Muzraa

e-Posta Yazdır PDF

KİTÂBÜ'L-MÜZÂRAA..

(ZİRAAT ORTAKLIĞI)

1- MÜZÂRAA'NIN (= ZİRAÎ ORTAKLIĞIN) MEŞRÜVETİ; MÂNÂSI, RÜKNÜ, CAİZ OLMASININ ŞARTLARI, HÜKMÜ VE MÂHİYETİ MÜZÂRAANIN MEŞRULUĞU;

Müzâraanın Mâhiyeti:

Müzâraa'nın Rüknü:

Müzâraanın Sıhhatinin Şartları:

Ziraatçı İle İlgili Şartlar:

Ekilecek Şeye Âit Şartlar:

Müzâraanın Sıhhatinin Diğer Şartları:

Arazi İle İlgili Şartlar:

Zirâat Vasıtaları İle İlgili Şartlar:

Müzâraa'nın Müddeti:

Müzâraada Hisselerin Belirtilmesi:

Müzaraa Akdini İfsâd Eden Şartlar:

Müzâraatın Hükümleri:

2- Müzâraa'nın Çeşitleri 5

Caîz Olan Ve Caiz Olmayan Müzâraa Şekillerî

Caîz Olan Müzâraalar:

Fâsîd Müzâraalar

3- MÜZÂRAADARİ ŞARTLAR..

4- TARLA VEYA HURMALIK SAHİBİNİN, KENDİSİNİN ÇALIŞMAYA BAŞLAMASI

5- BİR YERİ, ZÎRAAÎCİNİN, BİR BAŞKASINA MÜZÂRAATEN VERMESİ

6- MÛZÂRAADA, MUAMELENİN ŞART KOŞULMASI

7- MÜZÂRAADA İHTİLAF.

8- ZİRÂİ ORTAKLIKTA, TARLA VEYA HURMALIK SAHİBİ İLE ÇİFTÇİ VE ÂMİLİN HİSSELERİNİN FAZLALAŞTIRILMASI

9- ARAZİ SAHİBİNİN ÖLMESİ VEYA ZİRAAT VAKTİNİN GEÇMESİ HÂLİNDE, EKİLİ ŞEY BAKLİYAT VEYA HURMA OLURSA;BU DURUMDA MEYDANA GELECEK MESELELER AKİD MÜDDETİ TAMAM OLMADAN, ÇİFTÇİ VEYA İŞÇİ ÖLÜRSE, NE OLUR? YE ZİRÂAT İÇİN YAPİLAN BAZİ MASRAFLAR..

10- BİR ARAZİYİ, ORTAKLARDAN BİRİNİN VEYA BİR GASIBIN EKMESİ

11- EKMESİ İÇİN, BİR ORTAĞA VERİLMİŞ BULUNAN BİR YERİN SATILMASI

12- MUAMELE VE MUZÂRAA'NIN FESHİNDE ÖZÜR..

13- ÇİFTÇİ VEYA İŞÇİNİN ÖLÜMÜ HÂLİNDE, YAPTIĞI ZİRÂİ İŞLER BİLİNMİYORSA DURUM NE OLUR?.

14- HASTANIN, MÜZÂRAA VE MUAMELESİ

Hastanın, Müzâraa Ve Muâmeıe Hakkındaki İkrarı

15- MÜZARAA VE MUAMELEDE REHİN..

16- MÜZÂRAA VE MUAMELE İLE BİRLİKTE, BİR KÖLEYİ AZÂD ETMEK VEYA MÜKATEP KILMAK..

17- MÜZARAA VE MUAMELE KARŞIĞINDA TEZEVVÜC, HULÛ' VE KASDEN ADAM ÖLDÜRMEKTEN DOLAYI SULH YAPMAK..

18- MÜZÂRAA VE MUAMELEDE VEKÂLET.

19- ÇİFTÇİYE TAZMİN ETTİRİLECEK ŞEYLER..

20- MÜZARAA VE MUÂMELE'DE KEFALET.

21- KÖLEYE SABİNİN MÜZÂRAASI

22- TARLA SAHİBİ İLE ÇİFTÇİ ARASINDAKİ İHTİLÂF.

23- SÖZLEŞME OLMADAN, BİR ARAZÎYİ EKMEK..

24- MÜZÂRAA VE MUAMELE HUSUSUNDA ÇEŞİTLİ MES'ELELER..


KİTÂBÜ'L-MÜZÂRAA
 
(ZİRAAT ORTAKLIĞI)
 
1- MÜZÂRAA'NIN (= ZİRAÎ ORTAKLIĞIN) MEŞRÜVETİ; MÂNÂSI, RÜKNÜ, CAİZ OLMASININ ŞARTLARI, HÜKMÜ VE MÂHİYETİ MÜZÂRAANIN MEŞRULUĞU;
 

Müzâraa'nın meşruluğu, Peygamber (S.A.V.) Efendimizin sün­neti ile sabittir. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, Hayber'de müzâraat uygulamıştır. İnsanların buna ihtiyacı vardır.

Bu, îmâmeyn'in kavlidir.

Müftâbih olan da budur.

Dolayısıyle, bu gibi akidler, sahih olan akidlerdendir.

Fakat, İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu akid meşru akidlerden değildir. Yani müzâraat meşru değildir. Arazi sahipleri isterler­se, âmili (= çalışan, ekip- biçen şahsı) bir bedel mukabilinde isticar edebilirler. [1]

 

Müzâraanın Mâhiyeti:
 

Müzâraa: Bir nevi şirkettir. Ve iki tarafça, arazinin bir taraftan ve­rilmesi, ziraatin de diğer tarafça yapılması gibi şeyler üzerine yapılan bir akiddir. Serahsi'nin Muhuytı'nde de böyledir. [2]

 

Müzâraa'nın Rüknü:
 

Müzâraanın rüknü: Icâb ve kabuldür.

Yani, yer sahibinin, âmile: "Bu yeri, sana ekim için verdim." de­mesi ve çahşıcının da "Kabul ettim." veya "Razı oldum." demesidir.

Ziraatcinin kabulüne, rızasına delil bulunursa; aralarındaki akid ta­mam olur. [3]

 

Müzâraanın Sıhhatinin Şartları:
 

Müzaraamn sıhhatli olması için, bu akidde aranan bazı şartlar vardır.

Bu şartlardan her hangi biri bulunmazsa; müzâraa sahih olmaz. Bu şartlardan bir kısmı ziraatciye; bazıları, ziraat âletlerine; bazıları da ekilen şeye; bazıları ziraata; bazıları içinde ziraat yapılan yere; bazıları ise, zi­raat müddetine râci şartlardır. [4]

 

Ziraatçı İle İlgili Şartlar:
 

Ziraatçıya dönük şartlar iki nevidir.

Birincisi: Akıllı olmak; deliye ve sabiye ziraatçılık yaptırılmaz. Buluğ müzaraamn şartından değildir. İzinli sabiye, bir defa ziraatçılık yaptırmak caizdir. Ziraatcinin hür olması da şart değildir.. izinli köleye de bir defa ziraatçılık yaptırmak caizdir. İkincisi: İmâm Ebfi Hanîfe (R.A.)'nin kıyâsına göre, ziraatcinin mür-tet olmaması da gerekir.

İmÂmeyn'in kıyâsında ise, bu müzaraamn şartından değildir. Mür-tedin, hâli hazırdaki ziraatçılığı geçerlidir. [5]

 

Ekilecek Şeye Âit Şartlar:
 

Tohumun belirli olması şarttır. Neyin ekileceği, bilinmelidir. Ancak, arazi sahibi: "Ne istersen öhu ek." derse; bu müstesnadır.

Ve bu caizdir. Bu durumda ziraatci, dilediğini eker.

Yalnız izinsiz ağaç'dikemez. Çünkü, ziraat akdinde, ağaç dikmek yoktur. Bedâi'de de böyledir.

Ne kaoar tohum edileceği şart koşulmaz. Çünkü tohum, o ara­ziye göre ekilir ve o zaman belli olur.

Tohumun cinsinin açıklanmaması, şayet tohum tarla sahibinden olacaksa, caizdir. Çünkü, onun için tohumu vermeden önce, tohumun du­rumunu söylemesi, emir ve te'kid olur. Bu ise, akid vaktinde söylenir.

Şayet tohum, ekeci (= âmil) tarafından verilecek olur ve tohumun cinsi de açıklanmazsa; müzâraa fâsid olur. Çünkü o, yer sahibi hakkın­da lüzumludur. Tohum saçılmadan (= ekilmeden) Önce olur ve yapıla­cak bütün işler âmile havale edilirse, (Meselâ: Arazi sahibi âmile (= eki­ciye): "îster senin tarafından eK; istersen benim tarafımdan ek." der ve yapacağı işi ona havale ederse) o da buna razı olursa; müzâraa caiz olur. değilse, tohum âmil tarafından olunca, bu tohumun cinsi de belir-tîlmezse; bu durumda müzâraa fesada gider.

Şayet, bir şey ekmişse oda caiz olur. Çünkü tarla boş kalmamış ve fesâd zail olup gitmiştir. Zira tarla ekilmiştir ve bu caizdir. [6]

 

Müzâraanın Sıhhatinin Diğer Şartları:
 

Mezrûatm akid sırasında söylenmesi şarttır. Bu hususta susulursa; akid (= sözleşme) fâsid olur. Mezrûatm birisi: her iki taraf için olması da şarttır. Şayet çıkacak olan mahsûl, sadece birinin olacaksa; bu akîd sahih olmaz.

Bu şartlardan birisi de; ortaklardan her birisinin hissesi, o çıka­cak mahsûlden olacaktır. Hatta başkasından olmasını şart koşarlarsa, bu durumda akid sahih olmaz. Çünkü, ortaklıkta bu şart lâzımdır. Or­taklıkta bir şart kesilince, o akid fâsid olur.

Bu şartlardan birisi de: Hissenin çıkacak mahsûlün, belirli cüz'ü (parçası) olmasıdır.

Hatta ortaklardan birisi, "belirli ölçek kendisinin olacaktır." Diye şart koşarsa, bu akid sahih olmaz.

Diğerinden fazla Ölçek alacağını şart koşmakda caiz olmaz.

Buna binâen, birisi için "tohumun onun olacağı" şart koşulsa ve geri kalacak kısım taksim edilecek olsa, bu müzaraada sahih olmaz. Çün­kü, o tohumu kadarını çıkarmıştır. [7]

 

Arazi İle İlgili Şartlar:
 

Arazinin zirâata elverişli olması şarttır.

Hatta ekilecek şey, basit nane gibi değersiz şeylerse, akid caiz olmaz.

Fakat yer ziraata elverişli olur; fakat, müddeti içinde bir arıza se­bebiyle (vaktinde suyunun kesilmesi gibi, zamanın kış olması gibi ve ben­zeri arızalar sebebiyle) müddeti içinde ekilmez ise, oraya yeniden bir şey ekmek caiz olur.

Ekilecek yerin, belirli olması da şarttır.

Şayet belirsiz bir yer olursa, müzâraa sahih olmaz. Çünkü, bu ni-zaa başlangıç olur.

Şayet, bu yere buğday ekilecekse; oraya arpa ekilince, bu durum­da akid sahih olmaz; fâsid olur. Çünkü içine ekilecek belirli değildir. Eğer: "Bazı yerine buğday ek; bazı yerinede arpa ek/' derse; bu akid de sahih olmaz; fasid olur. Çünkü, burada arpa ve buğday ekilecek yer­lerin ayırılmasma karar verme âmile bırakılmıştır. Ve bu iş cehâleten böyle yapılmıştır.

Şayet: "Filan yere arpa ek; filan yere buğday ek." demişse, işte bu caizdir. Çünkü yerlerini ayırmıştır. Cehalet yoktur.

Bu yerin, akid yapan şahsa ait olması ve boş bulunup, yer sahibi ile âmil arasında ortaklaşa ekilecek olması da şarttır.

Hatta o yerde amel (= çalışmak) yer sahibine şart kılımrsa; bu sa­hih olmaz. Yapılacak işte, tahliyenin bulunmadığından dolayı... Bedâi'-de de böyledir.

Tahliye: Yer sahibinin, âmile: "Bu yeri, sana teslim eyledim." demesidir.

Tahliye, yerin sözleşme zamanında, boş bulunmasıdır. Eğer, bu yerin içinde, ekili bir şey bulunur ve o da bitmiş (= çıkmış) olursa; akid caiz olur. Ve bv, bir muamele olur; müzâraa olmaz. Şayet, o yerin içinde ekili bir şey bulunur ve o da yetişmiş ve olgunlaşmış olursa; bu akid ca­iz olmaz. Çünkü ekili şey yetiştikten sonra, çalışmaya ihtiyaç olmaz. Ça­lışma muamelesinin özrü meydana çıkmış olur. Fetâvâyi Kâdihân'da da böyledir. [8]

 

Zirâat Vasıtaları İle İlgili Şartlar:
 

Akid zamanı, ziraatcinin Öküzünün (~ vasıtasının) bulunması şart­tır, akidde o maksûd olursa, müzâraa bozulur. [9]

 

Müzâraa'nın Müddeti:
 

Müzâraa müddetine gelince; bu müddetin belirli olması şarttır. Belirsiz bir müddete müzâraa akdi sahih olmaz. Bu müddet açıklan­malı ve bidayeti, nihayeti (= başı, sonu) belli olmalıdır. Bedii'd e de böy­ledir. Şayet açıklama yapılır ve müddet de, mezrûatın yetişmesinden önce olursa (yâni ziraat mahsûlü yetişmeden, müddet bitecek olursa) bu mü-zaraa fâsid olur.

Keza, müddet beyan edildiği zaman, birisi hayatta yoksa veya onun temsilcisi yoksa; bu akid de caiz olmaz Zehiyre'de de böyledir. [10]

 

Müzâraada Hisselerin Belirtilmesi:
 

Müzâraada hisseler açıklanmalıdır. Böylece o yerden çıkacak mah­sûlün bir yönden inkıtaa uğraması engellenir. Serahâ'nin Muhuytı'nde de böyledir.

Şayet herbirinin hissesi belirlenirse; duruma bakılır: Tohumun hangi yönden olacağı açıklanmışsa; bu müzâraa, kıyâsen de istihsânen de caiz olur. Bu takdirde, tohum belirlenen yönden olur. Hulâsa'd a da böyledir.

Bu şartlardan birisi de; tohumun, hangi taraftan olacağının açık-lanmasıdır. Zira tohum, eğer arazi sahibi tarafından olacaksa; bu mü-zaraa, âmil için isticar olur.

Şayet tohum, âmil tarafından olacaksa; bu durumda da müzâraa, o yeri icarlama olur.

Akid meçhul olursa, ahkâm Muhtefir olur.

Akid ( = sözleşme) sırasında, tohumun açıklanması gerekir. Tohum ekildikten sonra, o yeri ve tuhumu, o adama vermek caiz olur. Sonra yer sahibi o yeri geri alır ve oraya tohum ekerse, müzâraa bozulmuş olur. Bu, bir iane de olmaz.

Fakıyh Ebû Bekir el-Bdhî, şöyle buyurmuştur:

Örfde ne ise, o hükmedilir. Eğer,, o beldede, tohum amil tarafın­dan veriliyorsa; tohumu, o verir; yer sahibi tarafından veriliyorsa; o verir. Burada örfe itibar edilir. Ve tohum hususunda örfe göre hükmedilir. Eğer tohum müştereken verilirse, müzaraa sahih olmaz.

Bu, akid sırasında, nasıl olacağım söylemedikleri zaman böyledir.

Şayet akid sırasında konuşurlar ve arazi sahibi: *'Arazimi sana veriyorum; onu, benim için ekeceksin." veya: "Seni icarlıyorum; çıkacak mahsûlün yarısı senin olacak." derse; bu durumlarda, tohum arazi sa­hibinden olur.

Eğer: "Sen ekeceksin; tohum senden olacak." derse; tohum âmil tarafından verilecektir. Fetâvâyi Kâdîtaân'da da böyledir.

İbnü  Riisiem,   İmâm  Mubammed  (R.A.)'in  şöyle  buyurduğunu nakletmiştir:

Bir adam, başka birine: "Şu yerimi sana bir seneliğine yarı yarıya icara verdim." veya "Üçte birine... verdim." derse; caiz olur. Bu du­rumda tohum, zirâat yapacak şahsa ait olur.

Şayet: "Şu yerimi, sana müzaraa için verdim." veya "Arazimi, sana üçte bire, müzaraa olarak verdim." derse; işte bu caiz olmaz. Burda, tohum açıklanmış değildir.

Eğer: "Arazimi, ziraat için, sana icara verdim. Bu yeri, üçte bire ekersin." derse; işte bu caiz olur. Ve bu durumda da tohumu da arazi sahibi verir, Zehiyre'de de böyledir. [11]

 

Müzaraa Akdini İfsâd Eden Şartlar:
 

Çıkacak mahsûlün, ortaklardan —sadece— birinin olmasını şart koşmak, müzaraa akdini ifsâd eder. Zira bu, ortaklık şartını bozmak olur.

Çalışmanın arazi sahibinden olmasını şart koşmak da müzaraa akdini ifsâd eder. (= bozar) Çünkü, bu:

Ziraat âletinin, yer sahibine ait olması şartı da fâsiddir. Ziraata âit her şeyin önceden hazırlanması (sulaması, muhafazası, kanalının kazılması ve benzerleri gibi) gerekir. Taksimden sonra, mah­sûlün temizlenmesi, müzaraa şartının haricindedir.

Taksimden sonra, herkesin mahsûlünü evine taşıması, kendisine aittir.

İmâm Ebu Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: Yapılacak işler insanların teamülüne bağlıdır. Ekini biçmek, sür­mek, savurmak, elemek ve benzeri şeyler gibi...

Mâverâü'n-Nehir âlimlerinden bazıları böyle fetva vermişlerdir. Bu, Nasyr İbni Yahya, Muhammed bin Seleme (ki bu zat Horasan âlimlerindendir.) bu görüşü ihtiyar eylemişlerdir. Bedâi'de de böyledir.

Âmilin, arazi sahibine, mahsûlü biçip savurmasını şart koşması, fâsiddir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bununla fetva verilir. Ktibrâ'da da böyledir.

Nasıyr bin Yahya ve Muhammed bin Seleme'nin şöyle buyurdukları nakledilmiştir:

Bunların tamamı âmile aittir. Şart koşsun veya koşmasın fark et­mez. Örfün hükmü budur. Şemsül-Eimme Seraba'de: "Sahih olan budur. Bizim yurdumuzda böyledir." demiştir.

Şeyh Ebû Bekir bin Fadl'da, zahir olan örfe göre fetva vermiştir. Fetâ­vâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bu şartlardan birisi de: Samanı kimin alacağı hususudur. Ve bu, şarta bağlıdır: Tohum kimin ise, saman onun olacaktır. Böyle olmazsa, taraflar, samana da değilse ortak olacaklardır.

Müzâraa müddeti içinde, âmil her türlü ameli işleyebilecek; du­varını yapacak, kanalını kazacak, çukurunu açacak, menfezini tanzim edecek ve benzeri lüzumlu işleri yapacaktır. Ve bu, müzaraa müddeti­nin sonuna kadar böyle devam edecektir. Yâni, çiftçi, aldığı yeri, aldığı gibi geri teslim edecektir.

Sürme işine gelince, o da şarta bağlıdır. Âlimlerimiz: "Bunların nok­sanlığı, müzaraatı bozmaz." demişlerdir.

Sahih olanı da budur.

Şayet, mal sahibi, sürme İşinin, iki defa olmasını şart koşarsa, çitci bu müzaratı bozar. Zira, sürmek; bir ekmeden önce, bir de hasaddan sonra sürmek ve o araziyi, sürülmüş olarak geri vermektir ve bu, müf-sid bir şarttır. Çünkü hasaddan sonra o yeri sürmek, o senenin işi değildir.

Fakat, ekimden önce iki defa sürmeyi şart koşar ve bu sürmenin menfaati sonraya kalırsa yine akid fasid olur.

Şayet menfaati sonraya kalmazsa, bu şart müzaraatı bozmaz. [12]

 

Müzâraatın Hükümleri:
 

Ziraatın ıslahı (= iyi olması) için gereken ihtiyacın temini, ekici­ye aittir.

Gübresi gibi, içindeki kökleri söktürmek gibi ve benzeri masrafları yapmak —hisseleri nisbetinde— ikisine aittir.

Çıkan mahsûlün —şartlarına göre— aralarında taksim edilmesi de şarttır.

Şayet o yerden hiç bir şey çıkmaz ise, hiç birine de bir şey veril­memesi de şarttır. Çalışana, çalıştığının karşılığı ve tohum verene, to­humunun karşılığı verilmeyecektir. Bedâi'de de böyledir.

Çıkan mahsûl, yetişmeden önce zayi olursa; (bir âfet dokunması gibi...) yine hiç bir tarafa bir şey yoktur. Zehiyre'de de böyledir.    

Tohum sahibi tarafından bir akid yapılınca, diğerinin bunu ka­bul etmesi de şarttır.

Şayet imtina ederse, (Meselâ: Ben ziraatçılık yapmak istemiyorum." derse" —özrü olsun veya olmasın—, öyle kalır. Bedâi'de de böyledir.

Tohum yere saçılınca; iki taraf artık ortaklaşmalardır. Onlar­dan birisi, bu ortaklığı bozamaz. Ancak özrü olursa, o müstesnadır. Mu-hıyt'te de böyledir.

Müntekâ'da, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur:

Şayet tohum arazi sahibi tarafından verilecek olur ve onu müzâna (= ziraatçıya) vermiş bulunursa; artık, müzaraatı bozamazlar.

Şayet vermemişse, arazi sahibi akdi bozabilir; fakat, diğeri bo­zamaz. Zehiyre'de de böyledir.

Bunlardan birisi de: Ekicinin, ekeceği yeri sürmeye mecbur edi­lip edilmemesidir. Bu hususta iki durum vardır: Sözleşmede bunu şart koşmuşlarsa, ekici orayı sürmeye cebredilir. Eğer, bu hususta susmuş-larsa, duruma bakılır: O yer, sürülmeden ekileni bitirecek hâlde ise, halkın örfünde de böyle bir şey varsa; ziraatçı cebredilmez.

Şayet ekilecek şey asla çıkmayacak durumda ise, yine, o yeri sür­meye cebredilir.

Buna binânen, ziraatçı, ziraatı sulamakdan imtina eder ve o yer, sulamaya muhtaç olmayıp, ekilen şey sulamadan da bitecekse, sulama­ya mecbur tutulmaz.

Şayet sulamadan kifayet etmez ise, ziraatci icbar edilir.

Çıkacak olan mahsûldeki hisseyi artırmak veya ondan eksiltmek. Aslolan, bunda iki durum vardır:

Bu, ya ekici tarafından; veya arazi sahibi tarafından olur.

Tohum, ya ekicinin, veya tarla sahibinin olur. Tohum ekici tara­fından, olur ve bunu hasattan sonra verecek bulunur; muzâreada yarı ya­rıya ortak olur. Ve bu çiftçi kendi hissesinden altıda bir artırabilirse, bu ziyadelik caiz olmaz; yarı yarıya taksim ederler.

Şayet arazi sahibi, hissesinden, ekiciye altıda bir fazla verir; buna da iki taraf razı olursa; işte bu fazlalık caiz olur. Çünkü önceki çiftçi­nin amelinden sonra, sözleşmenin üzerine yapılan bir verimdir. O yer sahibinin hakkıdır; diğerine ise fazladan bir menfaatır ve caiz değildir. İkincisi ise, ücretten düşürmedir.

Bunlar, tohum âmilden olduğu zaman böyledir.

Şayet tohum arazi sahibi tarafından verilmişse; onun artırması eâ-. iz değildir; diğeri artınrsa caiz olur.

Bu, hasaddan sonra böyledir.

Şayet hasad öncesi olursa; hangi taraftan yapılırsa, yapılsın caiz­dir. Bedâi'de de böyledir. En doğrusunu bilen Allshu Teâla'dır. [13]

 

2- MÜZÂRAA'NIN ÇEŞİTLERİ
 

Aslolan yerden, çıkan mahsûlün, bir kısmından ücret almanın caiz olmasıdır.

Keza, bundan âmilin ücret alması da caizdir. Fakat, bu ikisinden başkasının alması caiz değildir. Muniyt'te de böyledir.

"Müzaraa caizdir." diyen kavle göre, iki nev'idir: Birincisi: Arazi birinin olması hâli.

İkincisi: Arazinin, ikisinin olması hâlidir. Şayet, arazi birinin ise; o da iki nevidir: Birincisi: Tohumun ortaklardan birisinin olması;-İkincisi: Tohumun ikisinin olması hâlidir. [14]

 

Caîz Olan Ve Caiz Olmayan Müzâraa Şekillerî
 

Şayet, arzi birinin olur; tohumda diğerinin olursa; işte bunda al­tı durum vardır; bunlardan üçü caiz; üçü ise fâsiddir. [15]

 

Caîz Olan Müzâraalar:
 

1-) Yer, ortaklardan birinin olur; tohum, öküz ve çalışma ikin­cisinin olur ve yer sahibi için,'* çıkacak olan mahsûlden belirlli bir mik­tarı*'şart koşarlarsa; işte bu caizdir. Çünkü, bu durumda tohum sahi­bi, o yeri, çıkacak olan şeyden belirli bir miktarla icarlamış olur.

2-) Çalışmak birinden, diğer her şey diğerinden olması hâli bu da câîzdir. Çünkü, yer sahibi, çıkacak olan mahsulden belirli bir mik­tar karşılığında âmili yerinde çalıştırmak için icarlamişür.

3-) Yer ile tohum birisinin; çalışmakla öküzde ikincisinin olma hâlidir, tşte bu da caizdir. Çünkü yer sahibi, diğerini, öküzuyle birlik­te, yerinde çıkacak mahsûlden belirli bîr miktar karşılığında icarlamışür. [16]

 

Fâsîd Müzâraalar
 

Şu üç müzâraa şekli fasidin

Birincisi: Yere ve öküz birinden; diğerleri, diğerinden olması şar­tı ile yapılan müzâraa fâsiddir. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ise, bulun­duğu yerin örfü böyle ise caizdir.

Fetva zâhirü'r-rivâyeye göredir. Çünkü yerin menfaati, öküzün men­faati cinsinden değildir.

Gerçekten yerin menfaati, tabiatının kuvvetiyle tohumu isbattır.

Öküzün faydası ise, çalışmaktır.

öküzün faydası, yerin faydasının cinsinden olmadığı İçin, öküz yere tâbi değildir. O takdirde çıkacak olan şeyden, öküzün ücereti bakî ka­lır; bu da —yalnız öküzün bir taraftan olması gibi— fâsiddir.

İkincisi: Yalnız tohumun bir taraftan olup, diğerlerinim ikinci taraftan olma hâlidir. îşte bu da fâsidir. Çünkü, tohum sahibi yeri icar-lamış oluyor; o ise sahibinin elinde kalıyor; icarlayanın elinde olmuyor. Buna binâen, şayet, üçüncü, dördüncü kişilerin birer öküzü oilsa da, onlar da ortak olsalar; işte bu da fâsid olur.

Üçüncüsü: Tohum ve öküz birinden olup, yer ve çalışmanın diğe­rinden olması hâli. Bu da fâsiddir.

Yer birinin, tohum diğerinin olur ve çıkacak mahsûle ortak ol­mak şartıyle, başka bir şahsın çalışmasını şart koşarlarsa; bu da fâsidir. Çünkü, bu durumda yer sahibi, çalışan şahsa: "Tohumumu, tarlama, çıkanın tamamı benim olmak şartıyle ek; tohumu ek çıkacak mahsûlün tamamı senin olsun.''demiş gibi olur ki, işte bu fâsiddir. Çünkü bu mü-zaraa, şartlıdır.

Eğer ikisi arasında şart koşarlar ve"yerden çıkanın üçtebiri veya üçte ikisi âmilin olacaktır. Ve üçte biri, yer sahibinin olacaktır"derlerse; veya bunun aksine şart koşarlarsa; işte bu ariyeti'I-arz, müzaraada

fâsidir.

Müzâraa fâsid olduğu zaman, yerden çıkan mahsûlden, yer sahibi tohumu nisbetinde; âmil de tohumu nisbetinde alırlarsa; bu fâsiddir.

Yapılacak en güzel hareket her biri tohumunun miktarı kadarını alıp; fazlasını tasadduk ederler. Çünkü, fazlalık fâsid bir akid ile yapılmıştır.

Şayet yer ve tohum onlardan birisinin olur ve "beraberce çalışa­rak çıkacak mahsûlü yan yarıya taksim etmeyi" şart koşarlarsa; bu ca­izdir. Çünkü, onlardan   herbiri, o  yere  yarı   yarıya—tohumları nisbetinde—çalışmışlardır.

Eğer yer, ortakların ikisinin; tohum ve çalışma ise birinin olur ve "yerden çıkacağı, yan yarıya paylaşmayı"şart koşacak olurlarsa; iş­te bu caiz olmaz. Çünkü, onlardan birisinin tohumu yoktur. Bu durumda o, diğerine: "Tohumunu tarlana ek; çıkanın tamamı seni almak üzere; tohumunu benim tarlama da ek çıkanın tamamı benim olmak üzere' demiş olur ki, işte bu akid(söyleşme), müzâraa hakkında caiz değildir.

Şayet tohum birinden iş de diğerinden olur ve çıkan mahsûlü müş­terek taksim ederlerse; bu caiz olmaz. Çünkü tohum sahibi, arkadaşı­na, bu tohumun yansını bağış yapmış olur; yansıda ameline karşılık borç olur. Bu da bâtıldır.

Keza, yukarıdaki mes'elede, "çıkacak mahsûlün üçte ikisi âmi­lin, üçte biride yeri verenin olacaktır"diye şart koşarlar veya bunun ak­si olursa; batıldır. Zira çıkacak şeyin fazlasını nefsi için şart koşmak batıl olur.

Eğer, tohum âmilden olduğunda,"çıkacak mahsûlün üçte ikisi­ni, ona vermeyi" şart koşarlarsa; bu caiz olur. Zira, tohumu olmayan tarla sahibi, yerini ziraat için vermiştir. Çıkacak mahsulün üçte ikisini tohum sahibine vermeyi şart kaşsalar bile bu akid caizdir.

Yer de, tohum da ikisinin olur ve, birinin çalışmasını, çıkacak olan mahsûlü yan yarıya bölüşmek"üzere şart koşarlarsa; bu caizdir.Ça­lışmayan şahıs onun hissesinde yardımcı olmuş olur.

Yer ve tohum ikisinin olduğunda; yer sahibine, "çıkacak mahsû­lün üçte birinin, âmile de, üçte ikisinin verilmesini şart koşarlarsa—iki rivayetten esahh olana göre, bu da caiz değildir.Çünkü, çıkan mahsûl, onların tohumlarının nümalanmışıdır.

Tohum iki kişiden olduğunda, çıkacak mahsûle ortak olmuşlar ve çalışan şahıs üçte ikiden fazlasını alırsa; müşterek ameli sebebiyle, ona fazla bir şey alması gerekmez. Geçen mes'ele gibi, üçte ikisi tohum sahibine şart kılınırsa, caiz olmaz. Çünkü o, kendi nefsi için arazisiz ve tohumsuz ve amelsiz olarak almıştır.

Şayet, tarla ikisinin olur ve tohumu veren şahsa, çıkacak olan mahsûlün üçte ikisini vermeyi şart koşarlar; kalanı da yarı yanyataksim edecek olurlarsa; bu caiz olmaz.

Eğer tohumun üçte ikisini âmilin vermesine karşılık olarak, çıka­cak mahsûlün aralarında yarı yarıya bölüşülmesini şart koşarlarsa; bu da caiz olmaz. Çünkü, bu takdirde, tohumu veren, âmile "Sen* tohu­munu, çıkacak mahsûl senin almak üzre ek. Benim tohumumla senin tohumunu da çıkacak benim olmak üzre ek. "demiş olur; ki bu da caiz olrnaz.

Bir adamın yeri var; bir başka adamdan, ekmek için tohum al­mak ve tarladan çıkan mahsûle ortak olmak istiyor; buna çâre:Ondan, tohumun yansını satın alır. Satıcı da, onun parasını teberru eder. Son­ra da, ona: "Bu tuhumun tamamını ek; çıkacak olan mahsûlün yarısını sen al; yarısı da benim olsun. "der. Hızâaetü'l-MufÜVde de böyledir.

Ziraatçi'nın, Ziraat işlerinden hiç bîrini yapmaması da müzâre ayı ifsâd eder. Çünkü akidde o vardı. Ve onu yapmayınca, müzaraa fasiddir.

Çıkacak olan mahsûlün tamamının ekicinin olması da müzâraa-yı ifsâd eder.Tohum, ister yer sahibinden olsun, isterse ekiciden olsun farketmez. Bir şey, tasadduk edilmesi de gerekmez.

Tohumun yer sahibinden olup, âmile ecr-i misil verilmesi hâli ge­çerlidir. Tohum â.nil tarafından olmuş olsaydı, onun yer sahibine ecr-i misil vermesi; müzaraamn fâsid olmasını gerektirirdi.

Tohum tarla sahibinden olduğu zaman âmilin ecr-i misil alacak­lı olması hâlinde çıkan mahsûlün tamamı temizdir (helâldir). Şayet to­hum âmil tarafından olur ve çıkan mahsûle,yer sahibi ecr-i misil borç­lanırsa; çıkan mahsulün tamamı temiz olmaz. Bilakis tohumu miktarı­nı veya çalıştığı kadarın ecr-i mislini alırsa, temiz olur.Fazla kalanını tasadduk eder.

Fâsid muzaraada —yer kulamlmadıkca— ecr-i misil gerekmez.

Onlardan birisi de: Fâsid müzarada —belirtildiği kadar— ecr-i misil gerekmesidir.

İmâm Muhammet! (R.A.)'e göre, Tam ecr-i misil gerekir.

Bu, ücret onun hissesinin tamamı olduğu zaman böyledir ki o, akid sırasında ikisi tarafından söylenmiştir.

Şayet söylenilmemişse, bi'1-icma ecr-i misil gerekir. Bedâi'de de böyledir.

Yer esahibi ve ekici, ziraatın —müzâraa fâsid olduktan sonra—-temiz (helal) olmasını isterlerse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) İmftmeyn'e göre bu hususta bazı durumlar vardır:

İmâm Ebo Hanîfe (R.A.)'ye göre, bir yerde, muzaraa sahih olur.

İmameyn e göre, bu durumun ne olduğunu Şeyhü'l İmâm hmüî Zâ-hid nakletmiştir. Şöyleki: Biri yer sahibinin, diğeri ise ekicinin, olmak üzere iki hisse ayrılır. Yer sahibi, ekiciye: Sana karşı, bana vâcib olan, yerin ecr-i mislini veya noksanını vermektir. Benim sana amelinin ecr-i mislini ve tohumunun bedelini vermem gerekir. Buna göre, bu buğday karşılığında anlaşma yapalım mı? der; çiftçi de: Anlaşmayı yaptım. Se­nin bana, öküzümün, tohumumun amelimin ecr-i mislini vermen gere­kir. Benim de sana, tarlayin veya onun noksanlanmasının ecr-i mislini vermem gerekir. Sen anlaşmayı benimle yaptın."Sana gerekeni sen yap-

Un; bana gerekeni de —bu buğday karşılığında— ben yaptım."der; yer sahibi de: "Anlaştık." der ve karşılıklı râzi olurlarsa; işte bu, her iki taraf için de helâl olur ve aldıklarını iade etmeleri gerekmez. Karşılıklı rıza gösterince, habaset zail olup gider.

Müzaraanın fâsid olmadığı yerde, öküzler bir tarafa âit olur ve bu, şart koşulursa; müzâraa fâsid olmaz.

Öküzlerin icarlanması şart koşulursa, yine müzâraa fâsid olmaz. Öküzleri icarlamadan murad bir açıklamadır. Dolil bulunur da icar şartı olmaz ise (Meselâ: »Öküzlerle çift sürülür, ve çalıştınlırsa bu bir delil­dir. Veya, öküzleri bağışlar veya mîras kalır yahut satın alırsa) işte bun­lar caizdir. Öküzlerden ikisinden birini icarlar ve tohum birisinden olursa yine caizdir. Fakat yerin birinden, tohumun ise, her ikisinden; çalışma­nın da yeri verenden olması şart koşulursa, (Bunun şekli: Bir adam, yeri-munuda birlikte ekecekler) işte bu takdirde, biz burada üç mes'ele (du­rum) vardır; deriz:

Mahsûlün üçte ikisi, tarla sahibinindir. Üçte biri diğerinin dir; "di­ye şart koşarlarsa;Bu durumların tamamı fâsiddir. Müzâraa fâsid olunca, çıkan mahsûl aralarında tohumlan nisbetinde taksim edilir. Muhiyt'de böyledir.

En doğrusu bilen Ailahu Teâlâ'dır. [17]

 

3- MÜZÂRAADARİ ŞARTLAR
 

Bir adam, diğerine yerini ve tohumunu, onun öküzüyle ekip biç­mesi ve çalışması karşılığında ücretini vermek ve çıkanın tamamı ken­disinin olmak şartı ile verirse; şartlan böyle olursa; bu caiz olur.

Bunu, İnftaı Mskssıned (R.A.) Ö-Asl kitabında, böyle söylemiştir ve bununla, "bu işlemi yapmak caiz olur"demeyi murad eylememiştir. "Müzaraa caiz olur", demek istemiştir.

Çünkü bu, bir müzara akdi değildir.

Zira, müzâraa akdinde çıkacak mahsûle ortak olmak vardır. Bu du­rumda ise ortaklık yoktur.

Ancak, çıkacak olanın tamamının, tohum sahibinin olması şart ko şulursa; bu caiz olur.

Çıkacağın tamamının ekicinin olacağı şart koşulursa işte bu da ca­izdir. Çıkacağın tamamının ekicinin olması" mes'elesi, tohumun, onun tarafından olması hâli için söz konusudur.

Burada da bir takım vecihler vardır:

Yer sahibi, bir adama: Tohumundan bir kür, tarlama ek; çıkaca­ğın tamamı benim olmak üzere..."derse; işte bu fâsiddir. Çünkü, to­hum sahibi, bu surette, o yeri, "çıkanın tamamı yer sahibinin olmak üzere"icarlamış oluyor, isticar ise, o yerden çıkanın bir kısmım almak­la olur. Bu durum kıyâsa muhalifdir.

Bu akid fâsid olunca, çıkanın tamamı tohum sahibinin olur. Yer sahibine ise ecr-i misil verir.

Ve çıkan mahsûl, tohum sahibine helâl olur.

Ancak, tohumunun misli kadarı ve alacağı kadan helâl olur; faz­lasını tasadduk eder.

Şayet, yer sahibi, ekiciye: "Yerime (tarlama) tohumunu ek; çı­kacağın tamamı benim olacak.' 'derse; işte bu caizdir. Bu durumda âmil, tarla sahibine, tohumunu borç olarak vermiştir, Çıkanuı tamamı tarla sahibinin olur.

Ekici ameline karşılık muayyen bir ücret alır.

Eğer: "Yerime (tarlama) tohumunu ek; çıkacak olanın tamamı se­nin olmak üzere."derse; işte bu fâsiddir. Bu durumda da, mahsûlün ta­mamı tarla sahibinin olur. Çiftçi ise tohumunun ve çalıştığının bedelini alır.

Keza, tarla sahibi, ekiciye: "Tohumunu tarlama ek; çıkanın ta­mamı senin olmak üzere, "derse; işte bu da caiz olur. Bu durumda, çı­kanın tamamı tohum sahibinin olur. Ve yer sahibi, orayı ariyet olarak vermiş olur. Zehiyre'de de böyledir.

Tarla sahibi ziraatçıya:"Tohumu tarlaya ek; çıkana ortak olmak üzere, "derse işte bu müzaraa da caiz olur.

Bu durumda çıkan malsülü, yarı yarıya taksim ederler. Tohum sa­hibi, tohumunu tarla sahibine (o:"benim için ek"dediği için) ödünç ver­miş olur.

Görmüyor musun ki:Tarla sahibi, ziraatçıya: "Bana yüz dirhem borç ver"dediktensonra:"Ona bir kür buğday satın aî ve benim için tarlaya ek; çıkacak mahsûle ortağız."dese; Bu caiz olmaz mı? (Caiz olur).

Fakat, tarla sahibi, ziraatçıya, tohumu müzara için, —tarla sa­hibine, bir kür vermek üzere "tarlasına ekmek için verdiğinde; ziraatçı AHahu Teâlâ'nın vereceği nzkı temin gayesi ile bir yıl çalışacak ve çıka­cak mahsûle de ortak olacak olsalar; işte bu, tohum sahibi için fâsiddir.

Bu EI-As! kitabının Müzâraa bölümünde yazılmıştır.

Me'zun kitabının baş kısmında şöyle zikredilmiştir: Gerçekte bu durumda ziraat yer sahibinindir.

Şeyhü'î-islâm'da, Mivnraal kitabının şerhinde şöyle buyurmuştur: Bu iki mes'ele arasında fark yoktur. Fakat bunların te'vili (açıkla­ması) vardır. Me'zun kitabında, bizim söylediğimiz gibi, tohum sahibi, yer sahibine: "Nefsin için ek; çıkana ortağız, "derse; bu durumda ziraat, yer sahibinin olur.İşte bu şahıs çiftçidir. Çünkü çiftçi yer sahibine tohumu borç vermiş olur."Nefsin için ek"demiş olması sebebiyle, örfe göre bu böyledir.

Müzâraa, fesada gitse de, mahsûl yer sahibinde kalmıştır.

Gerçekten, Hİşam, bu mes'eleyi, Nevidir isimli kitabının mezun bah­sinde, bizim Müzaraa kitabında söylediğimiz gibi yazmıştır da, tohum sahibi, yer sahibine "nefsin için ek". Sözünü söylememiştir.

Ancak, tohum sahibi, yer sahİbine:"Onu ek; çıkacağa ortak olma­mız için."derse; bu durumda çiftçi tohumu borçlanmış olmaz.Tohum sahibinin mülkünde kalmış olur da, kâr müzâraanm fesadı hâlinde, to­hum sahibinin olur.

Hatta tohum sahibi, yer sahibine:"Onu ek; çıkacağa ortak olmak üzere"derse; mes'elenin diğer kısmı hâli üzre kalır. Çıkan mahsûl, — Me'zun mes'elesinde olduğu gibi— Yer sahibinin olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, diğerine tohum vererek:"Bunu tarlana ek; çıkanın ta­mamı senindir."veya "Tohumumu tarlana ek; çıkanın tamamı senin­dir, "dese; işte bu caizdir ve bu durumda tohum sahibi, tohumunu tarla sahibine onun tarlasına ekilmek üzere borç vermiş olur.Tarla sahibi, onu hakikaten eliyle teslim almışsa; bu böyledir.

Şayet tohum sahibi, ona: "Tohumumu benimiçin tarlana ek; çıka­nın tamamı senin olmak üzere."derse. İşte bu fasid olur. Bu durum-da,çıkan mahsûlün tamamı» tohum sahibinin olur.

Bir adam, için diğerine, ekmesi için tohum verir ve" kendi tarla­sına ekmesini çıkacağın tamamımnda kendisinin olmasını"şart koşar­sa; işte bu da caizdir.

Bu durumda tohum sahibi, o yeri ariyet almış gibi olur.

Yer sahibi de ona yardım etmiş olur.

Tohumunu tarlasına ekmesi halinde bunların tamamı caizdir.

Eğer;"Şunu, tarlana, nefsin için ek. Allahu Teâla ne verirse be-nimdir."derse; bu durumda çıkanın tamamı tarla sahibinin olur. Ve tarla sahibi —ona onun tohumu gibi— tohum verir. Zehiyre'de böyledir. Bir adam, tarlasını, —ekin ekmesi için— bir başkasına vererek: "Allahu Teâlâ'nın vereceğine, yan yarıya ortak olalım."der ve öküz hususunda bir şey konuşmazlar veya Öküzü, âmile şart koşarlarsa bu durumda Öküz, âmilden olacaktır. Tohumun ekicinin kendinden olmasıyle, tarla sahi­binden olması arasında fark yoktur. Çünkü öküz, amel âletidir. Onun amel sahibinin olması gerekir. Hızâneta'S-Müftio'de de böyledir.

Müzraa akdinde, mahsûlün bir kısmının ortaklardan başka bir şahsın olacağı şart koşulursa; duruma bakılır: Eğer onun, çalışmasını şart koşmamışlarsa; bu hâl müzaranm fesadını gerektirmez. Şart koşu­lan o mahsûl tohum sahibinin olur.

Şayet, çalışmasını da şart koşmuşlar ve tohum ziraatci tarafından verilecek ise (Şöyle ki: Bir adam, yerini birine, "tohumunu, öküzüyle ekmek ve orda bir başkası ile de çalışmak özre ve Allahu Teâlâ'nın ve­receğine, üçte bir ortak olmak; üçte bir de tarla sahibine ve Üçte bir de diğerine verilmesi şartıyla verir ve olmazsa bu müzaraa fasiddir. Bur-da, ikinci ziraatçı kasdedilmiştir; birinci ziraatçı değil...Çünkü müza-raada şartlı değildir. Hatta, ikinci müzaraa birincinin müzaraasmda meş­rut olsaydı (Şöyle ki:"Seninle birlikte, başka adamda çalışacak."demiş olsaydı;) bazı âlimlerimize göre birinci müzaraa fasid olurdu.

Şemsü'l-Eimme-Serahsi'de böyle fetva verirdi.

Şayet, tohum tarla sahibinden ise, mes'ele hâli üzere kalır. Ve müzaraa caiz olur. Çünkü tohum, tarla sahibinden olunca müste'cir iki âmil olurlar, işte bu caizdir. Zehiyre'de de böyledir.

Şayet, iki taraf aralarında şart koşarak"Çıkacağm bir kısmı, bi­rinin kölesinin olsun."derlerse; bunda iki durum vardır:

Birincisi: Tohumun tarla sahibinden olması hâli; bu durumda, "üçte biri ziraatcinin; üçte biri, tarla sahibinin; Üçte biri de tarla sahibinin kölesinin olacak"diye şart koşarlarsa; işte bu müzaraa caizdir. Bu kö­lenin üzerinde, ister borç olsun; ister olmasın farketmez.

Keza, bu durumda, bu kölenin âmil ile birlikte çalışıp çalışmama- sıda söz konusu değildir. Bu söylediğimiz, tohumun tarla sahibinden ol- ması ve her birine, üçte bir yerilmesinin şart kılınması hâlinde geçerli­dir. Ve bu müzaraa caizdir.

Şayet tohum âmilin tarafından olur ve mahsûlün Üçte birini de tarla sahibinin kölesine şart koşarlarsa; yine bu müzaraa caizdir.

Eğer kölenin üzerinde borç yoksa, bu böyledir. Ve onun çalışıp ça­lışmayacağını şart koşmaya da itibar edilmez.

Şayet, bu kölenin çalışması şart koşulur ve onun borcu da olmaz ise, bu müzaraa, zâhirü'r-rivâyeye göre fasiddir.

Eğer kölenin üzerinde borç bulunur ve onun çalışması da şart ko­şulmamış olursa; bu durumda müzaraa caiz olur.

Köleye koşulan şart efendisine koşulmuş olur. Onlar, önceden, "üçte ikisi tarla sahibinin olacak; Üçte birisi de âmilin olacaktır." diye şart koşmuş olurlar.

Bununla beraber, kölenin çalışmasını şart koşarlarsa zâhirü'r-rivayeye göre, bu müzaraa, ikisinin hakkmdada kölenin üzerinde borç var ise fâsid olur.

Şayet kölenin çalışmasını şart koşmazlarsa; müzaraa caizdir. Ameli şart koşulursa, cevap yine aynısıdır.

Eğer kölenin üzerinde borç olmaz; ameli de şart koşulmuş olur ve çıkacak olanın bir kısmı da, öküzün birisi kendisine âid olan şahsa şart koşulursa; işte burda da cevap, ikisinden birinin kölesine şart koşma cevabı gibidir.

Çıkacak olan mahsûlün üçte birini fakirlerin almaşım şart kok­mak caizdir.

Bu durumda şart koşulan kadan fakirlerin olur.

Bu,  şart koşanla,  Allah arasındadır.  Yoksa,  o şahıs,  buna cebredilmez.

Bu şart, müzâraamn fesadını da icabetmez. Muhıyt'te de böyledir.

Ortaklar, çıkacak olan mahsûlün üçte birinin, birinin mükâtbine veya bir yakînine yahut bir yabancıya verilmesini şart koşarlarsa; şa­yet, tohum tarla sahibinden olur ve onun çalışması da şarta bağlanmış bulunursa; bu müzaraa caiz olur. O şahıs da zirâtci ile beraber olur ve çıkanın üçte birisinin alır.

Eğer çalışmasını şart koşmamış olurlarsa yine müzaraa caiz; fakat üçte bir şartı bâtıl olur.

O üçte bir tarla sahibinin olur.

Şayet tohum âmil tarafından olur ve onun çalışması da şart koşul­mamış bulunursa; bu da caizdir. O âmilin olur; başkasının olmaz.

Eğer çalışması şart koşuldu ve o da çalıştı ise, ona âmil tarafından ecr-i misil verilir. Çünkü âmil ile tarla sahibi arasındaki müzâraa caiz; âmil ile diğeri arasındaki şart bâtıldır.

Meselâ: Bir adam, tarlasını eksinler diye, iki kişiye —tohum biri­sinden; amel de (~ çalışma da) diğerinden olmak şartıyle verirse; işte bu fâsiddir. Seniha'nin Mufaıyö'nde de böyledir.

Bir adam, tarlasını diğerine, tohumu da, çalışması da ondan ol­mak ve çıkacak mahsûlün üçte biri, tarla sahibinin olmak üzere ve filan şahsın, onu filanın öküzüyle sürmesi, ilaçlaması ve çıkan mahsûlün üç­te birinin onun olması şartıyle verir; o da, buna razı olursa; bu durum­da âmile (öküz sahibine) ecr-i misil verilir. Çünkü, o yerden çıkacağın üçte birine karşılık olarak, onu icarlamış oldu. Müzâraada da öküz mat­lup olmadığından, aralarındaki akid bozuktur; öküz sahibi, öküzünün ecr-i mislini alır; çıkan mahsûlün üçte biri ise tarla sahibinin olur. Üçte ikisi de âmilin olur. Bu, ikisi için de helâl olur.

Şayet tohum, tarla sahibinin olmuş olsaydı, üçte ikisi onun olurdu ve o öküzün ecr-i mislini verirdi. Üçte biri de âmilin olurdu.

Öküzü, ecr-i misliyle icarlamak caizdir; çıkacağa ortak etmek ise fâsiddir. Mebsût'ta da böyledir.

Tohum, tarla sahibinden olursa; bu durumda, âmil ile tarla sa­hibi arasında, bu müzâraa caizdir.

Fakat, bu müzâraa Öküz sahibi hakkında batıldır. Bu durumda, tarla sahibi, öküz sahibine ecr-i misil verir. Zehiyre'de de böyledir.

Şayet, "Şu yerden çıkacak birinin olacak"; "diğer yerden çıka­cak da diğerinin olacak" sa; bu ortaklık (= müzâraa) caiz değildir. Fe-tâvâji Klflhân'da da böyledir.

Eğer yer haraciyye olur ve "önce haracı çıkacak; sonra da kala­nı müştereken taksim edilecek" diye şart koşarlarsa; bu fâsid olur.

Bu hüküm, haracın belirli miktarda olması vazife olduğu zamandadır. Çünkü belkide mahsul hâlinde böyledir. Çünkü, mahsûl, belirle­nen o miktar kadar çıkmayabilir.

Fakat, harâc Üçte birli, dörtte birli bir şekilde, mahsûlün taksimi ile verilecek bir haraç ise, o takdirde, ortaklık caiz olur. Klâ'de de böyledir.

Şayet tohum sahibi, "önce öşrü verilecek; sonra da kalanı tak­sim edilecek." diye şart koşarsa; işte bu da caizdir ve bu müzâraa sahih olur.

Şayet, öşrünü vermeyi, tohum vermeyen tarafa şart koşarlar; geri kalanı da ortadan paylaşacak olurlarsa; bu da caizdir.

Eğer yer, öşre tâbi olur ve öşrü aralarında vermeyi şart koşarlar; o yer de, akar su ile veya kova ile sulanan bir yer olur; kalanı da yarı yarıya taksim ederlerse; bu da caizdir.

Mahsûl çıkınca, hükümdar hakkını öşründen veya nısıf öşründen alınca; geri kalanı aralarında taksim ederler.

Öşrü olan yerin, Öşrü alınmadan, ortaklardan birisi, gizlice mah­sûlün bir miktarını alırsa; bu durumda yer sahibi, öşrünü kendisi öder. Bu İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre kıyâsen caiz olur.

İraâmeyn'e göre ise, öşür iki ortak tarafından müştereken verilir.

Ortağı, âmile: "Ben, sultan tam öşür mü alacak, yoksa yarı mı alacak, bilmiyorum, öşrünü ortadan verdikten sonra, kalanı taksim ede­riz." derse; tonton Ebû Hsnîfe (R.A.)'nin kıyâsına göre, bu fâsiddir.

İm&meyıı'e göre ise caizdir. Ve, öşrü aralarında taksim ederler.

Bu mes'elenin ma'nâsı: Ziraat yeri, bazen yağmur suyu ile kifayet eder. Bazı yerlerde de yağmur az olduğundan, dolap ve emsali sularla sulanırlar. Hükümdar, tam öşür veya yan Öşür alma hususunda, bu du­ruma itibar eder. Yukarıdaki mes'elede ortaklar: "Bizfbü sene yağmu­run durumu ne olacak ve sultan ne kadar öşür alacak." demiş olurlar ve bu duruma göre akid yaparlar.

Bu durumlarda, İmla Ebû Hsaffe (R.A.)'ye göre, öşür, tarla sahibi­ne aittir. İmteıeya'e göre ise, her durumda, öşür, ortaklar tarafından müş­tereken Ödenir; akid de müfsid değildir. Mebiât'ta da böyledir.

iki taraf, müzaraadan çıkacak buğdayı, aralarında müsavi ola­rak taksim ederler. Çıkacak arpayı birisi; buğdayı ise diğer birisi; ala­cak olsalar, işte bu caiz olmaz. Tatarhâniyye'de de böyledir.

« Şayet, arazi harâciyye olur ve tarla sahibi, ekiciye: "Ben, sulta­nın, bu sene haraç alıp almıyacağım bilmiyorum. Bu arazi, harâciyye-dir." derse; bu müzâraa fâsid olur.

Bir adam, arazisini iki kişiye "tohumunu onların ekmesi ve çı­kacak olandan birisine üçte bir; diğerine ise çıkacak olandan doksan ölçek vermek üzere" verirse; bu müzâraa İmâm Ebo Hanîfe (R.A.)'ye göre, ta­mamı hakkında fâsiddir.

İmâmeyn'e göre ise, üçte bir verilecek kimse için caiz; diğeri için fâ­siddir. Kâfi'de de böyledir.

Ortaklar; tarlanın, "sahibi tarafından sürülmesini" şan koşar­lar ve tohum, ziraatçı tarafından verilecek olursa; bu müzâraa fâsiddir. Tohum arazî sahibi tarafından verilecekse, caizdir. Hulâsada da böyledir..

Âmile, "kanal kazmayı, menfezinin ıslahını" şart koşarlarsa bu akid —tohum da ondan olacaksa— fâsid olur.

Bu durumda, ekim yapılırsa; yer sahibine ecr-i misil verilir; çıkanı diğeri alır.

Akid esnasında, kanal kazmadan bahsedilmez ve şart koşulmaz. Fakat âmil, kendiliğinden kanal kazarsa; bu durumda müzâraa caiz olur. Onun kazdığı kanal için de bir ücret ödenmez.

Şayet, tohum arazi sahibi tarafından verilir; âmile de, "kanal kaz­ması, menfez ıslahı" şart koşulursa; yine bu akid fâsid olur. Çıkan mah­sûl tarla sahibinin olur. Âmile yaptığı bütün işlerin ücreti verilir.

Akidde, tarla sahibinin kanal kazması, menfez ıslahı şart koşu­lur; o da bunları yapıp, suyu getirirse, müzâraa caizdir. Bu durumda, tohum hangi taraftan olursa olsun farketmez. Fetâvâyi Kadîhân'da da böyledir.

Müzaraada, "gübreyi birisinin saçmasını" şart koşulduğunda; eğer ekicinin saçması şart koşuldu ise; bu teklif hangi taraftan gelirse gelsin, müzâraa fâsiddir.

Bu durumda, tohum ekici tarafından ise, çıkan mahsûlün tamamı onun olur. Yer sahibine ise, yerinin ecr-i misli saçılan gübre İçin, ziraatciye bir şey borçlu olmaz.

Eğer tohum tarla sahibine aitse, çıkan mahsûl onun olur.

O takdirde, âmilin ecr-i mislini ve saçtığı gübre bedelini ona öder.

Şayet gübre saçmak, yer sahibine âit olur; tohum ise ziraatçıya ait olursa; bu takdirde de müzâraa fâsid olur.

Bu durumda, çıkan mahsûl ziraatcinin olur. Ve zirâatci de, yer sa­hibinin, yerinin ecr-i misli ile gübresinin bedelini öder. Eğer tohum tarla sahibinin ise, müzâraa caizdir.

Gübreyi saçması, tarla sahibine şart koşulmuşsa; bu hususta İmâm Muhammed (R.A.) d-Aal'da bir şey zikretmemiştir. Kadı d-İmâm Abdu'l-Vâhld şöyle buyurmuştur.

Gübreyi, ziraatcinin saçması şart koşulmuşsa, tohum hangisinden olursa olsun, müzâraa caiz olur.

Eğer, yer sahibinin gübreyi saçması şart koşulur; tohum da âmil­den olursa; bu durumda, müzâraa caiz olmaz; yeri sürmek, yer sahibi­ne; tohum ise zirâatciye şart kılındığı gibi...

Şayet tohum yer sahibinden ise, müzâraa caiz olur.

Yer ve tohum sahibi olan zat, zirâatciye "gübre saçmasını" şart koşarsa; Mütekaddîmîn'e göre bu müzâraa fesada gider. Fakat, müteah-hirîn'e göre, fesada gitmez.

Fetva da bunun üzerinedir.

Bunu, el-Hucemfî ve Uzeyr fimi EM Sad böyle buyurmuşlardır. CevâhinTl-Ahlâtî'de de böyledir.

Bir adam, bağını veya bir tarlasını, bir adama, işletmeye veya ekmeye verir; ve o insanı "o yere gübre saçmak, arkını ıslah etmek ka­nalım kazmak, çukurunu doldurmak" gibi şeylerle ilzam ederse; bun­ları şart koşması hâlinde, müzâraa fâsid olur. Susarsa birşey gerekmez. Bir çok şeyler yapacağını söyler de onu ifa edip yerine getirmez ise, burdaki durum onu icarlamış gibi olur; akid bozulmaz. Şartlarının icrası­na gayret gösterir. Cevâhinı'l-Fetâvâ'da da böyledir.

tki ortaktan birinin, diğerine, su dolabı ve kovasını şart koşma­sı; birinin diğerine, öküzü şart koşması gibidir. Çünkü dolap ve kova­lar, sulama âletleridir. Sulamak da ziraat için gerekli olan şeylerdendir.

Bu, eğer ziraatciye şart koşuîmuşsa, —tohum hangi taraftan olur­sa olsun— caizdir.

Şayet, bu arazi sahibine şart koşulmuş ve tohum da âmil tarafın­dan olacaksa; işte bu fâsiddir.

Eğer tohum arazi sahibinden ise caizdir ve bu sığırı şart koşmak gibidir.

Fakat, hayvan su çekecekse, yemesi ve bakımı birisinin üzerine olacaktır.

Şayet bu, ziraatciye şart koşulursa; tohum hangisinden olursa ol­sun caizdir.

Şayet arazi sahibinin Üzerine şart koşulur, tohum da âmil tarafın­dan olursa; işte bu fâsiddir.

Eğer tohum arazi sahibi tarafından verilecekse, işte bu caizdir.

Fakat, hayvan birine şart koşulur; yiyeceği de diğerine —sahibine değil— şart koşulursa; bu caiz değildir; fâsiddir. Senüut'nin Mobıyü'nde de böyledir.

Eğer tarla sahibine karşı şart koşulur ve "sürmeden ekilirse; eki­ciye dörtte biri vardır; bir defa sürüp ekerse, ziraatciye üçte biri var­dır." denilir; o da, buna razı olursa; işte bu müzaraa caizdir.

Sonra, et-Aal kitabında, Ebâ jükynun'ın rivayetinde bir ziyâdeiik var­dır; bu Ebû Htfs'ın rivayetinde söylenmemiştir. O ziyadelik şudur:

Yer sahibi, ziraatciye: "Eğer eker, bakar, İslah edersen; yansını sen alırsın." derse; bu durumda, ekip bakma ve İslah etmeyi zikirle, çıka­cak olan mahsulün yarısını alacağını —şartlan üzerine— ziyade kılmıştır.

İsi bin Ebftn, ta'n eyleyerek: Bunlar söylenmedi: Çıkana ortak olma şart koşuldu, demiştir. Bu, sıhhata yakın değildir. Çünkü muhayyerik, üç kişinin arasında olmuş olur. Nasıl olur da oraya meyi edilir?

Şayet akid bidayeten şartlı olsa ve sürmek, arkını yapmak zikredil-şeydi; bu müzâraa fâsid olurdu.

Fslayh Ebû'l- Kum, es-Sı|iknri-Belhî de, buna meyletmiştir.

Ebû Bekir d-Belhî de şöyle buyurmuştur:

İmâm Mubammed (R.A.) Ebû Süleyman'ın söylediğini söylemiştir. Bu sahihtir. Müzâraa akdinde bir fark vardır. O da yalnız kolaylaştırma­dır. Müzâraa tesniye ile birlikte olursa, müzâraat fesniye şartıyla kabul edilir; tesniyesiz olursa caiz olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

iki taraf, aralarında tane ve samana ortak olmayı şart koşarlar­sa; bu müzâraa caiz olur. Her ikisi de, aralannda yarı yarıya taksim edilir.

Şayet "tane birinin olacak; saman da diğerinin olacak" diye şart koşarlarsa; burada sekiz durum vardır; bunlardan altısı bâtıl (= fâsid), ikisi caizdir. Fâsid olan şekiller:

1-) Aralannda, "saman taneyi (= tohumu) verenin; tane ise, âmilin olacak" diye şart koşarlarsa; işte bu fâsiddir.

2-) "Saman tohumu verenin olacak; tane, âmilin olacak." diye şart koşarlarsa; yine bu müzâraa fâsid olur.

3-) "Saman aralarında taksim edilecek; tane ise tohumu verenin olacak" dîye şart koşarlarsa; bu da fâsiddir.

4-) "Saman aralarında; tane ise, âmilin olacak." diye şart koşar^ larsa; yine müzâraa fâsid olur.

5-) "Taneyi taksim edecekler, saman tohumu verenin olacak" diye şart koşarlarsa buda fâsiddir.

6-) Samamn da tanenin de nasıl taksim olacağı hususunda susar­larsa; bu da fâsiddir.

Bu durumlarda, "saman yalnız tohumu verenin olacaktır." diye şart koşarlarsa; işte bu caiz; diğerlerinin hiç biri caiz değildir.

tmftm Ebu Yftsuf (R.A.): "Asla caiz değildir, buyurmuştur. Bazı âlim­ler: Tanenin, aralarında taksim edilmesini şart koştuklan hâlde, saman hakkında susarlarsa; örfe göre, samanı da taksim ederler." buyurmuş­lardır. Bu şekildeki müzâraa, sahih olmaz. Çünkü bu şart ortaklıktaki maksûdu —Birinin hissesinin olup; diğerinin olmaması ihtimaline binâen— fceser.

"Tane aralannda taksim olacak" derler ve samanda susarlarsa; bu caiz olur ve saman tohum sahibinin olur.

İntan EMk Yfcof (R.A.)'a göre, bu caiz olmaz.

İmâra Mnbunmed (R.A.) de, sonradan bu görüşe avdet eylemiştir.

Bir adam, içinde bakliyat ekili bir yerini, diğerini verir ve: "Çı­kacak mahsûle, yarı yarıya ortağız." derse; bu durumda samanı yer sa­hibinin olur.

Veya tanenin taksimini şarta bağlarlar da; saman hususunda su­sarlarsa; samanı yer sahibinin olur.

Şayet, "saman âmilin olacak." diye şart koşarlarsa; bu müzâraa fâsid olur. Zira ekili bakliyatı vermek, tarlayı ve tohumu birlikte ver­mek olur. îşte bundan dolayı, samanının da, tohum sahibinin alacağını şart koşmak caiz olur. Diğeri için şart koşarlarsa; caiz olmaz. Fetâvâyi KâdHıân'da da böyledir.

Bir adam, diğerine bir arazi vererek, "bir kısmına buğday, bir kısmına arpa ekmesini ve onlardan her birinin, birisinin olacağını" söy­lerse; işte bu fâsid olur.

Keza, iki nevi olan şeyden birini, birinin; birini, diğerinin alması fâsiddir.

Keza, keten ekip de, tohumunun birisine; sapının diğerine olması fâsiddir.

Kavun, karpuz salatalık da böyledir.

Bunlar, yarı yarıya taksim edilirler. Ve bunlar saman şartı gibidir­ler. Felâvâyi Kadı hân'da da böyledir.

Asi olan: Yer sahibi ile zirâatci akid vakitlerinde fâsid olan bir şeyi şart koşarlarsa; duruma bakılır: Eğer, bu iki tarafada bir fayda sağ­lamıyorsa; (Meselâ: Birisinin hissesine çıkacak şey satılmayacaktır veya yenilmeyecektir.) işte bu müzâraa caizdir.

Eğer, şartta, ikisinden birisine fayda varsa; bunda iki durum var­dır: Eğer şart akid sahibine dahil ise, (Şöyleki: Bedelden, birinin hissesi vardır; halbuki bedel akdin bel kemiğidir. Bedel vermeksizin akid caiz değildir.) bunsuz müzâraa fâsiddir. Cevaza da dönüşmez. Meselâ: mü-zâraada, birisi, çıkacak mahsûlle birlikte, yirmi dirhem alacaktır diye şart koşulur; sonra da çalışmadan yirmi dirhemi ibtal ederler veya ekip, biçmeyi, sürüp savurmayı şart koşarlar; sonra da onu ibtal ederlerse; bu durumlarda müzâraa caiz olmaya dönüşmez.

Bir taraf için, hissesini ortağına satmasını şart koşarlarsa; mü­zâraa fâsid olur.

Satacak şahıs veya müşteri, bu şartı ibtal etse bile, bu akdin câizliği geri dönmez.

Bu şartı, her ikisi birden, ibtâl ederlerse; bu müzaraanın câizliği geri döner.

Ortaklardan birisi, diğerine, *'çıkacak mahsûlü bağış yapacağım" şart koşarsa; bu durumda müzâraa fâsid olur.

Eğer bağış yapılan şahıs, çalışmadan önce, onu ibtâl ederse; onun ibtâli ile, müzâraa caiz olur. Bu kavlin esahh olduğu, kitapta zikredilmemiştir.

Bir adam, arazisini, diğerine, yan yarıya olma şartiyle verip; çift­çinin bazı işler yapmasını da şart koşar veya kendisinin bazı işler yap­masını şart koşarsa; işte bu iki durumdadır:

1-) Tohum tarla sahibinden'olabilir.

Böyle olursa, üç yönü vardır.

A-) Ziraatciye, ziraat hakkında bazı amelleri, şart koşar; bazıları hususunda da susar.

B-) Kendi nefsi için, bazı işleri yapmasını şart koşar; bakisinde susar.

C-) Bazı işleri kendi nefsi için; bazılarını da zirâatci için şart koşar.

Ziraatciye, ziraat hususunda bazı işleri şart koşar; basılan hak­kında ise susarsa; (Şöyle ki "Yeri süreceksin ve ekeceksin." der de, su­sar ve sulamasını söylemezse) buda altı durumdadır:

1-) Sulamadan bir şey çıkmayan bir yer olabilir.

2-) Çıkar; fakat o yerin misli gibi çıkmaz.

Bu iki durumda, müzâraa fâsiddir.

3-) Keza, o yerden faydalı şey çıkar da sulamaymca kurursa; (çok yerlerde olduğu gibi) bu hâlde de müzâraa fâsiddir.

4-) Yer, emsali gibi hoşa gidecek bitkisi olan ve sulamaymca da kurumayan bir yer ise (bir çok yerlerde olduğu gibi susuz yetişiyorsa) bu durumda müzâraa caizdir.

5-) Keza; sulanınca daha çok verimli olursa; müzâraa yine caizdir.

6-) Sulanmayınca az mahsul mü verir; veya yağmur olur mu. ol­maz mı bilinmezse, yine müzftraa caizdir.

7-) Arazi sahibi, bazı işleri kendisinin yapmasını şart koşar da (Me­selâ: O yeri, kendisinin sulaması gibi) bakisinde susarsa; buda bizim söy­lediğimiz gibidir. Eğer, sulanınca faydalı olacağını bilirse, müzâraa caizdir.

Şayet, yer sahibinin o yerde çalışması şartını, kendisi koşmuşsa; bu durumda müzâraa fâsid olmaz. O işleri yapmasa da bu müzâraa caizdir.

Keza, varlığı ile yokluğu arasında bir fark olmazsa, bazı âlimle­re göre, bu müzâraa da fâsiddir.

Şayet, sulamayı yer sahibi kendi nefsine şart kılar; kalan işleri de âmil yapacak olursa; bununla, nefsine şart koşmayıp, kalan işler hak­kında da susması ile aynıdır.

2-) Tohumun, zirâatci tarafından olması hâlinde, yer sahibinin, zirâatciye bazı işleri yapmasını şart koşması: Şöyle ki: "Tohumu sen ekeceksin." der de, susarsa; müzâraa caiz olur.

Şayet bazı işler tarla sahibine, bazıları da âmile şart koşulursa, ce­vap önceki cevap gibidir.

Eğer tohum, tarla sahibinden olur ve tarla sahibi kendi nefsinin, "bazı işler yapacağını" bazı işleri de âmilin yapacağını şarta bağlarsa; bu müzâraa caiz olur. Makıyt'te böyledir.

Bir adam, yerini, birisine "tohumunu onun ekmesi ve yazlık ve kışlık gelirine ( = çıkacak olan mahsûle) yan yanya ortak olmaları" şar-tıyle verir; o yere de tarla sahibinin tohumu ekilirse; bu müzâraa fâsid olur. Talartıiniyye'de de böyledir.

Bir adam, hem tarlasını, hem de tohumunu, diğerine müzâraa olarak vererek, ona: "Bir defa sürüp ekmen hâlinde, şu kadar; sürme­den ekmen hâlinde, şu kadar; iki defa sürüp ekeceğin yere de, şu kadar ortaksın.*' derse; işte bu müzâraa caizdir.

Keza: "Tohumu sürülmüş yere ekersen, şu kadar; sürülmemiş yere ekersen, şu kadar hissen olacak*' derse; bu müzâraa da caiz olur.

Keza: "Tarladan, sürüp ektiğin yere, şu kadar; sürmeden ektiği­ne şu kadar hisse vardır." derse; müzâraa caiz olur.

Bu durumlarda zirâatci, söylenilenlerden istediğini yapabilir.

Âlimler: "Üçüncü meseleye verilen cevapta yanlışlık olmuştur. Mü-zâraamn fâsid olması gerekir. Çünkü ordaki miri kelimesi teb'iziyye için­dir. Gerçekten şart, "bazısını sürerek, bazısını sürmeyerek ekersen..." denilince; işte o, "bazı" da cehalet vardır; neresi olduğu bilinmiyor. Onun için, fesadını gerektirir, demişlerdir.

Bizim, buna "sahih olur." dememizin delili:

İmâm Muhammed (R.A.), el-Asl kitabında, bu cümleden olarak şöyle buyurmuştur:

Tarlayı veren şahıs, diğerine: "Ondan bir kısmına buğday ekersen, şu kadarı senindir; bir kısmına arpa ekersen, sana şu kadar hisse var­dır. Oraya susam ekersen, şu kadar hissen vardır." derse; bu suretlerin

tamamı fâsid olur.

Keza, tarlayı veren şahıs: "Cemaziyü*l-âhir ayında ekersen, sana şu kadar hisse vardır." derse; işte bu müzâraa fâsid olur.

Keza: "yağmur suyu ile ekersen, şu kadar hissen vardır." derse; bu müzâraa fâsid olur.

Keza: "Önünü, batı tarafını ekersen şu kadar hisse var" veya: 'Dolaplı yerini ekersen, şu kadar hissen var." derse; bu durumlardaki müzâraalar fâsiddir.

Şeyhû'1-îmâm Ebû Bekir Muhammed bin FmH, şöyle buyurmuştur:

Sürülen yer mes'elesi hakkında, tmâmeyn'in kavli zikredilmemiştir. Bu mes'elede de zikr edilmemiştir.

Bunlar, İmâm Ebü Hanıfe (R.A.)'nin kavlidir. Müzâraanın cevazına cevap görünen sözler, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavilleridir. Ve Min kelimesinin tebiziyye olduğuna göredir.

İmâmeyn'e göre o Min sıla içindir. O takdirde, cevap onlara göre "mü­zâraa caiz olur."

Bu mes'ele, sürmek meselesine benzer.

İmâmeyn'e göre Min bütün mes'elelerde sıla içindir.

Âlimlerden bir kısmi da şöyle buyurmuşlardır:

Bu mes'ele, İmâmeyn'in görüşüne göredir. Çünkü, o min kelimesi hakikaten lügatte teb'ız manâsına geliyor. Sıla manâsı mecazîdir. Kalâm hakıkatta teb'iz manasına olmalıdır. Kelâmın hakikati, bunun üzerine, cehaleti gerektirir. Ancak, bu cehalet yeri sürme mes'elesindedir. Müzâraa'nın fesadını gerektirmez. Çünkü, cehalet, müzâraayı te'kid ettiği zaman, zail olup gitmiştir. Cehalet (= bilgisizlik), gittiği zaman da mü-zâraat te'kid edilmiş olur.

Fakat, buğday ve arpa mes'elesine gelince: Orda cehalet mevcut­tur. Ve akid zemanında vardır. Çünkü ekileceğin bâzısının buğday bâ­zısının arpa olacağı ekim zamanı biliniyor. Burada cehalet akid zama­nında tekid edilmiş oluyor.

Cemâziyyü'l-evvePde ekim mes'elesi de böyledir.

Sulama mes'eleside aynısıdır. Çünkü sulamadan murad, araların­da olmak âdettir.

Sulama, tohumu ektikten sonra olursa, cehalet meydanda olur. Eğer murad tohumu ekmeden önce sulamak ise, müzâraa sahih olur. Ekini sürüp ekmek gibi.., O takdirde, dehalet zail olur.

Fakat, bazı nas üzerine ekim, tarlayı sürdükten sonra da olur.; ön­ce de olur.

Bu durumda, akid fesad olurmu? İmâm Muhammed (R.A.), bunu, el-AsPda zikr etmemiş tir. Şeyhû'l-İmâm Ebâ Bekir Muhammet! bin Fa di, kıyâs üzerine: "Bu müzâ-raanın fâsid olması gerekir." buyurmuştur. Zehiyre'de de böyledir.

Bir adam, tarlasını, "bir sene ekmek üzere", birisine tohumu da, çalışması da ondan olmak ve cemaziyyül evvel ayının başlarında ekil-. mek üzre; çıkacak olana yan yarıya ortak olmaları şartıyle verir ve "Ce-madiyül âhirin evvelinde ekerse, üçte ikisi tarla sahibinin olacak; itçte biri de zirâatcinin olacak" denilirse; önceki şart caizdir. İkincisi, imâm EbÛ Hsnife (R.A.)'nin kıyâsına göre fâsiddir, İmâmeyn'in kavillerinde ise, her iki halde de caizdir. Cemâziyyül-evvelin içinde ekerse, çıkana yarı yarıya ortak olurlar.

Şayet cemaziyyü'l-âhirde ekerse, çıkacacağın tamamı, tohum sahi­binin olur; tarla sahibine ecr-i misil verilir.

Şayet tohum âmil tarafından ise, ecr-i misil ona âit olur.

Eğer tohum tarla sahibinden ise, her iki şart da caizdir. Eğer cemaziyyü'l-âhirde ekerse, çıkacak mahsûle üçte birli ortak olurlar.

Şayet:."Şu yere, şu günde ekersen, ondan çıkan şöyle olacak; (yani yan yarıya olacak); şu günde, ekersen; üçte biri senin olacak." derse; işte bu fâsid dir.

Birinci mes'elede, "Cemaziyül evvelin evvelinde ekersen, yarısı se­nin yarısı benim; cemaziyyü'l-âhirde ekersen, işte ona da ortağız." der­se; bu şartları gibi olur.

Şayet, "dolaplı yere ekilenin üçte ikisi ekicinin olacakda; yağmur suyu ile sulanan yerin çıkaracağının yarısı onun, yarısi da arazi sahibi­nin olacaksa; işte bu da caizdir. İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, şartlan gibi olur.

Önceki kıyâs, İmâm Züfer (R.A.)'in kıyâsıdır. Ve, o şartların ikisi de fâsiddir.

Arazi sahibi: "Dolaplı yere ekersen, üçte ikisi benimdir; diğer yere ekersen, yan yanyâyız." derse; bu müzâraa fâsiddir. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, tarlasını birine vererek, ona: "Buğday ekerse, çıka­cak olana yan yarıya olacaklarını" söyler; adam da oraya arpa ekerse, çıkacak olanın tamamı onun olur. Bu caizdir. Zira, âmil muhayyer bı­rakılmıştır; şart koşulmamıştir.

Şayet buğday ekerse, o zaman ortak olurlar.

Eğer arpa ekerse, çıkacak olan mahsûl zirâatcinin olur.

Adam yerini verir ve: "Buğday ekersen, çıkacak olana yarı yarı-yayiz." der; adam da arpa ekerse, çıkacak olanın tamamı ekicinin olur. Tarla sahibine ecr-i misil verir. Şayet buğday ekerse, yarıyanya ortak olurlar. Zehiyre'de de böyledir.

Bir adam, diğerine tarlasını ve bir kür buğday ile bir kür de arpa verir ve: "Eğer, oraya buğdayı ekersen, çıkacağa yarı yarıya ortağız." derse; onun arpası geri verilir.

Şayet adam, oraya arpayı ekerse, çıkacak olan mahsûl yer sahibi­nin olur; buğdayı geri verilir.

Bunların tamamı, şarta uygun olunca caiz olur. Şayet, "çıkacak arpanın tamamı âmilin olacak" denilirse; o da ca­iz olur. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, diğerine, tarlasını —kendi tohumunu ekmek üzere ve, "buğday ekerse, çıkacak olana yarı yarıya ortak olması; arpa ekerse, çıkacağın tamamı âmilin olması" şartıyle verince, o adam da susam eker­se; çıkacağın tamamı yer sahibinin olur. Ve bu da caizdir.

"Susam ekilecek" denilirse; buğday veya arpa ekmek fâsid olur.

Şayet tohum tarla sahibinden ise, mes'ele olduğu gibidir ve caiz­dir. Çünkü, âmil istiâne, iare ve tohumu ikraz arasında muhayyer bıra­kılmıştır. Yer sahibi tarafından, bu hasseten icâre gibi olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, yerini, diğerine, bir sene tohum ekmek üzere ve "buğ-day ekerse, çıkacak olana ortak olmaları; arpa ekerse, üçte birinin yer sahibinin olması; susam ekerse, dörtte birinin yer sahibinin olması" şar­tıyle verirse; bu şartlar caizdir. Çünkü, âmil serbest bırakılmıştır.

Bir kısmına arpa, bir kısmına susam ekerse; bu da caizdir. Hangisi ekilirse, onunla ilgili şartlara uyulur. Zahîriyye'de de böyledir.

Bir adam, diğerine, arazisini üç seneliğine "yazlık, kışlık ne ekerse; bağ bahçe ne dikerse, üçte biri yer sahibinin olmak; üçte ikisi de âmilin olmak" şartıyle verirse; işte bu da zahirü'r-rivâyeye göre caizdir. Htzânetü^ Müftin'de de böyledir.

Bir adam, yerini, birine tohumuyla ve öküzüyle, bazı yerine buğ­day, bazı yerine arpa; bazı yerine susam ekmek Üzere ve "buğdayın ya­rısı, yer sahibinin; arpanın, üçte birisi yer sahibinin; susamın üçte ikisi, yer sahibinin olmak ş&rtıyle" verirse; bu akid (= sözleşme) fâsiddir.

Akid fâsid olunca, ekilenin tamamı tohum sahibinin olur. Fetüvâyi Kldîhân'da da böyledir.

Bir adam, arazisini, bir seneliğine birisine "tohumu, öküzü, işçiliği ona âid olmak üzere ve ordan yalnız icar almak şartiyİe" verirse; işte bu da caizdir.

Şayet tohum, arazi sahibi tarafından verilecek olur; zirâatciyi de ücretle çalıştırırsa; kendi malında ücret (= icar) caizdir.

Bu durumda, tarlayı karlamak caiz olmaz.

Keza, zirâatciye "çıkacak mahsûlden ücretini alacaktır diye" şart koşarlarsa; bu da fâsiddir. Ve âmile ecr-i misil vardır. Mebsût'ta da böyledir.

En doğrusunu bilen, Allahu Tealâ'dır. [18]

 

4- TARLA VEYA HURMALIK SAHİBİNİN, KENDİSİNİN ÇALIŞMAYA BAŞLAMASI
 

İmâm Muhammed (R.A.), el-Ad kitabında, şöyle buyurmuştur:

Bir adam, başka birine, arazisini mahsûle yan yarıya ortak olmak üzere, müzâraa olarak, verdikten sonra; bu arazi sahibi, bizzat kendisi, zirâatine dönerse; burada iki durum vardır:

Birincisi: Tohumun arazi sahibinden olma durumu.

Burada da iki cihet vardır:

1-) Bu şahıs, zirâatcinin söylemesi ile zirâatine dönebilir.

İşte burada da üç cihet vardır:

A-) Ziraatçı, bu durumda arazi sahibine yardım edecektir ve çı­kacak mahsûle şartlarına göre ortak olacaklardır.

Âlimler şöyle buyurdular:

Bu hâlde, ortak olurlar ve şartlartna —şayet arazi sahibi, müzâraa akdi sırasında: "Onu, benim nefsin için ele." demedi ise— sadık kalırlar." Fakat: "Onu, benim için ek." dedi ise, çıkacak olanın tamamı arazi sahibinin olur. Ve bu durumda müzâraa bozulmuş sayılır.

B-) Zirâatci, o yeri, arazi sahibinden —belirli dirhemler karşılı­ğında, ziraat yapmak için— icarlamış olduğu hâlde, mal sahibi zirâati­ne dönerse; bu durumda, icâre bâtıl olur; müzâraa, hâli üzre kalır.

3-) Zirâatci, o yeri, arazi sahibine, "kendi hissesine, ekeceğini eksin' diye verirse; bu durumda ikinci müzâraa bâtıl olur. önceki mü­zâraa ise hali üzredir. Bu hâlde, mal sahibi, zirâatcinin söylemesiyle dön­müş olur. Fakat, zirâatcinin emri (= söylemesi) olmaksızın, kendi ta­rafından dönerse, bu durumda müzâraayı, o bozmuş olur.

İkincisi: Tohumun, zirâatci tarafından verilmesi hâli. Bu durumda cevap:

Eğer, zirâatcinin söylemesi veya bir başkasının söylemesi ile onu ekmişse, cevap, önceki cevabın benzeridir.

Bu mal Sahibi, zirâatcinin veya bir başkasının emriyle, ekmeli ise; o takdirde, zirâatci, onun tohumunun mislini, ona öder. Çünkü o, onun namına tohumunu telef eylemiştir.

Şayet tohum, arazi sahibi tarafından veya zirâatci tarafından olur ve zirâatci, mal sahibine: "Bir ücretli tut." derse; bu durumda mahsûl, mal sahibinin olur. Zirâatci de, ecîrin ücreti için, mal sahibine müraca­at eder.

Bu, o yeri istiare olarak almanın hüâfınadır.

Eğer, "ücretli tut." demezse, o takdirde, mal sahibi zirâateiye, ecîrin ücreti için müracaat edemez.

Muamelede de cevap müzâraanın cevabının aynısıdır.

Hatta bir adam, "hurmalığında, yarıcı olarak çalışsın" diye, huı malığı zirâateiye; "onu koruması, bakması, sulaması ve hurmalık sahi­bine yardım etmesi" şartiyle verirse; ve "orda hurmalık sahibine yar­dım ederken çıkacak mahsûle, yan yarıya ortak olmayı" şart koşmuş-larsa; öyle olacaktır.

Şayet hurmalık sahibi, hurmalığı âmilin haberi olmadan alır ve söy­lenilen işlerin tamamını da kendisi yaparsa, bu durumda muamele bo­zulmuş olur mu?

Onun, özürsüz olarak, böyle yapmaya hakkı yoktur; akdi bozamaz.

Eğer, hurmalık sahibi, hurmalar meydana çıktıktan sonra, aldı ise; âmilinde bunda izni yoksa; çıkacak mahsûle ortaktırlar.

Şayet hurmalar meydana çıkmadan önce âmilin izni olmadan alır; hurmalar yetişene kadar da ona bakıp, hizmet ederse; bu durumda, mah­sûlün tamamı hurmalık sahibinin olur.

Bir adam, yerini ve tohumunu diğerine yarı yarıya verip, zirâat­ci de teslim aldıktan sonra, geri sahibine müzâraa olarak "üçte biri ken­disine, üçte ikisi yer sahibine olmak üzere" teslim ederse; bu ikinci mü­zâraa fâsiddir. Çıkan mahsûle ortak olurlar. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, müzâraa olarak, yerini yan yarıya birisine verip, to­humun zirâatcîden olmasını şart koşar; zirâatci de, eker, suîar ve mah­sûl çıkınca da yer sahibi zirâatcinin emri olmadan, onu hasâd ederse; çıkacak olan mahsûle, şartları üzere ortak olurîar.

Şayet tohum zirâatcinin ise ve o ekti ise, böyledir.

Ancak, zirâatci, sulamaz, bakmaz bitirmez ve bu işleri mal sahibi yaparsa; çiftçinin de izni olmaz ve bu mahsûl bitmeden önce oiursa; bu durumda kıyâsa göre, çıkacak olan mahsûlün tamamı, mal sahibinin­dir. Çünkü tohum kendinin, iş kendinindir.

Şayet ekilen tohum, yer yüzüne çıkmış olsaydı da, mal sahibi alıp baksa, sulasa ve yetiştirse idi, bu durumda müzâraayı bozmuş olurdu.

Istihsâna göre, çıkacak olan mahsûle, şartları üzerine ortaktırlar. Zira, mal sahibinin onu suîaması, zirâatcinin izniyle olmuş sayılır. Bu, tohum zirâatcinin olduğu zaman böyledir.

Eğer tohum, yer sahibinin olur ve o, ortağının izni olmadan, onu ekmiş o da bitmiş ve zirâatci de onu sulamış ve gerekeni yapmış olursa; mahsûlü, şartlarına göre, aralarında taksim ederler.

Kıyâsda da, istihsânda da bu hakka dâir bir şey söylenmemiştir.

Şayet tohum, tarlada saçılı hâlde iken, tarla sahibi gelir de, zirâ­atcinin emri olmaksızın, onu alır ve zirâatini kendi yaparsa; zirâatci için, zirâat bozulmuş olur.

Zirâatci gelip, mal sahibinden izin almadan, oraya tohumunu eker; bakar, sularsa; kiyâsen de, istihsânen de, çıkacak mahsule ortak olurlar. Zehiyre'de de böyledir.

Bir adam, yerini ve tohumunu diğerine "o sene, yarıcı olarak ek­mek üzere" verir; âmil de eker, sular ve o biter; ondan sonra da mal sahibi kendiliğinden gelip, onu sularsa; hatta onu zirâatcinin haberi ol­madan biçer, bu durumda da sürer, savurursa; çıkan mahsûle yarı yarı­ya ortaktırlar. Mal sahibinin çalıştığı fazladan ve nafiledir.

Şayet ücretle çalışmış olsaydı, başka ücretliler gibi, âmil de ücreti­ni alırdı. Çünkü o icarlanmış mesabesinde olurdu.

Şayet tohumu âmil eker ve bu tohum bitmeden, zirâatci onu su­lamaz da, mal sahibi —bitmeden önce— sular sonra da üzerinde durup onu hasâd ederse; çıkacak mahsûle, şartlarına göre ortak olurlar.

Bu, istihsânen böyledir.

Mal sahibinin çalışması, bir teberrûdür,

Kıyâsda ise, çıkan mahsûl, mal sahibinin olur. Çünkü, bitmeden önce, buğday çuvalda duruyor gibidir.

Fetva ise, îstihsâna göredir. Çünkü, akid yapılmıştır. Tohumu, top­rağa ekmek, bitmesine sebebtir. Bunun içindir ki, akid kasderi bozul­maz. Yer sahibinin buna hakkı yoktur. Fetâviyi Kfbfihftn'da da böyledir.

Tohumu tarla sahibi ekmiş olduğu hâlde, onu sulamaz ve bu to­hum çıkmaz; sonra da zirâatci sulayıp onun üzerinde durur ve hasad ederse; çıkacak olan mahsûlü şartlarına uygun olarak, aralarında da tak­sim ederler.

Yer sahibi tohumunu eker sular ve tohum çıktıktan sonra, zirâatci kalkıp, onun üzerinde gerekeni yapar; o da sular ve hasad ederse; çıkan mahsûl, yer sahibinin olur.

Bu durumda zirâatci nafile çalışmış olur. Ona, ücret de yoktur. Mebsûf'ta da böyledir. [19]

 

5- BİR YERİ, ZÎRAAÎCİNİN, BİR BAŞKASINA MÜZÂRAATEN VERMESİ
 

Zirâatci, tarlayı, bir başkasına zirâata vermek İsterse; tohumun tarla sahibinden olması hâlinde, o tarlayı başka bir zirâatciye verme hakkı yoktur; bir başkasına zirâate veremez.

Ancak, yer sahibinin izni olursa o zaman verebilir. Bu izin, ya nas-san olacaktır veya delâleten olacaktır.

Şöyleki; tarla sahibi, bidayette: "Bildiğin gibi yap." derse; o da o takdirde müzâraat ameli için, —bizzat kendisinin çalışmasını şart ko­şulmadı ise,— bir başkasını icarlayabilir.

Şayet, izrâatci, bir başkasına yarı yarıya vermiş ise, buna da tar­la sihibinin nassan (= söz ile) veya delâleten izni yoksa; önceki müzâ-raa ikisinin arasında caizdir.

Bu durumda, ziraatçının, arazi sahibine, tohumunun bedelini ödet­meden başka yapacağı bir şey yoktur. Onu da tarla sahibi, dilediğine ödetir: îster önceki ortağına ödetir; isterse, sonraki adama ödetir.

Eğer öncekine ödetirse, o ikinci adama müracaat edemez.

Şayet ikinci adama ödetirse; o, önceki adama müracaat öder.

Şayet o yerde, bir noksanlanma oldu ise, o noksanlığı ikinci adam öder. Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un son kavline göre böyledir. Zehiyre'de de böyledir.

Sonra da duruma bakılır: Önceki zirâatciye, yarıdan, ne kadar hisse düşmüş olduğu araştırılır. Onun için, tarla sahibine verdiği kadarı helâldir. Fazlasını, tasadduk etmesi gerekir. Çünkü, o fazlayı haksız olaTarla sahibi ise, yarısını alır. Onun de, nefsi için şart koştuğu odur. Mahsûlün tamamının altıda biri de, birinci ziraatcinin olur.

Bir adam, diğerine, tarîasını ve tohumunu "Allah ne verirse yarı yarıya olmak üzere, bir seneliğine verir ve ona:*'Bildiğin gibi yap."der; o adam da bir başkasına, yarı yarıya verirse; işte bu caizdir.

İkinci adam, çıkanın yarısını alır. Geride kalanı da tarla sahibi ile birinci adam aralarında yarı yarıya taksim ederler- Çünkü tarla sahibi, çıkacak olanını yansım şart koşmamış; ancak, Allahu Teâlâ'nin ona ve­receğinin yarısını şart koşmuştu, tşte böylece çıkanın yarısını ikinci zi­raatçı aldı; yarısını da tarla sahibi ile Önceki adam taksim eylediler.

Şayet bidayette tarla sahibi, "çıkacak olanın yarısını, nefsine" şart koşmuş olsaydı; o zaman tam yansını alırdı.

Ve eğer:"Bildiğin gibi yap." demeseydi; mes'ele yine önceki gibi olurdu. Ve tarla sahibi; dilediğine; tohumunu ve tarlasını noksanlık be­delini ödetirdi.

Kalan mes'ele beyan ettiğimiz gibidir.

îkinci ziraatçı, tohum elinde zayi olana kadar, onu ekmez veya su basar ve yer fesada gider ve oraya noksanlık gelirse; onlardan hiç birine tazminat gerekmez. Çünkü birinci adam, ikinciye vermekle mu­halif olmadı.

Görmüyor musun ki: Bir adam, diğerine tarlasını, tohumunu ve­rip, ziraat işlerinde de ona yardım eylese veya ücretli tutsa; muhalif ol­muş olmuyor. Mebsût'ta da böyledir.

önceki ziraatçı, birisinden ariyet olarak alır; çıkacak olan da ön­ceki ziraatçı ile tarla sahibinin arasında olursa ve şayet bu önceki zira­atçı, ikinci ziraatcîye ariyet olarak,"kendi nefsi için ekmek üzere" ver­di ise, bu ariyet caiz olur.

Ariyet alan şahıs, onu eker; çıkanı da ona teslim ederse, önceki zi­raatçı, arazi sahibine, yerinin tamamının ecr-i mislini tazmin eder. Çünkü, ondan kendisi o yeri çıkanın yarısını vermek üzere icarîamıştı; çıkan­dan ise bir şey vermedi.

Bununla, başkasına ariyet olarak verilmeyen yer arasında fark var­dır. Şayet nefsi için bir şey ekdirmez veya.âriyet verir de, alan bir şey ekmez ise, birinci zirâatci, yer sahibine bir tazminatta bulunmaz. Ve ye­rinin ecri mislini vermez. Çünkü, o yer ekilmemiştir. Zehiyre'de de böyledir.

Bir adam, bir yerini, birisine bir sene ekmesi şartıyle verdiğinde, ona çıkacak olana ortak olmak üzere, tohumunu da vererek: "Re'yince hareket et." der veya bunu demez, ve o adam da, o tarla ile tohumu yarı yarıya bir başkasına ortağa verirse; işte bu caizdir.

Mahsul çıkınca, ameline karşılık, yarısını ziraatçı alır; yarısını da tarla sahibi şartına uygun olarak alır. Tohum sahibine bir şey yoktur.

İkinci zirâatci için, üçte birini şart koşmuş olsaydı, yine her iki mes'ele de caiz olurdu. İkinci zirâatciye üçte bir vardır; tarta sahibine yarı hisse vardır. Birinci adama da altıda bir hisse vardır. Ve bu, onun için helâldir. Çünkü, tohumu iş görmüştür.

Bir adam, tarlasını; tohumunu diğeri ekmek üzere, yarıya verir; birinci zirâatcide, ikinciye tohumunu ekmek ve üçte ikisini, diğer ada­ma vermek üzere verirse; üçte biri, birinci zirâatcinin; üçte ikisi, ikinci ziraatcinin olur.

Tohumunun çoğaldığından dolayı; başkasının onun üzerinde bir hakkı olmaz; Ancak"çı_kacağm üçte biri, birincinin olacak; üçte biri tarla sa­hibinin olacak; "diye şart koşarsa; o takdirde, tarla sahibinin, birinci zirâatcide —eğer tohum, bu birinci zirâatcinin ise— tarlanın üçte biri­nin ecr-i misli vardır. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, diğerine, tarlasını ve tohumunu mezrûat için; çiftçi-ye"yirmi ölçek verilmesi, geri kalanın da tarla sahibinin olması"şartıy-le vererek, ona:"Bildiğin gibi yap."der veya öyle bir şey söylemez; zi­râatci de o yeri ve tohumu, bir başkasına yarı yarıya verir; bu ikinci şa­hıs da çalışırsa; çıkan mahsûl, yer sahibi ile ikinci zirâatcinin olur. Ön­ceki adama, çalıştığının ecr-i misli verilir.

Keza, o yerden hiç bir şey çıkamazsa, hüküm aynıdır.

Bir adam, diğerine tarlasını ve tohumunu yarı yarıya vererek ona:"Bildiğin gibi yap."der veya böyle demez; o adam da, onu bir başkasma müzaraa olarak ve"ona, yirmi ölçek vermek üzere "verirse; işte bu müzaraa birinci ile ikinci arasında fâsiddir. ikinci adam, birinciden, çalıştığının ecr-i mislini alır. Çıkan mahsûlü, birinci zirâatci ile tarla sa­hibi, yan yarıya taksim ederler.

Bir adam, diğerine, tariasinı"cıkacak olandan kendisine yirmi öl­çek verilmesi ve diğerinin, tohumuna ekmesi çalışması; çıkanın fazlası­nın ise zirâatcinin olması veya o kadar ölçeği zirâatci'nin olması, kala­nını ise yer sahibi alması"şartiyle verir; zirâatci de, bu yeri, öncekinin tohumuyla birlikte, yarı yarıya, bir başkasına verir veya bu durumda tohum, ikinciden olacak olur ve o adam da ekip, biçerek mahsûlü çıka­rırsa, çıkana, iki zirâatci ortak olurlar. Tarla sahibine ise, tarlasının ecr-i mislini öderler. Ve bunu, önceki adam öder.

Şayet ikinci adam, tarlanın kime âit olduğunu, akit yapana kadar bilmiyorsa; yer sahibinin yerini geri istemesi hâlinde,, bu akid bozulur.

Eğer, ikinci akidde, tohum ikinci adamın olacaksa; onların arala­rındaki akid de bozulur. Çünkü, birinin, diğerinde hakkı vardır. Bu, fesâd sebebiyle böyledir.

Eğer tohum birincinin ise, ikinciyi icarlamak akdin bozukluğa se­bebiyle fâsid olur.

Yer sahibi, yerini müzaraa için, birine, yarı yarıya vererek, ona:"Bildiğin gibi yap."der veya bunu söylemez; birinci adam da to­humunu kendisi koyarak, ikinci bir zirâatciye,' 'yirmi ölçeği çıkacak olan­dan, almak üzere*'verirse, bu akid fâsiddir.

İkinci adam, birinci adamdan ecr-i misil ahr.

Çıkan mahsûl ise, yer sahibi ile birinci ortağın arasında, yarı yarı­ya taksim edilir.

Şayet tohum, ikinci ziraatçının ise, çıkanın tamamı onun olur. Bi­rinci adamla, tarla sahibine ecr-i misillerini verir. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, tarlasını, diğerine tohumunu yarı yarıya vermek, öküz de ekiciden olmak şartıyla ortaklığa verir; ekici de kendi hissesine, biri­ni ortak eder ve beraberce çalışırlarsa; bu şirket ( = ortaklık) bâtıl olur.

Bu durumda, çıkan mahsûl, herkesin tohumu nisbetinde taksim edilir.

Birinci şahıs, ikinci zirâatciye ecr-i mislini verir. Çünkü onu fasid ücretle çalıştırmış oldu.

Birinci zirâatcinin, yer sahibinden, ecr-i misil almaya hakkı yok­tur. Çünkü, o onun ortağıdır; ecir gerekmez.

Önceki zirâatci, aldığı fazlalığı tasadduk eder.

Çünkü bunu başkasının yerinden, fâsid olarak yapılan icâresi se­bebiyle almış oldu. Fetâvfcyİ Klbrl’da da böyledir.

Bir adam, bir yerini, kendi tohumuyla ve öküzüyle, ziraat yap­maya verse, çıkacak olanın üçte biri tarla sahibinin,; Üçte ikiside diğeri­nin olması şartıyle, müzâraya verdiğinde; o şahıs üçte biri, onun olmak üzere, bir başkasını çahştırsa; işte bu yer sahibi ve birinci adam hakkın­da, sahihtir. Fakat, ikinci adam hakkında fâsiddir.

Bu durumda, çıkanın üçte birini tarla sahibi alır; üçte ikisini ise, birinci ziraatçı alır. İkinci çalışan şahsa, birinci zirâatci,ecr-i misilini verir. En uygun olanı ise. bu müzaraa, cümlesinin hakkında da fesada git­miştir. Çünkü, tohum sahibi, birinci ziraatçıdır; bu yer ile âmili birlikte icarlamış oluyor.

Bu mes'elede, tohum yer sahibinin olmuş olsaydı, müzaraa tama­mının hakkında da sahih olurdu. Çıkacak olan mahsûl de —şartlarına göre— aralannda taksim edilirdi. Redâi'de de böyledir.

En doğrusunu bilen Allahu Teâlâ'dır. [20]

 

6- MÛZÂRAADA, MUAMELENİN ŞART KOŞULMASI
 

Müzâraada muamele şart koşulduğu zaman, duruma bakılır: Eğer tohum âmil tarafından ise, bu durumda müzaraa da, muamele de fâsid olur.

Şayet tohum arazi sahibinden ise, her ikîsîde caiz olur.

Muamelenin müzaraa üzerine atfedilmisi hâlinde, tohum hangi taraftan olursa olsun caiz olur.

Bir adam, diğerine, —içinde, hurma ağaçlan bulunan— kıraç bir araziyi müzaraa için, "tohumunu ekmek ve işini yapmak ve çıkan mah­sûle de yarı yarıya ortak olmak şartıyle, belirli seneler için verirse; bu müzaraa fâsiddir. Çünkü, her biri için, akdedilen iki şey vardır: Biri hur­ma ağaçları, diğeri amilin çalışması; bu iki akid diğeri için, müfsid bir akiddir. Muhıyi'te de böyledir.

Bu durumda, çıkan mahsûl, tamamen tohum sahibinin olur. Yer sahibine ise, ecr-i misil verilir. Zirâatci de fazla aldığını tasadduk eder. Çünkü, o, fâsid bir akidle, başkasının yerini ekmiş oldu.

Hurmalık sahibinin de âmilin ecr-i mislini vermesi gerekir. Çünkü o, ağaçlara hizmet eylemiştir. Çıkan hurmalar, mırma sahibine helâldir.

Taraflar aralarında üçte bir, Üçte iki şartını, hurmalık veya zira­at üzerine şart koşarlarsa; cevap yine aynıdır.

Şayet tohum yer sahibinden olursa mes'ele hâli üzre kalır, ve akid caiz olur. Çünkü âmil, onu kendi yerinde çalışmak üzere icarlamıştır. Ve onun hurma ağaçları da onun içine girer. Hakkında sözleşilen şey bir olur; bu da âmilin menfaatınadır.

Keza âmile''hurmaların onda dokuzu onun olması ve çıkacak eki­ne de yarı yarıya ortak olmaları" şartını koşarlarsa; bu akid de caiz olur. Çünkü, akid, şart koşulan tohum miktarının ihtilafı ile muhtelif olmaz. Ancak, akid üzerinde anlaşma yapılanların ihtilafı ile muhtelif olur.

Bir adam, diğerine bir yer ve bağ verirse; cevap, yine aynı cevaptır.

Bir adam, diğerine içinde hurma ağaçları bulunan bir yerini ve­rerek, ona:"Sana, bu yeri veriyorum. Tohumunu ek ve çalış; çıkacak mahsûlün yansı sana, yarısı da banadır" deyip ona o yeri teslim eder. âmil, —belirli senelerde— "hurmalara da bakacak onları sulayacak, çi-kan mahsûlün de yansına veya üçte birisine yahut üçte ikisine sahib olacak" diye şart koşarlarsa; işte bu caizdir. Bu, iki akid olmuş olmaz. Burda diğerine şart vardır; ona matuf kılınıyor.

Keza, bir kimse, âmile bir yerini ve bağını verip, ona:"Şu yere tohumunu ek; şu bağa da bak; onu bu da ve sula." derse; işte bu akid de caiz olur. Çünkü, bu durumda akdin birinde, diğeri de şart koşul­muş olmaktadır. Mebsât'ta da böyledir.

En doğrusunu bilen Allahu Teâlâ'dır. [21]

 

7- MÜZÂRAADA İHTİLAF
 

Bir adam, diğerine, oraya buğday ekmek Üzere bir yer verdiğin­de, o adam oraya, ondan başka birşey ekemez.

Bu yer buğday ekmekten daha çok başka şey ekimine elverişli olsa bile, yine de ekemez.

Keza: "Şu yeri al; buraya buğday ek."veya "Burayı buğday ek­mek için al." yahut"Oraya buğday ek." der ve bunu lâ harfiyle söyler­se; bunların tamamı şarttır. Ve âmil, bu durumlarda, buğdaydan başka bir şey ekerse; şarta muhalefet etmiş olur. Hıriaetâ-İ Mafün'de de böyledir.

Vav harfiyle, "oraya buğday ek" derse, bu bir şart mı olur? Ve­ya meşveret ( = danışma) mı olur? Bu mes'ele müzaraa kitabında zikre­dilmemiş müdârahe babında zikredilmiştir.

Bir adam, diğerine bin dirhem müdârabe malı verip ona: "Bu malı, müdârabe olarak al; ve kârı yarı yarıya olmak üzere, onunla Kû-fe'de çalış." derse; bu bir meşveret olur.

Hatta, o şahıs, Kûfe'den başka bir yerde çalışsa; muhalefet etmiş olmaz.

Bazı alimlerimizin kavillerine göre bu, müzâraada da böyledir.

Şcyıı'l İnta Ebû Bekir Muıtned Vm Fadl şöyle buyurmuştur.

Müzâraada bu şarta riâyet edilir. Çünkü şarta itibar edilince, to­humun nev'i meydana çıkar. O takdirde, müzâraa kıyâsen ve istihsâ-nen caiz olur.

Şayet, onu meşveret kılarsak, tohumun nev'i meydana çakmaz ve bu durumda bu müzâraa, müdârabenin hilafına, caiz olmaz, Mahıyt'te de böyledir.

Bir seneliğine ekilen bir ziraatın çoğunu çekirgeler yer de, azı kalır ve zirâatci onu başka bir yere ekmek ister; bunu da yer sahibi men eder­se; âlimier şöyle demişlerdir.

"Duruma bakılır: Eğer ikisinin ortak bulunduğu belirli bir yere ekilecekse, onu ekmekten men etmez.

Şayet müzâraa umûmî ise, dilediği yere eker. Müzâraa mutlak ise yine istediği yere, istediği vakit eker.

Bana göre, eğer müzâraa aralarında bir nev'i ise uygun olan; onu önceden olduğu gibi oraya veya o yerin başka bir tarafına ekmektir. Fe-tâviyı Kadihln'da da böyledir.

En doğrusunu bilen AUahu Teâlâ'dır. [22]

 

8- ZİRÂİ ORTAKLIKTA, TARLA VEYA HURMALIK SAHİBİ İLE ÇİFTÇİ VE ÂMİLİN HİSSELERİNİN FAZLALAŞTIRILMASI
 

Bunun aslı: üzerinde anlaşma yapılan halde ise, üzerine Ma'kû-dün aleyh hâlde ise, başlangıçta zirâatcinin hissesinin artırılması caiz­dir. Çünkü, bedeldeki fazlalaştirma, asılda muteberdir. Aslin ise, ma'-kûdün aleyhin yanında olması iktiza eder.

Keza, bu fazlalığın ma'kûdün aleyhin yanında noksanlandırılması iktiza eder ki bu her iki hâlde de caizdir. Çünkü, bedelin bir kısmını düşürmek ma'kûdün aleyhin bedelindedir.

Bunun dışında bunlardan birini, ziraati hasaddan önce artırmak, hurmanın büsrü büyümeden olursa caizdir. Çünkü müzâraada çıkacak şeyi mümâsi zamanında artırmak caizdir. Alım satım ve icârede olduğu gibi...

Bundan sonra olursa, tohumu veren şahıs ve hurmalığı veren şahıs tarafından, çıkacak olan mahsûlden aralarında olan şarttan ziyade ar­tırmak caiz olmaz.

Tohumu vermeyen taraftan olursa; bu artış caiz olur. Çünkü to­hum sahibinin artırması, müzarânın başlangıcında caiz idi. Bu durum­da akdi bozmamak için ekiz olmaz. O yola cevaz verilmemiştir.

Eksiltmek de böyledir. Çünkü, tohum sahibi, müste'cirdir, Müs-te'cir ise, müşteridir. Müşterinin artırması mümkün değildir. Eksiltme­si de mümkün değildir. Çünkü bedeli belirtilmiştir; eksiltmek olmaz.

Tohumu olmayana gelince onun için ziyadeîeştirinek caizdir. Çün­kü, tohum sahibi bidayette çıkacak mahsule karşı ziyadelendirmesi müm­kün değildir. Ma'kûdün aleyh'de değişiklik olmasın diye, düşürmek de caiz değildir. Çünkü tohum sahibi, müste'cirdir. Mtiste'cir ise, müşte­ridir. Müşterinin artırması mümkün değildir.

Tohumu olmayana gelince, o, icara verendir. İcara veren ise, üc­rette eksiltme yapabilir. Onun yâni tohum sahibinin ücretten bir kısmı­nı düşürmesi, —ma'kûdün aleyhi bozması hâlinde— caizdir.

Tohum, düşme zamanı belirli ise, o belirli tohumdan düşmek sahih olmaz. Fakat, sözleşme vaktinde, tohum belirli değilse.düşmek şahin­dir. Satıcının, parasını aldığı sırada, bir kısmını, müşteriye ibra etmesi gibi, bu da sahihdir. Eğer ayn düşme zamanı duruyorsa, bu böyledir.

Serahsî'nm Muhıyt'nde de böyledir.

iki kişi-, yarı yarıya ortak almak üzere, müzâraa veya muamele akdi yaptıklarında; çiftçi veya âmil bir mahsûl hasıl olana kadar çalışır, sonra da diğeri, ona altıda bir nisbetinde kendi hissesinden artım yapar ve onun hissesi üçte iki olur; diğeri de buna razı olur ve bu hasaddan önce olursa; caiz olur. Hasaddan sonra veya hurma yetiştikten sonra olursa ve şayet artım yer sahibinden veya hurmalık sahibindein ise, ve o da muamelede olursa; işte bu bâtıldır. Diğeri tarafından ise caizdir.

Keza, artırış tohum kendisinden olmayan yer sahibi tarafından olur ve bundan önce de tohum sahibi artırmış bulunur; ve bunlar da muamele ve müzâraada, "çıkan mahsûlün yan yarıya" şart koşulduğu halde olur ve o zaman, şart koşarak.^sahibi yirmi dirhem fazla verecek" dedilerse; işte bu müzâraa da, muamele de —hangi taraftan olursa olsun— fâsiddir. Çıkan mahsûlün tamamı, müzâraada tohum sahibi­nin olur. Muamelede ise, hurmalık sahibinin olur.

Keza, birinin diğerine yirmi ölçek fazla vermesi hâlinde de hüküm böyledir.

En doğrusunu bilen, Allahu Teâlâ'dır. [23]

 

9- ARAZİ SAHİBİNİN ÖLMESİ VEYA ZİRAAT VAKTİNİN GEÇMESİ HÂLİNDE, EKİLİ ŞEY BAKLİYAT VEYA HURMA OLURSA;BU DURUMDA MEYDANA GELECEK MESELELER AKİD MÜD­DETİ TAMAM OLMADAN, ÇİFTÇİ VEYA İŞÇİ ÖLÜRSE, NE OLUR? YE ZİRÂAT İÇİN YAPİLAN BAZİ MASRAFLAR
 

Bir adam, tarlasını, müzâraa için, tohumu ondan olmak üzere birisine verir ve ziraat bitmeden önce bu tarla sahibi Ölürse; kıyâsa göre bu müzâraa bozulur. Bu durumda yer sahibinin vârisleri, yerlerini abrîar.

tstihsanda ise, bu akid ziraat hasat edilene kadar devam eder.

Başlangıçta icâre tesbit edilmemişse, yer sahibinin vârisleri, üç du­ruma muhayyerdirler. Dilerlerse mezruatı söküp aralarında paylaşırlar; dilerlerse, hakimin emriyle infak ederler ve her birisi, ziraatciye hissesi nisbetinde —nafakası için— mürâcat ederler; isterlerse, ziraatciyi zira­at hususunda borçlandırırlar.

Bu, yer sahibinin ziraattan sonra Öldüğü zaman böyledir.

Şayet ziraattan önce ölür ve fakat ziraatci, o yerde çalışmışsa, (Sürme gibi, kanalım kazma gibi, arkını ıslah etme gibi) müzâraat bozulur. Bu ziraatcinin çalışmasına karşılık bir hakki da olmaz.

Fakat yer sahibi zirâaat ekildikten sonra ancak, henüz bitmeden önce ölürse müzâra&î hakkı kalır mı?

Bu hususta âlimler arasında ihtilaf vardır. Bu durumda yer sahibi ölmez ve ziraatci ikinci se;ıe de yine eker ve bunu da yer sahibi sökmek ister; ziraatci de mâni olursa; yer sahibi onu sökemez. tcare, önceki gi­bi devam eder. Bu durumda, ziraatcinin hakkı korunur ve o, yer sahi­bine o yerin ecr-i mislini borçlanır.

Yer sahibi müddetin içinde ölürse, ziraatci, ziraatını sökmez. Ön­ceden konuştukları üzere devam eder. Vârislere de bir şey borçlanmaz. Ve onlarla birlikte çalışırlar, çıkana ortak olurlar.

Bu durum, yer sahibinin ziraat zamanı ölmesi hâline muhalifdir. Bütün işi ziraatci görür; ziraatını sökmez; vârislere de borçlanmaz. An­cak, o yerin —yani o yerin yarısının— ecr-i mislini borçlanır.

Bu zirâatcinin ziraatı sökmek istemediği zaman böyledir.

Eğer sökmeyi murad ederse, yer sahibi, —yukarıdaki vârislerin mu­hayyer olduğu gibi— muhayyerdir. Biz bunu Önceki fasılda, yer sahibi­nin vârisleri hakkında açıkladık.

Yer sahibi öldüğü zaman, bakliyat ile mezrûat arasındaki fark nedir?

Müddet nihayet bulunca, ziraat olsun, bakliyat olsun hâkimin em­riyle infak ederler. Müddet tamam olunca, hisseleri mikÖafi zirâatciye müracaat ederler.

Şayet, yer sahibi, ziraat için hâkimin emriyle harcamada bulunmuş­sa; hissesinin yarısı kadarı için çiftçiye müracaat eder.

Muamele müddeti bitince, meyve henüz yetişmemişse, âmilde onu toplamadan kaçınıyor, razi olmuyorsa; o, onun yanında ücretsiz bıra­kılır. Müzâraat bunun hilafmadır. Onlar, çiftçinin yanında, ücretli ola­rak bırakılırlar. Muhiyt'te de böyledir.

Şayet, tohum âmil tarafından olur ve onu eker; sonra da onu ha-sad eylemeden çiftçi ölür ve onun vârisleri: "Biz çalışırız" derlerse; buna hakları vardır. Çünkü onlar muris makamına kaimdirler. Onlar için bir ecir (= üret) olmadığı gibi, onların da vereceği bir Ücret yoktur.

Eğer: "Biz çalışmayız." derlerse, onlara cebredilmez. Bu durum­da arazi sahibine: "Mahsûlü sök, yarısı senin, yarısı onların olsun." veya "onların hisselerinin bedelini, onlara ver." yahut "onların hisselerini infak eyle. Senin harcadıkların da onların hissesinin içinden çıksın " denilir.

Şayet tohum, âmil tarafından ekilmiş ve ekilen de bakliyyat ise, zamanına kadar bekletilir. Kim masraf yaparsa, onun yaptığı masraf, tatavvu olur. Yer sahibinin, âmil üzerinde bir ecr-i olmaz.

Eğer âmil durumu hakime bildirir; yer sahibi de gaip olursa; bu durumda âmilden iddiası için beyyine istenilir.

Şayet beyyineyi geciktirir; fakat bu arada da ziraatın fesadındanda korkulursa, bu durumda hâkim, ona: "Sana emrediyorum; —eğer doğru isen— masrafı sen yapacaksın." der. Çünkü doğru ise, hâkimin söyle­yeceği odur.

Eğer yalancı ise, o takdirde hâkim o yerin ecr-i mislinin yarısını ona verir. Zehiyre'de de böyledir.

Bir adam, diğerine, hem bir sene ekmek üzere yerini, hem de to­humunu "çıkacak olanı, yarı yarıya almak" üzere verir; o ziraatci de onu eker; fakat hasad etmedeen kaçarsa; hâkimin emriyle, yer sahibi, onu hasad edene kadar harcamasını yapar; sonra da bu çiftçi gelirse, artık, o ziraatta, onun bir yolu yoktur. Çünkü bütün masrafi yer sahibi yapmıştır. Bu çiftçi de hakime müracat ederek; "Benim de masrafım oldu." diye dava ederse; hâkim, iyiden iyiye tahkikatını yapar ; beyyi-nesini ister. Şayet masraf yaptığı kanaatına varırsa; onun masrafını tarla sahibine hükmeder. O da, masrafları için, ona müracaat eder. Mebsût'-ta da böyledir.

Harcamanın miktarında ihtilafa düşerlerse; bu durumda yemin­li olarak, zirâatcinin —onu bildiğine dair— sözü geçerli olur. Mnhıyt'te de böyledir.

Amil kaçmaz; fakat hasad vaktine kadar ziraate hiç gitmez ve bu çiftçi de olmaz ise; bu durumda hâkim, yer sahibine: "Sen harca­manı yap; âmile —senin masrafını verene kadar bir şey verilmeyecek­tir. Şayet, vermekten kaçınırsa; hissesinden sat; masrıfını ondan al ve onun masrafını da ona ver." der.

Eğer, o bir masraf yapmamışsa; bir şey vermez.

Şayet masraf yapmış da, tarla sahibi onu vermeye razı olmuyor ise, hakim, onun hissesini satıp, masrafmi ayırır.

Bu, İmimeyn'in kavline binâen böyledir amma.

İmâm  Ebû Hanîfe   (R.-A.): "Hâkim,   onun   için   onu satmaz"buyurmuştur.

"Onlardan hiç birisi tasadduk etmez." denilmiştir.

Bu mes'ele, ziraatta böyledir. Çünkü, bir birinin hissesini verme­mekle, müzâraa fesada gitmez.

Ziraatın müddeti biter, biriside meydan da olmaz ise çifçi durumu hâkime bildirir. Bu durumda hâkim, çiftçinin beyyinesi olmayınca hük-meyiemez. Hem ziraata, hem de tarla sahibinin olmadığına dair belge

İster.

Şayet belge ibraz ederse, o takdirde hâkim, ona harcama yapması­nı emreder.

Şayet tarla sahibi gelir de, ortaklığı inkâr eder ve: "Yerde, ziraat da hepsi de benimdir." Onu, benden gasbeyledi." derse; bu durumda, onun, masrafı için, tarla sahibine o yere ortak olduklarını isbat edene kadar mürâcat etme hakkı yoktur.

Şayet beyyinesi varsa, davasına bakılır. Hâkimin, o yeri koruması gerekmez. Zira hakime vacip olan, gaibin yerini muhafazadır. Halbuki burda gaip yoktur. Hâkim, beyyine olmadan bu gibi bir davaya bakmaz.

Şayet hâkim, o şahsın beyyine ikame etmesine kadar, mezrûatın zayi olacağından korkarsa, bir mukayyid tâyin eder ve ona bakıcılık yaptı­rır. Sonra, ona masrafını aldırır.

Eğer iddiaya göre ortak olduğu meydana çıkarsa, hâkim, ona "har­cama yapmasını" emreder.

Şayet ortak değil de gâsıp ise, ona* hâkim: "Senin rücû hakkın her ne kadar ben, sana hükmettimşe de yoktur." der. Zehiyre'de de böyledir.

Fetâvlyi Attabiyye'de şöyle zikredilmiştir:

Şayet o zat, hâkimin hükmü olmaksızın, harcama yapmışsa; o, te­berru olur. Ve, o yerin ecr-i mislinin yarısı ona verilmez.

Keza, gaip gelir de harcamayı ödemekten kaçınırsa; eğer ziraatci müddet geçmeden kaybolmuş ve hazırda olan şâhıs da masrafı, hâki­min hükmü ile vermişse; bütün masrafları ondan geri alır. Ziraat, ister dursun; isterse zayi olsun, farketmez.

Keza, âmil fakir olur ve masraf edecek birşeyi bulunmazsa; ce­vap yukarıda söylediğimiz gibidir.

Eğer hâkimin emri olmaksızın masraf yapmışsa, o teberru olur.

Eğer, adam zengin ise, masrafı ödemeye cebredilir. Tatarfetaine'de de böyledir.

Müzâraa müddeti sona ermiş bulunur ve mezruat da bakliyyat olursa; yer sahibi, "onu sökmesini" ziraatçıya emreder.

Ziraatçı razı olmasa bile, onun için muhayyerlik yoktur. Hatta, zi-râatci, "yer sahibinin, zirâatten hissesinin bedelini vereyim." derse; bunada hakkı yoktur. Ziraatçı; yer sahibi için sökmeye başlasa da, buna yer sahibi razı olmasa aradaki fark şudur: Yer sahibi asi sahibidir; zira-atci ise ona tabii olarak sahibidir. Asi sahibi olan, teba olana; o razı olmasa bile mâliktir; halbuki, teba' sahibi, rızası olmadan asi sahibine mâlik değildir. MuMyt'te de böyledir. En doğrusunu, ancak Alaka Teâlâ bilir. [24]

 

10- BİR ARAZİYİ, ORTAKLARDAN BİRİNİN VEYA BİR GASIBIN EKMESİ
 

NevâziTde, İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurmuş olduğu nakledilmiştir:

İki kişinin ortak olduğu bir tarlayı, bu ortaklardan birisi yok iken, diğeri o yerin yansını ekerse; dilerse, ikinci sene o yeri diğer ortağı; di­lerse, yine kendisi eker.

Fetva ise: Bu ortak tamamını eker; hazırda olmayan orıak gelince, o müddet kadar da tamamından o faydalanır. Çünkü, onun rızâsı delâ-leten sabittir.

Eğer, eken ortak, orayı ekmenin tarlanın kuvvetini eksilteceğini ve terk edince, tarlanın kuvvetleneceğini, bilirse; o takdirde, ortağından izinsiz ekmeye hakkı yoktur. Çünkü, bu durumda^ ortağının rızâsı sa­bit değildir. Fetâvâyi Kübrâ'da da böyledir.

Bölünmemiş bir yerin yerlerini, bazı kimseler ekerler ve tohum­larım da kendileri saçar ve ortak bulundukları sudan da sularlar; bunu da diğerlerinin söylemesi olmadan yaparlarsa; taksim olunca, hisseleri­ne o kadar yer düşecek olması hâlinde, ortaklarının, onlardan bir şey isteme hakları yoktur. Tazminat da gerekmez. Ve onun ziraatına, di­ğerleri ortak da olamazlar. Hizânetii'l- Müftîn'de de böyledir.

Bazı kitaplarda şöyle yazılmıştır:

Bir adam, izni olmadan, diğer birinin tarlasını ektikten sonra, tar­la sahibine: "Tohumumu ver; senin için ekmiş olayın." der; diğeri de verirse; eğer tohum ekilmiş iken söyledi ise, işte bu caizdir. Bu durum­da eken şahıs, buğdayının mislini almış olur. Eken şahıs buğdayım alınca da, bu müzâraa fâsid olur. Çünkü ziraat müddeti belli değildir. Şayet, eken şahıs, buğdayı fesada gittikten sonra böyle söylerse; mezruat hiç caiz olmaz. Toprak sahibi başka taraftan yerinin ekilmesine izin verir; * ziraatçı ektikten sonra da, yer sahibi, çiftçiyi çıkarmak isterse; bu da caiz olmaz. Çünkü, müslümanın, birini aldatması Haramdır. Eğer tar­la sahibi: "Tohumunu ve masrafım al; ziraat benim olsun." der; diğeri de buna razı olur ve bu ekilen şey bitmeden önce olursa; caiz olmaz. Zira, mahsûlü bitmeden önce satmak caiz değildir. Tohumun ne oldu­ğu da ayırt edilmemiştir. Fakat bu söz, tohum tarla sahibinden zayi ol­duktan sonra söylenirse, mes'ele muvafık olur veya ihtilafa sebep olur. Kerderî'nin Vecîzi'nde de böyledir.

Bir adam, başkasının tarlasını ektiğinde, tarla sahibi, hasat ze-manına kadar tarlasının ekildiğini bilmez ve öğrendiği zaman, buna rı­zâ gösterir veya: "Razı değilim." dedikten sonra: "Razıyım." derse; bu ziraatci için helâl olur.

Haniye isimli kitabta, bu hususta nas vardır.

Fakıyh Ebû'l- Leys: "Bu, istihsandır. Biz bununla fetva veririz." bu­yurmuştur. Cevâhirü'l- Ahlâtî'de de böyledir.

Üç kişi, ortaklaşarak bir yeri ekmek için aldıklarında; onlardan birisi kaybolur; diğer ikisi de, o yerin bir kısmına buğday ekerler; sonra da hazırda olmayan ortak gelerek, kalan yere arpa ekerse; bunlar bir­birlerinin rızaları ile yaptilarsa; buğdayı aralarında taksim ederler.

O iki kişi, ektikleri buğdayın tohumunun üçte birisi için, üçüncü or­taklarına müracaat eder.

Arpayı da aralarında paylaşırlar.

Arpayı eken ortak da, tohumun üçte ikisi için, diğer ortaklarına müracaat eder.

Şayet, bu işi rızasız yaptılar ise; buğdayın üçte biri yer sahibinin olur; üçte biri de ekenlerin olur.

O yerin üçte birinin noksanlığım da tazmin edince, aldıkları helâl olur.

Geride kalan üçte biri, masraflarına harcarlar. Artanını da ta'sadduk ederler. Çünkü, çıkan mahsûlün üçte ikisi onlarındır; ikisi ekmiş­lerdir; şartlarıda öyledir.

Kalan üçte biri gasbetmiş olurlar. Ondan çıkanın tamamı, kendile­rinin olur.

Arpa sahibine gelince, altıda beşi, kendisinin olur; altıda biri de yer sahibinin olur. Çünkü, o da, o yerin üçte ikisini gasben ekmiş olur. Ve o yerin mahsûlü kendisinin olur. Üçte birini de yarıcı olarak ekmiş olur. O yerin noksanlık bedelini de öder. Fetâvâyi Gıyâsiyye'de de böyledir.

Bir adam, bir yerini, müzaraa için verdiğinde; tohumun ekiciye ait olmasını şart koşar; çiftçi de ektikten sonra, o yere, bir hak sahibi gelir ve bu hak sahibi, o yeri ziraatsız olarak almak isterse; onun, o yer­deki ekini söktürme hakkı vardır. Eğer ekin bakliyattan ise, zirâacinin elinde hasad vaktine kadar bekletmez.

Sonra, bu çiftçi muhayyerdir: İsterse, sökülenin yansını alır; bu du­rumda kendisine o yeri verene hiç bir şey için müracaat etmez. îsterse, sökülenin kıymetini tazmin ettirir ve söküleni, o yeri kendine verene teslim eder. Muhiyt'te de böyledir.

İmâm Ebü Hanife (R.A.)'ye göre, hak sahibi, hasseten ekiciye, ye­rinin noksanlığını tazmin ettirir. O da bu yeri kendisine verene müraca­at eder.

Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un da, son kavlidir.

İmâm Ehû Yûsuf (R.A.)'un önceki kavli ile İmâm Muhammed (R.A.)'in kavli ise: hak sihibi, muhayyerdir; yerinin noksanını, isterse, onu vere­ne ödetir isterse ziraatciye ödetir.

Ziraatci ödeyince, orayı kendisine veren şahsa müracaat eder. Bu, akar mes'elesine binâen böyledir. Mebsûl'ta da böyledir.

Bu durum, tohum, ekiciden olduğu zaman böyledir.

Eğer tohum, o yeri veren tarafından verilmiş olursa; hâk sahibi, o yeri alır ve onların ikisine de ektiklerini sökmelerini söyler.

Onlar da sökerlerse; ziraatci muhayyerdir; İsterse, sökülenin yan­sını alıp, başka bir şey yapmaz; isterse, söküleni kendisine o yeri verene verip, çalıştığının ecr-i mislini alır.

Fakıyh Ebû Bekir el- Belhî böyle buyurmuştur.

Ziraat olursa hissesinin kıymetini alır.

Fakıyh Ebû Câfer, böyle buyurmuştur.

Eğer, hak sahibi, ekime rıza gösterirse; İmâm Muhamned (R.A.), bu durumdan el- Asi'da bahsetmemiştir.

Şeyhû'l- İslâm, şerhinde şöyle buyurmuştur:

Burda tafsilatlı cevap şudur: Eğer tohum yer sahibinden ise, hak sahibinin icazeti ile amel edilmez.

Eğer tohum, âmil tarafından verilmiş ve müstehakkın izni de mü-zaraadan önce olmuş ise, bu icazet sahih olmaz. Ziraattan sonra ise, bunun durumu başkasının evini icara verenin durumu gibidir: Ev sahi­bi müddeti geçmeden önce, rıza gösterirse caiz olur; müddet geçtikten sonra rıza gösterirse, caiz olmaz. Zehiyre'de de böyledir.

Ebû Süleyman, Müntekâ'de, İmâm Muhunmed (R.A.)'in şöyle buyur­muş olduğunu nakletmiştir:

Bir adam, birinin yerini gasben aldıktan sonra, o yeri, bir seneliği­ne, bir başkasına müzaraa olarak verir.ve tohum zirâatci tarafından olup; o, onu eker; bu tohum henüz bitmeden, asıl yer sahibi, zirâata izin ve­rirse; işte bu icazet caiz olur.

Bu yerden çıkacak mahsûlü, asıl yer sahibi ile zirâatci şartlarına göre aralarında taksim ederler; tazminat gerekmez.

Ancak, yer sahibi izin vermeden önce yerde noksanlık olursa; taz­minat gerekir. İmâm Ebû Hanîfo (R.A.)'nin kıyasına göre, bu tazminatı, zirâatci yapar.

İmâm Muhammed (R.A.) ise: "Yer sahibi, hangisini isterse, ona öde­tir." buyurmuştur.

Yer sahibi icazet verince, müzâraa bozulmaz. Fakat, bu durumda yer sahibine bir şey verilmez. Çıkan mahsûlü, gâsıbla zirâaci şartlan ge­reğince taksim ederler.

Müntekâ'da şöyle zikredilmiştir:

Bir adam, birinin tarlasını gasbedip, onu, tohumu kendisinden ol­mak üzere, birisine müzâraaya verdikten sonra, o tarlanın asıl sahibi, bu işe rıza gösterse, —bu rıza, ister ziraattan önce olsun, ister sonra olsun— icazet bâtıldır.

Burda işaret edilen mana nakkında, Şeyhü'l- İslâm şöyle buyurmuştur: Gerçekten tohum gâsıp tarafından ise, akid mustehak tarafına döndürülmez.

Müntekâ'da şöyle buyrulmuştur:

icazetten sonra, o yer gâsıbın yanında ariyet gibidir. Zirâatci, is­terse, tarla sahibine müracaat ederek, ondan izin talep eder. O yeri alır ve aldıktan sonra da orayı ekmez ise, bunu yapabilir.

Şayet zirâatci izin almadan önce, o yeri eker, mahsûl ise, icazetten sonra biterse; veya icazetten sonra eker de, ondan sonra biterse; bu du­rumlarda icazet için müracaata ihtiyaç kalmaz. Çünkü bu, bir mü'mini aidatmakdır; o ise haramdır.

Keza, yer sahibi, zirâatciye, ziraat başak olduktan sonra, hasâd edilmeden önce icazet verir ve sonra gâsıp isterse; bunu yapmaya hakkı olmaz.

Fakat, gâsıba şöyle der: "Yerimin ecr-i mislini ver; bana da onu hasad ediniz." O takdirde, gâsıp ile zirâatci, arasında kalır. Şartlarına göre, aralarında paylaşırlar.

Eğer gâsıp, tarla sahibine: "Hisseme düşecek kadar, sana borçla­nırım." derse; ondan fazlasıyla, ona cebr edilmez. Zirâatci için: "Sen, hissen kadar borçlan." denilirse; o da olur.

İkisi birden borçlanırlarsa, o da olur; kendi rızaları ile hasad ederler.

Şayet gâsıp, tamamını borçlanmaya rıza göstermezse, bir adamın tarlasını aralarında ortaklaşa ekmiş gibi olurlar.

Eğer, gâsıp: "Ben, hiç bir şey borçlanmam; fakat, bana zirâatı sök­türürsün." derse; o takdirde, zirâatci muhayyerdir: Dilerse, birlikte sö­kerler; dilerse kendi maundan yer sahibine ecr-i misil verir ve o.ziraatı kendi adına çalıştırır. Hasad eylediği zaman da, duruma bakılır: Gâsıp namına ücretle çalıştırdığı kimselerin ecrini, o gasıbın hissesinden öder. Fazlası gasıbın olur.

Şayet, zirâatci: "Ben, borçlanmam ve çalışmam. Ben bunları sö­kerim." der ve gâsıp ile birlikte olurlarsa; onu beraberce sökerler ve o yeri asıl sahibine teslim ederler.

Eğer, gâsıp, buna razı olmaz ise, —ve ecr-i mislini verirse— o zirâ­at gâsıbın olur. Ve ona: "Kalk, bizatihi zirâatına —hasad edene kadar bak." denilir.

Bunun hâli de zirâatcinin hâli gibidir.

Eğer hâkimin hükmüyle olursa, bu böyledir.

Eğer, bunlardan birisi, hâkimin hükmü ve arkadaşının rızası olma-maksızm, böyle yaparsa, nafile olarak yapmış olur. Diğerinin hakkını noksansız teslim eder. Ve ikisinin de tasadduk eylemeleri gerekmez. Mez-ruattan, hisselerine ne düşürse, onların olur.

Ancak, gâsıp için gereken, müzâraadan önce, yer sahibinden izin almaktır.

Şayet yer sahibi, tohumu ekmeden önce, zirâate izin verir; sonra, tohumu eker; o da henüz bitmemiş olur ve o yeri almayı murad ederse, zirâatci: "Ben zirâatı bırakıyorum. Benim çalışmam da gerekmez. Çünkü tohum bitmedi." der; gâsıp da: "Mezrûattan vaz geçtim; çünkü lolîum, tarlaya atılınca fâsid oldu." derse; o zaman, gâsıba: "Yerin ecr-i misli­ni, —ziraat hasad olana kadar— sen vreceksin." denir. Şayet, gâsıp ona razı olursa, zirâatciye rücü etmez. Ona bir hisse de vermez.

Eğer gâsıp: "Ben ücret vermem; tohumunu ben aldım." derse; yâ­ni "yer sahibine ücret vermem." derse; bu durumda, zirâatciye: "Sen -muhayyersin: İstersen, müzâraayı ibtâl eder ve tohumunu gâsıba; tar­lasını da sahibine teslim edersin. İstersen senin üzerine zirâatı çıkarana kadar ecr-i misil olur." denilir.

Eğer, zirâatci razı olursa; müzâraat caiz olur. Tohum sahibinin to­humu almasına yol yoktur. Mutavvı olur. Yerin ücretini ödeme bakı­mından zirâatci ve müzâya şartları ne ise, ona göre ortak olurlar. Ve, her ikisi de, —zirâat fazlasından hiç bir şey tasadduk etmezler. Muhiyt ve Zehiyre'de de böyledir.

Bir adam, tohumu gasbedîp, onu kendi tarlasına eker; o bitme­den önce de tohumun sahibi, ona icazet (- izin) verir; buğday da o yer­de yetişirse; bu durumda o yer ariyet olmuş olur;_bittikten sonra, icazet caiz olmaz. Muhiyt'te de böyledir.

Bir adam, bir yeri gasbedip, oraya ekin ektiğinde; başka biri ge­lerek, o da, o tuhum üzerine ekse; ziraat ikincinin olur. Öncekinin to­humunu, bu şahıs öder.

Şayet önceki adam, o yeri noksanlandirmışsa, onu asıl sahibine taz­min eder. Hızânetü'l- Müftin'de de böyledir.

Uyân'da şöyle zikredilmiştir:

Bir adam, bir yeri gasbederek, oraya buğday ektikten sonra, da'-valaşıriar ve ekilen de bitmezse; yer sahibi muhayyerdir: İsterse, bitene kadar terkeder; sonra, ona: "Sök." der; dilerse, tohumunu verir.

İmâm Muhammed (R,A.)'e göre tohumunu tazmin eder. Bu, başka­sının yerine ekerse böyledir. Hülâsa'da da böyledir,

Bir adam, kendi tarlasına, tohum ektiği hâlde, o tohum bitmez ve bir yabancı, onu sulayıp bitirirse; bu mahsûl kıyâsda, birincinin olur. tstihsanda ise, sulayanın olur. Çünkü, onun sahibi, ona razı olmuştur. Sulaması, onun delâletidir.

Tohum ekmek ise, bunun hilâfmadır. Fetâvâyi Kayhan'da da böyledir.

Yere ekilenin kıymetini, sulayan şahsın vermesi gerekir. Bunu, tohum ziyan olmadan şart koşmuş olurlarsa, bu böyledir.

Adam, tohum zayi olduktan sonra, —bitmeden önce— sular ve onun sulaması sebebiyle bitmiş olursa; kıyâsda yalnız arzın (= yerin) noksanlık kıymetini tazmin eder. Ve, o yerin zirâatına sahip olur.

Şayet ekilen tohum bittikten sonra suladı ise, bu durumda, onun bitmiş olduğu zamanki kıymetini Ödemesi hâlinde, o ziraat kendisinin olur.

Eğer sulamaması hâlinde, o tuhum zayi olacak durumda değilse ve bu hâlde sular ve tohum da yenilenip kuvvetlenirse, gerçekten, o zirâat yine yer sahibinin olur. Sulayana bir şey gerekmez.

Bu cevap, Fakıyh Ebû Cafer'in cevabıdır.

Fakıyb Ebû'l- Leys ise: "Şayet ekin saplanmış iken sularsa; bu nafile olur." Buyurmuş; ve "Ona bir şey gerekmez." demiştir. Hnlta'da da böyledir.

Bir adam, tohumunu, bir başkasının tarlasına ektikten sonra, ora-ı tarla sahibi sularsa; bu ziraatın tamamı, tatla sahibinin olur. Yalnız^ o adamın tohumunun bedelini öder.

Şâyştr sulamaması hâlinde, o tohum bitmeyecek durumda ise, o tak­dirde tarla sahibi, o tohumu da tazmin eylemez.

Şayet tohum, tarla sahibinin olmaz ve o yeri de tohum sahibinden başka biri sularsa; bu durumda üçü de tohum sahibi, tarla sahibi ve su­layan oraya ortak olurlar. Zehiyre'de de böyledir.

Bir adam, kendi tarlasını ektikten sonra, başka birisi gelerek, oda orayı eker; bu tohumlar da sulamadan çıkarlarsa; tohumun tamamı yer sahibinin olur.

İmâm Ebû Hınîfe (R.A.)'nin kıyâsına göre, ikinci eken şahsın tohu­munun eseri mevcut olduğundan, tarla sahibi onun tohumunu öder.

Şayet birinci ekilen tohum, zayi olduktan sonra, ikinci adam eker ve yalnız onun ektiği çıkarsa; karar hakkında dolayı zirâatın tamamı ikinci ekenin olur.

Eğer, birincinin ektiği bittikten sonra, ikinci şahıs ekmiş ve sonra her ikisi de bitip, birbirine karışmış olursa; ikinci adam, tarla sahibinin ekininin bitmiş olduğu haldeki kıymetini, ona tazmin eder. Bu kaville­rin tamamı, İmim Ebû Hsnlfe (R.A.)'nin kıyasıdır.

İmâmeyn'e gelince, bu şahıslar, bütün hallerde zirâate ortaktırlar.

Bunlann tamamı, ekilen şeyin, sulanmadan yetişmesi hâlinde veya yer sahibinin değil, tohum sahibinin sulaması hâlinde böyledir.

Şayet ekin, tarla sahibinin sulaması sebebiyle meydana gelirse; o takdirde zirâatın tamamı yer sahibinin olur; ve bu şahıs diğerine, — tohum zayi olmadan suladı ise— tohumunun kıymetini tazmin eder.

Eğer, tohum zayi olduktan sonra suladı ise, o tohumu tazmin et­mek de gerekmez. MuhıyJ'te de böyledir.

Biz,   bu  mes'eleleri  gasp  kitabının  on  birinci  babında zikreylemiştik.

En doğrusunu, ancak AUtha Telli bilir. [25]

 

11- EKMESİ İÇİN, BİR ORTAĞA VERİLMİŞ BULUNAN BİR YERİN SATILMASI
 

Bir adam, bir senelik müzâraa için, yerini bir adama verir; tohu­mu ve âletleri de kendisinden olur, çiftçi de o yeri eker ve yer sahibi, bu yeri o hâlde satarsa; burada iki durum vardır:

1-) Ekilen şeyin bakliyat olma durumu.

Bu durumda, satış zirâatcînin izni almana kadar bekletilir.

Sahibi o yeri, izter zirâatı ile birlikte satsın, isterse yalnız tarlasını satsın fark etmez.

Şayet, çiftçi satışa izin verirse; mahsûl müştereken ikisinin olur; bu satış da geçerli olur. Geliri, o yerin satıldığı zamanki durumuna göre taksim edilir. Yer sahibine düşen hisse, yer sahibinin olur; geri de kala­nı diğer yer sahibi ile, zirâatci yarı yarıya taksim ederler.

Bu, zirâatcinin satışa izin vermesi hâlinde böyledir.

Şayet, zirâatci satışa izin vermezse o takdirde, müşteri, ya o yerin zirâattan arınmasını bekler veya satışı fesheder.

Bu, o adamın, yeri ve mezruatı birlikte sattığı zaman böyledir.

Fakat, yalnız yerini —mezruatı hariç— sattığında; zirâatci razı olur­sa; yer müşterinin olur. Bu durumda, mahsûle, yine önceki sahibi ile zirâatci ortak olurlar. O yeri alan, satanın hissesinin parasını tamamen alır.

Şayet, zirâatci rıza göstermez ise, müşteri yine muhayyerdir: İster­se satışı fesheder. Zirâatcinin, sıtışı bozma hakkı yoktur.

2-) Yer sahibinin yerini hasaddan önce satması durumu:

Yer sahibi eğer, o yeri zirâatsız satmışsa; bu satış caizdir ve bekle­meye ihtiyaç yoktur.

Şayet, o yeri zirâatı ile birlikte satmışsa; yer hakkındaki bu satışı caizdir. Zirâattan hissesi, yer sahibinedir. Zirâatcinin hissesi bekletilir.

Eğer ziraatçı satışa rıza gösterirse, zirâattan hissesi kadarının pa­rasını alabilir. Geride kalan, yer sahibinin olur.

Eğer zirâaci satışa razı olmaz ise, müşteri muhayyerdir: Şayet satın aldığı vakit oranın ekilmiş olduğunu bilmiyorduysa; o yerden ayrılır.

Yer sahibi, yerini sattığında, zirâat bakliyattan olur; zirâatci de, bu satışa izin vermez ise; bu durumda da müşteri muhayyerdir. Satışı feshetmez ise, satış hasad vaktine kadar geçerlidir. Bu durumda yer sa-hibinin hissesi, o yeri satın alanın olur. Müşteri, isterse, her ikisinin de mahsûl bedelini öder ve hepsi kendisinin olur; isterse, öylece terk eder.

Yer sahibi, o yeri, ekim hissesiyle birlikte satar; zirâatci de ona razı olmaz ise, müşteri hasad zamanına kadar bekler. Hasad olunca, satış geçerlidir. O takdirde, müşteri yer sahibinin hissesini tamamen alır; ona muhayyerlik yoktur.

Şayet yer sahibi zirâatsız satmış; zirâatci de izin vermemişse, müş­teri satışı bozmaz; hasad vakti tamam olunca, satış geçerlidir. Bu du­rumda, müşteriye muhayyerlik yoktur. Muhıyt'te de böyledir.

el-Fadfi, Fetvâlan'nda şöyle zikretmiştir:

Bir adam, bir yerini müzâraa için vedikten sonra ve zirâatci ekme­den önce, onu satarsa; burada iki durum vardır:

Birincisi: Tohumun yer sahibi tarafından olması hâli.

Bu durumda müşteri, zirâatciyi men edebilir. Ve ona ziraatçılık yap­tırmaz. Bundan sonra, zirâatci ekmez ve bir iş de yapmamış olursa, bu çiftçiye hükmlen bir şey gerekmez; diyâneten de gerekmez.

Şayet bazı işler yapmışsa, (Meselâ: Kanal kazmışsa, menfez İslah etmişse) yine hükmen bir şey gerekmez; diyâneten ise, yer sahibi onu memnun edecektir. Ve bu kendisi ile Allahu Teâlâ arasındadır.

İkinci daram: Tohumun zirâatciden olması hâli.

Bu durumda, müşterinin, onu men etme hakkı yoktur. Zehiyre'de de böyledir.

Bir adam, bağını bakması ve çalışması için birine verdiğinde; o birazcık çalıştıktan sonra, bağ sahibi, âmilin rızası ile, orayı satarsa; bu durumda üzümden veya hurmadan bir şey çıkmamış olması hâlinde, âmi­le bir şey yoktur. Zira yaptığı işin bir değeri yoktur.

Yer sahibi, orayı, kendi mahsûl hissesi birlikte, üzüm meyva çık­tıktan sonra satarsa; bu satış âmilin izin vermesi hâlinde caiz olur. Zira satıcının hissenin parası, müşterinin olacaktır. Âmilin hissesi de kendi­sinin olacaktır.

Eğer bu satış, meyve meydana çıkmadan önce olursa, âmile bir şey gerekmez. Bu hükmen böyledir. Çünkü bitmeden önce bir şeye sahip değildir. Fetâvâyi Kâdlhan'da da böyledir.

İçinde, henüz bitmemiş olan tohum bulunan bir, yer sahibi sat­tığında şayet tohum, çürümüşse o yer müşterinindir; değilse satıcınındır.

Eğer müşteri orayı sular da o tohumu bitirise ve tohum satıcının zamanında çürümemişse, yine satıcının olur. Müşterinin orayı sulaması tatavvu olur.

Keza, tohum bitmemiş olur ve fakat, bundan sonra mal da ol­mazsa; Fakıyb Ebû'l- Leys: "Bu tarla, bütün hallerde satıcınındır".

"Ancak, bu tarlayı, nassa veya delâleten tohumla birlikte satarsa, o zaman müşterinin olur." demiştir.

Fetva da buna göredir. Kübrâ'da da böyledir. En doğrusunu bilen AHahu Teâlâ'dır. [26]

 

12- MUAMELE VE MUZÂRAA'NIN FESHİNDE ÖZÜR
 

Müzaraanın feshinde, özrün bazı nevileri vardır:

Bu özürlerden ba'zıları, yer sahibine; ba'zılan ise zirâatciye aittir. Birincisi: Öyle bir borç ki o borç

1-) Bir borç için o yeri satmakdan başka çâre yoksa; işte bu özre binâ­en müzâraa akdi —şayet feshe imkân varsa— feshedilir. (= bozulur).

Şöyle ki: Zirâat semerisini verir; hasad zamanı gelmiş olur; akdi bozunca zarar artar ve o zarara tahammül edilmez olursa, işte bu tak­dirde, hâkim, borcu sebebiyle o yeri satar; sonra müzâraayı özür sebe­biyle fesheder; bizzat kendisi bozmamış olur.

Şayet feshe imkânı yoksa (meselâ: mezrûat yetişmemiş; hasad vak­ti gelmemiş ise) borç için, o yer satılmaz; mahsul yetişene kadar da akid bozulmaz.

Veya, mahsûl yetişene kadar, borçlu hapsedilir. Mahpusun bir şe-' yi satması, şer*an memnudur. Memnu ise mazurdur. Mahsul yetişince, bizzat kendisi çıksın, satsın borcunu yerine versin, dîye, hapisden çıka­rılır ve tekrar habsedilir; yoksa onun yerine hâkim satar.

İkincisi: Hastalık gibi, çünkü o âmelden âcizdir sefer —yolculuk— gibi çünkü ona ihtiyaç vardır bir takım âlet terketmiştir fakat onlar ka­rın doyurucu şeyler değildir. O halde amelden mânidir.

Muamelede, onlardan birisi çalışmaktan, özürsüz olarak imtina edemez. Muamele iki taraflı yapılır. Zehiyre'de de böyledir.

İmâm Mubmnmed (R.A.), el- Asi'da şöyle buyurmuştur:

Şayet tohum zirâatci tarafından olur ve o: "Ben bu sene zirâatı terk ediyorum.'* veya "Ben, bu sene başka yer ekmek istiyorum." derse; iş­te buna hakkı vardır. Ve böylece akid bozulmuş olur. Muhryt'te de böyledir.

İbâne'de şöyle zikredilmiştir: Hastalık hususunda tafsilat gerekir. Sefer faslı da böyledir.

Eğer işi yapmayı üzerine almış ve onu bizzat kendisi veya ücretlisi yapacaksa; onun hastalığı özür sayılmaz. O, bir ücretli çalıştırır.

Şayet, yalnız kendisi çalışmayı teahhüd ettiyse, o zaman hastalığı özür sayılır. TaUrhiniyye'de de böyledir.

Özür, tarla vaya hurmalık sahibi tarafından olur ve o hurmanın meyvesini veya o yeri satmadan başka, borcunu ödemeye bir imkânı bu­lunmazsa; Ziyâdât isimli kitabın müzâraa bölümündeki rivayete göre; elbette kazaya ve rizaya ihtiyaç vardır. Bu şahıs, borcu için, akdi fesheder.

Camia's- Sağîr'de İse: "Kazaya ve rızaya ihtiyaç yoktur." buyurulmuştur. Müteahhirîn âlimlerinin bir kısmı Ziyâdât'in rivayetini almışlar; bir kısmı da Câroiu's- Siğîr'in rivayetini almışlardır. Satıştan önce, hâ­kimden, akdin (= sözleşmenin) bozulması istenirse; hâkim bunu kabul etmez.

Fakat kendisi satar da, hâkimin huzurunda borcunu tesbit ederse; bu durumda akid, hükmen bozulmuş olur. Zehiyre'de de böyledir.

Müzâraa akdi yapıldıktan sonra, bu akid hangi sebeple bozulur? Bu sebepler çeşitlidir: Onlardan birisi: iki nevidir.

1-) Müzâraa akdi;

a-) Sarih lafızla

b-) Delâleten, feshedilebilir.

Sarih feshi: Feshi açık sözle söylemektir.

Delâlet ise, iki nevidir:

Birincisi: Akid zamanı, yer sahibinin tohumu vermekten kaçınmasıdır.

Zirâatci: "Ben bu yeri ekmek istemiyorum." derse, bu akid bozul­muş olur. Çünkü, bu durumda akid onun hakkında lâzım değildir. Onun, bundan imtinaya yolu vardır.

İkincisi: Bir efendisinin, izinli köleyi men etmesidir. Ona yer ve to­hum verilmiş olsa da men edilebilir.

2-) Akid müddetinin sona ermesi.

3-) Yer sahibinin ölmesi.

Yer sahibi, ister zirâattan önce, ister, sonra ölsün; ister ziraat ekin olsun, ister bakliyat olsun fark etmez. Yani akid bozulmuş olur.

4-) Ziraatcinin ölmesi. Ziraatçı de, ister ziraatten önce, isterse sonra ölsün; mahsûl, ister yetişkin olsun, ister yetişkin olmasın müsavidir. Be-dâi'de de böyledir. [27]

 

13- ÇİFTÇİ VEYA İŞÇİNİN ÖLÜMÜ HÂLİNDE, YAPTIĞI ZİRÂİ İŞLER BİLİNMİYORSA DURUM NE OLUR?
 

Müzâri (= ziraat yapan = çiftçi = zirâatci) ziraatın hasadından sonra ölür; o yerde de zirâat bulunmaz ve ne yaptığı da bilinmez ise; tarla sahibinin hissesi bu ziraatcinin malından —tohum kim tarafından olursa olsun— tazmin edilir. (== ödenir.) Çünkü yer sahibinin hissesi, onun yanında emânettir. O meçhul olarak ölünce, —emânet gibi— te­rekesinden —borçlu Ölen emanetçi gibi— ödenir. O mahsûlü ne yaptığı bilinmese bile bu böyledir.

Keza, meyve olgunlaşsın veya olgunlaşmasın, âmil ölürse, hur­malık sahibinin hissesi, âmilin yanında emânettir. Mebsût'ta da böyledir.

İmâm Muharamed (R.A.) şöyle buyurmuştur:

Zirâatci, ziraat mahsûlünü ne yaptığı meçhul olarak ölür Ve bu du­rumda tarla sahibi: "Zirâatci, onu zayi eyledi." der; vârisler ise: "Mahsûl çalındı." derlerse, bu ziraatcinin mahsûldeki hissesi alacak olarak, alı­nır. Vârislerin "çalındı." demelerine itibar edilmez. Bu hüküm, yer sa­hibinin mahsûldeki hissesinin, ziraatcinin yanında, emânet olduğunun da bir delilidir.

Şayet, zirâatci hayatta iken zayi olsaydı; yer sahibine tazminat gerekmezdi.

Emânet yanında iken ölünce, o borç olarak kalır ve tazminatı gerekir.

Şayet, miktarında, zirâatci ölmeden önce ihtilaf olursa; o zaman, varislerin sözü geçerli olur.

Muamelede de cevab aynıdır. Yani, âmil ölür de, meyveyi ne yap­tığı bilinmez ise mes'ele yukardaki gibidir.

Zikrettiğimiz kavillerin tamamı, meyvenin ve diğer mahsûlün çık­tığının bilindiği zamanla ilgilidir.

Bunların çıktığı bilinmez ise, o zaman tazminat gerekmez.

Şayet âmil, dirhemler, dinarlar terk eder ve üzerinde de borç bu­lunur; yer sahibi veya hurmalık sahibi de, onun sağlığında mahsûlün toplandığını biliyor iseler; onlar da alacaklılardandırlar.

O dirhem ve dinarların muamele veya müzâraa malı olduğu ancak hastanın ikrarı ile biliniyorsa; bu hasta borçlu olduğundan ve ikrarı ge­reğince hareket edileceğinden ancak sağlığında yaptığı borcu önce öde­nir. Zeniyre'de de böyledir. [28]

 

14- HASTANIN, MÜZÂRAA VE MUAMELESİ
 

Bu mes'eleler, bir asıl üzerine bina kılınmıştır: Şayet, bir kimse, hastalığında bir tasarrufda bulundu ve o hasta­lıktan da öldü ise, ona, alacaklıların ve vârislerin hakkı teallûk etmez. Birde, alacaklıların ve varislerin hakkının bâtıl olmaması hâli var­dır. Bunların hakkı, o hastaya —bir mahalden, diğer mahalle intikal ettiği gibi— intikal eder.

Meselâ: Bir malı satmış, fakat bedelini almamış olması ve benzeri haller gibi...

Bu da hastanın tasarrufatındandır ve sahih tasarruftur.

Hastanın, bir kısım tasarrufuda vardır ki, bunlarda alacaklıları­nın da vârislerin de haklan bâtıldır. Bu, hastanın teberrusudur.

Ölüm hastası ise, bu tasarruftan memnu'dur. (= yasaklanmıştır.)

Bundan sonra, alacaklıların ve vârislerin haklan, gerçekten onun mirasına taalluk eder. Belirli şeylerde olduğu gibi...

İmim Muhunmed (R.A.), el-Ad kitabında, şöyle buyurmuştur: Bir hasta, ölüm hastalığında, şartlarına uygun bir şekilde, bir yeri­ni müzâraa olarak verirse; burada iki durum vardır:

Birincisi: Tohumun, zirâatci tarafından olması hâli.

Bu durumda müzâraa caizdir. Zirâatcinin de yabancı veya vâris­lerden biri olması müsavidir. Keza, bu hastanın borcunun, malının ta­mamını tamamen kaplamış olup olmaması da farketmez.

İkinci donun: Tohumun, hasta tarafından olması ve bu hastanın da başka malının olmayıp, yalnız o yeri ile tohumunun bulunması hâli.

Bunda da iki durum vardır:

A-) Zirâatci yabancı olur ve ölünün borcu bulunmaz.

Bu durumda, zirâatcinin, ekilen şeyin bitmiş olduğu hâldeki hisse­sine bakılır ve ona, zirâtta ecr-i misil verilir.

Şayet, mahsûldeki hissesinin kıymeti, zirâatcinin ecr-i misilİ kadarsa veya daha az ise bu böyledir.

Çiftçiye, mahsûlden hissesi kadar teslim edilir; sonra da artım ya­parsa, ona itibar edilmez.

Şayet hissesi, ecr-i misilden fazla ise, ölenin üçte bir malından çı­karılır. O takdirde, tamamı zirâatciye —bir kısmı vasiyyet, bir kısmı da müaveda olarak— teslim edilir.

Eğer, çiftçinin hissesi, ölenin malının üçte birinden çıkarılmaz ise» vârislerin izin vermesi hâlinde, onun tamamı çiftçiye teslim edilir.

Şayet vârisler izin vermez ise, zirâatciye, amelinin müaveda hük­müyle, ecr-i misli verilir; kalan vârislerin olur. Ve vasiyyete itibar edi­lir. Bu, zirâatci yabancı olduğu zaman ve ölenin borcu olmadığı zaman böyledir,

Ölen zâtın, malının tamamını içine alacak kadar —sıhhatli iken veya hastalığında yapmış olduğu borcu varsa; bu durumda ziraî ortak­lıktaki hissesine —mahsûl çıktığı zaman— bakılır: Bu hissenin bir kıy­meti olur. Bu kıymet, zirâattan hissesi kadar —veya yaptığı çalışma, yap­ması gerekenden daha az ise— hisse de az olabilir. Bu hisse alacaklıya teslim edilmez; bilakis ona ortak olunur; ve onu hastanın alacaklıları alır.

Şayet mal sahibinin ondan başka hiç bir şeyi yoksa hisseleri mikta-nnca aralarında taksim ederler.

Bu, müzâraanın kıymeti, hasad vaktine kadar artarsa, böyledir.

Şayet âmilin ecr-i misli hissesinden fazla olacak olursa; zirâat onun ecr-i misline, alacaklıların alacağına göre darbolunur. Herkes hakkı ka­darını alır ve zirâatciye teslim edilmez. Ancak, zirâatci kendisi kesesin­den harcama yapmışsa, o müstesnadır. Onu, alacaklılara düşenden de alır. Ve o yer satılır; herkes alacağı nisbette alacağını alır.

Zikrettiğimiz bu husus, zirâatci yabancı olduğu zaman böyledir.

Zirâatci vâris ise, amelinin, (= çalışmasının) ecr-i mislini veya faz­lasını alır.

İmim Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kıyâsına göre, bu durumda müzâraa fâsid olur. Hatta o vâris, çıkan mahsûlden bir şeye ortak olamaz, ancak ecr-i mislini alır.

İmimeyn'e göre ise, eğer hasta borçlu değil ise, vârisin hissesine ba­kılır. Ekinin bittiği zaman hissesi kıymeti ile aynı veya daha eksikse, ecr-i mislini veya azım alırsa; bu meşru olur. Bundan sonra ziyadeleşme olursa; ecr-i misli ve çalışması kadar fazla alır.

Şayet fazlalık olmaz ise, şartı kadarını alır. Zira müstehak olsa, va­siyyet kadarına müstehak olur. Vârise ise, vasiyyet olmaz. Ancak, di­ğer vârisler razı olursa, o zaman olur.

Şayet ölen çok borçlu ise, cevap yabancıya olan cevabın aynıdır. Çünkü, önada vasiyyeti yoktur. Cevap yabancının cevabı gibidir. Ki biz, bunu daha önce zikrettik. Muhıyt'te de böyledir.

Sağlam olan bir adam, hastalığına kadar, bir yerini müzâraa or­taklığına verir; tohumda âmil tarafından olur; bu tarla sahibinin, baş­ka bir malı da bulunmaz ve bu tohum, tarladan çıkar; adam da ölürse; cevap, hasta bir adamın, tohumu âmilden olmak üzere, tarlasını zirâat­ciye vermesinin cevabının aynıdır.

Çünkü, burda hasta, amili, çıkacak olan mahsûlün bir kısmı karşılı­ğında icarlamıştır.

Muamele de, bu hususta, aynen böyledir. Seraha'nin Muhıyt'nde de böyledir.

Hasta, kendi adına, tarlasına ekilip, dikilmesi için bakliyat ver­diğinde; bu bakliyat yetişmez veya hurmalar olgunlaşmaz yahut bahçe­nin meyveleri henüz yeşil (ham) olur, olgunlaşmış olmazsa; şartlan da "Allah neyi verirse, ona ortak olmak" olursa, cevap müzâraada olan cevabın aynısıdır.

Şayet tohum hasta tarafından verilmiş ise bu böyledir.

Eğer hasta, hurmalığını bir seneliğine, muâmeleten (= çalışıp bak­ması) onu sulaması, budaması ve benzeri işleri yapması, Allah'ın vere­ceğin de ortak olmaları şartıyle vermiş; hurmalar da çıkıp, yetişmemiş ise; âmile, onun ecr-i misli veya ondan azı verilir. Onu sular, bakar ve hurma sararırsa; bu durumda o, büyük mal olmuş olur; sonra da, hur­malar yaramaz hâle gelip bozulurlar, ve kıymeti, onun ilk zamandaki hâlinden aşağı düşer; bundan sonra da hurmalık sahibi Ölür ve üzerin­de, bütün malını kuşatıcı borcu olursa; ölenin malının tamamı, âmil ile diğer alacaklıları arasında taksim edilir ve alacaklıların alacakları nis-betiyle çarpılır. Âmilinki de hurmanın sararmış halindeki kıymeti ile çar­pılır. Âmil meyveden noksan olanı tazmin ettiremez.

Şayet ölenin borcu yoksa, mes'elenin diğer kısmı hâli üzeredir; âmil çıkan hurmanın yansını alır; yarısını da vârisler alırlar. Muhyt'te de böyledir.

En doğrusunu bilen Allahu Teâlâ'dır. [29]

 

Hastanın, Müzâraa Ve Muâmeıe Hakkındaki İkrarı
 

İmâm Muhammet! (R.A.), şöyle buyurmuştur: Bir adam, hastalan­dığında, elinde başka birinin ekmiş olduğu mezrûat bulunur; sıhhatli hâlinde de borcu olur ve bu hasta, tohumun kendi tarafından verilmiş olduğunu İkrar eder; çıkacak olan mahsûlün de üçte ikisinin tarla sahi­binin olacağını söyledikten sonra ölür; bu sözü (ikrarı) da alacaklılar inkâr ederlerse; duruma bakılır: Şayet hasta bunu ziraat hasad edildik­ten sonra söylemişse, ikrarı kabul edilmez; önce sıhhatli iken yapmış olduğu borç ödenir; alacaklıların paralan verilir. Geride bir şey kalırsa, onun da üçte ikisi tarla sahibine —yerinin ecr-i misli olarak— verilir. Fazlası bulunursa, o da vessiyyetine göre harcanır, ölenin maundan üçte biri çıkıldıktan sonra kalanına böyle yapılır.

Şayet hasta bakliyatı ektikten sonra, sıhhatli iken yapmış olduğu borcunu ikrar eder ve bu borcu ödendikten sonra da, bir şeyi kalırsa; geride kalanın üçte birinden, şart kılınanın tamamı verilir.

Bu, o hastamn, sıhhatli iken borcu olduğu zaman böyledir.

Şayet borcu, hastalığı hâlinde yapmışsa; ikran o hâlde de vacip olur.

Eğer hasta, bizim dediğimiz gibi ikrarda bulunmuş ve ziraat da bakliyat ( = tere, maydanos, pırasa, lahana ve benzeri gibi yeşillikler) ise, önce yer sahibinin alacağı verilir. Çıkan mahsûlün Üçte ikisi onun olur.

Şayet, bu üçte iki, ecr-i misilden fazla ise, bu böyledir.

Eğer hasad çıktıktan sonra, ikrar eylemişse, duruma bakılır: Şayet ikrarı borcundan önce ise; önce yer sahibinin hakkı verilir; sonra da borcu ödenir.

Eğer, borcunu önce ikrar etmişse; yer sahibine ecr-i misil verilir. Bu, söylediklerimiz, tohum ziraatçı, tarafından olduğu zaman böyledir.

Fakat, tohum yer sahibi tarafından olur; hasta da aynı şekilde ik­rar ederse; ikrarı ister önce olsun, ister sonra olsun farketmez.

Şayet hasta olan yer sahibi ise ve söylediğimiz gibi de ikrarı var­sa; cevap, ziraatçı ile ilgili cevabın aynısıdır.

Bir adam, hurmalığını, muamele olarak birine verdiğinde,mah-sûl yetişip hurma olur; âmil de hastalanır ve: "Şartımıza göre, benim hissem altıda birdir." der; hurmalık sahibi de, onu doğrular; fakat bu sözü, alacaklılar ve vârisler inkâr ederlerse; bu durumda, âmilin sözü geçerli olur.

Şayet âmilin varisleri veya diğer alacaklıları: "Biz, hurmalık sahi­binin yarıcı olduğuna dair, beyyine gettiririz." derlerse; bu beyyineleri kalûl edilmez.

Şayet onlar, davalarında, hurmalık sahibinin yemin etmesini ister­lerse, hurmalık sahibi, yemin eylemez.

Âlimlerimiz şöyle demişlerdir:

Kitapda, hurmalık sahibinin, —varislerin yarı davasında— yemin etmiyeceği, İmâm Muhammed (R.A.) tarafından zikredilmedi:

Fakat, İmâm Ebû Yusuf (R.A.): "Yemin eder." yani "Yemin etmesi istenilir." buyurdu.

Keza âmil sağ olur ve "hurmalığın, altıda birine ortak olduğunu" ikrar ederse; uygun olanı, hurmalık sahibinin şartın altıda bir olduğuna dair yemin etmesidir.

Sonra da âmil: "Şartımız, yarı yaryadır; ben, altıda bir dedim." der ve yalan söylediğini bildirirse; bu durumda uygun olanı, hurmalık sahibine yemin vermiktir.

Bu durum, âmil yabancı olduğu zaman böyledir. Fakat, âmil vâ­rislerden olur ve bu âmil ikrar ederek, "şartın altıda bir olduğunu" meyve yetiştikten sonra söylerse; ona inanılır.

Eğer âmilin vârisi veya alcaklısı: "Biz, yarıcı olduğunu belgeleriz." derlerse; bu beyyineleri dinlenir ve kabul edilir.

Şayet hurmalık sahibinden, yemin etmesini isterlerse; buna da hak­lan vardır; isteyebilirler.

Hasta ikrar ederek, "hurmalığı, vârise verdiğini, meyvesinin yetişmediğini" söyledikten sonra, "borçlu olduğunu" hastalığı hâlinde ikrar eder ve sonra da ölürse; önce âmilin alacağı —amelinin ecr-i misli xadar— verilir. Sonra da hasta iken, borçlu olduğunu ikrar eylediği ala­caklılara, borcu ödenir.

Bunu, Şeyhû'l-İslâm Şerhinde böyle buyurmuş ve " İmâmey'nin kavli olduğu umulur." demiştir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'niri kavline gelince, o "En münâsibi, ona inanmamaktır." buyurmuştur.

Biz bunu, Büyü' (= alım-satım) kitabında zikrettik.

Âmilin, vârisi: "Bizim hakkımız kaldı; bize ulaşmadı." der; bir kısım varisleri de: " Senin bir hakkkın kalmadı; senin hakkın ecr-i mi­sildi; onu da aldın" derler, âmilde diğer vârislerden yemin etmelerini isterse; buna hakkı var mıdır?

Burada iki durum vardır. Eğer âmilin vârisleri, "akdin sıhhatli hâ­linde yapıldığını; ikrarın ise hastalığında yapıldığını" söylerlersi; onlar­dan yenim isterler.

Şayet: "Müzaraa akdi hastalıkta yapılda." derlerse; yemin isteye­mezler. Muhıyt'te de böyledir.

En doğrusunu, ancak Allahu Teâlâ bilir. [30]

 

15- MÜZARAA VE MUAMELEDE REHİN
 

Bir adam, arazisini ve hurmalığını birine rehin bıraktığında, re­hin alan şahıs teslim aldıktan sonra, yer sahibi, ona: "Sula.bak, aşla-ma yap, çıkan mahsûle ortağız." der; o da bunu kabul ederse; bu du­rumdaki muamele fâsiddir. Mürtehin için, ecr-i misil vardır. — Muhafazanın haricinde,— aşılama, sulama yapmış olmasının karşılım da, o yer ve çıkan malsûl rehindir.

Keza, rehin bir yer, bakliyat ekilmiş olsa; bu durumda ortaklık caiz olmaz.

Eğer tarla, boş olarak rehin bırakılıp tohumunu rehin alan verir ve onu, rehin veren ekip, dikerse, bu durumda, ortaklık caiz olur. Çı­kan mahsûle, şartlarına göre ortak olurlar.

O yer de rehinlikten çıkar. Yeniden rehin bırakmak gerekir.

Şayet tohum rehin verenden olur; mürtehin de ziraatan sonra, ora­yı geri verirse; işte bu rehin olur.

Bir adam, köyde olan hurmalığını rehin bırakıp, "oraya, —kendi tohumuyla— bir sene ekin ekilmesini söylediğinde; ziraatci, bunu yarı­cı olarak yapar; o yere bakar sular ve aşılarsa; bu durumda müzaraa caiz; muamele fâsid olur. Çünkü, yalnız müzâraa yaparlarsa bu caiz olur. O yer de rehinlikten çıkar.

Yalnız muamele yaparlarsa işte bu caiz olmaz.

Aralarını cem ederse —yani hem müzâraa, hem muamele yaparsa— caiz olur. Yalnız biri olunca, o hâlde, muamele fâsîd oluyor da, müzâraanın fesadı gerekmiyor. Çünkü, muamele, müzâraa üzerine atfedili­yor. Ve onda bir şart olmaksızın yapılıyor Serahsi'nin Mahıyt'nde de böyledir.

En doğrusunu bilen, Allahu Teâlâ'dır. [31]

 

16- MÜZÂRAA VE MUAMELE İLE BİRLİKTE, BİR KÖLEYİ AZÂD ETMEK VEYA MÜKATEP KILMAK
 

Bir adam, kölesini "bir yerini, ziraat yapmak ve Allah'ın vere­ceğine ortak olmak üzere" Azâd eder; köle de buna razı olursa; burda iki durum vardır: Birincisi: Yerin efendisi tarafından, tohum ve çalışma­nın (—ekip biçme, sürüp savurmanın—) köle tarafından olması hâli.

Bu durumda olan müzâraa fâsiddir; azâd ise caizdir. Çünkü, bu müzâraa azâdlık şartına; şart ise, mürâraaya bağlıdır, tki şartla yapılan akid bâtıldır. Azâd olmak ise bâtıl değİldir.Köle ekini eker ve bu tohum yerden çıkarsa; çıkanın tamamı kölenin olur. Efendisine, yerinin ecr-i misli verilir. Diğer müzaraat fâsiddir. Kölenin, onun kıymetini vermesi gerekir.

İkincisi: Yerin ve tohumun efendi tarafından, yalnız çalışmanın köle tardafmdan olması hâli

Bu da yukardaki gibi fâsiddir. Âzâd ise caizdir. Bu durumda çıkacak olan mahsûlün tamamı efendinin olur. Köle­ye ecr-i misil verilir. Çünkü, efendisi onu azâd etmiştir.

Bir adam, kölesini, ziraat yapmak üzere ve efendisinin yerini bir sene ekmesi; çıkacak olam mahsûlü de Allah'ın verdiği kadarı yarı ya­rıya taksim etmek şartıyle mükatebe ederse; bu da önceki gibi, iki

durumdadır:

Birincisi: Yer ve tohum efendi tarafından; yalnız çalışmanın mükâtep tarafından olması hâli.

Bu durumdaki müzâraa ve mükâtebe fâsiddir. Kitabet fâsid olun­ca, efendi için akdi bozma hakkı vardır.

Şöyle ki: Bir adam, kölesini şarap veya domuza karşılık olarak mü-kâteb yaparsa; bu kitabet caiz olmaz. Eğer efendisi akdi bozmaz da mü-kâteb o yeri eker; oradan çıkan her şey efendinin olur. Bu durumda mü­kâtebe, çalıştığının ecr-i misli verilir. Ve, bu mükâtep azâd olmuş olur. Çünkü, onun azâd edilmesine, —fâsid bir kitabet ile— sebebler bulun­muş olmaktadır. O da, Mükâtebin o yeri, bir sene ekmesiydi, o da öyle oldu.Yani ekti.

Şöyle ki: Bir adam, bir rrıtır şarap karşılığında, kölesini mükatep yapar; köle de onu verirse; efendisinin, mükâtebe onun kıymetini ver­mesi gerekir. Köle de efendisinden ecr-i misil alır. ikisi, birbirini karşı­lıyorsa, takas olur.

Şayet, kölenin ecr-i misli, kıymetinden fazla değil ise, o fark için, efendisi mükâtebe müracaat eder ve onu alır. Eğer ecr-i misil, kıymet­ten fazla İse, o efendinin olur.

Eğer, yer efendinin olur da, tohum ile ohu emek mükâtebden olur­sa; bu durumda da müzaraa ve mükâtebe fâsiddir. Efendisi, bu akdi bozabilir. Bozmaz da devam ederse, ekilen yerden de çok mahsul çıkar­sa, veya hiç bir şey çıkmazsa; bu mükâtep azâd edilmiş olmaz.

Muamelede de cevap aynısıdır. Tohum efendi tarafından olunca, hâl budur. Muhiyt'te de böyledir.

En doğrusunu Allahu Teâlâ bilir. [32]

 

17- MÜZARAA VE MUAMELE KARŞIĞINDA TEZEVVÜC, HULÛ' VE KASDEN ADAM ÖLDÜRMEKTEN DOLAYI SULH YAPMAK
 

Arazisini, o sene ekmek üzere, bir adam, bir kadınla nikahlanır ve "tohumu ile çalışmanın kadına ait olması, çıkanı da yarı yarıya tak­sim etmelerini'* şart koşarlarsa; bu durumda nikâh caizdir, müzarâa ise fasidedir.

Bu durumda,, kadının mehri, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, o ye­rin ücretinin yansı kadardır. İmâm Muhammet! (R.A.)'e göre ise, onun meh­ri,emsalinin mehri gibidir ve o yerin ücretinin yarısı kadardır.

Kadın o yeri ekerse; ordan çıksın veya çıkmasın, kadın boşan-mamiş olması hâlinde, çıkan mahsûlün tamamı, bu kadının olur.

Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre böyledir.

Bu kadın, yer sahibinin yerinin, ecr-i mislinin yarısını vermesi ge­rekir. Kocasının üzerinde de mehri yoktur.

İmâm Muhammed (R.A)'e göre ise, kadının, o yerin tamamının ecr-i mislini vermesi gerekir. Kocasının üzerinde de mehr-i mislinin en azı vardır.

Şayet onun mehr-i misli, o yerin ecr-i misli kadarsa veya daha faz­la ise, o takdirde misilleme olur.

Eğer, mehr-i misli az ise, kadın, o yerin ecrinin noksanlığını tamam­lar. Serahsi'nin Muhıyt'nde de böyledir.

Bundan sonra, o kadını kocası, ona dâhil olmadan ve ziraattan da önce boşarsa İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre bu kadının, kocası üze­rinde o yerin ücretinin dörtte biri kadar —müzâraa sebebiyle— hakkı vardır. Kocasının ise, onda hiç bir hakkı yoktur.

İmâm Mnhammed (R.A.)'e göre ise, ziraattan sonra boşasa bile, bu kadına, muta (= bir miktar yardım—) vardır. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ise, mehir olarak, bu kadına o yerin dörte birinin ecr-i misli verilir.

Şayet, tarla ve tohum koca tarafından olur; emek (= çalışmak) de, yalnız kadın tarafından olursa; bununla, tohum ve emeğin koca ta­rafından, tarlanın kadın tarafından olmasının arasında bir fark yoktur.

Yer ile tohum, kadın tarafından; yalnız çalışmak koca tarafın­dan olursa; işte bununla tohum ve çalışmanın kadın tarafından olması arasında bir fark yoktur; ikiside aynıdır. Muhıyl'te de böyledir.

Bir adam, bir kadım, "Ona hurmalığını vermesi ve kadının da, bu hurmalığa bakıp çalışması; çıkan mahsûle de ortak olmaları" şar-.iyie nikahlarsa; bu takdirde kadına mehr-i misil vardır. Çünkü, kocası ona, çalışması karşılığında, mahsûlün yansını şart koşmuştur.

Bir adam, bir kadını hurmalığının yansını ona emek mukabili vermek üzere, nikahlarsa; bu mes'elede ihtilaf vardır. Çünkü koca, onu, "çıkacak olan mahsûlün yansı, mehrine karşılıktır." diye iltizam ede­bilir. Zahîriyye'de de böyledir.

Hulû ( = mal mukabil boşama, boşanma) mes'elesine gelince; Ni­kâh babında bu mes'eleler, enine boyuna beyan edilmeştir.

Eğer kadın yerinin mefaatini bezi etmiş ise İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, hulû sebebiyle kocanın, o yerin ecr-i mislinin yarısını alması gerekir.

İmâm Muhammet! (R.A.)'e göre ise, hulû, mehr-i müsemmaya baliğ olacaktır. Ve o yerin ecr-i mislinin tamamı olacaktır.

Şayet kadın, ordan çıkacak olan mahsûlün yarısını bezi etmiş ise, hulû, bil-icma, tam mehr-i müsemması kadarmadır.

Kasden kati (= adam öldürme) de sulh ile ilgili cevap da, hulû'-un cevabının aynıdır.

Şayet katil, kendi yerini veya şahsî menfatini bezi eylemiş ise, (ver­miş ise) İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ölenin velisi, o yerin ecr-i mislinin yansını alır. Veya, kazancının yarısını alır.İmim Mnhammed (R.A.)'e göre ise, ölenin velisi, o yerin ecr-i mislinin tamamını, —diyetten az ise— alabilir.

Şayet katil, o yerden çıkacak olan mahsulün yansını vermek üzere anlaşma yaptı ise, (Şöyle ki: Tohum kendi tarafından olacakdır) o tak­dirde ölenin velisi diyetin tamamını alır veya affeder; her hâli de sahihdir. Nikâh da böyledir. Fâsid olan şartlarla, af bâtıl olmaz. Hulû da böyledir.

Bu, kasdın adam öldürmede yapılan sulha göredir. Eğer öldürme işi, hatâen olmuşsa veya kasden olmuş fakat orada kısasa imkan olmamış ve mal gerekmişse, bu takdirde müzâraa da, sulh da her ikisi de fasiddir.

Velinin —cinayet diyeti olan— hakkı cinayet işleyen şahısta — Sulhda önce olduğu gibi— baki kalır.

Sulh fâsid olunca, varlığı yokluğu bir olur ve velînin hakkı canının üzerinde —diyet olarak— kalır. Bu durum da böyledir. Muhıyi'te de böyledir. [33]

 
18- MÜZÂRAA VE MUAMELEDE VEKÂLET
 

Bir adam, diğerine, "arazisini veya hurmalığını, müzaraa veya muamele olarak vermesini" emreder ve fazla bir şey de konuşmazsa; eğer o yeri ve hurmalığı tayin eylemişse, bu vekâlet caizdir ve nafizdir. (= geçerlidir.)

Müddetini açıklamamışsa, vekâlet, o seneye âit sayılır. Çıkacağın durumunu açıklamamışsa, İmâmeyn'e göre örfe uyulur. İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre de böyledir.

Bu hâl, tohum yer sahibinden olduğu zaman böyledir.

Hurmalık muamelesi de böyledir.

Şayet tohum, âmil tarafından ise, vekilin az hisse veya çok hisse ile vermesi İmam Ebfi Hanîfe (R.A.)'ye göre, caizdir.

tmâmeyn'e göre ise, Örfe göredir.

Muhalefet ederlerse gasp olur; muvafakat ederlerse, çıkacak mah­sûlden müvekkilin alması —eğer tohum kendisinden ise— hak olur.

Ağaçlar muamelesinde de böyledir.

Eğer tohum âmil tarafından ise, vekilin, mahsûlden alma hakkı var­dır. Talarhâniyye'de de böyledir.

Bir adam, diğerine, "bir yerini, müzâraa için vermesini" söyler; o da birine verip, "buğday ekmesini veya arpa ekmesini yahut susam ekmesini, veya başka şeyler ekmesini" şart koşarsa; müvekkil için, bun­ların tamamı caizdir.

Bir adam, diğerini, "kendisinin müzaraa yapması için, bir yer almak üzere" vekil ettiğinde, o da müvekkili için, birisinden bir yeri, oraya buğday ekmek veya arpa ekmeyi şart koşarak yahut başka şey ekmeyi söyleyerek alırsa; oraya o şart koluşan şeyin haricinde bir şey ekilemez. Şart koşulan ne ise, ancak o ekilir.

Bir adam, diğerini, "bir yerini, bir seneliğine müzaraa olarak vermeye" vekil eder; o da, orta halli olmak üzere bir kür buğday veya arpa yahut susam veya pirinç veyahutta benzeri bir hububat karşılığın­da, orayı icara verirse; bu istihsânen caizdir. Kıyâsda ise ihtilaf vardır. Çünkü müvekkil, çıkan mahsûle ortak olmaya razı olmuştur; bu iş onun rızasının hilafına yapılmış olur.

Fakat, yapılan işi güzel görür de : "Maksud hasıl olmuştur." der­se, bu durum da güzel olur. Çünkü, menfaati vardır.

Şayet ortağa vermiş olsa ve o da bitmeseydi veya bitse de bir âfete maruz kalıp yok olsaydı, bu durumlarda, tarla sahibine hiç bir şey ve­rilmeyecekti. Şimdi ise, icarı bellidir. Şartlar ne olursa olsun, bir kürü­mü alacaktır.

Vekilin, müvekkilin faydasına iş yapmış olduğu hâllerde, ona mu­halefet yapılmaz. Muhalefet olmayınca da, yapılan akid, aynen müvek­kilin akdi gibi olur.

Müstecir, icarladığı yere —müzaraanın hilafına— istediğini eker. Şart koşulan icar da, her ne ise, onu öder. Eğer icar para ise, para Öder; elbise (ve benzerleri) ise, onları öder.

Müzâraada, cinsinin haricinde Ödeme yapılmaz. îcâre böyle değildir. Vekil ahm-satımda olduğu gibi, —şartı olmadığı zaman— müvek­kilin yerindedir. Mebsut'ta da böyledir.

Bir adam, diğerine: "Müzâraa için, şu yeri al." deyip; başka bir şey söylemese vekil de onu bir kür buğdaya icarlasa; işte bu caiz olmaz. Ancak, tohum, tarla sahibinden olursa, caiz olur.

Şayet vekil, "çıkacak olan mahsûlün yer sahibine ait olmasını; âmile de bir kür buğday vermesini" şart koşarsa; caiz olur.

Şayet vekil, yer sahibine "dirhemler veya elbiseler verileceğini" söylerse; —emreden razı olmadıkça— bu caiz olmaz. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir adam, diğerine "üçte biri kendisine (yer sahibine) olmak üzere, müzaraa yeri olmasını" söylediğinde; bu vekil "üçte biri, zirâatciye, üçte ikisi yer sahibine olmak üzere" bir yer alırsa bu çiftçi açısından caiz ol­maz. Çünkü, bu durumda, netice ona söylediği söz gibi değil; tam tersidir.

Şayet, bu şahıs, vekile "üçte birle" demese de, yalnız "üçte bir" demiş olsaydı; mes'ele hâli üzerine kalır ve caiz olurdu. Çünkü, burda ma'kûdün aleyh âmilin amelidir; o da çıkacak olan mahsûlden ameli­nin karşılığını alacaktır. Üçte bir şart koşulduğna göre, başka yapıla­cak iş yoktur. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, diğerine, bir yerini, bir seneliğine, bir kür —orta halli— buğday karşılığında icara vermek üzere vekil tayin eder; bu vekil de o yeri, müzâraa olarak buğday ekmek şartıyla yarıya verir ve o çiftçide ekerse; bu durumda vekil müvekkilime muhalefet etmiş olur. Fetâvâyi Kâdihân'da da böyledir.

Bir adam, diğerine, "müzaraa olmak üzere, bir yerini üçte bir karşılığında vermeye" vekil eder; vekil de, üçte biri yer sahibine olmak üzere verirse, bu caiz olur.

Şayet yer sahibi: "Ben üçte birle, ziraatciyi kasdeyledim" derse; bu sözüne inanılmaz. Ancak tohum kendisinden ise, o takdirde inanılır ve onun sözü geçerli olur. Mebsât'ta da böyledir.

En doğrusunu bilen Allâhu Teâlâdır. [34]

 

19- ÇİFTÇİYE TAZMİN ETTİRİLECEK ŞEYLER
 

Çiftçi, gücü yettiği hâlde, ektiği yeri sulamaz; o da kurursa, bu durumda tohumun bedelini tazmin eder. (= öder) Burada sulamayı terk eylediği zamanki kıymete itibar edilir.

Şayet ziraat bir kıymetin olmadığı; zaman sulamadı ise, o zaman ekilmiş hâldeki kıymeti ile ekilmemiş olduğu hâlin kıymetinin yarısını tazmin eder. Hızâneiü'l-Müftîn'de de böyledir.

Çiftçi, sulama işini, diğer insanların âdetleri kadar geriye bırak-mışsa, bu durumda tazminat gerekmez; değilse gerekir. Kerderi'nin Veci-zi'nde de böyledir.

Çiftçi, ziraatın korunmasını terkeder ve ona hayvanların girip ya­yılmaları gibi âfetler dokunursa; tazminatta bulunur.

Şayet mezruata çekirge girerse; duruma bakılır: Onları men etmek imkânı bulunmaz ise, tazminat gerekmez.

Hulâsa olarak: Ekici, gücünün yettiğini terk eder de, muhafaza et­mez ise, tazminat icabeder.

Şayet gücünün dışında olursa, ziraatçıya tazminat gerekmez.

Ziraatçı, gece beklenmesi örf olan harmanın muhafazasını terk ederse, onu tazmin eder. Gunye'de de böyledir.

Ebû'l-Leys'in Fetvâlan'nda şöyle zikredilmiştir: Ziraatı hasad edip onu süren, savuran bir ziraatci, bunun için ortağından izin almamışsa ve böyle bir şart da yoksa; zayi olması hâlinde ortağının hissesini taz­min eder. Keza, bu mahsûl gafletinden dolayı zayi olursa, yine tazmin eder.                                                                                      

Fakıyh Ebû Bekir el-Belhî de şöyle buyurmuştur: îhmâlliğinden dolayı zayi olursa, tazmin eder.

Fakıyh Ebû 1-Leys, şöyle buyurmuştur:

İnsanların yapmadığı şekilde, —sulama işini— geriye bırakır da zayi ederse, tazmin eder.

Şayet diğer insanlar gibi te'hir ederse, tazminat gerekmez.

Buna binâen, Belh âlimleri şöyle buyurmuşlardır: Zirâatciye bun­lar şart koşulmalıdır. Ve bunların amellerin sıhhatinin şartlarındandır. Mahıyt'te de böyledir. Keza pamuk kozalarını, toplayıp cem etmemek tazminatı gerektirir. Hızânetü'l-Müftin'de de böyledir.

Ekicinin, havucu yerinden çıkarmayı terk etmesi buğdayı yetiş­meden biçmesi, tazminatı gerektirir. Kerderî'nin Verîzi'nde de böyledir.

Mecmûu'n-Nevâzil'de İmâm Ebû Vûsûf (R.A.)'un şöyyle buyurduğu ri­vayet edilmiştir:

iki kişinin ortak bulunduğu bir tarlayı, onlardan birisi sulamaktan kaçınırsa, cebredilir. Şayet durum hâkime haber verilmeden mahsûl fe­sada giderse, tazminat gerekmez.

Eğer durum hâkime haber verilir, hâkim de ona emreder ve yap­maz da mahsûl zayi olursa, onu tazmin eder. Zehiyre ve Hnlâsa'da da böyledir.

Nesefî'nin Fetvâlan'nda şöyle zikredilmiştir.

Tarla sahibinin sığırı, çiftçinin yanında olduğunda, onu otlatmaya salar, çobana yollarsa; —zayi olması hâlinde— tazminat gerekmez. Ço­bana da tazminat gerekmez.

Bu mes'ele hakkında rivayetler muhtelifdir. "Kendisine emânet bı­rakılan şahıs, bırakılan emânet, kendi öz malım muhafaza ettiği gibi muhafaza etmelidir, diye fetva verilmiştir.

O çiftçi de öküzleri başı boş bırakmamalıdır. Çünkü, onlar, ona emânet edilmişlerdir. Şayet, otlasınlar diye, başı boş ve yalnız bırakır: o da zayi olursa âlimler tazmin edip etmemesi hakkında ihtilaf etmişlerdir.

Fetva ise tazminat etmemesi üzerinedir. Hülâsa'da da böyledir.

İmam Muhammed (R.A.) el-Asl'da şöyle buyurmuştur.

Bir adam, arazisini, diğerine, "o sene ekmek üzere vererek" karşı­lık olarak da, kür, belirli bir buğday alacağını*' söylese işte bu caizdir. Adam, o senenin tamamında, o yeri eker.

O sene, mahsûl bozulur veya zayi olursa; ziraatci tarla sahibine, oranın tam icarım verir. Bu icâre bozulmaz.

Her ne kadar, adamın belirlediği buğday bulunmasa bile, çiftçi aynı buğ­dayın kıymetini öder. Muhiyt'te de böyledir.

Bir adamın sulayacağı yeri, başka birisi sulanamaz, hâle getirir ve o suda, o adamın olur; ekili şeyler de zayi olursa; bâzı âlimler: "Taz­minat gerekir." demişlerse de, fetva "tazminatın gerekmesi üzerinedir. Cevâhirü'l- Ahlâti'de de böyledir.

Yazlık olarak ekilmesi mu'tad olan tohum, tarlada bekletilirken çiftçilerden biri kaybolup, diğeri yalnız kalır; o da o yerin ağacını sö­küp alırsa; ağacı söken şahıs, onu —aynı cinsten olmak üzere— tazmin

eder.

Semerkant ehlinin âdeti, kışlık ekilen tohumu mahallinde bekle­tirken, ziraatci meydanda olmaz ve yazın gelirse, tohum sahibi, ona to­humu vermezse, bir şey gerekmez.

Şayet o adam, ekim yapacağı yerdeki odunları veya ağaçları söker­se, onu sökmek âdet ise, bir şey gerekmez. Eğer, âdet değilse, onu taz­min edip öder. Muhıyt'te de böyledir.

En doğrusunu bilen AUahu TdUft'dır. [35]

 

20- MÜZARAA VE MUÂMELE'DE KEFALET
 

Bir adam, müzâraada veya muamelede, —tohumun âmilden ol­ması hâlinde— kefaleti şart koşarsa; bu şart fâsid olur.

Eğer, kefalet şart koşulmuşsa, bu husustaki kefalet-bâtıl; müzâraa ise sahih olur.

Tohum, âmilden olduğu zaman, amel ona göre mazmun değildir; dilerse çalışır; dilerse, çalışmaz.

Mazmun olmayan yerde de, kefalet fâsiddir.

Müzâraa hakkında kefaleti şart koştukları zaman, bu şart da fâ­siddir. Çünkü, akidde iktiza eylemez. Satımda olduğu gibi, burdada fâsiddir.

Icârede, kefalet şart koşulduğu zaman, fâsid olmaz; şahin olur.

Şayet tohum tarla sahibinden olursa, ziraatçı ya bizzat çalışır veya çalışmaz. Eğer onun çalışması şarta bağlanırsa, kefalet de, müzâraada caiz olur. Akidden sonra olsa bile zarar etmez. Çünkü kefil olması müm­kün olan şeye kefil oluyor. Zira âmil, mezrûatta çalışmaya mecburdur. Bu, müzâraanın hükmündendir. Onu yerine getirmesi mümkündür.

Şayet, kendisinden kefil alınan zat çalışmaz ise, kefil çalışır.

O takdirde, kefile ecr-i misil verilir.

Şayet o yerde, bizzat zirâatcinin çalışması şart koşulmuş ve kefil yalnız akid zamanı kefil olmuşsa; bu durumda, her ikisi de (kefalet de müzâraa da) fesada gitmiştir.

Şayet, kefil şart koşulmamışsa, müzâraa sahilidir. Çünkü, zirâat­cinin haricinde, kimsenin çalışması şarta bağlanmamıştır; yalnız çitci ça­lışacaktır. Bu durumda, kefalet bâtıldır. Serahsi'nin Muhiyü'nde de böyledir.

Muamelede cevap: Hurmalık sahibi, âmilden kefil alırsa, cevap, aynı müzâraada olduğu gibidir.

Şayet tohum mal sahibinden ise, onu da bir adama yan yarıya müzâraa için vermiş; çiftçiden de, mal sahibi kefil almış veya o mal sa­hibinden kefil almışsa; bu kefaletler fâsiddir.

Eğer, müzâraatda, kefaleti şart koşmuşlarsa, bu durumda müzaraat da fâsiddir.  

Şayet, biri birinden -kendi hisseleri, helak olduğu zaman ıçın-karşılıkh kefil olmuşlar ve kefaleti, müzâraaya şart koşulmuşsa; bu mu-zâraat fâsiddir; kefalet ise caizdir.

Eğer müzâraaya şart koşmamışlarsa, her iki kefalette caizdir

Sâyet müzâraa fâsid olur da, birisi diğerinden, çıkacak mahsûlde­ki hissesi için kefil olursa, bu kefalet de batıldır. Muhyfte de böyledir.

En doğrusunu bilen Allahu Teila'dır. [36]

 

21- KÖLEYE SABİNİN MÜZÂRAASI
 

Ticârete izin verilmiş bir kölenin, şartlarına uygun olarak, bir ye­rini müzâraaya vermesi caizdir. Tohumu, ister bu köleden olsun, ister­se zirâatciden olsun farketmez. Şartlan yerinde olan, izinli sabinin de (ticâret için, babası veya vasisi izin vermişse) zirâat için, bir yeri müzâraaten alması ve vermesi caizdir. Muhiyf'te de böyledir.

Bir izinli, yerini müzâraa için verdikten sonra, onu efendisi izin­den men ederse; bu, iki halden hâli kalmaz: ya, tohum kendisi tarafm-dandır. Veya zirâatci tarafindandir.

Şayet, tohum müzâri tarafından ise, müzâraat hali üzerine kalır, îster onu ektikten Önce men edilsin, ister sonra men edilsin farketmez.

Eğer, tohum köle tarafından verilmiş ve o ziraattan sonra izinden men edilmişse, müzâraa hali üzere durur.

Eğer daha Önce men edilmişse, müzâraat bozulmuş olur.

Bir me'zun, müzâraa yerini teslim alır; efendisi de onu izinden men ederse; eğer tohum tarla sahibi tarafından ise, müzâraat hâli üzere kalır. Çünkü, kölenin çalışması lâzımdı. O da men edildi.

Şayet, tohum köle tarafından verilmiş ve bu köle, zirâattan sonra men edilmişse, ziraat bâtıl olmuştur. Çünkü, efendisi onu zirâattan men eylemiştir. Memnu bir adamın da çalışması mümkün olmaz. Memnui-yetle amel ma'zeret olur. Üzerinde yapılan akd ölür ve fesh olmuş olur. Serahsî'nin Muhiyü'nde de böyledir.

İzinli bir köle, tarlasını, birisine ortağa verip, tohumunu da ve­rir ve *'O sene ekmesini, mahsûlü yarı yarıya taksim etmeyi" şart koşar; sonra da efendisi, onu ziraattan men ederse; bu müzâraa feshedil­miş olur. Eğer men etmez ise, hali üzre kalır.

Keza, me'zun köle, ziraat için bir yer alır ve tohumda, kendi ta­rafından olur; efendiside, onü ziraattan men ederse; bu köle mahcur olmuş olmaz. Ve, bu köle için, o yeri ziraat yapmak vardır. Zira men, umumî değildir. Biz, böyle söyledik. Muhiyt'te de böyledir.

Memnu bir sabî veya köle, tohumu ile birlikte bir yerini, —çıkacak olanı yan yarıya taksim etmek üzere—ortağa verirse; bu bâtıldır.

Şayet adam çalışır ve çıkarırsa; bu akid bozulmaz ve istihsânen, yarı yarıya taksim ederler.

Şayet, çiftçi çıkanı zayi ederse; tamamını tazmin eder. Eğer köle azâd edilirse, müzâraa hâli Üzerine avdet eder; efendisine verdiği için de müracaat edemez.

Sabî, buluğa erişirse o da böyledir.

Sonra köle, çıkanın yarısını alıp, borçlandığı kadarını zirâatciye verir.

Şayet, fazlası olursa, o da efendisinin olur.

Eğer efendisi: "Ben, noksan almam; tam yarısını alırım." derse; bu onun hakkıdır. İster önce söylesin, ister sonra söylesin farketmez. Serahsî'nin Muhiyt'nde de böyledir.

Şayet, tohum me'zun tarafından olursa; müzâraa sahih olmaz. O yer hakkında, akdin bozulması gerekir.

Hür bir adam, izinsiz bir köleye, veya izinsiz ve aklı ermeyen bîr sabiye, tohumuyla birlikte, bir yerini müzâraa olarak verir ve yer ile to­hum aynı adamın olur; köleye de: "Çalış." diyerek vermiş bulunursa; işte burda kıyâs, bu müzâraanın bâtıl olmasıdır. Bu durumda çıkacak olan mahsûlün tamamı, yer sahibinin olacakdır.

Istihsânda ise, bu müzâraa şahindir. Çıkacak olan mahsûlü, şart­larına uygun olarak ortak olmalarıdır.

Köle ve sabî mezrûat yetişmeden ölürlerse; burada iki durum var­dır: Eğer ecelleri ile ölmüşlerse; o takdirde yer sahibi, kölenin kıymetini öder.

Sabî için bir şey yapmaz.

Kölenin kıymetini Ödeyince, çıkan mahsûlün tamamı, yer sahibi­nin olur.

Sabiye gelince, o yerden çıkanın yansı kendisinin; yarısı da sabinin vârislerinin olur.

Fakat yaptıkları iş sebebiyle Ölürlerse, bu ikinci durumdur.

Eğer, ziraatci köle ise, o takdirde, yer sahibi, bu kölenin kıyme­tini tazmin eder. Ölümü, ister hasaddan önce olsun, isterse sonra olsun farketmez.

O yerden çıkan mahsûlün tamamı, yer sahibinin olur.

O kölenin efendisine, o yerden bir şey verilmez.

Eğer çiftçi sabî ise ve yaptığı işten uolayı, hasad yapılmadan önce ölmüşse; yer sahibi, onun akilesine diyet öder.

Şayet tohum, köle veya sabî tarafından ise, çıkan mahsûlün tama­mı, sabî veya kölenin olur. Yer. sahibi, yerinin ecr-i mislini alır.

Diğerlerine ücret yoktur. Yalnızlarla sahibine noksanlık ücreti öde­nir. Muhiyt'te de böyledir.

Bir vasî, yetimlerin yerini, onlardan müzâraa olarak alırsa; bazı âlimler: "Bu caiz olur. Bu durumda, vasîye vermeleri, başkasına ver­meleri gibidir. Bu vasî, yetimin malını icarlamış gibi olur." demişlerdir.

"Şayet, tohum da yetimden olursa caiz olmaz. Çünkü tohum hâli hazırda itlaf edilmektedir."

Küçük bir çocuğun yerini, vasî icarlasa; bu, İmânı Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre caiz olur. Çünkü, burda yetime de, çocuğa da fayda vardır.

Muhtar olan ise, ecr-i misil veya tazminat-ı misil yahut noksanlık misli verilmesi ve tohumun tazmin edilmesidir.

Yetime gelince, onun yerini rnüzaraa —çıkacak olan mahsuludan faydalanacak olmazsa— caiz olmaz.

Şayet, çıkan mahsûlden faydalanacaksa, müzâraası caiz olur. Bur­da nazar sabî gibidir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.), şöyle buyurmuştur:

Bir vasî, yetimin tohumunu alıp, onu yetimin tarlasına eker; bunun da müzaraa olduğuna şahit tutarsa; ondan ödünç almış ve yerimde İcarlamış gibi olur.

Şayet, o yerin geliri fazla olursa, o yetimin olur. Ücret fazla olur­sa, o yetimin olur. Fetâvâyi Kübrâ'da da böyledir.

En doğrusunu bilen Allahu Teâla'dır. [37]

 

22- TARLA SAHİBİ İLE ÇİFTÇİ ARASINDAKİ İHTİLÂF
 

Yer sahibi ile ziraatçı arasında vâki olan ihtilaf iki nevidir: Birincisi: Miizâraanm caiz veya fâsid olduğu hakkında ihtilaf. Taraflardan birisi, çıkacak olan mahsûlün yarısı, veya üçte biri ya­hut dörtte biri veya benzen şartını iddia ederse; bu dava caizdir. Bu da'vâ ortaklığın kopmasını gerektirmez.

İkincisi: Ortaklığın kopmasını gerektiren da'vânın fâsid olup olma­dığında ihtilaf.

Burada bir kaç vecih vardır:

A-) Ortaklardan birinin belirli ölçek şart koşulduğunu iddia etmesi

B-) Yarısı ile birlikte, on ölçek de fazla olduğunu iddia etmesi:

C-) Yansından on ölçek noksan olacağını iddia etmesi.

İkincisi: Ortaklardan birinin, "şartın, çıkacak olan mahsûle yarı ya­rıya veya üçte biri; yahut dörtte bir ortak olduğunu" iddia etmesi; di­ğerinin ise, buna karşılık, "belirli bir ölçek" olduğunu iddia etmesidir.

Burada da iki durum vardır:

1-) Tohumun ekici tarafından olması hâlidir.

Şayet ihtilaf ziraattan önce ise, fesadını söyleyenin sözü geçerlidir. Fesadını söyleyen ortak ister tarla sahibi olsun, isterse tohum sahi­bi olsun farketmez. Bunlar, karşılıklı yemin de etmezler.

Ve eğer iddialan ekimden önce olur ve beyyineleri bulunursa, bu durumda cevazını iddia edenin beyyinesi geçerli olur.

Şayet ihtilaf ekimden sonra ise, tohum sahibinin sözü geçerli olur.

O ister caiz olduğunu iddia etsin, ister fâsid olduğunu iddia eylesin far­ketmez. Keza ister o yerden bir şey çıksın, isterse çıkmasın farketemz.

ikisi de beyyine ibraz ederlerse, caiz olduğunu iddia edenin bey­yinesi kabul edilir.

2-) Şayet tohum, tarla sahibinin olursa; bu durumda, tarla sahi­bi, ziraatcinin önceki durumunda olur. Ve hüküm bizim, o hususta söy­lediğimiz gibidir.

Ortaklardan birisi, çıkacak olan mahsûlün yansını iddia eder de, diğeri de belirti ölçek mahsûl iddiasında bulunursa; ve yine birisi çıka­cak olanın yansını; diğeri de yansı ile on ölçek fazlasını iddia ederse; burada da iki durum vardır:

Birincisi: Tarla ve tohumun birinden olması hâlidir.

Bu durumda eğer iddiacı "yarıdan on ölçek fazlayı" iddia ediyor­sa; ekicinin sözü geçerli olur. Çünkü o, yarı yarıya iddia ediyor.

Bu ihtilaf, ister ziraattan önce olsun isterse sonra olsun farketmez.

Şayet her ikisinin de beyyinesi varsa, "on ölçek fazlayı" iddia ede­nin beyyinesi kabul edilir.

Eğer iddiacı, "on ölçek fazlayı" iddia ettiği hâlde, tohum kendi tarafından değilse; işte o çiftçinindir.

Şayet ekimden önce iddia ediyorlarsa, bu durumda, caiz oldu­ğunu iddia edenin sözü geçerli olur. Bu da tohum sahibi olan şahıstır. Eğer ziraattan sonra iddia ediyorlarsa tohum kendisinden olmayanın sözü geçerli olur. O da çiftçidir.

Şayet her ikisinin de beyyinesi varsa, fazla ölçek iddia edinin bey­yinesi geçerli olur.

Bu, tohum tarla sahibinden olduğu zaman böyledir.

Eğer tohum çiftçi tarafından ise, bu takdirde çiftçi yer sahibinin durumunda olur. Onu daha önce söyledik. Yer sahibinin hükmü ne ise, bunun hükmü de odur.

Şayet tohum çiftçi tarafından ise, iddia da "birisinin, yansım" iddia etmesi; diğerinin de "on ölçek fazlasını" iddia etmesi veya "on ölçek noksanını" iddia etmesi ise, bu da iki hâldedir:

A-) Tohumun, tarla sahibi tarafından olma hâli.

Bu da önceki gibi iki durumdadır.

1-) İhtilafın ziraattan sonra olma durumu. Eğer, o yerde, bir şey çıkarmış; müddei de yarıyı iddia ediyor ve tohum da kendi cihetinden değilse (ki o çiftçidir) yer sahibinin sözü geçerli olur.

Her ikisinin de beyyinesi varsa, çiftçinin beyyinesi kabul edilir.

Fakat, o yerden bir şey çıkmamışsa; tohum sahibinin sözü geçerli olur ki, bu da yer sahibidir.

Her ikisi de beyyine ibraz ederlerse, çiftçinin beyyinesi kabul edilir.

2-) ihtilaf Ziraattan sonra ise bu böyledir. Fakat, ihtilaf ziraat­tan önce olursa, burda da iki cevih vardır:

1-) İddiacı, tohum sahibidir. Ve akdin sahih olduğunu iddia etmektedir.

Bu durumda, tohum sahibinin sözü geçerli olur.

Her ikisi de beyyine ibraz ederlerse, yine onun beyyinesi kabul edilir.

2-) Eğer sıhhatini iddia eyleyen zirâatci ise, tohum sahibi olanın sözü geçerli olur.

Her ikisi de beyyine gösterirlerse; çiftçinin beyyinesi geçerli sayılır. Zehiyre'de de böyledir.

Bu söylediklerimiz, tarafların akdin caiz veya fâsid olduğunda ihtilaf ettikleri zaman söz konusu olan hususlardır.

Akdin cevazında ittifak ederlerde, şart koşulanın mikdarında ihti­laf ederler ve tohum sahibi, diğerine: "Ben, sana üçte birini şart koş­tum." der; diğeri de: "Hayır, bana yansım şart koştun." derse; bura­da da iki durumda söz konusudur:

Birincisi: Tohumun tarla sahibinden olması, hâli.

Bu durumda, eğer ihtilaf ziraattan önce olur ve ikisininde beyyine­si bulunmaz veya birinin beyyinesi olmazsa, bu takdirde, karşılıklı ye­min ettirilir. Alimlerimize göre, ziraatçı yemin eder. Bazı âlimlerimiz: "Bu İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un Önceki kavlidir. Fakat, o, sonradan; ye­min, önce tarla sahibin-: ettirilir; buyurmuştur. Bu kavilde, İmâm Mu-hammed (R.A.)'in kavlinin aynısıdır." demişlerdir.

Taraflar, karşılıklı yemin ederlerse;.hâkim, aralarındaki akdi bo­zar. (= fesh eder.) Feshi, ister birisi istesin; isterse ikisi de istesin, farketmez. Şayet, onlardan birisinin, yeminlerini yaptıktan sonra, beyyi­nesi olursa ve hâkim akdi bozmuşsa; bu durumda o beyineye iltifat etmez. Şayet, akid bozulmamışsa, beyyine kiminse ona hükmedilir; da'-vâyı o kazanır.

Her ikisinin de beyyinesi bulunursa zirâatcinin beyyinesi kabul edilir.

Bu, ihtilaf ziraattan önce olursa böyledir.

Şayet ihtilaf ziraattan sonra çıkar ve onlardan birisi, beyyine geti­rirse; o beyyine kabul edilir.

İkisi de beyyine getirirse, çiftçinin beyyinesiyle hükmedilir.

Her ikisinin de beyyinesi yoksa, karşılıklı yemin ettirilmez.

Bu, tohum tarla sahibinden olduğu zaman böyledir.

Fakat, tohum çiftçi tarafından ise, bu takdirde, çiftçi önceki du­rumdaki tarla sahibinin yerinde olur.

Eğer, her ikisi de beyyine ibraz ederlerse, o takdir de tarla sahibi­nin beyyinesi geçerli olur.

Şayet her ikisinin de beyyinesi yoksa, ihtilaf da ziraattan sonra ise, karşılıklı yemin verilmez.

İhtilâf ziraatten önce ise, her İkisine de yemin ettirilir. Ve yemine önce yer sahibi başlar. Âlimler: "Hangisinin önce yemin edeceği, ki-lap'da yazılı değildir." demişlerdir.

Bu mes'ele,tohum sahibinin:"Ben,müzâraayı bozmuyorum." de­mesinin üzerine hamledilir.

Fakat: "Ben, müzâraayı bozuyorum." derse; yeminleşmeye ma'-na yoktur.

Söylediğimiz bu hususlar, tohum sahibi ile tarla sahibinin aynı gö­rüşte oldukları zaman böyledir. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet onlardan birisi veya ikisi de ölmüş olurlar ve vârisleri his­seleri hakkında ihtilafa düşerlerse, bu durumda yer sahibinin varisleri­nin sözü geçerli olur. Diğerlerinin beyyine getirmeleri gerekir.

Şayet, tohumda ihtilaf ederlerse; zirâatcinin ve onun varislerinin sözü geçerli olur. Diğerlerinin beyyine getirmeleri gerekir.

Tohumdaki şartta ihtilafa düşerlerse; yer sahibinin vârislerinin beyineleri geçerli olur.

Bir adam, bir başkasının yerini ekip, ziraatı da hasad ettiğinde, yer sahibi: "Sen, benim ücretlimsin. Tohumumu sen ektin." der; zirâ-atci de: "Ben çiftçiyim; kendi tohumumu ektim." derse; bu durumda çiftçinin sözü geçerli olur. Çünkü, ekildiğine ittifak edilmiştir ve o çift­çinin elindedir; elinde olanın sözü geçerli olur. Fetâvayi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir adam, bir yerini, iki adama verip, tohumunu da vererek, "bir sene ekmelerini ve yüce Allah'ın vereceğine biaynihi üç hisse olmak üzere, iki hissesi kendisine, bir hissesi diğerine; öbür şahsa da yer sahibinin yüz dirhem vermesini" şart koşarsa; bu caizdir. Çünkü, onlardan biri­ni belirli bir miktar karşılığı icarlıyor; bu icârenin müddeti de ma'lum; diğeri de çıkacak mahsûlün üçte birini alacaktır. Onun da müddeti be­lirlidir. Bu "durumda, bunların aralarında yaptıkları anlaşma (=' akid) caizdir. Bu akid, ayrı ayrı yapsalar da, hep bir arada yapsalar da câizdii Eğer, o yerden çok mahsûl çıkar ve iki âmil de ihtilâf edeler de. onlardan her biri: "Üçte biri benimdir." derse; bu durumda tarla sah binin sözü geçerlidir.

Onlardan her ikisi de beyyine ibraz ederlerse, "üçte birim kendi­ne âid olduğuna" dâir yer sahibinin ikrarda bulunduğu âmil, üçte bi>. alır; diğeri de beyyinesi sebebiyle üçte birini alan. Bu durumda, ona tk ret yoktur. Çünkü o, yer sahibinin ikrarıyla daha da fazla faydalanmışiiı

Şayet o yerden hiç bir şey çıkmamış olsa da, onlardan her birisi: "Dirhemler benimdir." diye iddia etseler; yine yer sahibinin sözü ge­çerli olur.

Onlardan her ikisinin de beyyineleri bulunursa; birisi, yer sahibi­nin ikrarı üzerine, yüz dirhemi, alır; diğeri yer sahibinin ikrarını isbai etmesini isterse; bu durumda, yer sahibinin ikrarına iltifat edilmez. Bu, önceki gibi değildir.

Şayet, adam yerini, ikisine, kendilerinin tohum ekmeleri üzerine vermiş olsa (Şöyle ki: "bu yerden çıkacak olanın yarısı, belirli birisine verilecek; yer sahibine yüz dirhem verilecek; diğeride üçte bir alacak; altıda birini de yine yer sahibi alacak) işte bu şekilde yapılan akid de caizdir. Çünkü, adam onlara yerini icara veriyor; birine, çıkacak olan mahsûlün yarısı verilecek, diğer birisine üçte biri verilecek.

Bu akidlerin ikisi de sahihdir. ayrı ayrı yapılsa da sahihdir; toplu hâlde yapılsa da sahihdir.

Şayet o yerden hiç bir şey çıkmazsa; onlardan her birisi de, yer sa­hibine: "Ben, seninle çıkacağın altıda birine şart koştum." derse; eğer beyyine ibraz ederlerse, yer sahibinin beyyinesi kabul edilir. Eğer o yer­den çok şey çıkar ve o iki kişiden her birisi, ücret iddiasında bulunur­lar; yer sahibi de, "birine ücret, diğerine altıda bir" olduğunu söylerse; ikisinin de doğrulaması sebebiyle, o ücretim alır. Diğer hak sahibi için, yer sahibi bir iddiada bulunsa da, o da bunu inkâr eylese, onun sözü geçerli olur. Ve yer sahibine: "Ona karşı, altıda bir iddianı isbat eyle." denilir.

Her ikisi de beyyine ibraz ederlerse, yer sahibinin beyyinesi kabul edilir.

İki kişi, bir adama, bir yer verip "tohumunu ekmesini ve çalış­masını, çıkacak olan mahsûlün üçte ikisinin onun olacağını" söylese­ler; ve "üçte biri mal sahibinindir. Yüz dirhem diğerinin hissesidir." de­seler; işte bu da caizdir.

Şayet mahsûl çok bol çıkar ve o iki kişinin her biri, mal sahibine* iddia ederek "kendisinin üçte bir hissesi olduğunu" söylerse; ziraatei-nin sözü geçerli olur.

Her birisi beyyine ibraz ederlerse; onlardan herbirine, üçte biri ve­rilir. Ziraatcinin beyyinesine —onların beyyinelerinin yanında— itibar edilmez.

Bir adam, iki adama tohumu ile birlikte bir yer verir ve "onlar­dan birisine, çıkacak mahsûlün üçte biri; diğerine ise, yirmi ölçek veri­lecek; kalanı yer sahibinin olacak." der; o ikisi de, o yeri ekerler; o yer­den de çok mahsûl çıkarsa, üçte biri, üçte bir sahibine, üçte ikisi tarla sahibine; diğerine ise, ecr-i misil verilir.

O yerden ister mahsûl çıksın, isterse çıkmasın bu böyledir. Çünkü, yapılan akid tarla sahibi ile üçte bir sahibi hakkında sahih; diğeri hak­kında ise fâsiddir.

Şayet atıf harfi ile.akid yapılmış ve aralarında da ihtilaf çıkmışsa, onlardan birine üçte bir şart koşulmuş olması hâlinde sahibinin sözü ge­çerli olur.

Her ikisi de beyyine getirirlerse, çıkacak olan mahsûlden, her biri­si, —yer sahibinin ikrarı üzerine— üçte bir alırlar. Diğerinin beyyine ile isbatı gerekir.

Şayet, o yerden hiç bir şey çıkmazsa, yine yer sahibinin sözü geçer­li olur. Ve onlara (ikisine) ecr-i misil verilir, onlardan her biri, iddiala­rının doğruluğuna beyyine ibraz ederlerse, akdin sıhhatinin şartı sabit olur.

Şayet yer sahipleri iki kişi olurlar ve aynı şart üzerine yerlerini verirler; tohum da zirâatciden olursa; bu durumların tamamı, bizim "to­hum kendisinden olduğu zaman, yer sahibi hakkındaki" hükmümüzün benzeridir. Ma'nalan ve durumları aynısıdır. Mebsot'ta da böyledir. [38]

 

23- SÖZLEŞME OLMADAN, BİR ARAZÎYİ EKMEK
 

Bir adam, diğerine, bir seneliğine, bir yerini müzâraa için verip, tohum da o adamdan olacak olur ve o adam, orayı o sene eker; diğer sene de izinsiz olarak eker ve ziraat bittikten sonra veya bitmeden önce, yer sahibinin haberi olur; ancak, ona razı olup izin ^rmezse; âlimleri­miz: "O yerde, böyle bir âdet varsa; halk bu şekilde üstü üstüne akdi yenilemeden ekiyorlarsa, caizdir. O yerden çıkacak olan mahsûle yine aynı minval üzre ortak olurlar.

Şeyhû'1-İmâm İsmail ez-Zâhid'in şöyle dediği rivayet olunmuştur: Kitab'da(el-Asl'da) bu mes'ele zikredildi ve İmâm buyurmuştur: "Bu caiz olmaz. Ve ziraatciye amelinin ve tohumun bedeli verilir. Geri kala­nını, —gasb gibi— tasadduk eder."

Bazı âlimlerimizde kitabın cevabıyla fetva vermişlerdir.

Ancak ben bazı kitaplarda bunun caiz olduğunu gördüm.

Meselâ: Bir kimse, bir yerini, bir adama vererek: "Sana, bu yeri önceki sene filana verdiğim gibi verdim." demişse, işte bu caiz olur. Eğer o yer, beldenin halkının yanında ma'lum olduğu gibi, çıkacak mahsûl­den, âmilin alacağı belli bir şekilde, müzaraa olarak verilmeşse bunun caiz olduğunda ihtilaf yoktur. O adam o yeri ekerse, istihsanen caiz olur. Eğer yer müddetli olmaz ve müzaraa için vermiş olur veya âmilin hisse­si çıkacak olan mahsûlün bulunmaz; o yerin halkı arasında böylece ya­pan da yoksa ve aralarında ihtilaf çıkıyorsa; bu caiz olmaz. Ziraat gasbedilmiş olur. Âdete bakılır: Eğer öyle yapan yoksa, o yer, gasben ekil­miş olur.

Şayet yer sahibi, onun gasben ekildiğini bilir de, çiftçi ziraat zama­nı ona kendi için ektiğini ikrar eder ve "müzaraa olarak ekmediğini" söylerse; veya yer sahibi, onu, ondan müzaraa olarak almaz ise, bu gasp olur. Ve çıkan muhsûl ekenin olur. Gâsıp, o yerin noksanını öder.

Ektikten sonra: "Gasben ektim." derse; onun sözü geçerli olur. Çünkü, o başkasına, o yerden çıkacak mühsûlü vermeyi inkâr etmiş ol­maktadır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bazı fetvalarda şöyle zikredilmiştir:

Mevkûfe veya memlûke olan köylerdeki arazileri onlar, adetleri veç­hile, izinsiz olarak ekiyorlar; evkafın mütevellisine veya o yerin sahib-lerine söylemiyorlar. Onlar da ziraatçıları —gelirini getirene kadar— men etmiyorlar. Zirâatciler ekip biçiyorlar ve onlar, onları men etmiyorlar. Bu gibi araziler —böyle âdet olan yerlerde- izinsiz, müzaraa yapılıyor.

Fakat, mâlikinden veya mütevellisinden izin almadan ekilmeyen bel­delerde de, ekildiği zaman, onlar men ediliyorlar veya yeni bir akidle müzaraa yapılıyor.

Şayet onlardan birisi memâlikten veya mütevelliden izinsiz olarak ekerse, o takdirde çıkan mahsûlü memalik veya mütevelli alıyor. Ve Zi-râatciye ecr-i misil veriliyor. Muhıyfte de böyledir.

Çiftçi mahsûlü kaldırdığında, onun yerinde taneler kalır ve on­lar tekrar biter ve yetişirlerse; işte o da, çifci ile tarla sahibinin olur. Her­kes, ondan hissesi nisbetinde hakkım alır. Çünkü, o mahsûl, ortak olan tohumdan meydana gelmiştir.

Uygun olanı çiftçinin onu tasadduk eylemesidir.

Şayet o yeri tarla sahibi suladı ise ve ona o baktı ve hasad eyledi ise, bu durumda o mahsûl yalnızca onun olur. Çünkü sulayıp bakmasa idi, zayi olacaktı.

Şayet o tanelerde bir kıymet varsa, onun tazminatı gerekir; değilse bir şey gerekmez.

Şayet onu bir yabancı suladı ve baktı ise, onun yaptığı nafile olur. Çıkan mahsûle, yine ekici ile tarla sahibi ortak olur. Fetâvâyi Kâdfoân'da da böyledir.              

Bir adamın yerinde, bir ağaç veya nebat, ekmeden, dikmeden ken­diliğinden biterse; o yerin sahibinin olur. Çünkü o, o yerden meydana gelmiştir; o yerden bir parça sayılır ve o yerin sahibinin olur. Muhıyt'te de böyledir.[39]

 

24- MÜZÂRAA VE MUAMELE HUSUSUNDA ÇEŞİTLİ MES'ELELER
 

Bir adam, diğerine, yerini ve tohumunu bir sene ekmek üzere ve yüce Allah'ın, o yerden vereceği nzka yarı yarıya ortak olmak kaydıyla verdiğinde; henüz yetişmeden mahsûlü satmak isterlerse; (onlar için ye­tişmiş olması da, olmaması da müsavidir.) yâni, o hâlde satabilirler. To­humun, tarla sahibinden veya zirâatciden olması farketm'ez.

Şayet hasad vakti gelir de, hükümdar, hasad yapmalarım ya zul-men veya bir ihtiyaca binâen (yani haracını almak için) men ederse; onu ortaklar muhafaza eder. Mebsût'ta da böyledir.

Bir yer, bir adamın elinde rehin olur ve onu rehin bırakandan, bir başkası nüzâraa için, bir seneliğine veya iki seneliğine almak ister; tohumu da yer sahibinden alır; sonra da yer sahibi, o yeri zirâatcinin elinden almak isteyerek, ona: "Tohumunu ya sen ek veya terkeyle." der; zirâatcİ de: "Çalıştığımın ecr-i mislini ver." der yer sahibi ise, ona: "olur vereyim." der ve yer sahibi, orayı kendisi ekip biçmek ister; zirâ-atci de, bunu bildiği hâlde, gidip, orayı kendisi eker; sonra da mahsûl yetişirse; yer sahibinin, ona izin vermiş olması hâlinde, çıkana ortak olur­lar. Bu mes'ele, fetvalarda mevcuttur.

Bir yeri icara veren zat Öldüğünde, müstecir, tohumunu, varisle­re verir ve: "şu yeri ekiniz." der; onlar da ekerse, çıkan mahsûl kimin olur?

Bu mes'ele de fetvada vardır. Şu cevapta ittifak edilmiştir: O mah­sûl icara veren şahsın vârislerinin olur. Çünkü, âcirin ölmesiyle, akid bozulmuş, feshedilmiştir. O tohum, vârisler için ödünç olmuştur.

Bu, müste'cirin hiç bir şart. koşmaması halinde böyledir.

Şâyet:"Benim için ekiniz." veya"Ortak olarak ekiniz." demiş ol­saydı, yine âcirin veresesi müste'cire tohumun bedelini verirlerdi.Mubjyt'te de böyledir.

Kadı Bedîu'd-Din'den sorulmuş.

—Bir adam, bir yerini bulûğa erişmiş bir oğluna çalışması için ver­se; oğul da oraya gidip gelse, bu, rıza sayılır mı? İmâm şöyle buyurmuş.

—Hayır sayılmaz.

Yine sorulmuş.

—Âcir, müste'cire, bir yerini bin batman yaş üzüm karşılığında, bir seneliğini icara verse, olur mu?

İmâm:

—Hayır olmaz; bu caiz değildir."buyurmuştur.

—Bir adam, bir yeri, bir veya iki seneliğine, belirli bir suretle, icar­lar ve orayı icarlayan şahıs, o yeri, icara verirse, müzaraa için verse; eğer tohumu icarcı tarafından verilecekse, bu müzâraa caizdir.

Eğer, tohum, icara veren tarafından verilecekse, bu müzaraa caiz değildir.

Bunu,Hâkim Ahmed el-Semer Kandi Müzâraa Mes'delerinin şartların­da böyle buyurmuştur.

İbnü Rüstem'deNeyâdir'inde: "Bu mes'ele = ,İmâm Muhammed (R.A)'in ön­ceki kavlidir. Fakat, son kavline göre, icara veren şahsın, icara verdiği yeri, tekrar, çiftçiye müzaraa için vermesi caiz olmaz. Tohum, ister ica­ra verenden, isterse icarlayandan olsun farketmez."buyurmuştur.Zehıy-re'de de böyledir.

Fetâvâyi Attabiyye'de şöyle zikredilmiştir.

Bir adam bağını veya tarlasını, haram olan su ile veya necis (= pis) olan bir su ile sulasa; çıkan mahsûl helâl olur.

Eşeğin, başkasının otunu yayalınca, onunla sürülen yerden çıkan mahsûlün helâl olduğu gibi..Tatarbâniyye'de de böyledir.

Bir adam, diğerinden bir yer kiraladıktan sonra, o yeri, kendisine icara verenin karısına veya oğluna müzâraaya verir ve çiftçilere tohu­munu koymasını şart koşsa; o da, o yeri ekse; yani oğlanın babası, asıl icara veren şahıs, bunu şayet oğluna yardım olsun niyetiyle yapmışsa; —tohumunu oğluna ödünç vermiş gibi ise,— çıkacak olan mahsûl oğul ile icarlayanm arasında —şartlarına göre— ortaktır. Yok eğer, icara ve­ren, kendi nefsi için ekti ve tohumu, oğluna ödünç olarak vermedi ise, çıkacak mahsûlün tamamı icara verenin olur. Çünkü çiftçi kendisidir.Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, bir kadından, bir yer icarlayıp, onu teslim aldıktan sonra da, o yeri, onun kocasına müzaraa veya muamele için verse; işte bu câizdir.Tatarbâniyye'de de böyledir.

Bir adam ölür, geride küçük çocuklarını bırakır; büyükleri ve ka­rısı da olur ve o kadının, diğer bir kocasından, büyük oğlu da bulunur ve büyük oğlanlar, o araziyi müşterek olarak, ekip biçerler veya başka­sının yerini müzaraa olarak —halk arasında cereyan eden âdet gibi— ekerler ve bu çocukların hepsi de bir anadan olup, çıkan mahsûlü aynı evde toplayarak, ondan harcama yapsalar; bu mahsûle hepsi ortak olurlar mı?

Bu mes'ele fetvada mevcuttur:

Bi'1-ittifak cevap: Eğer tohumunu müştereken ve birbirinin izniy­le, büyükler, küçüklerin vasisinin izniyle ekmişlerse; bu kardeşlerin ta­mamı ona ortaktırlar.

Şayet ekiciler, tohumlarını şahsi tohumlarından ekmişlerse, ondan çıkan mahsûl hasseten onların olur.

Şayet tohumu, birbirinin izni olmadan veya çocukların vasisinden izin almadan ekmişlerse, çıkan mahsûl ekenlerin olur. Fakat, onlar; to­hum da yeri de gasbetmiş olurlar.Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, diğerine, müzaraa olarak içinde pamuk saplan bulu­na bir yeri verirse;Şeyhû'l-İmâm Ebû Bekir Muhammed bin Fadl "Eğer, o sap­lar ziraata mâni olmuyorsa; bu müzaraa caizdir. Şayet mâni oluyorsa müzaraa fasiddir. Ancak, "O yer boşalınca" diye izafe edilmişse, caiz olur; bu hususta susulmuşsa yine caiz olmaz" buyurmuştur.Fetâyâyi Kâ-dihan'da da böyledir.

Bir şahıs, bir yerini, belirli şartlarla ziraata verir; çiftçi de, orayı eker, mahsûl yetişir; sonra da bir adam gelerek, bu çiftçiye: "Ben, bu yeri, sana müzâraaya verenden satın aldım; çıkacak mahsulün yarısı be­nimdir." der ve çıkan mahsûlün yarısını alır; daha sonra da ziraatciye veren şahıs gelerek onu doğrulayıp, bu ziraatciyi da'vâ etmezse, bir şey gerekmez.

Şayet onu yalanlarsa, çiftçiyi da'vâ eder.

Eğer çıkan mahsûlün yarısını alan şahıs onu zoraki almışsa; tarlayı veren şahıs, geride kalana ortak olur. Çünkü, bu durum, malları müş­terek iken zayi olmuş gibidir. Geride kalana, aynen ortakdırlar.

Sonra da onu alan şahsa, aldığı bu mahsûl için müracaat ederler

Eğer mevcut bulabilirlerse onu alırlar.

Şayet ziraatci onu zor karşısında vermedi ise, o takdirde, kefldi his­sesini vermiş gibi olur. Geride kalan yarıyı mal sahibine verir.

Bu mes'ele fetvada mevcuttur ve cevap, bi'1-ittifak söylediğimiz gibidir.

Şayet, sonraki da'vacı çıkanın yarısını aldığı zaman, ziraatciye: "Bu yeri, benden müzara olarak al." der; o da alırsa, bu müzaraa sa­hih olur mu? Bu durumda önceki müzaraa fesh edilmiş olur mu?

Eğer, tohum ziraatcı^tarafmdan değilse, bu müzaraa sahih olmaz; Önce ki müzaraa da bozulmuş olmaz.

Şayet tohum, çiftçi tarafından verilmiş ise, ona fesh velayeti var­dır. Bununla beraber, uygun olan, bu akdi bozmamakdir. Bidayeten bo­zuk olan akid ise, bunun hilafmadır.

Bir adam, bağını, bir adama çalıştırması için verdiğinde, o adam da, o yerde hiç çalışmasa, o' takdirde, bu bağın meyvesinde bir hakkı olmaz.

Keza bu adam, çalıştığı hâlde, ağaçlan ve meyvesini korumaz ve meyveler zayi olursa yine bir şeye hakkı olmaz. Çünkü, orayı korumak da yapması gereken işlerdendir.

Ziraatciye gelince, o, ziraatta çalışmasa ve budama, sulama gibi iş­leri yapmasa ve zirâat zayi olsa, onun çıkacak mahsulden hakkı olur mu? El-cevap: "Bu mes'elede genişlik vardır: Eğer tohum âmil tarafından ise, müstahak olur. Bu bakıcı ve âmilin bağa bakmayıb da onu ku­ruttuğu gibi değildir.

Fakat tohum, tarla sahibi tarafından verilmiş ise, uygun olan bir hakka sahib olmamasıdır. Çünkü çıkacak olan mahsûl, onun malından nümâ bulmamıştır "denilmiştir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, bir yerini ziraat için birisine bir seneliğine verir; sene tamam olmadan da mahsûl çıkarsa; kalan aylar, ziraata elverişli olmaz ise, müzâraa bozulur. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir adam, arazisini çekirdek ekmesi için ve bir yerden, diğer ye­re onun fidesini nakletmesi için çıkacak olan ortak olmak şartıyle ver­diğinde, burada iki durum vardır.

Birincisi: Çekirdek çıktıktan sonra, —fidenin— nakledileceği yerin belirtilmesi.

Şöyle ki:"Burdan başka bir yere nakledeceğiz." veya "Başka ci­hete taşıyacağız." gibi sözler söylendiğinde, bu durumda akid bozulur. Tohum, ister yer sahibinden, isterse zirâatciden olsun farketmez.

Bu çekirdek çıktıktan sonra, nakledileceği yer ta'yin edilmezse, . kıyâsda akid caiz olmaz; istihsanda ise caiz olur.

Buna binâen, bazı fetvalarda "tahvil olur. "denilmiştir. Patlıcan fi­desi, domates fidesi ve benzerleri gibi..

Bir adam, diğerine, yıkılmış ve bozulmuş bir yer verir; o adam da, orayı yapıp tamir eder ve eker; tohumunu da müştereken korlarsa; üç seneliğine, müzaraa yapmaları fâsid olur. Çünkü şarti âmilin orayı imarı idi. Başka bir şartı yoktu.

O yerin sahibi eker de tohumunu, bir yıllığına âmil verir; yer sahi­bi de onu alırsa; çıkacak mahsûle ortak olurlar.

Şöyle ki: Âmilin, yer sahibininde —imareti sebebiyle— ecr-i misli vardır.

Yer amilde —yeri sebebiyle— ecr-i misli vardır. Çiftçinin de tohu­mu meşgul olmuştur. Fetâvâyi Kâdihâo'da da böyledir.

Ebû'el-Kâsım'dan soruldu:

—Bir adam, Ceyhun Nehrinin kenarını ekti, ziraat yetişti, bir top-

luluk gelerek,"o yerin, kendilerinin olduğunu'*söylediler durum ne olur?

İmâm şu cevabı verdi:

Tohum sahibinindir.Ancak, o topluluk, o yerin kendilerine âit ol­duğunu isbat ederlerse, o başka; değilse, bu yer ihya edeninder. Hâvi'de de böyledir.

İki arazinin arasında bulunan bir su arkım, bu arazi sahiplerin­den birisi başka tarafa kaldırır; o arkın kenarında bulunan ağaçların da kimin tarafından dikildiği, bilinmezse; Şeyhu'1-İmâm EM Bekir Mutaam-med bin Fadl: Eğer su, alt tarafının tamamını başka arka ihtiyaç kalma­dan suluyorsa; ark sahibinin sözü geçerli olur. Arazisi yukarda olan şah­sın yemin etmesi gerekir. Ark sahibinin sözü geçerli olunca ağaçlar da diğeri beyyine getiremeyince onun olur.

Şayet aşağıdaki yer, başka bir arka muhtaç olursa; o ark ve ağaç­lara ortak olurlar. Fetâvâyi Kâdihân'da da böyledir.

Beyyineleri olmayınca, ikisine de inanılmaz ve onlardan her bi­ri, diğerine yemin verir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

îki kişi, müzâraa için bir yeri, yer sahibinin tohumunu ekip, çı­kacak olana üçde birli ortak olmaları şartı ile aldıklarında; onu ekerler ve isabet eden bir âfet yüzünden, orada bir şey bitmez ve ortaklardan birisi:"Ben, çalıştığımı bilmiyorum,"der; diğeri de arkadaşının haberi olmadan çalışırsa; o yerden tekrar çıkacak olan mahsûlde onun da hak­kı olur mu?

İmâm şu cevabı verdi:

—Hayır olmaz—. Fakat, diğeri ona, bir şey vermeye razı olursa; o başka..Ve bu iyi olur. Aslolan, çalışmaktır ve akiddir. Akid olmadan çalışmakla, bir hakka sahip olunmaz. İmâm Muhammed (R.A.) de, el-Asl'da böyle buyurmuştur. Zemyre'de de böyledir.

Üçte bir, dörtte bir karşığında bez dokumak da, Belh alimlerine göre, insanların teâmülünce caiz olur.

Buhara âlimleri ise: "Bu caiz olmaz."demişlerdir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir mürted, bir yerini ve tohumunu bir adama ortağa verir; o adam da ekip, biçer ve mahsûlü çıkarır ve bu mürted İslama dönerse; —şartlarına göre— mahsûlün yansı ona verilir. Mürted olarak öldürü-.    Iürse, çıkan mahsûl âmilin olur.

Onun, tohumu ve yerin noksanlığını tazmin etmesi gerekir. İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kıyâsı budur.

İmâmeyn'e göre ise bu müzaraa şahindir. Ve çıkan mahsûle, şartla­rına göre ortaktırlar.

Şâyet,tohum âmilin olur ve mürted de irtidali hâlinde öldürülür o yerde de bir noksanlık olursa; bu durumda âmil, yalmz yerin noksanlı­ğını tazmin eder. Ve çıkacak mahsûlün tamamı âmilin olur.

Yerde noksanlık olmaz ise, kıyâsa göre, hepsi âmilin olur ve taz­minat gerekmez.

İstihsânda ise, âmil ile mürtedin vârisleri, aralarında —şartlan gereğince— taksim ederler.

Bu kıyâs da, istihsân da İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nindir. İmâmeyn'e göre, bu müzaraat sahilidir.

Şayet ekici ve tohum sahibi mürted olursa; o takdirde, çıkan şe­yin tamamı, onun olur. Yer sahibine bir şey yoktur.

fylürtet öldürülürse, İmâm Ebû Hanîfe (R.AO'ye göre böyledir. Eğer tohum, tarla sahibinden ise, bi'1-icmâ şartlarına göre hareket edilir.

İkisi de mürted olurlar ve tohumda tarla sahibinden ise, çıkanı âmil alır ve tohumun ve tarlanın noksanlığım tazmin eder. Çünkü âmil, gâsıb gibidir.

Bu durumda, tohumun ziraat için verilmesi sahih değildir. Şayet, ikisi de müslüman olurlarsa veya tohum sahibi müslüman olursa, çıkana yan yarıya ortak olurlar.

Eğer, tohum âmil tarafından olur ve o riddeti hâlinde Öldürülür­se; çıkan onun olur. Ve o, yerin noksanını öder.

Çünkü, onun, —çalışmak için— tarla sahibinden izin alması, vâ­risler hakkında sahih değildir. Eğer tarlaya bir noksanlık dokunmamış ise, yer sahibinin vârislerine bir şey gerekmez.

Keza, yer sahibi müslüman olursa; işte o aynı şekildedir. îkisi de müslüman olurlar veya ekici müslüman olur; diğeri ise mürted ola­rak öldürülülürse, zirâatci onun tarlasının noksanlık bedelini tazmin eder yani ölenin vârislerine onu Öder, Çünkü, onun müzaraa emri —vârisleri hakkında— sahih değildir.

Eğer, o yerde bir eksilme olmadıysa, kıyâsda, çıkanın tamamı zi-râatcinindir. Yer sahibine, hiç bir şey yoktur; onun vârislerine de bir şey yoktur.

tştihsânda ise, —şartlarına göre— aralarında taksim ederler.

Bu da İmâmeyn'e göredir.

ikisi birden mürted olarak öldürülürler veya müslüman olurlar yahut dâr-i harbe ilhak ederler veya normal şekilde ölürlerse; tmâmeyn'e göre, aralarında taksim ederler.

Keza İmâm Ebû Hanîfe (R. A.)'ye göre irtidat eden kadın da müza-raada da muâmele'de de aynıdır. Mebsût'ta da böyledir.

Bir müslüman ile bir harbî arasında, dâr-i tslâmda yapılan mü-zâraa akdi caizdir. İster güvenceli gelsin, ister dâr-i harbde tslâmı ka­bul ederek gelsin farketmez.

Bir ülke zapdedilip, arazisi ganimet olarak alınırsa; o yerden çıka­cak olan mahsûldeki harbinin hisesi ganimet olur. Müslümamn hissesi ganimet olmaz; kendisinin olur.

Hükümdar, fethedilen beldenin arazilerini, o belde halkına terk eder ve onlara iyilikte bulunursa; veya onlar toptan müslüman olurlar­sa, aralarındaki muamelât aynen devam eder.

Bir müslüman bir harbî ile on ölçek almak izere, şart koşarlar ve müzaraa yaparlarsa; İmâm Ebû Hanife (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, bu müzaraa sahihtir. İmâm H>û Yûsuf (R.A.)'a göre ise,şahih olmaz.

Zira harbî ile müslüman arasında olan fâsid şart caizdir.

İmâm Ebû Vûsuf (R.A.) buna muhaliftir.

Her ikisi de dâr-i harbde müslüman olmuşlarsa, İmâm Ebtt Hanife (R.A.)'ye göre sahih; İ mam ey n'e göre ise gayr-i sahihtir. Taiarhâniyye'de de böyledir.

Bir adam, bir yerini fâsid akidle ortağa verir; ziraatçı da oraya su kanalı açar, orayı sürer daha sonra da tohum sahibi, tohumu verme­den imtina ederse (= kaçınırsa) ziraâtciye ecr-i misil öder. Sirâdyye'de de böyledir.

Mecmûu'n-Nevâzil'de şöyle zikredilmiştir:

Bir çiftçi, köyün büyüğünden dörtte biri ona olmak üzere, bir mü-zaraa yeri istediğinde, o köyün reisi, (muhtarı, ağası): "Üçte biri benim olmak üzere istersen, al ek; değilse alma." der; o adam da alıp eker, biçer ve mahsûlü çıkarır; sonra da, reisin üçte birinin olacağı hususun­da ihtilafa düşerlerse; bu durumda, üçte bir reisin; üçte ikisi de çiftçi­nin olur,

îki kişi bir yeri, ortaklaşa ektiklerinde; bu ortaklardan biri kay­bolur ve hasadı diğeri yapar ve çıkarırsa; bu bir teberru olur. Muhıyt'te de böyledir.

En doğrusunu bilen Allahu Teâlâ'dır. [40]

 

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/293.

[2] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/293.

[3] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/293-294.

[4] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/294.

[5] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/294.

[6] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/294-295.

[7] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/295.

[8] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/296.

[9] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/297.

[10] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/297.

[11] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/297-298.

[12] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/299-300.

[13] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/300-302.

[14] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/303.

[15] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/303.

[16] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/303-304.

[17] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/304-308.

[18] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/309-327.

[19] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/328-331.

[20] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/332-337.

[21] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/338-339.

[22] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/340-341.

[23] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/342-343.

[24] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/344-348.

[25] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/349-356.

[26] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/357-359.

[27] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/360-362.

[28] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/363-364.

[29] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/365-368.

[30] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/368-370.

[31] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/371-372.

[32] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/373-374.

[33] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/375-377.

[34] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/378-380.

[35] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/381-383.

[36] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/384-385.

[37] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/386-389.

[38] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/390-396.

[39] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/397-399.

[40] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/400-408.