîfe (R.A.) 'ye gö­redir, Hidâye'de de böyledir.

Yine, Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre bir kimse kendi kölesine, mükâtebine, ümmü veledine ve bir kısmım azâd etmiş bulunduğu kölesine, zekâtını veremez. Tebyîn'de de böyledir.

Nisaba malik olan bir kimseye zekât vermek caiz değildir. Yani, bir kimsenin hangi cinsten olursa olsun, nisab miktarından fazla malı olur ve bu mal, o şahsın elinde senenin yansından fazla durmuş bulunursa, bu mal ister altın, ister gümüş, ister, sâime hay­van, ister ticaret malı olsun, o kimseye zekât verilmez. Zâhidi'de de böyledir.

Nisabdan fazla olan malın, haceti asliyenin dışında otura­cak yer, ev eşyası, elbise, hizmetçi, binek hayvanı veya silah obuası hallerinde de yine durum aynıdır.

Fazla olan bu malların, nâmı (= çoğalıcı) olması da şart değil­dir; malın nâmı olması, zekâtın vücûbunun şartîanndandır. Kâö'de de böyledir.

Bedenen güçlü ve çalışıp kazanabilecek durumda olan ve fakat nisâb miktarı malı bulunmayan kimselere, zekât verilebilir, Zâhidî'de de böyledir.

Zengin bir şahsın, mükâteb olmayan kölesine de zekât ve­rilmez. Sirâcü'l - Vehhâc'da da böyledir.

Keza, zengin bir şahsın küçük yaştaki çocuğuna da zekât verilmez. Tebyîn'de de böyledir.

Ancak, zengin bir şahsın, fakir ve müslüman olan ve büyümüş bulunan çocuğuna zekât verilebilir.

Zengin bir adamın, fakir olan karısına da zekât verilir.

Keza zengin bir şahsın büyümüş olan ve fakir bulunan kızma da, eğer o, nafakasını temin edecek güçte değilse, zekât verilir. Çün­kü bu, kocasının veya babasının zengin olmasından dolayı, zengin sayılmaz. Kâfî'de de böyledir.

Oğlu zengin olan, fakir bir babaya da, zekât .vermek caiz­dir. Tahâvî Şerhi'nde de böyledir.

Nisaba mâlik bulunmadığı halde, dilenmeyen (= isteme­yen) kimseye zekât verilir.

200 dirhem gümüş kıymetinde kitabı bulunan fakat okumak veya okutmak için bunlara ihtiyacı olan kimseye de zekât verilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bu kitapların fıkıh, hadîs veya edep kitabı olmaları da mü­savidir. Serahsî'nin Muhıyf'inde de böyledir.

Keza, Kur'an-ı Kerimleri olan ve onlara muhtaç bulunan kimselere de zekât verilebilir.

Fakat, bu kimse onlara muhtaç bulunmaz, onların değerleri de 200 dirheme  veya daha fazlaya ulaşırsa, bu kimseye zekât ver­mek caiz olmadığı gibi, onun zekât alması da caiz değildir.

İmâm Muhammed <R.A.) 'in kavline göre, bir kimsenin, değeri 3000 dirheme müsavi bulunan ve kiraya verdiği evi veya hanı olsa, eğer o kümsenin bunlardan aldığı kira, kendisinin ve âlesinin nafa­kasına yetişmiyorsa, bu kimseye zekât vermek caizdir.

Üç bin dirhem değerinde, arazisi olan bir kimse, kendisinin ve aile efradının nafakasını çıkarmıyorsa, bu şahsın, durumu hak­kında ihtilâf edilmiştir : Muhammed bin Mukâtil : «Bu kimsenin zekât alması caizdir.» demiştir.

Bir kimsenin, 200 dirhem kıymetinde bahçe içinde bir evi olsa, eğer bu bahçedeki evin mutfak, banyo ve benzerleri gibi müştemilâtı yoksa, bu kimseye zekât vermek caiz olmaz. Çünkü bu kimse, tica­ret metâı ve cevahiri buüunan ve fakat bunlar, başka insanlar üze­rinde ve onların sonra ödemeleri gereken bir alacak şeklinde olan bir kimse durumundadır. Bu durumda olan kimselerin, nafakaya muhtaç oldukları zaman, alacaklarının zamanı gelene kadar, nafaka­ları riçin kafi gelecek miktarda zekât almaları caiz olur.

Bu kimsenin, alacağı, tehirli olmadığı halde, fakir bir kimsede ise, bu şahıs yine zekât alabilir. Esahh olan kaviller de böyledir. Çünkü, bu kimse yolcu durumundadır.

Eğer, bu şahsın alacaklı bulunduğu şahıs, zengin ve borcunu da kabul etmekte ise, alacaklı olan bu şahsın, zekât alması caiz ol­maz. Bu kimsenin alacaklı olduğu şahıs, borcunu inkâr etse ve fakat alacaklının senedi veya şahidi bulunsa, yine zekât alması caiz olmaz.

Bu kimsenin, o şahıstan alacaklı olduğunu isbat edecek bir de­lili olmadığı zaman da, borçlu olan şahsı hâkime şikayet edip, borç­luya yemin ettirilmesine kadar, alacaklı olan şahsın, zekât alması yi­ne caiz olmaz. Ancak, bundan —yani borçlunun hakim huzurunda, borcunu yemin ile inkâr etmesinden— sonra, bu kimsenin zekât alması c?.iz ve aldığı zekât helâl olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böy­ledir.

İçinde oturduğu bir evi bulunan kimsenin, —bu evin .tama­mında oturmakta olmasa bile— zekât alması caiz olur. Sahih olan budur. Zâhidî'de de böyledir.

Benî Hâşim'e (Hâşim Oğullarına) zekât verilmez.

Burada, Benî Hâşim'den maksat. Resulü Ekrem (S.A.VJ Efen­dimizin amcası Hz. Abbas (R.A.) 'in evlâd ve ahfâdiyîe; diğer amcası Ebü Tâlib'in oğulları Hz. Ali (R.AJ 'nin ve onun kardeşi Ca'fer ve Hz. Akîl'in evlât ve ahfadı, bir de Abduhnuttalib bin Hars'm evlâd ve ahfadıdır. Hidâye'de de böyledir.

Hâşim Oğulannım, bu saydıklarımızın dışında kalan şube­lerine zekât'vermek caiz olur. Ebû Leheb'ıin zürriyetinden gelenler gibi... Çünkü, onlar Peygamber (S.A.V.) Efendimiz'e yardım etme­diler. SirâcüT - Vehhâc'da da böyledir.

Zekât, nezir, öşür ve keffâret gibi verilmesi icabeden sada­kalar Beni Hâşim'e verilemezler; ancak bunlara nafile sadakaları vermek caizdir. Kâfî'de de böyledir.

Keza, Benî Hâşim'in kölelerine de zekât verilmez. Kenz Şerhi Aynî'de de böyledir.

Hâşim OğuUarı'ndan fakir olanlara, madenlerin ve definele­rin beşte birini vermek caizdir. Cevheretü'n - Neyyire'de de böyle­dir.

Bir kimsenin zekât dağıtmak üzere vekil kıldığı şahıs, bu zekâtı, eğer muhtaç iseler, kendisinin büyük veya küçük çocuğuna veyahut da hanımına verebilir; bu caizdir. Ancak, bu zekâtı kendi elinde tutamaz. Huİâsa'da da böyledir.

Zekât verecek olan bir kimse, zekât vermek istediği kim­senin durumundan şüphelenir ve bu hususta araştırma yapar; bu araştırması sonunda da o kimsenin zekât vermeye layık bir şahıs ol­duğu kanaatine varırsa, zekâtını ona verir veya ona sorduktan son­ra verirra verir.

Veya, bir kimse, fakirlerin arasında gördüğü bir şahsa zekâtını verir, sonradan da o şahsın zekât verilmesi uygun olan kimselerden olduğu anlaşılırsa, bu kimsenin zekâtı, bil-ittifak caiz olur.

Keza, bu kimsenin durumu belli olmazsa; bu. durumlardaki kimselere de zekât vermek caiz olur.

Zekât vermiş olduğu kimsenin, zengin veya Hâşimî veya kâfir veya Hâşimîlerin kölesi olduğu,.kendisinin dedelerinden veya nine­lerinden bulunduğu; kendisinin karısı veya  zekâtı veren kadın­sa   kocası okluğu meydana çıkarsa, yine bu kimsenin zekâtı caiz olur ve onun zekât borcu düşer. Bu, İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe (R. A.) ile İmâm Muhammed (R.A.) 'in kavilleridir.

Şayet zekât vermiş olduğu kimsenin, kölesi veya müdeb-biresi veya ümmü veledi veyahut da muktebesi olduğu anlaşılırsa, bu durumda o kimsenin zekâtı caiz olmaz. Onu iade etmesi, (tekrar vermesi, bil-iemâ' lazım oltır.

Keza, zekât verilen kimsenin zengin olduğu ortaya çıkarsa, -İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, buna verilen zekâtm da iadesi, yani yeniden verilmesi lazım gelir. Tahâvî Şerftİ'nde de böy­ledir.

Bir kimsenin, zekâtını verdiği sırada, zekât verdiği kimse­nin halini araştırmaması, onun zekât almaya hak sahibi olup olma­dığını, tetkik ermemesi caizdir.

Ancak, bir kimsenin, kendisine zekât verilmesi uygun olmayan kimselerden olduğu ortaya çıkarsa, ona zekât verilmez.

Durumu şüpheli olan bir şahsa araştırıp soruşturulmadan zekât verilirse ve sonradan da bu zahsm zekâta müstehak olmadığı ortaya çıkar veya ona zekât verilmeyeceğine zann-ı galibi olursa, verilen bu zekât fesada gitmiş oltır.

Ancak, bu kimsenin zekât almaya hâk sahibi olduğu ortaya çı­karsa, verdiği zekât caiz olur. Tebyîn'de de böyledir.

Zekâtı bir beldeden, başka bir beldeye nakletmek mekruh­tur.

Ancak, bir kimsenin zekâtını t aşka bir belde1"- ı~ şehirde, yer­de) bulunan akrabasına veya I ivminden oıar . Saiuseye, onlar bulunduğu beldenin fakirlerİ7.den daha muhtr s jîr durumda iseler— göndermesi caiz olur.

Bir kimsenin zekâtım, başka beldede bulunan ve akrabası olma­yan muhtaç kimselere göndermesinde de bir beis yoktur. Bu mekruh olmakla beraber; böyle yapan kimselerin zekâtları yine de caiz olur.

Zekâtı başka yere göndermenin mehrûh olması, zekâtın zamanı­nın geçtikten sonra verilmesi.halindedir. Fakat, zekât, verilme zamanından Önce, başka beldeye gönderilmiş olursa; bunda bir beis yok­tur.

Zekâtta, fıtırda ve nezirlerde efdal olan, bunları önce, fakir olan erkek kardeşlere, kız kardeşlere, sonra bunların çocuklarına; sonra anıca ve halalara, sonra da bunların evladlarma; sonra dayı ve tey­zelere ve sonra da bunların evladlarma; sonra diğer akrabalara, son­ra komşulara, sonra aynı mahallede oturanlara, sonra aynı şehir veya aynı köyde oturanlara vermektir, Sirâcü'l - Vehhâc'da da böyledir.

Zekâtta muteber olan, malın bulunduğu yerdir. Hattâ zekâtı verecek kimse bir yerde, malı ise başka bir yerde olsa, zekâtını ma­lın bulunduğu yerde verir; küçük çocuklarının ve kölelerinin bulun­duğu yerde vermez. Sahihi de budur. Tebyîn'de de böyledir. Fetva da bunun üzerinedir. Muzmarât'ta da böyledir.

Zamanımızın zâlimlerinin  zekâtları, Öşür, haraç, vergi ve benzerlerini almaları halinde, esahh olan, bu borçların sakıt oldu­ğudur. Ancak, bunları verdikleri zaman, sadakaya niyyet etmeleri gerekir. Tatarhâıüyye'de de böyledir.

Bir kimse, zekâtına niyyet ederek kendi öz malından, bir fakirin borcunu ödese ve bundan da o fakirin haberi bulun­makta olsa, verdiği bu şey zekât olarak caiz olur. Fakirin haberi bu­lunmamakta ise, zekât olarak caiz olmaz. Fakat, fakirin borcu da düşmüş olur.

Bir kimse, zekâtına mahsuben bir fakiri evinde oturtmuş ol­sa; bu, zekât yerine caiz olmaz. Zâhidî'de de böyledir.

Bir kimse, zekât niyyeti dle akrabasının çocuklarına bir şey dağıtsa; veya haber gebren kimseye, zekât niyyeti ile bir şey Verse; veya turfanda bir şey getirene zekât niyyeti ile bir şey ver­se, bunlar zekât olarak caiz olur.

Keza, bayramlarda veya başka bir zamanda, zekât niyyeti ile kadın veya erkek hizmetçilere verilen şeyler de, zekât olarak caiz olur. Mi'râcü'd - Dürâye'de de böyledir.

Bir kimse, zekâtını bir fakire verdiği zaman, eğer bu zekâ­tı, o fakir kimse  eline  almamışsa, bu zekât, caiz olmaz.

Keza, üzerinde velayet bulunan bir fakirin babası veya bir mecnûnun veya1 küçük çocuğun vasisi, zekât niyyeti ile verilen bu Burachı kaydedilen zaman, eserin te'lif edildiği Hicri 11. asırdır.

şeyi, almış olmadıkça, bu zekât olarak caiz olmaz. Yani zekâtı fakir veya onun namına veîî-vasî gibi birisi almadıkça zekât verilmiş olmaz. Hulâsa'da da böyledir.

Keza, bir kimse, ailesinin içinde bulunan ve akrabasından olan bir kimseye zekâtını vermiş olsa, o şahıs almadıkça, zekât ve­rilmiş olmaz. Bu durum, yabancılar için de böyledir.

Bulunan bir şey de, sahibinin eline verilmedikçe verilmiş sa­yılmaz.

«Bir kimse zekâtını, bir mecnûna veya sabi bir çocuğa vermiş olsa, bunların da akh yetmese ve aldıklarını babasına veya velîsine vermiş olsalar, verilen bu şey zekât olmaz.» denilmiştir. Nitekim; bir kimsenin zekâtını yüksekçe, bir yere koyması ve bir fakirin de gelip oradan alması, da caizdir.

Ancak, kendisine zekât verilen ve bunu alan çocuk, şayet mü-rahık (= aklı yeten çocuk) ise, bu zekât caiz olur.

Keza, almasını bilen, aldığını atmayan bir kimse, bu zekâ­tı almış olsa ve bu kimseyi, onu elinden almak için başka bir kim­se aldatmasa veya bu kimse aldığını atmayan bir kişi olsa, böyle bir fakire verilen zekât caiz olur.

Bunamış bir fakire verilen zekât da caiz olur. Fetâvâyi Kâdi-nâh'da da böyledir. [33]

 

Beytü'l - Mâl'in Gelirleri
 

Beytü'l - mâlin,    gelir kaynağı vardır :

Sâime olan hayvanların zekâtı, öşür ve rnüslümanların ti­caret malından âşir tarafından alınan şeyler.

Bunların kimlere verileceğini «Zekât Kimlere Verilir» bölümün­de söyledik.

Ganimetlerin, madenlerin, eskiden kalma hazine ve define­lerin beşte biri.

Bunların sarf yeri ise fakirler, kimsesiz ve muhtaç yetimler ve yolculardır.

Haraç, cizye, harb edilmeden ve üzerinde anlaşmaya varı­larak alman sulh bedelleri, (Mecran Oğullarından alman elbiseler ve Tağlib Oğullarımdan alınan ve zekâtın iki katı olan vergiler gibi) ve kendilerine emân yerilmiş bulunanlardan alman öşürler ile ticaretle uğraşan zimmîlerden alınan şeyler.

Bunlar, savaş hizmetlerine, kale yapımlarına, îslâm ülke-. sindeki yolların emniyetinin sağlanması ve yol kesicilerin gözetlen­mesine, köprü ve kanalların yapılmasına harcanır. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Bunlar, Ceyhun, Fırat ve Dicle gibi çok büyük olan ve kim­senin mülkiyetinde bulunmayan, nehirler üzerinde köprü kanal ve bent (=-baraj) yapımında da kullanılır. Tahâvî Şerhi'nde de böyledir.

Bunlar, nbâtlara, mescidlere, set baskınını Önlemek için yapılan sedîere, düşman baskınından korkulan yerlere kale yapımına, vali, kadı, müftü ve diğer me'mur ve idarecilerin maaşlarına da sarfedilir. Serahsî'nin Muhiytlinde de böyledir.

Bunlar, ilim öğretenlere ve ilim öğrenenlere de sarf edilir. Si-râcü'l - Vehhâc'da da böyledir.

Bunlar, müslümanlarm işleri için uğrasan ve mü'mml'erin sa­lâhına çalışan kimselere de sarf edilir. Serahsî'nin Muhıyf inde de boyledSr.

Lukatalar (= Buluntular), varis, bırakmadan ölenlerin te­rekeleri, yalnız kocası veya yalnız karısı kalmış olanların kan veya koca hisselerini aldıktan sonra arta kalan, terekeleri.

Bunlar da, fakir olan hastaların tedavilerine ve nafakalarına; malı olmayan cenazelerin kefen masraflarına; bir malı kaybolmuş kimselere; aklî dengesini yitirmiş olanlara; kazançtan aciz kalanlara,  bunların nafakalarının, üzerine vacip olduğu bir kimse olmadığ,ı zaman harcanır. Tahâvî Şerhi'nde de böyledir.

Veliyyü'temr'in, beytü'l-mâlin bu dört ayrı nev'î gelirlerini dört ayrı yerde toplayıp, bunların herbirine ayn ayrı evler yapması gerekir. Çünkü, bunlardan herbirinin hükümleri ayrıdır; kendilerine mahsus, hükümleri vardır. Bir bölümün malı, diğerine karışmama­lıdır.

Eğer, bu bölümlerden bir kısmında mal bulunmazsa veliyyül -emr'in  bu. bölümler için  diğer bölümlerden borç alması caizdir.

Böyle bir durumda veliyyül - emr beytü'l - mâlin zekât bölümünden, borç alıp, haraç bölümüne vermiş olursa, haraç alındığı zaman almış bulunduğu bu borcu öder. Ancak, bu borcu "kıtal (= savaş) için al­mış olursa, bunda fakirlerin nasibi olduğu için bu borç olmaz.

Veliyyü'1-emr, eğer beytü'l - mâlin haraç bölümünden zekât bö­lümüne borç almışsa ve bunu fakirlere harcamış olursa,- onlara borç­lanmış olmaz. Çünkü haraç fey' ve ganimet hükmündedir. Fakirlerin ise bunda nasipleri vardır. Ancak fakirler, bu zekât ile zengin edil­mezler. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Veliyyü'l - emr olan kimselerin, hakları, hak sahibi olanlara ulaştırmaları ve onları Kaklarını almaktan men etmemeleri gerekir. Beytü'1-mâle ait olan bu mallardan, veliyyü'l - emrin ve ava-nesinin almaları caiz olmaz. Ancak bunlar, kendilerine ve aüe fert­lerine kifayet edecek kadar, beytü'l - mâl'den alabilirler; fakat, bun­ları biriktirip kendileri için bir hazine meydana getiremezler. Bu mallardan artan olursa, müslümanlar arasında taksim olunur.

Veliyyü'^emr olan kimseler, bu   vazifelerinde kusur ederlerse, vebali kendilerine aittir.

Zımmîlere, beytü'l - mâl'den hiç bir şey verilmez. Ancak, veliyyü'l - emr onların açlıktan Ölmek üzere olduklarını görürse, on­lara ölmiyecekleri kadar gereken şeyleri verir. Çünkü onlar, İslâm Beldesi vatandaşiarmdandırlar ve onların hayatını korumak, devlet başkanının görevlerindendir. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Diyanet yönünden, beytü'l-mâl"de nasibi olan bir kimse­nin, o hakkını alması mümkündür. Hüküm yönünden ise, devlet başkanı, o hakkı verip vermemek hususunda muhayyerdir. Gunye'de de böyledir. [34]

 

8- SADAKA-İ FITIR
 

Sadak-i Fıtır, havâic-i asliyesinden fazla, nisab miktarı ma­la sahip bulunan, hür ve müslüman olan her ferde vacibtir. Muhtar Şerhi îhtiyar'da da böyledir.

Bu malın, namî olması da gerekli değildir. Nisab miktann-daki bu maldan dolayı, kurban kesmek vacib olduğu gSbi; akraba­ların nafakasını ödemek de vacibtir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böy­ledir.

Fıtır sadakası, şu dört şeyden vacib olur;

1- Buğday,

2- Arpa,

3- Hurma ve

4- Kuru üzüm. Hizânetü'l Müftîn'de ve Ta-hâvî Şerhi 'nde de böyledir.

Fıtır sadakası buğdaydan yarım sa'dır. Arpadan ve hurma­dan bir sa'dır. (*) Buğdayın unu ve kavrulmuşu,   buğday gibidir. Arpanın unu ve kavrulmuşu da arpa gibidir.

Ekmekten fitra vermek caiz olmaz; ancak kıymeti itibari' ile ve­rilirse, bu caiz olur. Sahih olan kavil budur.

Kuru üzüme gelince, Camiü's - Sağîr'de İmâra Ebü Hanîfe (R.A.)'den nakledildiğine göre, yarım sa'dır. Çünkü, kuru üzüm bütün cüzleri ile yenilebilen bir şeydir.

sa'yi Irâkînin — 1040 dirhem-i şer'î olduğu kabul edilir fei bu da 910 dirhem-i örfiye eşittir.

Bu durumda, yanm sa' — 520 şer'î dirhem olur. Bu ise 455 dirhem-i ör-fi'ye eşittir.                                                                                          

Bunlar ise, yaklaşık olarak: 1040 direhm-i şer'î 2.917 kilogramdır. 1040 dirhem-i örfî ise, 3.333 kilogramdır. 520 dirhem-i şer'î 1458 kilogramdar. 520 dirhem-i örfi ise, 1.667 kilogramdır.

1  kilogram — 357 dirhem-i şer'î — 312 dirhem'i örfî olur.

Bir şeyin, 1 saVinin değerini hesap etmefc için, o şeyin 1 kilogrami'nm fiatı ile, 3.333 ü çarpmak gerekir.

Bir şeyin yarım sa'yinin değerini bulmak içinse, u şeyin 1 kilogramının rayiç fiata ile 1.778 yi çarpmak gerekir.

(islâm Hukukunda kullanılan ölçülerle ilgili ma'lûmat yeri geldikçe ve mufassal. olarak da son ciîtde verilecektir.)

Yine İmâmı Azam Ebû Hanîfe (R-A.)'den gelen bir rivayete göre, kuru üzümden sadaka-i fıtır bir sa'dır. îmâmeyn'in kavli de böyledir.

Bunların, bizzat kendilerinin sadaka-i fıtır olarak verilmeleri caizdıir. Daha efdâlotan ise, bunlanfa değerlerini, fıtır sadakası ola­rak vermektir. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Sadaka-i fıtır olarak, un vermek, buğday vermekten daha efdaldir. Unun parasını vermekse, un vermekten daha efdal ve daha üstündür. Çünkü, para, fakirin ihtiyacını gidermeye daha müsaittir.

Saydığımız bu şeylerden başka cinste olan, hububatlardan sada­ka-i fıtır verilmez. Ancak, bunların değerlerinden fıtır sadakası ver­mek caizdir.

Fetvalarda : «Üzerinde nas bulunan şeylerin, sadaka-i fıtır oJa-rak değerlerini vermek, bizzat kendilerini vermekten daha iyidir.» denilmiştir. Fetva da bunun üzerinedir. Cevheretü'n - Neyyîre'de de böyledir.

Bir kimse, taze buğdaydan dörtte bir sa' verse, ve fakat bu miktarın değeri yanm sa'ye eşit olsa, verdiği bu dörtte bir sa' sada-kai- fıtır olarak caiz olmaz.

Arpada da durum böyledir. Yani bir sa' arpa yerine —aynı de­ğerde olan— yanm sa' taze arpa vermek caiz değildir. Eğer, böyle verilmişse, bunlar verilmesi gereken miktara tamamlanır.

Keza, bir sa' arpa yerine, aynı kıymete eşit olan, dörtte bir sa' buğday vermek de cadz değildSr. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Bir kimse, bir sadaka-i fıtır olarak, yanm sa' arpa ile yarım sa' hurma vermiş olsa; veya yarım sa' hurma ile bir men (=.260 dirhem) buğday vermiş olsa; veya yarım sa' arpa ile dörtte bir sa1 buğday vermiş olsa bize göre, böyle yapmak caiz olur. BahrüV-Râ-ık'ta da böyledir.

Bağdad'lılara göre 1 sa' = 8 rıtıl'dir. 1 ntıl-ı Bağdadî ise = 20 estardir: Tebyîn'de de böyledir.

1 estar ise - 4,5 (= dört buçuk) mıiskâl'dir. Vikaye Şer-hi'nde -de böyledir.

Sadaka-i fıtır verilirken, yarım.sa1 olan buğday ve bir sa' olan diğer şeyler, tartılarak tcsbit edilir. Bu hususu, İmâm Ebû Yûsııf (R.A.), İmâmı A'zam Ebû Fanîfe (R.A.)'dan nakletmiştir. Çün­kü, âlimlerin sa'Ia ilgili ihtilafları, onun kaç rıtıl olduğu hususunda-dır. Fakat, tartıya itibar edilmesi hususunda, âlimlerin icmâ'ı var­dır. Tebyîn'de de böyledir. [35]

 

Fıtır Sadakası Ne Zaman Vacib Olur :
 

Fıtır sadakası, Ramazan Bayramı'mn ilk günü, sabahının ikinci fecrinin doğmasından sonra vacip olur.

Bu vakitten önce ölmüş olan kimsenin, üzerine fıtır sadakası vacib olmaz.

Bu vakitten Önce doğmuş olan çocuğa veya müslüman olmuş bulunan kimseye ise, fıtır sadakası vacib olur. Bu vakitten sonra doğmuş olan veya müslüman olmuş bulunalara ise sadaka-i fıtir va­cip olmaz.

Keza, fakir bir kimse, bu zamandan önce zengin olmuş olursa, ona sadaka-i fıtır vacip olur. Bu zamandan Önce fakir düşen zengi­ne ise, sadaka-i fıtır vacip olmaz. Serahsî'nin Muhiyt'inde de böy­ledir.

Fecrin doğmasından sonra, ölmüş olan kimse üzerine fiti  sadakası vacip olmuş olur.

Keza, fecrin dogmasından sonra  bayram günü  fakir düş­müş olan zengin kimseye de fıtır sadakası vacip olmuş olur. Cevhe-retü'n - Neyyire'de de böyledir.

Fıtır sadakasını, bayramdan önce vermek caizdir. Fakat, bunun bir efdaliyeti yoktur. Sahih olan bu kavildir.

Fıtır sadakasını, bayramdan sonraya te'hir etmiş olan kimsenin üzerinden bu borç sakıt olmaz. Onu çıkarıp vermesi gerekir. Hidâ-ye'de de böyledir.

Bir kimse sadaka-â fıtri nisaba sahip olmadan vermiş bu­lunsa da, daha sonra nisab miktarı mala sahÜp olsa, Önce verdiği bu fıtır sadakası sahih ve caiz olur. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Tecnîs'de : «İhtiyarlığı veya hastalığı sebebi ile oruç tuta­mamış olan kimseden, sadaka-i fıtır sakıt olamaz.» denilmiştir. Muzmarât'ta da böyÜldir.

Fıtır sadakasının, bayram günü fecrin doğmasından ve bay­ram namazı kılınacak yere gitmeden önce verilmesi müstehabtır. Cevheretü'n - Neyyire'de de böyledir.

Bütün âlimlerimize göre, fıtır sadakasının edâ vakti, bütün ömür boyudur. Bedâi'dc de böyledir;

Bir kimsenin, kendisinin ve fakir olan küçük çocuklannın sadaki-i fıtnnı vermesi vaciptir, Kâfî'de de böyledir.

Cinneti ister aslî, ister arızî olsun mecnunlarla, bunamış olanlar da, çocuklar gibidirler. Onlann da fıtralannı vermek icab-eder. Zâhirü'l - mezhep budur. Muhıyt'te de böyledir.

Küçük çocukların ve mecnunların sadaka-i fıtırlannı baba­ları ve vasileri, kendilerine ait olan inaldan verirler. İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) 'a göre böyledir.

Kendisinde hayat alameti görülmemiş olan düşük ceninler için sadaka-i fıtır verilmez. Sirâcü'İ - Vehhâc'da da böyledir.

Bir baba, kendisine ait maldan, küçük çocuğuna ait köle­lerin sadaka-ı fıtnnı vermek mecburiyetinde değildir.

Keza, bunamış kimseye ait kölelerin fıtrasım da, bu kimsenin vasisi vermez. Bu da Ebû Hanîfe (R.A.) ile Ebû Yûsuf (R.A.Vnm kavlidir.

Bababası hayatta olan çocukların, sadaka-i fıtırlannı, de­delerinin verme mükellefiyeti yoktur. Zahârü'r - rivayete göre ise, babaları ölmüş olsa bile, o çocukların dedeleri için böyle bir mükel­lefiyet yoktur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Baba ile anası arasında bulunan bir çocuk için, ikisi de tam olarak sadakanı fıtır verirler. Zahrîriyye'de de böyledir.

Eğer bunlardan birisi ölü, diğer sağ ise veya birisi zengin, diğeri fakir ise, bu çocuğun sadaka-i fıtrim, sağ olan veya zengin olan ve­rir. Diğerinin vermesi gerekmez. Hulâsa'da da böyledir.

Bir kimse, küçük kızını bir şahsa nikahlasa ve ona teslim etse, sonra da ramazan bayramı gelse, bu kızın sadaka-i fıtrim ver­mek, babasına ait değildir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Köleler ister müslüman olsun, ister kafir, efendileri, onlann sadaka-i fıtırlannı verirler.

Bir kimsenin, müdebbirlerinin ve ümmü veledlerinin sadaka-i fıtırlanriı vermesi de vaciptir.

Bize göre, bar kimsenin, icarladığı kölelerle me'zun olan kölele­rinin fıtrasmı vermesi de vaciptir. Borçlu olan veya hizmet için va-sâyetli bulunan kölelerin fıtralannı vermek de, efendilerine ait bir mükellefiyettir.

Keza, emanet ve ariyet olan kölelerle, kasden veya hatâen crina-yet işlemiş kölelerin fıtralarını da, bunların sahipleri verir. Fetâvâyİ Kâdîhân'da da böyledir.

Rehnedilmiş olan bir malin değeri, borç çıkıldıktan sonra nisab miktarına ulaşırsa; o malın sahibinin de sadaka-i fıtır vermesi gerekir. Tebyîn'de de böyledir.

Bize göre, bir kimsenin ticaret için bulundurduğu, kölele­rinin ve bunlara ait kölelerin sadaka-i fıtırlanm vermesi icabetmez. Fetâvâyİ  Kâdîhân'da da böyledir.

Mülkiyetindeki kusurlardan dolayı, mükâtep olan kölenin sadaka-ı fıtrini vermek de, sahibine vacip olmaz.

Mükâtep olan bir köle  fakir olduğundan dolayı kendi fıtır sadakasım vermekle mükellef değildir.

Bir kısmı ıtk edilmiş köleye gelince, İmâmı Azam Ebû Hanîfe (R,A.) 'ye göre, o köle de mükâtep gibidir; sahibinin, onun fıtır sa­dakasını vermesi gerekmez. îmâmeyne göre ise, bu köle, borçlu olan hür gibidir. Eğer zengin ise fıtrasım vermek kendisine vacip olur; değilse olmaz. Sirâçü'l - Vehhâc'da da böyledir.

Mükâtep, aciz kalır da köleliğini iade ederse, efendisinin, ona ait geçmiş senelerin fıtır sadakasını vermesi,  o köle, hizmet için olduğu takdirde  kalkmaz. Fetâvâyİ Kâdîhân'da da böyledir.

İki kişinin ortak bulunduğu.köleler için, fıtır sadakası vacip değildir.

Kaçmış veya gasbedilmiş veyahut da habsedümiş olan kölelerin fıtır sadakları da, efendilerine vacip olmadığı gibi, köle oldukları için kendilerine de vacip değildir. Tebyîn'de de böyledir.

Şayet, kaçan köle bayramdan sonra, geni geîse veya gasbe-dilfen köle iade edüse> geçmiş senenin fıtır sadakasını da vermek ica-beder. Fetâvâyİ Kâdîhân'da da böyledir.

Bir köle, satıcı ûle müşteri arasında muhayyerlik şartı ile satılmış, olsa, veya bu ihtiyar hakkı başkasına da tanınmış olsa, bu muhayyerlik günlerinde de ramazan bayramı girse; bu muhayyerlik günlerinde, fıtır sadakası durdurulur. Eğer satış tamam olursa, o kö­lenin fıtır sadakası alıcıya aittir. Saöş bozulursa, fıtır sadakası sa­tana ait olur.

Şayet bu köleyi satın alan kimse, onu teslim almadan önce bir ayıbından veya muhayyerliğinden dolayı, geri verirse; bu kölenin sa­daka-i fıtri satana ait olur. Fakat, teslim aldıktan sonra geri verir­se, fıtır sadakası satın alana ait olur. Hızânetü'l - Müftîn'de de böy­ledir.

Bir kimse, bir. köleyi sözleşme ile satın almış olsa ve bay­ram gelse; fıtır sadakasını satın alan kimsenin vermesi gerekir. Eğer köle, teslim alınmadan önce ölürse; fıtır sadakası alana da, satana da düşmez. Sirâcü'I - Vehhâc'da da böyledir.

Köle, bey-ı fâsid^le satılmış olsa ve müşteri teslim alma­dan önce bayram gelse, sonra onu teslim alsa veya azâd etse, fıtır sadakası satıcıya ait olur.

Bayram gelse ve müşteri de onu teslim almış olsa, sonra da onu geri gönderse, satan kimse ise, onu tekrar göndermemiş olsa veya onu azâd etse, o kölenin fıtır sadakası satın alan kimseye ait olur. Fetâvâyİ Kâdîhân'da da böyledir.

Nezredilmiş olan kölenin fıtır sadakası verilir. Tatarhâniy-ye'de de böyledir.

Mehir yerine verilmiş olan kölenin fıtır sadakası, bu köle­nin verilmiş olduğu kadına vacip olur. Kadının bu köleyi teslim alıp almaması müsavidir. Çünkü o kadın, sözleşme ile o köleye sahip ol­muş olur.

Duhûlden Önce kocası, o kadını boşamış olsa ve sonra da bay­ram gelse, eğer bu kadın, mehrini almamışsa, onun fitrası ikisine de vacip olmaz. Teslim almış olsa bil&, durum böyledir. Esahh olan da budur. Hızânetü'l - Müftîn'de de böyledir.

Eğer mehir olarak verilen  kölenin kendisi değil de, be­deli olmuş olursa; onun fotir sadakasını vermek, her ikisine de va­cip oîmaz. Tatarhârayye'de de böyledir.

Kölesine : «Bayram gelince hürsün.» diyen kimse; bayram gelince onu azâd etse, azad ötmeden önce, hemen onun sadaka-i fit­imi vermesi vacip olur. Cevheretü'n - Neyyire'de de böyledir,

Bir kimseye, aynı evde oturuyorlar olsa bile, karısının ve büyümüş olan çocuklarının fitir sadakalarını ödemek vacip değil­dir. Ancak, bu kimsenin, bunların haberi olmadan fıtır sadaklarını Ödemiş elması da çok güzeldir ve caizdir. Hidâye'de de böyledir.

Bir kimsenin kendi ailesinden olmayan, başka kimselerin fıtır sadakalarım vermesi caiz olmaz. Ancak onların haberi ve izni olursa, bu da caiz olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, dedelerinin, ninelerinin ve torunlarının sadaka-i fıtırlarını vermek mükellefiyetinde değildir. Tebyîn'de de böyledir.

Bir kimse,  aynı aile içinde olsalar bile  babasının ve annesinin fıtır sadakalarını da vermek   mükellefiyetinde değildir. Çünkü, bir kimsenin büyümüş evladl'an üzerinde velayeti bulunma­sına rağmen, baba ve anası üzerinde velayeti yoktur. Cevheretü'n -Neyyîre'de de böyledir.

Bir kimseye,  aynı aileden olmalarına rağmen  küçük kardeşlerinin ve diğer akrabalarının fıtır sadakalarım vermek 'de vacip değildir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bu hususta asıl kaide şudur : Fıtır sadakası velayete ve meûnete tealluk eder. Bir kimsenin, nafakası, velayeti ve meûneti ki­min üzerine vacipse, bunların hepsinin fıtır sadakalarını vermek de, onun üzerine vaciptir. Böyle olmazsa, fıtır sadakası da o kimse üze­rine vacip olmaz. Tahavî Şerhi'nde de böyledir.

Bir ferdin fıtır sadakası, ancak bir fakire verilir. Şayet, bir fıtır sadakası iki veya daha fazla fakire taksim edilmiş olursa; bu caiz olmaz.

Bir ailenin veya bir topluluğun sadaka-i fıtri, bir fakire verilebi­lir. Tebyîn'de de böyledir.

Ölen bir kimsenin üzerinde, zekât, fitre, kefaret ve nezirler bulunsa; bize göre, bunlardan dolayı terekesinden bir şey alınmaz. Ancak varisleri bunlar için— teberruda bulunurlarsa; o zaman caıiz olur. Şayet —bunları— vermekten kaçınırlarsa; bu hususta zor­lanmazlar.

Şayet, o kimse ölmeden önce, bunları vasij'yet etmişse; te­rekesinden bunların ayrılması caiz olu/. Bu vasiyyeli, malının üçte birinden infaz olunur. Cevheretü'n - Neyyire'de de böyledir.

Bir kadın, kocasından kendisinin fıtır sadakasını vermesini istese ve kocasının izni ve haberi olmadan kendi buğdayını, kocası­nın buğdayına katmış olsa, kocası da bu buğdayı —fıUr sadakası ola­rak— bir fakire verse, kadının sadaka-i fıtri caiz olur; kocasminki ise caiz olmaz. Bu, İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe (R.A.) 'ye göredir.

Bir adamın evladları ve karısı olsa ve bu kimse bunların her birisi için sadaka-i fıtır olmak üzere buğday ölçüp ayırsa; sonra da bu buğdayın hepsini bir yere toplasa ve hepsinin de fıtır sadakasına niyyet ederek bir fakire vermiş olsa; bu durumda hepsinin de sada­ka-i fıtırlan caiz olur.

Fıtır sadakası, kendilerine zekât verilebilecek herkese veri­lir. Yani, fıtır sadakasının sarf edileceği yerler, zekâtın sarfedîleceği yerlerin aynıdır. Hulâsa'da da böyledir. [36]

 

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/565.

[2] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/565-568.

[3] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/568.

[4] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/568.

[5] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/568-569.

[6] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/569.

[7] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/569-570.

[8] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/570-571.

[9] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/571.

[10] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/571-575.

[11] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/575-579.

[12] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/579-583.

[13] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/584-585.

[14] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/586-587.

[15] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/588-589.

[16] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/590.

[17] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/591-592.

[18] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/593-595.

[19] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/596-598.

[20] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/598-605.

[21] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/606-610.

[22] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/611-613.

[23] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/614-617.

[24] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/617.

[25] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/617-619.

[26] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/620.

[27] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/620.

[28] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/620.

[29] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/620-621.

[30] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/621.

[31] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/621-622.

[32] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/622.

[33] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/622-629.

[34] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/629-631.

[35] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/632-634.

[36] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/634-639.