Mudarabe

e-Posta Yazdır PDF

KİTABÜ'L-MUDARABE.

(SERMÂYE + EMEK ORTAKLIĞI)

1- MÜDÂREBE'NİN MÂNÂSI, RÜKNÜ, ŞARTLARI VE HÜKMÜ..

Müdârabe Ne Demektir

Mudârabe'nin Rüknü.

Müdârabe'nin Sahih Olmasının Şartları

3- MALININ BİR KISMINI, MÜDARABE OLARAK VERİP, DİĞER BİR KISMINI VERMEYEN KİMSENİN DURUMU..

4- MÜDÂRlBİN —HARCAMA YÖNÜNDEN— SAHİP OLUP OLMADIĞI YETKİLER  

5- MÜDÂRABE MALINI (= SERMAYEYİ — ORTAKLIK İÇİN) İKİ KİŞİYE VERMEK  

6- MÜDARABE KARŞI İLERİ SÜRÜLEN ŞARTLAR..

7- MÜDÂRİBİN, BİR BAŞKA ŞAHSI MÜDÂRABE ORTAĞI YAPMASI

8- MÜDARABE'DE MURABAHA VE TEVUYE.

1- Müdâribin, Müdârabe Malını Murabaha Ve Tevliye Olarak Başkasına Satması

2- Müdarabe Malını Müdaribin Ve Mal Sahibinin Kârla Satması

3- İki Müdârip Arasındaki Kâr

9- MÜDÂRABE MALINI KARŞILIK GÖSTEREREK BORÇ ALMAK..

10- HİYÂRU'L-AYB VE HIYÂKU'R-RÜ'YET.

11- PEŞ PEŞE VERİLEN İKİ MÜDÂRABE MALINI BİRBİRİNE KATMA VE MÜDÂRABE MALINI

BAŞKA BİR MALA KATMA..

12- MÜDÂRİBİN NAFAKASI

13- MÜDARABE MALI OLAN BİR KÖLEYİ AZÂD ETMEK, ONU MÜKÂTEP YAPMAK VEYA MÜDARABE MALİ OLAN BİR CARİYENİN ÜMM-Ü VELED OLDUĞUNU İDDİA ETMEK..

14- MÜDARABE MALININ SATIN ALMADAN ÖNCE VEYA SATIN ALDIKTAN SONRA ZAYİ OLMASI

15- MÜDÂRİBİN, MÜDÂRABE MALINI İNKÂR ETMESİ

16- KÂRIN TAKSİM EDİLMESİ

17- MÜDÂRİP İLE MAL SAHİBİ VEYA İKİ MÜDÂRİP ARASINDAKİ İHTİLÂF 

1- Satın Alınan Şeyin Müdarabe Malı Olup-Olmadığı Hususundaki İhtilâf

2- Müdârabenin Umûmî Veya Husûsî Olduğu Hususundaki İhtilaf

3- Mudarıb İçin Şart Koşulan Kârın Miktarı Ve Sermayenin Miktarı İle Müdârabe Malının Teslim Alıp Almadığı Hakkındaki İhtilaf

4- Kâr Taksim Edilmeden Önce Veya Bundan Sonra Sermayenin Mal Sahibine Ulaşıp Ulaşmadığında İhtilaf

5- İki Müdaribin Veya Müdâriplerden Biri İle Mal Sahibinin İhtilafları

6- Satın Alınan Kölenin Nesebinde İhtilaf

7- Bu Husustaki Çeşitli Meseleler

18- MÜDÂRİBİ AZLETMEK VE ONU HÜKÜM VERMEKTEN MENETMEK..

19- MÜDÂRİBİN ÖLÜMÜ VE ONUN HASTALIĞI ESNASINDAKİ İKRARI

20- MUDÂRİBİN KÖLESİNİN İŞLEDİĞİ CİNAYET VE ONA KARŞI İŞLENEN CİNAYET 

21- MÜDÂRABE'DE ŞÜF'A..

22- BİR MÜSLÜMAN İLE BİR KÂFİR ARASINDAKİ MÜDÂRABE.

23- MÜDÂRABE İLE İLGİLİ ÇEŞİTLİ MES'ELELER..

KİTABÜ'L-MUDARABE
 
(SERMÂYE + EMEK ORTAKLIĞI)
 

1- MÜDÂREBE'NİN MÂNÂSI, RÜKNÜ, ŞARTLARI VE HÜKMÜ
 

Müdârabe Ne Demektir
 

Müdfirabe: Serî yönden, iki kişi tarafından sermaye (= mal) birinden, emek de (= çalışmak da) diğerinden olmak üzere ve kâr mak-sadıyle yapılan ortaklıktır.

Bu ortaklıkta, "kârın tamamı, sermaye sahibinin olacaktır." diye bir şart koşulursa, buna tndâa denir. Bidâa da sahihtir.

Bu ortaklıkta, "kârın tamamı, müdâribin (= emek sahibinin ola­caktır." diye bir şart olursa, bu durumda da, bu —müdârabe değil— (sermaye sahibi tarafından emek sahibine verilmiş bir) borç olur, Kâfî'de de böyledir.

Bir taraftan emek, diğer taraftan da sermaye olmak üzere ve kâr amacı ile kurulan bu şirkette, sermâye sahibine rebbü'1-mâİ, amile ( = çalışacak şahsa = emek sahibine) de müdârip denir.

Şayet emek sahibi, bu şartla, (yani borç olarak) malı (sermayeyi) teslim alırsa, kar etse de, sermaye (aynen) yerinde kalsa da, zarar etse de, bunların hepsi kendisine (yani emek sahibine) ait oîur. Muhıyt'te de böyledir. [1]

 

Mudârabe'nin Rüknü
 

Müdârabenin rüknü: Müdârabeye delalet eden mükarada, mua­mele ve müdârabe gibi sözlerle yapılacak kap" ve kabulden İbarettir. Bu lafızların manası müeddi olur.

Şöyleki: Mal (sermaye) sahibi, emek sahibine: "Şu sermayeyi, müdarabe olarak al; yüce Allah kârından bizleri doyursun ve rızıklandırsm. İşte o (kâr), yarı yarıya (veya dörtte bir veya üçte bir) olmak üzere." der veya belirli bir pay olarak başka bir oran (nisbet) söylerse, bu durum­larda müdârabe vaki olur. "Mukarada veya muamele" der.

Mal sahibi, "Mukarada veya muamele" lafızlanyle söyler; müdârip ( = emek sahibi) de: "Aldım." veya "Razı oldum." yahut "kabul ettim." der veya benzeri bir söz söylerse işte bu durumda, ikisinin arasında rükün tamam olmuş olur. Bedâi"de de böyledir.

Şayet, sermaye sahibi: "Şu bin dirhemi al. Çalış, kârın yarısı sana (veya üçte birisi sana, yahut onda birisi sana)" der; veya: "Şu bin dirhemi al; onunla eşya al-sat; kârının yarısı sana." der ve bundan fazla bir şey söylemez; yahut: "Şu malı al; karın yarısına (veya yarısı üzerine...)" der ve duna bir ilave yapmazsa bunlar da istihsanen caizdir.

Şayet: "Bunu yüce Allahm vereceği rızık üzerine çalıştır; veya Allah'ın fazlından vereceği kar üzerine aramızda çalıştır." derse; bu müdârabe kıyasen de istihsanen de caiz olur. Muhiyt'te de böyledir.

Eğer, sermâye sahibi: "Şu bin dirhemi al; onunla kârı yarı yarıya, Herevî kumaş satın al veya karı yan yarıya ince ipekli al" derse; işte bu fasiddi. Bu durumda,onun satın aldığı, sermaye sahibinin olur. Emek sahibine ise ecr-i misil vardır.

Emek sahibi, bu takdirde mal sahibinin izni olmaksızın, o malı satamaz. Şayet satacak olursa, onun hakkındaki hüküm fuzûlînin hükmü gibidir. Mal sahibinin izni olmadıkça, satması caiz olmaz. Eğer sattığı şey telef olursa, bu durumda, onun sattığı zamandaki kıymetini tazmin eder. (= öder.) Bu durumda sattığı malın parası, emek sahibinin olur.

Eğer, onun kıymetinde bir fazlalık olursa, uygun olanı onu. tasadduk eylemektir.

Mal sahibi, emek sahibine satış izni verir, satılacak şeyde durmakta olursa, bu durumda satış geçerli olur..

Şayet satılmış bulunan bu malın durduğu bilinmiyorsa, parası mal sahibine helâldir ve ondan bir şey tasadduk etmesi gerekmez. Şöyleki: Bidâyeten mal sahibi, emek sahibine satışını emreylemişse, izin verirken de zayi olduğunu biliyorsa, bu icazeti batıldır. İcazet batıl olunca da, emek sahibi satış günündeki kıymetini zâmin olur. Parasında bir fazlalık olursa onu tasadduk eder. Mebsût'ta da böyledir.

Eğer mal sahibi, emek sahibine: "Şu bin dirhemi müdârabe olarak al ve onunla herevî kumaş satın al; veya ince ipekli satın al» yarısına" derse; bu müdârabe caiz olur mu, olmaz mı?

Kitaplarda bu hususta bir rivayet yoktur.

Fakîyh Ebû Bekir Muhammed bin Abdullah el-Belhî şöyle buyurmuştur:

Bu müdârabenin caiz olmaması icabeder. Zehıyre'de de böyledir. [2]

 

Müdârabe'nin Sahih Olmasının Şartları
 

Müdârabenin sahih olmasının bir çok şartlan vardır:

1) Bu şartlardan birisi: Sermayenin dirhemler veya dinarlar olmasıdır.

Bu, İmâm E]bû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yusuf (R.A.)'a göre böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.)'e göre dirhemler, dinarlar veya raic olan para ile müdârabe caiz olur.

Müdârabe malının sermayesi, raic olan dirhemler, dinarlar ve para­ların dışında bir şey olursa, bu durumda müdârabe bi'1-icma caiz değildir. Şayet müdârabe malının sermayesi, raic olan para olursa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'e göre, bu caiz olmaz. İmâm Muhammed (R.A.)'e göre caiz olur.

Fetva da, "caiz oiması" üzerinedir. Kübrâ'da da böyledir.

Asi isimli kitabın rivayetine göre, altın ve gümüş darbedilmemiş ise, sermaye olarak caiz olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Kübra isimli kitap da zikredildiğine göre, tibr (= toz halinde veya külçe halinde  altın)  ile müdârabe hakkında,  ("caizdir."  ve  "caiz değildir." şeklinde) iki rivayet vardır.

Tibr ve onun parasının revacda olduğu her yerde, bunlarla müdâ­rabe caizdir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Katkıntıh ve zayıf dirhemlerle müdârabe caizdir; kalp olursa caiz olmaz.

Dirhemler kalp olursa, müdârabe caiz olmaz.

Şayet kalp olan dirhemlerde, —fülüs gibi— revaçda ise, onlarla da ıüdarabe caiz olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir adams diğerine bir yer veya bir köle vererek ona: "Bunu sat; arasını al, onunla müdârabe yap." der; o adam da, onu dirhemler veya linarlarla satar ve onu tasarruf etse, bu durumda müdârabe caiz olur. ierahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bu müdârip, bu köleyi, kıymeti bin dirhem olmasına rağmen, yüz lirheme satar; ve onunla çalışırsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu nüdârabe yüz dirhem hakkında caizdir. Mebsûf ta da böyledir.

Adam o köleyi, ölçülen veya tartılan bir şey karşılığında satarsa, mâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre bu satış caiz; müdârabe ise fasid olur. ^ünkü, müdârabe'de sermayenin ölçülen veya tartılan bir şey olması ahih olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, diğerine: "Kölemi sermayem olarak al; onun kıymeti nüdârabedir." derse, bu müdârabe fasiddir.

Eğer: "Kölemi va'deli olarak benden saün al; sonra da onu sat; sarası ile müdârabe yap." der; adam da, onu satın alıp, sattıktan sonra, snunla müdârabe yaparsa, bu caiz olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

2) Müdârabenin sıhhat şartlarından birisi de; sermayenin, akid sırasında belli olmasıdır. Böylece sonunda münazaa olması önlenmiş >lur.

Sermâye sahibi, sözleşme esnasında söz veya sermayeyi belli etmeidir.

İmâm Muhammed (R. A.) "şöyle buyurmuştur:

Bir adam, diğerine müdârabe dirhemleri verdiğinde, o dirhemlerin ağırlığım ikisi ö.e bilmeceler, işte bu caiz olur. Çünkü, sözleşme sırasında, sermayede tesmiye bulunmazsa, işaret bulunmuş olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bu malın vasfı ve miktarı hakkında, —yeminli olarak— müdâ-ribin sözü geçerli olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

3)  Müdârabenin sahih olmasının şartlarından birisi de sermayenin borç değil de, ayn olmasıdır.

Müdârabe malının alacak olması caiz olmaz.

Şöyieki: Bir adamın, diğerinde bin dirhem alacağı olduğunda, alacak sahibi, borçluya: "Onunla müdârabe yap." derse, bu durumda müdârabe caiz olmaz. Nihâye'de de böyledir,

Bus bi'1-icma böyledir. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.

Bu durumda borçlu olan şahıs, ahm-satım yaparak, kazansa, kârı alacak sahibinin, zararı ise kendisinin olur. Borçlunun borcu da olduğu gibi durur.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göredir.

İmâmeyn'e göre, borçlunun ahm-satım yapması caizdir. Kârı ala­caklının, zararı ise borçlunun olur. Borçlu borcunu ödeyince, kendisine ecr-i misil vardır. Onu da alacaklı öder. Muhıyt'te de böyledir.

Alacak,  üçüncü kişide olur ve alacak  sahibi,  ikinci kişiye: "Malımı filandan al ve onunla müdârabe yap." derse bu caiz olur. Kâft'de de böylediK

Bir adamın, diğerinde bin dirhem alacağı olduğunda, başka birine: "Filandan malımı al; onu müdârabe yap." der; o adam da bir kısmını alarak çalıştırırsa, bu müdârabe caiz olur.

Şayet alacaklı: "Filandan alacağımı al; onunla müdârabe yap." der; o da onun bir kısmını almak müdârabe yaparsa, bu caiz olur mu?

"Caiz olmaz." denilmiştir.

Keza eğer alacaklı: "Filandan alacağım müdârabe yapmak için al." derse, bu da caiz olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Mal sahibi, malını gasbeden veya emanet verdiği kimseye: "Elinde olanla, yarı yarıya müdârabe yap." derse, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ve Hasan bin Ziyad'a göre, bu durumda müdârabe caiz olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Reştdü'd-dîn'in Fetvalarında şöyle zikredilmiştir:

Bir kimse, borçlusuna: "Sende olan alacağımı, filana ver; filan köleyi satın alsın ve satsın; kazancı aramızda yarı yarıyadır." der; o da borcunu, o adama verirse, işte bu müdârabe sahih olur. Füsûlü'l- imâdiyye'de de böyledir.

4) Müdârabenin sıhhatinin şartlarından birisi de, malın müdâribe teslim edilmesi, mal sahibinin elinde bulunmamasıdır.

Eğer, mal sahibinin de, müdâribin yanında çalışması şart koşulursa, bu müdarabe bozulur.

Bu durumda, mal sahibinin, baba veya vasi gibi sözleşen şahıs olup olmaması da fark etmez. Bunlar, sabinin malını müdâribe verdiklerinde, sabinin çalışmasını da şart koşsalar, bu caiz olmaz. Kâfî'de de böyledir.

Müfâveda veya man ortaklarından birisi, müdarabe malı vererek ortağının da müdârib ile beraber çalışmasını şart koşsa, bu da sahih olmaz. Hâvi'de de böyledir.

Sözleşmeyi yapan, mal sahibi olmaz ve müdârip ile beraber çalışacağını şart koşar ve akid baba veya vasi gibi, bizzat müdarabe malını almaya yetkili bir kimse olur ve küçüğün malını müdarabe olarak verir ve kendi nefsinin de  onunla birlikte çalışmasını,  kardan bir parçasını almak üzere, şart koşarsa, işte bu takdirde müdarabe caiz olur. Şayet akid (= akdi yapan şahıs) müdarabe malını bizatihi almaya yetkili olmaz ve kendinin, müdarib ile beraber çalışmasını şart koşarsa; bu durumda akid (= sözleşme) fasidolur.

Ticarete izinli köle gibi... Bu köle müdarabe olarak mal yerip, mü-dâriple birlikte çalışmasını da şart koşsa, bu müdarabe fasid olur. Bu izinli köle, efendisinin çalışmasını şart koşar ve onda da alacağı olmazsa, yine müdarabe fasid olur.

Şayet, onda alacağı varsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, mü­darabe caiz olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, malını müdarabe olarak vermek üzere, bir başkasını vekil yapar; vekil de malı verir ve kendi nefsinin müdârip ile beraber, belirli bir işte çalışmasını şart koşarsa ve bu çalışmanın kârının kendisine ait olmasını şart koşarsa, işte bu fasiddir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir mükâtep, kendisinin malını müdârebe olarak verir ve efendi­sinin de müdârible birlikte çalışmasını şart koşarsa, bu müdârebe fasid olmaz.  Zira o, yabancı gibidir.  Onun,  mükâtebde alacağının  olup olmaması da müsavidir. Tebyîn'de de böyledir.

Şayet mükâtep, efendisi çalışmadan önce, kendisi de borçlu iken, aciz kalırsa, bu müdârabe fasid olur.

Bundan sonra bir şey satın alıp, satsa ve kâr etse bu karın tamamı, mal sahibinin olur. Bu durumda müdâribe ücret vermek de yoktur. Şayet aynı mal ile bir cariye satın aldıktan sonra, mükâtep aciz olur ve o cariyeyi satıp kazanç temin ederlerse, (Şöyleki: Onun parası ile bir köle alıp, onu da dörtyüz dirheme satarlarsa işte bu takdirde efendi sermaye­sini alır, geride kalanı yarı yarıya veya şartlarına göre alırlar. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, diğerine, müdârabe olarak bin dirhem verir ve ona: "İsteğini yap." derse, bu durumda müdârip, onu bir başkasına müdâ-rebe malı olarak verebilir.

Şayet onu verirken * birinci müdâribin, ikinci ile birlikte çalışmasını şart koşar veya mal sahibinin ikinci mudârıbla çalışmasını şart koşarsa, ikinci müdârabe fasid olur; kazanç ise, önceki müdaribla mal sahibinin olur. Mal sahibine ücret vermekte yoktur. Mal sahibi çalışsa bile böyledir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

İkinciye ecir vardır. Serahsf nin Muhiytı'nde de böyledir.

5) Müdârebenin sahih olmasının şartlarından birisi de, müdâribin hissesinin bir yönden belirli olmasıdır. Kazanç hakkında, ortaklıkda kesiklik olmamalıdır. Muhiyt'te de böyledir.

Şayet, mal sahibi müdâribe: "Sana, kârdan yüz dirhem vardır.5 veya: "Yarı ile birlikte, veya üçte birle birlikte, on dirhem vardır." derse; bu durumda müdârabe sahih olmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Müdâribe, malın yarısının veya üçte birinin kârı olacağı, şart koşulursa, bu müdârabe caiz olur.

Şayet, ikisinden birisine biaynihî olmayan yüz dirhemin verilmesi şart konulursa, bu da caiz olur. Eğer o malın, biaynihî yüz dirhemi veya bu yarının kârının sermayeden biaynihî yüz dirhem olması şart koşulur:sa, müdârabe fasid olur. Bunlardan birine, "kârın yarısı, yalnız :m dirhemi hariç veya kârm üçte birisi, yalnız beş dirhemi hariç verile-;ektir." diye şart koşulursa, bu müdârabe fasid olur. Muhıyc'te de >öyledir.

6) Müdârabenin sıhhatinin şartlarından birisi de, kâmdan müdârip çin —nisbeti belli— bir şey meşrut olmali, re'sü'l-mâlden meşrut ( = ;art koşulmuş) olmamalıdır.

Eğer re'sü'l-mâlden veya kârdan —kesin— bir şey «sarf kılmırsa, bu iurumda müdârabe fesada gider. Serahsî'nin Mutaıyti'nde de böyledir.

Bunun bir takım şartlan vardır:

a) Müdârabeyi fasid eden şart;

b) Müdârabeyi ibtal etmeyen, yalnız nefsini ibtal eden şart. Şöyleki: Mal sahibi, müdâribe: "Sana kârdan üçte bir vardır ve çalıştığın her ayda on dirhem vardır." dese, bu müdârabe caizdir; şart ise batıldır. Nihâye'de de böyledir.

Eğer müdârip bu şartla çalışır ve kâr da yaparsa, kâr anlaştıkla­rına göre taksim edilir. Müdârib için, başka ücret yoktur. Müdâribin kölesine de, evine de ücret yoktur.

Şayet köle için, ücret şart koşulmuşsa, bu onun alacağı olur.

Müdâribin mükâtebi veya oğlu yahut babası için bu şart konulmuş olursa, bu durumda şart geçerlidir ve yerine getirilecek o on dirhemi bunlar, her ay alırlar.

Şayet mal sahibinin kölesinin, müdârip ile beraber çalışması ve o köle için, her ay on dirhem ücret verilmesi şart koşulmuşsa, bu şart da fasiddir.

Bu durumda kazanç, müdâribla mal sahibinin arasında ortaktır.

Şayet mal sahibinin kölesinin üzerinde borç var da, onun çalışma­sına karşılık her ay on dirhem verilmesi şart koşulmuş veya o şart mal sahibinin mükâtebi veya oğlu için konulmuş veya o şart mal sahibinin mükâtebi veya oğlu için konulmuşsa, bu caiz olur. Mebsût!'ta da böyledir.

Şayet bir adam, kân yan yarıya olmak üzere, müdâribe, bin dirhem müdârabe malını, —müdâribin, bir tarlasını, mal sahibme, bir sene ekmesi veya evinde bir sene oturması karşılığı verirse, bu şart batıl; müdârabe ise caiz olur.

Eğer bu şartı, müdârip, mal sahibine koşarsa, bu durumda müdâ­rabe de fasid olur. Nihâye'de de böyledir.

Müdârabe fasid olur, müdârabe malı da müdaribin yanında zayi olursa bu durumda müdarib, onu tazmin etmez. (= ödemez) Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Müdarib için, bu durumda da, çalıştığı kadar ecr-i misil vardır. Mebsût'ta da böyledir.

En doğrusunu bilen, Allah'u Teâlâ'dır.

veya "Altıda biri, mal sahibinindir." derse, bu da fasiddir. Çünkü, burda iki paydan birisi şart kılınmaktadır. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.

Bir adam, diğerine, "kârın yarısı veya üçte biri müdaribin olmak şartıyle bin dirhem, müdarabe malı verdiğinde, taraflardan hiç biri buna itiraz etmezse, bu müdarabe caizdir.

Bu durumda müdarip, şart kılındığı kadar kâr alır; kalanı da mal sahibinin olur.

Şayet, mal sahibi: "Kârın yarısı veya üçde biri mal sahibinindir." der; müdarib için bir şey açıklamazsa, bu da istihsanen caiz olur.

Bu durumda mal sahibi, kârdan hissesini aldıktan sonra, kalanı müdaribin olur. Mulııyt'te de böyledir.

Mal sahibi, müdaribe: "Yarısı benim; üçte biri de senin olmak üzere, çalış." derse; bu durumda karın üçte birini müdarib alır; geri kalanı da mal sahibinin olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Eğer müdârabede, müdarib ve mal sahibinin haricinde, kârın başka şahsa verileceği şart koşulursa; bu durumda yabancı biri çahşacaksa, bu müdarabe de, şartı da caizdir.

Mal sahibi, müdarabe malını, iki kişiye verdiğinde, müdarabe malının yabancı bir kimse tarafından şart kılmmamışsa/bu müdarabe caizdir; böyle bir şart ise şart caiz değildir.

Yabancı için böyle bir şart koşmak sükût gibidir.

Mal sahibi, kârın bir kısmını, kendi kölesine veya müdaribin köle­sine verilmesini şart koşarsa, ve bu kölenin çalışması da şarta bağlanmışsa, bu müdarabe de şart da caizdir.

Şayet, kölenin çalışması şart koşulmamış olur ve kölenin de borcu bulunmazsa şart sahih olur. Köle, ister mal sahibinin olsun, ister müda­ribin olsun farketmez.         

Eğer köle borçlu ise, ve müdaribin kölesi ise, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu şart sahih olmaz. Eğer mal sahibinin kölesi ise, bu şart sahih olur.

İmâmeyn'e göre ise, şart sahih olur. Ve kârın ona verilmesi gerekir. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet bu şart, fakirler için veya hacılar için olursa sahih olmaz.

Çünkü  bunlar,   ne  mal  sahibidir,   ne  de  iş  sahibidir.   Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir adam, müdarabe malı olarak, "kârın üçte biri, müdarıbın; üçte biri, mal sahibinin; üçte biri de müdarib kimi isterse onun olmak üzere, bin dirhem verirse, bu durumda karın üçte ikisi, mal sahibinin olur. Şart ise batıl olur.

Şayet, "kârın üçte biri, mal sahibi kimi isterse, onun olsun." şartı koşulursa, yine o, mal sahibinin olur. Mebsût'ta da böyledir.

Müdarabe malı olarak, kârın üçte biri mudanbın; üçte ikisi ise, (üçte birer olmak üzere) kendilerinin olmak üzere, iki kişi, müdaribe, bin dirhem verseler; müdarib çahştırsa ve kâr etse, bu durumda karın üçte birini kendi alır; geri kalan kâr, yarı yarıya mal sahiplerinin olur. Şayet müdarib  onlardan  her  birinin  karlarının,  birinden,  üçte bir hisse; diğerinden ise, üçte ikinin, üçte biri kendinin olmak üzere şart koşar, geri kalan da mal sahibinin olacak olursa, bu durumda kâr, onikî parçaya taksim edilir; Beş senmi, üçte iki alacağa verilir. Yedi sehmi de diğerine verilir, Serahsî'nin Muhtytı'nde de böyledir.

İki kişi, iki adama bin dirhem vererek, onlara: "Kârın yarısı iki­nizin olsun." dediklerinde onlardan birisi, "hissesinin, üçte birinin üçte ikisini"; diğeri de "hissesinin, üçte birini" almasını    söyler, ve ikinci adam, ikinci müdaribe "kârın yarısı senindir." derse, bu durumda kâr dokuz sehme bötünür: Birinin hissesinden yarının üçte ikisi, diğerine de beşte biri verilir. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, müdaribe, bin dirhem vererek, "bin dirhem de kendi malını katması şartiyle, kârın üçte ikisini almasını" söyler; müdarib de, her iki malı birbirine katarak çalıştırır ve kâr ederse; mal sahibinin kârının yarısına, diğerinin de üçte ikisine hak sahibi olur. Şayet, bin dirhemi veren zat, "kârın üçte ikisinin kendinin olacağını, üçte birinin de emek sahibinin olacağım" söylerse, taksim öyle olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir adam, diğerine bin dirhem verip, "bin dirhem de kendisi katarak, ikisini bir çalıştırıp, kendi hissesi olan bin dirhemin kârının üçte ikisini, diğer bin dirhemin kârının da üçte birini almasını" şart koşarsa, bu müdarip için caizdir. Şart koşulduğu gibi, hissenin birinin kârının üçte ikisini, diğerinin kârının da üçte birini alır.

Şayet, bir adam, diğerine iki bin dirhem verip, "bin dirhem de, kendisinin katmasını ve kârını yarı yarıya almalarını" söylerse, bu da caiz olur. Eğer, iki bin dirhem veren şahıs, kendi nefsini şart koşar ve "dörtte üçünün kendisine, dörtte birinin de emek sahibine olacağını" söylerse, o zaman, mallarının miktarının üçte birini alırlar. Mebsût'ta da böyledir.

Bir kimse, diğerine bin dirhem vererek: "Eğer bununla buğday satın alırsan, kârının yarısı senin; un alırsan dörtte biri senin; arpa alırsan, üçte biri senindir." derse, bu durumda müdarabe,sahih olur. Neyi satın alırsa alsın, taraflar bu şarta uyarlar.

Eğer buğday satın alırsa, ondan sonraki satın alacağına sahip olamaz. Çünkü ortaklık ve sözleşme onun üzerine yapılmış olur.

Nafakanın müdaribe ait olacağı şart koşulur; o da sefere çıkarsa, bu şart batıl olur. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir.

Eğer, sermaye sahibi: "Şayet bu şehirde çalışırsan, sana kârın üçte birisi vardır. Eğer sefere çıkarsan, kârın yansı senindir." derse; o adam da bu şehirde alıp seferde satarsa, İmâm Muhammet! (R.A.): "Müdarib satın aldığı üzerinedir. Şehirder satın alınca, şehirdeki, şarta"göredir. İster   aynı   şehirde   satsın,   isterse   başka   yerde   satsın   müsavidir.'' buyurmuştur.

Şayet alış-verişinin bir kısmını hazerda, bir kısmını seferde yaparsa, kârın durumu yapıldığı yerlere göredir.

Bir kimse, iki kişiye "birine, kârın üçte biri, kalanı mal sahibine"; "diğerine, ecr-i misil olmak" şartiyle müdarabe malı verdiği zaman bu müdarabe, ikinci hakkında fasiddir; onun kârda ortaklığı yoktur. Tasarrufta ayrılık yapamazlar. Çünkü, her ikisine verilen izin de, bakidir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

En doğrusunu Allah'u Teâlâ bilir.

 

3- MALININ BİR KISMINI, MÜDARABE OLARAK VERİP, DİĞER BİR KISMINI VERMEYEN KİMSENİN DURUMU
 

Bir adam, bin dirhemini bir adama verip, ona: "Yarısı sana borçtui; yarısı da sana müdarabe malıdır." der; o da, o şekilde alırsa, —bu söylendiği gibi— caizdir. Zehıyre'de de böyledir.

Şayet müdarib, bir iş yapmadan mal zayi olursa, bu durumda o, yarısını tazmin eder.

Eğer onu çalıştırır ve kazandımsa, karın yarısı müdaribin, yarısı da mal sahibinin olur.

Şayet müdariB malı çalıştırdıktan sonra veya bundan önce mal sahibi olmadığı halde, taksim ederse, onun taksimi batıl olur. Çünkü, yalnız başına taksim etmek yoktur.

Taksim edilen şeylerden birisi, mal sahibi teslim almadan önce zayi olursa, ikisinin malından zayi olmuş olur. Şayet zayi olmaz ve mal sahibi taksimine izin verirse; bu durumda taksim caiz olur. Mal sahibi, hissesini —zayi olana kadar— olmazsa müdaribin yarı hissesine müracaat eder.

Şayet müdaribin hissesi zayi olursa, o takdirde müdarip mal sahi­binin hissesine müracaat edemez. Ve mal sahibinin müdaribdeki alacağı beşyüz dirhem hali üzre durur. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, diğerine: "Şu bin dirhemi al; yarısı sana borç; yarısı ile de iş yap.   Kazancının tamamı banadır." derse, işte bu caizdir; fakat, mekruhtur. Çünkü, bu durumda alacak menfaat sağlamış olmaktadır. Zehıyre'de de böyledir.

Eğer, o beşyüz dirhemi çalıştırır ve kazanırsa, o kazanç aralarında yarı yarıya ortaktır. Mebsût'ta da böyledir.

"Şu bin dirhemi al; yansı sana borçtur; yansı da müdarabedir. Onu çalıştır; kârın yarısı senindir." derse, bu caizdir.

Şayet: "Bin dirhemi al; yansı müdarabedir.; yansı da sana hibedir." der; müdarib de onu aldığı halde taksim etmezse, işte o hibe fasiddir; müdarabe ise caizdir.

Eğer müdarip onu çalıştırmadan önce, veya çalıştırdıktan sonra, mal zayi olursa; bu durumda o hîbe olan malın hissesi olarak, yansını tazmin eder. Muhıyt'te de böyledir.

Hibenin fasid olduğu kitab'da rivayet olarak bulunmamıştır. Ancak, "tazmin edilir." diye rivayet edilmiştir."

Şayet kâr yaparsa, yarısı hibenin ve müdaribindir. Geri kalan yarının kârı da şartlarına göredir.

Sonra hîbenin hissesi olan kârın, temiz olduğu hakkında bir şey söylenmemiştir.

Ebû Ca'fer şöyle buyurmuştur:

"Bu temiz değildir."

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A,)'ye göredir.

İmâm Muhammed (R.A.)se göre bu kâr tasadduk edilir.

Fakıyh Ebû İshâk el-Hâfız: "Bu bi'1-icma temizdir. Ve tasadduk edilmez." buyurmuştur. Serahsı'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Mal sahibi: "Yansı bıdâa, yarısı da müdarabedir." derse; işte bu caiz olur.

Eğer, bu mal, çalıştırmadan önce veya sonra zayi olursa, bu zayi mal sahibine aitdir.

Eğer kâr ederse, kârın dörtte üçü mal sahibinin, dörtte biri de mü­daribindir. Zehıyre'de de böyledir.

Bir kimse, diğerine bin dirhemin yansım, emanet; yarısını da müdarabe olarak bıraksa, işte bu söylendiği şekilde caizdir. Eğer mü­darib, bu malın tamamında tasarruf yaparsa, bu durumda emanetin hissesini tazmin eder. Müdarabe için olan yan kâr ederse, bu kârın yarısı mal sahibinin yansı da müdaribin olur. Mebsût'ta da böyledir.

Bu rriüdârib malı ikiye böler; sonra o yarılardan biriyle müdarabe yapıp, kâr ederse; bu kâr, aralarında yarı yarıya ortaktır. Ancak, emanetin hissesi müstesnadır. Müdârib, onu İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R. A.)'e göre tasadduk eder. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, diğerine herevî olan bir top kumaşı verdiğinde, o da bu kumaşın yarısını, beşyüz dirheme sattıktan sonra, o adama, kalan yarıyı da satmasını emrederek, "tamamiyle müdârabe yapmasını" söyler ve "kârı yarı yarıyadır." diye şart koşarlarsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kıyasına göre, kâr'a yarı yarıya ortak olurlar.

İmâmeyn'in kıyaslarına göre ise, kârın dörtte üçü, rnal sahibinin; dörtte biri de müdaribin olur. Vedianın (emanetin) tamamı mal sahibi­nindir.

Eğer müdarib bu iki malı birbirine katarsa; yarısı hakkında ona ecr-i misil yoktur ve müdârabe de fesada gitmiştir.

Şayet, mallan birbirine katmaz da, mudâraba yine fesada giderse, bu durumda, kendisine, ecr-i misil vardır.

Eğer müdarib için üçte iki; mal sahibi için de üçte bir şart kılarlarsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kıyasında, kâr'ı şart kıldıkları gibi, ara­larında taksim ederler. Vedîa ise, aralarında yarı yarıyadır.

Fakat, İmâmeyn'e göre müdarib için üçte bir; mal sahibi için ise, üçte iki vardır.

Mal sahibi için, kârın üçte ikisini; müdarib için de üçte birini şart koşarlarsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, kâr, aralarında yari yarıya taksim edilir.

İmâmeyn'e göre ise, müdarib için altıda bir vardır. Kârın baki kalanı, mal sahibinindir. SerahsFnin Muhıyti'nde de böyledir.

Bu baba ilaveten: Bir adam, diğerine bir top herevî kumaş verir; o da onun yarısını beşyüz dirheme sattıktan sonra, kumaş sahibi, diğerine: "Geride kalanını da satıp tamamının parasıyla, yüce Allah'ın vereceği rızık üzerine çalıştırmasını" emrederse, bu durumda o kâr aralarında yarı yarıyadır. Müdârip o kumaşın yarısını beşyüz dirheme sattıktan sonra onu çalıştırır ve beşyüz dirhemi de kendi üzerinde kalırsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, kâr da, vedia da aralarında yarı yarıyadır. Mebsût'ta da böyledir.

İmâmeyn'in kavline göre, bunun dörtte üçü, mal sahibine; dörtte biri  mudarıba;  vedianın tamamı ise mal sahibinedir.  Muhıyt'te  de böyledir.

Eğer mal sahibi, mudarabe mallarının ikisiyle de çalışmasını emreder ve "müdaribe kârın üçte ikisinin verileceğini" söyler; müdarip de onu çalıştırırsa, kârın üçte ikisi onun olur. Mebsût'ta da böyledir.

Eğer vedia yaparsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kıyasında, kâr yan yarıyadır.

îmâmeyn'in kıyasında ise, kârın üçte birisi müdaribindir.

Eğer müdarip, iki malı da çalıştırır ve kazandırırsa, karın üçte ikisi, mal sahibinindir. Vedianın tamamı da mal sahibinindir. Muhiyt'te de böyledir.

Şayet mal sahibi, kendi nefsi için, kârdan üçte ikisini, müdarib için de üçte birini şart koşarsa, me's'ele hali üzerinedir ..Kâr ve vedîa ara­larında yarı yarıyadır. Mebsût'ta da böyledir.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavline göredir. İmâmeyn'in kavline göre ise, mal sahibi için, altıda beş; müdarip içinse, altıda bir vardır. Muhıyt'te de böyledir.

Fesada grden müdarabede, mal sahibinin ecr-i misil ödemesi gerekir mi?

Duruma bakılır: Eğer müdarip, iki malı birbirine katmışsa, işte o zaman, ona ecr-i misil yoktur. Eğer kalmamışsa, onun için çalıştığının ecr-i misli vardır. Serahsf nin Muhıytı'nde de böyledir. [3]

 

4- MÜDÂRlBİN —HARCAMA YÖNÜNDEN— SAHİP OLUP OLMADIĞI YETKİLER
 
Müdâribin çalışması üç nevidir

1) Müdarip, mutlak müdarabe malına maliktir; yani dilediği gibi tasarruf edebilir:

Bu nevi çalışma müdarabe babında ve ona tabi olanlarda olur. İhtiyaç için, rehin alma ve verme, icara tutma, icara verme, emanet alma ve emanet verme ve müsaferet (yolculuk) için alım ve satımda vekil yapmak bu cümledendir.

2) Müdâribin mutlak sözleşmeye malik ölup-olmamasıdir.

Bu nevide mal sahibi, müdaribe: "bildiğin gibi yap." der.

Bu, müdâribin, yetişebilmesine ihtimal bulunan şeylerde olur.

Meselâ: Müdarip müdarabe veya ortaklık malını başkasına vere­bilir. Ve müdarabe malını kendi malına veya başkasının malına kata­bilir.

3) Müdarip, mutlak sözleşmeye malik olmaz; sözü de geçerli olmaz. Ancak, mal sahibi ne derse onu yapar.

Müdâribin peşin veya va'deli satması caizdir. Kâfî'de de böyledir.

Bir müdarip, müdarabe malından bir şeyi satar; parasını da te'hir ederse;  bu mal sahibine  karşı  caizdir.  Ve  ona tazminat yapmaz. Gayetü'I-Beyân'da da böyledir.

Müdâribin,  kusur sebebiyle,  sattığı malın bedelinde bir şeyi indirmesi   (düşürmesi,   noksanlaştırması),   tüccarın,   aybı   sebebiyle düşmesi gibidir ve bu da caizdir. Çünkü bu, ticaret erbabının yaptığı bir şeydir.

Müdarip, malın kusuru olmadan, bedelinde   bir düşürme yaparsa o da caizdir. Bu da hasseten mudaribe mahsusdur.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.), buna kaildir.

Bu durumda müdarip, o düşürdüğünün bedelini mal sahibine öder. Aldığı kâr paradan çalıştırıp kazandığı mudarıbındır. Mebsût'ta da böyledir.

Müdârip, binmek için hayvan satın alabilir.

Ancak, müdarip gemi satın alamaz. Fakat gemiyi icarlayabilir. Meşhur rivayette müdarip, müdarabe kölesine, ticaret izni verebilir. Kâfî'de de böyledir.

Ticaret yapmasına izin verilmiş bulunan bir köle,  tasarruf yönünden, müdaribin sahib olduğu  haklara  sahibtir.   Onun  sahib olmadığı haklara da sahib değildir. Eğer izinli köle, bir ticaret kölesi satın alır; o da delilirse, — müdarip veya mal sahibi hazır olmadıkça— onu geri veremez; fidyede ödemez.

Müdarabe kölesi, borçlanırsa, mudarıb onu —efendisi hazır olsun veya olmasın— satabilir.

Şayet borcu sebebiyle, mudarib köleyi rehin bırakırsa» bu caiz olmaz. Çünkü rehin hüküm yönünden borç ödemekdir. Müdaribin ise, kendi borcunu müdarabe' malından ödeme hakkı yoktur. Serahsfnin Muhıytı'nde de böyledir.

Bu müdarip, müdarabe kölesini, müdarabe borcundan dolayı rehin bırakırsa —ister üstünlük olsun, isterse olmasın— bu rehin caizdir. Rehin bırakmaz da, bu köle, bir adamın malını helak eder veya hay­vanını öldürür; müdarip de, mal sahibi olmaksızın, o köleyi satar veya onun borcu yerine veya müdarabe borcu yerine o köleyi verirse, işte bu caizdir. İster üstünlük olsun, isterse olmasın farketmez. Mebsût'ta da böyledir.

Bir müdarib,  müdarabe malından olan köleyi veya cariyeyi nikahlayamaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Şayet müdarib, müdarabe malından, mal sahibine bir eşya verip onu da geri satın alır ve tekrar satarsa, işte o şey, —ister eşya, ister arsa olsun— hali üzere müdarabe malıdır.

Eğer mal sahibi, müdaribin evinden rnudaraba malını —müdaribin haberi ve izni olmadan— ahp-satar ve onunla bir şey satın alırsa, mü-darip isterse bu alış-verişi bozabilir.

Eğer, bu durumda satın aiınan şey bir arsa ise, müdarib, bu alım-satımı bozamaz.

Müdarabe. malı, bir arsa olur; mal sahibi de o yeri iki bin dirheme satar; sermaye ise, bin dirhem olursa; sonra da o iki bin dirhemle, dört bin dirhemlik bir yer satın alırsa; satın alman o yer, mal sahibinin olur. Bu durumda mal sahibi, müdaribe beş yüz dirhem ödeme yapar. Muhıyt'te de böyledir.

Müdarib, müdarabe malım, mal sahibine verirse, ikinci müdarabe sahih olmaz. Birinci mudarebe ise, bozulmuş sayılmaz. Yapılan kâr önceki şartlar üzerinedir. Kâfi'de de böyledir.

Mal sahibi, mudarebe malını, müdaribe veya müdarip, bunu mal sahibine satarsa, bu satış caizdir. İster sermayeden fazlaya olsun, ister noksana olsun farketmez. Bu durumda mudarabede batıl olmaz. Mal sahibi muhayyerdir. İsterse, satın aldığı müdarabe-malının parasını öder; müdarabe, hali üzere kalır; isterse, müdarabeyi bozar; parayı vermez. Muhıyî'te de böyledir.

Müdarip, boş bir yeri kiralayıp, oraya ağaç dikerek: "İşte bu müdarabe malıdır." derse; bu caizdir. O yerin aslı mal sahibinindir. Karma ise, şartlan üzerine bunlar ortaktırlar. Mebsût'ta da böyledir.

Müdarip, müdarabe malı ile, hurmalık veya ağaçlık satın alırsa, bu caiz olmaz. Bu durumda müdarip, müdarabe malım, sahibine öder. Her ne kadar, mal sahibi "istediğin gibi yap." demiş olsa bile, bu böyledir. Serahsî'nin Mnhıytı'nde de böyledir.

Müdaribin, tarla satın alarak oraya ziraat yapması caizdir. Eğer mal sahibi: "Dilediğini yap." demişse bu böyledir.

Mal sahibi, müdaribe, tohumunu, çift sürecek hayvanım verip "Çalıştır, kazancı senin olsun." derse, bu durumda o ziraatın geliri, müdaribin olur» Eğer: "Çift süreceğin öküzler sana ait" derse bu da caizdir. Hâvi'de de böyledir.

Mal sahibi, müdaribe, tohumsuz tarla verir ve "dilediğini yap." derse, bu durumda da müdaribin orayı ekip biçmesi caiz olur. Muhıyt'te de böyledir.

Satın alınan müdarebe cariyesine, müdaribin veya mal sahibinin cima eylemesi uygun olmaz. Bu cariyenin kıymeti ister sermayeden yüksek olsun, ister noksan olsun farketmez. Mebsût'ta da böyledir.

Her ne kadar, mal sahibi, müdaribe, "mudaraba cariyesine cima eyle." diye izin vermiş olsa bile, bu yine helal olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Mal sahibi, müdaribi, müdarabe cariyesi ile nikahlasa, bu nikah batıldır; müdarabe olduğu gibi kalır. Mebsût'ta da böyledir.

Müdarip, mal sahibinin kendine nikahladığı cariyesini satamaz. Mebsût'ta da böyledir.

Müdarip, yemin karşılığında mal sahibinin azad eylediği köleyi satın alamaz. O köle, her ne kadar mudaraba malı olsa bile, bu böyledir. Kâfî'de de böyledir.

Müdarip, müdarabe malına binerek, sefere çıkabilir. Ancak yol emniyeti yoksa mudaraba malı ile yola çıkamaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Fakıyh Ebû'I-Leys'in Fetvâlârı'nda şöyle zikredilmiştir.

Bir adam, diğerine, bin dirhem müdarabe malı verip ona: "İstediğin gibi yap." demezse, bu müdarib, ticaret ehlinin yaptığı her işi yapabilir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, bir sabiye veya ticaretten men edilmiş bir köleye müda­rabe malı verir; o da, o malla ahm-satım yapıp kâr ederse, mal sahibine karşı, bu durum caiz olup, kârını şartlarına göre taksim ederler. Şayet bu köle veya sabi çalışırken ölürsen, kölenin efendisi mal sahibine kölenin kıymetini öder. Mebsût'ta da böyledir.

Müdarip, mudaraba malı ile içki veya domuz yahut müdebber veya ümm-ü veled satın alsa; —ister durumu bilsin, isterse bilmesin— bu durumda sermayeyi, mal sahibine öder. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Müdarib, bozuk bir alım-satimla, bir şey satın alırsa, bu da mü-dârebe malı olur. Çünkü, o emrolunmuştur. Fasid alım-satım da buna dahildir. Muhıyt'te de böyledir.

Müdarip, akrabalığı sebebi ile veya zevciyet sebebi ile yahut mül­kiyeti sebebi ile şehadeti caiz olmayan bir kimseden bir şey satm aldığında, bu alım-satımın kıymeti, emsalinin kıymeti üzerine ise, bütün alimlerimize göre, bu alım-satım caizdir. Ve eğer, insanları aldatacak şekilde alım-satım yapılmışsa, bu alım-satım caiz değildir. Muhıyt'te de böyledir.

Müdarip, müdarabe malında, şehadeti kabul olunmıyanların alacağı olduğunu kabul ederse, bunu kendi malından ödemesi lazımdır.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir. Ancak, borcu olmı-yan köleye borç ikrar ederse, onu müdarabe malından öder.

İmâmeyn'e göre ise; müdaribin —bu malda, şehadeti kabul edil meyenlerin, alacaklı olduklarını— ikrarı caizdir. Yalnız kölesi ve müka-tebesi için caiz değildir. Serahsî'nin Muhıyti'nde de böyledir.

Bu durum,  müdarabe  malında bir  fazlalık olmadığı  zaman böyledir.

Şayet bir fazlalık olursa, ikrarı sahih olur. Muhıyt'te de böyledir.

Müdarip, bin dirheme bir cariye satm alarak, teslim alsa; sonra da onu bin dirheme satsa; parasını da ödemezse; bilahare de o cariyeyi, kendi nefsi için beş yüz dirheme satm alsa, işte bu caiz değildir.

Keza, müdarip, o cariyeyi iki bin dirheme satsa da, parasının tamamını alsa; yalnız bir dirhemi kalsa, bundan sonra da o cariyeyi, kendi nefsi için veya mal sahibi için satın alsa, alış bedeli önceki bedelden aşağı olursa bu, caiz olmaz.

Keza, o cariyeyi, kendinin veya mal sahibinin oğluna veya babasına yahut kölesine veya mükatebine satması caiz değildir.

Bu İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'in kavlidir.

İmâmeyn'e göre ise; bunlardan mükateb ve köle hariç, diğerlerine satışı caizdir.

Müdarip oğlunu veya mâl sahibinin oğlunu, o cariyeyi satmaya vekil tayin ederse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu satış yine caiz olmaz.

Şayet müdarip, mal sahibini, müdarîbi bu iş için vekil tayin ederse, bu alış-veriş de caiz değildir. Mebsût'ta da böyledir.

Beşir bin Riyâd, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

İki şahıs, bir kimseye, bin dirhem müdarabe malı vererek: "Çalış." deseler; mudarıb da kesesini açarak o paraları birbirine katsa, bu caiz olur; tazminat gerekmez. Muhiyt'te de böyledir.

Müdarip, müdarabe malı ile, bir cariye satın aldıktan sonra, "bu cariyeyi, kendi nefsi için, satın aldığını" söylese, bu durumda mal sahibi, "istediği gibi yapmasına" izin vermiş olsun veya olmasın, bu şahsın müdarabe malı ile kendi nefsi için satın alması batıldır. Ve bu cariyeye cima da yapamaz. Bu cariye, müdarabe malı olarak kalır. Mebsût'ta da böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, bu durumda, şayet müdarip, "o cariyeyi kendi nefsi için aldığını" söylüyorsa, burda iki ihtimal vardır:

1) O cariyeyi, ya kendi parasından veya müdarabamn kârından almıştır.

2) O cariyeyi değerinden fazla bedelle almıştır. İşte bu caiz değildir. Ancak,   bedelini  babasının  malından  veya  oğlunun   malından

vermişse, caizdir. İmâm Muhammed (R.A.)'e göre; bu caiz olmaz. Ve müdarip, mal sahibine tazminat öder. Cariyede müdarabe olarak kalır.

Yalnız, mal sahibinin yanında: "Ben, bu cariyeyi nefsim için alıyo­rum." der, mal sahibi de, buna razı olursa, işte bu caiz olur. Muhiyl'te de böyledir.

İmâm Muhammed (R. A.), Ziyâdat'ta şöyle buyurmuştur:

Bir adam, diğerine: "Şu bin dirhemi, müdarabe olarak al." der; o adam da, onu alıp, bin yeni dirheme, bir müdarabe cariye satın alır; sonra da o dirhemlerin katkıntılı ve zayıf olduğunu görür ve her ikisi de bu durumu bilmez veya onlardan birisi bilmezse, bu ahş-veriş müdarabe olarak caiz olur.

Bundan sonra müdarip aynı cariyeyi, o dirhemlerle satıcıya verirse; bu durumda müdarip, hiç bir şey için mal sahibine müracaat edemez. Ve sermaye, züyûf olarak alır.

Şayet cariyeyi satan şahıs, kabul etmez ve bu dirhemleri, müdaribe geri verirse, o takdirde, müdarib de yeni dirhem için mal sahibine müra­caat eder. O zaman, sermaye yeni dirhemler olur.

Şayet müdarip satın almadan önce, bakıp, dirhemlerin zayıf olduğunu anlar; sonra da, müdarabe olarak, nakden verip cariyeyi satın alırsa; sermaye zayıf dirhemlerle olmuş olur.

Şayet müdaribin aldığı dirhemler, katkmtılı veya kalay olmuş olur ve müdarib de, onunla bir cariyeyi, taze bin dirheme satın alırsa; bu cariye mal sahibinin olur.

Bu söylediğimiz, üç yönden de müdarabe olmaz.

Bu durumda müdarip için, çalıştığının karşılığında ecr-i misil vardır. Eğer dirhemler yeni dirhem olduğu halde, belirli miktardan az olursa (Meselâ: Beşyüz dirhem olursa) müdarib de, bin dirheme bir cariye satın alırsa, o zaman cariyenin yarısı, müdarabe olur; yansı da, —üç vücûha göre de— mal sahibinin olur.

Müdarip o cariyeyi satarak kâr eylese, bu kârın yarısı mal sahibinin olur. Diğer yarısı ise, şartlan üzerine aralarında taksim edilir. Müdarip için ecr-i misil olmaz. Müdarip onu, mal sahibi için almış olur.

Şayet müdarip ve mal sahibi, dirhemlerin katkınülı veya zayıf yahut noksan olduğunu bilirler ve onlardan herbirisi diğerinin de bildiğini bilirse; bu durumda müdarabe müşarün ileyhedir.

Eğer dirhemler zayıf olur ve müdarip onunla bir cariye satın alırsa, o zaman, o müdarabe malı olur.

Şayet yeni dirhemlerle alırsa, nefsi için almış olur. Eğer dirhemler katkınıtlı veya kalay olur ve müdarip de onunla bir şey satın alırsa, bu durumda satın alınan şey mal sahibinin olur. Müdaribe de çalıştığının karşılığı olarak, ecr-i misil vardır.

Eğer dirhemler noksan ise, bu alınan şey müdarabe malı olur. Hatta cariyeyi, —beş yüz dirhem almış olduğu halde— bin dirheme alırsa, o takdirde, bu cariyenin yansı, müdarebe; diğer yarısı da müdaribin kendi malı olur. Zehıyre'de de böyledir.

Müdarip, mal ile bir eşya satın aldığında daha üstün kaliteli mal bulunur ve. mal sahibi, onu satmasını, müdaribden istediği halde, mü­darib buna razı olmaz ve onu elinde— daha fazla kâr etmek için—

tutmak isterse; bu durumda müdarip, onu satmaya zorlanır. Ancak mal sahibine vermek istiyorsa, o zaman, zorlanmaz. Fakat, ona: "İstersen, onu tut ve mal sahibinin malını ver. Şayet onda kâr varsa, onu ser-mayaye kat." denilir. Bedâi"de de böyledir.

Mal sahibinin, bundan kaçınmaya hakkı olmaz. Mebsût'ta da böyledir.

Müdarip, mal ile eşya satın aldıktan sonra: "Ben, onu kâr edene kadar bekleteceğim." der; mal sahibi de onu satmasını isterse; bunda iki vecih vardır:

1) Müdarabe malında bir üstünlük olabilir. (Şöyleki: Sermâye bin dirhem olduğu halde, eşyayı iki bin dirheme satın almış bulunabilir.)

2) Müdarabe malında üstünlük bulunmayabilir. (Şöyleki: Sermaye bin dirhemdir; alınan eşya da bin dirheme alınmıştır)

Bu iki vecihte de müdaribin bekletme hakkı olmaz. Anak, mal sahibinin sermayesini geri vermek şartiyle bekletebilir.

Eğer, bu malda bir üstünlük yoksa, bu böyledir.

Şayet üstünlük varsa, o takdirde, bekletebilir.

Müdaribin bekletmeye hakkı olmayınca, onu satmaya zorlanır mı?

Eğer, bu malda üstünlük varsa, müdarip onu satmaya cebredilir. Ancak mal sahibine: "Sana, ben sermayeni de, kârdalı hisseni de veriyorum." derse satmayabilir.

Şayet eşya da fazlalık varsa veya: "Sana sermayeyi verdim." derse, o takdirde, müdarip, bu malı satmaya zorlanamaz; mal sahibi kabul etmeye zorlanır.

Malda fazlalık yoksa, satışa zorlanamaz ve mal sahibine: "Bu malın tamamı senindir. İstersen sermayeni alıp, malına ilave edersin." denilir. Mebsût'ta da böyledir.

Alımda, satımda, icarede, bıdaada ve diğerlerinde sahih olan müdarabede, müdarib için caiz olan şey fasid, müdarabede de caiz olur. Ve bu durumda müdaribe tazminat gerekmez. Eğer, müdaribe: "İsteğin gibi çalış." denildiğinde, sahih olan müdarabede caiz olan şey, fasid olan müdarabede de caiz olur. Füsûrlü'l-Isnâdiyye'de de böyledir.

En doğrusunu Allah'u Teâlâ bilir. [4]

 

5- MÜDÂRABE MALINI (= SERMAYEYİ — ORTAKLIK İÇİN) İKİ KİŞİYE VERMEK
 

Bir adam, iki kişiye bin dirhemi —yan yarıya— verir; bunula iki bin dirhem değerinde bir köle satın alıp, onu teslim alırlar ve bu şahıslardan birisi, diğerinin emri olmaksızın, bu köleyi, bin clîrhem değerinde bir yer karşılığında satar; buna da, mal sahibi izin verirse, bu işlem caiz olur. Çalışan müdaribe karşı, kölenin kıymeti bin dirh^m(iir; mal sahibi, onu sermaye olarak alır; diğer bin dirhem de onun kârıdır. Mal sahibi, onun da yansını, kâr olarak alır; yansı da iki rn\iclarip arasında ortaktır. Âmil olan.mudarıbdan, kârdan olan hissesi kadarını düşer. Bu ise, bin dirhemin dörtte biridir. Kalanım borçlanır. Diğer müdaribin hakkı, mal sahibine katılır. Bundan imtina edemez.

Şayet mudanb o köleyi ikibin dirheme satar; buna da mal sahibi izin verirse; bu her iki müdarip adına da caiz olur. Satıcıya da tazminat gerekmez. Müşteriden iki bin dirhemi alır. Bu durumda, ikisr birden satmış gibi olur.

Şayet, iki bin dirhemden aza veya daha fazlaya satar mal sahibi de buna izin verirse, bu izin batıl olur.

Şayet, mal sahibi onu satar ve iki müdaripden birisi ona izin verirse; onu kıymetine satmış olması halinde— bu caiz olur.

Eğer kıymetinden aza veya çoğa satarsa, —ikisi de izin verene kadar— caiz olmaz.

Eğer iki müdaripden birisi, bizim söylediğimiz Hatlardan birine satar diğer müdarib de ona izin verir de; mai sahibi ise, izin vermezse, bu da —eğer insanlar aldanmış saymıyacak kadar noksana satmışsa__caiz olur.

Şayet insanlar aldanmış sayacak kadar noksana satarsa, 0 cai2 olmaz.

Bu, İmâmeyn'in kavlidir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu da caiz olur. Bu işlem, ikisi birlikte satmış menzilindedir. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, iki kişiye —yan yarıya— bin dirhem müdarabe vererek: "Re'yinizle amel eyleyiniz." der veya bunu demezse, bu iki kişi, yalnız alış-veriş yapamazlar.

Eğer onlardan birisi, sermayenin yarısıyla, arkadaşının izni olmaksızın çalışırsa o yarıyı zamin olur ve öder. Mebsût'ta da böyledir.

Bu şahıs, haram olması sebebiyle, yaptığı kârı tasadduk eder. Mebsût'ta da böyledir.

Şayet müdariplerden birisi, diğerinin izniyle çalışırsa, bu durumda tazminat yapmaz. Mal sahibi onların her birinden sermayeyi alır.

Çalışanın elinde kalan kâr, şartlan üzerine, mal sahibiyle müda-ribler arasında taksim edilir.

Mal sahibi, —muhalif olan müdarip kaçınırsa— sermayeyi, muvafık oln müdaripden alır.

Kârdan artanın yansını da mal sahibi alır. Dörtte birini, ise, muvafık olan müdarip alır. Muhalifin hissesi olan dörtte bire bakılır. Bu, kârdan hissesi kadar ise, ona verilir.

Bunun şekli şöyledir: Sermaye bin dirhem olduğunda, muvafık olan müdaribin elinde bulunan da bin beşyüz dirhem olsa (bin dirhemi kâr beşyüz dirhemi sermaye), (sermayeden) beşyüz dirhem de muhalif olan mudarib bulunsa, işte o zaman, mal sahibi sermayesi olan bin dirhemi alır; geride beşyüz dirhem kâr kalır. Onu da muhalifde olan beşyüz dirheme ilave edince, kâr bin dirhem olur. Bu kâr dört sehme ayrılır: İki sehmi, mal sahibinin; bir sehmi, muvafık; bir sehmi de muhalif olan müdaribin olur. O zaman, muhalifin kârdan hissesi ikiyüz elli dirhem olarak ortaya çıkar. Üzerinde de beşyüz dirhem alacak vardır. Kârdan nasibi kadar olan hesap edilir. (O ikiyüz elli dirhemdir) İkiyüz elli dirhemi geri verir. Muvafık olan müdaribin elinde bin dirhem varsa, beşyüz dirhemi muhalifde olan beşyüz dirhemin üzerine zammedilir. Kârın tamamı ikibin dirhem olur. İşte bu durumda muhalifin kârdan hissesi beşyüz dirhem olur. Bu da kendi üzerinde bulunan dirhemler kadardır. Bu durumda ona, bir şey vermek gerekmez. Eğer muvafık müdaribin elinde üçbin dirhem varsa, kâr ikibin dirhemdir; bu muhalifin üzerinde olana ilave edilince, kâr iki bin beşyüz dirhem olur. Ondan muhalifin nasibi dörtte biridir, (ki bu altıyüz yirmi beş dirhem eder.) üzerinde olan da beşyüz dirhemdir işte o zaman, ona yüzyirmi beş dirhem verilir. Onun hissesinin tamamı, kârdan hissesi, mal sahibi ile muvafık olan müdaribin arasında, ikisinin hisselerine karşılık üç bölük olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Şayet muhalifin elindeki zayi olmaz da, arkadaşının izniyle çalışanın elindeki zayi olursa, o zaman, muhalif olan müdarip, ser­mayenin yarısını öder; başkasını Ödemez.

Şayet müdaripler, müdarabe malı olan bin dirhemi alıp, aralarnda yan yarıya taksim ettikten, sonra onlardan birisi, bu yarı mal ile, bir köle satın alır; buna da arkadaşı izin vermiş olursa, onun izin vermesiyle, bu köle mi'darabe malı olmaz, Şayet, ikisi birden, bin dirheme bir köle satın aldıktan sonra, bu köleyi, onlardan birisi satar ve buna arkadaşının da izni olursa, caiz olur.

Keza, mal sahibi izin verirse, yine caiz olur. Mebsût'ta da böyledir.

İki müdarip, bir köle satın aldıklarında, onlardan birisi, onu bir yer mukabili veya bir cariye mukabili satar; arkadaşı ona izin vermiş olsa bile, bu kıyasen caiz olmaz; istihsanen ise caiz olur.

Arkadaşı izin vermediği halde, müşteri o yeri veya o cariyeyi tes -limalıp, onu bin dirheme sattıktan sonra,—müdaribin arkadaşı, izin verse, bu caiz olmaz ve o köle, müdarabe olarak geri verilir. Bu köle, bu iki müdaribin elinde olur. Satan müdarip o cariye veya yerin kıymetini öder; semeni de onun olur.

Şayet, arkadaşı cariyenin veya yerin satımına izin vermediği halde, mal sahibi izin verirse, bu durumda satış caiz olur ve o köleyi satan mü­darip, kıymetini mal sahibine öder; satın aldığı şey ise, kendisinin olur. Ve bu durumda müdarebe batıl olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir. [5]

 

6- MÜDARABE KARŞI İLERİ SÜRÜLEN ŞARTLAR
 

Mal sahibi, müdaraba hakkında, müdaribe karşı istediği zaman jart koşabilir.

Şayet, mal sahibinin, şart koşmakta bir faydası varsa, o şartı coşabilir ve bu şart sahih olur. Müdaribin, o şarta riayet etmesi ve onu rerine getirmesi icabeder.

Şayet, müdarip şartı yerine getirmezse, o zaman, mal sahibine mhalif olur. Ve onun izni olmaksızın çalışmış bulunur.

Eğer ileri sürülen şartta, mal sahibine bir fayda yoksa, bu şart sahih leğildir. Bu durumda, mal sahibi sükût etmiş gibi sayılır. Muhıyt'te de >öyledir.

Mal sahibi, müdaribin Özellikle belirli bir beldede çalışmasını veya [belirli bir şey satmasını isterse, müdarip onunla kayıtlanmış olur. Ve müdaribin onu tecavüz etmesi (yani mal sahibinin sözünden dışarı | çıkması) caiz olmaz.

Keza, bu- müdarip, o beldeden çıkacak olan kimseye bir şey veremez.

Şayet müdarip, başka bir yere çıkar da bir şey satın alırsa, onu tazmin eder. Kârı kendisinin olur; sermayeyi tazmin eder.

Eğer gittiği yerden bir şey satın almadan eski yere gelirse, tazmi­nattan kurtulur ve mal (sermaye) yine müdarabe malı olur ve hali üzerine kalır.

Keza, şehirde bir kısmını alıp, bir kısmını geri verirse, bu malları, o şehirde satın almış ve geri vermiş gibi olur. Kâfî'de de böyledir.

Şayet, müdarip, malm (sermayenin) yansı ile bir şeyi, (Küfe şart koşulduğu halde) Kûfe'nin haricinden alır; sonra da Kûfe'ye döner; yarısı ile de, Kûfe'den bir şey alırsa; satın alınan şey de, kârı da müdâribin olur. Bu durumda mal (sermaye) onun yanında, emanetmiş gibi kalır. Ve mudareb.e hali devam eder.

Bu mes'elede, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve tmâm Muhammed (R,A.): Bu müdarip, bu kârım tasadduk eder." buyurmuşlardır. Muhıyt'te de böyledir.

Eğer mal sahibi, "müdaribin, Küfe sokaklarında çalışmasını" şart koşmuş olduğu halde o, sokakların haricinde yine Küfe'de çalışırsa, bu istisnaen caiz olur.

Şayet: "Yalnız sokaklarda çalış." dediği halde müdarip başka yer­lerde çalışırsa, —şarta uymadığı için— sermayeyi öder. Serahsî'nin Muhıytf nde de böyledir.

Müdaribin, özellikle belirli bir yerde çalışması hususunda, şu altı lafızla söz bağlanmış (kesinleşmiş) olur:

1) "Müdarabe malını, Kûfe'de çalışmak üzere, sana verdim."

2) "Müdarabe malını, Kûfe'de çalışman için sana verdim."

3) "Küfe'de çalış."

4) "Onunla Kûfe'de çalış."

"Yarısı ile Kûfe'de çalış." gibi, iki manaya gelebilecek sözle, bağlantı olmaz.

5) "Yan yarıya sana müdarabe olarak verdim; Kûfe'de çalış."

6) "Kûfe'de çalıştır." Kâfî'de de böyledir. Kudûrî'de şöyle zikredilmiştir:

Bir adam, müdaribe bin dirhem verir ve ona: "Bu bin dirhemi yarı yarıya al; buğday satın al." derse işte bu, un almasını da içine alır.

Keza: "Bin dirhemi al; bununla yiyecek satın al." der ve benzeri sözler söylerse, bu müdarabe için bir açıklama olur.

Bu durumda müdarip, yiyecek almaz da başka bir şey alırsa; —mal sahibine muhalefetinden dolayı— sermayeyi borçlandırmış olur.

Eğer: "Şu bin dirhemi al; onunla yiyecek satın al." derse; müdarip bu durumda hem yiyecek, hem de başka şey alır. Çünkü sermaye sahibi "satın al." sözü ile, herşeyi almaya işaret etmiş demektir. Muhıyt'te de böyledir.

Sermaye sahibi, müdaribe mal verir ve: "Yalnız yiyecek al." derse, bu durumda müdarip, kendi nefsi için hayvan —kiralayabilir.

hayvana hem biner, hem de yiyeceği yükletir. Şayet kiralık hayvan bulamazsa, satın da alabilir. Mebsût'ta da böyledir.

Bu durumda müdarip, yiyeceğini yükletmek için, gemi satın alamaz. Ancak o beldede, ticaret işlerinde gemi kullanılmak adeti varsa; o zaman satın alabilir. Serahsî'nin Muhiyti'nde de böyledir.

Müdârip, aldığı yiyeceği içine koyup, orada satmak üzere, ev de kiralayabilir. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, müdaribe köle almak üzere bin dirhem verdiğinde, bu müdarip, başka* bir şey alamaz. Bu müdarip, köleyi bulunduğu şehirden de başka yerlerden de alabilir. Ve bunu taşıtmak için, hayvan da kira­layabilir.  Ve bu kölelerin yemesi ve giymesi için harcama da yapabilir. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet, mal sahibi: "Köleyi, filandan al ve filana sat." derse, bu kayıt sahih olur. Bu durumda müdarip, başkasından alıp, başkasına satamaz. Kâfî'de de böyledir.

Müdaribe mal (sermaye) veren şahıs, ona yalnız Küfe ehlinden alıp, Küfe ehline satmasını" söylerse bu durumda müdarip Kûfe'de satı.ı alır; Kûfe'de satar. Fakat, aldığı ve sattığı şahıs, Kûfeli olmazsa bile bu caizdir.

Eğer, müdaribe sermaye veren şahıs, ona: "Sarrafdan al ve sarrafa sat." derse, bu müdaribin sarrafdan başkasından alması ve satması caiz olmaz. Mebsût'ta da böyledir.

Mal sahibi, müdarabe malını, bir vakitle kayıtlarsa, o vakit çıkınca anlaşma bozulmuş olur. Kâfî'de de böyledir.

Bir adam, başkasına, müdarabe malı olarak. bin dirhem verir ve ona "peşin al, peşin sat." derse; müdarip, yalnız peşin alır ve peşin satar. Veresiye satın alıp, satamaz. Muhıyt'te de böyledir.

Mal sahibi, müdaribe, "vadeli satmasını" söyler; ö da peşin satarsa, bu caiz olur. Alimlerimiz, bu hususta: Peşin alıp sattığı zaman, kıymeti, vadeli vereceği zamanın kıymeti kadarsa veya daha fazla ise, işte bu caizdir. Eğer noksansa, bu emre muhalefet olur." demişlerdir. Mebsût'ta da böyledir.

Mal sahibi, müdaribe verdiği malı, bin dirhemden fazlasına sat­mamasını söyler; o da, bin dirhemden fazlaya satarsa, bu satış caizdir. Zira bu, her ikisinin de hayrınadır. Hâvî'de de böyledir.

Müdârabe malı, mutlaka olsa (şöyleki, mal sahibi müdaribe vere­siye verme veya un satın alma, yiyecek de satın alma veya filandan satın alma veya yolculuğa çıkma" derse) müdarip de, alıp-satar ve bu emre uymazsa mudarabe sahih olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Müdarip, malın bir kısmı ile birşeyler aldıktan sonra, mal sahibi ona: "Buğdaydan başka bir şey alma." derse; bu durumda müdarip, başka bir şey satın alamaz. Ancak buğday satın alabilir. Önceki aldığı, şeyi satınca da, onun parası ile buğdaydan başka bir şey alamaz. Hâvî'de de böyledir.

Mal sahibi, müdaribe, elbise almak üzere mal verse, (elbise giyile­ceklerin cins ismi olduğundan) bu müdarip her türlü elbise alabilir. Deniz   koyunu   yününden   yapılmış,   ipekden   yapılmış,   pamukdan yapılmış, ketenden yapılmış, hertürlü elbiseyi ahp-satabilir.

Bu müdarip giysinin haricinde birşey alıp-satamaz. Keza mal sahibi, müdaribe: "Bez al." derse, o —ötekinin hilafına— ibrişim ve emsali şeyleri alamaz. Ancak pamuk ve ketenden yapılmış bezi alabilir. Meb-sût'ta da böyledir.

En doğrusunu bilen Yüce Allah'dır. [6]

 

7- MÜDÂRİBİN, BİR BAŞKA ŞAHSI MÜDÂRABE ORTAĞI YAPMASI
 

Müdarip, müdarabe malını, mal sahibinden izinsiz, bir başkasına verse; o adam,  o malı  harcamadıkça,  —yalnız vermiş olmasından doiayı— onu ödemesi gerekmez. Tebyîn'de de böyledir.

Bu durumda, mal sahibi muhayyerdir: İsterse, malını birinci adama ödetir; isterse, ikinci adama ödetir.

Birinci adam öderse, ikinci adamla, kendi arasındaki müdarabe sahih olur. Bu müdarabenin kârını, anlaşmalarına göre aralarında taksim ederler.

Şayet ikinci adam öderse, o ödediği mal için, birinci adama müra­caat eder. Müdarabe sahih olur. Kâr iki müdarib arasında, anlaşmala­rına göre taksim edilir.

Bu durumda kâr ikinci adam için temiz olur. Birinci adam için temiz olmaz. Kâfî'de de böyledir.

Şayet mal sahibi, ikinci müdaribin kârından almayı isterse, mü-dariplerin ikisi de —kendi— mal sahiplerine, tazminatta bulunmazlar. Mebsût'ta da böyledir.

Bu,  her  iki  müdarebenin  de  sahih  olduğu  zaman böyledir. Tebyîn'de de böyledir.

Eğer birinci müdarabe fasid olur; ikinci ise, caiz olursa; onlardan ikisine de tazminat gerekmez. Bu durumda kârın tamamı, mal sahibi­nindir. .Birinci müdarib için ise ecr-i misil vardır. İkinci mudarıb için, anlaştıkları kârdan hisse vardır.

Şayet birinci müdarabe caiz olur da, ikinci müdarabe fasid olursa, müdariblere tazminat,gerekmez. Bu durumda, ikinci müdarip için ecr-i misil vardır.

Birinci müdarip için ise, kârdan şartlan kadar hisse vardır.

Keza, her iki müdaraba fasid ise, müdariblerden her ikisi de taz­minat yapmazlar. Hâvî'de de böyledir.

Ve eğer, ikinci müdarip malı zayi etmiş veya bağış yapmışsa, tazminat —birinciye   değil ikinciye   mahsustur.   Çünkü   bu   fiile başlama, birincinin emrine muhalefettir.

Bu, şuna muhaliftir: "O, malı çalıştırsaydı, birinci müdaribe itaat etmiş olurdu. Bu durumda da mal sahibi, her iki müdaripten de tazminat isteyebilirdi. Mebsût'ta da böyledir.

Şayet ikinci müdaripten, o malı çalıştırmadan önce, birisi zoraki alsa, her iki müdaribe de tazminat gerekmez. Bu durumda tazminat, zoraki alana aittir. Zehiyre'de de böyledir.

Bir adam, diğerine müdarabe malı verdiğinde, ona: "Bu malda, bildiğin gibi hareket et; yüce Allah'ın rızıktan vereceği kâra ortağız." der; bu şahıs da, o malı, müdarabe olarak, ikinci bir şahsa verip ona "kârın üçte birini vermeyi" şart koşarsa, bu ikinci müdarib için, kârın üçte biri; mal sahibi için de, kârın yarısı vardır. Birinci müdarib için ise, karın altıda biri vardır. Ve bu caizdir.

Eğer birinci müdarip, ikinci müdaribe "kârın, yansım" şart koşmuşsa; bu durumda kârı, mal sahibi ile.ikinci müdarip, yarı yarıya taksim ederler.                          ,

Şayet birinci müdarip, "kârın, üçte ikisini, ikinci müdaribe ver­meyi" söyiemişse, yine bu kâr, mal sahibi ile ikinci müdarip arasında, yarı yarıya taksim ediîir. Ve bu durumda birinci müdarip, ikinci müda­ribe, "kârın, altıda biri kadarını borçlanır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyiedir.

Mal sahibi, birinci müdaribe: "Al şu malı, kârına yarı yarıya ortağız." veya: "Yapacağın kârdan yarı yanyayız." yahut: "Allah'ın vereceği rızıktan yarı yanyayız." veya: Sana rastlayan kârdan yan yarıya alacağız." ve: "İstediğin gibi hareket edebilirsin." derse; birinci müdarib te bir başkasına: "Kârının yansı veya üçte ikisi yahut altıda beşi

senindir." derse; bunların tamamı sahihtir. İkinci müdarip, kârdan kendine şart koşulanı alır; geri de kalan mal sahibi ile birinci müdarip arasında yarı yarıya paylaşılır. Mebsût'ta da böyledir.

Bişr bin Velîd'in Müntekâsı'nda, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir.

Bir adam, diğerine bin dirhemi, kârı yarıya olmak üzere verir ve ona: "Bildiğin gibi yap." derse; o da ikinci bir adama, o malı, müdarabe olarak vererek: "Yüce Allah'ın vereceği rızka yarı yarıyayız." derse; bu durumda, kârın yarısı, mal sahibinin; diğer yarısı da, yarı yarıya iki müdaribindir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, diğerine, bin dirhem müdarabe malı vererek: "Bildiğin gibi yap." derse; o da, bir başkasına vererek: "Bildiğin gibi yap." derse; ikinci müdarip için, o malı, üçüncü  bir müdaribe verme hakkı vardır. Bu durumda ikinci müdarip, birinci müdarip gibidir.  Muhıyt'te de böyledir.

Şayet, birinci müdarip, ikinciye malı verirken:  "Bildiğin gibi yap."  demezse ikinci müdarip,  o malı başkasına müdarabe olarak veremez. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, müdarabe malını, diğerine verir: "Bildiğin gibi yap." demez; o da, o malı, müdarabe olarak, üçte bir kârla, başkasına verir ve ona: "Bildiğin gibi yap." demez bu şahıs da başka bir müdaribe vererek; "Altıda biri senin." der o daçalıştırıp kâr ederse; birinci müdarip, mal sahibine tazminattan kurtulur.

Mal sahibi ise, bu durumda muhayyerdir: Sermayeyi dilerse, ikinci müdaribe ödetir; dilerse üçüncü müdaribe ödetir.

İkinci müdarip ödeme yapınca, birinci müdaribe müracaat edemez.

Üçüncü müdarip ödeme yapınca, o, ikinci müdaribe müracaat eder.

Kâr ise, anlaşmalarına göre aralarında taksim edilir.

Şayet birinci müdarip, malı verirken: "Karın üçte biri senin. Bildiğin gibi yap." deyip ikinciye verir; ikinci müdarib de, o malı üçüncüye "Kârin altıda biri onun olmak üzere" verirse, mal kâr etsin veya etmesin, mal sahibi o üç müdâribten hangisini isterse, ona ödetir.

Üçüncüye ödetirse, o ikinciye, ikinci de birinciye tazminat yaptırır.

Şayet mal sahibi ikinciye ödettirirse, o da birinciye müracaat eder.

Eğer mal sahibi birinciye tazmin ettirirse, işte o diğerlerine müra­caat edemez.

Kâra gelince, son müdarip için altıda bir, ikinci için altıda bir, birinci için de üçte iki vardır. Mebsût'ta da böyledir.

Müdarip, inan şirketinin haricinde, ortaklaşma yapabilir. Bu durumda kâr, aralarında şartlarına göre taksim olunur.

Kâr aralarında taksim olununca, mal sahibiyle müdarip, kendi şartlarına göre, muamele ederler. Bedâi"de de böyledir.

Birinci müdarip, müdarabe malını, ikinci bir müdaribe, yüz dirhem kârla verir; o da, onu çalıştırırsa, bu durumda mal sahibine her hangi bir tazminatta bulunmaz. Çalıştıran şahsın birinci müdaribe, ecr-f misil vermesi gerekir. O da, mal sahibine müracaat eder.

Eğer kâr yapmışsa, mal sahibiyle müdarip, onu, şartlan üzere ara­larında taksim ederler.

Şayet mal sahibi, birinci müdaribe "kârdan yüz dirhem vereceğini "söylediği halde, "bildiğin gibi yap." demez, o da, diğer bir şahsa vererek: "Kârın yarısı senin..." der; o da o malı çalıştırırsa bu durumda, her iki müdarip için de tazminat yoktur.

Burada birinci müdaribe ecr-i misil vardır. Birinci müdarib de, ikinci müdaribe, kârın yansını verir. Mebsût'ta da böyledir.

En doğrusunu, Allah'u Teâlâ bilir. [7]

 

8- MÜDARABE'DE MURABAHA VE TEVUYE
 

Bubab'da:

1) Müdaribin, Mudarabe Malını, Murabaha ve Tevliye Olarak Başkasına Satması;

2) Müdârabe Malını, Müdaribin ve Mal Sahibinin Kâr'la Satması;

3) İki Müdarip Arasındaki Kâr; olmak üzere, üç bölüm vardır. [8]

 

1- Müdâribin, Müdârabe Malını Murabaha Ve Tevliye Olarak Başkasına Satması
 

İmam Muhammed (R.A.), Camiu's-Sağîr'de şöyle buyurmuştur:

Bir müdarip, eşyaları taşıtmak ve sair masraflardan sonra, müda-rabe malını, kârla satarsa; kendi giyimine, yemesine, bineğine, yağına ve elbisesini yıkatmaya yaptığı masrafı, müdârabe hesabına katamaz.

Fıkıhta asıl şudur: Belirli malda fazlalık, hakikaten veya hükmen olsun bu durumda re'sü'1-mal ona ilave edilir.

Ayında hakikaten ve hükmen fazlalık gerekmeyen hiç bir mal, re'sü'1-mâl değildir. Ona bir şey ilave edilmez. İlave etmek gerekirse, müdarip kârlı satışta, yalandan kaçınarak, onu olduğu gibi söyler. Muhiyt'te de böyledir.

Şayet müdarip, bir eşyayı bin dirheme satın alır ve onun üzerine iki bin dirhemlik etiket kor; sonra da, onun müşterisine: "Ben onu, eti­ketinin üzerine kârla satıyorum."  derse;  müşterinin ona:   "Etiketi kaçtır?" demesi caizdir. Ve, bunda bir beis yoktur. Eğer müşteri, satış fasid olduğunda,, etiketi de bilirse, o zaman muhayyerdir. O malı satın alıp ve sattıktan sonra, etiketini bilirse bu satış batıl olur. Kıymetini ödemesi gerekir. Bu durumlarda kârsız satışta, kârlı satış gibidir.

Eğer müdarip, bir adama kârsız verir, müşteri de, onun etiketini bilmeden başkasına satarsa, satış caiz olur. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, diğerine: "Bu dirhemi, bir dirhem kârla, sana sattım." der; onun bedeli de yirmi dirhem olursa; şayet onu on dirheme satın almışsa, dediği doğrudur. Şayet bir dirhem, iki dirhem ederse, bedel otuz dirhem olur; eğer on dirhem, onbeş dirhem ederse, bedel onbeş dirhem olur.

Keza: "Bir dirhemi, yarım dirheme sattım." derse; on dirhem, onbeş dirhem olur. Keza; on dirhem, (onbirbuçuk dirhem) ederse; kâr birbuçuk dirhem eder.

Şayet: "On dirhem, onbeş dirhem kârladır." derse; parası yirmibeş dirhem olur. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.

Bir adam, müdarabe malı ile, yirmi dirheme bir elbise satın aldığında, bu elbise, adamın yanında kıymetini kaybedip üç dirheme düşer; sonra da onları birer dirhem kârla satarsa, parası altı dirhem olur. Şayet adam, (müdarip) bir köle satın aldıktan sonra, o köleyi, bir cariye karşılığında satarak cariyeyi teslim alıp, köleyi de teslim etse, o cariyeyi kârla satamaz; başa başta satamaz. Köleye sahib olan şahıs müstesnadır.

Şayet köleyi satın alan şahıs, onu başka birine satar veya bağış yapıp teslim ettikten sonra da, müdarip bu cariyeyi karla veya başı başına satarsa bu da batıl olur.

Eğer müdarip, cariyeyi köle kendisine bağışlanan şahsa karla veya başı başına satarsa, bu satış caiz olur.

Eğer müdarip, bu cariyeyi, köleye sahib olmayan birisine, ser­mayeye karşılık olmak üzere, on dirhem karla satar; kölenin efendisi de, onun satışına izin verirse, bu da caiz olur. Bu durumda cariye, müda-ripden satın alan şahsın olur.

Şayet müdaribin elinde, müdarabe olarak bir cariye bulunur ve onu da bir köleye mukabil satıp, karşılıklı teslim-tesellümden sonra da, bu kölenin sahibi, onu cariyenin sahibine —on dirhemi, onbir dirhem karla— satarsa, bu satış fasid olur.

Şayet kölenin sahibi, cariye sahibine vedîa olarak on dirhemi, on bir dirheme satsa, bu caiz olur. Cariyeyi ve on dirhemi alır. Eğer: "Sana sermayeden vedîa olarak, on dirheme satıyorum." derse, bu satış batıl olur. Mebsût'ta da böyledir.

Şayet sermaye, bin Nişâbur dirhemi olur ve onun müdarip, onunla bir köle satın aldıktan sonra, bu köleyi bin merzevî dirheme satar ve: "Ben, bu köleyi, bin Nişâbur dirhemine satm aldım ve sana, yüz dirhem kârla sattım." derse, o zaman müşteri, bin Nişâbur dirhemi ile yüz mer­zevî dirhemi olarak ödeme yapar.

Şayet satıcı: "On dirhemi, onbir dirhem olmak üzere kârla sattım." derse; parası ve kârı Nişâbur dirhemi olur.

Eğer "yüz dirhem vedîa ile sattım." derse, dirhemler INpşâbur dirhemi olur. Serahsî'nin Muhıytf nde de böyledir.

Bir adam, diğerine müdarabe malı verdiğinde, o şahıs, bu mal ile, bir cariye satm alıp, onu da bir köle satar; teslim-tesellümden sonra, bu cariyenin kıymeti, müşterinin yanında artar veya bu cariye bir çocuk doğurur, sonra da, kölenin sahibi, bu köleyi, cariyenin sahibine yüz dirhem kârla satar; cariyenin doğum yaptığını da bilmezse; artışın bedende olması halinde, hem cariyeyi, hem de yüz dirhemi alır

Eğer cariye doğum yapmışsa, bu durumda müdarip dilerse, cariye ile yüz dirhemi alır; dilerse, sözleşmeyi bozar. O çocuğu almaya yolu olmaz.

Bu hususta başa baş satmak da aynıdır.

Şayet müdarabe malı bin dirhem olur; müdarip de, onunla bir cairye satın alıp, o cariyeyi binbeşyüz dirheme sattıktan sonra da, yine bu cariyeyi, bin dirheme tekrar satın alırsa onu bin dirhem kârla sata­bilir.

Bu İmâmeyn'e göre böyledir. İmânı Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre ise beşyüz dirhem kârla satabilir.

Eğer müdarip, o cariyeyi bin dirhem ile bir kür orta halli buğdaya satar veya yüz dinara sattığı halde, onun kıymeti bin dirhemden fazla olur ve sonra da bu cariyeyi bin dirheme satın alırsa, bu durumda onu, kâr ile satamaz.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'in kıyası budur. Şayet müdarip, bu cariyeyi, tartılan veya ölçülen bir şey veya kıymeti bin dirhemden fazla olan bir yer karşılığında satar; sonra da onu, bin dirheme satm alırsa, onu bin dirhem üzerine kârla satabilir. Mebsût'ta da böyledir. [9]

 

2- Müdarabe Malını Müdaribin Ve Mal Sahibinin Kârla Satması
 

Müdarip, mal sahibinden veya mal sahibi, müdaripden bir şey satın alıp, ondan kâr etmek isterse; kârla satabilir. Bu satış, kıymetinin iki   katından az olacaktır. Müdaribin   bu   kârdan   hissesi   vardır. İsbîcâbî'de de böyledir.

Bir adam, diğerine bin dirhem müdarabe malı verdiğinde, bu mal sahibi, beşyüz dirheme bir köle satm alır ve onu müdaribe bin dirheme satarsa, bu durumda müdarib, onu, beşyüz dirhem üzerinden kâr ile satabilir. Bedâi"de de böyledir.

Müdarip, bin dirheme bir köle satm alıp, onu, mal sahibine kârla birlikte, bin ikiyüz dirheme satarsa, mal sahibi, o köleyi bin yüz dirhem üzerinden, kârla satabilir. Kâfî'de de böyledir.

Mal sahibi, bin dirheme bir köle satın aldığında, onu müdaribe, beşyüz dirheme satarsa, bu durumda müdarip, onu beşyüz dirhem üze­rinden kârla satabilir. Mebsût'ta da böyledir.

Mal sahibi, beşyüz dirheme satın aldığı bir şeyi, müdaribe bin yüz dirheme satarsa, müdarip onu, beşyüz elli dirhem üzerinden karla sata­bilir.

Şayet müdarib altı yüz dirheme alır ve onu beşyüz dirhem üzerine kârla satarsa, bundan dolayı hesaba çekilmez. Hâvî'de de böyledir.

Mal sahibi bireyi bin dirheme aldığı halde, onun kıymeti ikibi20 dirhem olur; sonra da, o şeyi, müdaribe ikibin dirheme satarak kâr ederse, kârı bin dirhem olur. Bu durumda müdarip, o şeyi bin beşyüz dirhem üzerinden kârla satabilir.

Keza, mal sahibi kıymeti bin dirhem olan bir köleyi, beşyüz dirheme satın alıp, onu müdaribe ikibin dirheme satarsa, bin dirhem kârla satmış olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Mal sahibi, kıymeti bin dirhem olan bir köleyi, bin dirheme satın alıp, onu da, müdaribe ikibin dirheme satsa, müdarip onu, bin dirhem üzerine kârla satar.

Eğer mal sahibi, kıymeti bin dirhem olan bir köleyi, beş yüz dirheme satın alır ve onu da müdaribe, ikibin dirheme satarsa, müdarip onu, beş yüz dihem üzerine kârla satar. Mebsût'ta da böyledir.

Kölenin kıymeti bin beşyüz dirhem olduğu halde, mal sahibi onu, bin dirheme satın aldıktan sonra, onu müdaribe, bin dirheme satsa, müdarib onu, bin ikiyüz elli dirhem üzerine kârla satabilir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Mal sahibi, kıymeti bin dirhem olan bir köleyi, iki bin dirheme satın alıp, onu müdaribe, ikibin dirheme satarsa, bu durumda müdarip, onu bin dirhem üzerine kârla satar. Mebsût'ta da böyledir.

Mal sahibi, bir eşyayı bin dirheme satın aldığı halde, onun kıymeti bin beşyüz dirhem olur ve onu müdaribe bin beşyüz dirheme satarsa, müdarip, onu bin ikiyüz elli dirhem üzerine, kârla satabilir. Bedâi"de de böyledir.

Mal sahibinin elinde, bir köle olur ve onu, müdaribe bin dirheme satarsa, müdarip onu, —mal sahibi açıklayana kadar— kârla satamaz. Mebsût'ta da böyledir.

Müdarip, kıymeti bin dirhem olan bir köleyi, beşyüz dirheme satın alıp, onu da mal sahibine bin dirheme satsa, mal sahibi onu, beşyüz dirhem kârla satar. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir adam, diğerine bin dirhem malı, yarı yarıya müdarabe olarak satar; müdarib de onunla bir köle satın alıp, bu köleyi, mal sahibine, ikibin dirheme satarsa, mal sahibi, onu bin beşyüz dirhem üzerine, kârla satar.

Şayet müdarip, bu köleyi beşyüz dirheme satın aldığı halde, onu mal sahibine iki bin dirheme satsa, mal sahibi onu bin beşyüz dirhem üzerine kârla satar.

Satın alman bu kölenin kıymeti, beşyüz dirhemdir. Müdaribin kârıda beş yüz dirhemdir. Ondan beşyüz dirhem çıkarılır. Mal sahibinin karı ise, beş yüz dirhemdir. Eğer müdarabe malından, müdaribin elinde beş yüz dirhem kalırsa, kölenin parası hakkında müdarip sorumlu olmaz. Mebsût'ta da böyledir.

Müdarip, kıymeti ikibin dirhem olan, bir köleyi, bin diheme satın aldıktan sonra, onu mal sahibine, bin dirheme satarsa, bu durumda mal sahibi, o köleyi, bin dirhem üzerine karla satabilir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Müdarip, bin dirheme bir köle satın alıp, onu mal sahibine, ikibin dirheme sattıktan sonra, bu köleyi mal sahibi, yabancı birine, üçbin dirheme satsa, daha sonra da, o köleyi müdarip, o yabancıdan ikibin dirheme satın alsa; bu durumda onu, kâriyle satamaz.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavlidir.

İmâmeyn'e göre, iki bin dirhem üzerine kâr ile satabilir. Hâvî'de de böyledir

Müdarip, bir köleyi, mal sahibine, bin beşyüz dirheme sattıktan sonra, bu köleyi, mal sahibi, bir yabancıya, bin altıyüz dirheme satar; müdarip de, o binbeşyüz dirhemi çalıştırarak, ikibin dirheme çıkarır ve o dirhemlerle köleyi, yabancıdan satın alırsa, İmâmeyn'e göre, onu kârla satar. Bu zahirdir.

Fakat, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kıyasına göre, onu ancak bindörtyüz dirheme satabilir. Mebsût'ta da böyledir.

Müdarip, bir köleyi bin dirheme satın alıp, onu, mal sahibine başa baş verir; mal sahibi de bu köleyi, kâr ile bir yabancıya bin beşyüz dirheme sattıktan sonra, onu kârı ile birlikte, müdarip, ikibin dirheme satın alır;  bundan  sonra da mal sahibi, yabancıdan  üçyüz dirhem düşürürse; (ki, bu beşte biridir) yabancı da müdaribden beşte birini düşürür, (o da dört yüz dirhemdİF) ve onu bin ikiyüz dirheme, kâriyle satar.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir.

İmâmeyn'e göre ise, bin altıyüz dirheme, kârı ile satabilir. Çünkü, mal sahibinin yabancıdan düşürdüğü dirhemler, dörtte bire taksim edilir; (sermayeye göre ise, üçte bire taksim edilir.) O takdirde, düşürülen yüz dirhem olur. Geride dörtyüz dirhem kalır. Sonra da yabancının müdaribden aynı şekilde düşmesi icabeder ve yabancı bedelden dört yüz dirhemi düşürür. Dört yüz dirhem düşünce de, bin altıyüz dirhem; bin ikivüz dirhem olarak kalır. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Müdarip, kârsız verdiği köleden dolayı mal sahibinden ikiyüz dirhemi düşürür; mal sahibi de, yabancının kârdan olan hissesinden, yüz dirhemi düşürür; sonra da yabancı kârdan hissesini düşürür (ki yüz dirhemdir) böylece köle, müdaribin elinde bin altı yüz dirheme baki kalır. Eğer onu kâr ile satmak isterse, bin iki yüz dirhem üzerinden satabilir.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavlidir.

İmâmeyn'e göre ise, kârı ile bin altı yüz dirheme satabilir. Mebsût'ta da böyledir. [10]

 

3- İki Müdârip Arasındaki Kâr
 

İmâm Muhammed (R.A.), Asi kitabında şöyle buyurmuştur: Bir adam, diğer birine müdarabe malı olarak, kârı yarı yarıya olmak üzere, bin dirhem verdikten sonra, bir başkasına daha, yarı yarıya kârla müdarabe olarak bin dirhem verir ve o iki müdaripten birisi, mü­darabe malından, beşyüz dirheme bir köle satın alır; sonra da o köleyi diğer müdaribe, bin dirheme satar; ikinci müdarip de o köleyi, kârla satmak isterse, o iki bedelden noksana satabilir.

Şayet birinci müdarip, ikinci müdaribe, iki bin dirheme satmış olur ve onun da bin dirhemi müdarabe malı, bin dirhemi de kendi malı olursa, bu durumda ikinci müdarip, o köleyi bin ikiyüz elli dirhem üzerinden karla satabilir.

Çünkü, ikinci müdarip, o kölenin yarısını kendi nefsî malıyla almıştır.

Bu durumda önceki müdarip, ikinci yarıyı, ikiyüz elli dirheme satmış olur. Bedâi"de de böyledir.

Bir adam, diğerine, yarı kârla bin dirhem müdarabe malı ver­dikten sonra, başka birine de, yarı kârla, bin dirhem müdarabe malı verir ve bu ikinci müdarip, malı çalıştırır da, bu mal iki bin dirhem olur; sonra da birinci müdarip, müdarabe malı olan bin dirheme, bir köle satın alarak, ikinci müdaribe kıymeti bin dirhem olan bu köleyi, iki bin dirheme satarsa işte bu durumda, ikinci müdarip kârı ile, o köleyi bin beşyüz dirheme satabilir.

Şayet önceki müdarip, o köleyi —müdarabe malından,— beşyüz dirheme satın alsa, beş yüz dirhem de kendi malından verseydi; mes'ele hali üzere kalırdı. Ve ikinci müdarip, bu köleyi, kârı ile, bin sekiz yüz otuz üç dirheme satabilirdi.

Şayet birinci müdarip, o köleyi, —bin dirhem müdarabe malından, beşyüz dirhem de kendi malından olmak üzere,— bin beşyüz dirheme satın almış olsaydı; o takdirde, ikinci müdarip, —öncekinde olduğu gibi— kâr ile, bin sekiz yüz otuz üç dirheme satabilirdi. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam,  müdariblerin birine,  bin;  diğerine,  ikibin  dirhem verdiğinde; bin dirhemi olan, ona bir köle satın alır ve iki bin dirhemi olan şahsa, onu,  ikibin dirheme satarsa, o,  onu,  kârla bin beşyüz dirheme satmış olur.

Şayet birinci müdarip, o köleyi beşyüz dirheme satın almış olsaydı, ikincisine onu bin dirheme satardı.

Eğer önceki müdarip, bin dihem müdarabe malına satın almış olur; sonra da, o köleyi, üçbin dirheme, —iki bini, mudâraba malından; bin dirhemi de kendi şahsî malından olmak üzere— ikinci müdaribe satarsa, onu, iki bin ve iki binin altıda biri kârla satabilir. Şayet birinci müdarip, onu müdarabe malından beşyüz dirheme satın almış olsa; mes'ele hali üzre kalır; ikinci müdarip, onu kâr ile, binbeşyüz dirheme ve bin dirhemin altıda birine satabilir. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.

Bir adam, birine bin; diğerinede ikibin dirhem müdarabe malı verdiğinde; birinci adam, kendi şahsî parasıyle, bin dirheme bir köle satın alır ve bunun için beşyüz dirhem de müdarabe malından vererek bu köleyi bin beş yüz dirheme satın almış olur, sonra da bu köleyi, diğer müdaribe üçbin dirheme satar; o da, bu köleye, bin dirhem kendi malından, ikibin dirhem de, müdarabe malından verirse, bu durumda ikinci müdarip, bu köleyi ikibin altıyüz altmış altı bir de dirhemin üçte ikisine satabilir. Mebsût'ta da böyledir.

Şayet, önceki müdarip, o köleyi, —bin dirhem müdarabe malı, beşyüz dirhem de kendi malıyla,— bin beş yüz dirheme satın almış olur; sonra da onu, ikinci müdaribe —ikibini müdarabe, bin dirhemi de şahsî malı olmak üzere üç bin dirheme satarsa; ikinci, onu iki bin beşyüz dirheme, kârla satabilir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir adam, diğerine, kârı yarı yarıya olmak üzere, bin dirhem verir; bir başkasına da, kârı yarı yarıya olmak üzere iki bin dirhem müdarabe malı verir; önceki müdarip, bin dirhem şahsî malı, beşyüz dirhem de müdarabe malı ile, bin beşyüz dirheme, bir cariye satın alıp, onu da ikinci müdaribe, —bin dirhemi müdarabe malı, iki bin dirhemi de onun şahsi malı olmak üzere— üçbin dirheme satarsa; işte bu takdirde, ikinci müdarip, o cariyeyi, ikibin sekiz yüz otuz üç dirhem, birde dirhemin üçte birine (2833  1/3 dirheme) kârla satabilir.  Parasını aldığı zaman, o paradan bin dirhem olan şahsî parasının hissesini alır. Geride kalan müdarabe mah olur. Eğer, kâr ile o dirhemler, dört bin dirhem olmuşsa, kendi şahsına on yedi hisseden, on iki hisse düşer. Geride kalan, müda­rabe malı olur. Mebsût'ta da böyledir.

Şayet birinci müdarip, bin dirhemi müdarabe, beşyüz dirhemi de şahsî mah olmak üzere, bin beşyüz dirheme satın alır; ikinciye de, —bin dirhemi müdarabe, iki bin dirhemi de kendi malı olmak üzere,— üç bin dirheme satarsa, o da, onu, iki bin ve bin dirhemin de üçte ikisine (yani 2666 2/3 dirheme) satabilir.

Sahih olanda budur. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir. En doğrusunu bilen, Allah'u Teâlâ'dir. [11]

 

9- MÜDÂRABE MALINI KARŞILIK GÖSTEREREK BORÇ ALMAK
 

Eğer mal sahibi, müdaribe, borç alması için izin verirse, alınan borç, yarı yarıya olur.  Rehin bıraktığında,  onun  kıymeti.de borç kadarsa, fark etmez. Müdarip onun kıymetine de ortaktır. Çünkü, borç almaya izin, ikinci bir anlaşmadır. Bir yönden, o da ortaklıkdır. Müda-rabe malından hasıl olan kâr, anlaşmalarına göredir. Borçtan hasıl olan kâr-zarar da aynı şarta bağlıdır.

Eğer mutlak ise, kârda müsavaat (= eşitlik) iktiza eder. Kâr yarı yarıya, olursa, zarar da öyle olur. Üçte bir olursa, o da üçte bir olur. Zira birisi, diğerine tealluk etmez. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, diğerine bin dirhem müdarabe malı verdiğinde, mü­darip, o bin dirhemden fazlaya bir şey satın alamaz.

Mal sahibi, ona: "Bildiğin gibi yap." desin veya demesin bu böyledir.

Şayet, bin dirhemden fazlaya bir şey satın alırsa, bunun bin dir