Namaz 1

e-Posta Yazdır PDF

NAMAZ.

1- NAMAZ VAKİTLERİ

1- Sabah Namazının Vakti :

2-  Öğle Namazının Vakti:

3- İkindi Namazının Vakti:

4- Akşam Namazının Vakti :

5- Yatsı Namazının Vakti :

Faziletli Vakitler :

Namaz Kılınması Caiz Olmayan Ve Mekruh Olan Vlkitler :

Kendisine Nafile Namaz Kılmanın Mekruh Olduğu Dokuz Vakit :

2- EZAN VE KAMET.

Ezanın Sıfatları Ve Müezzinin Ahvali

Ezan Ve Kametin Kelimeleri, Özellikleri Ve Müezzine İcabet:

Müezzine İcabet Etmek.

3- NAMAZIN ŞARTLARI

Taharet Ve Setrü'l  Avret

Kendisi İle Avret Mahalli Örtülebilecek Şeyler :

Dokuz Yerde Namaz Kılmak Mekruhtur :

İstikbâli Kıble (Namazda Kıbleye Dönmek)

Kâbede Kılınan Namazlar:

Namazda Nıyyet

Bilgi Durumları İtibariyle, Namaz Kılan Kimselerin Dereceleri

Farz mı. Nafile ini Kıldığını Bilmeyen Kimse:

4- NAMAZIN SIFATI

Namazın Farzları

I - Namazın  Farzı :

Kıyam..

Kıraat

Rükû.

Secdeler.

Ka'deî Ahîre  (Son Oturuş) :

Namazın Vacibleri

Namazın Sünnetleri:

Namazın Edebleri:

Namazın Keyfiyyetî  (=Nâmaz Nasıl Kılınır?)

Kıraat

Zelletü'l  Kârî (Namazda Kur'ân Okuyan Kimsenin Hata Etmesi)

5- İMAMET.

Cemâat 39

İmamete Kimin Daha Çok Hak Sahibi Olduğu.

Başkasına İmâm Olması Caiz Olan Ve Olmayan Kimseler

İktidânın  Sıhhatine Manî Olan Ve Olmayan Hâller

İmâmın Ve İmâma Uyan Kimselerin Yerleri

İmâma Tabi Olunacak Ve Olunmayacak Yerler

Mesûk :

Lâhık :

İmamet Ve Cemaat Konusu İle İlgili Bazı Meseleler

6- NAMAZDA İKEN HADES VÂKİ OLMASI (=ABDESTİN BOZULMASI)

Binanın ( = Namazın Kalan Kısmım Tamamlamanın) Şartları

İstihlâf

Bu Konu İle İlgili Bazı Meseleler :

Namazı Bozan Bazı Haller :

7- NAMAZI BOZAN ŞEYLER VE NAMAZIN MEKRUHLARI :

Namazı Bozan Sözler :

Namazda Mekruh Olan Ve Mekruh Olmayan Şeyler

Namazın Mekruhları İle İlgili Bazı Mes'eleler

Mescidlerle İlgili Bazı 'Meseleler

8- VİTİR NAMAZI

9- NAFİLE NAMAZLAR..

Kuşluk Namazı :

Tahiyyetü’l Mescid:

Abdest Aldıktan Sonra Kılınan Nama:

İstihare Namazı:

Hacet Namazı:

Gece Namazı (=Teheccüt Namazı):

Teşbih Namazı

Nafile Namazlarla İlgili Bazı Meseleler

10- FARZ NAMAZA YETİŞME.

11- KAZAYA KALAN NAMAZLAR..

Bu Konu İle İlgili Muhtelif Mes'eleler

12- SEHiV SECDELERİ

Namazın Vacipleri

İmâmın Yanılması

Kaç Rek At Kılındığı Hakkında, İmâm İle Muktedî Arasında Çıkan İhtilaf Ve Şüphe 

13- TİLAVET SECDELERİ

Şükür Secdesi


NAMAZ
 

Namaz, hükmolunmuş bir farzdır.   Terkedilmesine la ruhsat yoktur. Namazın farzîyetini inkar eden, kafir olur. Hulâ-sâ'da da böyledir.

Farz olduğunu inkar etmeksizin, namazı kasden terk eden kimse, Öldürülmez. Ancak, tevbe edinceye kadar hapsolunur. Mec-mû'atü'l - Bahreyn'de de böyledir.

Bize (mezhebimize) göre, namazın farz olması, bir namaz kı­lacak kadar vaktin sonuna taalluk eder.

Bir kafir müslüman olsa, bir çocuk bulûğa erse, bir mecnûn (deli) ifâkat bulsa (iyileşse), hayızlı bir kadm temizlense, bu du­rumda eğer bir namaz kılacak kadar vakit var ise, bu kimselerin üzerine, namaz kılmak farz olur, Muhtârül - Fetâvâ'da da böyledir.

Bir ebe, namazla meşgul olunca, çocuğun öleceğinden korkarsa, o ebenin, namazı, vaktinden sonraya bırakması caiz olur.

Hırsız ve benzeri sebeplerle de, namaz geriye bırakılabilir. Hulâsa d a da böyledir.

Dinimizin temel direği olan NAMAZ'in, bütün açıklığı ve tafsilâtı ile anlatıldığı bu KÎTAB'ta 22 bab vardır : [1]

 

1- NAMAZ VAKİTLERİ
 

1- Sabah Namazının Vakti :
 

Sabah namazının vakti, subhu sâdıktan başlar. Subh-u Sâdık: Güneşin doğacağı vakte kadar, doğu ufkunda yayılan beyazlıktır. Sub-u kâzıb de : Ufukta, uzunlamasına başlayıp, sonra, arkasını karanlık takip eden beyazlıktır. Sabah namazının vaktinin girmesi hususunda, subh-u kâzîb'e itibar edilmez. Bununla, sabah namazı­nın vaktinin girmediği gibi, oruç tutacak kimsenin de, o anda, bir şey yiyip içmesi, haram olmaz. Kâfi'de de böyledir:

 Âlimler, ikinci fecrin (subh-u sâdık'm) ne zaman doğma­ya başlıyacağı hususunda, görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Bazıları: «Doğu ufkundaki beyazlık, dağınık halde iken, ikinci fecir başlar.» dediler. Muhryt'te de böyledir.

Bazıları da : «Bu beyazlık dağıldığı zaman, ikinci fecir başlar» dediler. Âlimlerin ekserisi bu görüştedirler. Muhtârül - Fetâvâ'da da böyledir.

Oruçda ve yatsı namazının vaktinin sonu hususunda, ihti­yat olarak, birinci fecre itibar olunur. Namazda ise itibar, ikinci fecredir. Şerhi Vikâye'de de böyledir. [2]

 

2-  Öğle Namazının Vakti:
 

Öğle namazının vakti, zeval vaktinden başlar ve bir şeyin göl­gesi, zeval vaktindeki gölgesinden başka  iki misline vardığı zamana kadar devam eder. Kâfi'de de böyledir. Sahih olan budur. Serahsi'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Zeval : Her şahsın gölgesinin, doğu tarafına doğru düşme­ye başladığı vakittir. Kâfi'de de böyjledir.

Zeval Vaktini, doğru tesbit etmenin yolu şudur : Düz bir ağaç parçasını bir yere ,dikmeli.

Bu -durumda, gölgesinin boyu noksanlaşip kısaldıkça, güneş yük­seliyor demektir.

Gölgenin kısalması bitip, artmaya başladığı an, bilinir ki, gü­neş zevale ermiştir. Bu an, hadd-i irtafâ; yani güneşin en yüksek noktada bulunduğu andır.

Gölgenin uzamaya başladığı anda yani zeval vaktinde, yere dikmiş olduğumuz, düz ağaç parçasının ucuna, bir işaret koyalım, işaret koyduğumuz bu yerden, diktiğimiz şeye varana kadar olan mesafe, fey'i zeval (= zeval  anındaki gölge)  olur.

Güneş, batıya dönmüş olduğuna göre, diktiğimiz şeyin, doğu is­tikâmetine meyletmiş olan gölgesi, gittikçe artıp uzayacak demek­tir.

 Diktiğimiz şeyin gölgesinin uzunluğu, fey'i zevalden  o şe­yin zeval  vaktindeki  gölgesinden) başka, dikilen şeyin gölge­sinin iki katı oMuğu zaman, İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe (R.A.) 'ye göre, öğle namazının vakti çıkmış olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böy­ledir. Doğru olan yol da, budur. Zahirîyye'de de böyledir.

«İhtiyata uyyun olan, öğle namazını gölgenin bir misli ol­masından önce kılmak, ikindi namazını ise, gölgenin, dikilen şeyin iki misli olmasından sonra kılmaktır. Böylece, bu iki namazın, tam vakitlerinde kılınmış olduklarına, kesin kanâat hasıl olmuş olur.» demişlerdir. [3]

 
3- İkindi Namazının Vakti:
 

İkindi namazının vakti, fey'i zevalden başka, gölgenin, iki misli olduğu zamandan başlar ve güneşin batmasına kadar devam eder. [4]

 

4- Akşam Namazının Vakti :
 

Akşam namazının vakti, güneşin batması ile başlar, şafağın kaybolmasına kadar devam eder.

Şafak : İmameyn'e göre, güneş battıktan sonra, batıda meyda­na gelen kızıllıktır. Fetva da bununla verilir.

Fakat, Vikaye Şerhi'nde ve Ebû Haııife CR.A.) nm kavlinde Şafak : Kızıllığın kaybolmasından sonra ortaya çıkan beyazlıktır. Kudûrî'de de böyledir.

İmâmeyn'in kavilleri, insanlar için daha ruhsatlıdır ve genişliktir.

İmâm-' A'zam (RJV.)'ın kavli ise, ihtiyata daha muvafıktır.

Namaz hakkında aslolan, ondaki rüknün ve şartın sabit oldu­ğuna, mutlaka kalbin tam bir şekilde kanaat etmesidir. Nihâye'de bu husus, Şeyhul - İslâm'ın Möbsût'u üe el - Esrâr'dan nakledil­miştir. [5]

 

5- Yatsı Namazının Vakti :
 

Yatsı namazının ve vitir namazının vakti, batıdaki şafağın kay­bolması ile başlar; sabah namazının vaktine kadar devam eder. Kâ-fî'de de böyledir.

Vitir namazı, yatsı namazından önce kılınmaz. Çünkü bu­rada, tertîb vacibtir. Burada, vitir namazınm, yatsı namazından ön­ce kılmmaması, vitir namazının bir vaktinin olmaması demek de­ğildir. Burada tertib, vacib olduğu için böyle denilmiştir.

Hatta, bir kimse unutarak, vitir namazını yatsı namazından ön­ce kılmış olsa veya her ikisini de kılsa da, sonradan yatsı namazının,  herhangi bir sebeble sahih ve makbul olarak kılınmış  ol­madığı ortaya çıksa, bu kimsenin vitir namazı sahih olur. Sadece, yatsı namazını yeniden kılması gerekir. Bu görüş, Ebû Hanîfe (R. A.)'ye aittir. Ve O'na göre : Unutmak ve benzeri diğer özürlerle, burada tertib sakıt olur.

Bir kimse için, yatsı ve vitir namazlarının vakti girmese, şöyleki : Bir memlekette, batıdan şafak batar batmaz fecir doğu­yor veya batıdan şafak kaybolmadan sabah oluyorsa, böyle bir memlekette yaşayanlara, yatsı w vitir namazları vâcib olmaz. Tebyîn'de de böyledir. [6]

 

Faziletli Vakitler :
 

Sabah namazını bir miktarte'hir etmek müstehabtır. Ancak, güneşin, doğup doğmadığında tereddüt hasıl olacak kadar da, te'hir edilmez.

O Fakat, sabah namazı, ortalığın tamamen ışımasına kadar te'hir edilir. Şoyleki : Bir kimse, kıldığı namazın bozulması halinde, onu yeniden müstehab bir kıraatle okuyup kılabileceği bir zaman kalıncaya kadar te'hir eder. Tebyîn'de de böyledir,

Bu durum, yalnız hacılar için Müzdelife'de bayram sabahı hariç, bütün zamanlarda böyledir.

Müzdelife'de ise, bayram sabahı sabah namazını, sabahın ka­ranlığında kılmak efdal'dir. Muhıyt'te de böyledir.

Yazın, Öğle namazını geciktirmek, kışın ise acele etmek müstehabtır. Kâfi'de de böyledir. Yalnız kılınması veya cemaatle kı­lınması hâllerinde de hüküm aynıdır. Şerhü'I - Mecmuada da böy­ledir.

İkindi namazım, her zaman, güneşin teğayyür etmediği ya­ni sararmaya başlamadığı vakte kadar te'hir etmek, müstehabtır.

Tegayyürde itibar, güneşin tegayyürünedir; yoksa ışığının te-gayyürüne değil.... Güneşin teğayyür (= değişmesi) edip sararma­sı : Bakıldığı zaman göze hararet vermemesi, gözü yakıp kamaştır-mamasıdır. Böyle değilse, güneş teğayyür etmemiş sayılır. Kâfî'de de böyledir. Sahih olan da budur.

İkindi namazını kumaya, güneşin tegayyüründen Önce baş­layıp, teğayyür vaktine kadar uzatmak, mekruh değildir. Gâyetü'l -Beyân'dan naklen Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Akşam namazını, her zaman, vakti girer girmez kılmak, müstehabtır. Kâfi'de de böyledir.

Yatsı namazını, gecenin üçte birine kadar; vitir namazını ise, gecenin sonuna kadar, te'hir   etmek müstehabtır.   Bu durum,  kesinlikle uyanabilecek olan, bu husustaki sağlam kimseler içindir. Uyanması kesin olmayanlar, vitir namazını da yatmadan kılarlar. Tebyîn'de, de böyledir,

Bir kimse, bulutlu günlerde : Sabah namazım, sanki hava acıkmış gibi, tam aydınlıkta kılar.

Öğle namazım, zevalden önce kılmış olmamak için tehir eder.

İkindi namazında da, kerahat vaktinin girmesinden emin ol­mak için, acele eder.

Akşam namazım, güneşin batmasından önce kılmak ihtimalin­den sakınarak, biraz geciktirir.

Yatsı namazında ise, yağmur, kar ve sair şeylerin engelleme­mesi için acele eder. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Bulutlu günler için söylediğimiz şeyler, yaz - kış, bütün za­manlar için geçerlidir.

Seferde olsun, hazerd£ olsun veya herhangi bir özür bu­lunsun, hiç bir zaman ve vakitte, iki namazın arasını cem' etmek (yani bir vakitte, iki vaktin namazını kılmak) caiz değildir!

Ancak» Arafat'da arefe günü öğle ile, ikindiyi cem' etmekle, MüzdeKfe'de aksam ile yatsıyı cem' etmek, bu kaidenin dışındadır. [7]

 

Namaz Kılınması Caiz Olmayan Ve Mekruh Olan Vlkitler :
 

Şu üç vakitte, farz namazları ile cenaze namazını kılmak ve ti'âvet secdesi yapmak, caiz değildir :

1- Güneş doğup yükselene kadar,

2- Güneş, tam tepe noktasında olduğu    zaman, meyledene kadar,

3- Güneşin, kızarmaya başlamasından batışına kadar. Fakat, o günün ikindi namazı, bu kaideden müstesnadır. Onun edası, gü­neş batarken de caizdir. Kâdîhân'da da böyledir.

Şeyhü'I - İmâm Ebû Bekr Muhammed bin Fadl : «İnsan güneşi gördüğü müddetçe, işte o tulu'dadır.» demiştir. Hulâsa'da da böyledir.

Bu, cenaze namazının ve tilâvet secdesinin mubah olan va­kitte yerine getirilmeyip de, tehir edilmiş bulunduğu zamandır. As­lında, vaktinde edâ edilmeleri mümkünken, bunları teTıir etmek, katiyyen caiz değildir.

Ancak, cenaze namazını bu vakitlerde kılmak vacib ise ve o vakitlerde de kılınmış ise, bu da caizdir. Çünkü o, vacib olduğun­dan, nakıs olarak kılınmış olur. Sirâcü'I - Vehhâc'da da böyledir.

Fakat, efdal olan, tilâvet secdesini geriye bırakmaktır. Cenaze namazının geciktirilmesi ise, mekruhtur. Tebyîn'de de böyledir.

Kerahat vaktinde, vaktinde kılınmayan farz ve vitir gibi vacib namazların kaza edilmeleri de caiz olmaz. Müstesfâ'da ve Kâ-fî'de de böyledir.

Kerahat vakitlerinde, nafile namazları kılmak-caizdir, fa­kat mekruhtur. Kâfî'de ve Tahâvî Şerhi'nde de böyledir.

Bir kimse, güneş doğarken veya batarken, nafile namaza başla­mış olsa da, namazda iken kahkaha ile gülse, abdesti bozulmuş olur. Fakat, o gönün ikindi namazını kılmakta olan kimse, böyle bir sev yapmış olsa, abdesti bozulmaz. Çünkü, farz bir namazı kaza ederken kahkaha ile gülen kimsenin  bu mekruh vakitte abdesti bozulmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Mekruh olan vakitlerin haricinde, namazda kahkaha ile gü­len kimse, hemen, namazı bırakır ve yeniden abdest alır ve kılmak­ta olduğu namazı da yeniden kılar. Zahirü'r - Rivâyede : «Şayet o namazı, o halde tamamlamış olsa, başlamış olmasından, dolayı, ken­disi yapması gereken şeyi yapmış ve borçtan kurtulmuş olur.» de­nilmiştir. Fethü'l - Kadîr'de de böyledir.

Fakat, bu kimse, gerçekten kötü bir iş yapmış olur. Ancak, abdesti ve namazı yenilemek gibi bir şey, o adama lazım gelmez. Tahâvî Şerhi'nde de böyledir.

Bir kimse, nafile bir namazı, kerahat vakitlerinin birinde kaza eylese, namazı caiz olur; fakat bu, günahtır. Serahsî'nin Mu-hıyt'inde de böyledir.

Mekruh bir vakitte, namaz kılmayı adamış olan bir kimse, adadığı namazı, o kerahat vaktinde kılsa, sahih olur; fakat, kendisi günahkar olur. Bu şahıs için uygun olan, o namazı, mekruh olma­yan bir vakitte kılmaktır. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Bir kimse, zaman belirtmeden veya mekruh vakitlerin dı­şında kılmak üzere, namaz nezretmiş    (adamış)  olsa, bu namazı, mekruh vakitlerin birinde kılması, asla caiz olmaz. Evceh olan da. budur. Şerh-i Münyetü'l - Musallî li - Eımîril - Hacc'da da böyledir.

Dokuz vakitte de, farzlar kıhnabilir, fakat nafileler kılın­mazlar. Nihâye'de ve Kifâye'de de böyledir,

Bu vakitlerde, farz namazlarının kazası, cenaze namazı ve tilavet secdesi de caiz olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. [8]

 

Kendisine Nafile Namaz Kılmanın Mekruh Olduğu Dokuz Vakit :
 

1- Fecrin doğuşundan itibaren,sabahnamazının kılındığı vakitten önceye kadarolan vakit. Nihâye'de ve Kifâye'de de böyle­dir.

Bu vakitte, sabah namazından başka, nafile bir namaz kıl­mak mekruhtur.

Bir kimse, gecenin sonunda, nafile bir namaz kılmaya baş­lamış olsa ve bir rek'at kılınca da fecir doğsa, o namazı tamamla­ması efdal olur. Çünkü, bu nafileye fecirden sonra başlamış değil­dir; bunu kasden yapmamıştır ve bu namazı, sabah namazının sün­neti niyyeti ile kılmamaktadır. Esahh olan da budur. Tebyîn'de de böyledir.

Bu durumda, bir kimse, dört rek'atli   bir nafile kılmaya başlamış olsa da, bunun iki rek'ati fecrin tulüundan sonraya kal­mış olsa; fecrin doğuşundan sonra kıldığı bu iki rek'at, sabah na­mazının sünneti yerine geçer. Muhtar olan da budur. Hızânetü'I -Fetâvâ'da da böyledir.

2 - Nafile namaz kılınmayan, dokuz vakitten birisi de : Sa­bah namazını kıldıktan sonra, güneşin doğacağı vakte kadar olan zamandır. Nihâye'de de, KSfâye'de de böyledir.

Bir kimse, sabah namazının sünnetini ifsâd etmiş olsa da, farzından sonra kaza etse, bu namazı caiz olmaz. Serahsî'nin Mu-hıyt'inde de böyledir.

3- İkindi namazını kıldıktan sonra, güneşin battığı zamana kadar geçecek olan vakitte de, nafile namaz kılınmaz. Nlhâye'de de Kifâye'de de böyledir,

Müstenab bir vakitte, nafile bir namaz kılmaya başlamış olan kimse, o namazı ifsad etse ve ikindi namazından sonra, güneş­in gurubundan önce bu namazı kaza etmiş olsa, bu caiz olmaz. Se­rahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

4- Güneş battıktan sonra, akşam   namazını kılmadan önce de, nafile namaz kılınmaz. Ayrıca :

5- Cüm'a namazı kılınacağı zaman,

6- Cum'a hutbesi okunacağı zaman,

7- Bayram namazlarının hutbeleri okunacağı zaman,

8- Küsûf namazında, hutbe okunacağı zaman,

9- îstiskâ namazında, hutbe okunacağı zaman da nafile na­maz kılınmaz. Nlhâye'de de, Kifâye'de de böyledir.

Bunlardan başka :

Hac hutbesi ve nikah hutbesi   vaktinde de, nafile namaz kılmak mekruhtur. Emûrü I - Hâcc'ın MÜnye ŞerM'nde de böyledir.

Cum'a günü, imâmın hutbeye çıktığı vakitte, nafile kılmak mekruhtur. Münyetü'l - MusalH'de de böyledir.

Bir kimse, cum'adân önce, dört rek'at namaz kılmaya baş­lasa ve sonra da imâm hutbe için minbere çıksa, namazını tamam­lar. Sahih olan da budur. İmâm Sedrut Ecl Şeh'dül Üstâz Hüsa-meddîn de bu görüşe meyletmiştir. Zahiriyye'de de böyledir.

Namaz için kamet getirildiği zaman, sabah namazının sün­neti hariç, nafile bir namaz kılmak (kılmaya başlamak) mekruhtur. Bayram namazından, Önce ve, sonra, nafile namaz kılmak mekruhtur. Yalnız, bayram namazından sonra, evde camide de­ğil nafile namaz kılmak mekruh değildir.

Arafatta ve Müzdelife'de, cem' edilen iki namaz arasında, nafile namaz kılmak mekruhtur. Bahru'r - Râık'ta da böyledir.

Farz namazların vakti darlaştığı vakit, o vaktin farzından başka, kılınacak  bütün namazlar mekruh olur. Emîrul - Hac-c'ın Münyetü'l - MusaUî Şerhi'nde de böyledir.

Büyük veya küçük abdesti sıkışmış olan kimsenin o vak­tin namazım, sıkışık halinde kılması da mekruhtur.

Nefis çektiği zaman, yemek hazır iken, namaz kılmak da mekruhtur.

Kalp insanı, namazın huşûundan geri bırakacak şekilde bir şeyle meşgul iken, o meşguliyetle, namaz kıHmak da mekruhtur.Yattı namazmu. edâsım, gece yansmdan   sonraya bırak-mak da mekruhtur. [9]

 

2- EZAN VE KAMET
 

Ezanın Sıfatları Ve Müezzinin Ahvali
 

Cemaat ile kılman beş vakit namazın, edası için ezan, sün­nettir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

«Ezan vacibtir.» diyenler de olmuştur. Fakat, sahih olan ise, gerçekten ezanın, sünnetli müekkede oluşudur. KâK'de de böy­ledir. Bütün meşâyih, bu görüştedir. Muhıyt'te de böyledir.

Yalnız, farzlar için okunmakta olan kamet de sünnettir. Bahru'r - Râık'ta da böyledir.

Ezan ve kamet, beş vakit namazın ve cuma'nm sünnetidir. Bunların dışında kalan, sünnet, vitir, nafile, teravih ve bayram na­mazları gibi namazlar için, ezan ve kamet sünnet değildir. Muhıyt'­te de böyledir.

Keza, nezredilmiş namazlar, cenaze namazı, istiska, kuş­luk, korku, kiisûf ve hüsûf namazları için de ezan okunmaz. Aynî'de de böyledir.

Kadınlar, namaz için ezan okumazlar ve kamet getirmez­ler. Bunlar, kendi aralarında cemaatle namaz kılsalar bile, ezan okumazlar ve kamet getirmezler. Fakat, bunlar namazlarını ezanlı ve kametli olprak kılarlarsa, gerçi namazları caiz olur, amma on­lar, günahkâr olurlar, Hulâsa'da da böyledir.

Köleler de, namazlarını ezansız ve kametsiz olarak kılar­lar.

Seferinin veya mukimin, evlerinde ezan okumaları ise, meilduptur. Tebym'de de böyledir.

Sabah ezanı hariç, vaktinden önce ezan okumak, bil-ittifak caiz değildir.

İmâmı A'zam Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (RjU'e göre, sabah ezanı da böyledir. Ve eğer, Önce okunursa, vaktinde, ye­niden okumak gerekir. Fetva da bunun üzerinedir, Huccet'ten nak­len, Tatarhâı%ye'de de böyledir.

Vakitten önce, kamet getirmek de, bil-icmâ', caiz değildir. Muhıyt'te de böyledir.

İmâm, müezzinin kametinden bir müddet sonra gelir, ve­ya kametten sonra sabah namazının sünnetini kılarsa, yeniden ka­met getirilmesi icab eder. Gunye'de de böyledir.

Ezan okumaya ehil olabilmek için, namazların vaktini ve kıblenin cihetini bilmek gerekir. Kâdihân'da da böyledir.

Müezzinin, erkek, akıllı, salih, muttaki, sünneti bilen bit­kisi olması, daha uygun olur, Nihâye'de de böyledir.

Müezzinin, mehâbetli, insanların hallerini araştırıp göze­terek, cemaatten geri kalanları, (yeni namaza gelmeyenleri) bu hallerinden  men edici olması, onun için en uygun haldir.

Müezzin, ezan okuma görevinde devamı elden bırakmayan, oku­duğu ezana inanan ve sevabını Allah'tan bekliyen bir şahıs olmalı­dır. NehruH - Fâık'ta da böyledir.

En güzeli de, namazda imâm olmaktır.    Dİrâye'-de de böyledir.

Efdal olan, müezzinin, mukim olmasıdır. Kâfi'de de böy­ledir.

Bir kimse, ezan okusa da, başka bir kimse de kamet getir­se, ezan okuyan kimse - o esnaca, orada  yoksa, bu durum, ke-rahatsiz olarak caiz olur.

Fakat, ezan okuyan, orada  hazır bulunur ve başkasının ka­met getirmesinden hoşnut olmaz ise, başkasının kamet etmesi, mek­ruh olur.

Ezan okuyan kimse, başka bir kimsenin kamet getirmesine ra­zı olursa, bu durumda, başkasının kamet getirmesi, bize göre mek­ruh olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Akıllı olan çocuğun ezanı, zâhiru'r rivâyeye göre, kerahat-siz olarak sahihtir. Fakat, bulûğa ermiş kimsenin okuması, daha evladır.

Akıllı olmayan çocuğun ezan okuması sahih değildir. Oku­muş olsa bile, başkası tarafından tekrar okunur. Meçnûn'un, (delinin) hakkındaki hüküm de böyledir. Kâffde de böyledir.

Sarhoşun ezanı mekruhları; iadesi müstehabdır. Tebyîn'dc de böyledir.

Kadının ezan okuması mekruhtur, iadesi ise, menduhtur. Kâfirde de böyledir.

Fasıkın, (ilahî emirlere muhalefet" eden, günahkârın) ezan okuması, mekruhtur. Ancak; ezan okumuşsa, bu iade edilmez. Zehıy-re'de de böyledir

Cünübün e£am ve ikameti, rivayetlerin ittifakiyle, mek­ruhtur. Eşbah olan, onun okuduğu' ezanm da, ikametin de, iade edilmesidir.

Abdesti olmayanın ezan. okuması, rivayet-i zâhiriyye'ye gö­re, mekruh değildir. Sahih olan da budur. İkamet getirmesi ise, mekruhtur. Fakat, ikamet getirmişse iade olunmaz. Serahsi'riln Muhıyt'inde de böyledir.

Müezzin, ezan okuduktan sonra, irtidâdetse (İslam'dan çık­sa) , okuduğu ezan iade olunmaz. Fakat, iade edilmiş olursa, bu da­ha efdaldir. Sirâcül - Vehhâc'da da böyledir.

Müezzin, ezan okurken dinden çıksa, evla olan, ezam baş­tan başlıyarak bir başkasının okumasidır. Fakat, başkası yeniden başlayıp ezanı okumaz da, mürted, devam edip ezanı tamamlarsa, bu da caiz olur. Kâdihân'da da böyledir.

Ezanı oturarak okumak mekruhtur.

Bir kimsenin, yalnız başına kılacağı namaz için, oturarak ezan okumasında ise, bir beis yoktur.

Misafirin, (yolcunun) binili olduğu halde ezan okunîası, mekruh olmaz. Kamet içinse, bineğinden iner. Fakat, inmeden ka­met yapsa, bu da caiz olur. Muhiyt'te de   böyledir.

Kıbleye dönmemiş bile olsa, misafirin (yolcunun) ezan okumaya, bineğinin üzerinde başlaması caiz olur. Kâdîhan'da da, Hulâsa'da da böyledir.

Hazerde iken (yolcu değilken), binek üzerinde ezan oku­mak mekruhtur. Zahfirü'r -rivâye'de böyledir. Serahsî'nin Muhıyt'-inde de böyledir. Fakat, ezan bu şekilde okunmuş olursa, iadesi ge­rekmez.

Kölenin, köylünün, çöl ehlinin, veled-i zinanın, kör'ün ezan okumaları caizdir.

Bir kimseye, bazı namaz vakitlerinde ezan okuması için izin verilse de, bazı vakitlerde ezan okuması için izin verihnese, o kimsenin okumuş olduğu ezanların hiç birinde kerahat yoktur. Fa­kat, izin verilmemiş vakitlerde, ezanı, başkasının okuması daha ev­ladır. Muhiyt'te de böyledir.

Kör bir kimse ile, beş vakit namazın vakitlerini bilen bir kimse, beraber bulunduğu müddetçe, kör kimsenin okuduğu ezan­la, gören kimsenin okuduğu ezan müsavidir. Nihâye'de de böyledir.

Farz namazları, ezansız ve ikametsiz olarak, mescitte ce­maatle   kılmak mekruhtur. Fetâvâyi Kâdîhan'da da böyledir.

Şehirde oturanların mahallelerinde, ezan okunuyor, kamet ediliyorsa, ister yalnız olsun, ister cemaatle olsun, ezansız ve ka-metsiz namaz kılmalarında, bir kerahat yoktur. Tebyîtı'de de böyle­dir. Fakat :

Efdal olan, bunların namazlarını ezan ve kametle kılmala­rıdır. Timurtâşiye'de de böyledir.

Şehirli bir kimsenin, oturduğu mahallesinde ezan okun-mazse:, o kimsenin, ezanı ve kameti terketmesi mekruh olur. Şayet, yalnız ezanı terk etmiş olursa mekruh olmaz. Mııhıyt'te de böyledir. Fakat :

Bu kimse, kameti terk ederse, mekruh olur. Timurtaşî'de de böyledir.

Misafirin, (yolcunun) eğer yalnız ise, ezanı da, kameti de terk etmesi mekmh.olur. Mebsût'ta da böyledir.

Misafirin, sadece kameti terk etmiş olması caizdir, fakat mekruhtur. Tehâvî Şerhinde de böyledir.

Misafirin, bu durumda, hem ezan okuması, hem de kamet getirmesi en iyisidir,

Keza, kamet getirmiş ve fakat ezan okumamış oba, sefe-rî için, bu da caizdir. Mebsût'ta da böyledir,

Bir kimse, evinde veya köyünde namaz kılmış olsa, eğer kö­yünde mescid var da, orada ezan okunup, kamet getiriliyorsa, bu durumda, bu adam hakkındaki hüküm, şehirde, evinde namaz kılanın hükmü gibidir. Şemnî'de de böyledir.

Bir kimse, yakm olan, bağ, bahçe veya arazisinde bulunursa köyünün veya beldesinin ezanı ile iktifa eder. Fakat, bulunduğu yer, köy veya şehre uzaksa., oraların ezanı i]e yetinmeyip, kendisinin ezan okuması gerekir.

Burada, yakınlığın sınırı, okunan ezanın, o şahsa, bulun­duğu yerde durulmasıdır. Muhtâru'l -   Fetâvâ'da da böyledir.

Fakat, bu durumda olan kimselerin bile, ezan okumaları da­ha iyidir. Hulâsa'da böyledir.

Yabanda, cemaatle namaz kılan kimseler, ezanı terkeder-Ierse/ou mekruh olmaz; fakat, kameti terketmeleri mekruh olur.Fe-tevâ^i Kâdîhan'da da böyledir.

Ezan okunan ve kamet getirilen mescit ehlinin, aynı vaktin ezan ve kametini lekrar etmeleri mekruhtur.

Bir mescid ehli, kamet getirerek cemaatle namaz kılmış olsa, sonra da, müezzin ve imâm içeri girerek başka bir cemaatle namaz kılmaları mekruh olmaz; fakat önce kılanların namazları, mekruh olur. Muzmarât'ta da böyledir."

Şayet, o mescitte, ehlinden (cemaatinden) başkaları, cema­atle namaz kılmışlar ise, mescid ehlinin, cemaatle tekrar namaz kıl­maları, mekruh değildir. Serahsînin Muhıyt'inde de böyledir.

Mescid ehlinin bir kısım cemaati, kimse duymasın diye mescidin içinde gizlice ezan okudukları zaman, sonra aynı mescid ehlinden diğer bir topluluk gelerek, önceki topluluğun ne yaptık­larını bilmeden— açıktan ezan okurlarda, sonradan da evvelki top­luluğun gizlice ezan okuyarak cemaatle namaz kıldıklarını öğrenir­lerse, bu durumda, birinci cemaate itibar edilmez. Fetâvâyi Kâdi-hân'ın «Ezan» bölümünde de böyledir.

Bir mescidin, belli bir imâmı ve müezzini olmayıp insanlar, o mescidde, bölük bölük, fevc fevc namaz kılıyorlarsa, efdal olan her topluluğun, ezan okuyup, kamet getirerek namaz kılmasıdır. Kâ-dihân'da da böyledir.

Bir topluluk, mescitte cemaatle kaldıkları namazın fesada gittiğini anlasalar bile, o namazı, o mescidde yeniden kılarlar. Fa­kat, ezanı ve kameti yenilemezler.

Fakat, bu namazı,,vakit çıktıktan sonra, o mescidin dışında kılsalar, yeniden ezan okuyup, kamet getirirler. Zâhidî'de de böy­ledir.

Bir kimse, kazaya kalmış bir namazını kılarken, yalnız olsun, cemaatle olsun  ezan okur ve kamet getirir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, bir çok namazını geçirip, kazaya bırakmış olsa,  bunları da peşpeşe kılacak olsa,  ilk kılacağı namaz için, hem ezan okur hem de kamet eder. Diğerleri için de, isterse, hem ezan okur hem de kamet eder, isterse, sadece kamet etmekle yetinir. Hidâye'de de böyledir.

Kaza da edanın sünneti üzere olsun diye, her namaz için ezan okur ve kamet eylerse daha güzel olur. Kâfî'de de böyledir.

Adamın bu şekilde serbest olması, kazaya kalmış olan na­mazları, ancak, bir mecliste ve aynı yende kıldığı vakittir. Fakat, bu kaza namazlarını ayrı ayrı yerlerde ve ayrı ayrı vakitlerde kılacak olan kimsenin  her namaz için  hem ezan okuması ve hem de kamet getirmesi şarttır. Bahru'r - Râık'ta da böyledir.

Bize göre, mazbut olan, gerçekten, kılman farzın, edası ol­sun, kazası olsun; o farz için, ezan okumak ve kamet getirmektir. O farzı, yalnız kılması ile cemaatle kılması da, bu hükümde müsa­vidir.

Yalnız, cuma günü şehirde  cum'ayı değil de öğle na­mazını kılacak olanların, ezan okumaları ve kamet getirmeleri mek­ruh olur. Tebyîıı'de de böyledir.

\rafat ve Müzdelife'de bir arada kılınan namazlarda, Önce kılman için hem ezan okunur ve hem de kamet getirilir; ikinci na­maz içinse; ezan okunmaz.

Ezan ev en veya kamet getirirken, müezzine baygınlık gelse veya ölmüş .   -.a, bu vazifeleri başkası yapar.

Şayet, müezzinin ezan okurken veya kamet getirirken ab-desti bozulmuş olur ve o, abdest almaya giderse, ezan ve kameti, ya başkası okur veyahut da dönüp kendisi devam eder. Fetâvâyi KâdShân'da da böyledir,

Bilginlerimizin çoğu: «Ezan esnasında veya kamet yaparken abdesti bozula ı müezzinin, onları tamamlaması, sonra da, gidip abdestini alması evladı   demişlerdir. Muhıyt'te de böyledir.

Müezzin ezanda veya kamet okumaktan aciz kalsa, orada da kendisine, kaldığı yeri hatırlatıp  telkin edecek kimse bur hınmasa, bu işi başkasının tamamlaması gerekir.

Keza, müezzinin, ezan ve kamet esnasında, dilinin tutulması halinde de, ezan ve kameti başkası tamamlar. Fetâvâyi Kâdîhan'da da böyledir.

Müezzin, ezan okurken fazlaca, yani fasıla sayılacak ka­dar duraklarsa, ezanı yeniden okur. Fakat, boğazını temizleme veya öksürme gibi az bir zaman duraklamışsa, ezanı yenilemez. Tatar-îıâniyye'de de böyledir.

Ezan okurken, özürsüz olarak boğaz temizlemek ve tenah-nuh etmek (Öksürük gibi yapmak) mehruktur. Bu şeylerin bir Özür­den dolayı yapılmasında ise, beis yoktur. Sirâcü'l - Vehhâc'da da böyledir.

Ezan okurken ve kamet getirirken, verilen selâma mukabe­le etmek mekruhtur. Ezan ve kamet bittikten sonra da, önce ve­rilmiş olan bu selama, mukabelede bulunmak icâb etmez. Sahih olan dâ budur. Zâhidi'de de böyledir.

Müezzinin, ezan okurken veya kamet getirirken, konuşması veya yürümesi uygun olmaz.

Müezzin kamet getirdiği esnada.

(fcad kâmeti's - saîah)'a vardığı zaman serbestin Dilerse, kametini olduğu yerde tamamlar; dilerse namaz kılacağı yere giderken ta­mamlar. Fetâvâyü Kâdtiıân'da da böyledir. Muhıyt'te de böyledir. [10]

 

Ezan Ve Kametin Kelimeleri, Özellikleri Ve Müezzine İcabet:
 

Ezan 15 cümledir. Bize göre, onun son cümlesi ise «lâ ilahe illallah» cümlesidir.

AHahu Ekber, Allahu Ekber, Allahu Ekber, Allahu Ekber Eşhedü en lâ ilahe illallah, Eşhedü en la ilahe illallah Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah, Eşhedü enne Muham-meden Resûlullah

Hayya'ale's - Selâh, Hayya'ale's - Salâh Hayya'ale'l - felah, Hayya'ale'l - felah Allahu ekber, Allahu ekber Lâ ilahe illallah.

Kamet ise, 17 cümledir. 15 cümlesi ezan cümlelerinin ay­nıdır. Fazla olan 2 cümlesi de:

Kad kâmeti's - salah, Kad kâmeti's - salah.) cümlesidir. Fe-âyi Kâdihân'da da böyledir.

Birde, sabah namazında  (=hayya'Ie'l felah) cümlelerinden sonra, iki defaes-salâtû hayrunmine'n-nevm) denir. .

Ezan, arabca'nm dışında  fârisî veya diğerleri gibi  hiç bir lisanla okumaz. Fetâvâyi Kâdİhân'da da böyledir. Açık ve sahih olan da budur. Cevheretü'n - NeyVire'de de böyledir.

Ezanı ve kameti açıktan ve sesi yükselterek okumak sünnet"tir. Yalnız," kametin sesi, ezandan biraz aşağı olmalıdır. Nttıâye'de de, Bedâi'de de böyledir.

Ezam, minarede veya mescidin dışında okumak, .mescidin içinde okumaktan daha muvafıktır. Kâdîhân'da   da böyledir

Ezanda sünnet olan: Onu, yüksek bir yerde okuyup sesi de yükselterek, komşulara duyurmak ve kendine de meşakkat verme­mektir. Bahru'r - Râık'ta da böyledir.

Ezan okuyan müezzinin, sesini, gücünün yettiğinden daha fazla yükseltmeye çalışması mekruhtur, Muzmarat'ta da böyledir.

Müezzin kameti, yerde ve mescidin içinde getirir. Gunye'de de böyledir.

Ezanda terci' yoktur. Yani: İki sehadeti, iki defa alçak ses­le okuyup, sonra geri dönerek yüksek sesle okumak yoktur. Ki-fâye'de de böyledir.

Ezanda acle etmeyip, harflerine, mahreçlerine, medlerine (uzatmalarına) riayet etmek, kamette ise, acele etmek müstehabtır. Hidâye'de de böyledir.

Ancak, her ikisini de acele veya her ikisini de, yavaş yavaş, uza­tarak; veyahut da, kameti uzatarak ve ezanı ise, kısa kısa ve acele okusa, bu da caiz olur. Kâfî'de de böyledir. Fakat, bazıları: «Böyle okumak mekruhtur» demişlerdir ki, doğru olan da, bu sözduür.

Teressül: «Allahu Ekber, AH ahu Ekber» deyip, biraz dur­mak, sonra yine «Allahu Ekber, AİIahu Ekber» demek... Böylece, ezanm sonuna kadar, her iki cümleden sonra, biraz durmaktır.

Hadr İse: Kelimeleri, birbirlerine bitiştirerek, sür'atli okumak­tır. Yenâbî'den naklen Tatarhânîyye'de de böyledir.

Ezan ve kametin, her ikisinde de, durulduğu zaman, keli­melerin son hareketleri sakin kılınırlar. Bu hâl, ezanda hakikaten, kamette de, durmaya niyyet edildiği zamandadır. Tebyîn'de de böyledir.

Tekbirin baş harfini, yani «Allah» lafzının elifini, uzatmak küfürdür.

«Ekber» kelimesindeki be'yi uzatmak ise, fahiş hatadır.

Ezan ve kametteki cümlelerin ve kelimelerin arası, meşru1 olduğu gibi tertîb edilir. Yâni, okunurlarken, sıraya riâyet edile­rek okunurlar. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Ezan ve kamette kelimelerin bazısı, bazısına tekaddütm etse (yani) biri diğerinin önüne (geçse); mesela : «Eşhedü en lâila­he illallah» d -^eden önce, «Eşhedü enne RSuhammeden Resûlıâlafe»

dense, bu c ida efdal olan, sırası gelmeden okunanı saymayıp, (okumamış ıv^ûui edip), önceki cümleyi yerinekoymak ve normal sıra üzerine, ezanı okumaya devam etmektir. Fakat, bir kimse, böyle yapmayıp da, öylece ezanı bitirmiş olsa bile, yine ezan caiz olur. Muhıyt'te de böylldir.

Ezan ve kametin kelimeleri birbirini takip eder.

Okumuş olduğu ezam, kamet zanneden bir kimse, bitirdikten sonra, durumu fakederse, onun için efdal olan, ezanı yeniden oku­yup, sonra tertibe riayet ederek kamet getirmektir.

Keza bir kimse, kamet getirse ve fakat ezan okudum zannet-se, sonra da bu durumu farketmiş olsa, efdâl olan, dönüp kamete yeniden başlamasıdır. Bedâi'de de böyledir.

Ezan  ve kamette   kıbleye dönülür. Kıbleye dönülmeden okunmuş olanlar da caizdir; fakat mekruhtur. Hidâye'de de böyle­dir.

Müezzin, ezan   okurken, «Kayya'ale's - Salâh» cümlesine gelince, yüzünü sağ tarafa; «Hayya 'aîe'l - feîâh» cümlesine gelince de, yüzünü sol tarafa çevirir.

Bunları söylerken, ayaklan, yerinde sabit kalır, (yani yürümez.) Yalnız olsun, cemaatle olsun, bu husus müsavidir. Sahih olan da budur. Hatta, yeni doğan çocuk için ezan okurken de, bu cüm­lelerde sağa ve soîa   dönmek, en uygun olan harekettir. Muhıyt'te de böyledir.

Bu dönüş, yukarıda tarif ettiğimiz gibi yapılır.

«Hayya 'ale's - salah» m birincisini söylerken sağa ve ikincisini söylerken sola; keza, «Hayya 'alel -.feSâh» m da, birincisini söyler­ken sağa, ikincisini söylerken sola dönülür; diyenler de olmuştur. Fakat,   doğru olan Önceki kavildir,

Bir kimse, eğer geniş olan odasında kamet yapıyorsa, bu cümleleri söylerken, sağa ve sola ıdönmesi müstahsen (güzel) gö­rülmüştür. Bedâi'de de böyledir.

Müezzin, ezanı (şerefesi olmayan ve fakat pencereli olan bir) minarede okurken, «Hayya'ale's - salâh» dediği sırada, başını sağ pencereden; Hayya'alel - felah» dediği sırada başını sol pence­reden çıkarır,

Bu, müezzin yerinde durduğu zaman, duyurunun, tamam olmadığı vakittedir. Nikâbe Şerhi'nde de böyledir.

Amma, yalnızca başını çevirdiği zaman, i'lâm tamam olursa bu hal ile iktifa eder. Ayaklarını yerlerinden ayırmaz. Şâhânda da böyledir.

Ezan ve kamette teShîn mekruhtur. Telhîn: Kelimenin bo­zulmasına sebep olacak şekilde nağme yapmak demektir. Ezam, güzel sesle okumak güzeldir. Fakat, lahn olmamak kaydıyla... Şer-hül - VÜcâye'de de böyledir.

Müezzinin, kamet getirirken, iki  şahadet   parmağım kulaklarına koyması güzeldir. Çünkü böyle yapmak, aslî sünnet de­ğildir, ancak, ilamın fazla olması için böyle yapılır.

Eğer, müezzin iki elini kulaklarına koyarsa, işte bu güzei olur. Tebyîn'de de böyledir.

Müezzinin, ellerini kulaklarına koyması kametin aksine   sesi yüseltmesi için, ezanın sünnetidir. Gımye'de de böyledir.

Tesvüb, akşam namazlarının dışındaki, bütün namazlar için yüzeldir.

Tesvîb: Müezzinin, ezan ile kamet arasında «Es -. Salâh» diye bağırmasıdır.

Tesvîb, her beldenin örf ve adetine öredir. Müezzin, tesvîb maksadı ile, yaöksürür veya «Es - salâh!... es - salâh..» der veyahut da «Kamet!... kamet...» der çünkü bu, duyurmada bir mübağladır. Bu şekillerin herhangi, biri de, örf olarak bilindiği vakit, müezzinin o şekli yapması ile maksat hasıl olmuş olur. Kâfî'de de böyledir.

Müezzin, sabah namazı için, ezan okunduktan sonra, oturur ve Kur'an-ı Kerîm'den yirmi âyet kadar okur. Ve sonra tesvîb yapar. Sonra yine oturur, biraz Kur'an okur; sonra da kalkıp kamet geti­rir. Tebyîn'de de böyledir.

Müezzin, ezanı ile kamet arasını, iki rek'at veya dört rek at namaz kılacak kadar ayırır. Buradaki reVatÜarin ölçüsü, her bir rek'atte, on âyet okuyacak kadar uzun olmalıdır. Zahidi'de de böy­ledir.

Ezanla kametin arasım bitiştirmek, görüş birliği ile mek­ruhtur. Mî'racü'd - Dirâye de de böyledir.

Müezzinin, farz namazdan önce, sünnet veya müstehab olarak kılınacak fazla namaz var- ise  ezan ile kamet arasında namaz kılması evlâdır.

Şayet, bu arada  namaz kılmaz ise, ezanla kamet arasında oturur. Ve fakat, akşam namazı olduğu vakit, müstehab olan, ezanla kamet arasında üç kısa okuyacak kadar, bir süre susmasıdır. NK hâyelde de böyledir.

Akşam namazında, ezanla kamet arasında, fasıla yapmanın lazım geldiği hususunda, görüş birliği vardır, Itâbe'de de böyledir.

Ancak bu fasılanın miktarında görüş ayrılığı vardır, Ebû Hânlfe (R.A.) ye göre müstehab olan: Ezanla kamet arasında, ayakta durarak bir müddet sükût etmek ve sonra kamet getirmektir. Sükût miktarı, Ebû Hajıîfe (R.A.) ye göre, üç kısa veya uzun âyet okuya­cak kadardır.

İmâmeyn'e göre ise, ezanla kamet arasındaki fasıla, hatibin iki hutbe arasında, oturduğu kadar az bir müdder oturmakla olur.

İmâm Halvâni : «İhtilâf, fasiin, hangi şeklinin daha fazilet­li olduğundadır. Hatta, Ebû Hantfe (R.A.) indinde, şayet müezzin oturmuş ol .a, buda caiz olur; fakat efdal olan oturmamasıdır, - tmâ-meyne g< ; ise, efdal olan oturmasıdır.» buyurmuştur. Nihâye'de de böyles r.

Ezan ile kamet arasında duâ etmek müstehabtır. Sirâcül -Vehhâc'da "da böyledir

Müezzin, insanların haline bakarak onların, işi acele olan­larının ve zâif bulunanlarının durumunu göz önüne alarak  acele  kamet yapar. Yoksa mahallenin başkanının veya büyüklerinin hatm için, hemen kamet getirmez. Mi'râcü'd - Dirâye'de de böy­ledir.

Müezzine lâyık olan, vaktin evvelinde ezan okuması ve   ihtiyacı olanın kazai hacetini yapması, abdest almakta olanın ab-destini tamamlaması namaz kılanın namazını bitirmesi için vak­tin ortasında kamet getirmesidir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Kamet yapılırken içeri giren kimsenin, ayakta beklemesi mekruh olur. Bu kimse, oturur, ve müezzin «Hayya alel - felah» a gelince ayağa kalkar. Muzmarât'ta da döyledir.

Bir mescitte, müezzin ve imâmdan başka, cemaat da bu­lunmakta ise, müezzin «Hayya'alel - felah» demeye başlayınca, imâm ve cemaat ayağa kalkar. Bu imamlarımızın üçüne göre de böyledir. Sahih olanda budur.

îmâm, mescidin dışında olduğu zaman, eğer mescide safla­rın bulunduğu taraftan girerse, her safı ileri geçtikçe o saf ayağa kalkar. Şemsül - eimme Halvâni, Serâhsî ve Şeyhü I - İslâm Haher Zade bu görüşe yönelmiştir.

Eğer, îmâm, mescide ön taraftan girerse, cemaat, imâmı gör­düğü zaman, hep birlikte ayağ kalkarlar:

Eğer, imâm ile müezzin, aynı şahıs olur ve mescidin içinde ka­met yaparsa, kameti bitirmedikçe, cemaat ayağa kalkmaz.

Eğer, mescidin dışında kamet etmiş ise, bu imâm mescide gir­medikçe, cemaatin ayağa kalkmıyacağı hususunda, âlimlerimiz it­tifak etmişlerdir.

îmâm, müezzin.«kad kameti's - salâh» derken tekbirini alır. Şeyhül -İmâm Şemsü'l - eimmeti - Halvâni: «Sahih olan budur.» demiştir, Muhıyt'te de böyledir. [11]

 

Müezzine İcabet Etmek
 

Ezanı duyan kimselerin, müezzine icabet etmesi gerekir icabet: Müezzin ne söylemişse, onu aynen tekrarlayıp söylemektir.

Ancak, müezzin, «Hayya ale's salâh» ^derken, dinleyen kimse­nin (=lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahi! - âliyyü'l- azıym) demesi ve «Hayya'ale'l - felah» derken ise, dinleyen kimsenin,

(Maşaallahu kane ve matem yeşa'e lenı yekûn) demesi gerekir. Seralısî'nin Muhıyt'inde de böyledir. Sahih olan da budur. Fetvâyİ' - GarâlVde de böyledir.

Keza, müezzin sabah ezamnda «es - salâiü hayrun mineln-

nevm» dediği zaman da, dinleyen kimse, onun söylediğini aynen söylemez; (sadakte) veya (berarteî der. Serahsi'riin Muhıyt'inde de böyledir.

Yürürken ezam işitmiş olan kimse için evla olan, bir müd­det durması ve ezana icabet etmesidir. Gunye'de de böyledir.

Kamete icabet müstehabtır. Fethü'l - Kadir'de deböyîedir. Müezzin »Kad kameti s - salâh.» derken,   dinleyen    kimse  der. Diğer kelimelerde ise, ezanda olduğu gibi - söylediği kemeleri aynen tekrarlıyarak, müezzine icabet eder. Fetâvâyil - Gar-âib'- de de böyledir.

Ezan ve kameti dinleyen kimsenin, bunların arasında ko­nuşması, icabetten başka bir şeyle meşgul olması ve Kur'an-ı Kerim okuması uygun olmaz. Ezan ve kamet esnasında, Kur'an-ı kerim o-kumakta olan kimse için, münasip olan, okumayı kesip, ezan ve kameti dinlemek ve usulünce onlara icabet etmekle meşgul olmaktır. Bedâi'de de böyledir.

Kamet yapılırken, dua ile meşgul olmakta bir beis yoktur. Hulâsa1 da da böyledir.

Bir mescidde, birden çok müezzin olduğu zaman, onlar, tek tek ve biri diğerini takiben ezan okurlar; cemaat ise, ilk okuyana icabet -eder. Küfâye'de de böyledir. [12]

 

3- NAMAZIN ŞARTLARI
 

1- Hadeslerden taharet. (=-abdesti olmayanın abdest alması cünüb olanın gusletmesi),

2- Necasetlerden taharet.  (—Her türlü pisliklerden temiz­lenmek.)

3- Setrü'I - avret. (=Avret yerlerini örtmek.)

4- İstİkbâl-i Kıble, (=Yönünü kıbleye dönmek.)

5- Vakit. (Namazı vaktinde kılmak.)

6- Niyyet. (Kılınacak namaz için, usulünce niyyet etmek.)

7- Tahrime   (=Namaza  başlama   (=iftitah)    tekbirini al­mak), Zahidî'de de böyledir.

Bu bab, namazın şartlarının incelendiği, şu dört bölümden me-dana gelmektedir.

1- Taharet ve setrü'i - avret,

2- Kendisi ile Avret Mahalli Örtülebilecek şeyler,

3- İstikbâl-i Kıble,

4- Niyyet, [13]

 

Taharet Ve Setrü'l  Avret
 

Namaz kılan kimsenin, bedeninden, elbisesinden ve namaz Julacağı yerden, pislikleri temizlemesi farzdır. Zâhidî'de de böy­ledir.

Temizlenecek olan bu pislik, suç, işlemeden temizlenip giderilmesi mümkün olan ve namaza manî olacak kadar bulunan pisliktir.

Pisliğin giderilmesi, avret mahallini, diğer insanlara gös­termeden mümkün olmuyorsa, o pislikle beraber namaz kılınır. Bir kimsenin, pisliği temizlemek için, avret yerlerini açması fâsikhk-tır, büyük bir günahtır. Bahru'r - Râık'.ta da böyledir.

Bedenin, dışında bulunan pisliğe i'tibar olunur; içte bulu­nana değil. Hatta bir kimse gözlerini pis sürme ile sürmelemiş olsa, gözlerini yıkamak, o kimseye vacip olmaz. Sirâcü'I - Vehhac'da da böyledir.

Pislik, eğer necâset'i galize ise, onun - dirhem miktarından fazla olması halinde yıkanması farzdır. Bu miktardaki necaseti, yı­kamadan kılınmış olan namaz bâtıldır.

Pislik, dirhem miktarında ise, onu temizlemek de vacibtir. O-nunla kılınmış olan namaz ise caizdir.

Eğer, pislik, dirhem miktarında az ise, onu yıkayıp temiz­lemek de sünnettir,

Eğer pislik, necaset-i hafife ise, çok olsa bile, namazın ce­vazına mâni değildir. Muzmarât'ta da böyledir.

Gücü yeten kimsenin, örtünmesi, (setrül - avret) namazın sıhhati için şarttır. Serâhsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Avret: Erkekler için  göbeğin altından, dizkapağım geçene kadar olan yerdir.

Erkeğin göbeği, imamlarımızın her üçüne göre de avret değil­dir. Diz kapağı ise, hepsinin yanında da avrettir. Muhıyt'te de böy­ledir.

Hür olan kadının, yüzü, elleri ve ayakları hariç, bütün be­deni avrettir, Mütüûn'da da böyledir.

Kadının, başı üzerinde olan saçı avrettir. Uzamış olan sa­çında ise, iki rivayet vardır. Esahh olan kavle göre, o da avrettir. Hulasâ'da da böyledir, En sahih olan da buduv. Fakih Ebü'I - Leys de bu görüşü almıştır. Fetavâ da bunun üzerinedir. Mi'râcü'd - Dirâye'de de böyledir.

Cariye olan kadın, erkek gibidir. Ancak, onların karınları ve sırtları da avrettir.

Bu hükme, ümmü veled, müdebbire ve mükâtebe gibi vasıflı cariyeler de dahildir. Tebyin'de de böyledir.

Müstesat t=bir nev'i cariyeler) de, Ebû Hanife (R.A.) in dinde, mükâtebe gibidir. Zahiriyye'de de böyledir.

Hünsâ-i müşkil, köle olduğu zaman, onun avreti cariyenin avreti gibidir. Şayet hür ise,, ona, bütün bedenini örtmesi emredilir. Şayet, göbeği ile diz kapağı arasını kapatır ve bu şekilde namaz kıl­mış olursa, bazıları: «O namazı iade eder» demişler; bazıları ise: «..iade etmez.» demişler. Sirâcü'I - Vehhac'da da böyledir.

Murâhika ( = dokuz yaşında olan, fakat henüz bulûğa er­miş olmayan kız) çıplak veya abdestsiz namaz kılsa, ona bu nama­zı yeniden kılması emredilir. Eğer namazını baş örtüsüz kılmışsa, namazı tamam  sayılı)-. Serâhsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Setrül - avret, itifakla farz namazın dışındaki namazlarda da farzdır.

Namazda,   avret mahallini,    başkalarına karşı kapatmak farzdır. Bu hususta ihtilâf yoktur.

Bütün âlimlerimize göre, bir kimsenin kendi nefsi için setri avret etmesi, farz değildir. Şâhân'da da böyledir.

Sadece bir entari ile namaz kılmakta olan bir kimse, en- yakasından bakınca avret yerini görecek olsa, âlimlerim izin umumuna göre, o kimsenin namazı, bozulmuş olmaz. Doğru olan da budur.

Bir kimse, temiz elbisesi olduğu halde, karanlık bir odada cıblak olarak namaz kılsa, namazı bil-icmâ caiz olmaz. Siracü'l -Vehhâc'da da böyledir.

Altını gösterecek kadar, ince bir elbise ile namaz kılmak caiz değildir. TebyhVde de böyledir..

Bir kimsenin, üzerinde bir entarisi bulunsa, o kimsenin üze­rinde başka bir giysisi de olmasa, bu kimse secde ettiği zaman, hiç bir kimse avret yerini gormese; fakat, bir insan, o entarinin altından bakacak olunca, onun avret mahallini görecek olsa, işte bu, (mah­zuru olan) bir şey değildir. Az açıklık bağışlanmıştır. Çünkü, bunda zaruret vardır. Çok ve büyük açıklık, belvâ tzorunluk) değildir ve ba-ğişlanmarriıştır. —Bir uzvun— dörtte biri ve daha fazlası çok açık­lık hükmündedir. Dörtte birden aşağısı ise, az açıklık hükmündedir. Sahih olan da budur. Muhiyt'te de böyledir.

Esahh olan kavle göre, gerçekten, ağır ve hafif avrette Ölçü, uzvun dörtte biridir. Hulâsa'd a da böyledir.

Dörtte birden az olan açıklık, tek uzuvda bulunduğu vakit bağışlanmıştır. Eğer, iki uzuvda olur veya bir uzuvda dörtte birden fazla açıklık bulunursa-veya avret olan uzuvlardan her birinde dörtte birden az olan yerler toplandığı zaman, bir azanın dörtte bi­ri kadar olursa, bu hal, namazın cevazına manî olur. İbni'l - Melek in Mecma' Şerhi'nde de böyledir.

Hatta, bir kadının, kulağının dokuzda biri ile, bacağının do­kuzda biri açılmış olsa, bu hal, onun namazına mani'dir. Çünkü, açılmış olan yerlerin toplamı, kulağın dörtte birinden fazladır. Gun-ye'de de böyledir.

Bir kimsenin, namaz kılarken, avret mahalli açılırsa, onu hemen kapattığı takdirde, bil-icmâ' namazı caiz olur.

Eğer, o kimse, o açıklıkla bir rükün edâ ederse, yine, bil-icmâ', namazı fesâde gider.

Şayet, bu durumda, bir rükün edâ etmez de, o kadar zaman açık halde beklerse Ebû Yûsuf (R.A.) indinde, yine namazı fesada gider.

İmâm Muhammedi (RA.) ise, bu görüşe muhalefet etmiştir. îmâm-ı A'zam Ebû Hanife (R.A.) 'den ise, bu hususta bir rivayet gelmemiş­tir. Gunye ŞerKİ'nde de böyledir,

Bir cariye, baş Örtüsüz namaz kılarken azad edilse, hemen başını örter. Eğer, başını hemen Örtmezse, namaza fesada gider. Eğer başını örtmek için, aynı süre içinde, az bir amel (amel-i kalîl) işleyerek başını örtmüşse, namazı caiz olur. Serahsî'nin Mulnyt'inde de böyledir.

Burada, amel-i kalîl, onu bir elle tutmaktır. Siracü'l - Veh-hâc'da da böyledir.

Mu'teber olan,, başın örtüldüğü esnada, bir elin kullanılma­sıdır. Keza, bir elle fakat bir hareketle bunu yapmak da böyledir. Sahih olan da budur. HUdâye'de de böyledir.

Husyelerin (erkeğin yumurtalarının) her biri, bir avrettir. Dübür de bir avrettir. Sahih olan da l?udür. İbnVI - Mdlek'in Mec­ma' Şerhî'nde de böyledir.

Diz kapağı, uyluğun nihayetine kadar bir uzuvdur. Hatta, bir adam, diz kapaklan açık ve fakat uylukları kapalı olarak namaz kusa, namazı sahih olur. Esahh olan da budur. Tecnîs'de de böyledir.

Kadının topuğu, dizi ile birlikte, bir tek "uzuvdur. İbnİ'l -Meflek'iİn Mecma' Şerhi'nde de böyledir.

Göbekle kasık arası da bir uzuvdur. İrade olunan, bütün be­denin etrafında olanlardır. Artık, onlardan birinin dörtte biri açılır­sa, namaz fesada gider. Hulâsa'da da böyledir.

Sırt, karın ve göğüs, yalnız başlarına birer avrettirler. Ta-tarhâniyye'de de böyledir.

Yan, karna tabiidir. Gunye'de de böyledir.

Kadının memesi, küçük olur ve göğüse yapışık bulunursa, işte o meme, kadının göksüne tâbi'dir. Eğer, meme büyük olursa, ö, yalnız başına bir uzuv'dur. Hulâsa'da da böyledir.

Bunların, herbirinin, yalnız başlarına avret olduklarına iti­bar edilir.

Kulaklar da böyledir. Hatta, bir kadının kulaklarından birisinin dörtte biri açılmış olsa, bu kadının namazı, bozulmuş olur. Zâhidî'de de böyledir.

Bir kimse, giyecek elbise bulamazsa» namazını, arduğu yerde; rükû ve sücûdunu, imâ yaparak kılar. Veya, ayakta rükû, ve secdelerle kılar. Efidâl olan ise, önceki kavildir. Kâfide de böyledir.

Bu hüküm, gece olsun gündüz olsun; o kimse, evde olsun veya sahrada bulunsun, aynıdır, değişmez. Sahih olan da budur. Bahru'r-Râık'ta da böyledir.

Örtünmeye kudreti bulunmasından maksad, namaz kılacağı elbiseyi giymenin, kendisi için mubah olması demektir. Esahh olan ise, kullanmasının, üzerine vâcib olmasıdır. Cevheretü'n - Neyyire'-de böyledir.

Çıplak bir kimsenin yanında, elbisesi olan bir kimse bulun­sa, ondan namaz kılmak için elbiseyi ister; şayet o adam ver­mezse, namazını çıplak kılar.

ÇıpJak namaz kılan kimse, namaz esnasında, bir elbise bul­muş olsa, o elbiseyi giyerek namaza devam eder. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Elbise bulacağını ümid eden çıplak kimse, namazını, vaktin çıkmasından korkmayacağı vakte kadar tehir eder. Temiz yer bulma ümidinde olan kimsenin, tehir etmesi de böyledir. Gunye'de ide böy­ledir.

Çıplak kimseler, namazlarım yalnız başlarına kilacaklarsa, bir­birlerinden uzakta kılarlar,

Eğer cemaatle kılacakîarsa, imâmı aralarına alıp, onun etrafına otururlar; ayaklarını da kıbleye doğru uzatırlar. erini, uylukları­nın üzerine korlar. Ve, namazlarını îmâ ile kılarlar. Eğer, ayakta ve îmâ üe kılıyorlarsa, rükû1 ve secdeleri yaparlar. Fakat, oturdukları yerden kılmaları da caiz olur. Zâhidî'de de böyledir.

Hüccette : «Çıplak bir kimse, hasır veya yaygı bulursa, —çıplak olarak değil de— onların içinde namaz kılar» denilmiştir. Keza, avret yerlerini, otla Örtmeye gücü yetenin de, öyle yapması ge­rekir. Tatar-isâniyye'de de böyledir-

Çıplak bir kimsenin, çamura gücü yeterse, avret yerlerini onunla sıvar. Ancak, o çamurun, —çıkmayıp^- üzerinde kalacağım bilirse, caiz olmaz; değilse olur. Üzerini,, ağaç yaprağı ile kapatmaya gücü yeten kimse gibi... Gunye'de de böyledir.

Bir kimse, iki avret mahallinden sadece jbirisini örtecek ka­dar bir örtü bulsa, bazıları : «Onunla arka tarafını Örter; çünkü o, rükû' hâlinde en fahiş yerdir.» demişler; bazıları ise : «Onunla ön tarafını örter; çünkü o, kıbleye yöneliktir.» demişlerdir. Sirâçiil-Vehhâc'da da böyledir.

Erkeklerin, ipek elbise ile namaz kılmaları caiz değildir. Kadınların, ipek elbise ile namaz kılmaları ise sahihtir.

Şayet, bir erkek, ipekten başka giyecek bir şey bulamazsa, na­mazını—çıplak olarak değil de— o ipek elbise ile.kılar. Fethü'1-Ka-cuVde de böyledir.

Bir kadın, ayakta namaz ;kıldığı takdirde, avret mahallin­den, namazına mani' olacak kadar bir yer açılacak olduğunda, otu--rarak kılınca, böyle bir açılma olmayacaksa, o kadın, namazını otu­rarak kılar. Tebyîn'de de böyledir.

Itâbiye'de : «Bir kimse, secdeye vardığı zaman, avret yer­lerinin dörtte biri açılıyorsa, o kimse secdeleri terk eder.» denilmiş­tir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Erkeğin, namazını, şu üç elbise iie kılması müstehâbtır : Kamıys, gömlek), izâr belden aşağı tutulan peştemal, don) ve imame (= sarık).

Fakat, erkek, tek bir elbise ile namaz kilsa da, o elbise, örtün­meyi sağlamış olsa, o kimsenin namazı, kerahatsiz olarak caiz olur.

Eğer erkek, sadece izar'm içinde namaz kılmış olsa, bu da ke-rahatle caiz olur.

Kadına gelince, ona müstehab olan da, şu üç elbise ile na­maz kılmasıdır : (Gömlek, izâr ve baş örtüsü.)

Kadının, başını ve bütün bedenini tamamen örten iki elbise ile ve hatta aynı şartları taşıyan bir elbise ile namaz kılması da caiz olur. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

îki kişi, bir elbise içinde namaz kılmış olsalar, eğer, onlar­dan her biri, o elbisenin birer tarafı ile örtünebiüyorlarsa, namazları caiz olur.

Keza, elbisenin bir kısmı, uyuyan bir kimsenin üzerine atılmış olsa, bir kısmı ile de namaz kılan kimse örtünmüş bulunsa, bu kim­senin namazı da caiz olur. Cevheretti'n - Neyyire'de de böyledir.

Eğer, bir kadının, bedenini ve başının dörtte birini örtecek kadar elbise olsa da, kadın, başını Örtmeyi terk etse, namazı caiz ol­maz. Şayet, bu elbise, bedenden sonra başın dörtte birinden azım örtecek kadar olursa, onu örtmemek zarar vermez. Fakat, bu durumda efdal olan, mümkün olan kadarını örtmektir. Tebyîn' de de böyledir.

Çıplak bir kimse, avret yerlerinden en küçüğünün dörtte b; rine Örtecek kadar bir parça bulsa ve fakat onu örtmese,. namazı fâsid olur. Onu örterse, namazı fâsid olmaz.

Çıplak bir kimse, suyun içinde namaz kılsa, eğer su bulanık ise, namazı sahih olur. Fakat, eğer su berrak olurda, o kimsenin av­ret yerlerini görmek mümkün olursa, namazı sahih olmaz. Vehhâc'da da böyledir. [14]

 

Kendisi İle Avret Mahalli Örtülebilecek Şeyler :
 

Dörtte biri temiz olan bir elbise bulabilen kimse, çıplak ola­rak namaz kılsa, bu caiz olmaz.

Eğer, teiniz yeri, dörtte binden az veya .tamamı pis ise; bu du­rumda, çıplak vaziyette oturarak ve ima ile namaz kılmakla; tamamı pis olan bir elbisenin içinde, ayakta, rükû, ve süçud ile namaz kıl­mak arasında muhayyer bırakılan kimse için, efdal olan, pis elbise ile namaz kılmaktır. Kâfî'de de böyledir.

Bir adam, boğazlanmamış bir İaşe derisinden başka bir şey bulamamış olsa, o adamın, o deri ile avret yerin örtmesi ve onunla namaz kılması caiz olmaz, Sirâcül - Vehhâc'da da böyledir.

Bir adamın yanında, iki elbise olmuş olsa da, her birinin üzerinde de dirhem miktarından fazla necis bulunsa; bu durumda, o kimse, serbest bırakılır. Çünkü, onlardan her birisinin dörtte bi­rine pislik ulaşmadıkça, men'etme hususunda, ikisi de müsavi ol­maktadır. Tebyîn'de de böyledir.

Namazın müstehabı, o iki elbiseden pisliği en az olanı ile kılınmasıdır. Hulâsa'rîa da böyledir.

O elbiselerden birine bulaşmış olan kan, dörtte bir mikta­rında, diğerine bulaşmış olan kan da daha az ise, o kimse, kam az olan elbise ile namazım kılar; aksini yaparsa caiz olmaz.

Bulunan iki elbisenin her birinde kendi büyüklükleri nisbe-tinde dörtte birleri kadar pislik bulunsa; veya birindeki pislik daha fazla, mesela elbisenin dörtte üçü kadar olsa; fakat, bu elbise­deki dörtte üç nisbetindeki pislik, diğer elbisedeki dörtte bir mik­tarına yetişmese yani ondan daha az olsa, o kimse, bu elbiselerden hangisini isterse, onunla namaz kılar.

Şayet, o iki elbiseden birinin, dörtte biri temiz olsa da, diğeri­nin, dörtte birden azı temiz bulunsa, dörtte biri temiz olanla kılar-aksini yaparsa namazı caiz olmaz. Tebyîn'de de böyledir.

Kan, elbiselin dış tarafında bulunsa da, iç kısmı temiz ol­sa; eğer, o elbiseyi açmak mümkün ise, onunla namaz kılmak caiz olmaz. Ancak, namazı, o temiz olan kısmın içinde kılmak caiz olur Çünkü, temiz elbise ile avret mahallini örtmek mümkündür. Onun bir tarafını kımıldatınca, diğer tarafının hareket etmesi ile, etme­mesi arasında da bir fark yoktur. Serahsî'nftn Muhıyt'inde de böy­ledir.

Elbisenin, iki tarafından birim yere sermek mümkün ise, öyle yapılarak kılınan'.namaz caiz olmaz : Bu durumda, elbisenin diğer tarafının hareket edip etmemesi müsavidir. Hulâsa'da da böyledir.

Bu gibi meselelerde aslolan şudur :

Gerçekten, bir kimse, iki müsavi beliyye (= zahmet, mihnet) ile imtihan olursa, onlardan istediğini alır. Eğer, aralarında bir farklılık Olursa, onlardan, en ehven ve en kolay olanını seçer. Bah-ru'r-Râık'ta da böyledir.

Bir kimse, iki elbiseden, hangisinin temiz, hangisinin pis olduğunu ayıramazsa, araştırır; zann-ı galibi ile namazını kılar. Namazı, pis elbise ile kılmış olsa bile  zann-ı galibi ile onu te­miz sandığı için, namazı fasid olmaz'. SSrâciyye'de de böyledir.

Bir adam, bu durumda araştırma yapsa da, bir elbisenin temiz olduğuna kanaat getirse ve o elbise ile öğle namazını kusa; sonra da araştırması sonucu, diğer elbisenin temiz olduğuna ka­naat getirse ve bu elbise ile de ikindi namazım kılsa, bu kıldığı ikindi namazı fasiddir.

Yanında, iki elbisesi bulunan bir kimse, bu elbiselerden, han­gisinin pis olduğunu bilmeyerek onlardan biri ile Öğle namazını, sonra da, diğeri ile ikindi namazını kusa; öğle namazını kıldığı el­bise ile akşam, ikindi namazını kıldığı elbise ile de, yatsı namazım kılmış olsa; daha sonra da, bu elbiselerin birinde, dirhem mikta­rından fazla necaset görse; fakat, birinci elbise (yani, öğle ve ak­şamı kıldığı) ile ikinci elbiseyi (yani, ikindi ile yatsıyı kıldığı) bir­birinden ayıramazsa; bu durumda, kılmış olduğu öğle ile akşam na­mazları caiz, ikindi ile yatsı namazları ise, fasiddir.

Keza, bir adam, araştırması sonucu olarak, öğ!e namazını birinci elbise iJe,   ikindiyi ikinci elbise ile;   akşamı birinci elbise ile ve yatsıyı da ikinci elbise ile kılsa; öğle ile akşam namazları, sa­hih; ikindi ile yatsı namazları ise fasiddir, İmâm Serahsî'de, böyle-zikretmiştir. Hulâsa'da da böyledir.

Bir kimse, bir beze bürünerek veya çar (çarşaf) giyinerek namaz kıîsa ve bu esnada onun, iki tarafından birisi pis olsa ve o pis olan tarafda yerde bulunsa; eğer, namaz kılanın, hareket edip kımıldamasiyle, o pis tarafda hareket ediyorsa, o adamın namazı, caiz olmaz; eğer hareket edip kımıldamıyorsa namaz, caiz olur.

Bir kimse, kendi zannina göre, pis olan bir elbise ile na­maz kıldıktan sonra, o elbisenin temiz olduğu açığa çıksa, kıldığı namaz caiz olmuştur. Muhıyt'te de böyledir.

Çıplak olan kimsenin yanında, hem ipek bir elbise, hem de dirhem miktarı pis olan bez bir elbise bulunduğu zaman, nama­zını ipek elbise ile kılar. Hulâsa'da da böyledir.

Namaz kılan bir kimse, namaz içinde, elbisesinde dirhem­den az miktarda pislik görmüş olduğundan; vakitte genişlik olur­sa, efdal olan, o pisliği yıkayıp namazına devam etmesidir.

Fakat, eğer cemaatle namaz kılmayı kaçırmasına rağmen, baş­ka yerde cemaat bulacak olursa,.yine öyle yapar. (Yani, pis elbiseyi yıkar ve sonra başka cemaate gider.)

Şayet, bu pisliği yıkaması halinde, cemaat bulamayacağından veya vaktin çıkacağından korkarsa, namazına devam eder. Zehıy-re'de de böyledir.

Söylediğimiz bu durum, kişinin, namazda olduğu vakittir. Eğer namazda oİmaz fakat, o pisliği yıkayana kadar, cemaatin, na­mazı tamamlayacağından korkuyorsa yıkama işini bırakıp, o hali ile cemaatle namaz kılması, daha evladır. Hulâsa'da da böyledir.

Bir kimse, elbisesinde, dirhem miktarından fazla necaset-i galîza bulur da, onun, ne zaman bulaştığını bilemezse; bil - icmâ, o kimsenin, önce kıldığı namazlardan hiç birini iade etmesi gerek­mez. Esahh olan da budur. Serahsî'nin Muhıyt'inde de; Cevheretü'n-  Neyyire'de de böyledir.

Bir kimse, tâbi olduğu imâmın elbisesinde, dirhem mikta­rından az, necaset görmüş olsa; eğer, o muktedînin (imâma uyan kimsenin) mezhebine göre, az necaset namaza mani olmayıp imâ-mm mezhebine göre, bu miktar necaset, namaza mani olur. Ve imâm da, elbisesinde, o necasetin olduğunu bilmeyerek namaz kı­lıyorsa, muktedînin namazı caiz olur; imâmın namazı caiz olmaz. Eğer mezhebleri, söylediğimizin aksine ise, ikisi hakkındaki hüküm de söylediğimizin aksinedir. Yani, muktedînin namazı caiz değildir; imâmın namazı ise, caizdir. Fetâvâyl Kâdîhan'da da böy­ledir.

Nusayr : «Biz, bu görüşü alırız, demiştir. Fetâvâyi Kâdi-hân'da da böyledir.

Hem mestlerin hem de elbisenin üzerinde, dirhem mikta­rından az pislik bulunsa, fakat bu pislikler bir araya getirildikleri zaman, ctjrhem miktarını geçecek olsa, bu hâl, namazın cevazına manî olur.

Namaz kılan kimsenin, elbisesinin ayrı ayrı yerlerinde bulunan necaset, toplandığı zaman dirhem miktarını geçerse, yine, bu du­rum, namazın cevazına mâni' olur. Hulâsa'da da böyledir.

Tek kat bir gömlekle namaz kılan bir kimsenin, bu göm­leğinin üzerinde bir dirhemden az pislik bulunsa ve bu necaset de, gömleğin diğer tarafına nüfuz ettiğinde, bu iki tarfta bulunan ne­casetin toplamı, bir dirhemden fazla gelse, yine, namazın cevazına maniî olmayacağı söylenmiştir. Çünkü, bu, tek elbisedeki dağınık necaset gibi değildir.

Bir kimse, iki kat elbise ile namaz kılmış olsa ve bu elbi­selerin her birinde, dirhem ağırlığından az necaset bulunsa; bun­lar toplanınca, dirhem miktarından fazla olursa, namaz caiz olmaz.

Bir kimse, astarlı bir elbise ile namaz kılsa da, necaset, as­tarın bir yüzüne bulaşarak ikinci yüzüne de geçse; İmâm Ebû Yû­suf (R.AJ 'a göre, bu, bir elbise gibidir; namaza mâni' olmaz. İmâm Muhammed (R.A.)'e göre ise, namaza manî olur. Ebû Yûsuf (R.A.) 'm sözü, genişliktir. İmâm Muhammed (R.AJ 'm sözü ise, ihtiyata daha uygundur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse, üzerinde, bulunan bir dirhem pislikle namaz kılsa ve o necaset de diğer tarafı pislendirmiş olsa; muhtar olan görüş, bunun, namaza mani'    olmayışıdır. Sahih    olan da budur.

rünkü, bunların hepsi, tek bir dirhemdir. Fetâvâyi Kâdîhan'da da böyledir.

Bir kimsenin namaz kılacağı zaman, burnunu koyacağı yer is, ainım kovacağı yer temiz olursa, —ihtilafsız olarak  namazı caiz olur.

Eğer, burnunun da, alnının da veri, necis olursa, bu durum hakkında, ez - Zendûyesti, Nazm'ında : »Ebû Hanîfe (R.A.)  alnı­nın haricinde  burnu üzerine secde etti ve namazı caiz oldu. An­cak, eeer-alnında bir özrü yoksa, îmâmeyn'e göre namazı caiz ol­maz.; ancak, özrü olursa, o zaman caiz olur.» demiştir. Muhıyi'tr de böyledir.

Hiç bir özrü yokken, alnının ve burnunun geldiği yer necis olur ve bu iki uzvunun ikisi üe de secde ederse, namazı caiz olmaz. Serahsî'nin Mııhryt'inde de böyledir.

Eğer necaset, namaz kılan kimsenin ayaklarının altında ise, namaza mani'dir. Vecîzil - Kerderî'de de böyledir.

Ayaklarını koyacağı yerin tamamı-pislik olanla, ellerini ko­yacağı yerin tamamı pislik olan kimselerin durumlarında, bir ayrı-hk, farklılık yoktur.

Bir kimsenin, ayağının birini koyacağı yer temiz, diğerini koyacağı yer de pis olur ve fakat bu kimse iki ayağını da yere koy­muş bulunursa, âlimler bu şahsın durumu hakkında ihtilaf etmişler­dir. Fakat, bu durumda esahh olan, gerçekten o kimsenin namazı­nın caiz olmayacağıdır.

Bir kimse secde ederken, ellerinin ve dişlerinin altında necaset olursa, o necaset, namazı ifsad etmez. Zahiru'r - rivâye bu­dur.

Fakîh Ebû'I-Leys ise; bu durumun, namazı ifsad edeceği görüşünü seçti ve Uyun da bunu sahihledi. Sirâcü'l - Vehhâc'da da böyledir.

Bir kimse, temiz bir yer (toprak) üzerinde namaz kıldığı ve oraya secde ettiği zaman, elbisesi, üzerinde kuru necaset olan on- yere dokunsa, veya pis bir elbiseye değse, o kimsenin namazı caiz olur. Muhıyt'tc de böyledir.

Namaz kılan kimsenin, her iki ayağının altında, dirhem ağırlığından az necaset olur da> bunlar toplandığı zaman, dirhem miktarından çok olursa; gerçekten bu pislik, namazın cevazına ma­ni' olur- Fetâvâyi Kâdîhân'da «Elbiseye isabet eden necaset» bölü­münde de böyledir. Muzmarât'ta da : «muhtar olan budur» denil­miştir.

Itâbiyye'de : «Secde yerinde ve ayakların yerlerinde bulu­nan necaset, toplandığı vakit, bir dirhem ağırlığından fazla olursa, namaz caiz olmaz.» denilmiştir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Namaz kılan kimsenin, elbisesinde bir dirhemden az ve ayaklarının altında da yine bir dirhem ağırlığından az necaset oı-duğu vakit, bunlar  toplandıkları takdirde dirhem miktarından çok olsalar bile toplanmazlar. Hulâsa'da da böyledir.

Namaz kılan bir kimse, namaza temiz yerde durup, sonra pis olan bir yere gitse; sonra da yine temiz olan yere dönşej eğer temiz olmayan yerde, en kısa bir rüknü edâ edecek kadar .durma­mış ise, namazı caizdir. Aksi taktirde, namazı caiz değildir. Fetâvâ-yii Kâdîhân'ın «Elbiseye ve bir yere isabet eden necaset» bahsinde de böyledir.

Bir kimse, necîs bir yerde namaza başlamış oîsa da, sonra temiz olan bir yere geçse, o kimse, necis olan o yerde, namaza baş­lamış sayılmaz. Hulâsa'da da böyledir.

Bir kimse, eğerinin üzerinde kan ve kazurat gibi bir pislik olan hayvanına binmiş olarak namaz kılsa; eğer, pislik dirhem mik­tarından ağır ise, namazı fasid olur. Sahih olan da budur. Serahsî'-nin Muhıyt'inde de böyledir.

Bir kimse, her hangi bir yerinde necaset bulunan bir sergi­de (hasırda, bezde ve benzeri şeylerin, üzerinde) namaz kılsa, eğer o pislik, ayaklarının altında veya secde ettiği yerde değilse; bu ne­caset» o kimsenin namazını edâ etmesine maniî değildir. Serginin büyük veya küçük olması da müsavidir. Muhtar oîan görüş de bu­dur. Hulâsa'da da, Sîrâcü'l - Vehhâc'da da böyledir.

Hüccet'de : «Bir yere necaset bulaşmış olsa da nereye bulaş­mış olduğu kesin olarak bilinmese; araştırılır. Böyle bir durumla karşılaşan kimse, araştırması sonucu, kalben, temiz olduğuna kanaat ettiği yerde namazını kılar.» denilmiştir. Tatarhâniyye'de  de böyledir.

Bir çarşafın üzerinde veya çarşafın serili bulunduğu şeyin üzerinde, necaset olsa; bunların üstünde namaz kılmak caizdir. Fa­kat, bu durumda, bunların birbirlerine dikilmiş veya yapıştırılmış olmamaları gerekir.

Ancak, İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, bunlar, birbirlerine dikilip yapıştırılmış olsalar bile, üzerlerinde namaz kılmak yine caizdir. Çünkü, dikilmekle veya yapıştırılmakla onlar, tek bir örtü veya tek bir elbise olmuş olmazlar.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ise, bunların üzerinde namaz kılmak caiz olmaz. Ebû Yûsuf (R.A J'm görüşü, ihtiyata daha yakın­dır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Yaş olan necasetin üzerine, bir bez atılarak namaz kılın-sa, eğer sahan altlığı gibi genişliğinden iki bez yapmak mümkün olursa, İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, bunun üzerinde kılınan namaz caiz olur. Fakat, şayet iki bez yapmak mümkün değilse; na­maz da caiz olmaz.

Pislik kuru olduğundan, bu örtünün üzerinde namaz kılmak, namaz kılacak şahsa, uygun ve güzel görünürse, namaz kılması caiz olur.                                                                    

Fetvalarda : «Eğer, bez iki kat ise, altı temiz olmasa bile, bezin üstü temiz olduğu zaman, o bezin Üzerinde, namaz kılmak caizdir.» denilmiştir. Mübteğî'de de böyledir.

Ayağında, ayakkabısı veya çorabı olduğu halde, pisliğin üzerinde durarak namaz kılan kimsenin, namazı caiz olmaz. Serah-sî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Bu durumda, ayakkabısını çıkartıp, onların üzerine basa­rak namaz kılan kimsenin namazı ise, caiz olur. Ancak, yerinden kayarak, yakınma vardığı yerin, temiz olması gerekir. Kayıp, aya-ğm yanma gelen toprağın, pis olması ile temiz olması müsavidir.

İki yüzünden biri pis, biri temiz olan bir kiremidin, temiz tarafına durarak namaz kılan kimsenin, namazı caiz olur. Kiremit, ister yere döşenmiş (sabit) olsun, ister iğreti konulmuş (taşınabi­lir) olsun, fark etmez. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

İmâm Muhammed (R..A.) 'e göre, altında pislik bulunan bir değirmen taşının veya bu durumdaki bir kapının veyahut aynı du­rumdaki kahn bir yaygının veyahut da içi pis dışı temiz olan bir şeyin üzerinde namaz kılan kimsenin namazı caiz olur.

Şeyh Ebû Bekr el - İskâf da bununla fetva vermiştir. Tercihe elverişli olan da budur. Muhıyt'te de böyledir.

Keçe ve kaim tahta da böyledir. Yani, alfı temiz olmasa bile bunların üst taraflarında namaz kalmak caizdir. Hulâsa'd a da böyledir!

Bir kimse, üzerinde necaset bulunan bir yerde namaz kı­lacak olsa, kıldığı namazın caiz olması için, o yerin üzerine, çok miktarda toprak olması lâzımdır.

Toprak attıktan sonra, eğer, kokladığı zaman alttaki necase­tin kokusu geliyorsa, o toprak azdır; şayet, koklayınca alttaki ne­casetin kokusu gelmiyorsa, o toprak çoktur. Tatariıâmyye'de de böyledir.

Serili bir bezin üzerinde necaset olduğu zaman, pislik bu­lunan yerin üzerine toprak atılarak, üzerinde namaz kılınması caiz olmaz. Sirâcü'I - Vehhâc'da da böyledir.

Bir kimsenin, gömleğinin yakasını, pislik bulunan bir ye­rin üzerine sererek, onun üzerine secide etmesi caiz olmaz. Sahih olan budur. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir kimse, palto, pardesü gibi astarlı olan bir cübbe ile na­maz kılmış olsa, sonra da, onun içinde Ölmüş ve kurumuş bir fare bulsa; eğer, cübbede delik veya yırtık var ise  farenin yeni girmiş olduğu düşüncesi ile  üç günlük namazım yeniler. Şayet, delik ve yırtık gibi bir şey yok ise, o cübbe ile kılmış olduğu bütün namaz­ları iade eder. Sirâcü'I - Vehhâc'da da böyledir.

Cebinde, sarı kısmı bozulduğu için kan haline, dönüşmüş olan veya içinde ölü civciv bulunan bir yumurta olduğu halde na­maz kılan kimsenin, kıldığı bu namaz caiz olur. Fetâvâyi Kâdîhân'-da da böyledir.

Nısab'da : «İçinde idrar bulunan bir şişe, cebinde olduğu halde namaz kılan kimsenin, namazı caiz oîmaz. Şişenin, tam dolu olması ile olmaması aynıdır. Çünkü bu idrarla, şişenin ma'deni ayni değildir; aynı zannedilecek bir şey de değildir. Fakat, bozuk yu­murta bunun hilafınadir. Çünkü, o bozukluk önün madenindendir. ve onunla aynıdır. Fetva da bunun üzerinedir.» denilmiştir. Muzma-rât'ta da böyledir.

Sırtında, elbisesi çok kanlı bir şehîd taşıyan kimsenin, bu durumda, yani şehîd sırtında iken kıldığı namaz sahih olur. Fakat, bu kimse, sırtında şehidin kendisi değil de kanlı elbisesi olduğu halde namaz kılmış olsa, bu namazı caiz olmaz.

Bir kimse, cebinde sağ bir civciv olduğu halde namaz kılsa, namazı tamamlayınca da, o civcivin öJmüş olduğunu görse, eğer o civcivin namaz kılarken öldüğü hususunda zann-ı galibi bulunursu. kıldığı namazı iade eder. Fakat, bu hususta galip zanm olmaz ise. o namazın, iadesi lazım gelmez. Hulâsa'da da böyledir.

Bir kimsenin, cebinde, ağırlıkları toplamı bir dirhemi ge­çen çekilmiş insan dişleri bulunarak namaz kılması caizdir. Zahi-rü'r - rivaye üzerine, âlimlerimiz arasında bu hususta görüş ayrılığı yoktur. Sahih olan da budur. Çünkü, insan oğlunun dişleri temizdir. Kâfî'de de böyledir.

Boğazmdaki gerdanlıkta köpek dişi bulunan bir kimsenin, onunla namaz kılması caiz olur.

Bir kimse, üzerinde fare, kedi veya yılan bulunarak namaz kılmış olsa, namazı caiz olur. Fakat bu kimse günahkâr olur.

Üzerinde, artığı temiz olan bir hayvan bulunan bir kimse­nin kıldığı namaz caiz olur.

Fakat cebinde, tilki, köpek veya domuz yavrusu olduğu halde namaz kılan kimsenin namazı caiz olmaz. Çünkü, onların ar­tığı necistir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Namaz kılan kimsenin elbisesinin eteğine, üzerinde nama­za mani olacak kadar necaset bulunan ve kendiliğinden tutunamı-van bir çocuk konmuş olduğunda; eğer, bu çocuk, bir rükün eda edecek kadar durmuş olursa, o kimsenin namazı fasid olur. Bu mik­tar durmamışsa, namazı fasid olmaz.

Bu durumun aksine, kendiliğinden rutunabilen bir çocuk, da­na uzun müddet durmuş bile olsa, namazı ifsad etmez.

Pislenmiş olan bir güvercinin, namaz kılan kimsenin üze­rine konması halinde de hüküm yine aynıdır. Hulâsa'da da böyle­dir.

Sırtında, abdestsiz veya cünüp bir kimse bulunduğu halde namaz kılan kimsenin, kıldığı namaz caizdir. Sirâcü'l - Vehhâc'da da böyledir. [15]

 

Dokuz Yerde Namaz Kılmak Mekruhtur :
 

1- Yol üzerinde,

2- Deve ağıllarında,

3- Çöplüklerde,

4- Deve boğazlanan yerlerde,

5- Dışkı atılan gübreliklerde,

6- Gusledilen yerlerde

7- Hamamlarda,

8- Kabirlerde ye

9- Kabe'nin üzerinde namaz kılmak mekruhtur.

Ot, hasır, yaygın ve kalmış hasır üzerinde namaz kılmakta bir beis yoktur. Fetâvâyi Kâdihân'da da böyledir.

Başının üstünde pislenmiş bir elbise asılmış olan kimse, namaz kılarken ayağa kalktığı vakit; bu pis elbise, omuzlarının üze­rine gelir ve bu durumda namazın bir rüknünü eda ederse, o kim­senin namazı fasid olur.

Keza, namaz kılarken, üzerine pis bir elbise konan ve onunla bir rükün edâ eden kimsenin namazı da fasid olur. Hulâsa'­da da böyledir.

Başkasının elbisesinde, dirhem miktarı pislik gören bir kimse, eğer, kalbinde «ben bunu söylersem bu şahıs elbisesini te­mizler» diye bir duygu varsa, derhal haber verir.

Şayet, kalbinde, «o kimsenin kendisinin sözüne iltifat etmi-yeceği -duyusu varsa, bu durumda, o kimsenin haber vermemesi için bir genişlik, bir ruhsat vardır, Emr-i ma'rûf bunun üzerinedir. Fetâvâyi Kâdihân'da da böyledir.

İmâm Serahsî ise : «Emr-i ma'rûf mutlaka vacibiir. Böyk" bir ayırım yoktur.» demiştir. [16]

 

İstikbâli Kıble (Namazda Kıbleye Dönmek)
 

Farz, vâcib ve nafile namaz kılan, tilâvet secdesi yapan, ce­naze namazı kılan kimselerden hiç birisinin, bu namazların edaları ve kazaları esnasında, kıble istikametinin dışında başka bir yere dönmeleri caiz olmaz. Ancak, kıble istikametine dönerler. Sirâcü'l -Vehhâc'da da böyledir.

Mekke'de bulunanlar için kıble, bizzat Ka'be'dir. Bu hu-hususta ulemanın ittifakı vardır. Ka"be'nin, bizatihi kendisine dön­meleri lazımdır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir,

Mekke şehrinde namaz kılan kimse ile Ka'be arasında, du­var gibi bir hâilin olmasında veya olmamasında bir fark yoktur. Tebyîn'de de böyledir.

Evinde namaz kılan bir Mekkelinrn, namazı, tam Ka'be'ye dönerek kılması gerekir. Hatta, o kimse ile Ka'be arasındaki du­varlar kaldırılacak olsa, Ka'be'nin, o adamın karşısına çıkması ge­rekir. Kâfi'de de böyledir.

Bir kimse, Ka'be dahilinde, yüzünü Hâtim'e çevirerek na­maz kılmış olsa, o kimsenin namazı caiz olmaz. Muhıyt'te de böy­ledir.

Mekke'nin dışında olan kimse de, yönünü, Ka'be cihetine çevirir. Ammenin görüşü budur. Sahih olan da budur. Tebyîn'de de böyledir.

Ka'be ciheti işaretle bilinir : Şehirlerde işaret ve köylerde alâmet mihrablardır. Sahralarda deül ile yıldızlardır. Fetâvâyi Kâ­dîhân'da da böyledir.

İstikbâl-i kıblede mu'teber olan şekil : Kâ'be binasının di şında, beytin mekanına (Kabe'nin yerne doğru)  dönmektir.

Fetâvâyi Huccet'de : «Kabe'nin bulunduğu yere dönmek, derin kuyularsa, yüksek dağlarda ve Ka'be'nin dışında da caizdir. Çünkü Ka'be, yedi kat yerin altından, yedi kat semanın üstüne, tâ arşa varıncaya kadar Ka'be'nin hizasıdir.»  denilmiştir.    Muzmarât'ta da böyledir.

Ka'be'nin içinde veya damında namaz kılan bir kimse, na­maz kılarken, hangi tarafa dönmüş olursa, olsun kıldığı namaz caiz olur.

Bir kimse, Ka'be'nin duvarında namaz kılmış olsa, eğer yü­zü Ka'be'nin tavanına dönük olursa, namazı caiz olur; değilse caiz olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Yatalak bir hastanın, kıbleye dönmeye gücü yetmez ve yö­nünü döndürecek bir kimse de bulunmasa, o yatalağın, yüzünü, iste­diği tarafa çevirmesi caiz olur. Huİâsa'da da böyledir.

Keza, bu kimsenin, yüzünü Kıble'ye çevirecek birisi bulunsa fakat döndürülmek hastaya zarar verecek olsa; bu kimsenin yüzü­nü, islediği tarafa çevirmesi caiz olur.ZahîrSyye'de de böyledir.

Korkan bir kimse, gücünün yettiği tarafa dönerek nama­zını kılar. Burada korkmak, ister düşmandan ister yırtıcı hayvan­dan, ister hırsızdan olsun müsavidir; aralarında bir fark yoktur.

Kıbleye döndüğü zaman denizde boğulacağından korkan kimse de, yönünü Kıbleye çevirmeden namaz kılabilir.

Bir özür sebebi'iîe farz namazı veya özürsüz olarak nafile bir namazı, hayvan üzerinde kılacak olan kimse, de yönünü kıbleye çevirmeden namaz kılabilir. Münyetü'l - Musafll'de de böyledir.

Gemide, farz veya nafile namaz kılmak isteyen bir kimse­nin Kibleyedönmesi lâzımdır. Gemide bulunan bir kimsenin, yönünü istediği tarafa çevirerek   namaz kılması caiz, olmaz.

Kıbleye dönüp, gemide namaz kılan bir kimsenin, yönü, gemi­nin dönmesi ile kıbleden ayrılmış olsa; o kimse, namaz içinde  Kıbleye dönerek namazım tamamlar. Şerh-i Münye'de de böyle­dir.

Kıblenin hangi tarafta oMuğu hususunda şüpheye düşen bir kimse, soracak bir kimseyi de bulamazsa, araştırır; kalbinin ka­naat ettiği yöne dönerek namazını kılar Hidâye"de   de böyledir.

Bu kimse, namazım kıldıktan sonra, kıble hususunda  hatâ ettiğini anlamış olsa bile, namazını iade elmez. Fakat, hatasini namaz esnasında anlarsa, namaz içinde hemen kıbleye dönerek namazını tamamlar. Zâhidi'de de böyledir.

Bir kimsenin yanında, bulunduğu yerin halkında birisi ol­duğu halde, ona sormadan fakat  kıble istikametini araştıra­rak namaz kılması caiz olmaz.

Bu durumda, yanında  kıble istikâmetini  sorabileceği bir kimse bulunduğu halde, ondan sormadan, kendi araştırması ile namaz kılan kimse, şayet kıbleye dönmüşse namazı caiz olur. Fakat kıbleye dönmemişşe, namazı caiz olmaz Münyetü'l - Musallî'de de böyledir.

Saharda, kıble istikameti hususunda şüpheye düşen bir kimse, araştıması neticesi, bir istikamet üzerinde kanaat hasıl edip, o yöne yönelmiş olarak namaza başlasa; sonra iki kişi gelip, kıble­nin başka tarafta olduğunu haber verseler, eğer, o adamlar misafir (yo'cu) iseler, sözlerine iltifat edilmez.

Fakat haber veren o, iki kişi, o beldenin halkından iseler, söz­lerini kabul etmek gerekir. Aksi halde namaz caiz olmaz. Hulâsa1 da da böyledir.

Bir kimse, kıble istikâmetini araştırır da, vardığı kanaatin haricinde bir yöne dönerek namaz kılarsa, bu namaz caiz olmaz. Hatta, kıbleye isabet etmiş olsa bile... Münyetü'l - Musallî'de de böyledir.

Bir kimse, kıble olduğu hususunda şüphesi bulunmayan bir yöne dönerek namazını kılmış, olsa sonra da, kıble istikâmeti hususunda şüpheye düşse, bu kimsenin kılmış olduğu namaz ca­izdir.

Fakat, bütün kalbi ile, namazın fasid olduğuna kanaat ge-Urmiş olursa, namazı iade etmesi vacib olur. Huİâsa'da da böy­ledir.

Bir kimseye, bu husustaki şüphe namaz içinde «durdu­ğum kıblede gerçekten isabet yok» şeklinde gelirse, o kimsenin, hemen kıbleye dönmesi lazım gelir.

Fakat, bu şekildeki şüpheye .rağmen, kıbleye isabeti durmuş olduğu açığa çıkarsa, bu durumda, görüş ayrılığı vaki olmuştur. Sahih olan ise, o kimsenin kılmakta olduğu namazı bozup yeniden kılmasıdır. Fetâvâyi Kâdihân'da da böyledir.

Kıble istikâmetinde şüphesi bulunan bir kimse, araştırır yapmaksızın namaz kılmaya başlamış ve namazın içinde de, kıble istikametine isabet ettiği veya isabet etmediği hususunda, kesin bir kanaate varıp şüphesi gitmiş olsa, bu kimse kıble istikame­tinde  namazına' devam eder.

Eğer, hatası namazdan sonra meydana çıkarsa, veya   kıble istikametinde, isabet edip etmediği, hususunda hiç bir şey  ortaya çıkmazsa, o kimse, bu şekilde kılmış olduğu namazı iade eder.

Namazı bitirdikten sonra, kıbleye isabet etmiş olduğu ortaya çıkarsa, namazı tamam olmuş olur. Hulâsa'd a da böyledir.

Araştırma yapmış olmasına rağmen, kıble istikâmetinin hangi taraf olduğu hususunda, hiç bir kanaat sahibi olmayan kimse için:

—  «Bu kimse, namazı tehir eder.» denilmiştir. Veya:

— «Dört tarafa da dönerek  ayrı ayrı   namaz kılar.» denil­miştir. Veya:

—  «İstediği yöne dönerek namaz kılar.» dlnilmiştir. Bahru'r -Râık'ta da böyledir. En isabetli olanı ise, son kavildir.

Bu kimse, eğer, bir yöne dönerek namaz kılarsa, kıbleye isabet ettiği belli olunca, namazı caiz olur.

İsabet etmediği, belTi olunca veya bir şey belli olmayınca, na­mazını iade eylemez. Zahîriyye'de de böyledir.

Bir beldeye giren ve orada mihrablar gören bir kimsenin, kıble istikametini araştırmasında bir mana yoktur. Mihrabların yö­nüne durup namazını kılar.

Çölde olan bir kimse de, gece açık havada, yıldızlara bakıp kıble cihetini tayin etme ilmini biliyorsa, araştırma yapmaz. Serah-si'nin Muhiyt'inde de böyledir.

Mihrabının bulunmamasından dolayı, kıblesi belli olmayan bir mescide giren bir kimse, araştırma yaparak namazını kılmış oîsa, sonra da hatası meydana çıkmış bulunsa, bu kimse, namazını iade eder: Çünkü o kimsenin kıble istikametini sorma imkânı var­dı.

Bu kimse, araştırması soncu, kıble istikametim .doğru tayin etmişse, namazı caiz olur. Fetâvâyi KâdÜhâıı'da da böyledir.

Bu dununda, bu kimse, kıbleyi sormuş olsa da, haber ver memiş bulunsalar; sonra da bu kimse, araştırma yapıp namazını kılmış olsa sonradan hatası açığa çıkmış olsa bile bu kimse­nin kılmış olduğu namaz caizdir. Serâhsfnin Muhkyt'inde de böyledir.

Karanlık bir gecede mescidde, kıble istikametini araştı­rarak namaz kılan bir kimse, daha sonra namaz kılarken kıb­le istikametine dönmemiş olduğunu anlamış olsabüe, kılmış olduğu namaz caizdir. Çünkü, onun, kıble istikametini sormak için, insan­ların kapılarını çalması gerkmez.

Kıblenin istikametini araştırarak namaza başlamış olan bir kimse, bir rek'at kıldıktan sonra, kıblenin başka istikamette olduğu kanaatine varsa, o tarafa dönerek ikinci rek'ati kılar. Sonra tekrar, kıblenin birinci rek'atta yöneldiği istikamette olduğu kana­atine varırsa, bu durumda ne yapmasının gerektiği hususunda, meşayih arasında görüş ayrılığı meydana gelmiştir. Bazıları: «Bu kimse, namazı bozar ve birinci rek'ati kılmış bulunduğu istikâmete dönerek yeniden kılar.» demişlerdir! Bazıları ise : «...namazına bozmadan devam eder; ancak birinci rek'ati kıldığı tarafa döner.» demişlerdir. Fetâvâyî Kâdîhân'da da böyledir.

Kıble istikametini araştırarak, çölde namaz kılmakta olan bir kimseye, kıble istikametini araştırmamış olan.biş başka kimse, uymuş olsa; eğer, imam olan şahıs, kıble konusunda isabet etmişse, ikisinin de namazı caizdir.

Fakat, eğer imâm kıble konusunda isabet etmemişse, bu durum­da, imâmın namazı caizdir; muktedînin namazı caiz değildir. Hulâ-sa'da da böyledir.

Mahpus olduğu için, Mekke'de kıble hususunda şüpheye düşen bir insanın yanında, kıbleyi sorabileceği bir kimse olmasa; kıble istikametini araştırıp, namazını kılmış bulunsa; sonradan da —kıble hususunda— hata etmiş olduğu ortaya çıksa, İmâm Muham-med (RA.) 'e göre, bu kimsenin namazını iade etmesi gerekmez. En doğru kıyas budur. Aynı durum, Medine'de meydana gelmiş olsa, hü­küm yine aynıdır. Zahîriyye'de de böyledir.

Kıble cihetinde şüpheye düşüp, araştırma ile bir rek'at namaz kılan kimse, ikinci rek'atte rey'i, o tarafa dönmüş olduğu için bu rek'ati de o tarafta kılmış olsa; hatta, (her rek'ati kıldıkça kibk jstikameti hususundaki kanaat ve) rey'ini değiştirdiği için dört rek'ati, dört ayn istikamete dönerek kılmış olsa İmâm Muhammed (R,A.) den gelen bir rivayette, bu kimsenin namazı 'şüphesiz caiz olur. Fetâvâyî Kâdûhân'da da böyledir.

Bir kimse, kıble istikametini araştırmış olarak, bir yöne dönüp, bir rek'ati kıldıktan sonra, rey' ve kanaati başka bir yöne dönmüş~olduğu için, ikinci rek'atide o tarafa dönerSk kılmış olsa-fakat, bu arada, birinci rek'atin secdesini unutmuş olduğunu ha­tırlarsa bu kişinin durumu hakkında, meşayih arasında görüş ay­rılığı olmuştur. Sahih olan kavil ise: «Bü kimsenin namazının, fa-sid olmuş olduğudur. Gunye'de de böyledir.

Bİr kimse; araştıma yaparak namaza başlamış olsa ve bil­meyerek kıble istikameti hususunda hata yapış bulunsa; sonra da, namazda hatasını anlayıp yönünü kıbleye çevirmiş olsa; bu kimsenin namazı kılmaya başladığı zamanki halini bilen, başka bir kimse de, gelip  ona uyarak  namaz kılmaya başlamış olsa, bu durumda, namaza ilk başlamış olan kimsenin namazı caiz, ikinci şahsm namazı ise, fasid olur.

Kör bir adam, kıblenin aksi istikametine dönerek namaza başlamış olsa, başka bir adam da gelerek onun yönünü kıbleye çevirerek ona uysa; eğer, kör olan şahıs, namaza başlayacağı vaki Kible istikametini sorabileceği bir kimse bulduğu halde, ona sor­madan namaza durmuş olursa; hem, îmâm olan kor şahsın, nem de kendisine cemaat olmuş bulunan şahsın, namazı fasid olmuş olur.

Fakat eğer kör şahıs, kıble istikametini sorabileceği kimseyi bulamamışsa, kendisinin namazı sahih olur; ona uyan şansın na­mazı ise, fasid olur. Fetâvâyî Kâdîhân'da da böyledir.

Karanlık bir gecede, karanlık bir evede bulunan kimseler, kıble istikametinde şüpheye düşerek sorabilecekleri bir kimse de bulamasalar ve kıble istikametine delil olabilecek bir alametde ol­masa; veya bu şahıslar, aynı1 şartlarla bir sahrada bulunuyor olsa­lar; hepsi de, araştırma yaparak, ayn ayn istikametlere dönüp na­maz kılmış olsalar; kıbleye isabet etmiş olsalar da, olmasalar da namazları caiz olur.

Bunlar, bu namazı cemaatle kılmış olurlarsa; ancak, imâmdan ileri durmayan ve aynca, imâmın.kıblesine muhalif bulunmayanla-namazları caiz olur. Aksi durumda olanlann, — cemaatle kıl-malan halinde — namazlan caiz olmaz.

Bir cemaat, sahrada, kıble istikâmetini araştırmış olarak namaz kılmış olsa, ve bu cemaat içinde, musbûk ve lâhık olanlar da bulunsa, imâm namazını   bitirince, o ikisi ayağa kalkıp, geçir­dikleri rek'atleri kaza ederlerken, kıblenin, imâmın dönmüş oldu­ğu taraf olmadığı açığa çıksa, mesbûkun yönünü kıbleye çevirip namazını tamamlama imkânı vardır. Lâhık içinse, bu imkân yoktur.

Tilâvet seödesi için de, aynı şekilde kıble istikameti araş­tırılır. Namaz kılacak kimsenin kıbleyi araştırmasının caiz olduğu gibi tilâvet secdesi yapacak kimsenin de kıbleyi araştırması caiz­dir. Sirâcül - Vehhâc'da da böyledir.[17]

 

Kâbede Kılınan Namazlar:
 

Kâ'be'nin içinde, farz olsun veya nafile olsun, namaz kıl­mak sahihtir.

Şayet, Kâ'be'nin içinde cemaatle namaz kılınacak olunursa, imâmın etrafında daire olunur. Kimin sırtı, imâmın sırtına veya yüzü imâmın sırtına jgeîmişse, onun namazı caiz olur. Yüzünü ima­mın yüzüne çeviren kimsenin namazı da caiz olur; fakat, bu du­rumda, imâmla bu şahıs arasında, bir sütre bulunmazsa, namazı mekruh olur.

Fakat, bu durumda, akasını imâmın yüzüne döndüren kimse­nin namazı caiz olmaz. Cevheretü'n - Neyyire'de ve Sirücü'I - VeH-hâc'da da böyledir.

Kâ'be içinde, cemaatle namaz kılınırken, imâmın sağında ve solunda bulunan kimselerden, imâmın yöneldiği duvara imâm­dan daha yakın olmayanların namazları caiz olur. ez - Zâd'da ve îmâm Serâhsî'nin Mebsut Şerhi'nde de böyledir.

fi tmâm, Harem-i Şerif de namaz kıldırdığı zaman, insanlar Kâ'be'nin etrafında halka olurlar ve imâmın kıldırmakta olduğu namazı kılarlar.

Cemaatten her hangi biri, imâmın bulunduğu tarafta olmamak şartıyle, Kâ'be'ye imâmdan daha yakın bulunsa bile, namazı caiz olur. Hidâye'de de böyledir.

îmâm, Kâ'be'nin içinde, cemaat de Kâ'be'nin etrafında bulunsa; bu durumda, eğer Kâ'be'nin kapısı açık olursa, namazları caiz olur. Tebyin'de de böyledir.

Eğer, bir kadın, imâmın hizasına durmuş olur ve imâm da ona,   imâm   olmaya niyyet- etmiş bulunursa; bu durumda, kadın, imâmın yönelmiş olduğu tarafa dönmüş bulunursa, imâmın namazı fasid olur. Fakat, kadın başka tarafa^ yönelmiş bulunursa, imâmın namazı fasid olmaz. Zahİrîyye'de de böyledir.

Kâ'be'nin içinde namaz kılian bir kimse, bir rek'ati bir ta­rafa, diğer rek'ati de başka bir .taraf a dönerek kılmış olsa, namazı caiz olmaz. Çünkü o kimse, zaruretsiz olarak, yakîni olan kıbleden dönmüş olur. Bedai'de de böyledir. [18]

 

Namazda Nıyyet
 

Niyyet, namaza girmeyi dilemektir.

Niyyetin şartı, hangi namazı kıldığını bilmektir. Hangi namazı kıldığını bilmenin en yakın delili îse; bu husus, kendisine soruldu­ğunda, o kişinin, hemen cevap verebilmesidir. Eğer o kimse, düşün­meden bu sorunun cevabım veremezse, namazı caiz olmaz.

Aslında, itibar, bunun dil ile söylenmesine değildir. (Yani kal­ben bilmesi kâfidir.) Fakat, dili ile de söylerse, bu hâî kalbinin azi­metini topladığı için, daha güzel! olur. Kâfi'de de böyledir.

Kalbini hazırlamadan aciz olan kimsenin, bunu, dille söy^ lemesi de kâfi gelir. Zâhfcft'de de böyledir:

Nafile, sünnet ve teravih namazları için, mutlak niyyet kâ­fidir. Sahih olan da budur. Bu, açık bir cevap ve âlimlerin umu­munun seçtiği görüştür. Tecnls'de de böyledir.

Teravih namazını kılarken, ihtiyata uygun olanı, şu şe­kilde niyyet etmektir: «Niyyet ettim teravih namazını kılmaya», diyerek, teravih namazı kılmaya veya «niyyet ettim vaktin sünnetSnt kumaya» diyerek, vaktin sünnetim klimaya veyahut da «niyyet etttm gecendh kıyamına» diyerek, geceyi ikame etmeye niyyet et­melidir. Münyet&l - MusaUî'de de böyledir.

Sünnet namazları kılarken: «Allah'ın Resulüne uyarak na­maz kılmaya, rüyyet ettim.» şeklinde niyyet etmek, ihtiyata daha münasip olur. Zehıyre de de böyledir

Vacipler ve farzlar, mutlak namaz niyyeti ile edâ olunmaz­lar; bu icmaen böyledir. Gıyâsiye'de de böyledir.

Bunlarda, muhakak tayin yani hangi namazı kılacağım belirtmek lâzımdır. «Niyyet ettim bu günkü öğle namazının fora­na» veya »...İkindi namazına», veyahut «...Vaktin Sanana», veyar hut da ...vaktin Öğle namazına», gibi... niyyet edilinŞerhu'l - Mok-addiim'de de böyledir.

Sadece, «farza nflyyet ettim» demek kâfi gelmez. Fakat, bir kimse «...vaktin farzını kılmaya» diye niyyet ederse, cum'a hariç, bu niyyeti caiz olur. Cum'a gününden başka günlerde, Öğle vaktinde «vaktin farzına...» diyerek niyyet, caiz olur. Sahih olan da budur.

Vakti içinde kılınmış olan bir namazın, sadece, o vaktin farzı niyyetiyle kılınması caiz olur.

Fakat, bir kimse vaktân çıktığını bilmeden, vaktin farzı niyyeti ile — çıkmış olan vaktin farzını — kılmış olsa, bu caiz olmaz. Si-râcü'l Vehhâc'da ıda böyledir.

Fakat, bir kimse «bu günün Öğle namazına.» diye niyyet ederse, namazı kıldığı zaman, vakit geçmiş bile olsa, kıldığı namaz caiz ölür. Bu, vaktin çıkması konusunda, şüphe taşımayan kimse içindir. Tebyîn'de de böyledir.

Cenaze namazında «Allah için namaza, meyyit için duaya» diye niyyet edilir.

Bayram namazında «Bayram namazını kılmaya», vitirde ise «Vitir namazını kılmaya» diye niyyet edilir. Zâhidî'de de böyledir.

Gaye isimli kitabta : Vitir namazının vücubiyeti hususun­da ihtilaf olduğu için, ona «vacib» diye niyet edilmez.» denilmiştir. Tebyîn'de de böyledir

Adanmış olan tavaf namazını kılarken, nezredilmiş olan namazın kılındığını, niyeytle belirtmek de şart kılınmıştır. BahruV - Raık'ta da böyledir.

Niyyet ederken, rek'at adedini belirtmek şart kılınmamış­tır. Şerhul -yikâye'de de böyledir.

Bir kimse, beş rek'at diye miktar belirtmiş olsa da, dört rek'at tamamlanınca oturmuş bulunsa, bu namazı caiz olur. Çün­kü, beş rek'at niyyeti boştur; bir değer taşımaz. MünyetüU - Musal-lî'de de böyledir.

Kabe niyyeti (Niyyet esnasında kıbleye döndüğünü belirt­mek) de şart değildir; Fetva da bunun üzerinedir. Muzrarât'da da böyledir.

Kaza namazlarında, ta'yine (hangi namazı kılacağın» be­lirtmeye) ihtiyaç vardır. Fethu'l  Kadlr'dc de böyledir.

Kazaya kalmış namazlar çok olduğu zaman, bunları kaza etmekle uğraşan kimsenin, kıldığı kaza namazını, öğle, ikindi... gi­bi hangi vakti kılıyorsa, onu belirtmesine ihtiyaç vardır, «...günün öğlesi», «...günün ikindisi», şeklinde niyyet edilir. Fetâvâyi Kâdî-lıânVia da böyledir. Esahh olan da budur.

Bu kimse, şayet, işinde kolaylık istiyorsa, «üzerimde en ön­ce (veya en sonra) kazaya kalan öğle namazını kılmaya...» diye veya buna benzer bir şekilde niyyet etmelidir. Fetâvâyi Kâdîhân -da da böyledir.

Bir kimse, başladıktan sonra bozmuş bulunduğu nafile bir namazı kaza ederken, niyyetinde, bu namazı kaza etmekte olduğu­nu belirtmesi şarttır, Tebyîn'de de böyledir.

Bir kaza namazına niyyet edildiği esnada, «Cumartesi... namazına» diye niyyet edilse de, kazaya kalan namaz, Pazar gü­nünün namazı veya durum bunun tersine olsa, bu hususta, ine-şayih ihtilaf etmiştir;

Böyle bir durum, vakit namazlarında caiz olur. Gunye'de de böyledir.

Bir kimse, farz namazı kılmaya başlasa da, sonra onu, na­file zannetse ve nafile diye devam etse ve namaz bitene kadar da bu niyyetde olsa; kıldığı bu namaz, farz namaz (olarak caiz) dir. Şa­yet, iş bunun aksine olmuş olsaydı, hüküm de tersine olurdu. Yani, nafile diye başlanılan namaz, farz niyyeti ile bitirilmiş olsa bile o namaz, nafile namazdır; farz namaz değildir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse, öğle namazına başladıktan sonra, nafileye niy­yet eylese veya ikindi namazına veyahut kaza namazına veyahut da cenaze namazına niyyet edip başlamış olsa ve  bu ikinci niyyetin-den sonra tekbir aîsa; ilk başladığı namazdan çıkmış, niyyet edip tekbir alidığı  ikinci namaza başlamış olur. Şayet, tekbir alma­mışsa, tekbirsiz niyyetle Önceki namazdan çıkmış sayılmayacağın­dan, ilk başlamış olduğu namazı bitirmiş olur. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir kimse, Öğle namazından bir rek'at kıldıktan sonra, tek­bir alır ve  yeniden kalbinden öğle namazına niyet ederse, kalbi İle niyyet ettiğinden, kılmış    olduğu ilk rek'at da   caizdir. Fakat,

ikinci defa tekbir aldığı esnada dili ile, «niyyet ettim Öğle na­mazına» diyerek niyyet etmişse ilk başladığı öğle namazı bozu­lur ve ilk kıldığı rek'at caiz olmaz. Hulâsa'da da böyledir.

Nafile için tekbir alan bir kimse, sonra, tekrar tekbir ala­rak, bu ikinci tekbirle de farza niyyet etse, o kimse farza başlamış olur,

Yalnız başına namaz kılmakta olan bir kimsenin, namazı-nızLcaiz olması için, şu üç şeye, niyyet etmesi gerekir :

1- Namazı Allah için kıldığına,

2- Hangi namazı kılmakta olduğuna,

3- Kıbleye dönmeye.

îmâm da, yalnız kılan kimse gibi niyet eder. îmâm olmak için, ayrıca niyyet etmesi ihtiyâç değildir. Hatta, imâm olan kimse, «felan adama imâm olmamaya» niyyet etmiş bulunsa da, o adam da, gelip bu imâma uymuş olsa, bu bile caiz olur. Kâdîhân'da da böy­ledir.

Fakat, bir imâm, kadınlar için, imamlığa niyyet etmiş ol­mazsa, ona uyan kadınların, namazları sahih olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

îmâma uyan kimse de, yalnız kılan kimse gibi niyyet eder ve aynca imâma uymaya da niyyet eder. Çünkü, niyyetsiz olarak, imâma uymak caiz değildir. Kâdîhân'da da böyledir.

İmâma uyan kişinin «İmâmın başladığı ve kıldığı namaza» veya «... ve imâmın namazına iküdâya» diye niyyet etmesi caiz olur. Keza, «başkasına değil ona iktidâya» niyyet etse bu da caiz olur. Esahh olan da budur. Mi'râcü'd IMrâye'de de böyledir.

Ancak, imâma uyan kimse, «imâmın farzına...» veya «imâmın namazına...» diye niyet etse, bu caiz olmaz. Tebyîn'de de böyledir.Bu hususta, efdal olan, imâm «Allahu Ekber» dedikten son-ra, «imâma uymaya» niyyet etmektir. Böylece, namaz kılan kimseye uymuş olur. îmâm yerine durunca, ona iktida edilmiş olsa, bu da caizdir. Alimlerimizin hepsi bu görüştedir. Fetva da buna göredir. Şeyhu'l - İmâmü'z - Zalıid İsmail ve Hakim Abdurrahman el - Kâtib de bununla fetva vermişlerdir. Kuvvetli olan da budur. Muhıyt'te de böyledir.

îmâmın, henüz namaza başlamadığım bilen bir kimse, «imâmın namazına» başlamaya niyyet etse, imâm namaza başladığı vakit, o adam da namaza başlamış olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, imâmın namazına başlamaya niyyet etmiş olsa da imâm namaza başladı zaniiı ile kendisi namaza başlamış bulun­sa, bu kimsenin, o niyyeti caiz olmaz. Kâdîhân'da bu görüsü seçmiş­tir. Şerhul - Münye'de de böyledir. îmânım, öğleyi mi, cum'ayı mı kıldığını bilmediği halde, bir kimsenin «imâmın namazına» niyyeti ile imâma uyarak kıldığı namaz, imâm hangi namazı kılmışsa, o namaz olarak caiz odur.

Fakat, imâma uymaya niyyet eden kimse, «imâmın namazı­na)» niyyet etmese de, «öğle namazına» diye niyyet etse; eğer, imâ­mın kıldığı namaz, cum'a namazı olursa, bu durumda, o kimsenin niyyeti caiz olmaz.

îmâma uyan kimse, eğer işin kolayım istiyorsa, «imâma uy­maya ve onun namazını kılmaya» veya «imâmla birlikte onun kıldı­ğı namazı kılmaya» diyerek niyyet etmesi münasip olur. Muhıyt'te de böyledir.

Cum'a namazı kılmak için imâma uyan kimse, öğle ve cu-ma'nın ikisine birden niyyet etse, bazı âlimler bunu caiz görmüşler ve iktidarım hükmü sebebi Üe cum'ayı tercih etmişlerdir.

Bir kimse, imâma uymaya niyyet etmiş olsa da, imâmın Zeyd mi Amr mı olduğunu hatrlamasa veya imâmı Zeyd olarak gör­se, halbuki imâm Amr olsa, bu durumda da, o şahsın, imâma iktidâ-sı caiz olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.İmama uyan kimse, imamın şahsını görse ve «ben, bu imâm olan Abdullah'a uydum» dese; veyahut da, imâmın şahsını görmese ve fakat «Ben mihrabda duran imâm Abdullah'a uydum» dese, imâm ise Abdullah değil de Ca'fer olsa; yine, o şahsın iktîdası caiz olur.

Muktedî, Zeyd'e uyduğu zaman, imâm, Amr ise, niyeti caiz olmaz. Tebyîn'de de böyledir.

Cemaat çok olduğu zaman, imâma uyan kimse için, en mü­nasip yol, imâmı ta'yin etmemektir. (Niyyet esnasında, kime uydu­ğunu belirtmemektir.

Cenaze namazında da ölüyü tayin etmemek (niyyet esnasında kimin cenaze namazını kılacağını belirtmemek) daha uygun olur. Zahîriyye'de de böyledir. [19]

 

Bilgi Durumları İtibariyle, Namaz Kılan Kimselerin Dereceleri
 

Bilgi durumları itibariyle, namaz kılan kimseler, şu altı gruba ayrılırlar :

1- Namazın farzlarını ve sünnetlerini   bildikleri gibi, farzın mânasını da bilen kimseler.

Bu kimseler, namazı kılmakla, gerçekten sevaba hak kazanırlar. Terketmeleri sebebi ile ide azaba müstehak olurlar.

Bu gibi kimseler, sünneti yapmakla da sevaba müstehak olur­lar; sünneti terketmekten dolayı ise azap görmezler.

Bilgi seviyesi yüksek olan bu kimseler, «Öğle namazına», «ikin­di namazına» veya «sabah namazına) niyyet ettikleri zaman,  ne yaptıklarını bildiklerinden dolayı  niyyetleri caiz olur.

2- Bazı kimseler de hangi namazın farz, hangisinin sünnet ol­duğunu bilir ve farza.farz olarak niyyet eder; ancak, kıldığı namaz­daki f arzların, sünnetlerin neler olduğunu bilmez; işte bu gibi kim­selerin de niyyeti (ve namazı) caiz olur.

3- Bir kimse, farza niyyet eder fakat farzın manasını bilmez­se, o kimsenin niyyeti (ve namazı) caiz olmaz.

4- Bir kimse, diğer insanların kıldığı gibi farzları ve nafilele­ri kılıyor fakat farzları nafilelerden ayıramıyor bulunsa, onun da niy­yeti (ve namazı) caiz değildir.

5- Kıldığı namazın, hepsinin de farz olduğuna inanan kimse­nin, namazı caizdir.

6- Bir kimse, Allahu Teâlâ'nm,   kuÜarına beş   vakit namazı farz kıldığını bilmese fakat kendisi, bu namazları  vaktinde kılıyor olsa; bu şahsın kıldığı namazlar da caiz değildir. Gunye'de de böyle­dir. [20]

 

Farz mı. Nafile ini Kıldığını Bilmeyen Kimse:
 

Bir kimse, farzı nafileden ayırmayı bilmiyor ve kıldığı na­mazların hepsine farz diye niyyet ediyor olsa; kendisinden önce, mü-ekked sünnet olmayan  ikindi, akşam ve yatsı gibi   namazlarda, o kimseye uymak caiz olur. Sabah, öğle gibi, kendisinden önce, sün-net-i müekkede bulunan namazların hiç birisinde, bu kimseye ifcti-dâ eylemek caiz olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Niyyetin, namaza başlarken yapılmasının efdal olduğu hu­susunda, âlimlerimiz ittifak etmişlerdir. Kâdîhân'da da böyledir,

Tekbirden önce niyyet etmek, tekbir esnasında niyyet et­mek gibidir. Ancak, niyyetle tekbir arasında, namaza uymayan bir iş yapmamak gerekir. Kâfî'de de böyledir.

Bir kimse, namazı kılmak için niyyet etse ve sonra da abdest alıp mescide gitse ve tekbir getirip —önce niyyet ettiği nama­za başlamış olsa, bu caizdir ve niyyetine bir zarar vermez.

Tekbîr aldıktan sonra niyyet etmek ise, âdetten değildir. Hulâsa1 da da böyledir.

Farzda Riya Olmaz:

Farz'da riya (gösteriş' olmaz, Hulâsa'da da böyledir.

Bir adam, Allah rızası için namaza başladıktan sonra, kal­bine riya duygusu girse, o namaz, başladığı hal üzeredir.

Riya diye, insanların yanında namaz kıümayıp da, görsünler di­ye onların yanında namaz kılan kimselerin haline denir.

insanların yanında olduğu zaman, namazı güzel kılıp, yalnız bulunduğu zaman güzel kılmayan kimselere de, —ihsan hâriç na­mazın aslî sevabı verilir. Mıızmarât'ta da böyledir.

Bir kimse, öğle namazını kılmak için mescide girse ve imâ­mı —tahiyyata— oturmuş bulsa ve onun birinci oturuşta mı, ikinci oturuşta mı olduğunu da bilemese, hemen niyyet edip imâma uyar. Fakat, niyyet esnasında, şayet : «îmâm birinci oturuşta ise, ona uy­dum, eğer ikinci oturuşta ise ona uymadım.» demiş olursa, bu kim­senin imâma iktidâsı, caiz olmaz.

Keza, bu durumda, bîr kimse «îmâm birinci oturuşta ise farza, ikinci oturuşta ise nafile kılmaya nîyyet ettam.» dese, o kimsenin farza iktidası, caiz olmaz.

Bir kimse, mescide varsa ve kılınan namazın, yatsı namazı mı, yoksa teravih namazı mı olduğunu bilemese ve imama uyup niy-yet ederken de : «eğer kıldığı farz ise, ona uydum! teravih ise uyma­dım.» dese, bu kimsenin namazı sahih olmaz.

Fakat, bu durumda, bu kimse :«Kıldığı farz ise de, teravih ise de imâma uydum.» dese ve namazın teravih olduğu meydana çıksa, iktidası sahih olur. TeciüVde de böyledir.

Bir kimse, mescide girdiğinde, imâmı namaz kıldırmakta iken görse ye kıldıkları namazın yatsı namazı mı, teravih namazı mı olduğunu bilemese ve : «Eğer yatsı ise iktida eyledim, teravih ise ik-tida etmiyorum.» dese; kılınan namaz ister yatsı olsun, ister teravih olsun, o kimsenin iktidası sahih olmaz.

Fakat, bu durumda, bu kimse : «Yatsıda İse de, teravinde ise de imâma uydum.» demiş olsa; kılınan namaz ister yatsı olsun, ister teravih olsun, bu şahsın iktidası sahih olur. Hulâsa'da da böy­ledir. [21]

 
  4- NAMAZIN SIFATI
 

Namazın Farzları
 

I - Namazın  Farzı :
 

Namazın birinci farzı, tahrî-me (iftitâh tekbîri) dir.îftitah tekbiri, bize göre şarttır.

Hatta bir kimse, farzlar için .tekbir alsa, o tekbirle, nafile bir namazı eda edebilir. Ilidâye'de de böyledir. Fakat, böyle yapması, farz için aldığı iftitah tekbirini, selâmla tamamlamayı terk etmiş ol­duğu için, mekruh otur.

Fakat, bir farzın tekbîri üzerine, başka bir farzı bina etmek, bil - icmâ caiz olmaz.

Keza, nafile bir namazın tahrîmesi üzerine, farz bir namazı bina etmek de caiz değildir.

Bir kimse, üzerinde necaset bulunduğu halde tekbir alsa da, tekbirden sonra o pisliği atmış bulunsa; veya, tekbir aldığı zaman, açık bulunan bir yerini kapatmış ve bunları da amel-i yesîr ile yap­mış olsa; veyahut da, zevalin belli olmasından önce, tekbir almış olsa da, tekbir aldıktan sonra, zeval ortaya çıksa; veya yönü kıblede değilken tekbir almış olsa da, tekbirden sonra, yönünü kıbleye çe-^ virmiş bulunsa, bütün bunlar caizdir. Bahru'r - Râık'ta da böyledir. 0 Bir kimsenin, «Sübhanallah» diyerek veya «Lâ ilahe illailâh» diyerek başlaması sahih olur; fakat evlâ olan, namaza «Allahu Ek­ber» diyerek başlamasıdır. Tefeyîn'de de böyledir.

Tekbîr'den başka bir lafızla, namaza başlanıp, başlanama-yacağı hususunda, meşayih arasında ihtilâf vâkiî olmuştur. Bazıları; «Namaza, tekbirden başka bir lafızla başlamak mekruh olur.» de­mişlerdir. Esahh olan da budur. Zehıyre'de de, Muhıyt'te de böyle­dir.

İmâmı A'zara Ebu Hanîfe (R.A.)'ye göre : «Bir kimsenin, Allahu ilâh", subhânallah, Jâüâhe illallah gibi, Allahu Teâlâ'mn isim­lerinden birini, ta'zîm kasdı ile söyleyerek, namaza başlaması caiz olur. Tebyîn'de de böyledir.

Keza, elhamdü lillah, Iâilâhe gâyrihû, tefcârekallâh lafızları ile de, namaza başlanması caizdir. Muhıyt'te de böyledir.

Keza, İmâmeyn'e göre, bir kimsenin, Allahu ecsll veya Alla­hu a'zam veya er-Rahmanu Ekber lafızları ile de namaza başlaması caizdir. Fakat, başta eceli veya a'zam veya ekber lafızlarını söyler ve bunların hemen akabinde AHah lafzını anmazsa, bu sıfatlarla nama­za başlamak bil-icma caiz olmaz. Cevheretü'n - Neyyire'de de, Sîrâ-cül Vehhâc'da da böyledir.

Keza, bir kimse, namaza başlarken «Allahumme» demiş ol­sa, fâkihlerimize göre, namaza başlamış olur. Hulâsa'da ve Fetevâyi Kâdîhân'da da böyledir. Esahh olan da budur. Muhıyt'te de böyle­dir.

Bir kimse, sıfatı zikretmese de, sadece   «Allah», er-Ral-man, er - Rab ve   benzeri gibi, Cenab-i Hakkın   isimlerinden birini  zikretmiş olsa ve bu isimîere de hiç bir sıfat eklenmemiş bulunsa, İmâm-ı A'zam (R.AJ'a göre, bu kimse, namaza başlamış olur. Teb-yîn'de de böyledir. Sahih olan da budur.

Namaza, Allahu Teâlâ'nın sadece kendisine mahsus isimleri ile mi başlanır; yoksa, başkalarına da isim olmuş bulunmaları itiba­riyle müşterek bulunan isimleri ile de başlanabilir mi, hususunda âlimler arasında çeşitli görüşler ortaya çıkmıştır.

Bu hususta, zahir ve esahh olan, Allahu Teâlâ'nin isimlerinin her biri ile namaza başlanabileceğidir. Bu kavili, el-Kerhî de zikret­miştir. İmâm Mergînânî de bununla fetva vermiştir. Zâhidî'de de böyledir.

«Allahümme ğfirlî» lafzı ile namaza başlanması sahih olmaz. Çünkü, bu lafız, sadece tazim için değildir; bu lafızda, kulun ihtiyacı şaibesi vardır. SerahsS'nin Muhıyt'inde de .böyledir.

Esteğfiruİlah, eözübillah, mnâ lillah veya lâ havle ve lâ kuv­vete illâ billâh veyahut da mâşâellan.lafızları ile de namaza başlan­mış olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, ta'zim kasdetmeden veya müezzine cevap ver­mek niyyeti ile ve şaşkınlıkla tekbir almış olsa; bu arada niyyet.de etmiş bulunsa, bu tekbirle namaza başlamak caiz olmaz. Tatarhâniy-ye'de de böyledir.

Bismİilâhirrahmânirrahîm lafzı, ile de namaza başlanmış olmaz. Tebyîn'de de böyledir..

AlSahu Ekfoer lafzı, başına bir istifham (soru) elifi getirile­rek söylenmiş olsa, bu şekilde namaza başlanmış olmayacağı husu­sunda ittifak vardır. Sıyrfîyye'den naklen Tatarhâniiyye'de de böyle­dir.

Allahu Ekber lafzını, kâf-ı fârisî ile Allahu Egber şeklinde okumuş oba, namaza başlamış olur. Muhıyt'te de böyledir.

Tekbir ile namaza başlanabilmesi için de, tekbirin ayakta veya ayakta olmaya yakın bir şekildeki rükû' halinde söylenmiş ol­ması gerekir. Aksi ıalde, tekbirle bile namaza başlanılmış olmaz. Zâhidî'de de böyledir.

Hatta, oturduğu yerden tekbir alıp da, sonra ayağa kalkmış olan kişi de, namaza başlamış oîmaz.

Fakat, bir kimsenin, ayakta durmaya gücü yettiği halde, nafile namazları oturduğu yerde kılması ve tekbîrini de oturduğu yerde alması caiz olur. Serâhsi'nin Muhıyt'mde de böyledir.

İmânı-ı A'zam Ebû Hanîfe (R.A.) 'ye göre, muktedî'nin tek­birinin, imâmın tekbirine (bitişik gibi) yakın olması gerekir. îmâmeyne göre, muktediî, imâm tekbir aldıktan sonra, tekbir alır. Fet­va da İmâmeyn'm kavli üzeredir. Maden'de de böyledir,

«Bu iki durumun da caiz olduğunda ihtilaf yoktur. Sahih olan da budur. İhtilaf, sadece hangisinin daha efdal ve daha evla olduğu hususundadır.» denilmiştir. Tebyîn'de de böyledir.

Muktedî'nin tekbirinin, imâmın tekbirine«,yakm olması sö­zü, parmağı hareket ettirince üzerindeki yüzüğün de hareket etmesi -gibi iki tekbirin de bir anda alınması demektir.

tmâmeyn'e göre, uzaklıktan kasıt ise, muktiedînin, Allah lafzı­nın başındaki elifi, imâmın söylediği AJlahu Ekber lafzının sonunda­ki re harfine ilave edip bitiştirmesidir. Musaffa'da da böyledir.

imâma uyan kimse, imamla birlikte tekbir alır ve Allah laf­zını imâmla birlikte söylemiş olmasına rağmen, ekber lafzını Ondan önce bitirmiş olursa, Fakîh Ebû Ca'fer'e göre, o kimse, namaza baş­lamış olmaz ve esahh olan da budur.

Keza, imâma rükû'da yetişen bir kimse, Aliahu Ekber der; fa­kat Allah lafzını ayakta iken, Ekber lafzını da rükû'a varınca söyle­miş olursa, bu kimse namaza başlamış olmaz.

İmâma uyan kimsenin, henüz imâm tekbir almadan önce Allah demesi halinde, Zahİrü'r-Rivâye'de, namaza başlamış olmayacağı hususunda icma' vardır.

Bir kimse, imâmdan önce tekbir almışsa, sahih olan kavle göre, eğer o kimse, alidığı tekbirle imâma iktidaye niyyet etmiş ise, namaza başlamış olmaz.

Fakat, bu kimse, o tekbirle imâma uymaya niyyet etmemiş ise, kendisi, tekbaşına kılacağı namaza başlamış olur. Serahsf'nin Mu-hıytfSnde de böyledir.

îftitah tekbiri hususunda efdal olan, bir kimsenin, imâma yetiştiği zaman tekbir almasıdır.

Sahih olan kavle göre, imâma birinci rek'atte yetişmiş olan kimse, imâmın iftitâh tekbirinin faziletine yetişmiş olur. Hasr'da, Ebû Yûsuf babmda'da böyledir.

îmânı rükû'da iken, ona yetişen bir kimse, ayakta tekbirini İthr da,, onunla rükû' tekbirini de irâde eylerse namazı caiz olur. Bu niyyeti de gereksiz olur. Serahsî'nîn Muhıyt'inde ide böyledir.

bir   kimsenin farsca alması mekruh olur. Muhıytfte de böyledir.bibleri muşturmuştur.

Keza, bu ihtilâf, sadece arabca üe farsça arasında değildir; Türkçe, Zenciceğ,Habeşce, Nabtîce ve benzeri... arabca dışındaki bütün diller arasında geçerlidir. Kâdîhân'da da böyledir.

Mebsût-u Veb'iî'de : «Ahras ve ümmî, hiç bir şey söyüyemez iseler, niyyetleri ile namaza başlamış olurlar. Dillerini oynatmaları lazım değildir.» denilmiştir. Tebyîn'de de böyledir. [22]

 

Kıyam 
 

Kıyam, farz ve vacib namazlarda farzdır. Cevheretü'n-Ney-ytoe ve Sirâcül - Vehhâc'da da böyledir.

Ayakda durmanın (kıyanım) haddi; bir kimsenin, iki elini uzattığı zaman, dizlerine yetişemez olması halidir.

Kıyam esnasında, özürsüz olarak   ayaklardan birinin üze­rinde durmak mekruhtur. Özürlü olan kimsenin, böyle sadece bir ayağının üzerine durması, mekruh olmaz ve namazı caiz olur. Cevheretü'n - Neyyire ve Sfoacül - Vehhâc'da da böyledir. [23]

 

Kıraat
 

Ebû Hanife İRA.) 'ye göre, farz olan kıraat, kısa da olsa bir âyet okumaktır. Muhiyt'te de böyledir. Hulâsa'da : «esahh olan bu­dur.» denilmiştir. Tatarhâniiyye'de de böyledir.

Kısa bir âyet okumakla iktifa eden, günahkâr olur. İkâ-ye'de de böyledir.

Ebû Hanîfe'ye göre, Cenâb-ı Hakkin, iki kelimeden meyda­na gelen  (=Süımne kirtile), keyfe kadde-Sümme nazara) gibi, âyetti celilerini okumanın caiz olması hususunda, âlimler arasında ihtilâf vardi

Bir kimsenin, nıüd hâmmetânî gibi bir keii-meden veya (=sâd), û (= nûn), J (=kâfJ gibi bir harften meydana gelmiş olan âyetleri okuması hakkında da, meşâyih arasında ihtilâf vardır. Musaffa'da da böyledir. Esahh olan ise, bunların caiz olmamasıdır. Ibn4 Melik'in Şerhü'I - Mecma'ında M böyledir. Keza, Zahiriyye'de de, Slrâcıi'I - Vehhâc'da da, Fethül -Kadîr'de de böyledir.

Bir kimse, iki rek'atte de, âyete'I - kürsî veya müdâyene âyeti gibi uzun bir âyet okumuş olsa, bu kimsenin namazı, bütün âlimlere göre caizdir. Muhıyt'te de böyledir. Esahh plan da budur. Kâfî'de de, Münyetü'l - Musallî'de de böyledir.

Kıraatin haddine gelince, bize göre, harfleri tashih, (güzel telaffuz etmek' elbette yapılması gerekli bir iştir. Bir kimse, şayet harfleri lisanı ile tashih ederek okur fakat bunu kendisi bile işit­mezse, o kıraatle namazı caiz olmaz. Bu, meşâyihin umumunun alıp benimsediği görüştür. Muhıyfte de böyledir. Muhtar olan da budur. Sirâciyye'de de böyledir. Sahih olan da budur. Nikâye'de de böyle­dir.

Hayvan keserken besmele çekme, yeminde istisna, talak, (boşama), ıtak (köle azadı), karısına karşı yemin etme ile alış - veriş gibi hususlarda da yukarıdaki kaide geçerlidir. Yani, söylediğini kendisi işitmezse, bunlar geçersizdir.

Farz namazlarda. Kıraatin yeri iki rek'attır. Muhıyt'te de böyledir.

Bu iki rek'atm, ük iki rek'at, son-iki rek'at veya değişik rek'atler olması müsavidir. Namazın iki rek'atli, üç rek'atli veya dört rek'atli olması da müsavidir.   Şeyh Ebi'I - Mefcârim'in Nfikâye

Şerhi'nde de böyledir.

Bir kimse, namazda, hiç bir rek'atte kıraat etmese veya yal­nız bir rek'atte kıraat etmiş (Kur'ân okumuş) bulunsa, kimsetnin namazı fesada gider. Şemnî'de de böyledir.

Vitir namazının ve nafile namazların bütün rek'atlerinde kir'aat (Kur'ân okumak) farzdır. Muhıyt'te de böyledir.

Namaz içinde, uyuyarak Kur'ân okumuş olmak, caiz olmaz. ZahîHyye'de de böyledir.

Farsça kıraatte bulunmak caiz olmaz. Ancak, İmâm Ebû Yûsuf (R.A. ve İmâm Muhammed (R.A.3 'e göre, bir özre dayalı ola­rak bu caiz olur. Şeyh Ebî'l - Mekârim'in Nikâye Şerhi'nde de böy­ledir.

İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, farsca ve diğer dillerle kıraat etmek caizdir ve sahihtir. Ancak, İmâmı A'zam'm da sonradan İmâmeyn'in kavline rücû' ettiği rivayet olunmuştur. Buna da itimad edilir. Hidâye'de de böyledir. Esrâr'da : «îhtiyânm budur.» denilmiştir.

Tahyık'ta : «Muhakkik âlimlerin hepsinin seçtiği de budur. Fetva da bunun üzerinedir.» denilmiştir. Şeyh Ebil - Mekârîm'in Nikâye ŞerhS'nde de böyledir. Sahih olan budur Mecma'u'l - Bah­reyn'de de böyledir. [24]

 

Rükû
 

Rükû'da vacib olan had : Kişi, eğilmesini tamamlayınca, ona, rükû' ediyor denilebilmesidir. ŞÖyleki, o kimse, ellerini uzattı­ğı zaman, diz kapaklarını tutabilmelidir. Sürâcül - Vehhâc'da da böyledir.

Tam bir rükû' yapmadan, deve çöker gibi, kıyamdan secde­ye gitmek yanlış ise de, rükû'dan bedel olarak yinede caiz olur. Kam­bur olan bir kimsenin kamburluğu, rükû' derecesine erişmişse, rü-kû'u yerine getirmek için başı ile işaret eder. Hulâsa'da da, Tecnîs'-de de böyledir.

Rükû'nun vakti, kirâti bitirdikten sonradır: Sahih olan bu­dur. Muhıyt'te de böyledir. [25]

 

Secdeler.
 

İkinci secde de, birinci secde gibi, icmâ'ı ümmetle farzdır. Zâhid'î'de de böyledir.

Secdeyi, sünnete tam uygun olacak bir şekilde eda edebil­miş olmak için, alnı ve burnu birlikte yere koymak gerekir. Bunlar­dan birini, bir özür sebebi ile yere koyamamış olmak, mekruh değil­dir. Bir kimse, hiç bir özrü olmadan, almm yere koymuş fakat bur­nunu koymamışsa, bu da, bil - icmâ' caizdir; fakat mekruhtur.

Bir kimse, bunun aksini yapmışsa, yani, burnunu yere koymuş fakat alnını koymamışsa İmâm Ebû Hanîfe (R.AJ göre, yine böyle­dir. Yani caizdir, fakat mekruhtur. İmâmeyn'e göre ise, bu kimsenin namazı caiz değildir. Fetvâ'da bunun üzerinedir.

Bir kimsenin, secde ederken, bir Özrü olsun veya olmasın, yanağını veya çenesini yere koyması caiz olmaz.

Şayet, namaz kılan kimse, Özürlü bulunduğu için, alnını ve bur­nunu yere koyamıyorsa, o kimse secde yapmaz; namazını imâ iîe kı­lar. Hazânetü'l - Müftîyn'de de böyledir.

Bir kimse, sadece burnu ve burnunun sert olan kemiği üze­rine secde ettiği zaman, namazı caiz olur; fakat, burnun yumuşak olan uc kısmı üzerine secde edildiği zaman, namaz caiz olmaz. Sirâ-cü'I - Vehhâc ve Cevheretü'n - Neyyire'de de böyledir.

Bir kimse, ot, saman, pamuk, yumuşak döşeme veya kar üzerine secde ettiği zaman, alnı ve burnu istikrar bularak, sabit du­rur ve sertliği hissederse, secdesi caiz olur. Fakat, bu uzuvları istik­rar bulmaz da, bastırdıkça aşağı doğru inmeye devam ederse, secde­si caiz olmaz.

Çamur üzerine secde edilmiş olsa, eğer çamur yerde ise, caiz olur, değilse caiz olmaz.

Serîr, yani koltuk, kanepe ve benzeri şeyler üzerine secde edilmez.

Çuval üzerine secde etmek caizdir. Hulâsa'd a da böyledir. Buğday ve arpa üzerine secde yapılınca, bu caiz olur.

Darı, sarı darı veya dühn denilen bir cins darı ile pirinç üzerine secde edilirse, bu caiz olmaz. Fakat, şayet bu   saydığımız şeylerle atılmış pamuk, çuval içine konmuş olursa, üzerlerine secde yapmak caiz olur. Sfcrâcüfl - Vehhâc'da da böyledir.

Namaz kılmakta olan bir kimsenin üzerine, secde edilmiş olsa, bu secde caiz olur. Fakat, üzerine secde edilen şahıs, namaz kıl­mamakta veya secde eden kimsenin kıldığı namazı kılmamakta ise, Üzerine yapılan secde caiz olmaz.

Bir kimsenin, özürsüz olarak; uyluğunun üzerine secde et­mesi caiz olmaz. Fakat, bir özürden dolayı, uyluğu üzerine secde et­mek caizdir.

Bir kimsenin, dizlerinin üzerine secde etmesi, özürlü de ol­sa, özürsüz de olsar caiz değildir. Hulâsa'da da böyledir.

El, yerde bulunduğu takdirde, avucun üzerine secde etmek caiz olur. Esahh olan budur. TebyînMe de böyledir.

Bir kimse, ölünün sırtı üzerine secde etmiş olsa, eğer ölü­nün üzerine keçe veya yün örtülmüş ve secde eden kimse de ölünün bedenini hissetmezse, bu secde caiz olur. Eğer, ölünün vücudunu hissederse, secde caiz olmaz. Serahsî'riin Muluyt'inde de böyledir.

Bir kimsenin secde ettiği yer, ayaklarının bulunduğu yer­den bir kerpiç boyu veya iki kerpiç boyu yüksek, olursa, o kimsenin secdesi caiz olur; daha^fazla yüksek olursa, secdesi caiz olmaz. Zâ-hidt'de de böyledir.

Bir kerpicin yüksekliği ise, dörtte bir arşındır. SirâciTl -Vehhâc'da da böyledir.

Hüccet'de : «Sesde edilen yerde, çokça, diken veya cam kı­rıkları olsa da secde eden kimse, başını oradan kaldırıp, başka bir yere koysa, bu şekikle yapılmış olan secde caiz olur. Ancak, bu ikin­ci bir secde sayılmaz, bilakis bu iki hareket tek bir secde olur, Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir kimse, secde esnasında, ellerini ve dizilerini yere koy- i mayı terk etmiş olsa, ittifakla namazı caiz olur. Sirâcü'I - Vehhâc'da da böyledir.

Secde eden bir kimse, secde esnasında, ayaklarını yere koy-masa, secdesi caiz olmaz.   Şayet, özürsüz olarak,   secde esnasında, ayaklarının birini yere koymuş olsa, bu idurumda, secdesi kerahatle caiz olur. Münye Şerhi'nde de böyledir.

Ayağı yere koymak, ayak parmaklarını yere koymak demek­tir. Bir kimse, tek bir parmağını yere koymuş olsa bile secdesi caiz olur.

Parmakları değil de, ayağının üst kısmını yere koyan kimsenin secdesi de caiz olur. Bir kimse, yerin dar olmasından dolayı, secde esnasında, sadece ayağının birini yere koymuş olsa, bir ayağının üzerinde ayakta durmasının caiz olduğu bu durumda da, secdesi caiz olur. Hulâsa'da da böyledir.

Bir kimse, uyuyarak secde yapmış olsa, o secdeyi iade eder. Fakat, rükû ve secde esnasında uyumuş olan kimsenin, hiç bir şeyi iade etmesi  gerekmez. Serahsî'nin Muhıyfünde de böyledir.

Secde esnasında, alnını, küçük bir taşın üzerine koymuş olan kimsenin secdesi, eğer, alnının çoğu yere değiyorsa caiz olur; alnının çoğu yere değiniyorsa, o kimsenin secdesi caiz olmaz. TecmSs' de de böyledir. [26]

 

Ka'deî Ahîre  (Son Otu­ruş) :
 

Son ka'dede, teşehhüd miktarı oturmak farzdır.

Teşehhüd : et - Tahıyyâtü föÜâhi.    yi, sonuna   kadar oku­maktır. Sahih olan budur.

Hatta, imâma uymuş olan bir kimse, imâmdan önce, et - Tahiy-yatfı bitirerek konuşmuş olsa, yine namazı tamamdır, Cevheretü'n -Neyyire'de de böyledir.

Son ka'de, farz namazlarda da, nafile namazlarda da farz­dır. Hatta, bir kimse, iki rek'at namaz kılsa da sonunda oturmasa ve kalkıp gitse, bu kimsenin namazı fasid olur. Hulâsa'da da böyledir.

Fakat, bir kimsenin, namazdan kendi isteği ile çıkması, farz değildir. Sahih olan da budur. Tebyîn'de, Aynî, Şerhu'l - Kenz'de ve fıkıh kitablarının ekserisinde de böyledir. [27]

 

Namazın Vacibleri
 

Farz olan, üç ve dört rek'atii namazlarda, kıraati, ilk iki rek'ata tayin etmek vacibtir.

Hatta, bir kimse, dört rek'atii farz namazda, Kur'ân'ı unuta­rak ilk iki rek'atte değil de son iki rek'atte veya ilk iki rek'atin biri ile son iki rek'atin birinde okumuş bulunsa, o kimsenin, sehiv sec­desi yapması vacib olur. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Namazda, Fâtihâ ve zamm-ı sûre okumak vacibtir.

Zamm-ı sûre veya onun yerini tutacak üç kısa veya bir uzun âyeti, farz namazın ilk iki rek'atında ve fâtihâ'dan sonra okumak da vacibtir. Nehrül - Fâık'ta da böyledir.

Vitir Namazının ve nafile namazların her rek'atinde, kıraat (- Kur'ân okumak) vacibtir. Bahrü'r - Râıfc'ta da böyledir.

Fatihayı, sûre'den önce okumak vacibtir. Nehrül-Fâık'ta da böyledir.

Birinci veya ikinci rek'atte, Fâtihâ'yı unutup, zamm-ı sûre­yi okuduktan sonra, bu durumu hatırlayan kimse; zahirü'r- rivâyeye göre, Fâtihâ'yı okur ve arkasından yeniden zamm-ı sûre okur. Mu-hıyt'te de böyledir.

Yatsı namazının ilk iki rek'atinde, Fâtihâ'yı okumayıp zam­m-ı sûre okuyan kimse, son iki rek'atinde bunları iade etmez.

Fakat, eğer bu kimse, Fâtihâ'yı okumuş olur fakat zamm-ı sûre okumamış bulunursa, bu durumda, son iki rek'atte, Fâtihâ'yı ve zam-ı sûreyi okur. Ve o kimse, bunları açıktan okur. Sahih olan da budur. Hİdâye'de de böyledir.

Bir kimse, yatsı namazında ilk iki rek'atte, hiç bir şey okumadığı zama, son rek'atlerde Fâtihâ ve zamnı-ı sûreyi okur. Ve bunları açıktan okur. Ayrıca da sehiv secdesi yapar. FetâvâyÜ Kâdî-hân'ın, Sehiv Secdesi Bölümü'nde de böyledir,

ilk iki rek'atte Fâtihâ'yı iktisar edip, her rek'atte yalnız bi­rer defa okumak da vacibtir. Münye'de de böyledir.

îlk iki rekatte veya onların sadece— birinde, Fâtihâ'yı arka arkaya iki defa okuyan kimsenin, sehiv secdesi yapması lazım gelir.

Bir kimse, Fatihâ'dan sonra zamm-ı sûre okur ve ondan sonra da tekrar Fâtihâ'yı okursa, o kimsenin, sehiv secdesi yapması gerekmez. Zahîriyye'de ve Tecnîs'de de böyledir. Esahh olan da bu­dur. Zahidî'de de böyledir.

Her rek'atta tekrarlanan fiillerin, her birinde tertibe riayet etmek de vacibtir. .Secdeler gibi... veya, bütün namazlarda rek'atle-rin sayısı gibi... Hatta, birinci rek'atteki secdelerden birini unutan kimse, o secdeyi namazın sonunda kaza etmiş olsa, caiz olur.

Keza, mesbûk (imâma sonradan uyan kimse>, imâm nama­zım bitirdikten sonra, namazının kalan kısmım kendisi keza eder. Bize göre bu böyledir. Şayet, tertib vacib değiî de farz olsaydı, o, te­hir edilmiş olurdu. Yani, imâma sonradan uyan kimsenin, yetişme­diği rek'atJeri sonradan kaza ettiği gibi, tertibe riayeti unutan kim­senin, de bunu namazın sonunda kaza etmesi gerekir.

Fakat, her rek'atte kıyam (=ayakta durmak), rükû ve her na­mazın ka'de-i ahîresiı (=son oturuşu) gibi tekrarsiz olarak meşru' kılınmış olan fiillerde; tertib farzdır. Hatta, kıyâm'dan Önce rükû' etmiş olan veya rükû'dan önce secde etmiş bulunan kimselerin na­mazı caiz olmaz

Keza, bir kimse, teşehhüd miktarı oturduktan sonra, üzerinde, secde bulunduğunu veya benzeri bir durum olduğunu hatırlasa, o oturuşu batıl olur. Tebyin'de de böyledir.

Rükû'dan doğrulma sırasındaki kıyamda, itidalin farz ol­madığında icma' vardır. İmâm Ebû Hanife İRA.) ve İmâm Muham-mede lR.A.)e göre böyledir. Zahirîyye'de de böyledir.

İki secde arasındaki oturuşta da durum aynıdır. Yani, tama-ninet farz değildir. Kâfi'de de böyledir.

Rükû'da, secdelerde ve bütün rükünlerde itidal farzdır. Bunlarda, itidal, binefsihi farzdır. İmâm Kerhî'de, İmâmı A'zam (RA) ve İmâm Muhammed CR.A.) 'in sözleri üzerine, bunların farz olduğunu söylemiştir. Zahîriyye'de de böyledir. Sahih olan da bu­dur, îbnî Emirul - Hac'm Mtinye Şerhİ'nde de böyledir.

Ta'dil-i erkân: Bütün azaların sakinleşmesi, mafsalların (= bedendeki eklem yerlerinin^ muHamin olması (= yani her uz­vun bütün hareketlerinin durması) demektir.

Ta'dil-i erkân'm en az miktarı ise, bir defa «Sübhânallah» di­yecek kadar durmaktır. Ayni Şerhül - Kenz'de ve Nehrü'l - Fâık'ta da böyledir.

Ka'deiûlâ (—birinci oturuş) da, teşehhüd miktarı oturmak da vaoibdir. Bu, dört ve üç rek'aîüi namazlardadır. Ve müddet, iki­nci secdeden, başın kaldırılması ile başlar. Esahh olan da budur. Zâhîrtyye'de de böyledir.

Ka'de-i ûlâ'da olduğu gibi, ka'de-i ahire'de de teşenhütde bulunmak (=et - Tahiyyat'ı okumak) vaciptir. Sirâcül VehhAc'a göre, sahih olan budur. Serâhsî'nin Muhıyt'ine göre ise, bu esahhtır. Teşehhüd, et- Tahiyyat'ı okumaktır, ki şöyledir.

Zahidî'de de böyledir.

Bu, teşehhüd, bize, Abdullah bin Mes'ûd tarafından nak­ledilen teşehhüddür. Bu teşehhüdü okumak, Ibn'i Abbâs'm (R-A*~ hümâ) naklettiği teşehhüdü okumaktan evladır. Hidâye de de boy-

Teşehhüd'ün lafzı ile, elbette, teşehhüd'de olan manaları kasdetmek gerekir. Sanki, o kimseyi AİIahu Teâlâ diriltiyor o da, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz'e, kendi nefsine ve evliyaıülaha lAi-lah Dostlarına) selam veriyor... Zâhîdfde de böyledir.

Selamın lafzı da (yani: «es-selâmü aîeyküm ve rahmetul-lah» demek) vacibtir. Kenz'de de böyledir.

Vitirde Kunut Dualarını okumak vaciptir. Bayram Namaz-Ianndaki tekbirler de vacibdir. Sahih olan dâ budur. Hatta, bunların îerkedilmesi halinde, sehiv şeddeleri vacib olur.

Aşikar okunacak yerde, açıktan okumak; gizliden okuna­cak yerlerde, gizli okumak da vacibdir. Tebyin'de de böyledir.

Sabah namazının iki rek'at farzında, akşam namazının ilk iki rek'aünde ve yatsı namazının da ilk iki rek'atinde, imâm açıktan okur. îlk iki rek'atten sonraki rek'atlerde İse, imâm gizlice okur. Zâhidi'de de böyledir.

Öğle ve ikindi namazlarında, imâm Arafad'da olsa bile  gizli okur. Cum'a ve Bayram Namazlarında ise, imâm açıktan o-kur. Hîdâye'de de böyledir.

İmâm olan kimse, ramazanda, terâhvih ve vitir namazların­da açıktan okur.

Ancak, yalnız başına namaz kılan kimse, kıldığı namaz gizli oku­nacak bir namaz ise, onun gizli okuması vacibdir. Sahih olan da bu­dur.

Fakat, eğer namaz açıktan okunacak bir namaz ise, bu durumda tek başına namaz kıüan kimse   muhayyerdir. Dilerse, açıktan okur ki bu daha efdâldir. Ancak, bu durumda, da açıktan okuması, imâm gibi mübâlağlı olmalıdır. Çünkü, onu dinleyen biri bulunma­maktır. Tebyîn'de de böyledir.

Açıktan okurken, imâm kendisini yormaz. Bahrü'r - Raik'ta da böyledir.

İnsanların duyma  ihtiyacından fazla sesini yüksel­ten imâm günahkar olur. Çünkü, imâmın açıktan okumasının sebe­bi, ancak, dinleyen cemaatin kalplerinde huzur hasıl olması, tedeb-bür ve tezekkür meydana gelmesidir. Sirâcül - Vehhâc'da da böy­ledir.

Namaz için lüzumlu olan zikir de açıktan söylenir. İftitah tekbiri gibi  ...iftitah   tekbiri, farz olmamasına rağmen, namazın başladığına bir alamet olsun diye vaz' olunmuştur.

İntikâl tekbirleri de böyledir. İmânı olan kimse, bu tekbirleri her eğriliş ve .doğruluşfa, açıktan getirir. Fakat, namazı yalnız kılan kimselerle, bir imâma uymuş olan kimseler, bu tekbirleri açıktan almazlar.

Bayram namazlarındaki tekbirler gibi bazı namazlara mah­sus olan tekbirler açıktan söylenir. Irak ulemâsının mezhebinde, kunut tekbiri de açıktan alınır. Hidâye Sahibi ise, bu tekbiri gizli söylemeyi İhtiyar etmiştir.

Teşehhüd okumak, «âmin» demek ve teşbihleri söylemek gibi, yukarıda söylediğimiz zikirlerin dışında kalan şeylerse, açıktan okunmaz. Bahrü'r- Râık'ta da böyledir.

Gece kılacağı bir namazı unutarak terk eden kimse, onu gündüz kaza etmek için, imâm olur ve gizli okursa; sehiv secdesi yapması gerekir.

Fakal, bu kimse, gündüz kılınacak bir namaz için, imâm ola­rak kıidınrsa, gizli okur; açıktan okumaz. Şayet ununtur da açıktan okursa, sehiv secdesi yapması lazım gelir Fetâvây* Kâdlhân'ın, sehiv Secdeleri Bölümü'nde de böyledir.

Münferidin, bu namazları kaza ettiği zaman, açıktan okun­ması gereken namazlarda, nasıl okuması gerektiği hususunda me-sâyih arasında ihtilaf doğmuştur. Esahh olan ise, bu gibi namazlarda açıktan okumanın ehdal olduğudur. Muhıyt'te ve Kâfi'de de böy­ledir. Şemsü'I - eimme ve Farü'l islâm da bunu ihtiyar etmiştir. Kâdihân da: «Sahih olan budur.» demiştir. Zehıyre'de de: «Bu esah-hdır..» denilmiştir. Tebyin'de de böyledir.

Hulâsa'da, Asıl'dan naklen: «Bir kimse, yalnız başına na­maz kılarken, Fâtiha'yı veya zamm-ı sürenin bir kısmını okuduktan sonra, bir başka şahıs gelir ve o kimseye uyarsa, imâm Fatihâ'yı ikinci defa ve açıktan okur.» denilmiştir. Bahrü'r - Râık'ta da böy­ledir.

Fakat, gündüz kılman nafilelerde, gizli okumak vacibdir.

Gece nafile kılan kimse ise, muhayyerdir. (Dilediği gibi okur.) Zâbidi'de de böyledir.

Açık ve gizili okumanın hududunda da itilaf edilmiştir. Fakıyh Ebû Ca'f er ve Şeyhü'l - İmâm Ebû Bekir Muhammed bin Fadl: «Açık okumanın en aşağı derecesi, başkasına duyurmak; gizli okumanın en aşağı derecesi ise kişinin kendi duyacağı kadar oku-masıdır.» demişlerdir. İtimatta bu kavledir. Muhıyt'te de böyledir. Sahih olan da budur. Vikaye'de ve Nikâye'de de böyledir. Alimle­rin ekseriyetinin almış olduğu görüş debudur. Zahidi'de de böyle­dir.

Bir kimsenin, dudakları oynasa ve bir başka kimse de ona iyice yaklaşıp, kulağını onun ağzına tuttuğu halde, onun sesini an­cak işitiyorsa fakat onun okuduğunu anlamasa, buna, Mücemcek ( = pek anlaşılmayan söz, açıklık kazanmıyan haber,) denir. [28]

 

Namazın Sünnetleri:
 

İftitah tekbiri için elleri kaldırmak, Elleri kaldırırken parmakların arasını açmak, İmâm olan kimsenin tekbiri açıktan alması, Sübhânekeyi gizli okumak, Eüzüyü ve Besmeleyi gizüi okumak, Fâtihâ'dan sonra «âmin»i gizli söylemek, Sağ eli sol el üzerine koyarak, elleri göbek altında bağlamak, Rükû'a giderken tekbir almak, Teşbihleri üçer defa söylemek,

Rükû'da elleri ile diz kapaklarını tutmak ve bu sırada, parmak­lan açık bulundurmak,

Secdeye giderken tekbir almak, Secdede dirsekleri yere koymamak, Secdede, karnını uyluğu üzerine koymamak, Secdede, üç defa teşbih etmek, , Secdede, elleri ve dizleri yere koymak, Otururken, sol ayağı yere yayıp sağ ayağı dikmek, Rükû'dan tam doğrulmak (kavme

İki secde arasında tanı oturmak (celse), Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Kavme'de ve celse'de tamaninet de sünnettir. Tamanînet: kav­me ve celse esnasında, bedenin sakinleşmesi ve «sübhanallah» diye­cek kadar, bu şekilde durması demektir. İbn-i Emîrü'l - Hâc'ın MÜn-ye Şerhi'nde de böyledir.

Peygamber (S.A.Vi Efendimize salavat getirmek. Ve o'na dua-olmektir. [29]

 

Namazın Edebleri:
 

Ayakta iken secde yerine bakmak, Rükû'da iken ayakların üstüne bakmak, Secdelerde iken burnun ucuna bakmak. Otururken kucağına (uylukların üstüne) bakmak,

Sağına selâm verirken, sağ omzuna; soluna selam verirken, sol omzuna bakmak,

Esnerken ağzını kapamak.

Güç yettiği kadar öksürmemek. Bahrü'r - Râik'ta da böyledir. [30]

 

Namazın Keyfiyyetî  (=Nâmaz Nasıl Kılınır?)
 

Namaza başlamayı murad eden kimse, önce tekbir alır ve baş parmakları, kulak yumuşaklarının hizasına varıncaya kadar ellerini kaldırır. Tebyin'de de böyledir.

Tekbir alırken başını eğmez. Hulâsada da böyledir.

Fakîh Ebû Câ'fer: «Bu kimse, ellerinin içini kıbleye karşı çevirir; parmaklarının arasını açar; ellerini kaldırır ve başparmak­ları, kulak yumuşakları hizasında istikrar bulduğu zaman tekbirini

alır.» demiştir.

Şemsü'I - Eimme Serahsî ise: «Meşâyih'in âmmesi bu görüşte­dir.» demiştir. Muhıyt'te de böyledir.

Namaza başlayacak olan kimse, ellerini tekbirden önce kal­dırır. Esahh olan da budur. Hfdâye'de de böyledir.

Vitir'deki Kunut Tekbiri ile Bayram Namazlanndaki tek­birler de böyledir. Bunlardan başka, hiç bir tekbirde eller kaldırıl­maz, el - ihtiyar Şerhü'l - Muhtâr'da da böyledir

Sahih olan kavil üzere, bize göre, namaza girmeyi murad eden kimse, şayet ellerini kaldıracak olsa, yine namazı fasid olmaz. Sirâcü'l - Vehhâc'da da böyledir.

Kadınla  bu tekbirler esnasında  ellerini, omuzları hizasına kaldırırlar. Sahih olan budur. Hfdâye'de ve Tebyîn'de de böyledir.

Erkekler, tekbir esnasında ellerini kaldırdıkları zaman parmaklarım tam bir şekilde birbirine bitiştirmedikleri gibi, tam bir şekilde açmazlar da. Bilakis, hali üzere bırakırlar ve parmaklar kapalılıkla açıklık arasında kalır. Nihâye'de de böyledir. İtimad edilen kavil de budur. Muhıyt'te de böyledir.

Tekbir aldığı halde, ellerini kaldırmış bulunan kimse, tek­biri bittikten sonra, artık ellerini kaldırmaz. Fakat, bu hali tekbir alırken hatırlarsa-, ellerini kaldırır.

Bir kimsenin, kaldırılması sünnet olan yere kadar ellerini kal­dırmaya gücü yetmezse, ellerini gücünün yettiği yere kadar kaldı­rır.

Bir kimsenin, sadece bir elini kaldırmaya gücü yeterse, o elini kaldırır.

Eğer, bir kimsenin, ellerini sünnet olan yere kadar kaldırmaya gücü yetmez fakat daha yukarıya kaldırmaya gücü yeterse, öylece k?3dırııvTebyin'de de   böyledir.

Mebsût'ta: «Bir kimse, «Allah» lafzının başındaki elifi medde-derse ( — uzun okursa' namaza başlamış olmaz. Bunu, kasden ya­parsa, o kimsenin, kâfir olmasından korkulur.»  denilmiştir.

Keza, ('Ekber» lafzının «elifi» ni veya «Be» sini uzatırsa, o kim­se, yine namaza başlamış olmaz.

Bir kimsenin «Allah» lafzının «He» sini ve «Ekber» lafzının «Re» sini uzatması da hatadır.

«Allah» lafzının «lam» mı uzatmak sevaptır.

«Allahu Ekber» de «He» cezm edip «Allah Ekber» şeklinde okumak da hatadır. Fethü'l - Kadîr'de de böyledir.

Bir kimse, Allahu Ekber lafzının hemzelerini uzattığı za­man, bu hal şek ( = şüphe) yerinde olduğundan, namazı bozulur.

Ekber lafzında «Be» ile «Ra» arasında bir elif getirerek birazcık uzatmak, bazılarına göre, namazı ifsad eder; bazılarına göre ise, ifsad etmez. Nihâye'de de böyledir.

Namaz kılan kimse,    sağ elini    sol elÜnftı üstüne koyarak, ellerini göbeği altında bağlar.

Muhıyt'te, İmâm Hâzerzâde'den naklen: «Namaz kılan kim­se, tekbir aldıktan sonra, sağ elini sol elinin üzerine kor ve ellerini göbeğin altında bağlar.» denilmiştir. Nihâye'de de böyledir.

Kadın, ellerini göğüslerinin üzerine koyar. Münye'de de böyle­dir.

Kendisinde sünnet olan zikir bulunan her kıyamda, elleri bağlamak da sünnettir. Sübhâneke'yi, Kunut dualarını okumak ve cenaze namazını kılmak gibi...

Bayram tekbirlerim almak gibi... kendisinde sünnet olan zikir bulunmayan kıyamlarda ise, elleri bağlamayıp salıvermek sün­nettir. Nihâye'de de böyledir. Sahih olan da budur. Hidâye'de de böyledir. Şemsü'l - Eimme Scrahsî, Sadrü'l - Kebir Bürhânü'l - Eim-me ve Sadrü'ş - Şehid Hüsâmü'd - Dîn de bunla fetva vermişlerdir. Muhıyt'te de böyledir.

întd'kâl'da sünnet olan zikir söylendiği sırada, rükû' kay­mesinde, ellerin salıverilmesi gerektiğinde, ulemânın ittifakı var­dır. Ebî Mükânim'in Nikâye Şerhi'nde de böyledir.

Âlimlerimizin ekserisi, ellerin bağlanmasını istihsân etmiş­lerdir. (Güzel görmüşlerdir.) Hulâsa'da da böyledir. Musaffâ'da da «Bu sahihtir» denilmiştir. Ebî Mükârîm'm Nikâye Şerhi'nde de böyledir.

El bağlamanın şekli şudur: Sağ avucun içi, sol elin dışına ko­nur; bas parmak ve küçük parmak ile sol bilek tutulur; geri kalan parmaklar ise, kol üzerinde serbest bırakılır.

Ayakta dururken, münasip olan, iki ayağın arasını dört parmak kadar açmaktır. Hulâsa'da da böyledir.

Namaz kılan kimse, ellerini bağiadıktan sonra «Sübhaneke» yi okur:

Hidâye'de de böyledir.

İmâm da, muktedi de, münferîd de «Sübhaneke» yi okur. Tatarhâniyye'de de böjdedir.

Asıl'da ve Nevâdîr'de «ve celle senâük» zikredilmemiştir. Muhıyt'te de böyledir.

Tahrîmeden (= iftitah tekbirinden) sonra da, senâ'dan (sübhâneke'yi okumaktan) sonra da tevcih edilmez. (Yani: «Alla.-hümme innî veccehtü...»' duası okunmaz.) Şeyh Ebî MekârimUn Nikâye Şerhi'nde   de böyledir.

Evlâ olan, bu duayı tekbirden önce de okumamaktır. Böylece o duâ, niyyete ilave edilmemiş olur. Sahih olan da budur. Hidâye'de de böyledir.

Namaz kılan kimse, sonra «eûzü çeker.

Eûzü'nün şekil şudur.

(Eûzü billahi min eş-şeytânirracîm)

Muhtar olan da budur. Hulâsa'da da böyledir. Fetva da böyle verilir. ZâhÜdî'de de böyledir.

Alimlerimizin görüşüne göre, eûzü'yü gizlice çekmek sün­nettir. Zehıyre'de de böyleedir.

İmâm Ebû Hanife (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'e gö­re, eûzü çekmek, senâ'nm (sübhâneke'nin) haricindedir ve kıraate tabidir. Hatta, mesbûk (eûzü'yü, yetişemediği rek'atlerin kaza etmi-ye kalkınca çeker. Namaza, imâm ile başlayan kimseler ise, böyle değildir.

Bayram namazları kılınırken, mesbûk eûzü'yü tekbirlerden sonraya bırakır. Hidâye'de ve ekseri metinlerde böyledir.

Eûzü, ancak namazın başlangıcında çekilir. Namaza başla­dığı halde, eûzü'yü çekmeyi unutarak. Fâtiha'yi okumaya başlayan kimse, artık dönüp eûzü çekmez. Hulâsa'da da böyledir.

Namaz kılan kimse, sonra «Besmele» çeker.

«Bismillâhi'r - Rahmâni'r - Rahîm» Kur'ân-ı Kerîm'den bir âyettir. Sürelerin aralarını ayırmak için indirilmiştir. Zahîriyye'de de böyledir.

Besmele'yi, namazda, zamm-ı sûre yerine okumak mekruh­tur.

Farz olan kıraat, sadece  Besmele çekmekle eda edil­miş olmaz, Cevheretü'n - Neyyire'de de böyledir.

Besmele, her rek'atin başında okunur. Bu, Ebû Yûsuf (R. A.) 'un kavlidir. Muhıyt'te de böyledir. Huccet'de: «Fetva bunun üzerinedir.» denilmiştir. Tatarhâriiyye'de de böyledir.

Fâtihâ ile sûıe arasında besmele çekilmez. Vikâye'de ve Ni-kâye'de de böyledir. Sahih olan da budur. Bedâi ve Cevheretü'n -Neyyire'de de böyledir.Sonra Fâtihâ okunur.Sirâc'ül - Vehhâc'da da böyledir.

Namaz kılan kimse, Fâtihâ'yı bitirdikten sonra «âmin» der. Sünnet olan, âmn'i gizli söylemektir. Muhıyt'te de böyledir.

Âmîn kelimesinde, iki lügat vardır: Med ve kasr C=uzat-mak ve kısaltmak). Âmîn kelimesinin manası: îstecib I  duamızı - kabul et) demektir.

Âmin kelimesinde, mim harfini şeddeliyerek «âmmîn» şeklinde okumak, fahiş bir hatadır. Fakat, bu kelimeyi şeddeli olarak «am-mîn» şekiiııde okuyan kimsenin de namazı bozulmaz. Fetva ıda bu­nun üzerinedir. Çünkü bu lafız, Kur'ân'da mevcudtur. Tebyîn'de de böyledir.

Münferîd, İmâm ve İmâma uyan kimselerin hepsi de, «âmin»'i i, gizli söylemek hususunda müsavidirler. Zâhidî'de de böyledir.

İmâma uyan kimse, öğle ve ikindi namazları gibi açıktan okunması gereken bir namazda,, imâmın «veleddâlîn» dediğini du­yarsa bazı meşâyihimiz: «O kimse âmin demez» demişlerdir. Fakflı Ebû Ca'fer el - Hîndivânî ise: «O kimse âmin der.» demiştir. Muhiyt-te de böyledir.

Cum'a ve bayram namazlarında, imâma uyan bir kimse, imâma uyan başka kimselerin âmin dediği işitirse, kendisi de âmin der. İmâm Zahîrü'd - Dîn de: Âmîn der» demiştir. Fetâvâ'dan nak­len, Sirâcü'l - Vehhâc'da da böyledir.

Sonra, namaz kılan kimse Fâtihâ'ya, bir sûre veya üç âyet zam­meder:

îbn-i Emiri'l - Hâcc'm, Miinye Şerhi'nde de böyledir.

Uzun bir âyet de, bir sûrenin  veya üç kısa âyetin ye­rini tutar. Tebyîn'de de böyledir.

Namaz kılan kimse, kıraatten sonra rükû'a varır:

Sahih mezheb de budur. Hulâsa'da da böyledir.

Câmius - Sagir'dc : «Namaz kılan kimse, eğilirken tekbir alır.» denilmiştir. Hidâye'de de böyledir. Tahâvî ise: «Bu sahih'dir. demiştir. Mî'racü'd - Dirâye'de de böyledir.

Namaz kılan kimse, rükû için eğilmeye başladığı esnada, tekbire de başlar; eğilmesini tamamladığı sırada, tekbirini de biti­rir. Muhıyt'te de böyledir.

İmâm, rükû' ve diğerlerinin tekbirlerini açıktan alır. Bu «zâhirü'r - rivâyedir. Tatarhâniyye'de de böyledir.    Hulâsa'da da:

«Esahh o] an budur, denilmiştir.

Namaz kılan kimse, tekbirdeki «ra» harfini cezm eder Ç=yani Harekesiz okur.)  Nihâye'de de böyledir.

Namaz kılan kimse, iki eli ile dizlerine dayanır. Hidâye'de de böyledir. Sahih olan da budur. Bedâ'ı'de de böyledir.

Namaz kılan kimse, rükû'da dizlerine dayanırken, parmak­larının arasını açar, Bu halin halicinde parmakları açmak, menduh değildir. Secde halinin haricinde ise, parmakların arasını kapatmak da mendup değildir. Bu iki halin dışında, parmaklar, kendi halle­rine terkedilrüer. Hidâye'de de böyledir.

Rükû'a varan kimse, sırtını dümdüz eder. Hâttâ, sırtının üzerine bir bardak su konulmuş olsa, orada dökülmeden durur. Rükû'a varan kimse, başını eğmez ve kaldırmaz. Başı ile belif aynı hizada dümdüz dtrur. Hulâsa'da da böyledir.

Rükû' esnasında, dizleri de yay gibi bükmek mekruhtur.

Kadın, rükû'a az eğilir; dizlerine dayanmaz; parmaklarını açmaz ve parmaklarını kapalı bir şekilde, uyluklarının üzerine koyar Dizlerini büker ve dirseklerini böğründen uzaklaştırmaz. Zahidi de de böyledir.

Rükû'a varan kimse, üç defa «Sübhane Rabbiye'l azim» der Bu, teşbihin en az söyleneceği miktardır. Aslında, bir kimse, teşbihi tamamen terk etse veya sadece bir defa söylemiş olsa; bu da caiz­dir fakat mekruhtur.

Namaz kılan kimse, bütün azaları mutmain olduktan sonra başıjni rükû'elan kaldırır.

Ancak, bu durumda, azaların sakin olmasını terk eden kim­senin namazı da, İmâm-ı A'zam (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'e göre. caizdir. Hulâsa'da da böyledir.

Bir kimse, imâm olup namaz kıldırmakta ise, rükû'dan doğ­rulunca, bil- icam' «Semî'allahü limen ha m i deh' der.

Namaz kılmakta olan kimse, muktedi ise, «Semi'allahû li men hamiden» demez; «Atiahümme Rabbena Iekel - hamd» der; bunda ihtilaf yoktur.

Namaz kılmakta olan kimse münferid ise, esahh olan kavle göre, bunların her birisini de söyler. Muhıyt'te de böyledir. İ'timâd edilen de budur. Tatarhaniyye'de de böylddir Esahh olan da budur. Hidâye'de de böyledir,

Sonra, başka bir rivayette de: «bu iki teşbihi cem eden kim­se, tesmi'ci doğmlurken okur. doğrulunca da «Rabbena lekel -hamd» der. denilmiştir. Zahidi'de de. böyledir. Sahih olan da budur.

Kınye'de de böyledir.

Muhammed bin Yûsuf'dan, «Rükû'dan doğrulurken semi'al - lahü limen hamideh demeyen kimsenin durumundan sorulunca, O: «Kalktıktan sonra bunları söylemez» demiştir.

Keza intikal hallerinde zikredilmesi gereken teşbihler, bu -durumlarda söylenmemiş olursa, başka yer ve durumda da söylen­mezler. Rükû'dan secdeye -inerken, kiyâm'dan rükû'a eğilirken söy­lenmesi gereken tekbirleri söylememek gibi... Veya, secde teşbih­lerini, başını secdeden kaldırdıktan sonra söylemek gibi.

Hasılı, her şeyi kendi yerinde yapmaya riâyet etmek gerekir. Yetime'den naklen Tatarhaniyye'de de böyledir.

Namaz kılan kimse, «semi'allahû ti men hamideh»  dediği zaman, en sonraki «he» harfini cezm eder; bu «he» deki harekeyi belli etmez. Hüccet'ten naklen Tatarhaniyye'de de böyledir.

Namaz kılan kimse, rükû'dan doğrulup, dümdüz olduğu zaman, tekbir allir ve secdeye gider.

Hidâye'de de böyledir.

Tekbire, eğilmeye başladığı sırada başlar ve secde de iken Üç defa «sübhâne Rabbiye'l - a'la» der; ki, bu en az miktardır Mu-hıyt'te de böyledir.

Bu gibi teşbihleri, rüku da ve secdelerde üçten fazla söyle­mek müstehabtır. Bu fazla teşbihleri, tek sayıda bitirmek de müste-habtır. H3dâye'de de böyledir,

Rükû' ve sücûddaki bu teşbihlerin, en azı üç, ortası beş ve en mükemmeli de yedi defa söylemektir. ez-Zâd'de de böyledir.

Ancak, imânı olan kimse, cemaati usandırmamak için fazla miktarda söyleme?. Hidâye'de de böyledir.

Bir kimse, secdeye varmayı murad ettiği zaman, önce yere, en yakın olan uzvunu kor. Şöyle ki: O kimse, evvela iki dizini, son­ra iki elini, sonra da burununu ve daha sonra alnını yere kor.

Secdeden kalkmak istediği zaman ise, önce alnını, sonra bur­nunu, sonra da ellerini ve daha sonra da dizlerini kaldırır.

Namaz kılan kimse, normal olduğu zaman böyle yapar; fa­kat, buna gücü yetmiyecek durumda ise, mümkün olanı yapar; me­selâ: Önce ellerini, sonra dizlerini koyar. Veya sağ dizini önce, sol dizini  sonra koyar. Tebyin'de de böyledir.

Namaz kılan kimse, secde esnasında, ellerini kulaklarının hizasına koyar. Parmaklarının uçları kıble istikametinde olur. Ayak parmaklarının uçları da kıble istikametinde olur.

Secde esnasında, ellerin ayasına dayanılır. Dirsekler ise, böğür­lerden ayrı tutulur. Kollar yere serilmez. Hulâsa'da da böyledir.

Namaz kılan kimse, karnını dizlerinden uzak tutar. Hidâ­ye'de de böyledir.

Kadınlar, rükû'da ve secdelerde, kollarını yanlarından uzak-laştırmazlar; secdelerde, karınlarını uyluklarının üzerine koyarlar. Hulâsa'da da böyledir.

Bu hususlarda, cariye de hür kadın gibidir. Ancak, cariye iftitah tekbîrinde, ellerini erkekler gibi kaldırır. SÜrâcü'İ - Vehhâc' da da böyledir.Sonra, başım kaldırır ve tekbir alır.

Burada sünnet olan, oturması tamam olana kadar, nama? kılan kimsenin başım kaldırması dır. Bize göre, bu oturuşta, sünnet olan bir zikir yoktur. Cecheretü'n - Nfeyyire'de de böyledir.

Bir kimse, oturmasını tamamlamadan ikinci secdeyi yap­mış olsa, İmâm-ı A'zam (R.A.) ve îmâm Muhammed CR.AJ'e güre bu da caiz o3ur. Hidâye'de de böyledir.

Secdeden başım kaldırmak, bir rükû'n değildir. Aslında, rükû'n itikâlidir. Çünkü itikâl olmayınca, ondan sonrakinin olması da mümkün değildir. Ve, bu intikâl de, ancak başı kaldırmakla mümkün olur. Bundan dolayıdır ki, başın kalması gerekir. Hatta, başı kaldırmadan intikâl mümkün olmuş olsaydı, o kimsenin nama­zı caiz olurdu. Meselâ : Yastık üzerine secde eden kimsenin önünden yastık kaldırılınca alnının yere dokunması gibi... Nİhâye'de de böy­ledir.

Bası kaldırmanın derecesi hakkında ihtilâf edilmiştir. Ebû Hanife (R.A.) dan rivayet edildiğine göre: Doğrulmuş olma hali, eğer oturuş durumuna yakınsa, bu caizdir. Fakat durumu yere daha yakınsa, bu caiz değildir. Tebyin'de ide böyledir. Esafih olan da budur. Hidâye'de 4e böyledir.

Ebû Yûsuf (R.A.) tan rivayet edildiğine göre: Bir kimse, başını kaldırdığı zaman, o kimseye «başım kaldırdı» deniüebilirse, bu miktar kaldırmış olması caizdir. Muhıyt'te :«Bu esahhtır» denilmiş­tir. Tebyîn'de de böyledir. Sahih olan da budur. Bedâf de de böy­ledir.

Sonra tekbîr alır ve İkinci secde içfcn eğilir.

İkinci secde de, birinci secdedeki gibi teşbih eder, Muhıyt' te de böyledir.

Sonra, secdeyi tamamlayınca ayağa kalkar.

Bu kalkış esnasında oturmaz. Elleri ile, yere de dayanmaz. Ancak, eHeri ile dizlerine dayanır, Muhıyt'te de böyledir. Bize göre, bir özrü olmayan kimsenin  bu dayanmayı terk etmesi müste-habtır. Meşhur olan kitablarm çoğunda da böyledir. Bahrü'r -.Râık' ta da böyledir.

Bir kimsenin, bu kalkış esnasında oturmasında veya yere dayanmasında da  şafii mezhebinde' olduğu gibi bir beis yok­tur. Zchîriyye'de de böyledir.

Namaz kılan kimse, ikinci rek'ati de birinci rek'at gibi kılar. Yalnız, bu ikinci rek'atte, iftifah tekbiri almaz ve eûzü çek­me/.. KudrûH'de de böyledir.

Namaz kılan kimse, ikinci rek'atm ikinci secdesinden başını kaldırdığı zaman, sol ayağını yere serer.

Ve namaz kılan kimse, yere serdiği bu sol ayağının üzerine oturur. Sağ ayağını da dikerek, parmak uçlarını kıbleye doğru çe­virmiş olur. Ellerini uyluklarının üzerine koyar. Ellerinin parmak­larını ise yayar. Hidâye'de de böyledir. Diz kapaklarını tutmaz. Esahh olan da budur. Hulâsa'da da böyledir.

Kadın ise, sol kalçasının üzerine oturur. Ve iki ayağım da sağ tarafından çıkarır. Hidâye'de de böyledir.

Ve İbni Mes'ud'ım Rivayet ettiği Teşehhüdü okur. Kâîi'de de böyledir.

Namaz kılan kimse, bu teşehhüdden sonra, hiç bir şey oku­maz. Serahsînin Muhıyt'inde de böyledir.

Tahiyyat'ı okuyan kimse, «eşhedü en lâ ilahe illallah» lafzı­na varınca, şehadet parmağı ile işaret eder. Muhtar olan kavle göre ise, işaret etmez. Hulâsa'da da böyledir. Fetva da bunun üzerinedir. Müzmerât, Kübrâ'dan böyle nakledilmiştir. Âlimlerin çoğu da bu işareti  doğru görmemişlerdir. Münyetü'l - Mü Eti ise, bu işa­reti mekruh saymıştır. Tebyîn'de de böyledir.

Namaz kılan kimse, Teşehhüd'ü okuduktan sonra ayağa kal­kar.

Muhıyt'te de böyledir.Cellâbî'de: «Oturur vaziyette iken ayağa kalkmak, secde halinden ayağa kalkmak gibidir.» denilmiştir. Tahâvi ise: «Kalkar­ken, elleri ile yere dayanmasında bir beis yoktur.» demiştir. Zâhî-dî'de de böyledir.

Namaz kılan kimse, ayağa kalktığı zaman, son iki rek'atde de, ilk iki rek'atte yaptığı gibi kıyam, rüku' ve secde fillerini yapar. Muhıyt'tc de böyledir.

Son rek'atlerde, secde Fâtihâ okunur. Kâfi'de de böyledir.

Son rek'atlerde, Fâtihâ'dan sonra, ilave olarak bir şey oku­mak mekruhtur. El - İhtiyar Şerhü'l - Muhtardan naklen, Sirâcül -Vehhâc'da da böyledir.

Namaz kılan kimse, bu son iki rek'atte, bir şey okumayı ve teşbihi terk etmiş olsa, o kimse üzerine bir şey lazım gelmez. Bunla­rı sehven okumamış olsa da, sehiv secdesi gerekmez. Fakat, bunları okumak daha efdaldır. Sahih olan rivayet de.budur. Zehıyre'de de böyledir. îtimad edilen kavil de. budur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böy­ledir. Esahh olan da budur. Muhiyt'in Kıraat Bölümü'nde ide böyle­dir. Bu kavil şahindir ve zâhirü'r - rivâyedür. Beda'i'de de böyledir.

Bu son iki rek'atte susmak mekruhtur. Hulâşa'da da böyle­dir.

Namaz kılan kimse, ka'de-î ahire de oturur.

Bu oturuş, birinci oturuş gibidir. Hidâye'de de böyledir.

Bu oturuşta da, teşehhüd'ü okur. Teehhüdden sonra da Pey­gamber (S.A.V.) Efendimize salavat getirir. Muhıyt'te de böyledir.

İinâm Muhammed (R.A.J 'den : «Peygamber (S.A.V.) Efen-diımz'e nasıl salavat getirileceği» soruldu, O da : «Salavât getirecek kimse der.» dedi.

Bazıları, demeyi kerîh görmüşlerse de, sahih olan bunun kerîh olmadığıdır. Tebyîn'de de böyledir.

Namaz kılan kimse, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz'e salât-ü selâmı tamamladıktan sonra; kendisi, ana - babası ve bütün mü'min-leriçin istiğfar eder. Hulâşa'da da böyledir.

Namaz kılan kimse, kendisi için ve başkaları için ruâ eder. Sadece nefsi için dua etmesi doğru olmaz. Sünnet olan da, hem ken­disine ve hem de başkalarına dua etmektir. Tebym'de de böyledir.

Namaz kılan kimse, daha sonra «Rabbena âtinâ...» duasını, sonuna kadar okur. Hulâşa'da da böyledir.

Namaz kılan kimse, insanların sözlerine benziyen sözlerle dua etmez. Ve kullardan isteme manâsını içine alan, bir şekilde, de duA etmez. Meselâ : «Allah'ım!... Benî filân kadınla evlendir.» diye

duâ etmez. Çünkü bu, insanlarm sözüne benzemektedir.sözü ise, insanların sözüne benziy eni erden değildir.sozu birinci cinstendir. Hidâye'de de böyledir.

Bu gibi lafızlarla duâ etmek caiz değildir. Sahih olan da budur. Hidâye Şerhi Aynî'de de böyledir.

Bir kimse, namazda (=AtDah'un, benî büyük bir mal ile rızklandır.l diye duâ etse, namazı fasid olur.

Fakat, eğer  = Allah'ım beni  ve hada rıziklandır) demiş olsa veya buna benzer bir şeyle duâ mîş bulunsa namazı fasid olmaz. Müzmarât'ta da böyledir.

Velvâliciyye Kitabında : «Bir kimsenin, namazda, ezberle­miş olduğu duâ ile duâ etmesi münasip olur. Çünkü, —aksi takdir­de— duâ eden kimsenin lisanına, insanların söylediklerine benzeyen şeylerin gelmesiyle, namazının bozulmasından korkulur,» denilmiş­tir. Tatarhaniyye'de de böyledir.

Bu zikrettiğimiz şeylerin hepsi de namazı ifsad eder.

Namazın sonunda en az teşehhüd miktarı oturmamak, na­mazı bozar. Fakat, teşehhüd miktarı oturmuş bulunan kimsenin, na­mazı artık tamamdır. Bu kadar oturmakla namazdan çıkmış olur. Tebyîn'de de böyledir.

Hz. Ebû Bekir (R.A.)'den rivayet edilmiştir : Hz. Ebû B»-klr (R.A.), Peygamber (S.A.V.) Efeııdimiz'e :

«Yâ Rasulaİlah!... Bana bir duâ öğretiniz de, onu namazda okuyayım.» deyince : Peygamber (S.A.V. Efendimiz, O'na :  diye duâ et.» buyurmuştur.

 İbn-i Mes'ûd (RA'(o duadan  şu kelimelerle duâ eder­di.

Nihâye'de de böyledir.

Namaz kılan kimse namazın sonunda; diye duâ etmesi de müstehab olur. Huccet'ten naklen, Tatarhâniyye'-de de böyledir.

Namaz kılan kimse, bundafn sonra, iki tarafına selâm verir.

Selamın birini sağ tarafından, diğerini de sol tarafından ve­rir. Birinci selamda, yüzünü, sağ yanağının beyazlığını görünceye kadar, sağ tarafa çevirir.

İkinci selamda ise, yüzünü, sol yanağının beyazlığım görünceye kadar sol tarafına çevirir. Kınye'de : «Esahh olan da budur.» denil­miştir. Şeyh Ebîl - Mekârim'in,  Nikâye Şerhi'nde de böyledir.

Namaz kılan kimse, selâm verirken : «Es-selamü aleyküm ve rahmetttllâh» der. Mufuyt'te de böyledir.

Muhtar olan, es-selâm lafzının başında, elif ve lâm (= harf-i ta'rif) bulunmasıdır.   Teşehhüd'de de böyledir.   Zahîriyye'de de

böyledir.

Bize göre, bu selâmın sonunda «... ve berekâtüh» dememek gerekir.

Selâm verirken sünnet olan, ikinci selamda, birinci selâ­ma nisbeten sesi biraz azaltmaktır. Muhıyt'te de böyledir. En gü­zeli de budur. Tebyîn'dc de böyledir.

Namaz kılan kimse, eğer sağma selam verdikten sonra, aya­ğa kalkar ve bu durumda da konuşmaz ve mescidden de çıkmamış bulunursa, oturup soluna da selam verir. Hüccet'den naklen Tatar-hâniyye'de de böyledir. Sahih olan, yönünü kıbleden dönmüş olan kimsenin, selam lafzım söylememesidir. Kınye'de de böyledir.

Bir kimse, önceden sol tarafına selam vermiş olursa, o kim­se konuşmadan sağ tarafına da selam verir. Sol tarafına vermiş ol­duğu selamı ise yenilemez. Fakat, bu kimse, Önce önüne selam ver­miş olursa, sol tarafına da selam verir. Tebyîn'de de böyledir.

Muktedî'nin selam vermesi hususunda, ihtilaf edilmiştir, Fakîh Ebû Ca'fer : «Muhtar olan, muktedînin, imâm sağma selam verinceye kadar beklemesidir. İmâm, sağma selam verince, muktedî de sağma selam verir. İmâm soluna selam verince de muktedî solu-lıa selam verir.» demiştir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Selam veren kimse, selam verdiği tarafla bulunan, melek­lere ve mü si umanlara —selam vermeye— niyyet eder. Zâhidî'de de böyledir.

Namaz kılan kimse, selam esnasında, zamanımızın kadınlarına ve kendisi ile birlikte namaz kılmakta olmayan kimselere niyyet et­mez. Sahîh olan da budur. Hidâye'de de böyledir.

İmâma uyan kimse, selam esnasında, yukarıda zikrettikle­rimizle birlikte, imâma selam vermeye de niyyet eder. Eğer, imâm muktedî'nin sağ tarafında ise, sağ tarafında bulunanlarla bir­likte, imâma selam vermeye de— niyyet eder. İmam eğer, mukte­dînin sol tarafında ise, sol tarafında bulunanlar içinde, imâma da niyyet eder.

İmâm eğer, muktedî'nin önünde ise, sağ tarafmdakilerin içinde, önadaselam vermeye niyyet eder. Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) 'tın kavlidir. İmâm Muhammed (R.A.) 'e göre, muktedî, her iki tara­fına selam verirken de imâma selam vermeye niyyet eder. Mu­hıyt'te de böyledir. Bu kavil, Ebû Hanîfe (R.A.) den de rivayet edil­miştir. Câfî'dc de böyledir. Fetvalarda da sahih olan budur. Tatar-hâniyye'do de böyledir.

Münferîd (= yalnız başına namaz kılan kimse sadece me­lekleri selamlamaya niyyet eder. Ve bu niyyetinde, meleklerin sayısını belirtmez. HSdâye'de de böyledir.

Öğle, akşam ve yatsı namazlarında selam verdiği zaman, imâmın oturup beklemesi mekruhtu; sünnetleri kılmak için ayağa kalkar. Ve, âmâm olan bu kimse, nafileyi, farzı kıldığı yerde kılmaz; Sağ.tarafında, sol tarafında veya arka tarafında kılar. îmâm dilerse, sünnetleri evine dönüp orada kılar. Münferîd veya muktedî olan musallînin, farz namazı kıldığı yerde durup, nafileleri orada kıl­ması ve duâ etmesi caizdir. Keza, bu kimselerin, nafileleri kılmak için, yerlerinde kalmaları, arkalarına çekilmeleri veya sağ veya sol taraflarına çekilerek —oralarda namaz kılmaları müsavidir ve bunların hepsi de caizdir.

Sabah ve ikindi gibi, sonunda nafile olmayan namazlarda, imâmın, yönü kıbleye karşı olduğu halde, bulunduğu yerde bekleme­si mehruhtur. Bu durumu,   Peygamber (S.A.V.)    Efendimiz, bid'at olarak isimlendirmiştir.

İmâm, bu gibi hallerde muhayyerdir. Dilerse, güneş doğana ka­dar oturur, ki bu efdâldir Şayet, hizasında, sonradan gelip de na­maz/kılmakta olan kimse yoksa, bu oturuş esnasında, imâm yönünü cemâate döndürür. Fakat, böyle bir kimse var ise, imâm, sağ tarafı­na veya sol tarafına döner. Bu hüküm, yazın da kışın da aynıdır. Sa­hih olan da budur. Hulâsa'd a da böyledir.

Huccet'de ; «İmâm, öğle, akşam ve yatsı namazlarında, gecik­meden sünneti kılmaya başlar; uzun uzun duâ ile meşgul olmaz.» denilmiştir. Tatarhâniyye'de de böyledir. [31] [32]

 

Kıraat
 

Seferde, ıztırar halinde, kıraatin sünnet olan miktarı, tat-maz kılan kimsenin Fâtihâ'yı ve dilediği bir sureyi okumasıdıi*. Iz-tirar : Yolculukta, acele etmek; hazerde ise, vaktin dar olması ve nefsi veya malı hakkında, bir korku taşımak gibi hallerdir. Bu du­rumlarda, vakti geçirmeyecek veya —korkudan—emîn olacak kadar okumak gerekir. Zâhidî'de de böyledir.

Seferde ve ihtiyar halinde kıraatin, sünnet olan miktarı ise : -Sabah namazında Bürûc Sûresini ve emsallerini okumaktır. İhtiyar halinde maksat, vakitte genişlik bulunması, emniyet ve karar halinin olması demektir. Mezkûr sureler okumakla, seferde kısa okumaya verilen ruhsatlarla, kıraatte sünnet olan miktarın gözetilmiş olma­sı hallerinin, arası cem edilmiş olur. İbnî Emîri'I - Hâc'ın Münye-tül - Musallî Şerhi'nde de böyledir.

Öğle namazında, kıraatin sünnet olan miktarı da, sabah na­mazı gibidir. İkindi ve yatsı namazlarında ise, bundan biraz daha kısa okunur. Akşam namazında ise, cidden kısa süreler okunur. Zâ­hidî'de de böyledir.

Hazerde Kıraatin sünnet olan miktarı : Sabah namazında, Fâtihâ'dan sonra, iki rek'atte kırk veya elli âyet okumaktır. Câ-miü's - Sağîr'de zikredüdiğine göre. Öğle namazındaki kıraat miktarı da sabah namazı gibidir. Asü'da ise : «Ondan daha aşağıdır.» denil­miştir.

Kıraatin sünnet olan miktarı, ikindi ve yatsı namazlarında, Fâ­tihâ'dan başka yirmi ayettir.

Akşam namazında ise, Fâtihâ'dan sonra ilk iki rek'atin her bi­rinde, bir kısa sûre okumak sünnettir. Muhiyt'te de böyledir.

Hazerde, sabah ve öğle namazlarında, tıvâl-i mufassalı (= uzun sûreleri), ikindi ve yatsı namazlarında, evsât-ı Mufassalı t = Orta uzunluktaki sûreleri), akşam namazında ise, kısâr-ı muJa»-sah (kısa sûreleri) okumak sünnettir. V'kâye'cle de böyledir

Uzun sûreler, Hııcurât'tan Bürûc Sûresine kadar olan sûre­lerdir.

Or.ta uzunluktaki sûreler, Büruc'dan Lem Yekun'e kadar olan sûrelerdir.

Kısa sûreler ise, Lem YekünMen Kur'ân'm sonuna kadar olan sûrelerdir. Muhiyt'te, Vikâye'de ve Münyetü'l - Musallfde de böyle­dir.

Yetîme'de : «Bir kimse, ikindi namazını, mekruh vakitte kılıyor cisa bile, uygun olan, sünnet olan miktarda kıraat etmektir.» denilmiştir. Tatârbâniyye'de de böyledir.

Vitir namazında, Fâtîhâ'dan sonra, hangi sûrelerin okunma­sı gerektiği konusu üzerinde durulmamıştır. Mi'râcü'd - Dftrâyede de böyledir.

Vitir namazını kılan kimsenin Fatihadan sonra  dilediği sûreyi okuması, güzel görülmüştür. Muhıyt'te de böyledir.

Fakat, Peygamber (S.A.V) Efendimiz, vitir namazım «Seb-bihâ'sme Rabbikel - a'la», »Kul Yâ Eyyühe'î - Kâfirûn» ve «Kul hü-ve'Hahü ehad» ile kılardı. Sen de, bazı günlerde, teberrüken vitir na­mazını bu sûreleri okuyarak kıl, bazan da, Kur'ân'm diğer sûrelerin­den ayrılmış olmaktan kaçınmak için, diğer sûreleri de oku. Teh-zîb'de de böyledir.

İmâm olan kimsenin, müstehab olan kıraatin üzerine, bir miktar daha ilave ederek onu ziyadeleştirmesi uygun olmaz. Cemaa­te ağırlık vermemelidir. Kıraat, müstehab olan miktara ulaşıp ta­mamlandıktan sonra, imâm onu hafifletir. Tahavî'den naklen Muz-marât'ta da böyledir.

Sabah namazının birinci rek'atında, ikinci rek'atinden daha uzun okumak, bil'icmâ' sünnettir.

İmâm Muhammed (R.A.3  : «Bütün namazların ilk rek'atle-rinde, ikinci rek'atlermden daha uzun okumak, bana daha sevimli­dir.» demiştir. Fetva da bunun üzerinedir. Z&hı'dî'de ve Mi'râcû'd -Dirâye'de de böyledir. Huccet'de de, fetva için bu kavil alınmıştır. Tatarhâriiyye'de de böyledir.

Cunı'a ve Bayram Namazlarında, iki rek'at arasındaki kı­raat Farkı üzerinde ihtilâf edilmiştir. Bedâi'de de böyledir.

Bu hususta bazı âlimler : «Bu iki rek'at arasındaki fark, üçde bir ve üçde iki nisbetinde olmalıdır : Üçde iki, birinci rek'atte; üçde bir de, ikinci rek'atte okunmalıdır.» demişlerdir.

Tahâvî Şerhü'nde ise : «Uygun olan, birinci rek'atte otuz âyet, ikinci rek'atte ise, on veya yirimi âyet okumaktır.» denilmiştir Mu­hıyt'te de böyledir.

Bu ölçü, yukardaki «üçde bir, üçde iki» kavüni açıklamaktadır. Ev!â olan da budur. Aslında, birinci rek'atte okunan miktar ile ikin­ci rek'atte okunan miktar arasındaki farklılık, daha fazla olsa; me­selâ : Bir kimse, birinci rek'aîte uzun bir sûre, ikinci rek'atte de üç âyet okumuş olsa, bunda da hüküm bakımından bir beis yok­tur. Zahîrîyye'de de böyledir.

Câmiü's - Sağîr'in bazı şerhlerinde : «îkinci rek'atte, birin­ci rek'atten üç veya daha fazla bir miktarda uzun âyet okuma ha-linde, bunun caiz olacağında hilaf yoktur; ancak bu mekruhtur. An­cak, aradaki fark, üç âyetten az olursa, bu durum mekruh da değil­dir.» denilmiştir. Hulâsa'da da böyledir.

Murgînânî ise : «Eğer, âyetlerin uzunluğu birbirlerine ya­kın ise, âyetlerin sayısına itibâr olunur. Ancak, âyetler uzunluk ba­kımından birbirlerinden farklı iseler, bu durumda, kelimelerinin —veya— harflerinin sayısına itibâr olunur.» demiştir. Tebyîn'de de böyledir.

Namazlara, muayyen sûre veya âyetler tahsis ederek, —o namazlarda, sadece o sûre veya âyetleri— okumak mekruhtur.

Tahâvî ve İsücâbî : «Bu durumun mekruh olması, böyle yapan kimsenin yaptığı şeyi vacib görüp, başka sûre veya âyetleri okuma­nın caiz olmayacağım sanması, veya başkalarım okumayı mekruh görmesi halindedir. Böyle olmada, bu süreleri, kendisine kolay gel­diği için veya teberrüken (yani, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz on­ları okumuş olduğu için) okursa, bunda bir kerahat yoktur. Yine de, zaman zaman, —câhil kimseler, başkalarının okunmasının caiz olmayacağını sanmasınlar diye— başka âyet veya sûreleri de oku­mak şarttır. Tebyîn'de de böyledir.

Efdal olan, farz olan namazların her rek'atinde Fâtihâ'yı ve ilk iki rek'atte— bir sûrenin tamamım okumaktır.

Âciz olan kimse, bir sûreyi, iki rek'atte de okuyabilir. Hulâ-m'da da böyledir.

Bir sûrenin, âyetlerinden bir kısmını, bir rek'atte, diğer kıs­mını da başka bir rek'atte okumak hususunda «bu mekruh olur» da denilmiştir; «mekruh olmaz» da denilmiştir. Sahih olan ise, bunun mekruh olmayışıdır. Zahîriyye'de de böyledir. Mekruh olmamakla beraber münasip olan, böyle yapmamaktır. Böyle yapılmış olma­sında da bir beis yoktur. Hulâsa'da da böyledir.

Hüccet'de : «Birinci rek'atte bir sûrenin sonunu, (mesela : Âmene'r - resulü'yü), ikinci rekatte de kısa bir sûreyi (meselâ ; (Kul hüvellahü ehad'i okumak mekruh olmaz.» denilmiştir. Tatar-hâmyye'de de böyledir.

Eğer, suretim sonu okunan kısa sürenin tamamından daha uzun ise, heı iki rek'atte de, sûre sonlarından okumak, kı­sa sûrenin tamamını okumaktan efdâidir. Ancak, tamamı okunan sûre, —bu sûre sonlarından— daha uzun ise, onu okumak efdâidir. Zehıyre'de de böyledir,

Namaz kılan kimse, «Müdâyene âyeti» gibi uzun. bir âyet okumak isterse, böyle uzun bir âyet okumasından, kısa bir sûre miktarına baliğ olan, üç âyet okuması, daha sahihdir. Tatarhâniyye' de de böyledir.

Aralarında bir veya iki sûre bulunan, iki sûreyi bir rek'atte cem etmek (yani, bu iki sûreyi bir rek'atte okumak) mekruhtur.

Fakat, aralarında sûreler bulunan bu iki sûreyi, iki  ayrı  rek'atte okumak mekruh değildir.

Bazıları : «Bu iki sûre arasında, tek bir sûre var ise, bunları,  birbirini takip eden iki rek'atte okumak mekruhtur.» demişler­dir.

Bazıları da : «—Bu iki sûrenin aralarında bulunan  sûre uzun ise,  aralarında iki kısa sûre bulunduğu halde bunları okumak mekruh olmadığı gibi  bu durumda da mekruh değildir.» demişler­dir. Muhıyt'te de böyledir. Hulâsa'da da böyledir.

Bazıları ise : «Rek'atin birinde bir sûre, diğerinde ise baş-. ka sûre okunursa, asla mekruh olmaz. Fakat, ikinci rek'atte, birinci rek'atte okuduğu sûrenin üst tarafında bulunan bir sûreyi okumak mekrûtur.» demişlerdir.

Keza, namaz kılan   kimsenin, ikinci rek'atte,   birinci1 rek'atte okuduğu âyetten daha üst tarafta bulunan bir âyeti okuması da mek-. ruhtur. Aynı rek'atte, önce bir âyet okuyup, ondan sonra da, daha üst tarafta bulunan başka bir âyeti okumak da mekruhtur.

Aralarında bir veya iki âyet bulunan âyetleri, bir rek'atte veya iki rek'atte cemstme (yani bu durumda olan âyetleri bir rek'at­te okuma) halinde de sûreler hakkında söylediğimiz —hükümler— geçerlidir. Muhıyt'te ide böyledir.

Yukarıda söylediğimiz hükümlerin tamamı, farz namazlar­la ilgilidir. Bu durumlarda, sünnet namazlarda kerâhat yoktur. Mu­hıyt'te de böyledir.

Namaz kılan bir kimse, birinci rek'atte bir sûre okusa, ikin­ci rek'atte ise, bu sûre ile aralarında —rsadece— bir sûre bulunan başka bir sûreyi okumaya başlasa veya bu kimse ikinci rek'atle, bi­rinci rek'atte okuduğu sûrenin üst tarafında bulunan bir sûreyi oku­maya başlamış olsa; muhtar olan kavle göre, o kimse, başladığı sû­reyi okumaya devam eder; onu okumayı kesmez. Zehıyre'de de böy­ledir.

Nomaz kılan kimse, bir sûreyi okumaya başladıktan sonra, başka bir sûreyi okumak istediğinde; eğer, başladığı sûreden bir ve­ya iki âyet okumuşsa, bu sûreyi bırakıp, istediği sûreyi okumaya laması, mekruhtur. Keza, başladığı sûreden bir âyetten az, hatta bir harf bile okumuş olsa, bunu bırakıp başkasını okuması mekruhtur.

Namazda, rükû' için tekbir almış olan kimsenin, rükû'a varma­dıkça, bunu terkedip, okumaya devam etmesinde beis yoktur. Hulâ­sa'da da böyledir.

Bir kimsenin, namazda yalnız Fatihayı okuması veya Fati­ha ile birlikte —sadece-— bir veya iki âyet okuması mekruhtur. Mu­hıyt'te de böyledir.

Namazda, Kur'ân'i hatmeden kimse, birinci rek'atte muav-veneteyn'dcıı (Kul eûzü bi Rabbîl-Felak ve Kul eûzü bi Rabbi'n- Nas'dan) sonra rükû'a gider.   İkinci rek'ate   kalkınca, Fâtihâ'yi ve Bakara Sûresi'nin ilk âyetlerini okur. Iîulâ?a'da da böyledir.

Hüccet'dc : «Kuram Kırâat-i seb'a ile ve rivayetlerin hepsi ile okumak caizdir. Fakat ben, acib kıraatlerle, imâlelerle ve garîb rivayetlerle okumamayı doğru görüyorum. denilmiştir. Tatarhânly-ye'de dc böyledir.

Bir kimse, nafile namazları, oturduğu yerden kılabilir. Bu kimse, rükû' etmek istediği zaman, ayağa kalkar ve rükû'unu yapar. Ancak, efdai olan, rükû' için ayağa kalktığı zaman, o kimsenin bir miktar Kur'an okumasıdır. Eğer, bu durumda, okumazsa veya rükû' için ayağa kalkmazsa veyahut da kalktığı halde, okumadan rükû'a varırsa, bunlarda caizdir. Fakat, rük'û için kalkmak isteyen kimse, tam doğrulmadan rükû1 yaparsa, caiz oîmaz. Hulâsa'da da böyledir. [33]

 

Zelletü'l  Kârî (Namazda Kur'ân Okuyan Kimsenin Hata Etmesi)
 

Bir keKmenin son harftni, diğer kelimenin ilk harfine bitiştir-ırek, okuyucunun hatasmdandır.

Namaz kılan kimse, Kur'an okurken, bir kelimenin son har-fini, diğer kelimenin ilk harfine bitiştirirse, bunu kasden yapmış clsa bile, o kimsenin namazı sahih olan kavle göre fasid olmaz. Me­selâ :

İyyake na'büdü'dc, kef harfini, mm harfine bitiştirerek oku­mak, veya,

Ğayri'l - mağdübi 'aleyhim'de, be harfini, 'ayn harfine bitiştire­rek okumak, veya,

SemiTalIahü İbnen hamideh'de, Allah lâfzının he'sini,, Iâm'a bi­tiştirerek okumak gibi... Bu gibi haller, kasden yapılmış olsa bile namaz bozulmaz. Hulâsa'da da böyledir.

Bir kelime yerine başka bir kelimeyi okumak da okuyanım ha-tasmdandir.

Bir kimse, bir kelime yerine başka bir kelimeyi okur ve bu durumda, eğer mana değişmemiş olursa, namazı bozulmaz :

«İni'I - müslimîne» yerine «imıe'z - zâlimine» okumak veya ben­zerleri gibi...

Bir kimse, birinden diğerini meşakkatsiz ayırma imkânı olan iki harften birini diğerinin yerine okursa ve bu durumda da maıia bozulursa, o kimsenin   namazı, bütün    âlimlerimize göre faşid ulur :

Sad yerine ti ile, salihât'ı tâllhât okumak gibi...

Fakat, Zı ile Dad, Sad ile sin, Ti ile te   harflerinde olduğu ihi bu iki harfin arası meşakkatsiz ayırdedilemezse, bu durumda ler ihtilaf etmişlerdir; ekserisi ise «bu durum namazı bozmaz.» demişlerdir.

Kadı İmâm Ebû'ı - Hasan ve Kadı İmâm Ebû Asım : «Eğer, bu­nu kasdcn yaparsa yani kasden böyle okursa kimsenin namazı bozulur; fakat, düzgün okumak istemesine rağmen, bu iki harfin aralarını ayırd edemezse, namazı bozulmaz.» demişlerdir. Bu kavil kavillerin en adaletlisidir. Vecîzü'l - Kerderî'nin ihtiyar ettiği kavil de bu kavildir.

Bazı harfleri düzgün okuyamıyaıı kimse, bu harfleri güzel okumaya gayret sarf etmelidir; uygun oî an budur. Bu gayreti gös­termezse, mazur sayılmaz.

Bir kimse, bazı harfleri teleffuz edemez ve bu harflerin bulun­madığı âyet de olmazsa, o kimsenin namazı eaiz olur. Ancak, bu kim­se, başkalarına imâm olamaz. Fakat içinde, o kimsenin okuyama­dığı harf bulunmayan âyet var ise, namazda o "âyeti okur. Ve namazı caiz olur. Fakat, böyle bir âyet bulunmasına rağmen, okuyamadığı harfin bulunduğu âyeti okursa, bazıları : «Bu kimsenin namazı caiz olmaz.» demişlerdi". Kâdîhân'da da böyledir. Sahih olan da budur. Muhıyt'te de böyledir.

Harfi hazfetmek de, zelle-î kâridendir :

Hazf, icaz ve tcrhıyn yoluyla olur, mana da değişmezse, bü­tün âlimlere göre namazı bozmaz. Yâ mâlik'i, yâ mâli okumak gibi.

Eğer hazf, îcâz ve lerhıym yönünden olmaz ve mana da bozul­mazsa, yine namazı bozmaz; : Ve lekad ca'ehüm rusülünâ bi'I - bey-jiinat lafzında ca'et'ten te'nin hazfedilmiş olması gibi...

Eğer hazf ten dolayı mana değişirse, bütün alimlere göre namaz bozulur : Femâ Iehüm yü'minûn'da Iâ'nın hazfedilmesi gibi... Ki, bu lafzın aslı lâ yü'minûn'dur. Muhıyt'te de böyledir. Itabiyyede : «Sahih olan budur. » denilmiştir. Tatarhaniyye'de de böyledir.

Bir kimse, ve hüm lâ yuzlemûn fereeyete şeklinde okuyarak, efereeyte'nin eÜf'ini hazf etmiş ve yuzlemım'un mm'unu efereeyte'-nin fe'sine bitiştirirse;; veya yahsebûne nehüm yuhsinüne sım'an şeklinde okuyarak, eniıehüm'ün elifini hazfetmiş ve nun'u nun'a bi­tiştirerek okumuş olsa, namazı bozulmuş olmaz. Zehıyre'de böyledir.

Bir harf ziyâde ederek okumak da zelle-i kâridendir :

Namazda Kur'ân okuyan kimse, bir harf ziyâdeleştirerek okur ve bu durumda mana da bozulmazsa, âlimlerin tamamına göre, namazı fasid olmaz : Bir ye ilâve ederek ve enhâ 'anil münker şeklinde okumak gibi. Hulâsa'da da böyledir.

Hümüllezîne keferû'nun hüm'ünün mün'ini cezmedip ellezî' nin elifini izhar ederek okuyan kimsenin namazı bozulmaz.

Ve mâ haîaka'z - zekere ve'1-ünsâ lafzında da yukarıdaki gi­bi hazfedilerek okunması gereken elifi izhâr edip, zefde i d gam olunmuş bulunan lâm'ı da izhar ederek okumuş olan kimsenin na­mazı da bozulmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Bir harf ilave etmekle mana değişmiş olursa, namaz bozu­lur :

yerine  okumak veya,Yenne  okumak gibi... Veyahut da

lafızlarında birer vav ilavesi ile mananın ve namazın bozulması gibi... Hulâsa'da da böyledir.

Bir kelimeye bedel olarak, başka bir kelime okumak da, namaz­da, Kur'ân okuyan kimse için hatadır :

A Başka bir kelimeye bedel olarak okunan kelimenin manası, yerine okunduğu kelimenin manasına yakınsa ve okunan kdlime Kur'ân' da da varsa, bu şekilde okuyan kimsenin, namazı bozulmaz: el- 'alîm yerine el-hakîm lafzının okunması gibi...

O İmâmı A'zam CR.AJ ve İmâm Muhammed CR.A.)'e göre, bir kelimeye bedel olarak, Kur'ân'da bulunmayan ve fakat manası yerine okunduğu kelimeye  yakın olan başka bir kelimeyi oku­yan kimsenin namazı da bozulmaz. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) buna muhaliftir. O'na göre, bu kimsenin namazı bozulur :

 yerine okumak gibi...

Kur'ân'da bulunmayan ve manaca da yakınlığı olmayan bir kelime, Kur'ân'd an bir kelimeye bedel olarak okunursa, namazı bo­zar. Bu hususta ihtilaf yoktur. Fakat, bu kelimenin tesbîh, tahmîd veya zikir kelimelerinden olmaması da gerekir.

Kur'ân'da bulunmasına rağmen, mana bakımından araların­da yakınlık olmayan   ve değişik okunduğu   zamandaki manasının doğruluğuna inanmanın insanı kafir edeceği kelimelerden birini diğerinin yerine okumak, bütün âlimlere göre namazı bozar :

yerin   okumak ve benzerleri gibi..

Sahih olan budur. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) 'un görüşü de budur. Hu-lâsa'da da böyledir.

Bir kimse, bir şahsın nesebini yanlış okumak suretiyleNisbet ettiği isim Kur'ân'da bulunursa, İmâm Muhammedi (R. A.) 'e göre, bu durumda o kimsenin namazı bozulmaz :

veya gibi... Alimlerimizin tamamı bu görüştedir. Fa­kat, bir kimse şeklinde okursa namazı bozulur. diye okuyunca namazı bozulmaz. Çünkü :

Hz. îsâ'nm babası yoktur; Hz. Musa'nın ise babası vardır. Bu du­rumda, sadece isimde hata etmiş olur. Vecîzü'l - Kerderf de de böy­ledir.

Bedel olmadan bir kelime ekliyerek okumak da hatadır:

Fazla olarak okunan kelime, manayı bozuyorsa ve bu keli­me Kur'ân'da da bulunmakta ise, bu okuyuşun namazı bozduğunda hilaf yoktur: 

okumak gibi...

Fazla olarak okunan kelime, Kur'ân'da bulunmuyor ve manayı da bozuyorsa, bunu okuyan kimsenin namazı da ihtilafsız bozulur :-şeklinde okumak gibi...

Fazla olarak okunan kelime, eğer manayı bozmazsa ve bu kelime Kur'ân'da bulunmakta ise, bil-icrna' namazı bozmaz : şeklinde okumak gibi...

Bu durumda, fazla olarak okunan fakat manayı bozmayan keli­me Kur'ân'da bulunmasa bile âlimlerimizin ammesine göre yine na­maz bozulmaz : okumak gibi şeklinde Muhıyt'te de böyledir.

Bir harfi veya bir kelimeyi tekrarlayarak okumak : 9   Bir harf, şeddelenmek sureti ile tekrar okunmuş olursa, bu okayuş namazı bozmaz : diye okumak gibi...

Fakat, el-hamdü liUah lafzı, üç lâm ile şeklinde okunursa, namaz bozulur.

Bir kelimenin .tekrar okunmasından dolayı mana bozulmaz, namaz da bozulmaz. Fakat bir kdlimenin tekrar okunmasından do­layı mana bozulursa, sahih olan kavle göre, namazın bozulacağında şüpheyoktur

seklinde okumak gibi... Zahîriyye'de de böyledir. Takdim veya Tehir :

Namaz kılan kimse, bir kelimeyi başka bir kelimeden öne alarak dursa veya başka bir kelimeden daha sonraya bıraksa ye bu durumda da mana bozulmazsa, namaz da bozulmaz :lafzını okurken, şehıyk kelimesini Öne geçinpek gibi..; Hulâsa'da daböyledir.

Takdim veya te'hîr yapılması halinde, mana bozulursa, âlim­lerin ekserisine göre, bu durumda namaz da bozulur :

şeklinde okumak gibi... Zahîriyye'de de böyledir.

Namaz kılan bir kimse, iki kelimeyi, diğer iki kelime üze­rine takdim eder ve bu durumda da mana bozulursa, o kimsenin na­mazı da bozulur :âyetini, şeklinde okumak gibi...

îki kelimenin takdim veya te'hiri halinde mana bozulmazsa, na­maz da bozulmaz :

ayetim    şeklinde okumak gibi...

0 Bir harfin, diğer bir harfin önüne geçmesi halinde manâ bozulursa, namaz da bozulur : ui'r-f- yerine ru*it okumak gibi...

Fakat, bu durumda mana bozulmazsa, namaz da bozulmaz : O»J/'*ti£ yerine ^J^l <Ûc okumak gibi. Muhtar olan kavil de budur. Hulâsa'da da böyledir.

B'r âyet yerine, başka bir âyeti okumak :

0 Namaz kıtan kimse, bir âyet yerine başka bir âyeti okumuş olsa; şayet, bu durumda, önceokuduğu âyeti okuduktan sonra tam bir duruş ile durmuş olur ve sonra başka âyete başlamış bulunursa.

Veya okuduğu âyetin bir kısmınd dedikten sonra, demiş olsa; veya  lafzını okuduktan sonra âyetini okursa; veya lafzını okuduktan sonra  dese, bu kimsenin namazı bozulmaz. Bu âyetlerin ilkinde durmayıp âyetleri birleştirmiş olan kimse­nin, bu okuyuşunda, mana bozulmazsa, namaz da bozulmaz: »veli yerine  âyetini okumak gibi...

âyetini okumak gibi...

Bir âyet yerine, başka bir âyet okunduğu zaman, mana bo-. zulursa, âîimllrimizin ekserisine göre namaz da bozulur:

şeklinde okumak gibi... Salih olan da budur. Huîâsa'da da böyİedİr. Kur'ân okurken, lüzumsuz yerde durmak, geçmek veya yersiz başlamak:

Namaz kılan kimse, durulmaması gerek.en yerde durduğu veya başlanmaması gereken yerden başladığı zaman, bu durumda eğer mana fazla bir şekilde bozulmuyor ise, o kimsenin namazı, biMcmâ' bozulmaz :

âyetini okuyup, duran kimsenin diye başlaması gibi... Mumyt'te de böyledir. Keza, veya gibi kaviller­de durmayıp geçmek halleri de namazı bozmaz. Fakat, bunlar çir­kin görülmüştür. Hulâsa'da da böyledir.

Namaz kılan kimse, durulmaması gereken yerde durur ve-va başlanmaması gereken yerden başlarsa ve bu durumda da mana bozulursa, âlimlerimizin âmmesi yanında, namazı bozulmaz1

Namaz kılan kimse. deyip durur, sonra 've okursa, namazı bozulmaz. Bazı âlimlere göre ise, bu durumda namaz bozulur. Fakat, fetva, bu durumlarda na-mazın bozulmayacağı üzerinedir. Muhıyt'te de böyledir.

Kâdî İmâm Sa'id Necîb Ebû Bekir: «Namaz kılan kimse, kıraati tamamlayıp rükû' için tekbir almayı istediği zaman, eğer bitim sena ile ise, Allahü Ekber'e vasi etmek (bitiştirmek, geçmek) evlâdır. Şayet sena ile <deği2se, fals etmek (arasını ayırmak) evladır» demiştir.

kavli gibi... Tatarhâniyye'de de böyledir.

İ'rabda Lahn yapmak:

Namaz kılan kimse, lahn yaptığı zaman, mana değişmez-se, namazı bil-icmâ' fasid olmaz. fzmi okurken te harfinin sesini yükseltmek gibi...

Eğer lahn, manayı fazlaca bozar ve namaz kılan kimse, bunu kasden yapmış olursa, kâfir olur: âyetini mim

harfinin nasbi ve Rab kelimesinin ref'i ile okumak ve benzerlerin­de olduğu gibi...

Fakat, bu okuyuş kasden olmaz da, hataen olursa, mütekaddi-mîn'in kavillerine göre, bu kimsenin namazı bozulur. Müteahhirîn ise, bu hususta ihtilâf etmişlerdir. Muhammed Wn Mukâtil, Ebu Nasr Muhammed bin Selâm, Ebû Bekir bin Sa'îdi'I-Belhî Fakîh, Ebû Ca'fer el-Hindivânî, Ebû Bekir Muhammed bin Fadl, Şeyhü'l-İmânı Zahidi ve Şemsü'I-Eimme Halvâıü: «Bu kimsenin namazı bozulmaz.» demişlerdir.

Mutekaddimîn'in kavilleri, ihtiyata daha uygundur. Çünkü, bu durumda küfür kasdı vardır. Küfür olan ise, Kur'ân'dan değildir. Müteahhirîne gelince, ontann kavillerinde de bir genişlik vardır. Çünkü insanlar, i'râbm inceliklerini bilip ayırdedemezler. Mu-hryt'te de böyledir. Fetvada bunun üzerinedir. Itataiyye'de ve Zahîriyye'de de böyledir.

Şeddeyi ve medeti terketmek :

Namaz kılan kimse âyetinde şeddeyi terk etse veya âyetineki Rabb  kelimesinin be'sini şeddesiz okusa, her ne kadar, bazı âlimler namazı bozulur demişlerse de muhtar olan kavle göre, o kimsenin  namazı bozulmaz.

Eğer manayı bozmazsa, meddi terk etmek namazı bozmaz: lafızlarını rnedsiz okumak gibi...lafızlarında medleri terk etmek manayı bozsa bile, namaz bozulmaz; Şeddenin terke-dilmesinde bozulmadığı gibi... Hulâsa'd a da böyledir. Fetva da buna göredir. Itâbe'de de böyledir.

İdgâmı terketmek veya olmadığı yerde idgâm yapmak:

Bir kimse,, hiç bir kimsenin idgâm yapmadığı yerde idgâm yaparsa, ibareyi çirkinleştirmiş olur. Böyle yapan kimse, kelimenin manasını anlaşılmaz hale getirmiş olursa, namazı bozulur.

lafzındakî ğayın harfini lâm harfine idgâm ife okumak gibi...

Bir kimse, hiç bir kimsenin idgâm yapmadığı yerde idgâm ya­par ve bu durumda da mana bozulmazsa, yani idgâmsız okunduğu zamandaki mana anlaşılırsa, o kimsenin namazı, bozulmaz:

lafzında, lâm'ı sîn'e idgâm ederek okumak   gibi...

Namaz kılan kimse, idgâm yapılacak yerde, idgâmı terk et­miş olsa ve bu durumda da ibare yönünden fazlalık bulunsa, yine de, o kimsenin  namazı  bozulmaz : Lafzında olduğu gibi... Muhiyt'te de böyledir.

Uygun olmayan yerde Smâle yapmak :

Namaz kılan kimsenin, imale yapılabilecek yerlerin dışın­da imale yapması da kıraat hatalanndandır.

Namaz kılan kimse, besmele'de, maliki yevmi'd-din'de ve bun­lara benziyen lâfızlarda, imale yaptığı zaman namazı bozulmaz Mumyt'te de böyledir.

Kur'ân'da olmayanı okumak:

Emîrü'l-Müminîn Hz. Osman (R.A.)'m toplamış bulundu­ğu Kur'ân'da bulunmayan bir lafzı, okumak da kıraat hatalarm-dandir. Bazı âlimler : «Bir kimse, bilinen mushafta bulunmayan ve manası da yerinde olmayan bir lafzı, kendi nefsi hakkında duâ ve sena kasdı da olmadan okursa, ittifakla o kimsenin namazı bozu­lur.» demişlerdir.

Ancak bu kimse, manası yerinde olan bir kıraati okursa, İmâ-meyn'in kavli üzere, namazı bozulmaz. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) : «Bu kimsenin namazı bozulur.» demiştir.

Bu hususta, sahih olan kavil şudur: Bir kimse, İbn-i Mes'ud"-un veya diğerlerinin sahifelerinde bulunan bir lafzı okuduğu za­man, bu okuduğu, namazda okunması mûtad olanlardan olmasa bile, namazı bozulmaz. Namazın caiz olacağı miktarda, ammenin sahifeîerinde bulunanı okusa bile, o kimsenin namazı caiz olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kelimenin bazı harflerini okumamak :

Kelimenin bazı harflerini okuyup diğerlezini bırakmak da kıraat hatalarındandır. Bu hal, ya nefesin kesilmesinden veya keli­menin kalan kısmının unutülmasından meydana gelir. Unutan kim­se, sonra hatırlarsa, kalan kısmı okur.

Meselâ: Elhamdülillah lafzım okumak isteyen kimse, el de­yip, nefesi kesilebilir veya kalan kısmı unutabilir. Sonra hatırlarsa, hamdülülah der. Veya, bu kimse kalan kısmı hatırlamıyabilir.

Fâtihâ'yı veya sûreyi okumak isteyen bir kimse, bunları unu­tabilir.

Bir kimse, fâtihâ'yı okumak ister, el diye başlar ve onu oku­duğunu hatırlayarak, okumayı terkeder ve rükû'a varır veya bazı kelimeleri hatırlar ve okudum diye bunları terkeder ve başka keli­meleri okur... Bu durumların hepsinde ve bunlara benziyen bütün durumlarda, âlimlerimizin bazılarına göre namaz bozulur. Şemsü'l-Eimme Halvâttî de, bununla felvâ vermiştir.

Bazı âlimlerimiz : «Namaz kılan kimse, bir kelimenin ya-rısmı hatırlar ve okursa, eğer bu kelimenin    tamamını okuyunca  namaz bozulması gerekirse, o kelimeyi okuyunca namazı bozulmuş olur. Kelimenin yarısını okuyan kimse, o kelimenin tamamının okunması, namazın bozulmasını gerektirmiyorsa; o kimse kelime­nin kalan yarışını da okur. Namazı bozulmuş olmaz.» demişlerdir. Zehiyre ve Muhıyt'te de böyledir. Yarım (kelinîe) hakkında, tüm kelimenin hükmü vardır. Sahih olan da budur. Fetâvâyi Kâdîhan­da da böyledir.

Bazı âlimler : Bir kimse, «Lağv olmaksızın, lügatta sahih olan vecihle, bir kelimenin yarısını okumuş olsa ve bu durumida da mana bozulmasa; uygun olan, o kimsenin namazının fesadının ge­rekmemesidir.

Fakat, okunan o yarım kelimenin bir manası yoksa, boş bir söz ise veya boş bir söz olmamakla beraber, bu okuyuş manayı bozu­cu ise, namazın fesadını icâb ettirir. Meşâyihin ammesi ise, bu du­rumun namazı bozmadığı görüşündedirler; çünkü bu hâl, namaz içindeki tenahnuh gibi, kaçırılması mümkün olmayan şeylerdendir. Zehiyre ve Muhıyt'te de böyledir.

Namazda Kur'ân okuyan kimse, kelimelerin bazı harflerini —elinde olmadan— alçaltıp gizlediği zaman, bu durumda namazı bozulmaz. Sahih olan budur. Ve bunda, umumî belvâ vardır. Mu-hıyt'te de böyledir.

$ Np.mazda, Kur'ân'ı, kelime bozulacak şekilde îâhinlerle okuyan kimsenin namazı bozulur. Fakat, bu lahn, med harflerin­de veya lîn harflerinde olursa, namaz bozulmaz; ancak, lahn fahiş olursa, bu hallerde namaz bozulur.

Namaz haricinde Kur'ân okuyan kimsenin durumu hakkında, âlimler ihtüâf etmişler ve bu hâli kerih görmüşlerdir. Hulâsa'da da böyledir. Sahih olan da budur. Kerderî'nin el-Vecîz'inde de böyle­dir Lahn ile okunan Kur'ân'ı dinlemek de kerih görülmüştür. Hulâsa'da da böyledir.

Ebû'l-Kâsım es-Saffâri'1-Buhârî'mn, şöyle dediği nakledil­miştir ; «Namaz, bazı yönlerden caiz, fakat bir cihetten fasid ise, ihtiyaten, fesadı ile hükmolunur. Yalnız, kıraat tokuma) babı, bundan müstesnadır; çünkü, bunda insanlar için umûmî belvâ vardır.» Zalıîriyye'de  de böyledir.

Cenabı Hakkın isimlerine te'nis getirmek :

Allahu Teâlâ'nın isimlerine, te'nis ifade eden bir harf ila­ve etmek de, kıraat hatalarındandir.

Mu hanım e d bin Ati bin Muhammedü'1-Edfh :

âyetini, namazda te'nis te'si ile okuyan kimsenin namazı bozulur. Çünkü, Allahu Teâlâ'nın isimlerine te'nisin duhûlü caiz değildir.» demiştir.

ve  Sibi lafızlara te'nis te'sinin duhûlü caiz olmaz.

Şeyhü'l - İmâm  Ebu Bekir Muhammed bini'I - Fadl'ın:

«...Te'nisin duhûlü namazı bozmaz. Çünkü, onu buraya getirmek ve söylemek, Allahu Teâlâ'dan başkasının işidir.» dediği rivayet olunmuştur. Âlimlerimizden bazıları, bu kavli sahih görmüşlerdir. Muhiyt'de ve Zehıyre'de de böyledir.

Fetvâid'de : «Bir kimse, namazda, fahiş bir hata ile oku­duktan sonra, dönüp doğrusunu okusa, bana göre namazı caizdir. Durum i'rabda da böyledir: ref'in yerine nasb, nasb yerine ref ve­ya ref ve nasb yerine cerr okumuş olsa, yine namazı bozulmaz.» denilmiştir. [34]

 

5- İMAMET
 

Cemâat
 

Cemaat, sünnet-i müekkededir. Mütûn'de, Hulâsa1 da, Mu-hiyt'dc ve Serahsî'nin Muhiyt'inde de böyledir.

el-Ğâyede: «Âlimlerimizin âmmesi, gerçekten cemaat, vacîb-tir, dediler.» denilmiştir.

Müfîd'de ve onun tesmiyesinde : «Cemaat, sünnetle vacib olduğu için sünnettir.» denilmiştir.

Bedâi'de : «Cemaat, akıllı, erginlik çağma gelmiş, cema­atle namaz kılmaya —zahmetsiz— gücü yeten erkekler üzerine va-cibtir.» denilmiştir.

Bir kimse, cemaate yetişemediği zaman, başka bir nıescid ara­ması gerekmez. Bu hususta ihtilaf yoktur. Ancak, cemaatle namaz kılmak için, başka bir mescide gitmek daha güzeldir.

Cemaate yetişemiyen kimsenin, namazı, kendi kavminin  mahallesinin   mescidinde kılması en güzelidir.

Kudûrî: «Cemaate yetişemiyen kimse, ehiini toplayıp, namazı onlarla beraber kılar.» demiştir.                                 

Şemsü'l-Eimme de : «Zamanımızda evlâ olan, kişinin kav­minin mescidine girmediği zaman ailesi fertleri ile cemâat olması eğer girer ise, namazını orada kılmasıdır.» demiştir.

Cemaat, bazıözürlerle düşer :

Hastaya, kötürüme, topala, eli - ayağı çaprazvari kesilmiş olan kimseye; ayağı kesilmiş olana, yürümeye gücü yetmeyen felçliye, aciz olan ihtiyara ve E'bû Hatiife CR.A.) indinde kör olana, cemaat vacib olamaz.

Sahih kavle göre, cemaat; yağmur çamur, şiddetli soğuk ve fazla karanlık sebebiyle de düşer. Tebytn'de de böyledir.

Karanlık gecede, esen rüzgar sebebiyle de cemaate gidü-meyebilir.  Fakat, gündüz esen  rüzgar özür değildir.

Bir kimsenin, büyük ve küçük abdestinin veya bunlardan bi­rinin daralması; cemaatle namaz kılmaya çıkarsa, borçlu olduğu kimsenin kendisini hapsetme tehlikesi; setere ( = yolculuğa) çık­ması, seferde namaz kılıncaya kadar kafilenin kaybolacağından korkması, hasta olan bir kimseye bakmakta olması; malının kay­bolacağından korkması; yemek hazır olup, namaz kılana kadar nefsinin onu arzu etmesi; yemek vaktinin dışında da, hazır olan yemeği canının çok istemesi, cemaate gitme vazifesini düşürür. Sirâcü'l - Vehhâc'da da böyledir.

Belli bir imâmı olan ve belli bir cemaatı bulunan bir mahalle camiinde cemaatle namaz kıldıktan sonra, ikinci defa ezan okuyarak orada tekrar cemaatle namaz kılmak mühab olmaz. Fakat, ezan okumadan cemaatle namaz kılmak, icmaen mubah o-lur. Bu konuda, yol üzerindeki mescidin hükümü de aynıdır. Şerhü'il - Mecmu'da da böyledir.

Cemaat olabilmek için, iki kişinin bir arada obnası gere­kir. İkinci kişi, akılı bir çocukda olabilir. Sirâcıyyede.de böy­ledir.

Bir topluluğun, birbirlerini çağırarak, bir araya gelip, nafile bir namazı cemaatle kumaları mekruhtur.

Sadrii'ş - Şehid'in, eİ - Asi isimli kitabında : «Mahalle mesci­dinde ezansız ve kametsiz, cemaatle nafile namaz kılmak mekruh olmaz» denilmiştir. Şemsül - Eimtne Halvâıfl ise : «... imâmdan başka üç kişi olursa, biî-Mifak mekruh olmaz.» demiştir Fakat, dört kişinin nafileyi cemaatle kılmaları, Esahh olan kavle göre mekruhtur. Hulâsa'da da böyledir. [35]

 

İmamete Kimin Daha Çok Hak Sahibi Olduğu
 

Namazla ilgili hükümleri en iyi bilen kimsenin, imamete geçmesi evladır. Muzmarât'ta da böyledir. Zahir rivayet de budur. Bahrü'r - Râik'ta da böyledir. Bu hüküm, namazla ilgiii hükümle­rin en iyi bilen kimsenin, sünnet yerini bulacak kadar Kur'ân oku­mayı bilmesi halindedir. Teby'n'de de böyledir. Ve bu kimse, din­den (—amelindeki noksanlıktan dolayı) ta'n olunmaz, (ayıplanmaz) Kifâye'de ve Nitoâye'de de böyledir.

İmâm olan kimse,  başkaları haramdan daha fazla sakınmakta ise  zahiri kötülüklerden kaçmahdir. Muhiyt'te ve Zâbidî'de de böyledir.

Bir kimse, namazla ilgili bilgilerde mütebahhir olur, fakat başka bilgilerden nasibsiz bulunursa; bu kimse, — başka sahada daha çok bilgi sahibi olan kimselere göre imamlığa daha evlâ­dır; daha layıktır. Hulâsa'da da böyledir.

İlimde müsavi olan kimseler arasında, imamlığa daha eh­il o'an, kıraat Kur'an okuma) ilmini daha iyi bilen ve daha gü­zel Kur'an okuyan kimsedir. Bu kimse, Kur'an okuma esnasında durulacak yerde durur, geçiüecek yerde geçer; kelimelerin şed­desini, tahfifini ve kıraatle, ilgili diğer hususları bilir. K'fâye'de de böyledir.

İmâm olacak kimseler, kıraat hususunda da müsavi olur­larsa, aralarında, haramdan en çok kaçınan kimse imâm o!ur. Bun­da eşit iseler, en yaşlı olanları olur. Hidâye'de de böyledir.

İmâm olacak kimseler, bu hususlarda da müsavi iseler, ahlâkı en iyi olan, hangisi ise, o imâm olur. Bunda da eşit iseler, soyu sopu iyi olan imâm olur. Bu durumda da eşitlik varsa, yüzü güzel olan imâm olur. Fethü'l : Kadir'de de.böyledir. İmâm olacak kimseler, bütün bu hususlarda müsavi iseler, daha çok gece namazı — krlmiş — olanlar imâm olmaya hak kazanmış olur. Kâfi'de   de  böyledir. Bu hususta da eşitlik   varsa, neseb yönünden şerefli olan imâm olur. Fethü'l - Kadir'de de böyledir.

En mükemmel imâm, en faziletli kimsedir. Çünkü, maksud olan, cemaatin çok olması ve imâm olan kimseye insanların ço­ğunun rağbet etmesidir. Tebylh'de de böyledir.

Yukarıda saydığımız vasıfların hepsi de iki kişide eşit-ola­rak bulunursa, hangisinin imamlık yapacağı Kur'a ile tesbit edilir; veva imâm cemaat tarafından seçilir. Hulâsa'da da böyledir.

Ziyafet verilen bir evdeki cemaate ev sahibinin imamlık yapması daha uygundur. Ancak, burada sultan veya kâdi (=hâ-kim1 bulunmakta ise, onlar imânı olurlar.

Hükümdar varsa onun veya ev sahibinin, misafirlerinden her­hangi birini imamlık için öne geçirmiş olmaları halinde, bu kim­senin tekbir alıp namaza başlaması efdâldir. Misafirlerden birinin, kendi başına ileri geçip namaz kıldırması da caizdir.

Bir evde, o evde oturan kiracı, o evin sahibi ve misafir olan kişiler bulunmakta olsa; imamlık için izin vermeye ve kendi­sinden izin istenilmeye hak sahibi olan,  o evde oturan  kiracıdır. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Keza, öndüç alman imameti, ödünç verene göre, daha evladır. Siracü'l - Vehhâc'da da böyledir.

Mahallenin imamından daha ehil bir kimse, o mahallenin mescidine girmiş olsa, mahallenin imamının  namaz kıldırması   diğer kimsenin kıldırmasından daha evladır. Kunye'de de böy­ledir.

= Ahras ( = dilsiz) bir kimse, diğer dilsiz kimselere imamlık yapmış olsa, hepsinin de namazları caiz olur. -

Âlimlerimiz: «Bazı yerlerde, ümmî'nin imamlığı caiz de­ğildir» demişledir.

Şeyhü'l- İslâm, Kitâbü's-Salât Şerhinde : «Ahras (= dit siz) iîe ümmî (sokuma yazma bilmeyen, cahil) bir arada bulunduk­ları sırada, namaz kılmak isteseler, ümmî'nin imamlık yapması da­ha uygundur. Bu durumda, ikisinin de namazlarının caiz olduğu hu­susunda ihtilaf yoktur.» demiştir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Menyetü'I - Musallî'de : «Cünüplükten  teyemmüm  etmiş olan kimsenin imamlığı,   hadesten ( = abdestsizlikten)  teyem müm etmiş olan kimsenin imamlığından daha evladır » denilmiştir Nehrül - Fâık'ta da da böyledir.

Mescidin dışında bir topluluk, içinde de bir topluluk oturmakta iken, müezzin kamet getirse ve bunun üzerine dışardaki cemaaten biri kalkıp imâm oiur; aynı şekilde, içerdeki topluluktan da biri kalkıp imâm olur ve namaz kıldırmaya başlarsa, namaza önce baş-hyaîıa uyup, namaz kılmakta kerahat yoktur. Hulâsa'da da böv ledir.

Fıkhi bilgi ve sâlih olma bakımından müsavi fakat Kur'an okuma bakımından biri diğerinden daha üstün olan iki kişiden, iyi okuyamıyam, cemaatin imamlığa geçirmesi doğru değildir, şüphesiz ki, böyle yapan cemaat, bir kötülük yapmış olur.

Cemaatin bir kısmı iyi okuyanı, bir kısmı da diğerini seçerse, bu durumda, seçenlerin sayısının çok olduğu tarafa itibâr edilir! Siracü'l - Vehhâc'da da böyledir.

Bir mahallede imamlık yapmaya elverişli sadece bir kişi bulunsa, illâ da onun imâm olması gerekmez. O kimse, bu mahal­lenin imamlığını terketmekle de günahkar olmaz. Gunve'de de böv-ledir. [36]

 

Başkasına İmâm Olması Caiz Olan Ve Olmayan Kimseler
 

MürgSnânî: «Heva ve bid'at sahibi olan kimsenin arkasın­da, namaz kılmak caizdir.

Rafızî'nin cüheminin, kaderenin müşebbehenin ve Kur'ân ya­ratılmıştır, diyenin arkasında, namaz kılmak caiz değildir.

Yalnız, hevâ ve bid'at sahibi olan kimse, bu hallerinden dolayı kâfir olmuyorsa, arkasında namaz kılmak maal - kerâhe (=mekruh olmakla beraber' caiz olur; aksi taktirde caiz olmaz.» demiştir. Tebyin'de ve Hulâsa'da da böyledir. Sahih olan da budur. Bedai'de de böyledir.

Mi'râcı inkar eden kimseye bakılır; eğer o kimse, esrâ'yı ya­ni Mescid-i Haram'dan (Mekke'den) Mescid-i Aksa'yâ (Kudüs'e? ka­dar olan bölümü inkar ediyorsa kâfir olur; ancak, Beyt-i mukad­desten sonrasını inkâr ediyorsa, kâfir olmaz.

Bid'at sahibinin veya fasıkın ardında namaz kılan kimse, cema­at sevabını alır. Fakat, bu sevap, mütteki bir kimsenin ardında kı­lan namazın sevabı kadar olamaz. Hulâsa'da da böyledir.

Şaf'i mezhebinden olan bir imâma uymak, muhakkak ki sahihtir. Ancak —arkasında, Hanefi mezhebinden olan bir kimsenin namaz kılma ihtimali olan— Şafi'î bir imâm ihtilaflı yerlerden sa­kınmalıdır. Meselâ : Bir yerinden kan çıkınca abdest almalı; kıble istikâmetinden fazla dönmemen ve bunlar gibi diğer ihtilafı husus­lara dikkat etmelidir. Nîhâye'de ve Klfâye'nin Vitr Babı'nda da böyledir.

Namaz kılan kimsenin, batıya yönelmesi fahiş bir hatadır. Fetâvâyî Kadihân'da da böyledir.

Kendisine, Hanefi mezhebinden bir kimsenin uymakta ol­duğu Şafi'î imâm, inancında (amelinde) mütaasıb, şüpheci olmama­lı; az olan ve durgun bulunan bir sudan abdest almamış olmalı; el-bisesine bulaşmış olan meniyi  yaş ise  yıkamış kuru ise ovala-lamış olmalı; vitrin arasını kesmemeli; geçmiş namazların kazasında tertibe riâyet etmeli; başının dörtte birini meshetmeli ve benzeri husus'ara riâyet etmelidir. Nlhftye'de ve Kifâye'nin Vitir Babı'nda da böyledir.

Bu durumdaki Şafi'î imâm, içine pislik düşmüş bulunan az bir suda abdest almaz. Fetevâyî Kâdıhân'da da böyledir.

Bu imâm, mâ-i müste'meîle (kullanılmış su ile) de ab­dest almaz. Sîrâciyye'de de böyledir.

İmâm Tlmurtâşî'nin zikrettiğine göre, Şeyhü'l - İslam Hâ-herzâde: «Aslında, bu imâmın, bu gibi durumlarını bilmeyen bir kim­senin, bu imâma uyması caizdir fakat mekruhtur.» demiştir. Kifâ-ye'de ve Nihâye'de de böyledir.

Şâfi'î bir  imâma uyanHanefi bir kimse, imâmın — Şâfi'î mezhebine göre namazını ifsad eden bir halini bilse ve fakat imâm bu durumu bilmemekte olsa, âlimlerin kavillerine göre, na­mazı caiz olur; bazıları ise «caiz olmaz» demişlerdir. Sahih olan ise birinci kavildir. Meselâ: Şâfi'î imâmın kadına dokunması, zekere (tenasül uzvuna) dokunması ve benzeri durumlar gibi...

Bu durumda, muktedinin görüşü, (rey'i, mezhebi) imâmın na­mazının caiz olduğu şekilde ise, kendi görüşüne (mezhebine) itibar olunur ve o kimsenin namazının, caiz olduğunu söylemek gerekir. Tebyin'de de böyledir.

Fazlî : «İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.'in görüşlerine göre, Hanefi mezhebinden oüan bir kimsenin, vi­tir namazında da Şâfi'î bir imâma uyması sahihtir.» demiştir. Hulâ-sa'da da böyledir.

İmâm Ebû Hanife (R.A.) ve İmâm Yûsuf (R.A.) a göre, teyemmümle namaz kılan kimsenin, abdest almış olan kimseye imâm olması caizdir. Hîdâye'de de böyledir.

Şeyü'l - İslâm; «Bu durum, abdestli olarak namaz kılan kimselerin yanında, su bulunmadığı zamandır. Eğer, abdest alan kimselerin, yanında su varsa, bu durumda, teyemmümlü olan kimsenin imamlığı caiz olmaz» demiştir. Nihâye'de de böyledir.

Cenaze namazında, abdesti olan kimsenin, teyemmümlü olan imâma uymasında, hiçbir ihtilaf yoktur. Hulâsa'da da böy­ledir.

Özürlü bir kimsenin, özürlü diğer bir kimseye uyması, ö-zürleri aynı olduğu takdirde caizdir; özürleri aynı değilse caiz de­ğildir. Tebyin'de de böyledir.

Yellenen kimselerde, idrarını tutamıyan kimselerin ar­kalarında namaz kılmak caiz değildir. Bahrü'r - Râik'ta da böy­ledir.

İdrarını tutamıyan bir kimse hem yellenen hem de ya­rası bulunan bir kimseye uyamaz. Çünkü, bu durumda, mukte-dîniiı Özrü bir, imâmın özrü   ise,    iki    olmaktadır. Cevheretü*n -Meyyire'de de böyledir.

Temiz olan bir kimse, idrarını tutmıyan kimseye uyamaz. Temiz kadınlar da, kendisinden  istihâza kanı gelen kadınlara uya- r mazlar. Bu hüküm,   hadesin   abdeste yakın   olduğu   zamandadır. Zâhidi'de de böyledir.

Abdest alırken ayaklarım yıkamış bulunan bir kimse, mestleri üzerine meslietmiş olan kimseye veya yarası üzerine mes~ hetmiş bulunan kimseye uyabilir. Keza, neşterle kan aldırmış o-lan kimseye, sağlam kimseler, — kanın çıkmasından emin iseler  uyabilirler.

Hayvanına   binmiş   olan bir kimse,   kendisi gibi hayvan­larına binmiş olan ve yakınında bulunan kimselere imâm olabilir; bunlar namazlarını imâ ile kılarlar. Çıplak olan bir kimse de, çıp­lak    olan    diğer kimselere imamlık yapabilir. Hulâsa'da da böyledir.

Ef'dal olan ise, çıplakların, tek tek ve birbirlerine uzak yerlerde oturup, namazı imâ ile kılmalarıdır. Bunlar şayet, cema­atle namaz kılacaklarsa, kadınlar gibi imâm aralarında durur. Cevheretü'n - Neyyire'de de böyledir. Bu durumda, imâmın, ce­maatin önür.de durması da caiz olur. Nihâye'de de böyledir.

Çıplakların cemaatle namaz kı'malan mekruhtur. Cev-heretü'n - Nteyyire'de ye Sirâcü'î - Vehhâc'da da böyledir.

Ayakta durarak namaz kılan kimsenin, oturduğu yerde, rük-û'lu ve secdeli namaz kılan bir kimseye uyması caizdir.

Rükû' ve secde ile namaz kılan kimseler, imâ ile namaza kılan kimseye uymazlar. Fetâvâyfi Kadîhân'da da böyledir.

Oturan kimsenin imamlığının olduğu gibi, kamburun da, ayakta imamlık etmesi caizdir. Zehıyre'de ve Tatarhâniyye'de de böyledir.

Kamburun ayakta durma hâli ile rükû' hali farklı ise, imâ-metli itifakla caizdir. Bu iki hali arasında fark yoksa, tmâm-ı A'zam (R.A. ve İmâm Yûsuf (R.A.) 'a göre, yine namazı caizdir. Âlimlerin ammesi, bu kavli almışlardır. Bu kavle, İmâm Muhammed (R.A.) muhaliftir. Kîfâye'de de böyledir.

Ayağı aksak olan imâmın ayağının bir kısmına basıp ayakta durarak imamlık yapması caizdir. Fakat, bu durumda, sağlam olan bir kimsenin imamlık yapması evladır. Tebyin'de de böyledir.

Nafile namaz kıTmaktâ olan bir kimse, farz namaz kılanın arkasında kılabilir. HSdâye'de de böyledir. Ancak, bu kimse, son iki rek'atte kur'ân okumaz. Câmiu 1 - Cevâmİ'den naklen Tatarîıâniy-ye'de de böyledir.

Farz kılan bir kimseye uyup, nafile kılmakta olan kimse, namazını bozsa, sonra yine o şahsa uyarak, bozduğu namazın kaza­sına niyyet etse, bize göre, bu kazası caiz olur. Kâfi'de de böyledir.

Mecnûna ve sarhoşa uymak caiz olmaz. Cinnet getirip, son­ra da iyleşen kiseye, bu iylik zamanında iktida etmek (=uymak) caiz olur. Fetâvâyi Kâdihan'da da böyledir.

Fakih, zahiri1 rivayetlerde: «Cinnetten kurtulmuş olan kimsenin, bilinen bir zamanda iyileşmiş olması ile başka bir za­manda iyleşmiş olması arasında bir fark yoktur. İyleşmiş olduğu zamanda, sağlam kimse durumundadır. Biz de bu görüşü alırız.» demiştir. Tatarhânflyye'de de böyledir.

Mukîmin misafire, vaktin içinde olsun, dışnda olsun uy­ması caizdir.

Misafirin yerliye uyması ise, vaktin içinde olursa caiz olur; dışında olursa caiz olmaz.

Mukîm (=yerli> ikindi namazının iki rek'atini kılınca güneş batsa ve bu sırada bir misafir gelip ona iktidâ etmiş =-uymuş) olsa, bu misafirin, o mukime uyması sahih olmaz.

Öğle namazım iki rek'at kılan kimsenin, öğleden önce dört rek'at namaz kılan kimseye uyması caiz olur. Hulâsa'da da böy­ledir.

A'râbi'nin âmânın, kölenin veled-i zinanın, fasikın imamet­leri caizdir. Hulâsa'da da böyledir. Ancak, bu gibi kimselerin imam­lık yapmaları mekruhtur. Mütûn'de de böyledir.

—Kadına da imamlık yapmaya niyyet etmesi halinde, erke­ğin kadına imameti caizdir. Ancak, imam havlette (=kadınla tek başlarına kapalı bir yerde) olmaması lâzımdır. Fakat, imâm halvette olup, kendisine uyan kadınların tamamına veya bir kısmına mahrem ise, bu durumda bu şahsın imameti, yine caizdir fakat mekruhtur. Tahâvî şerhi'nden naklen NShâye'de de böyledir.

Kadınların cum'a namazında, imâm, kadınlara imamete niyyet etmemiş olsa bile erkeğe uyması caizdir, Bayram namaz­ları için de hüküm aynıdır. Sahih olan da budur. Hulâsa'da da böy­ledir.

Erkeğin kadına uvması caiz değildir. Hidâye'de de böyle­dir.

Kadının kadınlara, farz olsun nafile olsun, bütün namaz­larda, imâm olması mekruhtur. Cenaze namazı, bu hükümden müs­tesnadır. Nfihâye'de de böyledir.

Şayet, kadın imâm olursa, kendisine uyan kadınların orta­larında durur. Aslında, böyîe, ortalarında durması da kerâhati gi-dermez. Bu durumda, imâm olan kadın öne geçse bile namazları bo­zulmaz. Cevheretü'n - Neyy&re'de de böyledir.

Kadınların, tek tek namaz kılmaları daha efdâldır. Hulâsa­da da böyledir.

Kadınların önlerine geçmesi halinde, hünsa-i müşkil'in ka­dınlara imameti caizdir. Hünsâ-i müşkil kadınların arasında dururur ve imâm da erkek olursa, hünsâ'nm erkek olma ihtimali bulun­duğu için — namazı bozulur. Serâhsî'nin Muhiyt'irude de böyledir.

Hünsâ'nm, erkeklere imâm olması caiz değildir.

Mürahik sabinin, kendisi gibi sâbîlere imameti caizdir. Hu-îâsâ'da da böyledir.

Belh îmâmlarmin kavline göre, çocuklara (=sabilere* teravih namazında ve mutlak sünnetlerde iktida etmek (=uymak) sahihtir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Muhtar olan kavil, çocukların bütün namazlarda imamlık­larının caiz olmamasıdır. Hidâye'de de böyledir. Sahih olari da budur. Muhıyt'ta da böyledir. Ammenin kavli de budur; zahirü'r rivâyet'de budur. Bahrür - Râık'ta da böyledir.

Okuyabilen bir kimseye uyma imkânı olan ahrasın = dil­sizin) yalnız başına kıldığı namazı da caizdir. Tatarhâniyye'de de böyledir.                                            

Ümmînin diğer ümmîlere imameti caizdir. Slrâciyye'de de böyledir.

Bir, ümmî, ümmî olanlarla   güzel Kur'ân   okuyabilenlere imâm olmuş olsa, İmâm-i A'zam Ebû Hanife (R JU 'ye göre hepsinin

de namazı fasid olur. Diğer imamlar ise: «Secde kârinin (=Kur'ân

okuyanın)  namazı    fasid olur.» demişlerdir. Mecma'ul - Bahreyn

Şerhi'nde de böyledir.

«Ümmi namaza başladıktan sonra, Kur'ân okuyabilen bir kimse gelse ümmî'nin namazı bozulur.» denilmiştir. Kerhî ise; «Bu durumda, ümmînin namazı bozulmaz.» demiştir.

Güzel Kur'ân okuyabilen bir kimse var iken, ümmînin, ona uy­madan namaz kılması hususunda ihtilaf vardır. Esahh olan kavil ise, o ümmî'nin namazının caiz olmayışıdır.

Mescidin kapısında veya yanında, güzel Kur'ân okuyabilen birisi varken, bir ümmînin yalnız başına mescidin içinde namaz kılması, caizdir ve bu hususta ihtilaf yoktur.

Güzel Kur'ân okuyan kimse ile ümmînin kılmakta oldukları na­maz başka başka namazlar ise, ümmînin yalnız başına namaz kıl­ması caizdir. Bu durumda ümmi, güzel Kur'ân okuyanın namazını bitirmesini beklemez. Bu hususta ittifak vardır.

îmâm Timurtâşî: «Gece gündüz çalışarak, namazı caiz ola­cak miktarda Kur'ân okumayı öğrenmesi, ümrnîye vacib olur. Ümmî kıraatte kusur  ederse,   Allah   indinde   mazur sayılmaz.» demiştir. Nihâye'de de böyledir,

0 Kur'ân okuyabilen kimsenin, ümmîye ve ahrasa uyması caiz olmaz. Ümmînin, ahrasa uyması da caiz değildir.

Elbiseli bir kimsenin, çıplak bir kimseye uyması da caiz değil­dir.

İmama sonradan yetişen bir kimsenin, yetişmediği rek'atleri tamamlamak üzere kalktığı zaman, kendi durumunda, olan kimse­lere uyması caiz değildir. Fetâvâyî Kâdihân'da da böyledir.

Lâhık (— imâma uyduktan sonra, bazı sebeplerle ondan ay­rılan ve sonra yine ona uyan kimse), bir başka lâhık'a; bir şeye bin-ili olmayan, binili olana uyamaz. Huîâsa'da da böyledir.

Öğleyi kılan, ikindiyi kılana; bu günün öğlesini kılan, dün­kü öğleyi kılana, cum'ayı kılan öğleyi kılana ve bu saydıklarımızın tersini yapanlar, birbirlerine uyamazîar.

Farz kılan, nafile kılana; nezreden nezredene uymaz. Yalnız, birbirlerine uymayı nezredenler, uyabilirler ve bu hâl sahih olur.

Kılmakta olduğu nafile namazı bozan bir kimse, nafilesini bo­zan diğer bir kimseye uyamaz. Ancak, aynı nafileyi bozmuş olurlar ve sonra da biri diğerine iktida etmiş bulunurlarsa bu caiz ve sahih

Yemin eden, yemin edene uyabilir. Nezreden, yemin edene uya-elbisellerin ise namazları caiz değildir. Bu, bü-icma böyledir, Hulâ-sa'da da böyledir.

Çıplak bir kimse, çıplak kimselere elbiseli kimselere imâm olduğu zaman, çıplak imâmın ve çıplak cemaatin namazları caizdir; elbiselilerin ise namazları caiz değildir. Bu, bil-icmâ' böyledir. Hul-âsa'da da böyledir.

Elbisesinde necaset bulunduğu halde, onu yıkamaya Özrü bulunan sahih bir kimsenin, devamlı özrü bulunan bir kimseye uy­ması caiz değildir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Pelteğin (—bazı harfleri okuyamryamn> imamlığı caiz ol­maz. Ancak, kendisi gibi pelteklere imamlık yapması caizdir.

Pelteğin okuyamadığı harflerini okuyabilen bir kimse bulunursa, imâm olan pelteğin de diğerlerinin de namazları fesada gider. Yer­lerinin dışında duran, yerlerinde durana uyamaz.

Namazda çok tenahnuh eden öksürük gibi yapan,) temteme eden ( = dilini te harfine alıştırıp te... te... te... deyip duran), veya fe'fee yapan fe, fe fe... deyip duran) kimseler, imamlık yapmaz­lar.

Harflerin bazılarını ancak zorlukla çıkarabilen bir kimse, eğer temteme'si ve fe'fee'si yoksa ve zorluk çektiği harfleri de çikarabili-yorsa, o kimsenin imâm olmasında kerahat yoktur. Muhıyt'in Zelle-tü'İ - Kâri Bölümü'nde de böyledir.

Kârî (= güzel Kur'ân okuyan kimse,) ümmîye uyduğu za­man, namaza başlamış olmaz. Ancak, kıldığı namaz nafile bir na­maz olursa, kazası icabetmez. Sahih olan budur.

Ümmîye uymakla namazı bozulan kimsenin durumu ile; bir erkeğin, kadına, çocuğa, abdestsize, cünübe uyması ile namazın bo­zulması durumu, aynıdır.

Bu meselede aslolan: İmâmın hali, müktedînin hali gibi veya ondan daha üstünse, hepsinin de namazı caizdir. Ancak, imâmın ha­li, müktedînin halinden aşağı ise, bu durumda, imâmın namazı ca­izdir; fakat, cemaatin namazı caiz değildir. Afuhiyt'te de böyledir.

Ancak, imâm ümmî muktedî kârî (—Kur'ân okuyabilen> ise veya imâm ahras ( = dilsiz), muktedî ümmî ise, bu durumda, im­âmın da namazı sahih olmaz. Fetâvâyi Kâdİhan'da da böyledir.

Faldh Ebû Abdullah el - Cürcânî: «...Bu durumda, ancak ümmînin ve ahrasın namazları, Elbû Hanife (R.A.) ye göre bozulur. Diğer iki imamımızın kavillerine göre ise; ümmî eğer arkasında kâ-ri'nin bulunduğunu bilirse, namazı bozulur; fakat bu durumu bil­mezse namazı sahihtir.» demiştir.

Zahirü'r - rivâyedeise: «...bilme hali ile bilmeme hail arasında bir fark yoktur.» denilmiştir. Nihâye'de de böyledir.

İki kişi, birbirine imâm olmak niyetiyle, aynı anda namaza başlasalar, ikisinin namazları da caiz olur. Ancak, namaza birbirine uymak niyyeti ile başlarsa, ikisinin namazları da fasid olur. Serâh-sî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Üzerinde, elbisesi ile Örtülmüş resim bulunan bir erkeğin, başka kimselere imâm olmasında bir beis yoktur.

Keza, parmağındaki yüzükte veya cebindeki parada, küçük re­sim bulunan kimsenin, bu resimlerle namaz kılmasında da bir beis yoktur. Çünkü bunlar, küçük resimlerdir. Fetâvâyi Kâdihan'da da böyledir.

Kendi mahallesine imâm olabilecek bir kimse başka bir mahalleye imâm olmuş olursa, o kimsenin, ramazanda', yatsının vak­ti girmeden önce, imâm olduğu mahalleye gitmesi uygun olur.

Yatsının vakti girdikten sonra, imâm olduğu mahalleye gitmiş olması mekruhtur. Hulâsa'da da böyledir.

Fâsık bir kimse, cum'ada imâm olsa da, cemaatin ona mani olmaya gücü yetmese, bazılarının kavline göre; cum'ada ona uymak  ve onun yüzünden cum'ayı terk etmemek gerekir. Cum'a nama­zından başka namazlarda, ona uymayıp, başka bir mescide gitmeye cevaz vardır. Zahîrîyye'de de böyledir.

Bir kimse, kendisinden hoşnut olmayan bir cemaate imâm olsa, eğer bu hoşnutsuzluk imâmın fesadından veya kendisinden da­ha evla bir imâmın mevcudiyeti sebebinden kaynaklanıyorsa, o kim­senin, — bu cemâate — imamlık yapması mekruhtur. Fakat, aynı imâm imamlığa daha müstehak ise, — imamlığı — mekruh olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

İmâmın namazı uzatması mekruhtur. Tebyin'de de böy­ledir.

İmâmın, sünnet olan miktardan fazla namazı uzatmaması ve cemaatin haline riayet etmesi münasip olur. Cevheretü'n -Ney-yire'de de böyledir.

Bir kavme, bir aylığına imâm olan bir kimse, bu müddet dolduktan sonra: «Ben mecusî idim.» dese, o kimsenin sözü kabul edilmez; müslüman olmaya zorlanır ve ona iyice bir dayak atı'ır. O kavmin kılmış bulunduğu namazlar, caizdir.

Keza, bir kimse : «Ben size uzun müddet abdestsiz namaz kıl­dırdım.» dese, o kimsenin de sözü kabul edilmez. O kimsenin cinnet getirmiş olması veya bu sözü ve ramdan söylemiş bulunması muh­temeldir. O adamın arkasında namaz kılmış olanlar, ihtiyaten bu namazlarını iade ederler.

Keza, bu imâm: « elbisemde pislik vardı.» dese, yine yukarıda­ki gibi davranıhr. Hulâsa'da da böyledir. [37]

 

İktidânın  Sıhhatine Manî Olan Ve Olmayan Hâller
 

Bir kimseyi, iktidâdan imâma uymaktan) şu üç şey men eder:

1. Yük taşıyan hayvanların ve arabaların geçtiği umûma afit yol.

Tahâvî'de de böyledir.

İmâm ile muktedî  iinâma uyan kimse) arasında yol bu­lunur ve eğer bu yol dar olur ve araba veya yüklü hayvan geçemezse bu yol, ik'tidâya imâma uymaya' mani olmaz. Ancak, bu yol, ge­niş olur da arabalar ve yüklü hayvanlar geçebilirse, bu yol, iktidâya mani olur. Fetâvâyi Kâdihân'da ve Huîâsa'da da böyledir.

Bu hüküm, yola bitişik saflar olmadığı zamandır. Fakat, saflar yola bitişmiş kavuşmuş) olduğu zaman, bu yol imâ­ma uymaya mani değildir. Yolun üzerinde  namaz kılan  bir ki­şi bulunmuş olsa, onunla ittisal bitişik olma hali) sabit olmaz. İttisal üç kişi ile bil-ittifak sabit olur. iki kişi de ise, görüş ayrılığı vardır. İmânı Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, iki kişi ile ittisal sabit olur; İmâm Muhammed (R.A.) e göre ise, sabit olmaz.

İmam, yolda durmuş cemaat de yolun uzunlamasına imâ­mın arkasında saf tutmuş olsa; imâmla, arkasındakiîerin arasında, yoldan araba geçecek kadar mesafe bulunmazsa, namazları caiz olur.

Keza, sona varıncaya kadar, birinci safla ikinci&i saf arasında, araba geçecek kadar mesafe bulunmasa, namazları caiz olur. Fetâ­vâyi.Kâdihân'da da böyledir.

-üide, imâma iktidâden men eden hâl ise, iki saf miktarın­da olan boşluktur.

Bayram namazlarında ise, bu iki saf miktarındaki veya daha fazla miktandaki boşluk, ik ti daya mani değildir.

Cenaze namazlarında ise, meşâyih arasında, ihtilaf vardır. Nevâ-ziî'de cenaze namazı kılman yer mescid gibi kabul edilmiştir. Huîâsa'da da böyledir.

2. Kendisinden geçmek, ancak kayık gibi bir vaista ile mümkün olan nehir C = Irmak' da, imâma iktidâya manidir.

Tehâvi   Şerhi'nde de böyledir.

Şayet, imâmla muktedirim arasında, içinden gemi veya mo­tor geçen bir nehir varsa, bu nehir, imâma iktidaya, mani olur. Eğer nehir küçük olurda, ondan kayık geçmezse, bu nehir, imâma ikti­daya mani olmaz. Muhtar olan görüş buldur. Huîâsa'da da böyledir. Sahih olan da budur. Cevâhürü'l-EhÜlatiy'de de böyledir.

Eğer, nehir üzerinde köprü bulunur ve onun üzerinde de imâma varana kadar saf bulunursa, bu durumda, nehrin arkasında kalan kimselerin, imâma uymasına mâni bir hal kalmamış olur.

Üç kişinin bir saf oluşturacağı hususunda icmâ' vardır. Tek kişinin saf olmayacağına da icmâ' vardır. İki kişi hakkında ise ih­tilaf vardır.

Eğer, imâmla muktedinin arasında, su vakuru veya havuz bulu­nur ve bunların içinde de bulanan suyun bir tarafına bırakılan ner caset, diğer tarafını dapis'endirirse,bu su veya havuz, iktidaya ma­ni olmaz. Fakat, eğer bir tarafına bırakılan pislik diğer tarafım pis­lendi rmiyorsa, iktidaya mani olur. Muhıyt'te de böyledir.

3.  Kadınlardan meydana gelmiş olan tam bir saf da imâma İk-t'daya mânidir.

Tâhâvî Şerhi'nde de böyledir.

İmâmın arkasında, kadınlardan tam bir saf bulunursa, on­ların arkasında bulunan erkek safların tamamının namazları fesada gider Muhıyt'te de böyledir.

A Mescidde fevkânenm ( = mahfilin) üstünde ve altında, er­kek cemaat namaz kılıyor olsa da, önlerinde, ya kadınlar veya bir yol bulunsa, bu erkek cemaatin, namazları caiz oîmaz.

Bu kadınlar üç'tane İseler, zâhirü'r rivâyede kadınlardan itibaren, geriye doğru erkeklerden, üç safta bulunanların, hepsi­nin namazları fasid olur. Daha geride kalanların namazları sa­hihtir, caizdir. Fakat, eğer kadınlar tam bir saf iseler, bunların arkasında bulunan bütün erkek saflarının namazları fasid olur.

Fovkânede bulunan erkeklerin, tam alt hizalarında kadınlar varsa, fcvkânede bulunanların namazları caizdir. Fetâvâyi Kâdihân-tla da böyledir.

Şeyh Zâhid Ebû'l - Hasen er - Rüstağfinî'nin Fevâid'inde «Bir mescidde bulunan fevkâne'de kadınlar imâma uyarak namaz küsalar fevkânenin altında da erkekler saf tutup namaz kılsalar, bunların namazları fasid olmaz.» denilmiştir.

Bir imâm, erkeklere ve kadınlara namaz kıldırmakta olsa da, kadınların saffı, erkeklerin sarfının hizasında bulunsa, sadece  kadınların saffmm yanında bulunan bir erkeğin namazı fasada gider. Ve bu adam, kadınlarla erkeklerin arasında, bir sütre veya bir duvar gibi olur. Görmüyormusun ki, kadınlarla erkeklerin ara­sında, semerin gerişi kadar bir sütre bulunsa, bu sütre sayesinde, hiç bir erkeğin namazı,fasid olmaz.

Kadınlarla erkeklerin arasında, bir arşın yüsekliğinde bir duvar bulunsa, bu bir sütre sayılır. Şayet bu duvar, bir arşından noksan ise, ondan sütre olmaz.

Eğer, kadınlar, bu auvarm üzerinde iseler, bu durumda da, o duvar, sütre değildir. Fakat, duvarın yüksekliği bir adam boyu ise, o duvar, yerde olan erkekler için sütredir; duvarın üzerinde o-' lan, erkeler için ise, sütre değildir. Muhıyt'te de böyledir.

Muktedi ile imâm arasında bir duvar var ise, iktida, sahih, olmaz. Ancak, bu durumda, iktidâdın sahih olmaması için, duvarın büyük olması ve muktedi imâma varmak isteyince o duvarın mani olması gerekir. îmânım halinin, o adamca, bilinip veya bilinmemesi arasında da bir fark yoktur. Zehıyre'de de böyledir.

Eğer, duvar küçük olur veya duvar büyük olduğu halde, on­da bir deîik, bir pencere bulunur ve bunlar nıuktedinin imâma ulaş­masına manî olmazsa, imama iktida sahih olur.

Keza, duvardaki delik küçük olur, imâma varmaya müsait bu­lunmaz ancak, bu delik imâmın hali ile onu dinleme, görme hususun­da şüphe bırakmazsa, iktida sahih olur.

Duvar küçük olur ve imâma varmaya mani bulunur; lâkin imâ­mın hali, muktedilere gizli kalmaz ise, yine iktida sahih olur. Sahih olan kavil de budur. Muhıyt'te de böyledir.

«Duvarda örtülmüş kapı varsa, iktida sahih oimaz.» denil­miştir. Çünkü o, vusule manidir. «Bu durumda iktida sahih olur.» diyenlerde vardır. Çünkü o   kapı vüsûl için konulmuştur ve onun kapalı olması ile açık olması arasında bir fark yoktur. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Mescid çok büyük olsa bile, içindeki fasıla, ifctidâya mani değildir. Yani, bir mescid içersinde, imamla muktedi arasında, ne kadar boş yer bulunursa bulunsun, iktida sahih olur. Vecizü'î - Ker-derî'de de böyledir.

İmânı mihrabda iken, muktedi, mescid içinde, ne kadar uzakta bulunursa bulunsun, iktisadi caizdir. Tahavî Şerhi'nde de böyledir.

Bir kimsenin, mescide bitişik olan evinin üzerinden imâ­ma uyması  imâmın hâli ona şüpheli ( = meşhûl) olmasa bile caiz olmaz. Hulâsa'da da böyledir. Sahih olan da budur. Yalnız, bu kimse, mescidin duvarının başında olursa, iktidası caiz olur. Serahsi'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Bir kimse, eğer mescid ile evinin arasındaki duvarın üze­rinde durur, imâmın hali hususunda da bir şüphesi bulunmazsa,  kimsenin iktidası sahih olur.

Mescide bitişik sekilerden, imâma iktida, seki camin'in dışında bulunsa bile  safların imâma ulaşması şartıyla, caizdir. Hulâsa'da da böyledir.

= Aralarında, umuma ait yol olmadıkça, câmi'e komşu olanın, kendi evinden imâma uyması caizdir. Arada, umuma ait yol bu­lunsa bile, eğer o yolu, saflar kapatmişsa, bu durumda, yine evden camiin imâmma uymak caiz olur. Tatarhanîyye'de de böyledir.

Bir kimse, mescidin damından imâma uymuş olsa; eğer mescidin dama açılan bir kapısı varsa ve imâmın halinden de bir şüpheye düşülmüyorsa, o kimsenin iktidası sahih olur. Eğer, imâmın hali şüpheli bulunursa, o kimsenin iktidası sahih olmaz. Fetâvâyî Kâdİhan'da da böyledir.

Mescidin dama açılan kapısı olmadığı halde, damdaki kim­se, imâmın haline tam vakıf oluyor ve bir şüphesi bulunmuyorsa, o kimsenin, imâma iktida etmesi caiz olur. Keza, bu şekilde mina­reden iktida da caiz olur. Hulâsa'da da böyledir. [38]

 

İmâmın Ve İmâma Uyan Kimselerin Yerleri
 

tmâm ile birlikte, bir erkek veya aklı eren bir çocuk bu. lunduğu zaman, — bu kişi — imâmı sağ tarafına durur. Muhtar olail da budur.

Bu kimse, imâmdan geriye durmaz. Zâhirü'r - rivâye de bu­dur. Muhiyt'te de böyledir.

Bu kimsenin, ^imâmın arkasına durmuş olması da caizdir. Fakat, o kimse kötü bir şey yapmış olur. Serahsî'nm Muhıyt'inde de böyledir.

Bu kimsenin, imâmın arkasına durmuş olsa da caizdir. İmâm Mu h amme d, İRA.) nassan bir kerahat zikretmem iştir. Âlim­ler, bu hususta görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Bazıları: «Bu durum mekruhtur» demişlerdir. Sahih oîan da budur. Bedâi'de de böyle­dir.

İmâma uyan iki kişi olduğu zaman, onun arka tarafında dururlar. Bunlardan birisi çocuk olsa bile, hüküm aynıdır.

İmâma uyanlar, bir kadınla bir erkekten ibret olursa; er­kek, imâmın sağına durur, kadın ise, imâmın arkasında durur.

İmâma uyanlar, iki erkekle bir kadın olursa; erkekler, imâmın arkasına kadın da erkeklerin arkasına durur.

İmamla birlikte namaz kılanlar, iki erkek olsa da, imâm, onların arasına durmuş bulunsa, bu durumda namazları caiz olur.

İki adam saharda namaz kılarken, biri diğerinin sağ tara­fına durur; üçüncü bir adam gelince namaza başlamadan önce, imâ­ma uymuş olan kimseyi geriye çeker.

Şeyhü'l - İmâm Ebû Bekir Turhal'ın: «İmâma uymuş olan kim­senin, üçüncü şahsın geriye çekmesi ile namazı bozulmaz. Üçüncü kişi, o kimseyi isterse tekbirden önce çeksin, isterse sonra çeksin,

hüküm değişmez.» dediği rivayet olunmuştur. MııhıyVte de böyledir. Fetâvâyi ltâbiyye'de de böyledir. Sahih olan da budur. Tatarhâniy-ye'de de böyledir.

Sahrada, bir yerde, iki kişiden birisi diğerine imâm olsa, üçüncü bir şahıs da gelip, bunların namazlarına ^ıhil olsa ve bu şahıs imâmla imâma Önce uymuş oîan kimsenin arasındaki mesa­fede ve fakat önceki şahıstan daha ileride dursa, bu durumda na­maz bozulmaz.

Bu kimse, ayaklan imâmdan geride olduğu halde, imâmın sec­de ettiği yerden daha ileriye secde -etmiş olsa, yine ö namazı bozul­maz. Muhıyt'te de böyledir.

Erkekler, çocuklar, hünşâlar, kadınlar, mürahıklar, yaşı dokuzdan yukarı olan kız çocuklar, namaz için toplanmış olsalar; imâmın tam arkasına erkekler, sonra erkek çocuklar, sonra hün-sâlar, sonra kadınlar ve daha sonra da kız çocuklar dururlar. Ta-hâvî Şerhi'nde de böyledir.

Kadınların cemaate gelmeleri mekruhtur. Ancak, yaşlı ka­dınlar, sabah, akşam ve yatsı namazına gelebilirler. Bu güne göre fetva işe, fesadın zuhura çıkmış olmasından dolayı, kadınların, bütün namazlara gelmeleri mekruhtur. Muhtar olan da budur. Tebyin'dc de böyledir.

Cemaate münasip olan, namaza kalktıkları zaman sıkışa­rak, aralarında hiç bir açıklık bırakmadan, saflarında, omuzları bir hizada, dümdüz durmaktır. Bunu, imâmın emretmesinde de bir beis yoktur. Bahrü'r-Râık'ta da böyledir.

İmâma layık olan da, cemaatin tam orta hizasında dur­maktır. İmâm, eğer ortanın sağında veya solunda durursa, sün­nete muhalefetten dolayı günahkâr olur. Tebyîn'de de böyledir.

Namaz kılarken, imâmın tam arkasına, en faziletli bir kimsenin durması da münasip olan hususlardandır. Tahâvî Şerhi'n-dc de böyledeir.

Cemaatle namaz kılarken, birinci safda durmak, ikinci saf da -durmaktan; ikinci safda durmak da üçüncü safda durmak­tan daha efdaldir.

Birinci safda açıklık bulunursa, orası ikinci safda bulu-nanJarca kapatıüır ve açıklık ikinci safda kalır. Kunye'de de böy­ledir.

İmâma uyan kimseler için, en faziletli yerler, imâma en yakın olan yerlerdir.

Şayet, yerler imâma uzaklık bakımından müsavi iseler, bu durumda, imâmın sağ tarafı daha efdaldir. Ahsen (=en güzel) oıan da budur. Muhıytte de böyledir.

Kadınla erkeğin bir hizada bulunması, erkeğin namazım ifsad eder.

Bunun için aşağıdaki şartîar vardır :

1- Bir hizada bulunan kadının cima'ya elverişli ve iştah çekici kimselerden olması gerekir. Bu hususta yaşa itibar edilmez. Sahih olan da budur. Tebyîn'de de böyledir.

Namaz kılan erkeğin yanında fakat ayrohizada, iştah çekmiyen bir sabiye kız çocuğu bulunsa ve bu kız çocuğunun, namaza da a k-lıyetiyor olsa, o erkeğin namazı bozulmaz. Kâfİ'de de böyledir.

2- Namazın, ruku'İu ve secdeli bir namaz olması gerekir. Bu namazı imâ ile kılıyor oisalar bile, kadının yanındaki erkeğin, namazı bozulur.

3- Edâ ve namaza başlama bakımından, namazın, erkekle kadın arasında müşterek olması gerekir. Bu sözümüzle, tahrîme namaza iftitah tekbiri ile başlama  cihetinde müşterek olmayı

ve tahrîmelerini, imâmın fcahrîmesi üzerine bina etmelerini kasdediyoruz.

Eda yönünden ortaklıkla da,    takdîren ve tahkîken, imâmın eda ettiği namazı eda etmelerini kasdediyoruz.

Burada, müdrîk'in t=baştan itibaren imâma uymuş olan kim­senin) tahrîmesi, imâmın tahrîmesi ile, edası da imâmın edası ile beraber olursa, tahrîken tahrîme ve tahkîken eda olur. Lâhık'-ın tahrîmesi de hakikaten imâmın tahrîmesi ile beraberdir. İmâ­mın eda ettiği bölümü, lahık'ın kaza etmesi "ise takdiridir. Mes-muk'un (simama sonradan uyan kimsenin) tahrîmesi, yalnız ba­sına namaz kılan kimsenin (.= münferidin)  tahrimesi gibidir. Bukimsenin, noksanlarını kaza ederken, kadınla erkeğin bir hizada bulunmaları, erkeğin namazını ifsad eylemez. Tebyîn'de de böy­ledir.

4- Kadınla erkeğin bir hizada bulunmalarının, erkeğin na­mazını bozması için, ikisinin de bir yerde bulunmaÜan gerekir. Hat­ta, erkek sekide olsa da, kadın da yerde bulunsa, eğer seki bir adam boyu yüksekte ise, erkeğin namazı bozulmaz.

5- Bu durumda, erkeğin namazının bozulması için, araların­da bir engelin, bir perdenin bulunmaması lazımdır. Meselâ : Ka­dınla erkek bir yerde bulunsalar da, bu yer (veya seki) de arala­rında bir direk bulunsa, bu durumda da, erkeğin namazı fasid ol­maz.

Bu engelin en aşağısı, yüksekliği bir semerin arkası, (yakla­şık bir arşın) kadar, kalınlığı da parmak kalınlığı kadar olmalıdır. Açıklık da, hail (mani) yerine geçer. Aradaki açıklığın en aşağı de­recesi de, araya bir erkeğin durabileceği kadardır. Tebyîn'de de böyledir.

6- Kadınla erkeğin bir hizada   namaz kılmasından dolayı, erkeğin namazının bozulması için, kadının   kıldığı namazın sahih olması da gerekir.  Şayet, kadın deli olursa, onunla aynı hizada bulunması, erkeğin namazını ifsad etmez. Kâfi'de de böyledir.

7- Kadınla erkeğin aynı hizada bulunmasının, erkeğin na­mazını bozması  için, imâmın namaza başlamadan önce sonra değil  kadınlara da niyyet etmesi gerekir. Niyyetin sahih olması için, niyyet esnasında kadınların hazır olmaları şart değildir.

8- Kadınla aynı hizada bulunmaktan dolayı erkeğin namazı­nın bozulması için, aynı hizada bulunmanın, tam bir rükün müd-detince devam etmesi de gerekir. Hatta, bir kadın, bir safta tek­bir almış olsa, ikinci bir safta da rükû' yapsa ve üçüncü bir saf­ta da secde etse, buralarda sağında, solunda ve arkasında na­maz kılanların hepsinin namazları da bozulur.

9- Kadınla aynı hizada namaz kılmaktan dolayı erkeğin na­mazının   bozulması  için, kadınla   erkeğin yönlerinin   aynı   olması gerekir. Şayet, yönleri   değişik olursa, erkeğin   namazı bozulmaz. Namaz kılan bu kimselerin, yönlerinin değişik olması, ancak Kâ'-be'nin içinde namaz kılındığı zaman düşünülebilir. Veya bu hâl, çok karönhk bir gecede, her biri kendi taharrisinin  kıble isti kametini araştırmasının) neticesine göre namaz kılarken vuku bulabilir.

10- Aynı hizada bulunmakta mu'teber olan  ölçü bacak ve topuklardır. Sahili olan da budur. Tebyîh'de de böyledir.

11- Bir kadın, ancak üç erkeğin namazını ifsad eder. Bun­lar : Sağındaki, solundaki ve arkasındaki erkeklerdir. Bir kadın, bunlardan daha fazla erkeğin namazını ifsad etmez. Tebyîn'de de böyledir. Fetva da bunun üzerinedir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

12- Bu durumda, iki kadın, dört erkeğin namazını fesada verir: Birisi, sağ taraflarında olan, diğeri sol taraflarında bulu­nan. İkisi de arkalarında bulunanlardır.

13- Eğer üç kadın olursa, sağ taraflarından üçer, sol taraf­larından üçer; arkalarından da son safa kadar, kendi hizalarında bulunan kimselerin hepsinin namazlarını ifsad ederler. Bu cevap açıktır. Tebyîn'de de böyledir.

14- Hunsâ-i müşkilin, aynı hizada    bulunmasından dolayı, erkeğin namazı bozulmaz. Tatarhâniyye'nin İmamın ve Ona Uyan­ların Yerleri BÖliimü'nde de böyledir. [39]

 

İmâma Tabi Olunacak Ve Olunmayacak Yerler
 

Bir kimse, imâma teşehhüd'de yetiştiği zaman, imâm, muktedî teşehhüdü (=et-Tahiyyat'ı) okumayı bitirmeden ayağa kalkarsa veya namazın sonunda, muktedî et Tahiyyât'ı okumayı bitirmeden imâm selam verirse, bu durumda muhtar olan görüş, muktedînin imâma uymaması ve teşehhüdü tamamlaması d ir,

Fakat, bu durumda, muktedînin   teşehhüdü tamamlama­ması da caizdir.

İmâm, muktedî teşehhüdü    tamamlamadan önce konuş­muş olsa, bu durumda muktedî, —imâmın selam verdiği zamanda olduğu gibi  teşehhüdünü tamamlar.

Muktedî, teşehhüdünü bitirmeden önce, imâm kasden ab-destini bozmuş olsa/bu durumda, muktedînin namazı bozulmuş olur. Hulâsa'da da böyledir.

Birinci ka'dede, imâm teşehhüdünü okuyup, üçüncü rek'-ate kalkmış bulunsa, arkasında bulunanlardan bazıları da teşeh­hüdü okumayı unutmuş ve ayağa kalkmış olsalar, dönüp yeniden teşehhüdü okurlar ve imâma bundan sonra tabi olurlar. Üçüncü rek'ate yetişemiyeceklerinden   korksalar biîe, böyle yaparlar. Ki-. fâye'de de böyledir.

Muktedî, teşehhüdden sonra veya salavâtlardan önce o-kunan duaları okumadan imâm selam verecek olsa, bu durumda muktedî, o duaları okumayı terk eder ve imâmla birlikte se­lam verir.

Muktedî,  teşbihlerini üçer defa söylemeden önce,  imâm başım rükû'dan    veya secdeden kaldırmış olsa,   bu durumlarda muktedî, imâma tabi olur. Fetâvâyi Kadîhân'da da böyledir.

Muktedî, imâmdan Önce başını rükûdan veya secdeden kaldırmış olsa, geri döner. Ve bu, iki rükû' veya iki secde olmuş olmaz. Hulâsa'da da böyledir.

îmâm secdeyi  fazla  uzatmış olduğundan, muktedî ba­şını kaldırsa ve ikinci secde zannı ile de imâmla birlikte tekrar secde etse; birinci secdeye niyyet etmiş olsa da, olmasa da, yap­tığı bu secde, birinci secdeden olur. Keza, bu durumda, ikinci sec­deye niyyet etse de imâma tâbi olsa, bu secdesi de ikinci secdeden olur. Bu secde de imâma iştirak etmesi caiz olur. Tebyîn'de de böyledir.

Muktedî'nin,,imam alnım yere koymadan, basını ikinci secdeden kaldırması caiz olmaz. Bu muktedî'nin, o secdeyi yeniden yapması gerekir. Eğer, o secdeyi iade edip yeniden yapmaz ise, namaz bozulmuş olur. Fetâvâyî Kâdİhan'da da böyledir.

Muktedî birinci secdeyi uzatsa da; imâm ikinci sec­deyi yapsa, muktedî başmı kaldırsa ve imâmı birinci secdede zan­nederek, ikinci defa secdeye varsa, bu secdesi ikinci secdeden olur. İkinci defa secdeye varırken, birinci secdeye niyyet etmiş ol­sa bile, bu hüküm değişmez. Çünkü, bu durumda niyyet, yerine isabet ermemiş olmaktadır. O kimsenin fiiline ve imâmın fiiline i'tibâr olunmaz, Serahsî'nin Muhiyt'inde de böyledir.

Şu beş şeyi imâm terk    ederse, muktedî de imâma tabi olur ve bu beş şeyi terk eder :

1- Bayram tekbirleri,

2- Birinci oturuş,

3 - Tilâvet Secdesi,

4- Sehiv Secdesi,

5 - Kunut.

îmâm, kunutu, bir rüknün fevt olmasından korktuğu zaman terkedebilir. Eğer böyle bir korkusu olmazsa, kunut eder ve son ra rükû'a varır. Hulâsa'da da böyledir.

1- îmâmin namazda fazla secde yapması,

2- Bayram tekbirlerini,  sahâbîlerin kavillerinde  bulunan miktardan daha fazla getirmesi.

3- Cenaze namazında beş defa tekbir alması,

4- Unutarak, fazla rek'ate kalkması. Kerderî'nin Vecîzi'nde de böyledir.

İmâm, şayet fazla rek'ati, secde ile kayıtlamamış olursa, geri dönüp selam verir. Bü durumda, muktedî de imâmla birlikte selam verir. Fakat, eğer imâm beşinci yani fazla rek'ati secde ile kayıtlamış olursa, muktedî kendi başına selam verir.

îmâm, son oturuşta oturmayıp, fazla rek'ate kalkarsa, muktedî teşehhüdü okur ve selam verir. Fakat imâm, kalktığı fazla rek'atm secdesini yaparsa, hepsinin de namazı bozulur. Hulâsa'da da böyledir.

Şu dokuz şeyi imâm terketse bile, muktedî bunlan yapar:

1- İmâm, tahrîmede   (=iftitâh tekbirinde)   ellerini  kaldır­mayı terkederse,

2- İmâm,  senâ'yı  (=Sübhâneke'yi    okumayı)  terkederse; bu durumda imâm ister Fâtihâ'da olsun, ister zamm-ı sûre'de ol­sun, muktedî, sübhânekeyi okur. İmâm Muhammed (R.A.), ikinci

şıkka muhaliftir

3- îmâm, rükû' tekbirini terkederse,

4- İmâm, secdelerin tekbirlerini terkederse,

5- İmâm, rükû' ve secdelerin tekbirini terk ederse,

6- îmâm, «semi'allahü Iimen hamideh» demeyi terk ederse,

7- îmâm, et-Tahiyyatü'yü okumayı terk ederse,

8- îmâm, selam vermeyi terk ederse,

9- îmâm, teşrik tekbirlerini terk ederse,

muktedî, bunların hepsini de yapar; yani,   bunları terk etmekte imâma uymaz . Vecîzü'ft-Kerderî'de de böyledir.

Muktedî, imâmdan önce secde etmiş olsa da, imâm da ona yetişmiş bulunsa, bu caiz olur. Fakat böyie yapmak, muktedî için mekruh olur. Muhıyt'te de böyledir. [40]

 

Mesûk :
 

Mesbûk : İmâma birinci rek'atte yetişemeyen kimsedir. Mesbûk hakkında pek çok hükümler vardır. Eahrü'r-Râık'ta da böyledir.

Mesbûk, imâma, açıktan okunan rek'atte yetişirse, sena'-yi {= sübhâneke'yi) okumaz. Hulâsa'da da böyledir. Sahih olan da budur. Tecnîs'de de böyledir. Esahh olan kavil de budur. Vecî-zül-Kerderî'de de böyledir. Bu hükümde, mesbûk'un imâma yakın olması iîe uzak bulunması veya imâmın kıraatini işitmemesi mü­savidir. Hulâsa'da da bbyledir.

Ancak, bu durumda mesbûk yetişemediği rek'ati kılmaya kalktığı zaman, sübhaneke'yi okur ve kıraat için eûzü-besmele'yi çeker. Fetâvâyi Kâdîhân'da, Hulâsa'da ve Zâhiriyye'de de böyle­dir.

Mesbûk, imâma gizli okunan rekatte yetişmiş olursa, se-nâ'yı t=    sübhaneke'yi)  okur.

îmâma uyan kimse, imâm okumaya başlayınca susar, sübha­neke'yi okumaz. Sahih olan budur. Tatarhâniyye'de de böyledir.

İmâma rükûda veya secdelerde yetişen kimse, taharri eder yani araştırır. Eğer, senayı okuyunca, rükû'a veya secdeye ye­tişeceğine kanâat getirirse, sübhaneke'yi ayakta okur. Bu kanâate varmazsa, senayı okumayı terk eder ve imâma tâbi olur.

Mesbûk, imâma, rükû'da veya secdede yetişemezse, bunla­rı yapmaz.

îmâma, oturuş esnasında yetişen bir kimse, sübhaneke'­yi okumaz, hemen tekbîr alır, sonra da eğilerek oturur. Bahrti'r-Râik'ta da böyledir.

Mesbûk, yetişebildiği rek'atleri imâmla birlikte kılar; son­ra da yetişemediği rek'atleri —tek başına— kaza eder. Serahsî'nin Mumyt'inde de böyledir.

«Mesbûk, önce, yetişemediği rek'atleri kaza etmeye baş­larsa namazı fasid olur.» denilmiştir. Sahih olan da budur. Zâhi­riyye'de de böyledir.

Camii Fetavâ'da : «Önce yetişemediği rek'atleri kaza etme­si müteahhirîn'den bazılarına göre caizdir. Fetva da bunun üzeri­nedir.» denilmiştir. Sözün açığı ise, bu halin namazı bozduğudur. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Mesbûk, —bazı yerler müstesna  teşehhüdden sonra ve selamdan önce kalkmaz.

Şu hallerde mesbûk, teşehhüdden sonra ve selamdan ön­ce kalkabilir :

Meshetmiş olan mesbûk, mesh müddetinin çıkmasından korktuğu zaman,

Özür sahibi bir mesbûk, vaktin    çıkmasından korktuğu /aman,

Mesbûk, cum'ada- ikindi vaktinin girmesinden korktuğu zaman,

Bayram namazlarında, Öğîe vaktinin  girmesinden kork­tuğu zaman,

Sabah namazında, güneşin      doğmasından korktuğu za­man,

Kendisine hades sebkat edeceğinden yâni abdestinin bo­zulacağından korktuğu zaman, imâmın namazı bitirmesini ve sehiv secdesini beklemez. Fakat, vaktin çıkması iîe namaz bozulmaya-caksa, mesbûk imâma tabi olur.

Mesbûk, imâmın selam vermesini beklediği takdirde, in­sanların önünden geçmesinden korkarsa, yine teşehhüdden sonra kalkabilir. Vecîzüll-Kerderî'de de böyledir.

Saydığımız bu hallerin dışında da mesbûk, teşehhüd mik­tarı oturduktan sonra kalkmış olsa, bu durumda da namazı caiz olur ve fakat bu namaz kerâhat-ı tahrîmiyye ile mekruh olur. Fethü'î-Kadîr'de de böyledir.

Mesbûkun, teşehhüd miktarı oturmadan kalkması caiz ol­maz. Mesbûk, namazdaki noksanlarını tamamladıktan sonra, imâm henüz sedam vermemişse, mesbûk selamda imâma tabî olur. Ba­zdan': «Bu durumda, mesbûk'un namazı fasid olur.» demişlerse de; bazıları da: «...fasid olmaz.» demişlerdir. Fetva da «fasid ol­maması» üzerinedir. Hulâsa'da da böyledir.

Mesbûk, imâmı bekler; imâm iki tarafına selam verme­den, yetişemediği rek'atleri kaza etmek için kalkmaz. Bahrür-Râik'ta da böyledir.

Mesbûk, imâm devamında nafile bir namaz olan, bir na­mazı kıldırmakta ise, imâm ayağa kalkana kadar bekler. Veya bu namazın devamında nafile bir namaz yoksa, mesbûk imâm mihrab-dan dönene kadar veya yerinden ayrılana kadar veyahut da bir miktar vakit geçene kadar bekler. Ki şayet, sehiv secdesi varsa, imâmla birlikte onu yapsın. Timurtâşî'de de böyledir.

Bazı rek'atlere yetişemeyen veya imâma son teşehhüdde yetişmiş bulunan mesbûk, teşehhüdü tamamlayınca, ondan sonra­ki dualarla meşgul olmaz.

Mesbûk, bundan sonra ne yapar, ne söyler? Bu hususta, Îbnü's-Şücâ' şöyle demiştir: «Mesbûk, bu durumda, teşehhüdü tlekrar eder, yaafi, tekrar tekrar «eşhedü enlâ iiîâhe illallah» der.» demiştir. Muhtar olanda budur. Gıyâsiyye'de de böyledir.

Bu durumda sahih olan, mesbûk'un imâm selam verin­ceye kadar, teşehhüdde teressül etmesi, yanî, yavaş yavaş, harfle­rinin mahreçlerine, medlerine riayet ederek onu ©kumaşıdır. Ve-dzü'l Kerderî'de, Fetâvâyi Kâdîhân'da, Hulâsa'da ve Fethül-Kadîr-de de boyladir.

Mesbûk, unutarak imâmla birlikte veya imâmdan önce selam vermiş olursa, sehiv secdesi yapmaz.

Fakat, eğer bu şeklîde imâmdan sonra selam verirse, sehiv secdesi yapar. Yani, ona sehiv secdesi lazım olur. Zahîriyye'de de böyledir. Muhtar olan da budur. Cevahirü'l-Ahlâtî'de de böyledir.

Eğer mesbûk, imamla biriikte selam vermenin kendisine îâzım olduğu zannı ile, onunla beraber selam vermiş olursa, bu sclam kasden verilmiş bir selam olduğundan dolayı, masbûkun na­mazını ifsat eder. Zahireyye'de de böyledir.

Mesbûk olan bir kimse, unutarak, imâmla birlikte selam verir ve namazım bozuldu zannı ile —tekrar— tekbir alıp nama­zına devam ederse, o mesbûk namazdan çıkmış olur. Münferîd (=yalnız basma namaz kılan kimSe) bunun hilafınadır. Münferîd, şüpheye düştüğü zaman, tekbir alır ve niyyet eyliyerek namazına devam eder. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Mesbûk, kazaya kalan rek'atleri kılarken, önce kırâaatîi olan rek'atleri kaza eder.

Hatta mesbûk, akşam namazının son bir rek'atine yetişmiş olsa, yetişemediği iki rek'ati kılarken, oturmakla onların ara­larını ayırır. Bu şekilde, akşam namazındaüç defa oturmuş dur. Ve, yetişemediği için kaza ettiği her rek'atte, Fatihayı ve zamm-ı sureyi okur. Bu rek'atierden birinde, kıraati terk etmiş olsa, namazı bozulur.

Mesbûk, dört rek'atli namazlarda, son bir rek'ate yetiş­miş olsa, imâmdan sonra kıldığı ilk rek'atte FâtÜıâ ve zamm-ı sû­re kouması gerekir. Sonra .oturur ve teşehhüdü okur. Sonra kalkar ve bu rek'atte de Fâtihâ ve zammı sûre okur. Bundan sonraki rek'­atte ise muhayyerdir. Dilerse kıraatte bulunur; dilerse bulunmaz. Efdal olan ise kıraat etmesidir. Hulâsa'da da böyledir.

Mesbûk, dört rek'atli namazlarda, iki rek'ate yetişmiş olursa,  yalnız kıldığı ifei rek'ati kıraatle kılar. Şayet, bunların birinde kıraati terk ederse, namazı fasid olur.

Hatta, imâm, ilk iki rek'atin kıraatini son iki rek'atte okur­ken, mesbûk kendisine yetişmiş ve uymuş olsa, bu durumda bile, yetişemediği iki rek'ati kılmaya kalkınca, yine kıraat eder. Eğer kıraati terk edecek olursa, namazı fasid olur. Vecîzü'I-Kerderî'de de böyledir.

Mesbûk, yetişemediği rek'atleri kılarken, Münferîd gibidir.

Ancak, şu dört hususta mesbûk, münferîd ( = namazı tek başi-ruı kılan kimse' gibi değildir :

1- Bu durumda, ne mesbûk başka   bir imâma' uyabilir;  ne de mesbûk'a uyulabiJir. Bunlar caiz değildir.

Mesbûk, diğer bir mesbûk'a uymuş olduğunda, okusa da oku-znasa da uyan mesbûk'un namazı fasid olur; imâm olanın namazı­na ise, bir şey olmaz. Bahrür-RâıVla da böyledir.

Aynı halde olan iki mesbûk'tan birisi, yetişenıeyip kazaya bıraktığı miktarın kaç rek'at olduğunu unutmuş olsa da, diğer mes-bûka uymadan, onun yaptığım yapsa namazı sahih olur. Hulâsa'-da da böyledir.

Mesbûk, secde eden imâma, sehiv secdesi yapıyor zannı ile, o secdede tâbi olsa, sonradan da onun sehiv secdesi olmadığı­nı anlasa, bu husustaki iki rivayetten meşhur olanı, bu mesbûkun r\mnsmniT% bozulmuş olduğudur. Çünkü, münferid yerinde iken, iktidâ etmiş olmaktadır. Fakîh Ebûll-Leys ise : «Bu zamanda, bu halden dolayı namaz bozulmaz.» demiştir.

Fakat, mesbûk bu durumda, o secdenin sehiv secdesi oldu­ğunu anlamazsa, namazı fesada gitmez. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. Muhtar olan da budur ve fetva da buna göre verilir. Ka­bul edilmiş o'an da budur. Guyasiyye'de de böyledir.

İmâm beşinci rek'ate kalkmış, mesbûk da bu halde imâ­ma uymuş olsa, eğer imâm dördüncü rek'atin başmda oturmuş ise, mesbûkun namazı fesada gitmiştir; eğer imânı oturmamışsa, imâm beşinci rek'ati secde ile kayıtlamadıkça, mesbûkun namazı fesada gitmez. Bu durumda imâm, besinci rek'ati secde ile kayıtlayınca, hepsinin namazı da fesada gider. .Fetevâyi Kâdîhân'da da böyle­dir.

2- Mesbûk, kılmakta olduğu namazı kesmek niyyeti ile yeni­den tekbir alsa, katiyyetle —önceki namazı bozmuş ve yeni bir namaza başlamış olur. Münferîd ise böyle değildir.

3- Mesbûk, kılmadığı rek'atleri kılmak için ayağa kalkmış olsa, imâmın da üzerinde o namaza başlamadan önce sehiv secdesi bulunsa da, ondan dolayı secde etse; mesbûk, kıldığı rek'ati secde ile kayıtlamadan önce, döner ve ijnâmla birîikte o secdeleri yapar. Eğer dönmez ise, namazının sonunda, o sehiv secdelerini yapması lâzım gelir. Münferîd   ise, bunun hilafına,    başkasının sehvinden dolayı secde etmez.

4- Mesbûkun, teşrik tekbirlerini getireceği hususunda itti­fak vardır. İmâm Ebû Hanîfe (R.AJ 'ye göre, münferîd bu tekbir­leri getirmez. Fethü'I-Kadîr'de de böyledir.

Mesbûk, sehiv secdelerinde, imâma tabi olur; selam da tabi olmaz. Teşrik tekbffcrüerinde ve telbiyede de tabi olmaz.

Mesbûk, selamda ve telbiyede imâma tabi olursa, yani bu hal­lerde ona uyarsa, namazı bozulur. Eğer tekbirde, mesbûk oldu­ğunu bildiği bir imâma tabi olursa namazı bozulmaz. Şemsül-Eim-nre Serâhsî bu görüşe meyletmiştir. Burada tekbirden murat, teş­rik tekbirleridir. Bahrü'r-Râik'ta da böyledir.

İmâm, tilavet secdesini hatırlar ve onu kaza etmek için dönerse, eğer mesbûk rekatinü secde ile kayıtlamamişsa, öylece bırakır ve imâma tabolarak, tilavet secdesini yapar.

Mesbûk, sonra kazasına devam etmek için kalkar. Eğer dönüp imâmla birlikte o secdeyi yapmazsa, mesbûkun namazı fesada gi­der.

Ve eğer mesbûk, rek'atini secde ile kayıtladıktan sonra, imâ­ma tabi olursa, bir rivayete göre namazı fasid olur; diğer bir riva­yete göre ise, imâma tabi olmazsa, namazı fasid olur. Asi isimli ki-tabda ise : «Namazı fasid olur.» rivayeti vardır. Bu husus, Fethül-Kadîr'de, Bedâi'de, Tatarhânivye'de, Tahâvî'de, Muzmarât'ta, Se-rahsî'nih Mebsût Şerhi'nde, Sirâcü'l-Vehhâc'da ve Hıüâsa'da da böyledir.

İmâm, tilavet secdesini iade etmemiş olsa, mesbûkun na­mazı sahihtir. Bu durumda mesbûk için lâzım olan namazının, ka­zaya kalan kısmını tamamlamaktır. Tatarhânivye'de de böyledir.

İmâm, secdemi sulbiyeyi (=namazın unutmuş bulun­duğu secdesini) hatırlasa ve onu yapmak için dönse, mesbûk. da ona tabi olur. Mesbûk, bu durumda imâma tabi olmazsa, namazı bozulur.

Eğer mesbûk, rek'atini secde ile kayıtlamış olursa, bütün ri-vâyetlsrde namazı bozulur; dönsün veya dönmesin fark etmez.

Bu hususta asîolan : Mesbûk, infirâd ( = tek başına olma) ye­rimle imâma uymuş veya iktfdâ ( = imâma uyma) yerinde infîrad eylemişse namazı bozulur. [41]

 

Lâhık :
 

Lâhık : Önce imâma uyup, sonra uyku, abdestinin bozul­ması ve, izdiham gibi sebeplerle, namazının bir kısmını kılmayıp da, sonra yine imâma iltihâk eden kimse demektir.

Bu kimse, zayi ettiği namazı kılarken, sanki imâmın arkasın­da imiş gibi, okumadan kılar. Sehvetse de, sehiv secdesi yapmaz. Vecizül-Kerderî'de de böyledir,

îmâm, sehvinden dolayı secde yapsa, lâhık, mesbûkun hüâfma, üzerinde olanı kaza etmeden imâma tabi olmaz. Hulâsa'-da da böyledir.

Lâhık, abdestini tazeledikten sonra geri dönse, ona layık olan, evvela namazının kazaya kalan kısmı ile meşgul olmasıdır. Bu esnada, kıraat etmez ve fakat kıraat edecek kadar durur. Rü­kû' ye secdelerde de, imâmın durduğu kadar durur. Ancak, imâm­dan daha fazla veya daha noksan durmuş olması da zarar vermez. Tahâvî .ŞerM'nde de böyledir,

Bir kimse (lâhık imâmla birlikte tekbir aldıktan sonra, imâm bir rek'at kılana kadar uyuşa fakat sonra uyansa, o lâhık, artık birinci rek'ati kılar. Her ne kadar, imâm ikinci rek'ati kılı­yor ise de. Zehiyre'de de böyledir.

Lâhık, imâmla kılmadığını kaza ile meşgul olmasa da, ön­ce imâma tabi ve sonra da  imâm selam vermeden Önce kaza­ya kaüanlarla meşgul olsa, bize göre namazı caizdir. Tahâvî Şer-hVnde de böyledir.

Lâhık olan misafir, imâmla birlikte kılamadığını kılar­ken, ikâmetle niyyet etse veya abdesti bozulsa da kendi şehrine girmiş olsa, o kimse, misafir namazını tamamlar. İmâm Züfer (R. A.) t buna muhaliftir. Ve bu hal, imâm namazını bitirdikten sonra olmuşsa, bu kaide geçerlidir. Fakat,  bu halin meydana geldiği sı­rada  imâm daha namazını bitirmemişse, o kimse bu namazı  ittifakla  dört rek'at kılar Musaffa'da da böyledir.

İmâm, dört rek'alit bir namazın ilk oturuluşunu unuta­rak terk ettiği zaman, arkasındaki lâhık, uyumuş olur ve uyanır, veya abdesti bozulur ve sonra da gidip abdest alıp geri dönerse, bu sırada imâmda, bir rek'ati sebkat etmişse t=ileri geçmişse), bize göre, lâhık, oturulacak yerde oturmaz. İmâm Züfer (R.A.) ise, buna muhaliftir. Mesbûk da bu hükmün hilafmadir. Hulâsa'-da da böyledir.

Şu altı şeyin kazasında Mesbûk, Lâhik'a Muhal-ftir:

1- Kadınların erkeklerle aynı hizada olmasında,

2- Kırâatde,

3- Sehiv secdelerinde,

4- Ka'de-i ûüâda,   birinci   oturuşta), imâm   bu oturuşu terk ettiği zaman,

5- Selam verirken, imâmın dıhk ile gülmesinde,

6- imâm, ikamete niyyet edince, mesbûk rek'atini secde i'e kayıtladığı zaman.

Zahırivye'de de böyledir.

Dört rek'atli bir namazda, birinci rek'ate yetişememiş o-lan bir kimse, kalan üç rek'atte de uyumuş olsa ve sonra uyansa', uyumuş olduğu halde geçen rek'aüeri kırâatsiz olarak kılar. Son­ra imâma mütâbaaten (=tâbi olarak* pturur ve kalkıp  yetişe-memiş olduğu  ilk rek'ati, kıraat ederek kılar; sonra da oturup ' namazını tamamlar.

Bu kimse, iki rek'atte uyuşa da, bir rek'atte imâma yeti­şip yetişemediği hususunda şüphe etse,, şüphe ettiği o rek'ati, na­mazın arkasında kılar. Hulâsa'da da böyledir. [42]

 

İmamet Ve Cemaat Konusu İle İlgili Bazı Meseleler
 

İmâmla cemaat arasında, namazın kaç rek'at kılındığı hususunda ihtilaf edilse ve cemaat: «Üç rek'at kıldırdın.» dese; İmâm'da : «Dört rek'at kıldırdım., dese; îmâm'm kanaati çok kuvvetli ise, cemaatin sözüne uyarak namazı iade etmez. Ancak, bu hususta yakîni yoksa, cemaatin sözüne uyup, namazı yeniden, kılar.  ( = kıldırır.)

Bu hususta, cemaat arasında görüş ayrılığı çıksa ve bir kısmı : «üç rek'at...», bir kısmıda «...dört rek'at kıldı.» deseler, bu durumda, imâm hangi tarafta ise, tarafını tuttuğu adam bir kişi bile olsa, imâmın sözü alınır. Muhıyt'te de böyledir.

 Bu durumda, imâmla beraber bir kişi bile olmadığı vakit, imâm da, cemaat de namazı iade ederler. Cemaat yine imâma uyar ve bu iktidal&n sahih olur. Muhıyt'te de böyledir.

Cemaatten birisi: «imâm üç rek'at kıldırdı.», başka biri­si de : «...dört rek'at kıldırdı.» dese, imâm da, cemaat de bu hu­susta şüphe içinde bulunsalar, bu durumda, imâma da, cemaate de yapacak bir şey- yoktur. Hulâsa'da da böyledir.

Bu durumda, noksan olduğu inancı ile, imâmın o namazı iade eylemesi, yani yeniden kılması (=kıldırmâsı) nıüstehap olur.

İrr-âm, üç rek'at kıldırdığı kanaatinde ûlsa da, cemaatten bir kimse de tam kıldırdığı kanaatinde bulunsa, bu durumda imâ­mın cemaatle namazı yeniden kılması.gerekirken, tamam kılındı­ğı kanaatinde olan kimsenin, bu namazı iade etmesi gerekmez. Muhıyt'te de böyledir.

Cemaatten biri, namazın noksan kılındığı kanaatinde ol­sa da, imâm ve cemaat bu hususta şüpheye düşseler; vakit varsa, ihtiyaten bu namazı iade ederler. Yeniden kılmasalar da üzerleri­ne bir şey lâzım gelmez. Ancak, cemaatten, iki kişi, namazın nok­san kılındığına kanaat getirirler ve bunu böyle haber verirlerse, imâm ve cemaat, bu namazı yemden kılarlar. Hulâsa'da da böy­ledir.

İmâm, cemaatle namazı kılıp gittiği zaman, cemaatten ba-zuarı : «...bu öğ"e namazı...», bazıları da : «...ikindi namazı...» der­lerse, eğer bu namaz öğle vaktinde  kılınmışsa,  Öğledir; ikindi vaktinde kıhnmışsa ikindidir. Eğer, hangi vakit olduğu belli değil­se, her iki taifenin namazları da caizdir. Zahîriyye'de de böyledir. [43]

 

6- NAMAZDA İKEN HADES VÂKİ OLMASI (=ABDESTİN BOZULMASI)
 

Bir kimsenin namazda abdesti bozulursa, yeniden abdest a ir ve Önceki kıldığı kısım üzerine, kalan kısmı bina eder. (= ka­lan kısmı kılar.1 Kenz'de de böyledir.

Bina t=namazın kalan kısmım tamamlama) hususunda, erkekle kadın müsavidir. Muhıyt'te de böyledir.

Namazda iken, abdesti bozulma adeti olmayan kimse, na­mazını yeniden (ve baştan) kılar. Hidâye'de ve Kâfi'de de böyle­dir.

Namaz esnasında abdest bozulunca, isti'nâf (=namazı baştan başlayıp, yeniden kılmak) daha efdaldir.

îsti'nafın efdal oluşu, bazı alimlere göre, herkes hakkındadır. Bazıları ise: «Kat'iyyetie, yalnız başına namaz kılan kimseler için isti'nâf daha efdaldir.» demişlerdir.

Fakat, imâm ve muktedî, eğer yeni bir cemaat bulabilirler ise, isti'naf etmeleri (=baştan başlayıp yeniden kılmaları) daha ef­daldir.

Eğer cemaat bulamazlarsa,  önceki  cemaatın sevabını ko­rumuş olmak için bina etmeleri, t=namazın kalan kısmını tamam-lamaları daha efdaldir ve üstündür. Fetvalarda sahih görülen ka­vil de budur. Cevheretü'n - Neyyire'de de böyledir. [44]

 

Binanın ( = Namazın Kalan Kısmım Tamamlamanın) Şartları
 

1- Binanın caiz olması için, lıades'in abdest afmayı gerektir­mesi; bu halin nadirâttan olmaması, semavî olması; kulun, bu ha-derte ve bu hadesin meydana geliş sebebinde kend' isteğinin bu-hvnmanıasi şarttır. Bahrü'r-Râık'ta da böyledir.

Bir kimsenin namaz içinde abdesti, idrarla, gâitle (=bü-yük abdestle), yellenmekle veya burun kanaması ile bozulduğu vakit, eğer bunlar kasden olmuşsa, namazı fesada gitmiştir. Bu na­mazda bina yapılamaz. (Yanî, abdest, yenilenip, namazın kalan kıs­mı tamamlanamaz.)

Eğer bu kimse, abdesti kasden bozmamış olduğu halde, ab-destin bozulma şekli, guslü de gerektiriyorsa, Cşehvetle meninin çıkması gibi), o kimse, yine namazı bina edemez.

Abdeslin bozulma şekli, guslü değil de sadece abdesti icab et­tirdiği halde, bu bozulma, inşânın kendi iradesi ile olursa, yine, namaz bina edilemez. Buna, İmâm Ebû Yûsuf (R.A. muhalefet etmiştir. Hulâsa'da da böyledir.

Bir kimse, kendi kastı olmaksızın, kendisine, ağız dolusu kusuntu galebe çalarsa, o kimse, konuşmadan abdestini tazeler ve namazını bina eder. Kendi isteği ile kusarsa, namazım bina ede­mez. Muhıyt'te de böyledir.

Namaz kılan bir kimseye, kendi fiilinin haricinde hades vaki1 os!a, (yani abdesti bozulsa); basma bir fındık değmesi ve­ya başka birisinin attığı taş veya benzeri . bir şeyin değip başını yarması veyahut da birisinin yarasına dokunup kanatması gibi) — Jmâm-ı A'zam (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, o kim­senin namazını bina etmesi caiz olmaz. Tahâvî Şerhinde de böy­ledir.

Bir kimse namaz kılarken, damdan tuğla veya tahta düş­se ve bu kimsenin başı yarılsa; eğer bunların düşmesi damdan birisinin geçmesi sebebi ile olursa, o kimse abdest alıp namazına devam eder. (Yâni, bina eder.) İmâm Ebû Yûsuf (R.A.), bu gö­rüşe muhaliftir. Fakat, bu şeyler, bir kimsenin geçmesi sebebi ile düşmemişse, âlimlerimizden bir kısmı: «Bu kimse, yine namazını hi'âfsız olarak  bina eder.» demişler; bir kısmı ise: «Muhay­yerdir, dilerse bina eder; dilerse baştan kılar.» demişlerdir. Sahih olan .da budur.

Bir kimse, bir ağacın altında bulunmuş olduğunda, ağaç­tan bir meyve düşerek, bu şahısta bir yara açsa, hüküm yine böy­ledir.                   '.

Namaz kılan kimsenin ayağına veya secde ederken alnı­na diken batsa ve bunda, kendisinin bir kastı olmadığı halde-, di­ken batan yerden kanç çıksa, bu durumda, namazını bina eylemez.

Bİr kimseyi, eşek ansı   soksa ve bundan dolayı   o kimseden kan çıksa, hüküm yine böyledir.

 (Bir kimse, hapşırmiş olsa da bu sebeple abdesti bozu!sa veya öksürse de, öksürüğün şiddeti ile kendisinden yel çıkmış olsa, bu durumda yine namazını bina etmez.» denilmiştir. Sahih olan da budur.  Zahîriyye'de de böyledir.

Bir kadının taharet bezi, onu yerinden oynatması sebebi ile düşmüş ve kendi isteği olmadan bu bez ıslanmış olsa, âlimleri­mizin hepsinin kavillerine göre, bu kadm namazım bina eâer. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) 'a göre, bu kadın bezi yerinden oynatması sebebiyle, namazım bina eder. Diğer imamlara göre, bu durumda namaz bina edilmez. Tebyîn'de de böyledir.

Eğer, bir kimsenin çıbanından kan akarsa, o kimse, ab­dest alır, kanı yıkar ve namazını bina eder.

Bir kimse, kanı akana kadar çıbanını sıkmış olsa veya .diz kapağında çıban olsa da, secde ederken dizlerine çöktüğü için, bu çıban parçalanıp açılsa; bu hâl, kasden abdest bozma yerinde ol­duğu için, o kimse, kıldığı namazının üzerine, kalan rek'atleri bi­na edemez. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse namaz kılarken bayıldığı veya cinnet getirdiği, delirdiği veyahut da kahkaha ile güldüğü ve yine namaz içinde bu hallerden kurtulduğu  zaman, abdest alır ve namazına  kaidığj yerden devam eder.

Kczâ, namazda uyuyup, ihtilâm olan kimsenin; namazım guslettikten sonrabina etmemesi müstahsen görülmüştür.

Bir kimse, namaz içinde  kadının fercine baktığı va­kit, inzal vaki olursa  gusledip  namazım bina edemez.

Veya, namaz kılan bir kimsenin elbisesine dirhem miktarın­dan fazla sidik saçılsa, o kimse hemen dönüp onu yıkar. Bu du­rumda, zâhirü'r-rivaye'ye göre, namaz bina olunamaz. Tahâvî Şer­hi'nde de böyledir.

2- Binanın caiz olmasının şartlarından biri der namaz da abdesti bozulan kimsenin, hemen dönüp hiç beklemeden abdest almaya g'.tmesidir.

Hatta, namaz kılan bir kimse, abdestsiz bir rükün eda etse v>j-ya olduğu yerde, bir rükün eda. edecek miktarda beklese, o kim­senin namazı bozulur.

Namaz içinde abdesti bozulan kimse, abdest a!maya giderken Kur'ân okumuş olsa, namazı bozulur; fakat abdest aldıktan sonar, geri dönerken Kur'ân okusa, namazı bozulmaz. Bunun aksini söy-liyenler de vardır. Yanî bunlar: «Abdest almaya giderken Kur'ân okusa, namazı bozulmaz da, gelirken okursa bozulur.» demişler­dir. Sahih olan ise, herîki durumda da, bu kimsenin namazının bozulacağıdır.

Abdest almaya giderken, teşbih ve tehlîî etmek (^sübhâna1-lah ve Iâüâhe illallah demek) esahh olan kavle göre, binaya manî değildir. Tebyîn'de de böyledir.

Bir imâmın, rükû' esnasında abdesti bozulmuş olsa ve bu durumda, başını kaldırıp «semi'allahü limen hamiden» dese; veya secdede abdesti bozulunca, başını kaldırırken «Allahü Ekber» 'dese; eğer, namaz kılan kimse, bunları söylemekle., rüknün edası­nı kasdediyorsa, onun namazı tamamen bozulur. Bunları söyle­mekle, rüknün edasını kasdetmemesl halinde ise, bu hususta, Ebıı Hanîfe  CR.A.) 'den iki rivayet vardır. Kâfî'de de böyledir.

İmâmın, secdede abdesti bozulur ve «Allahü Ekber» di­yerek, başım secdeden kaldmrsa, namazı bozulur. Fakat, tekbir getirmeden doğrulursa, namazı tamamen bozulmaz; kendi yerine birisini imâm olarak geçirir. Vecîzü'l-Kerderî'de de böyledir.

Bir kimse, namazda uyuşa ve uyurken abdesti bozulsa ve o kimse abdesti bozulur bozulmaz uyansa  ve uyanınca hemen abdest alsa   namazını bina eder.

Uyanınca, bir müddet bekleyip, hemen abdest almaya gitmeyen kimsenin namazı, tamamen bozulur. Mi'râcü'd-Dirâye'de de böy-ledeir.

3- Binanın caiz olmasının şartlarından biri de, abdesi bo­zulunca, namaza mani bir harekette bulunmamaktır.

Çünkü, namaz kılan kimsenin, şayet abdesti bozulmamış ol­saydı, namaza mani olan bu işlerin hiç birini yapamazdı.

Veya, namazda abdesti bozulan kimsenin yapacağı iş, yapıl­ması zarurî olan işlerden olmalıdır.

Namaz içinde abdesti bozulan bir kimse, konuştuğu veya ab­desti kasden bozduğu veya kahkaha Üe güldüğü veya yiyip içtiği veyahut da bunlara benzer şeyler yaptığı zaman, o kimsenin na­mazını bina etmesi caiz olmaz.

Keza, namaz içinde aklî muvâzenesini kaybeden veya üzerine baygınlık gelen veya cünüp olan bir kimsenin, bu durumlarda, na­mazını bina etmesi caiz olmaz.

Keza, namaz içinde bir kadının fercine bakmasından dolayı menisi gelen kimsenin de, namazını bina etmesi caiz olmaz. Tehâ-vî Şerhi'nde de böyledir.

Namaz içinde abdesti bozulan kimse, muhtaç olduğu su­yu isteyerek veya kuyudan su çekerek abdest alır ve namazını bi­na eder,

İstincâ ederken avret mahalli açılan bir kimsenin, namazını bina etmesi batıl olur. Fakat bu kimse, istincâsım, elbisesinin al­tından gizlice yaparsa, namazını bina edebilir, Bedâi'de de böyle­dir.

Namaz kılan kimsenin abdesti bozulduğu zaman, hemen abdest almaya gider. Bu esnada, abdest alan kimse, avret mahalli­ni açar veya avret yeri o kimsenin kasdı olmadan açılırsa, bu durum hakkında Ebû Ali en-Nesefi: «Bu kimse, eğer örtünme. imkanı bulamamışsa, namazı tamamen bozulmaz.» demiştir. Ni-hâye'de de böyledir.

Bacaklarım abdest için açan kadının namazı, batıl oku-. Sahili olan da budur.

Namaz içinde abdesti bozulan kimse, abdest aldığı za­man, abdest azalarını üçer defa yıkayarak, başını kaplama meshe-derek, nıazmaza, istüışak ve diğer sünnetlerini yerli yerinde yaparak abdestini alır. Sahih olanda budur.

Fakat bu kimse, abdest azalarını dörder defa yıkarsa, na­mazı yeni baştan kılar. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Namazda iken abdesti bozulan bir kimseye, su, uzakta ve­ya su kuyusu, yakında bulunursa, bu kimse muhayyerdir; zahmeti en az olanını seçer; dilerse suya gider, dilerse kuyudan su çeke­rek abdestîni tazeler. Kuyudan su çektiği zaman, namazını bina  etmez; yeniden kılar. Sahih olan budur. Muzmarât'ta da boyîeçlir. Muhtar olan da budur.

Namaz kılarken abdesti bozulan bir kimse, evinde su var iken onunla abdest almayıp, abdest almak için havuza gider ve bu durumda, evi de havuzdan yakın olursa; eğer, aralarındaki mesa­fe iki saf miktarı ise, namaz —tamamen bozulmuş olmaz. Fa­kat, havuz ile ev arasındaki uzaklık farkı, iki safdan- fazla ise, bu kimsenin namazı tamamen bozulur; onun üzerine, namazın kalan kısmım bina edemez.

Bu kimsenin evinde su olsa da, abdestini havuzdan almak bu kimsenin âdeti olsa, veya bu kimse, evde su olduğunu unutarak havuza gitse ve orada abdestini alsa, namazını bina eder. Hulâsa'-da da böyledir.

Namazda abdesti bozulan kimse, havuzun başında yer ol­duğu halde oradan, daha ileriye geçtiğinde eğer bu geçiş, yerin dar olması gibi bir sebepten dolayı olmuşsa, namazını bina eder; aksi takdirde bina edemez. Vecîzü'l-Kerden'de de böyledir.

Namazda abdesti bozulan kimse, abdestini aldıktan son­ra, başına mesh .etmediğini hatırlayarak gidip başını meşhetse, bu durumda, namazım bina etmesi caiz olur. Fakat, Önce hatırîaya-maz da namaza durduktan sonra hatırlarsa, gidip başını mesheder ve namazım yeniden kılar. Hulâsa'da böyledir.

Bir kimse, elbisesini unutmuş olsa da, dönse ve eibisesi-ni giyse, namazı yeniden kılar. Tatarhânlyye'de de böyledir.

Bir kimsenin, mescitte abdesti bozuüsa ve dışarı çıkıp içinde su olan bir kaptan abdestini alsa ve o kabı da namaz kıl­dığı' yere götürse, eğer kabı bir eliyle götürmüşse, namazını bina eder. Muhıyt*te de böyledir.

Namazda iken abdesti bozulan kimse, abdest almak için evine gelse de, kapıyı kilitli bulsa, onu açıp abdestini alır. Çıkın­ca da,'hırsız korkusundan dolayı kapıyı kitlerse, namazım bina et­mesi caiz olur; böyle bir korku yoksa, bina etmesi caiz olmaz. Tstarhâniyye'de de böyledir.

Namazda abdesti bozulan kimse, abdest alacağı kabı dol­durur ve onu tek eliyle taşırsa,, namazını bina eyler. îki e'iyle ta­şırsa, bina etmesi caiz olmaz. Cevheretü'n-Neyyitre'de de böyledir.

Namaz kılan kimseye, namazın cevazına mani bir pislik isabet ederse, onu yıkar. Şayet o pislik, hariçten isabet etmişse, o kimse namazı bina eylemez. Buna İmânı Ebû Yûsuf (R.A.) mu­haliftir. Pislik -eğer kendisinden isabet etmişse, o kimse namazım bina eder. Tebyîn'de de böyledir.

Elbisesine pislik bulaşan, kimse, o saat onu çıkarıp başka bir elbiseyi giyme imkânına sahipse, o kimsenin öyle yapıp, na­mazını bina etmesi caiz olur.

Eğer, o saat çıkarıp, başka elbiseyi giyme imkânı olmaz ve o pis elbise ile bir rükün eda ederse, bil-iemâ namazı bozulur. Eğer, namazdan bir cüz eda etmeden, öylece bir müddet beklemiş olsa bile namazı bozulmaz. O saat çıkarma mümkün olduğu ve başka bir elbisesi de bulunduğu halde çıkarmamış ve bu durumda, na­mazdan da bir cüz kılmamışsa, bu hal hakkında, arkada şiarımızın ihtilâfı vardır. Ebû Hanîfe (R.A.) ile Ebû Yûsuf (R.AJ: «Bu kim­senin namazı bozulur.» demişlerdir. Muhiyt'te de böyledir.

Bir kimsenin namazda abdesti bozulmuş olsa, hemen dö­ner abdest alır. Bu abdestini kasden bozarsa, bu kimsenin, nama­zı bina etmesi caiz olmaz. Fetâvâyi Kâdihân'da da böyledir.

4- Binanın caüz olmasının şartlarından biri de, iük abdesti-. nin bozulması üzerine alacağı ikinci abdestinin bozulmasını gerek­tiren bir halin bulunmamasıdır. Bahrü'r-Râık'ta da böyledir.

Mestlerinin üzerine meshetmiş olan bir kimsenin, namaz içinde abdesti bozulsa da, abdest almak için gitse ve abdest a[ır-ken mesh müddeti bitse, namazını    yeniden kılar. Sahih olan da budur.

Teyemmümle namaz kılmakta olan bir kimsenin, abdesti na­maz içinde bozulsa, abdest almaya gidince de su bulsa, bu kimse de namazını bina edemez. Özürlü kadın da böyledir; yani, özürlü kadın namaz kılarken abdesti bozulsa da, abdest almaya gidince özrü bitse, bu kadın da namazını bina eyîiyemez. SeraJısî'nin Mu-hıyt'inde de böyledir.

Sargısının üzerine meshetmiş ol anın, yarası iyileşir veya yarası kanayanın, namazının vakti çıkarsa, bunlar da namazlarını  yukarıdaki gibi  bina edemezler. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Binnm caiz olmasının şartlarından biri de, imâma iktida etmiş olan kimse, namazda abdesti bozulduğu vakit, abdestini ye­niler ve imâm namazını bitirmeden ve arallannda iktidaya mani bir hâl olsa bile imâma dönmesidir.

Eğer, imâm namazı bitirmişse,, bu kimse, kendi başına nama­zını bina eder; imâma dönmez. Bu durumda imâma dönerse, nama­zının bozulup bozulmayacağı hususunda ihtilâf vardır. Eğer, imâm­la aralarında bir mani yoksa, dönmeksizin olduğu yerden imâma uyar. Bahrû'r - Râık'ta da böyledir.

Namazı yalnız başına kılan kimse, abdest aldıktan sonra, namazı tamamlama hususunda, evi ile namaz kıldığı yer arasında muhayyerdir; fakat, namaz kıldığı yere dönmesi efdâldir. Kâfî'de de böyledir.

îmâm da, yalnız kılan gibidir. Yerine geçirdiği imâm, na­mazı bitirmemişse, dönüp ona uyar; bitirmişse, kendi başına na­mazını bina eder. Vikaye Şerhi'nde de böyledir.

5- Binanın caiz olmasının şartlarından biri de, abdesti bo­zulan kimse, sahibi tertfb ise,  abdesti bozulduktan   sonra, üze­rinde bulunan kaza namazını hatırlamamasıdır.  Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

6 - Binanın ceÜz olmasının şartlarından biri de, namaz kıl­dırmakta olan imâmın abdesti bozulursa, kendi yerine  (imamlığa) ehil olmayan bîrini geçirmemesidir.

Bu imâm, şayet yerine bir kadını veya bir çocuğu geçirmiş o-lursa, namazını yeni baştan kılar. Bahrü'r-Râık'ta da böyledir. Bi­na eyliyemez. [45]

 

İstihlâf
 

İstihlâf : Namaz içinde, her hangi bir sebepten dolayı, imâ­mın kendi yerine, başka birini geçirmesi demektir.

Namazın binasının eaiz olduğu her yerde imâmın da ye­rine bir başkasını geçirmesi caizdir.

Namazın binasının sahih olmadığı yerlerde ise, istihlâf yoktur.

Başlangıçta, imâm olmaya elverişli olan her şahsın, imâ­mın abdesti bozulunca, onun yerine geçip imâm olması da elve­rişlidir.

Başlangıçta, imameteelverişli olmayan kimsenin, imâmın ha-desi halinde, onun yerine geçmesi de doğru olmaz. Muhryt'te de. böyledir.

İstühlâfın Şekli:

Namazda abdesti bozulan imâm, burnunun kanadığı zannını vermek için, elini burnunun üzerine koyarak ve eğilerek geriyo çekilir; arkasındaki saftan birini, öne geçirir. Ve bu işi, konuşa­rak değil de, işaretle yapar. Sahrada, safları geçmeden; camide ise, daha dışarı çıkmadan, imâmın, yerine bir başkasını geçirme hak­kı vardır. Tebyîn'de de böyleedir.

imâmın abdesti bozulduğu zaman, yerine, safları birbi­rine muttasıl olduğu halde, mescidin dışından birini geçirmesi sa­hih olmaz. Ebû Hanîfe (R.A.) ve Ebû Yûsuf (R.A.)un görüşlerine göre, bu durumda, cemaatin namazı bozulur, imâmın namazının, bozulup bozulmayacağı hususunda ise, iki rivayet vardır. Esahh olan, onun da namazının bozulacağıdır. Fetâvâyi Kâdîhan'da da böyledir.

îmâm için evla olan, mesbûku yerine geçirmemesidir. Şayet imâm, mesbûku yerine geçirmek isterse, münasip olan, onun kabul etmemesidir. Kabul etmiş olursa, bu da caizdir. Za-hîriyye'de de böyledir.

İmâm, mesbûku öne geçirirse, mesbûk da imâmın bırak­tığı yerden başlar. Selâm verme vaktine gelince, mesbûk, bir mü4riki öne geçirir. Müdrik, cemaatle birlikte selâm verir.

Namazı tamam olduğu zaman imâm, kahkaha ile güler, kas-den abdestini bozar, konuşur veya mescidden çıkarsa, hem ken­disinin hem de cemaatin namazı tamamen bozulur. Birinci imâma gelince eğer o namazım kılıp bitirmiş ise, onun namazı bozulmaz, şayet bitirmemiş ise, onun da namazı bozulur. Sahih olan da bu­dur. Hidâye'de de böyledir.

İmâmın abdesti, namaz içinde rükûda bozulmuşsa, yeri­ne geçirdiği imâma, parmağını, dizinin üstüne koyarak işaret eder.

Eğer, namazı secdede bozulmuş ise, parmağını alnına koyarak işa­ret yapar. Eğer, okurken bozulmuş ise, parmağını ağzına kor.

Şayet, geride bir rek'ati kalmışsa, bir parmağı ile; iki rek'at kalmışsa iki parmağı ile işaret" eder.

Tilavet secdesi için, parmağını, alnına ve ağzına koyarak işâ-rette bulunur. Sehiv secdesi için ise, parmağım, kalbinin üzerine koyar. Zahîrüyye'de de böyledir.

îmâm, bu işaretleri, yerine geçirdiği adam durumu bil-catyorsa yapar; şayet durumu bilen birisi ise, bu işaretleri yapma­sına hacet kalmaz. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir kimse, dört rek'atli bir namazda bir imâma uysa, imâmın da abdesti bozulsa ve yerine bu kimseyi geçirse; eğer bu şahıs, imâmın kaç rek'at kıldığını ve geride kaç rek'at kaldığını bilmezse, bu kimse, bu durumda, dört rek'at namaz kılar ve ihti­yaten her rek'atte de oturur. Fetâvâyi Kâdîhan'm Mesbûk Bölü­münde de böyledir.

Namaz içinde abdesti bozulan imâm, yerine bir lâhıkı ge­çirmiş olsa; lâhık, cemaate işaret ederek noksanını tamamlar ve sonra cemaatle namaza devam eder. Şayet böyle yapmaz ve kendi üzerinde bulunanı tehir edip, imâmın bıraktığı yerden devam ederse; selam verme yerine kadar varır ve burada, yerine başka birini geçirir; bu yeöi imâm da cemaatle selam verir. Bu, bize gö­re caizdir. Muzmarât'ta da böyîedeir.

Namazda abdesti bozulan imâm, mescidden çıkmadıkça veya yerine başka birini getirip de, o kimse, imâm makamında ce-caate imâm olmaya niyyet etmedikçe veya cemaat, bir başkasını imâmın yerine geçirmedikçe, imamlık hakkına sahiptir. Hatta, bu hallerden biri bulunmasa da. abdesti bozulan imâm, mescidin bir tarafında abdest alsa ve cemaatte onu beklemiş olsa, imâmın yeri­ne dönüp, onlarla beraber namazını tamamlaması caiz olur.

Eğer, yerine bir imâm geçirmez, cemaatte bu işi yapmaz ve imâm mescidden çıkarsa, cemaatin namazı fesada gider. îmâm ise, abdestini alıp, namazım bina eder; çünkü imâm, kendi nefsinde, rnünferîd (tek başına namaz kılan) gibidir. Mumyt'te de böyledir.

Şayet, bir kimse, kendiliğinden, abdesti bozulan imâmın yerine geçer ve imâm mescidden çıkmadan   Önce, imâmın yerine durursa, bu da caiz olur. Fakat, o şahıs, mihraba varmadan, imâm mescidden çıkarsa, o şahsın da, cemaatin 'de namazı bozulur; ön­ceki imâmın namazı ise bozulmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyle­dir.

İmâmın ardında tek bir şahıs olduğu zaman, imâmın ab­desti bozulmuş olsa, imâm tayin etse de, etmese de, o şahsın imam olacağı açıktır.

Abdesti bozulan imâm, bir şahsı, cemaat de, başka bir şahsı ileri geçirse, asıl olan, imâmın ileri geçirdiği şahıstır. Ancak, cemaat, imâmın öne geçirdiği şahıstan daha önce, kendilerinin öne geçirmiş oldukları imâma uymuşlarsa, bu durumda imâm, ce­maatin Öne geçirdiği imamdır.

Eğer, cemaatten ayrı ayrı topluluklar, ayrı ayrı birer imâ- , mı öne geçirmişlerse, bu durumda, sayıca çok olan topluluğun ile­ri, geçirdiği imâma itibar olunur. Topluluklar sayıca müsavi ise­ler, hepsinin de namazları bozulur.

Öne, iki kişi geçecek olsa, hak, daha önce imâmın yerine varanındır. Bu iki kişi,  imâmın, yerine  aynı anda varır ve cemaatin bir kısmı birine, diğer kısmı da-öbürüne iktida ederlerse, cemaat-. ten, daha çoğunun uymuş olduğu tarafın namazı sahih olur; az olan tarafın ise, namazı fasid olur. Cemaat, sayıca müsavi olduğu takdirde, tercih mümkün olmadığından, her iki tarafın namazları da sahih olmaz. Tebyîn'de de böyledir.

Abdesti bozulan bir imâm, son safta bulunan bir şahsı ye­rine geçirse ve sonra mescidden çıksa; eğer, imâmın yerine geçir­diği kimse, o esnada imamete niyyet ederse; imâm olmuş olur. Bu durumda, önceki imâmın durduğu yerle, yeni imâmın arasında olanlarla, sağ ve sol tarafında bulunanların namazları bozulur. Fa­kat, bu kimse önceki imâmm makamına varınca, imamete niyyet eder ve bu şahıs mihraba varmadan, önceki imâm mescidden çık­mış olursa, hepsinin de namazı bozuümuş olur.

Bu durumda, imâmın yerine geçen şahsin ve cemaatin, nanıazlaıının caiz olmasının şartı, imâmın yerine geçen şahsın, imâm mescidden çıkmadan önce mihraba varıp, imâmın yerine clurmasıdır. Bahrü'r-Râik'ta da böyledir.

Abdesti bozulan imâm, yerine birini geçirdiğinde, o şah­sın da abdesti bozulur ve o da yerine bir başkasını geçirirse, bu durum hakkında Fudalî : «Önceki imâm mescidden çıkmamış ve üçüncü imâm da imâmın yerine varmamışsa, bu caiz olur. Durum, sanki o şahıs kendi nefsini öne-geçirmiş veya önGeki imâm onu öne geçirmiş gibi olur; böyle olmaz ise caizâ olmaz.» demiştir. Hulâsa* da da böyledir.

Bir imâmın, namazda abdesti bozulsa ve yanında da hiç kimse bulunmasa, bu durumda bir adam gelip cemaat olana ka­dar, o imâm mescidden çıkmaz. Ve sonra çıkar. İkinci adam, ar­kadaşlarımıza göre, birincinin halifesi C= yerine geçirdiği kimse) olur. Zahiriyye'de de böyledir.

Bir imâm, namazda kıraatten (= Kur'ân okumaktan) aciz kaldığı zaman, yerine birini geçirir. Bu, namaz caiz olacak kadar okuyamadığı veya utanmak veyahut korku arız olduğu zaman olur; unutmaktan dolayı böyle yapılmaz. Fakat, imâm, namaz caiz ola­cak kadar okumuşsa, yerine hiç kimseyi geçirmez; rükû'a varır ve namazına devam eder. Şayet, bu durumda yerine başkasını geçir­miş olursa, namaz fasid olur. Çünkü, böyle yapmaya ihtiyaç yok-U*ı\ Tebyîn'de de böyledir.

îmâm, okumayı unuttuğu zaman, yerine birini geçirmesi asla caiz olmaz. Bunda icmâ' vardır. Aynî'de de böyledir.

Bir misafir, diğer bir misafire uyduğunda, imâm olan mi­safirin abdesti bozulur ve yerine, bir mukimi imâm olarak geçirir­se, arkasındaki misafir, namazını dörde tamamlamaz; iki rek'atte sslam verir. Şayet yerine, misafir olan birini geçirir ve bu şahıs da ikâmete niyyet ederse, arkasındaki cemaat içinde bulunan misafir­ler, namazlarını tamamlamazlar. Serâhsî'nin Mıüuyt'inin Müsafİ-rin Namazı BÖlümü'nde de böyledir. [46]

 

Bu Konu İle İlgili Bazı Meseleler :
 

Abdestim bozuldu zannı ile mescidçlen çıkan bir kimse, sonra abdestinin bozulmadığını anlasa, namazını kılmaya yeniden baştan başlar. Bu şahıs, mescidden çıkmamışsa, namazını bi­na eder, (Geride kalanını kılar.) Hidâye'de de böyledir.

Yukarıdaki durum,-bir kimsenin, namaza abdestsiz başla-dığmı veya mesh    müddetinin bittiğini    sanmasmm   veya teyemmümlü iken serabı görüp de su zannetmesinin veya tertib sahibi ise, öğle namazında iken sabah namazını kılmadığını sanmasının veya elbisesinde bir kırmızılık görüp de onu pislik zannetmesinin hilâfınadır; bu hallerde hakikati anlayıp geri dönse, namazı bozulur; bina caiz olmaz.

Ev, namazgah ve cenaze namazı kılman yerler de mes-cid hükmündedir. Sahradaki saflar da mescid hükmündedir.

Bir kimse, imamlık için öne geçmiş olsaf eğer önünde sütre yoksa, arkasındaki safların mesafesine itibar olunur. Eğer önünde sütre varsa, hudut sütredir. T&byîn'de de böyledir.

Bir kimse, yalnız başına namaz kılıyorsa, secde yeri, mes-citldc olduğu gibidir. Sağı, solu ve arkası da böyledir. Yani, bu me­safeler kadar olan mesafe, mescid hükmündedir. Muhıyt'te de böyledir.

Kadının, musallada  namazgâhda) abdesti bozulsa, na­mazı fasid olur. Çünkü, musallanın mescid hükmünde olması  sa­dece erkekler hakkındadır. (Yani kadın burada  namazını bina edemez.) Tebyîn'de de böyledir.

Namaz kılan bir kimse, abdestinin bozulacağından kor­kup, namaz kıldığı yerden ayrılsa ve sonra da abdesti bozulsa, o kimsenin, namazım bina etmesi hakkı yoktur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. [47]

 

Namazı Bozan Bazı Haller :
 

1- Sabah namazını   kılarken güneşin doğması,

2- Cum'a namazını kılarken, Ükndi vaktinin girmesi,

3- Yara iyileştiği için sargının düşmesi,

4- Özürlü bir kimsenin  namaz içinde— özrünün sona er­mesi,

5- Ümmîniıı, imâmın yerine geçmesi,

6- İmâ ile namaz kılanın, rükû' ve secdelere gücü yetmesi,

7- Mestleri üzerine meshetmiş olarak, namaz kılmakta olan bir kimsenin, namaz içinde mesh müddetinin bitmesi,

8- Teyemmümle namaz  kılmakta olan  kimsenin namaz esmişinda  su bulması,

9- Ayaktaki mestlerin, amel-i   yesirle   (kolaylıkla   çıkması,

10- Üromî'nin, bîr sûreyi düşünerek okuyabilmesi,

11-  Ümmî'nin  namaz içinde  dinleyerek, Kur'ân ezberle­mesi, gibi hallerde namaz bozulur.

Teyemmümle namaz kılmakta iken, su bulan bir kimse, onu kullanmaya gücü yetmezse veya onu kullanmaya imkân bula­mazsa namazı bozulmaz,

Bir kimsenin, mestleri geniş olduğu için, zahmetsiz çıkar­sa, abdesti bozulur. Fakat, mestler zor bir fiil ile çıkarsa, namazı tamamdır.

Ümmî, Kur'ân okuyan bir kimseden, fazla  meşgul ol­madan Kur'ân okumayı hakikaten öğrenirse, namazı tamamdır. Bu hüküm, ümmînin, namazı münferiden kıldığı veya imâm oldu­ğu zaman geçerlidir. Böyle okursa, ümmînin imameti caiz olabilir.

Fakat, ümmî, güzel Kur'ân okuyan bir kimsenin arkasında na­maz kıldığı zaman, —Kur'ân öğrenirse— umuma göre namazı fa-sid olur. Ebû'I - Leys ise, o ümmînin, namazının bozulmadığı görü­şünü seçmiştir: Tebyîn'de de böyledir. Sahih olan da budur. Zahl-rîyye'de de böyledir.

12- Çıplak bir halde namaz kılan kimse, temiz ve kendisi ile namaz kılmak aciz olacak kadar elbise bulursa, namazı bozulur.

13- Pis bir elbise ile namaz kılmakta olan bir kimse, o ne­caseti temizleyecek bir imkân bulur veya bu imkânı bulamaz fakat elbisesinin dörtte biri veya daha fazlası temiz olur ve bununla ör­tünmesi mümkün olduğu halde, o şahıs bunları yapmazsa, namazı bozulur.

14- Teyemmümlü olarak namaz kılmakta olan bir kimse, na­maz esnasında su bulur ve kullanmaya da    gücü yeterse, namazı bozulur.

15- Sahib-i tertib olan bir kimse, namaz kılarken,  geçirmiş olduğu bir namazı hatırlarsa namazı bozulur.

16- Abdestli bir kimse, teyemmümiü  bir imamın arkasında namaz kılarken suyu görürse veya bu kimse, imâmın sahib-i tertip olduğunu ve onun da bir fâitesi  (= kazaya    kalmış namazı)  bu­lunduğunu hatırlarsa, sadece, o muktedîniıı namazı bozulur; bâlıl olur. Tebyîn'de de böyledir.

Bu durumlarda, naınaz batıl olduğu zaman, bu namaz, na­fileye çevrilmiş olmaz. Yalnız, şu üç yerde btı namazlar, nafileye çevrilmiş olur'            

Tertip-sahibinin, «--namaz esnasında™ kilau^viığı bir na-mazi hatırlaması hailinde,

Sabah namazını kılarken güneşin doğması halmd'e/

Cum'ayı -kılarken ikindi vaktinin girmesi halinde, Cevheretü'n - NeyyâreMe de böyledir.

Pis elbise İle namaz k»J arken, onu temizleyecek bir şey bu­lan kimsenin namazı bozulur.

Bir kisfse, keza namazı kılarken tulü'., zevfcl, gurup gibi kerahat vakti girerse, o namaz bozulur,

Bir cariye, baş örtüsüz namaz kılarken azad edilir ve   : anda başmı  Örtmezse, namazı bozı$m\

Bu mes'e!elerden herhangi biri, namaz kılan bir kimseye, —teşehhüd miktarı oturduktan sonra veya sehiv secdesi yaparken bile arız olursa, o kimsenin namazı bâtıl olur. Eğer bu İr-imâm ise, arkasındaki cemaatin namazları da batıl ölür.

Namazdan, selâmla çıkmış olan bir   kimsenin üzerinde, i eecdesi bulunsa ve bu esnada mezkûr hallerden -birisi anz tâz: bu kimse, eğer sehvinden dolayı secde ederse, namazı batıl old^ sehiv secdesi yapmazsa, namŞzi batıl olmaz

Cemaatten, olan bir kimse, teşehhüd miktarı oturdukta sonra, imâmdan Önce selam verip namazdan çıkmış sonradan da bu şahsa, saydığımız haÜerden birisi arız olsa, sadece bu şahsın namazı batıl olur. Cemaatin —ve imâmın namazına bir şey ol-

Keza, imâm, sehiv için secde ettiği zaman, cemaatten olanlar, .sehiv secdesi yapmasalar; imâma da bu hallerden birisi, arız olsa, bu durumda, imâmın namazı bozulur; cemaatin namazı ise bozul­maz. Tebyîn'de de böyledir. [48]

 

7- NAMAZI BOZAN ŞEYLER VE NAMAZIN MEKRUHLARI :
 

Namazı Bozan Sözler :
 

Namazda unutarak, kasden, hatâen veya bilerek, a/   veya çok konuşan kimsenin namazı bozulur,

Muktedînin, namazın ıslâhı için, oturacağı yerde, kalkan imâ­ma : «Otur», kalkacağı yerde, oturan imâma da : «Kalk» demesi veya namazın ıslâhı için olmayan, insanların sözlerinden herhangi biri iüe konuşmasa, bize göre namazı bozar. Ve bu namazların yeni baştan kılınması gerekir. Muhiyt'te de böyledir

Bu hâl (konuşma), son oturuşta, teşehhüd miktarı otur­madan Önce olursa, namazı bozar. Fetâvâyi Kâdihân'da da böyle­dir.

Konuşmakla namaz; konuşmanın duyulacak kadar olması ile bozulur. Konuşma, başkaları tarafından duyulmasa, fakat sade­ce konuşan tarafından duyulsa yine namazı ifsad eder, bozar. Mu-Jııyt't'e de böyledir.

Şayet, bir kimsenin konuştuğu, kendisi tarafından bi­le duyulmazsa, harfler sıhhatli olsa bile, o kimsenin namazı bo­zulmaz. Zahidi'de de böyledir.

«Namazda, uyur halde de olsa, konuşunca na­maz bozulur. Muhtar olan da budur.» denilmiştir. Muhıyt'te de böy­ledir.

Namaz kılan kimse, başkasına selam verirse namaz bozu­lur.

Bu kimse, namaz bitti zannı ile selam verse yine namazı bo­zulur.

Bu kimse, namazda olduğunu unutarak selâm vermiş olsa, yi­ne namazı bozulur.

Namaz kılan kimse, bir adamın verdiği selama, selamla muka­bele etmiş olsa yine namaz bozulur. Ebûl - Mekârim Şerhi'nde de de böyledir.

Bir mesbûk, imâmla birlikte selam verilir zannı ile» seSam verirse, namazı bozulur. Bu selam, kasden verilmiş olduğu için- de, namazım bina eylîyemez. Hulâsa'da, da böyledir.

Mesbûk, imâmla birlikte selam vermişse bakılır, eğer üzer rinde kalan rek'atleri hatırladığı halde selam vermişse, bu mes-bûkun namazı bozulur. Fakat, eğer üzerinde kalan rek'atleri unu­tarak selam vermişse, bu mesbûkun namazı bozulmaz. Çünkü, unu­tarak selam vermek, sahibini namazın hürmetinden Çıkarmaz. Ta-havî Şerhi'nde de böyledir.

Yatsı namazını kılan kimse, .teravih zannı ile Üd, rek'aj tamamlanınca selam verse; veya bîr kimse, cum'a namazı zannı ile öğle namazının ikinci rek'atinde selam verse; veya mukim olan bir kimse, misafir olduğu zannı ile iki rek'ati tamamlayınca selam ver­se namazı bozulur; yeniden kılması gerekir.

Bir kimse, dördüncü rek'at zannı ile, ikinci rek'atte selam vermiş olsa, bu kimse namazına devam eder. Sonunda da sehvi için secde eder. Fetâvâyi Kâdihân'da da böyledir.

Selamı unutmak, eğer selam namazın aslında vaki' ise, na­mazın bozulmasını gerektirir; ve eğer, selam namazın vasfında va­ki ise fesadını gerektirmez.

Bir kimse, namazdaunutarak, bir adama selam vermeyi kasdetse ve «es-selam» der demez, namazda olduğunu hatıriasa, o kimsenin selam vermesi, gerçekten münasip olmaz; bu kimse he-men susar. Fakat, yine de Bu kimsenin namazı bozulur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, selam niyyeti ile namazda müsafaha etse (= el sıksa), namazı bozulur. Çünkü o, manen konuşmaktadır. Bir kim-katriv karşıfok vereme?. Ancak,

 Her iki ?Uucu duaya kui'-ı üTuw 'zşohböyiedu"

\Uu kirrısv:. bu iie. söylemiş oİsi aP  Ki-'-rki göre, o km^   kui    na

küan kilise ai-^sa dü peşi sıra «ol flos'. bo^uhnaz. ;!uüu.. k»'!biiiden'demesi daha Îiîi  fViaktu". Hulâss'da da böy

us ona  demesi,.olur,

am;îzda ,aksıraii,.  «elhamdülillah»    demezse, namazdan sonra ıi sahihtir.

Namaz kılan kimse,.r.;iktedî ise, imâma uymuş-t.aaks:i-'dığînda, gizli o.l-uak Jciıi olarak da «elhamdülillahdeme/. AiirnJerin kaviller: lİTnufrtöşî'de de böyledir.

Namaz kılan iki kişito;: bu-;, aksırsa da, namazın hanem­den bir kimse de «y^riıansüke; bu duaya, namaz kılanla-t'îrt ikisi do'-âiîiin» we-e:er, ;jkiiran şahsın namazı Kus: diğcdniuki bozu^:rtaz. kendisi için duâ etine-

kişiden, birisi, namaz dışında

namni' kıîan diğr.- şahıs danbozulmaz. Çünkü bu .-':ucumda,

 kendi jıofsine dua değildir»   denilmiştir. Sirâcü'I-

Müktedî'nin, imâm tutulur tutulmaz, hemen o dakikada, onu açması mekruhtur. Çünkü, imâmın hatırlaması ve okumaya devam etmesi mümkündür..Bu durumda ise, muktedî, ihtiyaç ol­madan, imâmın arkasında okumuş olur. Serahsî'nin Mühıyt'inde de böyledir.

İmâmın, kendisini başkasının açmasına meydan vermesi uygun değildir. Çünkü bu hâl, iurkasıhdakinin Kur'ân okumasına yol açmak olur ki, bu da mekruhtur. Eğer imâm, kifayet miktarı okumuşsa hemen rükû'a varmalıdır veya başka âyete intikai etme­lidir. Kâfî'de de böyledir

Bir âyeti tekrar tekrar okumaya veya susup durmaya ilcâ denir. Nihâye'de de, böyledir.

Namazda olmayan bir kimse, imâma karşı kıpırdamış ve ona yol açmış   ise, imâm da düşünüp   hatırlamışsa, eğer imâm, onun yol açışı tamam olmadan okumasına devam ederse, namazı bozulmaz. Fakat, o kimsenin okuyuşuna uyarsa,   imâmın namazı bozulur. Çünkü—burada— hatırlamak açışa izafe edilir. Mürâhıkm yol açışı da baliğin yol açışı gibidir. Namaz dışında olan kimseyi, imâma uyan birisi dinlemiş olsa ve bu muktedî, dinJlediği şeyle  imâma yol açsa, bu durumda, hep­sinin namazı da bâtıl olur. Çünkü, telkin dışarıdan gelmiştir. Bah-rüRâık'ta da böyledir.

Namaz kılan kimseye, kötü bir haber verilse de o da : «in-nâ liUahi ve innâ ileyhi râci'ûn» dese veya sevinçli bir haber ve­rilse de : «elhadü lillah» dese; bu kimse, eğer bunlarla, haberi ge­tirene cevap vermeyi kasdederse, namazı bozulur; fakat, cevap vermek kasdı ile değil de namazda olduğunu bildirmek kasdi ile bunları söylemişse, namaz bozulmaz. Bunda icmâ' vardır. Serah-dfrtin Mühıyt'inde de böyledir.

Namaz kılmakta olan bir kimseye, hayreti mucip bir ha­ber verilse ve o da : «Sübhânallahi velhamdülıllahi ve lâ ilahe il-lallahü' vellahü ekber.» dese, eğer bununla, haberi getirene cevap vermeyi kasdetmemişse, namazı bozulmaz. Bu, herkese göre böyle­dir. Fakat bununla haberi getirene cevap vermeyi kasdetmişse. İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve tnıâm Muhammed (R.A.) 'e göre, namazı bozulur. «Bu durumda namazı bozulmaz! çünkü —söylediği

insan kelâmı değildir.» diyenler de olmuştur, Nisab'da : «Fetvbuna göredir.» denilmiştir. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Namaz kılan bir kimse, hilâli görse ve : «Rabbî ve Rabbü-keHâh» dese, İmâmı A'zam Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muham­med (R.A.)'e göre, namazı bozulur.

Âlimlerimize göre, hummadan veya benzeri bir hastalıktan Allah'a sığınmak maksadı ile  namazda Kur'ân okuyan kimse­nin namazı bozulur. Zahîriyye'de de böyledir.

Namaz kılan hasta, ayağa kalkarken veya eğilirken : «Bis­millah» dese, kendisine isabet eden meşakket, ağrı veya acıdan dolayı böyle demişse, namazı bozulmaz. Fetva da bunun üzerine­dir. Muzmarât'ta da böyledir.

Sadrü'ş - Şehîd'in Câmiü's - Sağîri'nde : «Bir kimse, (in­nâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn' u cevap kasdı ile söylerse, herke­sin yanında namazı bozulur.» denilmiştir.

Namaz kılan, kimse, başkalarına cevap kasdı olmadan «Al-îahümme salli aiâ Muhammed» veya «Allahû Ekber» dese, bil-ic-mâ' namazı bozulmaz. Fakat bunları, cevap kasdiyle söylemiş olur­sa, bazıları : «Bu durumda, herkese göre bu kimsenin namazı bo­zulur.» demişlerdir. Zahir olan kavil de budur.

Namaz kılan bir kimse, birine cevap vermeyi kasdetme-<den, Peygamber Efendimiz üzerine salavât getirmiş olsa, namazı bozulmaz. Fakat, Peygamber (SA.V.) Efendimiz'in -ismini işitince cevap olarak selavat getirirse, namazı bozulur.

Bir kimse  âyetini  okusa da, namaz kılan kimse, Peygamber (S.A.VJ  Efendimiz'e se-lavât getirse, namazı bozulmaz.

Keza, bir kimse şeytandan bahsetse de, namaz kılan kimse : «Allah ona lanet etsin», dese, namazı bozulmaz.

Bir kimse : «Yüksek sesle fatiha okuyun, mühim, çok mühim şeyle,r içi'n.» dese, mesbûk da okusa, namazı bozulur. Fetva da bu kavle göre verilmiştir. Hulâsa'da da böyledir.

N;u~az ju-lan bir inı'ns^, öh şairin    kasth iîe okumuş o'lsa, namazı yeleri, ş:;r okuyorum kasdı İta namaz:

Cinde de boy.i-..:nşa - ; nu dili 'ie söyîem.:? bo?:uîrorîZ ?:vo'. îyünak -Mıısallfde de i--öyi3tîır.

Fetvalarda : rims'?, nzr hu be v;tva bir ineseîe düş:- ruh olur,» deiîîimîştir ğirkde, r. si'cerevru:' absniVolime ise, nam-ayA bomiuv, Fak;-1. iH;"jh değilse, a kimsenin rtamiA Knr;iaVur. Serâhd'nfo Mubiyt'kıde böyi

Kcslii ılaiı bir kim^, insanlarda-!hâl f= imhjolan bir şeyederek,-namaz içiucir- AÜaİ eâlâ'j-a dup edrıre. namazı k gibi , gibi Allah'ım, filan .kariu;- r;zsk oîarak ban Buyur AHahım- Buyur, buyur.,. Emrine amadeyim. Senin or­tağın yoktur. Buyur... Hamd ve ni'met ancak Senin içindir. Mülk de Senindir. Senin ortağın yoktur.) dese, namazı bozulur. Hulâsa' da da böyledir,

Bir kimse, teşrıyk günlerinde (Kurban bayramının arefe-sinden itibaren dört gün) namazın içinde, «Allahu Ekber» demiş olsa, namazı bozulmaz. Fetâvâyl Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse, namaz içinde, isteyerek ezan okusa Ebû Hanî-fe'ye (R.A.> göre, namazı bozulur. Muhıytte de böyledir.

Namaz kılan kimse, ezanı işittiği zaman, müezzine cevap vermeyi isteyerek, onun söylediğini' tekrarlarsa, namazı bozulur; bu niyyetle söylemezse, namazı bozulmaz. Müezzinin söylediği ezan lafızlarını tekrarlarken, hiç bir niyyeti bulunmazsa, yine bozulur. Serahsî'nin Muhiyt'inde de böyledir.

Namazda şeytan vesvese verse de, Gücü yetme, yalnız ve yalnız pek yüksek ve çok büyük olan Al­lah iledir.) dese, eğer bunu âhiretle ilgili bir iş için yapmışsa na­mazı bozulmaz; şayet dünya ile ilgili bir iş için yapmışsa, namazı bozulur. Tunurtâşî'de de böyledir.

Bir kimse, namazın sonunda,   teşehhüdü unutarak selam verir ve sonra da bunu hatırlar ve teşehhüd okumakla meşgul olur /fakat bunu tamamlamadan selam verirse, îmâm Ebû Yûsuf (R.A.)-'a göre namazı bozulur. Çünkü bu kimse, teşehhüde dönüşü sebebi ile, birinci oturuşu terketmiş olur ve bu durumda teşehhüdü tamam lamadan önce selam verirse namazı bozulur. İmâm Muhammed (R. A.) 'e göre ise, bu kimsenin namazı bozulmaz. Çünkü, kimsenin bi­rinci oturuşu, teşehhüde dönmesi üe tamamen terkedilmiş olmaz. Ancak, teşehhüdden okuduğu miktarı terkedilmiş olur; veya; hiç terkedilmiş olmaz. Çünkü teşehhüdün okunacağı   yer, oturulan zamandır. Onun terkine zaruret yoktur. Fetvada bunun üzerine­dir.

Hakkında bir rivayet bulunmayan şu mes'ele de, âlimlerin ihtilâf ettiği mes'eîelerdendir :

Bir kimse, namazda Fatihayı ve zanım-ı sûreyi  okumayı unut­tuğu zaman, bunu riikû'da hatirlasa ve onları okumak için ayağa kalksa ve sonra da doğrulduğuna pişman olsa ve hemen akabin-'de secdeye varsa, rükû', tamamen veya hiç terketmiş olmaz. Çünkü o, rükû'u kıraat için terk etmiştir. Kıraatte . bulunmadığı vakit, snaki o kıraat yokmuş gibıi olur. Fetâvâyl Kâdîrhân'da da böyle­dir.

Bir kimse, namaz içinde inîese, âh dese veya ağlasa, ağ-İarken de sesini yükseltse ve bu sesden harfler meydana gelse; eğer bu ağlama, cennet veya cehennemin anılmasından ve onları hatırlamış olmasından dolayı olmuşsa, o kimsenin namazı tamam­dır. Fakat bu kimse, bir ağrıdan veya bir musibetten dolayı ağUf • mış olursa, namazı bozulur. Âh-u enîni, günâhının çokluğundan dolayı ise, yine namazı bozulmaz.

Namaz kılan kimse, sessizce ağlasa ve gözlerinden yaş ak­sa, namazı bozulmaz.

Enîn : Âh! Âh!., demektir. Teevvüh ise : Eyvah!... Ey­vah-... demektir. Tatarhânİyye'de de böyledir.

Bir kimse, namazda «âh!., «âh!..» dese, bü-icmâ namazı bozulur. Fakat, bu «âh!» çekmesi duyulmazsa, namazı bozulmaz. ancak mekruh olur. Çünkü bu, bir söz değildir. Muhıyt'te de böy-Üedir.

Namaz kılan kimse, sec.de yerinde bulunan toprağa üfür­müş oîsa, eğer üfürürken sesi duyulmaz ise, namazı bozulmaz. (Ne­fes alıp verme gibi...) Fakat, bu durumda, kasden üfürmek mek­ruhtur.

Bu üfürme, hece harfleri şeklinde duyulursa, bu hal konuşma mevkiinde olduğundan, üfüren kimsenin namazı bozulur. Hulâsa' da da böyledir.

Namaz kılan kimse, «hoo, veya hâst» diyerek yanına gelen hayvanları sürse veya «hoşt» diyerek köpeği kovsa, namazı bozu-itur, fakat, hece harfleri olmayan bir sesle kovarsa, namazı bozul­maz.

Keza, bir kimse, hece harfleri ile kedi çağırsa, namazı bozu­lur. Hece harfleri olmayarak çağırırsa, namazı bozulmaz. Keza, ke­diyi hece harfleri olan bir sesle kovarsa, yine namazı bozulur. Ze-hıyre'de de böyledir.de

 Namaz kıiu'i >,

Çünkü, oksi:ro.1ü.nce

Sahi iütidür.

Bâzı alimler Bakarak okunan k, böyle okuyan kimsenin ntrnıszi

Bazıları ise "Fâtihâ ımdeğilse bozulmaz.»' d'-;rrıîşierdir,, Vibym'de âr

N'tc.ii.-: kısan kin^ Maiü bulunsa cia. o. ve bakan şah)s iç bir hrroin görijş ay-nîmi <.jiniac'on— o khiîserün :

İs i U bina bakıp bir şev.oti- de-liitrniştir. Tatarhâuîyi'O'dö

da namaz jalan o- ve'anlar.a (R. A.}1a-göre, bov'e vaptijViseiiiı?." namazı bu görüşü kabvl curuşievdir.

İmâm-Muhaımned ^RA.j'e göre is; mi;-i0juif t^rm" lur. Sahih alan ise, bil-icma. bu kimsenin naınazmin  hnvsidir. Bu hususta okuduğunu an lava- iîe anlamayan ar;'fark yoktur. TebySn'de de böyledir.

Namaz kılan kimi. e, olsy. bü okuduğu şeyle,-

ma

kesir olur.

Tek ,iif YRpii.uA ;si-!' ise, -iki elle yapılmış olsalar bi­le anıcl-i kailidir. Gömlek çıkamıa, pantolonun-düğmelerini çöz-eik:. bahiri''. k;.'ar:;Ai, takkesini giyme veya onu çıkarma gibi işler bu cıiiisiccîeiKİir.--

Mükerrer (= tekrarlanmış) olmayan ve bir elle yapılma makamında olan işlerin hepsi, iki elle yapılsa bilamel-i ka-lîl (= amel-i yesîr) sayılır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

2) Amel-i kesîr üe amel-i yesîr ( = amel-i kalîl) arasındaki fark, namaz kılanın re'yüıe görüşüne) bırakılmıştır. Namaz kılan kimse, şayet yaptığı -işi çok görürse, o iş, ameli kesirdir ve eğer yaptığı işi az görürse, o da amel-i kaîîldir. Bu kavil, Ebû Ha-nîfe (R.A.) nin kavillerine çok yakındır.

3' Namaz kılan kimseye, uzaktap. bakan birisi, onun yaptığı işleri görünce, onun namaz kılmamakta olduğunda şüphe etmezse iş> amel-i kesirdir. (= çok işdir.) Ve bu iş, namazı bozucudur. Fakat, eğer şüphe ederse, yani o kimsenin namazda olup olmadığı­nı farkedemezse, o iş, amel-i kalîl (= az iş, amel-i yesîr = kolay iş) dir ve bu iş namazı bozmaz. Esahh olan da budur. Tebyîn'de de böyledir.,En güzel olan kavil de budur. Serahsî'nin Muhıyt'inde böyledir. Âmmenin ihtiyarı da budur. Fetâvâyi Kâdîhân'da ve Hu-İâsa'da de böyledir.

Namaz kılan kimse, kılıcını kınına koysa veya onu kının­dan çıkarsa, namazı bozulmaz.

Keza, namaz kılan kimse, peştemalınm eteğini omuzuna atsa veya bir eli ile taşıyabileceği bir şeyi yüklense veya bir çocuğu sır­tına alıp taşısâ veya elbisesini omuzuna alıp taşısa namazı bozul­maz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse, taşıması zor oîan bir şeyi,  namazda  zora­ki taşısa namazı bozulur. Zahîıiyye'de de böyledir.

Namaz kılan bir kimse, ister kasden olsun, ister unutarak olsun, bir şey yer veya içerse namazı bozulur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Dişlerinin arasında, yiyecek parçalan kalmış olan bir kim­se, namaz esnasında bunları çiğnese ve yutsa, eğer bunlar nohut­tan küçükse, o kimsenin namazı bozulmaz; fakat mekruh olur. Şa­yet bu şey, nohut kadar —veya ondan büyük ise bu kimsenin na­mazı bozulur. Sİrâcül - Vehhâc'da da böyledir. Bu, Tebyîn'de, Ta-hâvî Şerhi'nde de böyledir. Bekâlî de : «Bu esahhtır.» demiştir. Bürcendiy"de de böyledir,

Namaz kılan kimse, dişlerinin arasındaki kanı yutsa, —bu kan tükrüğüne galebe etse bile, — namazı bozulmaz. Shâcü'l-Veh­hâc'da da böyledir.

Nısab'da : «Bir kimse, namaza başlamadan önce yiyip iç­se, sonra da namaz kılmaya başlasa; ağzında yemek artıkları veya su artığı kalsa ve onları namazda yese ve içse, namazı bozul­maz. Fetva da bunun üzerinedir.» denilmiştir.

Keza bir kimse dişleri arasında kalmış olan şeyi, namaz esna­sında yutsa, —eğer bu şey nohut kadarsa— İmâm Ebû Hanîfe (R. A.) ve Ebû Yûsuf (R.A.) 'a göre, bu kimsenin namazı bozulmaz. Mıızmai'ât'ta da böyledir.

Namaz kılan kimse, dişlerinin arasından çıkan kanı yutsa, bu kan, ağız dolusu olmadıkça, namazı bozulmaz. Fetâvâyi Kâdî­hân'da ve Hulâsa'da da böyledir.

Bir kimse, dışardan susam alsa da, onu yutsa, namazı bo­zulur. Sahih oîan da budur.

Tatlı bir şey yiyen bir kimse, sonra namaza durduğunda, ağ­zında kalmış olan tadı yutsa, namazı bozulmaz.

Namaz kılan kimse, ağzına fâniz (= bir nevî şeker, peynir sekeri, ham şeker) veya şeker alsa da yutmasa, fakat tadı mîdesi-ıe inse, namazı bozulun Hulâsa'da da böyledir. .Muhtar olan bu­dur. Zahîriyye'de de böyledir.

Namazda sakız çiğnemek, sakız çok olursa namazı bo-zar. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Namaz kılan kimse, çok miktarda fevfele çiğnediği zaman, ondan bir şey kopup ayrılmasa bile o, amel-i kesîr olduğu için, o kimsenin namazı bozulur.

Eğer ondan bir şey kopup ayrılır ve boğazına girerse, az da ol­sa, yine o kimsenin namazı bozulur. Fakat, o çiğnenmediği zaman, feükrüğünc girmekle, o kimsenin namazı bozulmaz.

Namaz esnasında ağzına yağmur, dolu veya kar parçası düşen kimse, onu yutarsa, namazı bozulur. Sirâcü'l - Vehhâc'da da

böyledir.

Namaz kılan kimse, lambanın fitilini kaldırmış olsa, na­mazı bozulmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.."

.kat., vürü,.;.

 Bu 'iüüv:, kiMcy3 arkasını doudüâu zc-jn^ı, naynazı bozu-

içinde, b.: miıâari yuriir-

bir detada

af yürür, bivaz durur ve son-

zi bozulmaz. Fetâvâyi Kâdflıân'

Etleri k«ldınnak namazı bozmaz.

Fakat, ayaklan uzatarak hım an (= eşeği)  sürmek namazı bo-. zar. Bu iş, binili iken bir ayakla yapılırsa, namazı bozmaz. Huîâsa'

ds da böyledir.

ivuutda iken, havyarı c-rindnüı olarak hır ayağı syllamak  bu di inimde iki ayağım sal-mayapruak, iki elle pnyakmak gibidir. Ba';fi bozulmaz.» dtayguiî: Olan da bu­dur.

Namazda İken, göğsünü kıbleden çeviren kimsenin nama­zı bozulur. Fakat, kıbleden göğsünü değil de, yüzünü çevirmiş olan kimsenin-namazı bozulmaz. Zahidî'de de böyledir. Bu, bir an dö­nüldüğü zasmndn*.

Namazda İken, hayvana binmek, namazı bozar. Çünkü bu, ancak iki elle yapılır. Fakat, namazda iken, hayvandan inen kim­senin namazı bozulmaz. Fetâvâyi Kâdflıân'da da böyledir.

Bir kimse, namaz kılan bir şahsı, yerinden kaldırıp sonra tekrar yerine koyduğunda, eğer, yönünü kıbleden döndürmemiç-se, o şahsın namazı bozulmaz. Fakat, o şahsı yerinden alır, hayvan üzerine korsa, namazı bozulur. SirâcüH - Vehhâc'da da böyledir.

Namaz kılan kimse, özürsüz olarak, imâmın önüne geçmiş olursa, namazı bozulur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Fadlî'nin Fetâvâsi'nda : «Sahrada namaz kılan   kimse, secde yeri kadar (ayağı ile secde ettiği yerin mesafesi kadar) geri-, lerse namazı bozulmaz. Bu durumda, secde miktanna, arkasında, sağında ve solunda bulunan yerlere i'tibâr olunur. Kıble tarafında olduğu gibi, diğer taraflarda da bu kadar mesafe mescid hükmün­dedir. Namaz kılan kimse, işte bu kadar yerlerden çıkmaz ise, o kimse mescidden çıkmamış demektir. Bu    hususta çizgiye itibar edilmez. Hatta bir kimse, etrafına çizgi çekmiş olsa ve o çizgiden çıkmasa, fakat bizim dediğimiz kadar olan mesafeden ayrılmış ol­sa, o kimsenin namazı bozulur.» denilmiştir. Muhıyt'te de böyledir.

Safta açık bir yer olsa, namaz kılan kimse hemen oraya girer Yanında namaz kılan kimse, yerini genişletene kadar ilerler­se, namazı bozulur. Hizânetü'l - Fetâvâ'da da böyledir.

Bir kimse, evinde akşam namazı kılarken, başka biri gelip ona uysa; imâm, unutarak, üçüncü rek'atte oturmadan, dördüncü rek'ate kalksa, muktedî de ona uysa, bu durumda, her ikisinin de namazları bozulur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Namaz içinde akrep ve yılan öldürmek, namazı bozmaz. Bir vurmakla bir kaç defa vurmak arasında bir fark yoktur. Ez-her ( = en açık) olan kavil de budur.

Nevâzil'de : «Bu hâl, muktedî için olursa, ayakkabısını alır ve ona doğru yürür, İmâmdan ileri geçmiş olsa bile, namazı bozul­maz. Hulâsa'da da böyledir.

Bu meslede, yılanların her çeşidi müsavidir. Sahih olan da budur.» denilmiştir. Hidâye'de de böyledir.

Namaz içinde, akrebin ve yılanın Öldürülmesinin, namazı bozmaması, onların, namaz kılanın Önünden geçmesi ve kendisine eziyet etmelerinden korkması halindedir. Fakat, böyle bir korku yoksa, —namaz içinde— onları öldürmek mekruh olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, namaz içinde, üç taşı arka arkaya atarsa veya üç biti arka arkaya öldürürse veya üç kılı arka arkaya koparırsa veya sürme çekerse, namazı bozudur, Zahîriyye'de de böyledir.

Huccet'de : «Âlimlerden bazıları : Namaz kılan kimse, ta­şı, kolunu açıp uzatarak; gücünün yettiği kadar havaya doğru atar­sa, tek bir taş atmış olsa bile namazı bozulur.» demişlerdir, denil­miştir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Hasen'in : «Hayvan üzerinde namaz kılan kimse, hayvan yürüsün diye ona vurursa, namazı bozulur.» dediği nakledilmiştir.

Bazıları da : «Bir defa veya iki defa vurursa, namazı bozulmaz; faJcat üç defayı bir rek'atte vurursa, namazı bozulur.» demişlerdir. Burada, vurmaktan murad, arka arkaya vurmaktır. Muhıyt'te de böyledir.

Namaz kılan kimse, başka bir şahsa, bir eliyle veya kamçı ile vurursa namazı bozulur. Münyetü'I - MusafiTde de böyledir.

Namaz kılan kimse, bir kuşa taş atsa, namazı bozulmaz, fakat mekruh olur. Hulâsa'da da böyledir.

Namaz' kılan kimse, geniş olan mestini ayağından çıkar­mış o.Isa, namazı bozulmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Namaz kılan kimse, üç kelime kadar yazı yazarsa, namazı bozulur. Fakat, daha az yazarsa, namazı bozulmaz. Hulâsa'da da böyledir.

Namaz kılan kimse, havaya veya elbisesine bir şey yazsa fakat ondan bir şey anlaşılmasa bu yazı çok bile olsa, yazan kim­senin namazı bozulmaz. Sirâcü'I - Vehhâc'da da böyledir.

Namaz kılan bir kimse, açık bir kapıyı kapamış olsa, na­mazı bozulmaz. Fakat, bu kimse, kapalı bir kapıyı açarsa, namazı bozulur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Sabî çocuk, namaz kılan kadının memesini emer ve me-, meden de süt çıkarsa, kadının namazı bozulur; süt çıkmazsa, kadı­nın namazı bozulmaz Çünkü, süt çıktığı zaman, kadın süt emzir-miş hükmünde olur; süt çıkmazsa, bu hükümde olmaz. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Çocuk, namaz kılan kadını üç defa emerse, süt çıkmasa bile, kadının namazı bozulur. Hulâsa'da da böyledir,

Namaz kılmakta olan bir kadının iki uyluğu arasına koca­sı cima' eylese, yaşlık gelmese bile, kadının namazı bozulur.

Namaz kılan kadını, kocası şehvetle veya sehvetsiz olarak öp­müş olsa; veya kadım şehvetle tutsa, yine kadının namazı bozulur.

Fakat bir kadın, namaz kılan erkeği öpmüş olsa ve bu durum­da erkekte iştah olmasa, erkeğin namazı bozulmaz,

Namaz kılaiı bir erkek, talâk-ı ric'i ile boşamış bulunduğu ka­rısının fercine şehvetle baksa, kadına müracaat etmiş olur, fakat namazı bozulmaz, Muhtar olan da budur. Hulâsa'da da böyledir.

Bir kimse, namazda, eline şişeyi alıp başını veya sakalını yağlasa veya başına gül suyu dökse, bu kimsenin namazı bozulur. Fakat, elindeki yağı, başına ve sakalına sürerse, bu durumda nama­zı bozulmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse, namaz esnasında sakalını tararsa, namazı bo­zulur. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Namaz kılan kimse, bir rükünde üç defa bir yerini kaşır­sa, namazı bozulur. Bu hüküm, her defasında elini kaldırdığı za­mandır. Fakat, her defada elini kaldırmasada, elini bir defa kaldı­rınca, tekrar tekrar kaşırsa, namazı bozulmaz. Hulâsa'da da böy­ledir..

Namaz kılan kimsenin, önünden geçilse, namazı bozulmaz, fakat, önünden geçen kimse günahkâr olur.

Geçilmesi mekruh olan yer hakkındaki kavillerin en sahih ola­nı, kişinin namaz kıldığı yerde ayağından itibaren, secde ettiği ye­re kadar olan mesafedir. Tebiyn'de de böyledir.

Âlimlerimiz: «Bir kimse, namaz kıldığı zaman, secde ye­rin kadar o!an mesafenin Önünden geçeni görmezse, bu geçiş mekruh olmat.» demişlerdir. Sahih olan da budur. Hulâsa'da da böy­ledir. Esahh olan da budur. Bedâi'de de böyledir. Ve dokuya en yakın olan da budur. Bu, sahraya ait bir hükümdür.

Bir kimse, mescidde namaz kıldığında, önünden geçen şahısla kendi arasında, insan gibi bir hâil duvar direk gibi bir mani bulu­nuşa, Önünden geçÜirniş olmasında; bir kerahat yoktur.

Fakat, arada bir. hail olmaz ve mescid de küçük olursa, nere­den geçerse geçsin mekruhtur. Bu hususta, büyük mescid sahra gibidir. Kâfi'de de böyledir.

Namaz kdan kimsenin önünden, aynı hızda iki kişi geç­miş olsa, kerahat, namaz kılana yakın olanadır. Sirâcü'l - Vehhâc'da  da böyledir.

Namaz kılan bir kimsenin Önünden geçme mecburiyetinde olan bir binicinin,.günahkar olmamasının çaresi şudur: O -binici, hayvanın Öbür tarafına geçerek, hayvanını sütre yapar. Nihâye'de .   de böyledir.

Namaz kılan kimsenin Önünden, iki kişi geçecek olsa, on­lardan biri, namaz kılanın önünde durur, öteki geçer. Sonra da diğeri aynı şeyi yapar. Böylece, ikisi de geçmiş olur. Guırye'de de

böyledir.

Sahrada namaz kılan kimsenin, önüne bir arşından uzun, parmak kalınlığında bir sütre dikmesi uygun olur. Sütreyi, secde edeceği yerin az ilerisine ve sağ kaşının hizasına diker; sol. kaşı­nın hizasına da dikebilir. Fakat, sağ kaşının hizasına dikmesi daha efdaldır. Tebiyin'de de böyledir.

Namaz kılan kimsenin, önüne, ağaç bir sütre koymasında bir sakınca olursa, o zaman bunu koymaz. Kâfi de de böyledir. Bir topluluk bu kavli sahih görmüştür. Hulâsa'da da: «Bu esahhtır.» denilmiştir. Gımye'de de: «Muhtar olan budur.» -denilmiştir.

Namaz kılan kimse, önüne sütre koyacaksa, onu uzunla­masına koyar, enine koymaz. Tebylin'de de böyledir.

Bir kimse, yanında," böyle sütre olacak bir ağacı olmadığı veya dikecek başka bir şey bulamadığı veya Önüne koyacak. bir şey olmadığı zaman, önüne bir çizgi çizer mi, çizmez mi?... Bu hu­susta, âlimlerimizin bir kısmı::  «Çizmez.»  demişlerdir. Bu kavil, İmâm Muhammed  (RA)'den rivayet edilmiştir. Bazı âlimlerimiz de:  «Çizilir.» demişlerdir. Bu kavil de, îmâm Muhammed CRJU'-

dejı rivayet edilmiştir.

Sütre yerine çizgi çekilir diyenler, çizginin nasıl olabileceğinde de görüş ayrılığına düşmüşlerdir.. Bazıları: «Uzunlamasına çizilir,» demişler; bazıları da: «Mihrab gibi çizilir.» demişlerdir. Muhıyt'-te de böyledir.

Namaz kılman yer, yola karşı değil ve gelip geçme kor­kusu yoksa, sütreyi yapmayıp, terk etmede bir beis yoktur. Tebyin'-de de böyledir.

  î-mâmın sütresi, cemaat için ide sütre olarak kâfidir.

Namaz kulan kimse — eğer önünde sütre yoksa — önünden geçecek olanı, işaretle veya «sübhânellah» diyerek uyarır. Bu h&k erkeklere aittir. Kadınlar ise, el vururlar. El vurmanın şekli: Sağ el ile sol el üzerine vurmaktır. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Bu durumda, işaretüe teşbihi bir arada cem etmek, (ya­ni hem işaret etmek hem de «sübhanellah» demek) mekruhtur. İşaret kaşla, gözle veya başka uzuvlarla yapılır. KAfi'de de böyledir.

Namazda, rükû' ye secdeleri uzatmak, zahirü'r - rivâyeye göre, namazı bozmaz.

Keza, namazda, fazla secde rükû' yapmak da namazı boz­maz.

Fakat, bir kimse, namaz bitmeden tam bir rek'at fazla kılarsa, namazı bozulur.

îmâm, fazla olarak rükû'u ve secdedintn de birini yapsa ve celse (—oturma) için başını kaldırdığı zaman biri gelip, bu imâma uysa da rükû ve iki secde yapsa, imâmın namazı, fazla rek'at kıldığı için bozulur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, öğle namazını kılarken, tekbir alsa da ikindi veya nafileye niyyet etse, namazı bozulur. Çünkü, bir kimsenin, içinde bulunduğu namazdan başka bir namaza niyyet etse, nafile olur; ikindiye niyyet etse ikindi olur.

Bir kimse; tertib sahibi veya kazasının çokluğu sebebi iSe sa-hib-i tertiblikten düşmüş veya vakit dar ise, zaruretten dolayı kıl­dığı namazdan çıkar.

Keza, bir kimse, nafile kılarken, tekbîr alıp farz kılar. Veya cum'a kılarken tekbir alır, öğleyi kılar veya zikrettiğimiz yerlerde bunların tersini yaparak, içinde bulunduğu namazdan çıkar Teb-yln'de de böyledir.

Bir kimse, öğle namazından bir rek'atı kılmış olsa da, ay­nı namaza yeniden başlamak niyyeti ile tekbir alsa, kıldığı bir rek-'at. bozulmaz; yani o kimse, o bir rek'ati kılmış sayılır. Hatta, ka­lan rek'atleri kılarken, kılmış bulunduğu o rek'at itibariyle, son oturuşa oturmamış olsa, namazı bozulur. Bahrü'r - Râik'ta da böy­ledir.

Bu hüküm, niyyeti, kalbi ile yaptığı zaman geçerlidir. Yoksa, dili ile: «Niyyet ettim Öğle'namazım kılmaya derse, kılmış bulunduğa, o ilk rek'at, batıl olur. Kâfi'de de böyledir.

Bir kimse yalnız başına namaz kılarken, birisi gelip ona uysa, o da uyan kimseden dolayı İkinci bir tekbir alsa, bin kimse, birinci tekbiri üzeredir. Yani, o ana kadar kıldığı namaz, namaz oflarak sayılır. Ve imâm olan kimse, buna göre hareket eder:

Sonradan uyan, kadınsa, imâmın önce kılmış bulunduğu Jo» sim sayılmaz. Nihâye*de de böyledir.

Bir kimse öğJe namazına başlamış olsa da, sonradan imâ­ma uymak niyyeti ile tekbir alsa, Önce kılmış olduğu kısım ba­tıl olur.

Şayet, bir kimse> öğle namazım evde kılsa da, sonra cemaatle — aynı namazı yeniden — kılsa, Önce kılmış olduğu namaz batıl olmaz Kâfî'de de böyledir.

Bir kimse, öğle namazını dört rek'at kılsa, selam verince, unutarak bir secdeyi yapmadığım hatırlasa, sonra da kalkıp yeni baştan dört rek'at daha kılsa ve salam verse, — bu — namazı bo­zulur. Çünkü, ikinci defa öğleye niyyet faydasıdır; boştur. Bu du­rumda, bir rek'at kıldığı zaman, farz namaza, farz namaz bitme­den Önce, nafileyi katmış olur. Bahrü'r - Râik'ta da böyledir.

Bir kimse, akşam namazından iki rek'at kıldıktan sonra, teşehhüd miktarı otursa ve namaz bitti sanarak selam verse, sonra kalkıp tekbir alarak akşam namazının sünnetine niyyet etse, sün­net için secde etsin veya etmesin, akşam namazı bozulmuş olur. Çünkü, farz tamam olmadan, farzdan nafileye dönüş mümkün olur. Fakat, selam verdiği zaman, akşam namazını tamamlamadığını hatırlar ve bu durumda da namazının da bozulduğunu sanırsa, ar­tık kalkıp, ikinci defa, akşam namazı niyyeti ile üç rek'at kılar.

Bir kimse, akşam namazına başlar, bir rek'at kılar ve iftitâh tekbirini almadığını zannederek tekbir alır ve üç rek'at kı­larsa, namazı caiz olur.

Şayet, iki rek'at kılar ve iftitâh tekbirini almadığını sanarak tekbir alır ve üç rek'at kılarsa, caiz olmaz.,

Rezzîn isimli kitabta: «Bu kaide, o kimsenin tekbir alıp bir rek'at kıldıktan sonra oturmaması halinde böyledir. Çünkü, o. ka'de-i ahîreyi terketmiş olmakta ve farz tamam olmadan nafileye dönmüş bulunmaktadır.» denilmiştir. Huîâsa'da da böyledir. [49]

 

Namazda Mekruh Olan Ve Mekruh Olmayan Şeyler
 

Namaz kılan kimsenin, elbisesi sakalı ve bedeni ile oyna­ması veya secdeye giderken, elbisesini korumak maksadı ile Ön­den veya arkadan çekip kaldırması mekruhtur. Mi'râcü'd - Dirâ-ye'de de böyledir.

Namaz kılan kimsenin, rüku'a varınca, sırtına yapışma­ması için, elbisesini sarkıtmasında bir beis yoktur.

Namaz kılan kimsenin, namaz bittikten sonra, altındaki top­rakları veya otları silmesinde bir beis yoktur.

Namaz esnasında kendisini meşgul edip, — namazına — zarar verme ihtimali olunca, secde edeceği yeri, namazdan Önce silme­sinde de bir beis yoktur. Zararı yoksa, namazın ortasında bunları silmek mekruhtur. Teşehhüdden ve selamdan önce silmek ise, mek­ruh değildir. Fetâvâyî Kâdihân'da da böyledir. Ancak, bu durumda, silmeyi terketmek daha efladır. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyle­dir.

Namaz kılan kimsenin, alnının terini silmesinde bir beis yoktur. Fetâvâyi Kâdihân'da da böyledir,

Namaz kılan kimsenin, kendisine fayda veren bir ameli iş­lemesinde bii- sakınca yoktur. Peygamber (SA.VJ Efendimiz, na­maz esnasında, alnındaki teri silerdi; secdeden doğrulurken de el­bisesini, sağma soluna silker, sarkıtırdı.

Namaz kılan kimsenin, kendisine faydalı olmayan bir şeyi yap­ması ise mekruhtur. Sahih olan da budur. Hulâsa'da ve NShâye'de de böyledir.

Namaz kılan kimsenin, burnundan akan şeyi silmesi, onu yere damlatmaktan daha evladır. Gunye'de de böyledir,

Namaz kılan kimsenin, okuduğu âyetleri ve teşbihleri parmaklan ile sayması mekruhtur. Bu, İmâm Ebû Yûsuf a göredir. İmâm Muhammed'e göre ise,  bu şekilde saymak  mekruh değildir. Bu konudaki ihtilaf farz namazlardadır. Nafile namazlarda ise, bu şekilde sayarak   bil-icmâ' caizdir. «Bu hususta, nafile­lerde de ihtilaf vardır.» denilmiştir. Farzlarda ise  bu şekilde say­mak  bil-İcmâ caiz almaz. Fakat, bu hususta hepsinde de — yani' farzlarda da nâfileüer de de  ihtilaf vardır; zahir olan budur. Teb-yîn'de de böyledir.

Âlimlerimiz : «Eğer namaz kılan kimse, sayma ihtiyacı his­sederse, sözle söyliyerek değilde, işaret ederek sayar. Zaruret var ise, söyliyerek de sayabilir.» demişlerdir. Nîhâye'de de böyledir. «Parmakların ueu ile saymak mekruh olmaz.» da demişlerdir. Fetâ­vâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Namaz dışında teşbihleri saymak konusunda da ihtilaf var­dır. Müstesfâ'da : «Namaz haricinde, teşbihleri saymak mekruh de­ğildir. Sahih olan budur.» denilmiştir. Tebyiiı'de de böyledir.

Sureleri saymak, —namaz amelinden olmadığı için— mek­ruhtur. Hîdâye'de de böyledir.

Namaz kılan kimsenin, secde yerinde bulunan çakılları dön­dürüp düzeltmesi mekruhtur. Ancak, bu çakılların üzerine secde et­me imkânı yoksa, onlan.bir defada veya iki defada düzeltmek mek­ruh olmaz. Zâhirür - rivâyede ise : «Bir defada düzeltilir» denilmiş­tir. Münye'de de böyledir. Fakat, onu düzeltmemek, daha sevilen bir haldir. Hulâsa'da da böyledir.

Namazda, parmaklan birbirine geçirmek ve çıtlatmak da mekrûhdur. Fetâvâyi Kâdihân'da da böyledir.

Parmaklan çıüatmak, insanların çoğuna göre, namaz hari­cinde de mekruhtur. Zâhîdî'de de böyledir.

Çözülmesin diye, saçın tamamını toplayıp, bir şeyle başın üzerine bağlamakda mekruhtur. Tefeyîn'de de böyledir.

Âlimler, saçın bağlanış şekli pususunda ihtilafa düştüler; bazıları : «Saçı, başın ortasında toplayıp, sonra bağlamak.», bazıla­rı da : «Saçı, kadmlann yaptığı gibi, başın iki tarafına toplamak.», bazıları ise : «Saçı toplayıp, başm arka tarafına, iple veya kordela gibi bir bez parçası ile yapıştırır gibi bağlamak...» demişlerdir. Fa­kat hangi şekilde olursa olsun, erkeklerin  saçlanm bağlamaları mekruhtur. Gâyetü'I - Beyân'dan naklen Bahrü'r - Râık'ta da böy­ledir.

Namazda elini böğrüne koymak da mekruhtur. Fetâvây! Kâdîhân'da da böyledir.

Namaz dışında da böyle elini böğrüne koymak mekruhtur. ZAhUlİ'de de böyledir.

Namazda, baş kıbleden dönecek şekilde, sağa sola dönmek, sallanmak mekruhtur. Fakat, başı çevirmeksizin göz ucuyla bak­makta bir beis yoktur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Namazda, bakışlarını semaya dikmek mekruhtur. Tebyîn'-de de böyledir.

Teşehhüdde veya iki secde arasında, kalçalarını yere koyup oturmak mekruhtur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. Keza, bu du­rumda, kalçaları yere koyup dizleri dikmek de mekruhtur. Sahih olan da budur. Hidâye'de de böyledir, Esahh olan da-budur. Kâfö'de ve Mebsût'dan naklen Nihâye'de de böyledir.

Buradaki mekruh olan oturuş şekli : «Ayak parmaklarının ucu­na oturmak...», «ökçelerin üzerine   oturmak...»,   dizleri   göksüne. toplayarak oturmak...», «elleri yere dayıyarak oturmak...'», «köpek oturuşuna benzer bir şekilde oturmak...» gibi oturuş şekilleridir. Ve bunların hepsi de mekruhtur. Zâhidî'de de böyledir.

Namazda, el ile selam almak mekruhtur.

Namazda, özürsüz olarak, bağdaş kurup oturmak da mekruh­tur. Tebyîn'de de böyledir.

Namazda, secde ederken, kolları yere sermek; rükû'a eğilir­ken ve rükû'dan doğrulurkeh ellerini kaldırmak; elbisesinin bir ucu­nu, başına veya omuzuna atıp, diğer tarafını salıvermek de, mek­ruhtur. Münye'de de böyledir.

Namaz içinde, kollarını giymeden, elbiseyi omuzuna atmak mekruhtur, Tebyîn'de de böyledir. Bu durumda, elbisenin altında gömlek bulunması ile bulunmaması müsavidir. Nihâye'de de böyle­dir.

Hulâsa ve Nisâb'da : «Namaz kılan kimse, elbiseyi, yırtık veya sökük yerinden giyse ve ellerini   yakasına sokmasa, bu durumun, mekruh olup olmadığı hususunda, müteahhirûn ihtilaf etmiş­lerdir. Muhtar olan kavil ise, bu durumun mekruh olmamasıdır.» denilmiştir. Muzmarât'ta da böyledir.

«Kaftan içinde namaz kılacak olan kimsenin, ellerini kaf­tanın yakasına girdirmesi ve düşmesin diye kaftanı bir kuşakla bağ­laması uygun olur.» demişlerdir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Namaz haricinde, elbiseyi omuza atmak hususunda., âlimler ihtilafa düşmüzlerdir. D&râye'de de bu gibi ihtilaflar zikredilmiştir. Kunye'nin Kerâhat Babi'nda da bunun mekruh olmadığı tashih edil­miştir. BahrttV - Râık'ta da böyledir.

Başına giyecek bir şey bulduğu zaman, bir kimsenin, erinip veya tenbelEk edip, bunu giymeden, başı açık namaz kılması mek­ruhtur. Fakat bunu, gönül alçaklığından veya huşu'dan dolayı ya­parsa mekruh olmaz. Aksine bu, daha güzeldir. Zehıyre'de de böy­ledir.

Yanında, gömleği bulunduğu hal!de, bir kimsenin, sadece don ile namaz kılması mekruhtur. Hulâsa'da da böyledir.

Fetâvâyi İtabiyye'de : «Bornos (denilen uzun bir elbise) ile namaz kılmak mekruhtur. Bunun, harbte giyilmesinde kerahet yok­tur.» denilmiştir. Tatarhâniyye'de ide böyledir.

Bîr kimsenin, elbisesinin, kollarını dirseklerine kadar sıva­yıp, kollan açık namaz kılması mekruhtur. Fetâvâyi Kâdihân'da da böyledir.

Namazda sama mekruhtur. Sama : Vücudu, baştan ayağa kadar,elleri bile bir taraftan çıkaramıyacak şekilde bütünü ile bir giyeceğe sarmak demektir. Tebyîn'de de böyledir.

Bir kimsenn, namazı -sağ omuzunu açık bırakıp  bir ucunu, sağ koltuğun altından, sol omuzunun üzerine atarak, giymş bulunduğu bir elbise ile kılması da mekruhtur. Fetâvâyi KâdShta'-

da da böyledir.

Namazda, i'ticâr da mekruhtur. İ'ticâr : Sarığı, başın etra­fına sarıp, başın ortasını açık bırakmaktır. Tebyîn'de de böyledir.

İmâm Velyâlîcî : «Bu hâl, namaz içinde olduğu gibi namaz dışında da mekruhtur.» demiştir. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Yenisi ve güzeli varken   eski ve kötü elbise ile namaz kılmak mekruhtur. Mi'râcü'd - Dirâye'de de böyledir.

Namazda, telessüm de mekruhtur. Telessüm : Namaz için­de ağzı ve burnu kapatmaktır.

Namazda, esnemek mekruhtur. Bir kimseye esneme hali galebe ederse, namaz kılan kimse, gücünün yettiği kadar yutmaya ve onu defetmeye çalışır. Fakat, esneme hali, daha fazla galebe ederse, na­maz kılan kimse, elini veya yenini, ağzının üzerine kor. Tebyîn'dede böyledir. Esnerken ağzını kapatmamak mekruhtur. Hızânetül-Fıkh'da da böyledir. Namaz kılan kimse, esnediği zaman, ağzına eli­nin dışını kor. Muhtârütü'l - Nevâzil'den naklen Bahrü'r - Râık'ta ida böyledir.

Bir kimse, namazda iken esnediği vakit, kıyamda sağ eliyle, onun dışında ise, sol elinin içi ile ağzım kapatır. Zâhidİ'de de böyle­dir.

Namazda, gözleri yummak mekruhtur.

Büyük veya küçük abdest darlığı var iken, namaza girmek mek­ruhtur. Bu durum, namaz kılan kimseyi fazlaca rahatsız ederse, o kimse namazı keser. Yellenmekle ilgili hüküm de böyledir. Bîr kim­senin, bu durumlarda da namaz kılması caiz olur; fakat bu günah­tır. Şayet, vakit dar olur da, âbdest almakla meşgul olmak, namaz vaktinin geçmesine sebep olacak bulunursa, o kimse, namazım bu halde kılar. Çünkü, kerâha'tüe kılmak, kaza etmekten evlâdır.

Namaz esnasında, bir kimsenin, kendisini yelpaze ile veya elbisesinin yakası bir şeyle serinletmesi mekruhtur. —Çok olma­ması halinde böyle yapmakla namaz bozulmaz. Tebyîn'de de böyledir.

Kasiden yapılmaları halinde namaz içinde Öksürmek ve boğaz temizlemek mekrûtur. Fakat, bunlar, —gayrete rağmen de-fedilemedikleri takdirde mekruh olmaz. Zâhddî'de de böyledir.

Namazda tükürmek mekruhtur.

Keza, rükû'dave secdelerde tumânîneti terk etmek de mekruh­tur. Tumânînet : Namaz kılan kimsenin, belini tam doğrultması ve azalarının sakin olması demektir. Muhıyt'te de böyledir.

= Keza, kavme'yi terk etmek de mekruhtur. Kavme : îki secde arasında, azalar sakin olacak şekilde oturmaktır. îbni Emîrül -Hâcc'ın Münyetü'l - Musallî Şerhi'nde de böyledir.

Münferîd'in (= yalnız basma namaz kılan kimsenin)), ce­maatin saflarının arasında,onların oturma ve kalkmalarına mu­halif bir şekilde namaza durması mekruhtur.

Keza, muktedînin (= imâma uyarak namaz kılmakta olan kim­senin) , tek başına, arkada namaz kılması da mekruhtur. Muham-med bin Sücâ ve.Hasan bin Ziyâd'm Ebû Hanife (R.A.)'den riva­yet ettiklerine göre : Şayet, saf arasında boş yer yoksa, muktedînin bu şekilde namaz kılması mekruh olmaz. Fakat, bu durumda, muk­tedînin saftan birisini kendi yanma çekip, onunla birlikte idurması daha güzeldir. Muhıyt'te de böyledir.

Muktedînin, bu durumda, çekeceği şahsın âlim olması uy­gun olur. Tâ ki, durumu anlasın ve namazı fasada vermesin. Hızâ-netü'l Fetâvâ'da da böyledir.

Hâvi'de : «Bir kimsenin, arka tarafında mezar olduğu hal­de namaz kılması mekruh değildir. Çünkü bu durumda, namaz kılan kimse ile kabir arasında bir miktar mesafe vardır. Fakat, bu durum­da namazın mekruh olmaması için, şayet, mezardaki namaz kılmak­ta olsa idi, namaz kılan kimse üe mezardakânin arasından, geçilebi­lecek bir yerin oltmâsı gerekirdi.)) denilmiştir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir kimsenin, önünde, başı üzerinde, sağında, solunda veya elbisesinde resim varken namaz kılması, mekruhtur.

Üzerinde namaz kılınan yaygıda resim bulunması halinde, iki ri­vayet vardır; sahih oian, suret üzerine secde edilmedikçe bunun mekruh olmamasıdır. Bu, resimlerin, bakan kimsenin zahmetsiz ola­rak görebileceği kadar büyük olması halindedir. FetâvâyÜ Kâdîhân' da da böyledir.

Resim, bakan kimsenin dikkatle bakmayınca ve düşünme­yince göremiyeceği kadar küçük olursa, namaz   mekruh olmaz.

Resmin başı kesilmiş olursa, onda bir beis yoktur. Başın kesilmesi, o başın üzerinin iplikle Örülerek başın görülmez olması ile olur. Böylece, baştan bir eser kalmamış olur. Şayet sadece baş ile beden arası, bir iplikle   dikilip örülürse, buna   itibar edilmez. Çünkü, kuşlardan boynu böyle süslü olanlar vardır.

Mekruh olma bakımından en şiddetli hâl, resmin ön tarafta ol­masıdır; sonra başın üzerinde, sonra sağda, sonra solda ve sonra da arkada olmasıdır. Kâfi'de de böyledir.

Tehzîb'de : «Resim, idayalı bir yastıkta bulunsa da o yastık, namaz kılan kimsenin önünde olsa, o kimsenin namazı mekruh olur. Ancak, yastık yere atılmışsa, namaz mekruh olmaz.» denilmiş­tir. Tatarhântyye'de de böyledir.

Canlı olmayanların resimleri mekruh değildir. Nihâye'de de böyledir.

Farz namazlarda, bir rek'atte, bir sûreyi tekrar okumak mekruhtur. Nafile namazlarda ise, böyle yapmak mekruh değildir. Fetâvâyi Kâdâhân'da da böyledir.

Bir kimsenin,, yalnız başına nafile bir namaz kılarken, bir âyeti tekrar tekrar okuması mekruh olmaz. Fakat, farz namaz kılan kimsenin, ihtiyarî olarak  bir âyeti tekrar tekrar okuması mek­ruhtur. Özür veya unutmak sebebi ile, bir âyetin farz namazlarda da tekrar edilmesinde bir beis yoktur. Muhıyt'te de böyledir.

Cum'a namazında, içinde secde bulunan bir sûreyi okumak veya secde âyetinin okunulmasından korkulan herhangi bir namaz­da, yine içinde secde âyeti bulunan bir sûreyi okumak mekruhtur. Hulâsa'd a da böyledir.

Namaz kılan kimsenin, secdeye giderken, ellerini, dizlerin­den önce yere koyması, secdeden kalkarken de dizlerini, ellerinden önce kaldırması mekruhtur. Özür müstesnadır. Mümye'de de böyle­dir.

Muktedî'nin, imâmdan önce rükû' ve secde yapması ve ba­şını imâmdan önce kaldırması mekruhtur. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Namaz kılan kimsenin,

Açıktan besmele çekmesi ve açıktan âmin demesi;

Kıraati rükû'da .tamamlaması;

Zikirlerin, intikâlin tamamlanmasından sonra olması;

Farz kılarken, özürsüz olarak asaya (= bastona) dayanması; mekruhtur. Nafile namazlarda, bu şekilde dayanmak mekruh olmaz. Zâhidi'de   de böyledir.

Sırtında sabi bir çocukla namaz kılmak caizdir, fakat mek­ruhtur. Şayet, çocuğu koruyacak kimse olmaz ve çocukda ağlasa, bu durumda mekruh olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Namazda, gömlek veya takke çıkarmak veya bunları giy­mek, mestleri çıkarmak —amel-i yesîr ile olsa bile— mekruhtur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimsenin, namazda sangını başından alıp yere koyması veya yerden kaldırıp başına koyması; namazı bozmaz, fakat bunlar mekruhtur. Sirâcül - Vehhâc'da da böyledir.

Bir kimsenin, sangının büklümü üzerine secde etmesi mekruhtur. Zehıyre'de de böyledir.

Bü halin mekruh olması, hacminin, o kimsenin secdesine mani' olmaması, şartına bağlıdır. Eğer, secdeye mani' oluyorsa,  namaz asla caiz olmaz. Bürcendîye'de de böyledir.

Bir kimsenin, yüzüne toprak değmesin diye, yenini serip üzerine secde etmesi mekruhtur. Fakat bunu, sangına ve elbisesine toprak değmesin diye yapmışsa, mekruh olmaz. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Yer (toprak) üzerinde namaz kılan bir kimse, sıcaklık dokunmasın diye serdiği bir bezin, üzerine secde ederse, bu mek­ruh olmaz. Zahîrıyye'de de böyledir.

Namaz kılan kimsenin, secdede, ayaklanni örtmesi mek­ruhtur. Hulâsa'da da böyledir.

Yalnız başına nafile namaz kılmakta olan bir kimsenin, rahmet âyeti okunduğu zaman rahmet dilemesinde veya azâb âyeti okununca bundan Allah'a-— sığınmasında ve istiğfarda bu­lunmasında bir beis yoktur. Farz namaz kılmakta olan bir kimse­nin, bunları yapması ise, mekruhtur. Fakat, imâmın, farz olsun, nafile oîsun, hiç bir namazda böyle yapması doğru olmaz. Münye' de de böyledir.

Nanıaz kılan kimsenin, bir sağına bir soluna meyletmesi (.= eğilmesi) mekruhtur. Zehıyre'de de böyledir.

Namazda,  özürsüz olarak  ayaklar arasında terâvuh mekruhtur. Terâvuh : Ayağın biri üzerine, biraz çöküp dayanmak; biraz da diğerine çöküp dayanmaktır. ~

Keza, tek ayağın üzerine dayanarak namaz kılmak da mek­ruhtur. Zahîriyye'de de böyledir.

Namaz esnasında kalkarken, ayağın birini ileri atmak mekruhtur. Tebyîn'de de böyledir.^

Namaz kılan kimsenin, koku veya reyhan koklaması mek­ruhtur. Zehıyre'de de böyledir.

Namaz kılan bir kimsenin, el ve ayak parmaklarını, secde esnasında ve diğer hallerde, kıble istikametinden başka [tarafa çe­virmesi mekruhtur. Fetâvâyı Kâdîhân'da da böyledir.

İmâm olan kimsenin, tek başına ve tamamen, nührab oyu­ğunun içine girmiş olarak namaz kılması mekruhtur. Fakat imâm, mihrabın dışında durur ve mihraba secde ederse, bu mekruh ol­maz. Tebyîn'de de böyledir.

Mescit, imâmın arkasında bulunan cemaate dar gelirse, imâmın tek başına mihrabda namaz kılması mekruh olmaz. Fetâ-vâyî Burhâmyye'de de böyledir.

Namaz esnasında, imâmın, .tek başına seki gibi yüksek bir yerde bulunması mekruhtur. Zahirü-'r - rivâye budur. Hîdâye'de de böyledir.

Bu durumda, imâmın yanında, cemaatten bazı kimseler bu­lunursa, o zaman mekruh olmaz. Serahsî'nin MuhıytUnde de böy­ledir.

Bu hususta, sekinin yüksekliğinin miktarı bir adam boyu­dur. Bundan aşağısına itibar olunmaz. Sürenin yüksekliği göz önün­de tutularak, yüksekliğin bir arşın olduğu da söylenmiştir. îtimatl edilen de budur. Gâyetü'l - Beyfin'da : «Sahih olan budur.» denil­miştir. Bahrü'r Râık'ta da böyledir.

Kâ'be'nin üzerinde namaz kılmak, Kâ'be'ye olan ta'zimin terk edilmiş olmasından dolayı mekruhtur.

Bir kimsenin, kendisi için, mescidde özel yer ayırması mekruh­tur. Tatarhânliyye'de de böyledir.

Bir kimsenin, başka bir insanın yüzüne karşı namaz kıt ması mekruh olur. Maden'de de böyledir.

Bir kimse, başka bir insanın yüzüne karşı namaz kılsa ve bu sırada aralarında, sırtı namaz kılana dönük bir başka şahıs bu­lunsa, bu durumda namaz mekruh olmaz. Timurtâşî'de de böyledir.

Namaz kılan bir kimseye karşı durmak mekruhtur. Namaz kılan kimsenin, ön safta veya son safta olması müsavidir. Münye'de de böyledir.

Yakında olsa bile, konuşan bir kimsenin arkasında namaz kılmak mekruh değildir. Ancak, konuşan kimseler, seslerini yükselt­tikleri zaman, namaz kılan kimse okumasında şaşıracaksa bu du­rumda, —konuşan kimsenin arkasında namaz kılmak— mekruh olur. Hulâsa'da da böyledir.

Uyuyan kimselerin arasında namaz kılmak, mekruh olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

İçinde ateş yanan tennûr'a veya ocağa karşı namaz kılmak mekruhtur.

Kandile veya lâmbaya karşı namaz kılmak ise, mekruh değil­dir. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir. Esahh olan da budur. Hı-zânetü'l - Fetâvâ'da da böyledir.

Ellerinde veya başı üzerinde Kur'ân olduğu veya asılı bir kılıç veyahut da benzeri şeyler bulunduğu halde namaz kılmakta bir beis yoktur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Rükû'd a iken, birisinin geldiğini hisseden ve gelen kimseyi tanıyan bir imâmın, o şahıs yetişsin diye rükû'unu uzatması mek­ruhtur. İmâm, gelenin kim olduğunu tanımazsa ve uzatma miktarı  ancak bir veya iki teşbih miktarı olursa,  bu şekildeki  uzat­ma, mekruh olmaz. Muhtârü'l - Fetâvâ'da da böyledir.

İmâmın, safların hizasında durması mekruhtur. Bahrü'r Râık'ta da böyledir.

Bir kimsenin, ağzında dirhem ve dinar (= para) bulundu­ğu halde namaz kılması,  bunlar o kimsenin okumasına mani ol­masa bile   mekruhtur.

Elinde bir mal tutarak namaz kılmak da mekruhtur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Önünde pislik bulunduğu halde, namaz kılmak mekruh-dur. Serahsî'iün Muhıyt'inde de böyledir.

Özürsüz olarak namaz içinde yürümek; bir adım atıp dur­mak, sonra bir adım daha atıp yine durmak, mekruhtur. Bunlar, bir özür sebebi ile yapılmış olursa, mekruh olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimsenin, safın gerisinde tekbir alıp, sonra safa katıl­ması mekruhtur. Serâhsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Elleri, rükû'da dizlerin üzerine ve secde de, —özürsüz ola­rak— yere koymamak mekruhtur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyle­dir .

îmâma uymuş olarak namaz kılmakta olan kimsenin, Kur'-ân ^kuması İmâm Ebû Hatifte (R.A.) ye İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) 'a gc    , mekruhtur. Hidâye'de de böyledir.

Namaz kılan kimsenin,

Başını aşağı eğmesi veya yukarı kaldırması;

Ellerini, kulaklarının hizasından yukarı veya omuzlan hizasın­dan aşağı kaldırması;

Secdede, karnını uyluklarına bitiştirmesi ye

İmâm yokken kamet getirilmiş olursa, cemaatın ayağa kalkma­sı, mekruhtur. Hızânetü'l -Fıkh'ta da böyledir

Sünneti tamamlamada acele etmek mekruhtur. Münye'de de böyledir.

Huccet'de : «Namaz kılarken sinek, sivri sinek kovmak mekruhtur. Zaruret hali müstesnadır. Bu durumun —sadece  mek­ruh olması, bu işin ameM kalîl ile yapılmış olması şartına bağlıdır.» denilmiştir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Namazda, özürsüz olarak yapılan, her amel-i kalîl mek­ruhtur. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Bir kimsenin yayı, oku ve sadağı (= ok koyduğu kabı) boynunda takılı olduğu halde namaz kılmasında bir, beis yoktur. Ancak, bunların sallanmaları namaz kılan kimseyi meşgul eder ve oyalarsa, bu durumda, bunlarla namaz kılmak mekruh olur. Bunun­la beraber, böyle kılmış olan namaz caizdir, Sirâcü'I - Vehhâc'da ıda boy eldir.

Bir kimsenin, gasbettiği yerde namaz kılması caizdir. An­cak, zulmetmiş olmasından dolayı, o kimse azaba uğrar. Bir kul, Al] ahu Teâlâ ile kendi arasındaki şeyin sevabını, kendisi ile bir baş­ka kul arasındaki şeyin de ikâbını (= cezasını) görür. Muhtârül-Fetâvâ'da da böyledir.

Bu şekilde kılman namazlar, şartları ve rükünleri tamam olduğu için caizdir.

Kerâhatle kılman" namazlar, maal - kerâhe (~ mekruh olmakla beraber) caizdir. Hidâye'de de böj'ledir.

Bu namazlardaki mekruh olma hâli, kerâhat-i tahrîmiyye (= harama yakın mekruh) ise, namazın iadesi (= tekrar kılınma­sı) vacip olur; kerâhat-i tenzîhiyye t = helâla yakm kerâhat) ise, na-roazm iadesi müstehap olur. Şüphesiz ki, kerâhati tahrîmiyye, va­cip rutbesindedir. Fethül Kadîr'de de böyledir. [50]

 

Namazın Mekruhları İle İlgili Bazı Mes'eleler
 

Namaz kılan kimseyi, ana-babasından birisi çağırırsa, na­mazını bitirmeden ona cevap vermez. Ancak, anne veya babası yar­dım isterlerse, namaz kılan kimse, namazını bozar. Çünkü, zaruret-siz olarak namazı kesmek caiz değildir. Bu hususta, yabancılar da, ana - baba gibidir.

Bir kimse namaz kılarken, başka bir kimsenin damdan düşe­ceğinden veya ateşte yanacağından veyahut da suda boğulacağın­dan korkar ve bu durumda olan kimse de, namaz kılan kimseden yardım isterse, namaz kılan kimsenin namazını bozması vacip olur.durumda, namaz ister

farz olsun, ister nafile olsun müsavidir. Çünkü, bir dirhem değerin­deki şey, bir maldır.

Bir kadın, namaz kılarken,  ocaktaki tenceresi taşarsa, onu kurtarıp düzeltmek için, namazını keser.

Keza, namaz kılmakta olan bir misafirin, (yolcunun) hayvanı giderse; namaz kılmakta olan bir çoban, koyununu, kurdun yiyece­ğinden veya namaz kılan kimse, bir körün kuyuya düşeceğinden korkarsa, bü kimseler, bu sebeblerden dolayı namazlarını ke­serler. SVâcül - Vehhâc'dâ da böyledir.

Namaz kılmakta olan, bir kimseye, bir zımmî (= İslâm beldesinde yaşayan, gayr-i müslim kimse), gelip : «Bana İslam'ı öğret, bildir; derse, o kinişe farz bile kılıyor olsa, namazını bozar. Hulâsa'da da böyledir.

Tan yerinin ağarmasından sonra,  hayır olan zikrin dışın­da  konuşmak mekruhtur. Serahsî'nin Muluyt'inde de böyledir.

Husumet (düşmanlık) niyyeti ile namaz kılınmaz. Hıüâ-sa'da da böyledir. [51]

 

Mescidlerle İlgili Bazı 'Meseleler
 

Mescidin kapısını kitlemek mekruhtur.

Bazıları: «Mescidin eşyalarını korumak için, kapısını kitlemek-te bir beis yoktur.» demişlerdir. Sahih olan budur.

Mescidin üstünde (damında),  başka bir bina yoksa cima' eylemek, büyük ve küçük abdest bozmak mekruhtur.

Bayram ve cenaze namazı kılınan yerler hakkında, ihtilâf edil­miştir. Esahh olan, onların mescid hükmünde olmadıklarıdır. Bun­lar her ne kadar, imâma uyma bakımından, mescid hükmünde ol­salar bile, bir mekân hükmünde olduklarından,  genelde  mescid hükmünde olmazlar. Te&yîn'de de böyledir.

Mescidin avlusu da, mescid hükmündedir.

Bir kimse, camiin avlusunda imâma uymuş olduğunda, saflar birbirine bitişmemiş ve "avlu dolmamış olsa bile, o şahsm iktidası sahih olur.

İmâm Muhammed, (R.A ) buna işaret ederek : Bir kimsenin saflar, birbirlerine bitişmemiş olsa bile, cum'a (kılman yerin) ka­pısından iktidası sahihtir.» demiş ve «Saflar oraya kadar bitiş­mezse, cami civarındaki dükkanlardan imâma iktidâ, sahih ol­maz.» buyurmuştur.

Mescidin kapısında bulunan sekiler, mescidin avlusundan sa­yıldığı için, buralarda da imâma iktidâ sahih olur. Fetâvâyi KAdî-hân'da da böyledir.

Mescidleri, kireçle ve altın suyu üe süsleyip nakışlamak da mekruh değildir. Tebyîn'de de böyledir.

Bu hüküm, bir kimsenin, mescidi, kendi malı ile süslediği halerdedir.

Fakat, bir mütevelî, mescidi vakıf malı ile nakışlarsa, tazmin etmesi, harcadığı şeyi kendisinin ödemesi gerekir. Hidâye'de de böyledir.

Zâlim kimselerin, mescidin malına olan tama'larından (on­ları çalışmalarından) korkulduğu zaman, mescidin mallan toplanır. Kâfî'de de böyledir.                                                            

Yazıların düşme, dökülme ve tepelenip çiğnenme korkusu olduğundan, mescidin   mihrabına ve duvarlarına,   Kur'ân yazarak süslemek doğru ideğildir.                                                              

Nesefî'nin Cem'inde : «Namazgahla ve sergide, Allahû Teâlâ'-nın isimleri varsa, onu sermek ve kullanmak mekruhtur.

Keza, bir başka kimsenin, bunu kullanacağından korkarsa, o şe­yi, sahibinin mülkünden çıkarması da mekruhtur. Vacip olan, o şe­yi, yüksek bir yere koymak ve üzerine de başka bir şey koymaktır.»

denilmiştir.

Keza, esmâ-i hüsna dan birini, bir yaprak kağıda yazıp, kapıya yapıştırmak, isme ihanetten dolayı, mekruhtur. Kifâye'de de böyle­dir.

Mescidde ağız yıkamak ve abdest atmak mekruhtur. An­cak, abdest almaya ayrılmış bir yer varsa, orada abdest almak mek­ruh olmaz. Abdest alınan yerde, namaz kılmak da mekruhtur Fetâ­vâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Mescidin duvarına tükürülmez.

Mescidin Önündeki çakılların arasına da tükürmek mekruhtur.

Mescidin hasırlarının üstüne de. alfana da tükürmek mekruh­tur.

Sümkürmek de böyledir.

Lüzum hisseden kimse, bunları mendiline alır. Şayet, söylediği­miz yerlere sümkürmüş veya tükürmüşse, onları buralardan kaldı­rır. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Mecburiyet ve zaruret halerinde, hasırın üzerine tükür­mek, altına tükürmekten daha ehvendir. Çünkü, hasır hakikatte mescid değildir, hasrın altı ise hakîkaten mesciddir. Şayet, hasır yoksa, tüküren kimse, tükrüğünü açıkta bırakmaz; toprağa gömer. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Çamurda yürümüş olan kimsenin, ayağını mescidin duva­rına veya direklerine sürmesi mekruhtur. Hasırına sürmesinde bir beis yoktur. En iyisi böyle de yapmamaktır. Bu kimsenin, ayağını, mescidin, toplanıp biriktirilmiş bulunan toprağına sürmesinde bir beis yoktur. Eğer toprak dağınık ise, bu toprağa sürmesi mekruh­tur. Muhtar olan budur. Bu kimsenin, mescide konulmuş bulunan oduna ayağım sürmesinde bir beis yoktur. Serahsînin Muhıyt'inide de böyledir.

Mescidin içine kuyu kazılmaz. Fakat, Zemzem Kuyusu gibi daha. önceden bulunan kuyular müstesnadır.

Mescidin içine ağaç dikilmesi mekruhtur. Çünkü,  ağaç dikilince  kiliseye benzer ve ağaç namaz kılınacak yeri işgal eder. Ancak, ağaç dikmekte mescid için bir menfaat varsa, yani yerde su sızıntısı olur, mescidin direğini durdurmak, temelini sağlamlaştır­mak için, sızıntıyı çeker düşüncesiyle ağaç dikilirse, bu durumda bir beis yoktur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Hasırlarını koymak için, mescidin içinde bir ev yapmakta bir beis yoktur. Hulâsa'da da böyledir.

«Bir şehrin surlarının (kale duvarlarının) üzerine yapılan mescidde namaz kılınmaz.» demişlerdir. Çünkü sûr, ammenin hak­kıdır. Bu husustaki tafsilatlı cevabın en uygun olanı şudur : «Eğer o şehir, kahren (zoraki, savaşla) fethedilmiş ve hükümdarın emri ile sürün üzerine mescid yapılmışsa, o mescidin içinde namaz kıl­mak caiz olur. Çünkü imam, (= hükümdar, komutan) yolu mescid eylemiştir. Böyle yapmış olması da' evlâdır.

Özürsüz olan bir kimsenin, mescidi yol edinip, gelip geç­mesi caiz değildir. Özrü var ise böyle yapması caizdir.

Bir özründen dolayı mescidden gelip geçmesi caiz olan kimse­nin  her giriş çıkışında değil günde bir defa tahiyyetül1 - mescid kılması caizdir.

Terzinin veya herhangi bir şey dikmekte olan bir kimsenin, mescidin içinde dikiş dikmesi mekruhtun Ancak, o kimse, mescid­de, oraya çocukların girmesine mani olmak veya orayı korumak için durmakta ise, bu durumda —bir şey dikmesi  mekruh olmaz.

Keza, bir kâtip, mescidde ücretle yazı yazarsa, bu mekruhtur; yazıyı ücretsiz yazması ise mekruh değildir.

Bir muallimin, çocuklara sıcağın veya soğuğun zarar vermeme­si için, mescide oturup çocuklara derslerini öğretmesi mekruh de­ğildir.

Muallim (öğretmen, öğretici) ile ilgili mes'ele, dikici ve kâ­tiple ilgili mes'ele gibidir. Kâdî İitıâm'ın Nüsha'sında ve ikrârül Uyûıı'da da böyledir. Hulâsa'da da böyledir.

Bir evin içinde mescid bulunsa ve evin kapısı kitlenince, ev halkı mescide cemaat olsa, bu mescid, bu cemaatin mescididir. Bu cemaat, diğer insanların o mescidde namaz kılmalarını yasaklama­dıkça, mescidde alışveriş yapmanın ve cünüp olan kimsenin oraya girmesinin, haram olması gibi mescidlerle ilgili hükümler, bu mes­cid için de aynen sabit olur.

Şayet, evin kapısı kitlenince, orada cemaat kalmaz fakat kapı açılınca orya cemaat gelirse, bu durumdaki bir yer, her ne kadar orada namaz kılmaktan insanlar men edilmıyorlarsa da mescid de­ğildir. Fetâvâyİ Kâdihân>la da böyledir.

Hiç bir kimse, mescidin lâmbasını evine götüremez, fakat evinin lâmbasını mescide götürebilir. Hulâsa'da da böyledir.

Mescidin lâmbasını, mescidde, gecenin üçde birine kadar, yanık bir vaziyette bırakmakta bir beis yoktur. Fakat, bundan daha fazla,  yanık  bırakılamaz. Ancak, vakfeyleyen kimse böyfe al­masını şart koşmuş veya lâmbanın daha fazla yanıkdurması bu mescidde adet İse, lâmba yanık bırakılır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir mescidi, Allah rızası için yaptırmış olan kimse, o mes­cidi ısÜah eylemede, imar ve tamir etmede, ona hasır veya kamış sermede, kandil asmada; o mescidde ezan okumada, kamet getir-, mede ve imamlık yapmada, —eğer ehil ise başkalarından daha çok hak -sahibidir. Eğer ehîlf değilse, bu hususlarda, onun re'yine (== görüşüne) baş vurulur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir İdmsenin, namaz vakitleri dışında, namaz kılmadan mescidde oturmasında bir beis yoktur. Fakat, bu sırada, bir şeyi telef ede:36, tazmin eder. (öder.' Hulâsa'da da böyledir. [52]

 

8- VİTİR NAMAZI
 

İmâmı Â'zam Ebû Hanife (RA.)'den vitir namazı hakkın­da üç rivayet vardır :

1- Bir rivayete göre, vitir namazı farzdır.

2 - Bir rivayete göre, vitir namazı müefcked sünnettir.

3- Bîr rivayete göre   ise, vitir namazı   vacibtir. Bu kavil, İmânvı A'zam (R.A.) 'm son kavlidir. Sahih olan da budur. Serah-sî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Vitir namazı, eğer yatsıya tabi bir sünnet olmuş olsaydı, bu namazı, gecenin sonuna kadar te'hir etmek, yatsıya tabi bir sünneti te'hir etmek gibi mekruh olurdu. Tebyln'de de böytedir.

Vitir namazını, gücü yettiği halde,  ayakta değilde  attı­rarak kihnak caiz değildir.

Özürsüz olarak, vitir namazını binekte knmak da caiz değil­dir. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Aradan çok müddet geçmiş olsa bile, bir kimsenin,  kas-den veya unutarak, terketmiş olduğu vitri kaza etmesi vaciptir. Vi­tir niyyeti olmaksızın, bu namazı kaza etmek caiz olmaz. Kitfâye'de de böyledir.

Vitir namazını kaza eden kimse, kunutu da kaza eder. Muhıyt'te de böyledir.

Yatsmm sünnetini  farza tabi olarak  gecenin sonuna tehir etmek mekruhtur; fakat, vitri gecenin   sonuna tehir etmek müstehabtır. Tebyîn'de de böyledir.

Vitir, üç rek'atitir ve bu üç refe'atin araları selâmla kesil­mez. Hidâye'de de böyledir.

Kunut,  sahih olmak üzere  vacibtir. Cevheretü'n - Ney-ylre'de de böyledir.

Vitir kılmakta olan kimse, üçüncü rek'atin kıraatini biti­rince tekbir alır; ellerini kulakları hizasına kaldırır ve rükû'a var­madan,  senenin bütün günlerinde kunut; yapar.

Kunut'ta ayakta durma miktarı, «tze's - semâü'nşekkat Sûre­si» ni okuyana kadardır. Mumyt'te de böyledir.

Kunutta, ellerin salınıp sahnmayacağı hususunda, ihtilâf ' edilmiştir. Muhtar olan kavil, kunut esnasında, ellerin aşağı salın­madan kaldırılacağıdır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

İmâm olsun, cemaat olsun; vitir kılmakta olan kimseler, kunutu gizli okur. Muhtar olan kavil budur. Nlhâye'de de böyledir.

Yalnız başına vitir kılan kimse de, kunutu gizli okur. Muhtar olan budur. Mecmau'l - Bahreyn'de de böyliedir.

Kunutta okunması mecburî olan bir duâ yoktur.

Yalnız, kunut'ta «Allahüme inne neste'ıynüke» duasını okumak evladır.

Kunut duasını güzel okuyamıyan kimse :

«Rabbena ât mâ fi'd-dünyâ haseneten ve fi'1-âhireti haseneten ve fcinâ azebe'n-nâr» âyetini okur, Muhiyt'te de böyledir.

Veya, bu kimse : «Allâhümme'ğfirlenâ» der ve bunu üç defa tekrar eder. Ebû'I - Leys'in ihtiyarı da budur. Slirâciyye'de de böy­ledir.

Bir kimse, kunutu unutmuş olsa ve bunu .rükû'da hatır-lasa, sahih olan, o kimsenin, rükû'da kunutu okumamasıdır. Bu kimse, tekrar kıyama da kalkmaz. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bu kimse, şayet rükû'dan kıyama dönse ve kunutu okusa, bu durumda, rükû'u yenilemez ise, namazı bozulmaz. Bahrü'r-Râık'ta da böyledir.

Fakat, bu kimse  kunutu unuttuğunu  rükû'dan başını kaldırdığı zaman hatırlarsa, bil-ittifak kunutu okumaya dönmez. Muzmarât'ta da böyledir.

Vitir kılmakta olan kimse, eğer Fâtiha'yi okur da, süreyi terk ederse; bu kimse rükû'dan doğrulur; sûreyi okur; kunutu iade eder; rükû' yapar ve sehivden dolayı da secde eder.

Keza, sûreyi okur da, Fatiha'yj terk ederse, bu durumda da Fatiha'yı'okur, sûreyi, kunûtiu ve rükû'u da iade eder. Bu kimse, şayet rükû'u iade etmemiş olsa,  yine  namazı caiz olur. Sirâ-cül - Vehhâc'da da. böyledir.

0 Vitir, cemaatle kılınırken, imâm, kunut yapmadığını, rü­kû'da hatırlarsa, kıyama dönmesi caiz olmaz. Bununla beraber, şa­yet, imâm, kıyama döner ve kunutu okursa, rükû'u yenilemesi uy­gun olmaz.

Bu durumda, imâm, rükû'u iade ederse, cemaat, önceki rü­kû'da imâma tabi olmaz; ancak, ikinci rükû'da tabi olur. Bunun aksini yapsalar bile namazları bozulmaz. Hulâsa'da da böyledir.

Vitir kılan kimse, kunutta Peygamber (S.A.V.) Efendimiz-'e salat okumaz. Bu, bizim âlimlerimizin ihtiyar ettiği kavildir. Zâhîriyye'de de böyledir.

Muktedî, kunutta imâma tabi olur.

Muktedî, kunutu bitirmeden, imâm rükû'a varmış olsa, bu du­rumda da muktedî imâma tabi olur.

İmâm, kunut yapmadan rükû'a varmış olsa, bu durumda muktedî de kunuttan bir şey okumamış bulunsa, muktedî eğer, yetişemeyip rükû'u kaybedekten korkarca, o zaman rükû'a vahr. Eğer bundan korkmazsa, kunutu okur ve sonra rükû'a varır. Hu­lâsa'da da böyledir.

Nâtıfî, Ecnâs'ında : «Bir kimse, birinci rek'ati mi, ikinci rek'ati mi yoksa üçüncü rek'ati mi kılmakta ol'duğu hususunda şüpheye düşerse, bu durumda, içinde bulunduğu rek'atte kunut ya­par, sonra oturur. Daha sonra, kalkıp iki rek'at daha kalır. Bu iki rek'atin herbirinde de oturur ve ihtiyaten kunut yapar. Bir kavle göre de", bu kimse hiçbirisinde kunut yapmaz. Sahih olan, önceki kavildir. Çünkü, kunut vacibtir; vacible bid'at arasında tereddüt yoktur. Bu kimse ihtiyaten kunut yapar» denilmiştir. Serahst'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Mesbûk, imâmla birlikte kunut yapar; imâmdan ayrıldık­tan sonra yapmaz. Münye'de de böyledir.

İmâmla birlikte kunut yapmış olan mesbûk, namazın ka­lan kısmını kaza ederken, ikinci defa kunut yapmaz. Serahsî'nin  Muhıyt'inde de böyledir. Bütün âlimlerin kavilleri budur. Muzma-rât'ta da böyledir.

Vitirde, üçüncü rek'atın rükû'unda imâma yetişmiş bulu­nan bir mesbûk, namazının kalan kısmını kaza ederken de kunut yapmaz. Muhiyt'te de böyledir.

Vitirden başka hiçbir namazda kunut yoktur. Mütûn'da da böyledir.

İmâm, vitirde, rükû'dan doğrulduktan sonra kunut yapsa, fakat muk-tedı bunu görmese, bu durumda muktedî imâma tabi olur. Fetâvâyî Kâdîhân'da da böyledir.

Şayet, imâm sabah namazında kunut yaparsa, arkasında­kiler susarlar. Hîdâye'de de böyledir. Bu durumda cemaat ayakta bekler. Sahih olan budur. Nihâye'de de böyledir. [53]

 

9- NAFİLE NAMAZLAR
 

Sabah namazından Önce ve Öğle, akşam ve yatsı namazla­rından sonra, ikişer rek'at sünnet vardır.

Öğle namazından ve cura a namazından önce ve cum'a na­mazından sonra da dörder rek'at sünnet vardır. Mütûn'da da böyle­dir. Bize göre dörder rek'atli bu sünnetler, birer selâmla kılınırlar. Bir kimse, bu namazları ikişer selâmla kılmış olsa, kıldığı bu na­mazlar sünnetten sayılmaz.

Sünnetlerin kuvvet derecelerine göre sıralanışı şöyledir:

1- Sabah namazının sünneti,

2- Akşam namazının sünneti,

3- Öğleden sonraki sünnet,

4- Yatsıdan sonra kılınan sünnet,

5- Öğleden önce kılman sünnet. Tebyin'de de böyledir.

Âlimlerimiz : «Fetva verme makamında olan bir âlim, fet­vasında, diğer sünnetleri, insanların ihtiyaçlarından dolayı terke-debilir; ancak sabah namazının sünnetini terkedemez. Nİhâye'da de böyledir.

Bir kimse, gece zannı ile iki rek'at namaz kılmış olsa ve bu durumda, sabah namazının vaktinin girmiş bulunduğu açığa çıksa, o kimsenin kıldığı iki rek'at, gece namazı olur.

Kâdî Alâüddin Mahmud Nesefî Muhtelefât Şerhi'nde : «Bu me­sele hakkında rivayet yoktur.» demiştir.

Müteahhirûn ise : «Bu namaz, sabah namazının sünneti yerine caiz oîur.» demişlerdir.

Şeyhü'l - tmâmü'l - Ecdft Şemsü'l - Eimme Halvânî, Kitâbü's -Salât Şerhi'nde : «Şüphesiz, o namazın, sabah namazının sünneti olması caizdir. Çünkü, bu namaz, eda vaktinde kılınmıştır.» demiştir. Muhiyt'te de böyledir.

Ayakta durmaya gücü yeten bir kimsenin, sabah namazı­nın sünnetini oturarak kılması caiz değildir. Bundan dolayı, sabah namazının sünneti, vacibe- yakındır, denilmiştir. - Nâfi'den naklen Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir özür bulunmadığı halde, sabah namazının sünnetini, bi­nekte kılmak caiz değildir. Sİrficül - Vehhâc'da da böyledir.

Sabah namazının sünnetini kılarken,  Fatiha'dan sonra  birinci rek'atte «Kul Yâ eyyühe'İ-kâfirûn...» ve ikinci rek'atte de «Kıtlhüve'Uahü ehad» sûrelerini okumak sünnettir.

Sabah namazının sünnetinin, fecrin doğmasından önce eda­sı caiz olmaz. Fecrin doğup doğmadığı konusu şüpheli olursa,- yine sabahın sünnetinin kılınması caiz olmaz.

Böyle, şüpheli bir halde bu namazı kılan kimse, fecrin doğu­şundan sonra da iki rek'at namaz kılmış olsa, bu şahsın son kıldığı namaz, sünnet namaz olmuş olur. Çünkü farza daha yakındır.

Sabahın sünneti ile farzının arasını, başka bir namazla ayırma-malıdır. Bu hususta, sünnet olan, farzla sünnetlerin arasını bitiştir­mektir.

Sabah namazının sünnetinden başka, sünnetler kaza edilmez­ler. Sabah namazının sünneti ise, kilmamadığı zaman farz ile birlikte, güneşin doğmasından sonra, öğle vaktine kadar kaza edi­lirler. Öğle vaktinin girmesinden sonra sakıt olur. CKaza edilmekten düşer) Serahsf nin Muhiyt'înde de böyledir. Sahih olan da budur. Bahru'r Râık'ta da böyledir.

Sabah namazının sünneti, farzın haricinde fevt olursa, İmânvı A'zam (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, kaza edil­mez. İmâm Muhammed (R.A.) ise.buna muhaliftir. Serahsî'nin Mu-

hıyt'inde de böyledir.

Öğleden önceki dört rek'at sünnete gelince, yalnız başına bu dört rek'ati kılmadan imâma uyan kimse, vakit olduğu müddet­çe, farzdan sonra bunu kaza eder. Bütün âh'rnİerin görüşü budur. Sahih olan da budur. Muhiyt'te de böyledir.

Hakâık te : «Bu durumda, İmâmı A'zam (R.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) 'a göre, bu! kimse, önce iki rek'ati kılar. İmâm Mu­hammed (RA)'e göre ise, önce dört rek'ati kılar. Fetva da bunun üzerinedir. Sirâcü'l - Vehjıac'da da böyledir.

«Sabah ve öğlenin sünnetlerini terketmekte bir beis yoktur.» denildiği gibi, «bunları terk etmek, haç bir halde caiz debidir.» de denilmiştir. Doğru olan da budur,

Sünnetleri, bunları hak görmiyerek, terk eden kimse, kâfir olur. Çünkü, o kimseler, sünnetleri hafif görerek terk etmiştir.

Eğer, o kimse, sünnetleri hak gördüğü halde, terk ederse, gü­nahkâr olur. Çünkü, sünnetlerin terk edilmesi durumunda, va'ıyd vardır. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Öğleden önce, dört rek'at sünnet kılan kimse, iki rek'aTm başında, oturmamış olsa, bu namazı istihsânen caiz olur. Mu-hıyt'te de böyledir.

İkindiden Önce dört, yatsıdan önce ve sonra dörder, akşam dan sonra akı rek'at namaz kılmak mendûbtur. Kenz'de de böyle­dir!

İmâm Muhammed (RAÎ, ikindiden önce ve yatsıdan son­ra kılınan sünnetlerde, iki rek'atle dört rek'at arasında serbest kal­mıştır. Efdâl olan ise, her ikisini de dörder rek'at kılmaktır. KâfT-de de böyledir. [54]

 

Kuşluk Namazı :
 

Kuşluk namazı mendub olan namazlardandır.

Kuşluk namazının, azı iki rek'at; çoğu ise, on iki rek'attir. Vakti ise, güneşin yükselmesinden zeval vaktine kadardır. [55]

 

Tahiyyetü’l Mescid:
 

Tahıyyetü'l - mescid de, mendub olan namazlardandır. Bu namaz da iki rek'attir. [56]

 

Abdest Aldıktan Sonra Kılınan Nama:
 

Abdest aldıktan sonra kılınan iki rek'at namaz da mendub-namazlardandır. [57]

 

İstihare Namazı:
 

İstihare namazı ida   mendub olan namazlardandır. Ve iki rek'at olarak kılınır. [58]

 

Hacet Namazı:
 

Hacet namazı da mendub olan namazlardandır. Ve bu da iki rek'atti. [59]

 

Gece Namazı (=Teheccüt Namazı):
 

Gece namazı da mendub plan namazlardandır. Bahrü'r -Râık'ta da böyledir.

Peygamber (S.A.V.) Efendimiz; teheccüt namazını en az iki, en çok sekiz rekat olarak kılardı. Fethü'l - Kadir'de de böyledir. [60]

 

Teşbih Namazı
 

Mutekit ta zikredildiğine göre, teşbih namazı şöyle kılınır:

Tesbîh namazını kılacak olan kimse, önce tekbir alır ve süb-haneke'yi okur.

Sonra, 15 defa: «Sübhanellahi vel - hamdü ÜHahi ve Iâ Slahe illaUâhÜ vellahü ekber. der.

Sonra, yukarıdaki teşbihi 10 def a okur.

Sonra, eûzü - besmeie çekip, Fatiha ve sûreyi okur.

Sonra da, rükû'da 10 defa; kıyamda 10 defa; birinci secdede de 10 defa; iki secde arasında 10 defa, ikinci secdede 10 defa okur. Ve bu namazı dört rek'atta tamamlar. (Böylece, namazın tamamın­da, bu teşbihi 300 defa tekrarlamış olur.)

îbh-i Abbas (R.A.)'a:

— Bu namazda okunması gereken sûre var mı? diye sorulunca:

—  Evet, tesbîh namazı kılan kimse, «elhakümü't - tekâsür, ve'l - asr, kul yâ eyyükel - kafirûıı ve kul hüvellâhü-ehad» sürelerini o-kur buyurmuştur.

Muafla da: «Teşbih namazı öğleden önce kılınır.» demiştir. Muz-marat'ta da böyledir.

Mutlak nafileleri, her vakitte kalmak müstehabtır. Serh-sî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Nafile namazları, gündüz dört rek'atten fazla, gece ise sekiz rek'atten fazla, bir selamla kılmak mekruhtur. Efdal olan, gecede de gündüzde de, dört rek'attebîr selam vererek kılmaktır. Böylece, tah-rîme (=iftitâh tekbiri) devam etmiş, meşakkat çoğalmış ve fazilet artmış olur. Bundan dolayı dört rek'atti bir selâmla kılmayı nez-veden kimse, bunu iki selâmla kılsa, nezrini yerine getirmiş olmaz. Sunun aksini yaparsa, nezrini yerine getirmiş olur. (adağından kur­tulur) Tebyin'de de böyledir.

Sünnet ve nafileleri evde kılmak efdaldir. Çünkü Peygam­ber (S.A.V.Î Efendünöz:

«Farz namazlar müstesna, bir kimsenin en efdâl namazı evin­de kıldığı namazdır.» buyurmuştur.

Eğer, imâm nafileleri rnescidde kılıyorsa, bunları, mesci­din kapısında kılması efdaldir.

Eğer, imân? farzı mescidin, dış kısmında kılıyorsa, nafileyi iç kısımda, farzı mescidin iç kısmında kılıyorsa, nafileyi dış kısımda kılması daha evladır.

Eğer, mescid bir ise t yani içi ayrı, dışı ayrı değilse), imâmın, nafileyi, direk arasında kılması efdaldir.

Bir hâil (mani) olmadan, saflarının arasında nafile kılmak mek­ruhtur. En şiddeti kerahat de — namaz kılmakta olan  cemaatin arasına girerek, safta nafile kılmaktır. Bunların tamamı, imâm na­mazda olduğu vakittedir. Fakat, bir kimse, imâm namaza başlama­dan, canı nerede kılmak iseterse, nafileyi orada kılar.

Farzlardan sonra, kılınan sünnetlere gelince, bir kimse, bunları tarzı kıldığı yerde de kılabilir; evla olan ise, bir âdım ileri gidip o-rada kılmaktır.

îmâmm, farzdan sonraki nafileyi, muhal (imkansız) olmazsa farzı kıldığı yerden geride kılması efdaldir. Kâfi'de de böyledir.

Halvâni: «Efdal olan, teravih hariç, bütün nafileleri evde kılmaktır." demiştir

Âlimlerden birisi de: «Efdal olan, nafileleri zaman zaman evde kıîmaktıı\» demiştir. SahiJı olan ise, bu kavillerin hepsinin, de bir olduğudur. Evde kılmak üstündür veya mescidde kılmak üstündür veya aşağıdır, denilmez. Üstün olan namaz, riyadan uzak oı«n, ıhlâs ve huşûun tamamını, içinde toplayan namazdır. Nihâye'de de böyle: dir.

Öğle namazından önce kılınan dört^ rek'atin ve cum'a'dan önce ve sonra kılman dört rek'atin ilk oturuşlarında Peygamber (SAV.) Efendimize salavât getirilmez. (Allahümme salli, AHahüm-me bârik okunmaz.) Bu namazlarda, üçüncü rek'atte kalkınca da is-tiftâh edilmez. (Sübhâneke okunmaz ve eûzü çekilmez.* Diğer dört rek'atli nafileler, bunun hilafınadır. Zamdı'de de böyledir.

Bir kimse, sabah namazının iki rek'atını veya öğle nama­zının dört rek'atim kıldıktan sonra, alış verişle meşgul olsa veya bir şey yiyip içse, o kimse, bu namazları yeniden kılar. Ancak, bir lok­macık yiyecek veya bir içim su, bit sünnetleri iptal etmez. HuJâsa'da da böyledir,

Bu durumda, bir kimsenin, farzı kıldıktan sonra konuşmuş olması, sünneti düşürür mü? sorusunda, «Hayır düşürmez. Fakat, sevabı, konuşmadan kılınmış olan namazın sevabından az olur.» de­nilmiştir. Nîhâye'de de böyledir.

Nafilelerin her rek'atinde. Fatiha ve sûre okunur. Şayet bir rek'atinde veya iki rek'atinde, kıraat terk edilmiş olursa, o rek'atler fesada gitmiş olur. Muzmarât'ta da böyledir.

A İmâm Muhammed (R.A.)'e göre —bu durumda— vitrin hükmü de nafilenin hükmü gibidir. Fakat, Ebû Hanîfe (R.A.) göre, burada da kıyas ve istihsan vardır. îstihsanda ise, bu namaz fesada gitmez. Kıyasda ise, O'na göre de namaz fesada güder. Alınıp, kabul edilen kavil de İmâmı Azam (R.A.)'m kavlidir. Hulâsa'da da böy­ledir.

Bir kimse, nafile bir namaza, abde&tsiz veya pis bir elbise ile başlasa, namaza girmiş olmaz. Başlama sahih olmayınca da, bu­nun kazası lâzım gelmez. Muhıyt'te de böyledir.

Nafüîe bir namazı. ayakta kılmaya gücü yettiği halde oturarak kılmak mekruh değildir. Sahih olan   budur. Mecma'u'İ-Şerhinde de böyledir.

Nafile bir namazı, ayakta kılmakta olan kimse, oturmak is­terse, îmâm-i Azam (R.A.) a göre —istihsanen— oturabilir. Muhıyt' te de böyledir.

Nafileyi ayakta kılarken yorulan kimsenin, bir bastona ve­ya duvara dayanmasında bir beis yoktur. Câmlu's - SağSr ŞerM'nde de böyledir.

Nafile bir namazı,, özürsüz olarak îmâ ile kılmak caiz ol­maz.

Nafile bir namazı kılmaya başlayıp, sonra da onu bozan bir kim­se, eğer abdestinin bozulması veya konuşmak gibi bir sebeple, tah-rîmeden çıkmış ise, namazın kalan kısmını bina eyleyemez; bu du­rumda bina etmek sahih değildir. Fakat, bu kimse, okumayı terk etmek gibi bir sebeple tahrîmeden çıkmamışsa, o kimse, namazının kalan kısmını bina eder. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir kimse, kıyama gücü yetmediği için, namazı- otura­rak kılıyorsa, o kimse serbesttir, kıraat ederken, isterse dizlerini dikerek oturur; isterse bağdaş kurarak oturur. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Muhtar olan, bu durumda, teşehhüd de oturulduğu gibi oturmaktır. Hidâye'de de böyledir.

Bir kimse, nafileye, oturduğu yerde başlar, bir kısmını öy­lece kılar; sonra da ayağa kalkmayı ister ve kalkıp bir kısmını da öyle kılarsa, bütün âlimlere göre, böyle yapmak caiz olur. Mu-hıyt'te de böyledir.

Bir kimse, üzerinde, nafile bir namaz olduğu zannı ile bu namazı kılmaya başlasa da sonra, üzerinde böyle bir namaz olmadı­ğı açığa çıksa; bu, durumda, başlamış bulunduğu o namazı bozar­sa, bozduğu bu namazı kaza etmez. Zahidi'de de böyledir.

Arkadaşlarımız, iki rek'attan fazla nafileye, mutlak niyye-tin lâzım olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. Dört rek'ate niy-yetin lüzumu konusunda ise, ihtilaf vardır. HuÜâsa'da da böyledir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.AJ ve İmâm Muhammed (RA>'e gö­re, dört rek'at niyyeti ile nafile namaz kılmaya başlayan kimse, aslında iki rek'at kılmaya başlamıştır. Gunye'de de böyledir.

Dört. rek'at nafile namaz kılmakta olan bir kimse, kas den iki rek'ati kıldıktan sonra oturmasa, namazı —istihsânen— fasid olmaz. Bu, îmâm-ı A'zam ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavileri­dir. Kıyasda ise, bu kimsenin namazı fasid olur. Bu ise, îmânı Mu-hammed (R.A.) 'in kavLüdir.

Bir kimse, üç rek'at nafile kilsa da, tkinci rek'atten sonra oturmamış bulunsa, esahh olan kavle göre, o kimsenin namazı ifsâd olmuştur.

Bu kimse, altı veya sekiz rek'at nafile namaz kılmış ve sadece bir defa oturmuş olsa, bu durumda da âlimlerimiz, görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Esahh olan, istihsanen bu durumda —yukarıdaki— görüşler gibidir.

Imâmü'l - Sifâr, Asl'm bir nüshasında : «Bu kimse, eğer, otur-mamişsa, üçüncü rekate kalkıncaya kadar, İmâm Muhammed (R.A.) 'in kıyası üzeredir; yani, bu kimse döner ve oturur. Diğer imam­larımıza göre ise, dönüp oturmaz, onun, sehiv secdesi yapması ge­rekir- Hulâsa'da da böyledir.

Bu hüküm, dört rek'at kılmaya niyyet edildiği zamandır. Eğer dört rek'ate niyyet edilmez ve üçüncü rek'ate oturulmadan kalkıl­mış olursa, bil-iernâ avdet edilip, oturulur. Şayet, dÖnülmezse, na-ınaz fesada gider. Bürcendî'de de böyledir.

Öğleden önce kılman dört rek'atin hükmü de, İmâm Mu­hammed (R.A.)'e göre, nafilenin hükmü gibidir. Fakat, İmâm Ebû Hanife İKA.) ,ye göre, burada istihsanen kıyas vardır.

İstihsanda ise, —bu durumda— namaz fesada gitmez. Kabul edilen kavil de budur. Muzmarât'ta da böyledir.

Bu kimse, Önceki iki rek'atten birinde, ve son rek'atlerin de bi­rinde kıraat etmiş bulunsa; veya sadece jlk iki rek'atin birinde kı­raat etse. İmâmı A'zam ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.>'un kavillerine göre, dört rek'at olarak kaza eder. İmâm Muhammed (R.A.)'e göre ise, Önceki iki rek'ati kaza eder.

İmâm Muhammed (R.AJ 'e göre, aslolan : Nafile kılan bir kim­se, eğer önceki iki rek'atte veya bunlardan birinde kıraati terk eder­se, —fazla rek'atin secdesi ile kayıtladığı zaman— tahrîme (= ifti-tâh tekbîri) ibtal olur ve namaz sahih olmaz.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre is© : îtkikî rek'atte, kıraati terk etmek, tahrîmenin bozulmasını gerektirmez. Çünkü, okumak, fazla bir rükündür. Kıraat olmadan namazın olabileceği sebebi ile, oku­ma bilmeyenin, ahrasm ve muktedî'nin okumadan namazlarının ol­duğu gibi... Fakat, —okumamak— edanın fasadam yerektirir; bu ise, terk etmenin üzerine ziyade yapmaz; böylece tahrîme de hatti olmaz. Bu durumda da ikinci şef'a ( = ikinci İki rek'ate) başlamak sahih olur.

îmâm-ı A'zam (R.A,>'a göre de : Önceki iki rek'atte kıraati t£rk etmek, tahrîmenin batıl olmasını gerektirir. Çünkü, kıraat hakkın­da, icmâ'ı ümmet vardır. Ve bu durumda, üzerine bina caiz olmaz. İlk iki rek'atin birisinde kıraat etmek hususunda da ihtilâf edil­miştir. Bu durumda da, biz, o-namazın ballanma (— bâtıl olduğu­na, bozulduğuna) hükmederiz. Kazasının ve son iki rekâatin beka­sının lâzım olduğu hakkında —ihtiyaten—, hükmederi?.. Tebyîn'de de böyledir.

Nafilenin ilk iki rek'atinde, bir imâma uymuş olan bir kim­se, imâm son iki rek'ate girmeden önce konuşsa, bu kimsenin, ilk iki rek'atten başka rek'atleri kasa etmesi gerekmez. Bu İnaâmeyn*e göre böyledir.

kimse, şayet imâm, son iki rek'ate kalktığı zaman, konuşmuş olsa, imâm ise dört rek'atte de okumuş bulunsa, bu kimse dört rek'at kaza eder.

Böyle yapmak, mekruh da olmaz. Serahsî'nin Muhıyî'lnde de böyledir.

Nafileyi oturarak kılan bir kimse, rükû'-a gitmeyi isteyince ayağa kalkar ve rükû'a gider. Efdal olan da, kalktığı zaman Kur'ân1 dan bir şey okur. Şayet, doğruca kalkar bir şey okumadan rükû'a giderse, bu da caiz olur. Fakat, kıyamını tam yapmazsa caiz olmaz. Hulâsa'd a da böyledir.

İki rek'at kaza kılan bir kimse, dört rek'ate niyyet eylemiş olsa da, onu da bozmuş bulunsa, ister ilk oturuştan önce, isterse sonra bozmuş olsun, —durum değişmez ve— namazı bozulmuş olur.. Kenz'de de böyledir.

«Öğlenin —son — sünneti de, yukanda olduğu gibidir. Çün­kü, o da nafiledir. Bunu da ihtiyaten dört rek'at kılar.» denilmiştir. Çünkü o, bir namaz yerindedir. Hidâye'de de böyledir. Eşahh olan da budur. Muzmarât'ta da böyledir.

Nısâb Sahibi ise, —yukarıdaki— hükmün esahh olduğuna nass getirmiştir. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Nafile namaz kılmakta olan bir kimse, üçüncü rek'ate kalk­sa ve kalkınca da, ikinci rek'atte oturmadığını hatırlasa, kıldığı na­maz, öğle namazının sünneti olsa bile, dönüp oturur.

Alıyyü'I - Bezdevî : «Bu kimse oturmaz.» demiştir. Eğer, dört rek'ate niyyet eylememiş ve oturmadan üçüncü rek'ate kalk-mışsa, bu durumda, o kimse bü-icma' oturur; oturmazsa namazı bo­zulur. Bürcendiy'de de böyledir.

Birinci oturuşta oturmuş olan kimse, selâm verse veya ko­nuşsa, bir şey lazım gelmez.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) : «Bu kimsenin, son iki rek'ati ka­za etmesi gerekir.» demiştir.

Bir kimse, dört rek'at kılmaya niyyet etmiş olsa da, hiç bir şey okumasa veya sadece son iki rek'atin birisinde okumuş bulunsa, bu durumda, o kimsenin ilk iki rek'ati kaza etmesi lazım gelir. Bu, İmâm ı A'zam ve İmâm Muhamnıed (R.A.) 'in kavlidir. İmâm Yû­suf (R.A.) 'a göre ise, bu kimse dört rek'ati de kaza eder.

Fakat, bu kimse, imâma son iki rek'atte iktidâ etmiş ve bu iki rek'ati imâmla birlikte kalmış ise, bu kimse, sadece ilk iki rek'ati kaza eder.

Nafile kılan kimse, ön rek'atte veya son rek'atte, öğle na­mazının farzını kılana uymuş olsa, sonra da konuşsa, bu kimse, dört rek'at kaza eder.

Nafile kılan bir kimse, öğlenin farzını kılmakta olan bir kimseye uysa, sonra da, kendisinin fcğleyi kılmadığını kesinlikle ha-tırlasa; bu şahıs, tekbîrini yeniler ve kendisine kaza lâzım gelmez.

Bir kimse, Öğle namazını kılsa da : «Üzerimde hakkı olan Allah için, şu odanın arkasında, bu namazı nafileolarak kılaca­ğım.» dese; sonra da, öğle namazını kılmadığını »hatırlasa, bu kimsenin, uyduğu kimse ile, öğle namazının farzı niyyeti ile, bu namazı kılması caizdir. Ve bir şey kaza etmesi de gerekmez.

Bir kimse, dört rek'at nafile kılsa, sonra da beşinci rek'ate kalkıp, bunda imâma uysa ve bu rek'ati de îfsâd etse, bu muktedî altı rek'at kaza eder.

Şayet bu kimse, iki rek'at kıldıktan sonra, imâma uymuş olsa ve muktedî'nin burnu kanasa, gidip abdest alır. Eğer imâm, o za­mana kadar üçüncü rek'ati kılar da, muktedî o vakit konuşursa, imâm da namazını alltı rek'ate tamamlarsa, bu durumda muktedî, dört rek'at kaza eder, Serahsi ııin Muhiyt'mde de böyledir. [61]

 
Nafile Namazlarla İlgili Bazı Meseleler
 

Bir kimse, sünnetleri kılmayı nezretmiş olsa ve nezrettiği bu namazları kusa, kıldığı bu namazlar sünnet namazlardır. Muhiyt Sâhibi'nin babası Tâcü'd-dîn : «Bu kimse, sünnet kılmış olmaz. Çün­kü o kimse, ona iltizam edip başladığı zaman, o namaz başka bir namaz olur ve sünnetin yerine —nâib— olmaz. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Bir kimse : «Ben bir gün namaz kılacağım.» diye yemin et­miş olsa, bu kimsenin üzerine düşen, iki rek'at namaz kılmaktır.

Bir kimse : «Abdestsiz iki rek'at namaz kılacağım.» diye yemin etse; —bu yemininden dolayı— o kimsenin hiç bir şey yap­ması gerekmez. Sirâctyye'de de böyledir.

Bir kimse, şayet : «Kıraatsiz namaz kılacağım.» diye yemin

etse, imamlarımızın üçüne göre de, bu kimse okuyarak namaz kılar.

Bir kimse :  «Ben yarım veya bir rek'at namaz kılacağım»

diye yemin etse, o kimsenin iki rek'at namaz kılması üâzım gelir.

Bu, Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavlidir. Muhtar olan da budur.

Bu kimse : «Üç rek'at kılacağım.» diye   yemin etmiş olsa,

dört rek'at kılar.

Keza, bir kimse ; «Yemin ederim ki, ben Öğle namazını sekiz rek'at kılacağım.» demiş olsa; Öğle namazını yine  dört rek'at kı­lar. Hulâsa'da da böyledir.

İki rek'at namaz kılmayı nezretmiş olan bir kimsenin, bu namazı oturarak kılması caizdir. Fakat, bu namazı, hayvanın üzerin­de kılması caiz değildir. Sİrâciyye'de de böyledir.

Bir kimse, «ayakta namaz kılacağım» diye nezretmiş olsa, bu namazı ayakta kılar; bir şeye dayanarak kılması mekruhtur. Se-rahsînin Muhıyt'inde de böyledir.

Bir kimse : «Bu gün, iki rek'at namaz kılacağım.» diye ye­min etmiş olsa Ve bu namazı o gün kılmasa, —başka-bîr gün— kaza eder.

Bir kimse : «AUah için elbette bu gün iki rek'at namaz kı­lacağım.» diye yemin etse ve o gün bu namazı kıtmasa, yemininin keffaretini verir; namazı kaza. etmesi gerekmez.

Bir kimse : «KâTıe'de veya Mescidi Aksâ'da namaz kılaca­ğım.» diye nezretmiş olsa ve bu namazı başka yerde kılsa caizdir. İm&m Züfer (RA>, bu kavle muhaliftir.

Eğer bu kimse : «Aynı namazlarını kılacağım.» diye nezretse, bu kimse, ay içinde bulunan bütün farzları ve vitirleri kılar, sün­netleri kılmaz. Bu kimse, vitir ve akşam namazlarını dört rek'at olarak kılar. Bahrü'r - Râtk'ta da böyledir.

Teravih, beş tervîhadır. Her   tervîha da iki selâmla dört rek'attir. Sİrâciyye'de de böyledir.

Bize göre, cemaatle beş tervîhadan fazla kılmak mekruhtur. Hulâsa'da <la böyledir.

Teravihin vakti, yatsı namazından sonra başlar, fecrin do­ğuşuna kadar devam eder.

Teravihin vakti, vitir namazından önce ve sonradır. Hatta, yat­sı namazı abdestsiz, terâvîh ve vitir namazı da abdestli kıhnsa ve bu durum anlaşılsa, bu durumda yatsı namazı ve teravih yeniden kılınır; vitir ise yeniden kılınmaz. Çünkü, teravih namazı yatsı na­mazına tabidir; fakat vitir tabi değildir. Bu, İmâmı A zam (R.A.) 'a göredir.

Ashnda takdim,  (önce yatsı namazını, arkasından teravih na­mazını, sonra da vitir namazını kılmak) tertip için gereklidir.

Buna göre, unutma özründen dolayı tertip sakıt olur (düşer) ve vitir namazı unutularak yatsı namazından önce kıîınırsa, bu durum, terâvîhin hilâfına sahih olur. Görüldüğü gibi, terâvîhin, vakti, yatsıyı edadan sonradır. Terâvîh namazı, yatsıdan önce kıİınsa, eda edilmiş (kılınmış) sayılmaz. İmâmeyn'e göre, vitir yatsının sünne­tidir. (TerâvUı gibi...) Terâvîhin vaktinin başlaması, yatsı namazın­dan sonradır. Şayet,.terâvîh namazı yatsıdan önce kılınmış olsa, bu­nun iadesi (yeniden kılınması) gerekir. Bu, unutularak ohnuş olsa bile yine böyledir. Bu durumda vitrin iadesi hususunda görüş ay­rılığı var ise de, terâvîhin ve diğer sünnetlerin iadesinde, vakit ol­duğu müddetçe görüş ayrılığı yoktur. Tebyîn'de de böyledir.

İki tervîha arasında, bir tervîha miktarı oturmak' müste-habtır. Terviha : Biraz oturup, istirahat etmek, demektir. Sirâciy-ye'de de böyledir.

Bu oturma esnasında, cemaat serbesttlir; dileyen teşbih çeker, dileyen sükût eder. Tervıhada, Mekke ehli, yedi şart ile tavaf eder ve tavaf namazı kılar; Medîne'liler ise, ayn ayrı dörder rek'at namaz kılarlar. Tebyîn'de de böyledir.

Teravihte,.beş selamla istirahat, cumhur indinde mekruh­tur. Kâfî'de de böyledir.

Bu görüş sahihtir. Hulâsa'da da böyledir. 0   Teravihte müstehap olan, onu gecenin üçte birine veya ya­rışma kadar te'hir etmektir. Gece yansından sonra kılınması husu­sunda ise, ihtilaf edilmiştir. Esahh olan ise, bunun mekruh olmadı­ğıdır.

Teravih, Peygamber (SA.V.) Efendimizin sünnetidir. «Te­râvîh, Hz, Ömer'in (R.A.) sünnetidir.» diyenler de olmuştur. Önceki kavil esahhtır. Cevâhîrü'l - Ahi ât î'de de böyledir.

Terâvîh, kadın erkek, herkes için sünnettir. ZâHctt'de de böyledir.

Terâvîh, bizzat sünnettir. Âlimlerimizin ileri gelenleri böy­le demişlerdir.

Ebû Hanîfe (R.A.) den, Hasan'ın rivayet ettiği gibi: «müstehab-tır.» diyenler de olmuştur. Fakat, ilk kavil sahihtir. Terâvîhte ce­maat kifaye üzere sünnettir. Tebyîn'de de böyledir. Bu kavil sahih­tir. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Bir kimse, teravihi, evinde cemaatsiz olarak kusa veya ka­dınlar yalnız başlarına evlerinde kilsalar, bu teravih —caiz olur. MffiVâcü'd - Dirâye'de de böyledir.

Bir mescidin halkının hepsi, teravihte cemaati terk et­seler, bunlar kötü bir iş yapmış ve günah işlemiş olurlar. Serahsî' nin Mtıhıyt'inde de böyledir.

Her hangi bir kimse, teravihte cemaatten geri kalıp, evinde kılsa, bu kimse gerçekten fazileti terk etmiş olur; fakat gü­nahkâr olmadığı gibi, sünneti terketmiş dahi olmaz. Ancak,  tera­vihte  cemaati terk eden kimse, kendisine uyulan bir zat olur ve onun gelmesi ile cemaatin çoğalması; gelmemesi ile de cemaatin azalması söz konusu olursa, onun, cemaati terk etmesi münasip ol­maz. Sirâcü'l - Vehhâc'da da böyledir.

Teravih namazını, evinde cemaatle kılan kimsenin durumu hakkında, âlimler arasında ihtilaf vuku' bulmuştur. Sahih olan, ev­de cemaat,  aslında bir  fazilettir; mescidde cemaat de başka bir fazilettir. Evinde cemaatle —terâvîh  kılan kimse, gerçekten fazi­lete nail olur; fakat bu durum, ikinci fazileti terk etmek olur. Kâdi İmâm Ebû Alfyyü'n - Nesefi'de böyle söylemiştir. Bu hususta, sahih olan, gerçekten  teravihi  mescidde cemaatle kılmanın daha ef-dâl olduğudur. Farz namazlarda da böyledir. Şayet, âlim olan kim­senin kıraati güzelse onun imamlığı  daha efdaldir. En güzeli, kendisi okuyarak, başka birine uymadan kılmaktır. Fetâvâyi Kâdî-hân'da da böyledir.

İmâm : «Bir mescidin imâmı, okuduğu Kur'an'ın hareke­lerine dikkat etmiyorsa,.onun mescidini terk etmekte bir beis yok­tur.» demiştir.

Keza, başka mescidin imamının okuması hafif ve sesi daha gü­zelse, kişinin  mahallesinin  mescidini terk edip, o imâmın mes­cidine gitmesinde dejbir sakınca yoktur.

Keza, bir kimsenin, mahallesinin mescidinde hatim yapılmadı­ğı açığa çıkarsa, o mescidi terk edip, başka bir mescide gitmesinde de bir sakınca yoktur; kişinin bunu yapmaya hakkı vardır. Muhıyt'te de böyledir.

Bir cemaatin, teravihte sadece sesi güzel olanı ileri ge­çirmesi, münasip değildir; münasip olan, okuyuşu doğru ve güzel olanı öne geçirmektir. îmâm, güzel sesle okuduğu zaman, inşam meşgul eder ve huşûden, ibret almadan, düşünmeden geri kor. Fe-tâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Vitir namazı, sadece Ramazanda cemaatle kılınır. Bu hu­susta, müslümanîann icmâ'ı vardır. Tebyîn'de de böyledir.

Vitir, ramzanda, cemaatle kılmak, evde kılmaktan daha fa­ziletlidir. Sahih olan görüş budur. Sirâcü'l- Vehhâc'da da böyledir. Bazıları da : «Vitri, yalnız başına evde kılmak faziletlidir.» demişlerdir. Bu da, beğenilen bir görüştür. Tebyîn'de de böyledir

Erkeklerin, bir ücret ile bir kimseyi kiralayarak imâm edip, evde terâvîh kılmaları mekruhtur. Çünkü, imâm kiralamak, fasiddir.

İmâmı icarlamanın fasid olması, mütekaddimîn'in kavillerine göredir. Müteahhirîn ise, imâm tutmayı ve benzerlerini caiz gör­müşlerdir. Bu zamanda, kendisi ile fetva verilen kavil de, bu son kavildir.

Bir mescidde, bir gecede iki defa teravih namazı kılmak mekruhtur. Fetâvâyî Kâdîhân'da da böyledir.

Bir imâm, bir gecede, ayrı ayrı iki mescidde, tam olarak te­ravih namazı kıldırsa, ikinci kıldırdığı terâvîh namazı caiz olmaz. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir. Fetva da bunun üzerinedir. Muzmarât'ta da böyledir.

Muktedîmn (= imâma uyan kimsenin) ayrı ayrı iki mes­cidde teravih namazı kılması caiz olur. Bu kimse, ikinci mescidde vitir namazını kılamaz.

Teravihi cemaatle kılmış olanların canları, bir daha teravih kıl­mak isterse, —cemaat, olmadan— ayrı ayrı kılarlar Tatarhâniyye'de de böyledir.

Evinde, yatsı namazını, teravihi ve vitri kılmış olan bir kimse, başka bir topluluğa imâm olsa ve teravih için niyyet etse, bu durumda imâmın kıldığı teravih mekruh olur; cemaatinki ise mekruh olmaz.

Fakat, bu kimse, önce imamlığa niyyet etmez, riikû'a da şürû' eylerse, terâvîhde, bu kimsenin de, ona uyanların da, namazları mekruh olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

En efdali, teravihi, bir camide bir imâmla kılmaktır. Eğer iki imâmla kılacak olurlarsa, müstehab olan, her birinin bir tervîheyi tam kıldırdıktan sonra ayrılmasıdır. Bunların,-bir selam­dan sonra ayrılmış olmaları müstehap olmaz. Sahih olan kavle gö­re, bu böyledir. İki imâmla terâvîh caiz olduğu zaman, bu vecih üze­re, birinin farzı, diğerinin de teravihi kıldırması da caiz olur. Hz. Ömer (R.A.), farzda imâm olurdu; vitri de o kıldırdı. Übey (R.A.! de terâvîh namazında imâm olurdu. Sîrâcü'l - Vehhâc'da da böyledir.

Terâvîhde ve diğer nafilelerde, akıllı sabinin çocuğun) imamlığı, bazılarına göre caiz ise de, ekseriyete göre, caiz değildir. Serahsfnin Muhıyt'inde de böyledit.

Terâvîh, vaktinde kıhnamayıp geçirildiği zaman, yalnız da, ccmaasle de kaza ediîmez. Sahih olan kavi! budur. Fetâvâyi KâcU-hâVda da böyledir.

Geçmiş gecede, teravihin bir şefinin fesada gittiği hatır­larsa, bunu terâvîh niyyeti ile kaza etmek mekruh olur.

Vitir kılındıktan sonra, teravinden iki rek'at kılınma-dığı hatırlansa, bu durum hakkında, FadI bin Mııhammed : «Onu ce-maatie kılamazlar» demiştir. Sadrü'ş- Şehid ise : «Bunu cemaatle kılmak caizdir.» demiştir. Sirâcü'î- Vehhâc'da da böyledir.

fmâm, tervîhada selam verdiği zaman, cemaatin bir kısmı : «üç rek'at kılındı.» bir kısmı da : «iki rek'at kılındı.» dese, bu du­rumda imâm, kendi reyi ile amel eder.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavline göre : imâmın, bu husus­ta kesin bir bilgisi yoksa, kendisine göre, doğru olanların sözlerini kabul eder. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Terâvîhde, selamların sayısında tereddüde düşüldüğü za­man, bunun yeniden kılınıp kılmmayacağı, kilınırsa cemaatle mi, yoksa yalnız mı kılınacağı hususunda, âlimlerimiz ihtilafa düşmüş­lerdir; sahih olan görüş ise, münferîd olarak kılınacağıdır. Muhıyt' tc de böyledir.

Yatsı namazını yalnız kılmış olan kimse, teravihi cemaatle kılabilir.

Farzı cemaatle kasden kılmamış olan kimseler, teravihi de cemaatle kılamazlar. Teravihin bir kısmını imâmla, kılan veya imâma daha önce yetişmiyen veya teravihi başkası ile kılan kimseler, vitri imâmla kılabilirler. Sahih olan görüş de budur. Gunye'de de böyledir.

Bir kimse, bir Lervîhayı veya iki tervîhayi imâmla birlik­te kılamadığı zaman, eğer onlarla meşgui olunca, vitri cemaatle kılaııııyacaksa, bu durumda önce vitri cemaatle kılar, sonra da ye­tişemediklerini kaza eder. Üstâd Zâhirü'd-dîn Şeyini1!"imâm bunun­la fetva verirdi.

Bir kimse, imâm namaz küarken ona yetişse fakat onun farz mı, terâvîh mi kıldığını bilemese ve : «Eğer yatsının farzı ise, imâma uydum; terâvîh ise, ona uymadım.» dese,bu iktida (= uyma) sahih olmaz. İmâmın kıldığı yatsının farzı olsa da, teravih olsa da bu hüküm değişmez.

Fakat : «Eğer yatsıda ise imâma uydum. Eğer, terâvîhde ise imame uydum.» dese, bu durumda imâm yatsıda olsa da; ierâvîhdc olsa da, iktida sahih olur. Huiâsa'da da böyledir,

Bir kimse, farzı, vitri, nafileyi (teravihi' kılmış olan birine uyarak nama/, kılmış olsa, esahh olan. kavle göre, bu kimsenin, böy­le bir imâma iktidası sahih olmaz. Çünkü bu hâl, seklin-amelim.-muhaliftir.

İlk iki rek'ati kılan bir kimseye, ikinci iki rek'ati kılan kim­senin, uymuş olması sahihtir, caizdir. Öğle namazının iki rek'atını kilon kimseye, daha önce dört rek'atiııi de' kılmış olan bir kimsenin uyduğu gibi... Serahsî'niıı Muhıyt'inde de böyledir.

Yatsı namazının son sünnetini kılmamış olan bir kimsenin, teravih kılan kimseye, yatsının sünneti niyyeti ile iktida etmesi caiz­dir.

Her iki rek'at başında, terâvîh için niyyet elmiye ihtiyaç yoktur. Esahh olan budur. Çünkü, teravihin tamamı bir namaz men-zilesindedir. İhtiyat olarak, her iki rek'atm başında niyyet edilir. Fe­tâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Teravih namazını imâmla kılan bir kimsenin, her şe-fide, niyyet ini yenik memesi halinde de nn mazı caiz olur. Sirâciyye'de de böyledir.

Bir kimsenin, yatsı namazında, son selamı vermeden, terâ-vîh namazını yatsı namazının üzerine bina etmesi sahih olmaz. Sa­hih olan kavil budur ve böyle yapmak mekruh olur.

Teravihi, yatsı namazının son sünneti üzerine bina etmek de sahih değildir ve böyle yapmak caiz olmaz. Hulâsa'da da böyledir.

Sünnet olan, teravihi, bir defa hatimle kılmaktır. Bu, ce­maatin tenbelliği ve üşenmesi sebebi ile terk edilmez. Kâfi'de, de böyledir.

Cemaaie ağır geldiği bilinince, teşehhüdden sonraki dualar bunun "hilafinadır; terkedilebilirîer. Ancak, uygun olan, salavâtlan okumaktır. Nihâye'de de böyledir.

TeVâvîhte, iki hatim fazilettir; en efdali ise üç defa hatmet­mektir. Sirâcü'I - Vehhâc'da da böyledir.

Teravihte, efdal olan, selâmlar arasında müsavi şekilde okumaktır. Buna muhalif davranünıasmda da bir beis yoktur. Fa­kat, ikinci rek'atte okunanın, birinci rek'aite okunandan uzun ol­ması müstehab değildir. Bu, diğer namazlarda da müstehap değil­dir. Birinci rek'atta, ikinci rek'atten daha uzun okumakta ise, bir beis yoktur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

İmâmı A'zam ve İmâm Yûsuf (R.A.)'a göre her iki rek'at­te de müsavi okumak müsehabtır. İmâm Muhammed (R.AJ 'e göre ise, birinci rek'atte, ikinci rek'atten daha uzun okumak müstehabtır. Serahsî'nin Muhiyt'inde de böyledir.

Hasan'ın rivayetine göre, Ebû Hanîfe (R.A.) : «Terâvîh kı­lan kimse, her rek'atte, on âyet veya buna denk miktarda Kur'an okur.» demiştir. Bu kavil sahihtir. Tebyîn'de de böyledir.

Teravihte, Kur'an'ı sür'atli okumak mekruhtur. Rükünleri süratli yapmak da mekruhtur.

Her zaman yavaş okumak en güzelidir. Fetâvâyi Kâdüıân'-da da böyledir.

Bu zamanda, cemaatin gevşekliğinden, tenbeliiğinden, yor­gunluğundan dolayı, en efdali, toplumun nefretini mucib olmayacak  kadar okumaktır. Çünkü, cemaati artırmak, okumayı uzatmaktan daha üstündür. Serahsî'nin Muhıyt'inde de.böyledir.

Müteahhirûn, zamanımızda üç kısa âyet veya bir uzun âyet okumakla fetva verdiler. Taki, cemaate usanma hali gelip, mescit­ler cemaatsiz ve hareketsiz kalmasın. En güze! olan budur. Zâhidî -dc de böyledir.

Teravihte hatim yapmak isteyen imâmın, hatimi, ramaza­nın yirmi yedisinde tamamlaması uygun olur. Muhıyt'te de böyledir.

İmâmın, acele edip de, ramazanın yirmi birinde veya daha önce hatmetmesi, mekruh olur.

Âlimlerden nakledildiğine göre, onlar. Kur'an'ı, beşyüz kırk rü-kû'a ayırdılar vemushafları böyle işaretlediler; ta ki, hatim ramaza­nın yirmi yedisinde tamam olsun.

Bu beldenin gayrinde, Kur'anlan, her on ayette bir işaret­lediler ve her rek'atta onar âyet okudular; ta ki, terâvîh'în her rek'-atinde, sünnet miktarı okunsun diye. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyle­dir.

Şayet, hatim ramazanın yirmi yedisinde veya yirmi birin­de tamamlanırsa, teravihin geride kalanı terk edilmez. Çünkü, —te­râvîh— sünnettir. Cevheretü'n - Neyyire'de de böyledir.

Teravihin geride kalanını terk etmek mekruhtur. Esahh olan budur. Sirâcü'I - Vehhâc'da da böyledir.

Terâvih'te, okurken yamlnıdığı zaman, hemen o sûre veya o âyet terk edilir; ilerisi okunur. Müstehab olan, o geride kalanı okumak, sonra ilerisine devam etmektir. Tertip böylece sağlanmış olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Her hangi bir şefi.(-- çift rek'at) bozulduğu zaman, o ı:ek' atlerde olcunan sayılmaz ve onlar eeniden okunur. Böylece hatim, caiz elan rek'atlerdü tamamlanmış olur. Bazıları ise : «O rek'atler-de okunanlar da sayılır.» demişlerdir. Cevheretü'n   Neyyire'de de böyledir.

Bazı beldelerde, insanlar dini işlerdeki zaaflarından ve gev­şekliklerinden dolayı, hatmi terk ediyorlar; bazıları da her rek'atte

«Kul huveUâhü ahad» okumayı ihtiyar ediyorlar; bazıları da Fil Sû­resinden, Kur'ân'm sonuna kadar olan sûreleri okuyorlar. Bu, —hep dhlas okumaktan— daha güzeldir. Çünkü, böyle yapmak, rek'atlerin adedinde, şüpheye meydan bırakmaz ve kalbi, rek'atlerin sayılarım muhafaza ile meşgul etmez. Tecnîs'de de böyledir.

Bir özür olmadan, oturarak îerâvîh kılmanın müstehap ol­madığında, âlimler görüş birliği içindedirler.

Bunun caiz olup olmadığı hususunda ise, âlimler ihtilâf içinde­dirler. Bazıları: «caizdir.» demişlerdir. Bu kavil sahihtir. Ancak, bu durumda, sevabı, ayakta kılanın sevabının yarısı kadardır.

İmâm, özründen dolayı veya bir özrü olmadan oturarak kılıyor­sa, cemaat, bu imâma, ayakta iktidâ eder. Bazıları «sahih olan bu­dur.» demişlerdir. Ayakta duran kimsenin oturarak kılan kimseye uymasının sahih olduğu halerde, böyle yapmak, herkesin yanında sahih olur.

Bazıları ise : "Bu durumda, cemaatin de oturarak kılması müstehabtır.» demişlerdir. Bu kavil, cemaatin, sureten de imâma muhalefet etmesinden kemmak içindir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Fetâvâ'da : «Bir kimse, bir selâmla dört rek'at kılmış olsa da, iki reka't başında oturmasa, namazı —istihsânen— bozulmaz.» denilmiştir. Bu Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf (R.A.)'tan gelen bir riva­yetin en açığıdır.

Fadl bin Muhammed: «Bu durumda — teravih — bozulmadığı zaman, kıldığı dört rek'at, iki rek'at yerine kâimdir. Bu sahih olan bir görüştür. Sirâcü'I - Vehhâc'da da böyledir.

Ebû Bekir el - îskâf'dan «Teravinde, oturmadan üçüncü rek'ata kalkan kimsenin durumu » soruldu; O da: «Eğer kıyamda iken hatırlarsa oturup selam vermesi münasip olur; şayet üçüncü rek'atın secdesinden sonra hatırlar ve bir rek'at daha kılarsa, bir selâmla kıfmış1 olduğu bu dört rek'at, iki rek'at —yerine— olınv dedi.

Eğer bu kimse, ikinci rek'atte, teşehhüd miktarı oturmuş-sa bu durumda ihtilaf vardır. Ekseriyetin kavline göre, bu tesh-meyn (iki selamlı dört rek'at> olarak, caiz olur. Bu görüş sahihtir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir,kimse, teravihi on selamla ve her selamı da üçer rek'­at olarak kılsa ve iki rek'atin başında da oturmamış olsa, Ebû Hâ~ nîfe (R.A.) 'den gelen iki rivayetten birine ve İmâm Muhammed (R. A.) 'in kavline göre, —ki bu kıyastır— bu kimse, böyle kılmış bulun­duğu teravihi kaza eder.

İstihsana gelince, —bunda da Ebü Hanîfe (R-A.)'nin kavli var­dır—, bu şekilde kılınan teravih caiz olmaz. O kimsenin, teravihi ka­za etmesi lazım gelir. Ebû Hanîfe   (R.A.')ninbu   kavli üzere,   bu kimse ister sehven, ister kasden böyle kılmış olsun, kendisine kaza etmekten başka bir şey lâzım gelmez;   İmâm Ebû Yûsuf (RA.)'un kavline göre  ise, bu kimse, sehven böyle yapmışsa, böyle eder; ya­nı sadece kaza etmesi gerekir. Fakat, bunu kasden yapmışsa o kimse hem teravihi kaza eder; hem de fazla kıldığı her bir rek'at içüı, iki rek'at olmak üzere, yirmi rek'at daha  teravih  kılması gerekir. Her iki imâmın sözüne göre de, bu kimsenin teravihi caizdir. Eğer, sehven yapmışsa, bu kimsenin teravihten başka bir şey kaza etme­si gerekmez; fakat bunu kasden yapmışsa, —ayrıca yirmi rek'at  daha  kaza eder. Fetâvâyi KâdîhâiTda da böyledir.

Bir kimse, bir selamla altı, sekiz veya on rek'at kılmış olsa, ve her iki rek'atte de oturmuş bulunsa, ekseriyetin kavline göre, her iki rek'at bir selamla kılınmış olarak caiz olur. Sahih olan da budur. Fetâvâyi Kâdîhâb'da da böyledir.

Bir kimse, teravihin tamamını bir selamla kılmış olsa, eğer her iki rek'atte oturmuşsa, bu terâvîh bütün âlimlerimize göre ca­izdir. Fakat bu kimse, eğer her iki rek'atte oturmayıp, sonunda. oturmuşsa, bu —istihsânda— sahih olan kavle göre, bir selam ola­rak (— iki rek'at olarak) caiz olur. Sirâcü'I - Vehhâc'da da böyledir.

tmâm ayağa kalktığı zaman, teravihte, muktedînin oturup kalması mekruhtur.

Keza, uykusu galebe etmiş olan bir kimsenin, cemaatle birlik­te namaz kılması mekruhtur; bu kimse uyanana kadar cemaatten ayrılır. Çünkü, uykulu iken namaz kılmak, namazı hafife almaktır; gaflettir; tedbiri terk etmektir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse, imâmla birlikte namaza başlasa ve imâm otu­runca da uyuşa, bu arada imâm selam verip iki rek'at daha kılsa ve otursa, o kimse de —bu sırada— uyansa, eğer imâmın selâm vermiş olduğunu bilirse, bu şahıs da selâm verir. Sonra imâma uyar; ona teşehhüddc muvafakat eder. İmâm selâm verince de, alel acele iki rek'atini kılar ve imâma uyarak üçüncü iki rek'ate dahil olur. Hu-lâsa'da da böyledir. [62]

 

10- FARZ NAMAZA YETİŞME
 

0 Bir kimse, sabah namazının veya akşam namazının bir rek'atini kılsa da kamet yapılsa, bu kimse namazını keser ve imâma uyar.

Keza, ikinci rek'ati secde ile kayıtlamamış olan kimse de, na­mazını keser ve imâma uyar. Fakat, ikinci rek'ati secde ile kayıtla­mış ise, namazını kesmez. Bu namazı bitirince de imâma uymaz. Çünkü sabah namazından sonra nafile kılmak mekruhtur. Bu kim­senin kıldığı namaz, akşam namazı olsa da, bu şahıs tamamladık­tan sonra yine imâma uymaz. Çünkü, üç rek'atli' nafile namaz yok­tur. Veya bu kimse, bu durumda imâma uyarsa, namazı dört rek'­at kılar fakat bu da imâma muhalefet olur. Bunların hepsi de bid'-attir..

Fakat, bir kimse, akşam namazında nafile olarak, imâma uya­cak olursa, o namazı dört rek'ate tamamlar. Çünkü, sünnete uymak, imâma uymaktan daha evlâdır. Kâfî'de de böyledir. Sünnete de­ğil de imâma uymak kötülüktür. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyle­dir.

O Akşam namazında, nafile olarak imâma uymuş olan kimse, :mâmla birlikte selâm vermiş olsa, namaz bozulur. Ve bu namazı, dört rek'at olarak kaza eder. Çünkü, o —sünneti terk edip— imâma uymuş olmaktadır. Şemnî'de de böyledir.

# Akşam namazını kılmakta olan bir imâma, nafile kılacak olan bir kimse uymuş olsa, bu dununda imâm üçüncü rek'atte oku­maz da muktedî okursa, —bu muktedirim— namazı caiz olur; imâ­ma uyarak, okumamış olsa da, yine namazı caiz olur. Bu, ŞeyhuL-İmâm Üstad Hâni'den naklolunmuştur;

9 İmânı, üçüncü rek'at zanm ile, dördüncü rek'ate kalkmış olsa muktedî de ona uysa, bu durumda muktedî'nin namazı fâsid olur.- İmâmın üçüncü rek'atte oturmuş olması veya oturmamış bu­lunması fark etmez. Muhtar olan görüş budur. İmâmeyn'e gÖre,imâinin namazı nafile olmuş olsa bile durum aynıdır. Fakat, bu namaz farz bir namaz olursa, sonradan bu namaz nafileye dönmüş olur. Bu durumda imâm, iki tahrîme ile, iki namaz kılmış olur. Muktedî ise, bu durumda, hades özrü olmaksızın, iki imâm ile bir tek namaz kılmış oiur. Aksi taktirde bu namaz caiz olmaz.

Bir kimse, şayet nafile bir namaza başlamış olur da, sonra da kamet yapılırsa, bu birinci rek'ati secde ile kayıtlasın veya kayıtla­masın, muhtar olan kavle göre, bu kimse namazım kesmez.

Keza, bu durumdaki bir kimse, nezretmiş î=adamış) bulun­duğu veya kazaya kalmış bir namaza başlamışsa, namazını kesmez. Hulâsa'da da böyledir.

0 Bir kimse, Öğle namazından bir rek'at kılınca, kamet edil­miş olsa; bîr rek'at daha kılar ve sonra imâma uyar. Bu kimse, eğer o bir rek'ati secde ile kayıtîamamışsa, namazını keser ve imâmla bir­likte kılar. Sahih olan budur. Hidâye'de de böyledir.

0 İmâmla namaza başlamak için kamet yapılsa, müezzinin ayrıca kamet yapması gerekmez. Fakat müezzin yeniden kamete başlarsa, namazın bir rek'atini secde ile kayıtlamamış olan kimse,

, namazını iki rek'ate tamamlar. Bu hususta, arkadaşlarımız arasında

I bir görüş ayrılığı yoktur. Nihâye'de de böyledir.

Bir kimse, evde namaz kılarken mescidde kamet   yapılsa veya bir mescidde namaz kılarken başka bir mescidde kamet yapıl-1 sa, bu durumda, yani başka bir yerden kamet yapılınca, bu kimse namazını asla kesmez.  ,

Bir kimse, öğle namazından üç rek'at kılmış olsa, — ve bu esnada kamet yapılsa —bu namazını tamamlar ve sonra nafile ola­rak imâma uyar. Fakat, üçüncü rek'atte bulunduğu halde onu secde rlte kayıtlamamış olan kimse serbesttir; isterse selâm vermek için Oturur; isterse ayakta tekbir alıp, niyyet eder ve imâmın kıldır­makta olduğu namaza başlar. Bu durumda, ayakta selâm vermez. Tebyin'de de böyledir.

Bu durumda bulunan kimsenin serbest olması, esahh olan görüştür. Mi'râcü'd - Dirâye'de de böyledir.

«Bu durumdaki kimse, ayakta tek selâmla namazını ke­ser.» diyenlerde olmuştur. Bu ise esahhtır. Çünkü, oturuş tehâllüd

için şart kılınmıştır. Bu durum ise, namazı kesmektir; tehâllüd de­ğildir. Tehâllüd Öğle namazında, iki rek'at başında olmaz ve bu durumda, bir selâm kafî geîir. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyle­dir.

Yatsı namazında da böyledir, ikindi namazında ise böyle değildir. îkindi namazım kılmış olan, nafile olarak imâma uyamaz.

İmâmla birlikte, öğle namazının bir rek'atına yetişen bir kimse, kalan namazını cemaatle kılamaz. Âlimlerin ekseriyetinin görüşü budur. Hepsinin görüşü de, bu kimsenin cemaatin faziletine yetişmiş olduğudur. Bu kimse, imâmla birlikte, üç rek'ate yetişmiş-se, namazı, imâmla beraber kılmış oîur. Sirâcül - Vehhâc'da da böyledir.

0 Bir kimse, nafile bir namaza başlamış olsa ve sonra da farz için kamet getirilse, içinde bulunduğu namazı, çift rek'ate tamam­lar; daha fazla kılmaz. Serahsî'nin Muluyt'inde de böyledir.

0 Bir kimse, öğleden önceki veya cum'a'dan önceki sünneti kılarken, kamet getirilse veya hutbeye başîansa, iki rek'ati tamam­layınca namazım keser. Bu kavil, İmâm Ebü Yûsuf'tan rivayet olun­muştur. «Bu namazı muhakkak tamamlar.» diyenler de olmuştur. Hidâye'de de böyledir. Esahh olan da budur. Serahsî'nin Muhıyt'­inde de böyledir.

0 Sabah namazının sünnetini kılmamış olan kimse, sabah namazının farzında imâma yetişse, bu durumda eğer bir rek'atini zayi edip, diğer rek'atine yetişeceğinden korkarsa, sünneti kılar; sonra farza başlar. Ve eğer her iki rek'ate de yetişemiyeceğinden korkarsa, —sünneti lerk edip— imâma uyar ve farzı kılar. H&dâ-ye'de de böyledir.

0 Bu kimsenin, ka'deye (= oturuşa' yetişmemeyi umduğu za­man ne yapacağı kitapta (Hidâye'de) zikredilmemişlir. Fakat bu ki­tapta geçen «her iki rek'ate de yetişemiyeceğinden korkarsa» sözü, o kimsenin —bu durumda— imâma uyacağına delalet ediyor.

0 Fakih Ebû Ca'fer şöyle nakle tmiştir : İmâm-ı A'zam ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavillerine göre, bu kimse, sabah nama­zının sünnetini kılar. Çünkü bu iki imâma göre, teşehhüde.yetişmek, rek'ate yetişmek gibidir. Kifâye'de de böyledir.

0 Bir kimse, imâma rükû'da iken yetişir ve bu rükû'un da bi­rinci rükû'mu, ikinci rukûmu olduğunu bilmezse, sünneti bırakıp, imâma tabi olur. Hulâsa'da da böyledir.

0 Bir kimsenin girdiği mescidde ezan okunursa, o kimsenin namaz kumadan, o mescidden çıkması mekruhtur.

Fakat, bu kimse, başka bir camiin imâmı veya müezzini olur da, —gitmemesi halinde— cemaatinin dağılacağından korkarsa, namaz kılmadan— çıkmasında bir beis yoktur. Bu hüküm, o şahsın bu mescidde namaz kılmaması halinde böyledir.

Bu kimse, eğer bu mescidde bir defa namaz kılmışsa yatsı ve öğle namazlarında müezzin kamete başlamadıkça, bu şahsın —na­maz kılmadan—■ çıkmasında bir sakınca yoktur. Müezzin, kamete başlamışsa; iki rek'at kılana kadar çıkamaz. Bu durumda, ikindi, akşam ve sabah namazlarında ise çıkar. Fakat, bu kimse beklerse onlarla birlikte namaz kılmaması mekruhtur. Serahsî'nin Muhıyt'-inde de böyledir.

0 İmâma rükû'da yetişen kimse, tekbîr alır ve fakat imâm rükû'dan başını kaldırana kadar beklerse, o rek'ate yetişememiş olur. Bîdâye'de de böyledir

0 Bu durumda, imâmın rükû'da durması ile durmaması mü­savidir.

Keza, bu kimse, hiç beklemeden eğiîse, fakat kendisi rükû' yap­madan, imâm başını kaldırsa yine o rek'ate yetişmiş sayılmaz.

Mahbûbî : «Bir kimse, imâm rükû'da iken mescide girerse; ba­zı âlimlerimize göre, bu kimsenin tekbir alıp rükû'a varması ve son­ra yürüyerek safa karışması uygun olur. Bu, rükû'u zayi etmemek için yapılır.» demiştir.

Bize göre, namaz kılan bir kimse, arka arkaya üç adım yürürse, namazı batıl olur. Yürüyüşü üç adımdan fazla olmazsa namazı mek­ruh olur.

Alimlerin ekserisi ise, «bu kimse namazda yürüme ihtiyacı his­setmemek için tekbir almaz.» görüşündedirler.

Cellâbî, Salat isimli kitabında : «imâma rükû'da yetişen kimse, tekbir alıp. eğilmeye başlar. Bu esnada imâm da doğruluyor ise, o rek'ate yetişmiş sayılır.» demiştir. Esahh olan, o rek'&tin sayıİabll-mesi için, çok az da olsa, imâmla birlikte rükû'da bulunmaktır. Mi' râcü'd Dh-âye'de de böyledir.

® îmâm rükû'a varmışsa; sonradan imâma yetişen kimse de ayakta tekbirini almış, imâm tam rükû'a varıncaya kadar, imâmla birlikte rükû'a eğilmemiş ve imâm rükû'a vardıktan sonra, o kimse de rükû'a varmışsa, şübhesiz bu kimse o rek'ate yetişmiştir. Bu hu­susta âlimlerimizin görüş birliği vardır.

Keza, bu kimse imâma, rükû'un kavmesinde yetişmiş ojursa, o rek'ate yetişmiş sayılmayacağında da âlimlerimizin ittifakı.vardır. Bahrü'r - Râik'ta da böyledir.

0 îmâma rükû'da yetişen kimse, eğer imâma rükû'da iken ye-tişemiyeceğinden korkmazsa, İftitâh tekbirini ayakta kalır, sübhâ-nekeyi ayakta okur ve bayram tekbirlerini ayatkta alır. Fakat, ye-tişemiyeceğinden korkarsa, bu durumda sadece iftitâh tekbirini ayakta alır, diğerlerini ise rükû'da tamamlar. Kâft'de de böyledir.

0 îmâma rükû'da yetişen kimsenin, iki tekbir alması gerek­mez. Bazı âlimlerimiz bu kavle muhaliftirler.

Bu kimse, şayet, o bir tekbirle, rükû' tekbirine niyyet etmiş ol­sa da, iftitâh tekbirine niyyet etmemiş bulunsa, bu niyyetd boştur ve namazı caizdir. Fethül - Kadîr'de de böyledir.

0 Bir müktedî, bütün rek'atlerde rükû'a ve secdelere imâm­dan önce varmış olsa, bu kimsenin kıraâtsiz olarak bir rek'at namaz kılması gerekir. Bu şekilde namazı tamam olur.

Bu kimse, eğer imâmla birlikte rükû* yapar da, secdeyi ondan Önce yaparsa, iki rek'at kaza etmesi gerekir.

Bu kimse, eğer rükû'u imâmdan önce yapar da, secdeleri onun­la beraber yaparsa, kıraâtsiz olarak, dört rek'at kaza etmesi lâzım gelir.

Bu kimse, rükû' ve secdeleri imâmdan sonra yaparsa, namazı caiz olur. Bu kimse, rükû' ve secdelerin sonunda imâma yetişmiş olursa, namazı caiz olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

0 Mescide giren bir kimsenin, vakit müsait olduğu müddet­çe, nafile namaz kılmasında bir beis yoktur. Vakit dar olursa, na-

file namaz kılmayı bırakır. «Bu, sabah ve öğle namazlarının hari­cindedir.» denilmiştir.

Bu kavil, Şemsü'l - Eimme Serahsî'nin, Mııhıyt Sâhibi'nin, Kâ-dîhân m Umurtâşî'nin, Mahbûbî'nin görüş ve ihtiyarlarıdır. Kifâye ve Nihâye'de de böyledir. «Bu kavil, umûmun görüşüdür.» denil­miştir. Hldftye'de de böyledir. Sadrü'l - İslâm'ın da ihtiyarı budur.

En iyisi bütün hallerde, onu terk etmemektir. Namazın cema­atle kılınıp, kıhnmaması da müsavidir. Yalnız farzın vakti geçecek olursa, nafile namaz terkedilir. Kifâye'de de böyledir. [63]

 

11- KAZAYA KALAN NAMAZLAR
 

O Farz olduktan sonra, vakti geçen her namazı kaza etmek farzdır. Namazın vaktinin geçmesi, ister sehven, ister kasden ve is­ter uyku sebebi ile olsun müsavidir.

9 Mecnun olan bir kimsenin, cünûn halinde iken, mecnun olmadan Önce geçirmiş bulunduğu namazları kaza etmesi, üzerine borç değildir. Bu kimse, tecennün (- delilik) halinde geçirmiş bu­lunduğu namazları da, akıllanınca kaza etmez.

Mürtedin de (= İslâm'dan dönmüş olan kimsenin de), dinsizlik zamanında zayi ettiği namazları kaza etmesi gerekmez.

Dar-i harbte müslüman olduğu halele, cehaleti (namazın farzi-yetini bilmemesi) sebebi ile namaz kılmayan kimsenin de, üzerine, bunları kaza etmesi gerekmez.

Bayılan kimsenin de, baygınlık halinde kılamadığı namazları ka­za etmesi gerekmez.

İmadan bile aciz olan hastanm o halde geçirdiği namazları kaza etmesi gerekmez. Fakat bu şekildeki aczinin müddeti, bir gün bir geceden ziyade olması gerekir.

Kazaya kalmış olan bir namaz, zayi olduğu sıfat üzere kaza edi­lir. Zaruret ve özür hali müstesnadır.

Bir kimse, seter ( — yolculuk' halinde kazaya bıraktığı nama­zım, hazer halinde kaza ederken, dört rek'atli farzları ikişer rek'at olarak kaza eder.

Mukîm iken kazaya bıraktığı namazları, sefer halinde kaza et­mek isteyen kimse de, rek'atleri tam olarak kaza eder.

Farz namazların kazası farz; vacip namazların kazası va­cip; sünnet namazların kazası ise sünnettir.

Kaza için muayyen (= belirli) bir zaman yoktur. Ömrün vakitlerinde kaza kılınabilir. Ancak şu üç vakit müstesnadır: 1 — Güneşin doğma vakti, 2 -— Zeval vakti, 3 — Güneşin batma vakti, kaza namazlarının, bu üç vakitte   kılınması caiz   olmaz. Bahrü'r-Râık'ta da böyledir.

0 Bir kimse bir namaz kılsa, arkasından da irtidât etse, (= İslâm'dan çıksa), sonra da henüz o namazın vakti çıkmadan ye­niden İslâm'a dönse, bu kimse o namazı tekrar kılar. Kâfi'de de böyledir.

0 Bir erkek çocuk, yatsı namazını kıldıktan sonra uyuşa ve ihtilâm olsa ve bu çocuk tan yeri ağarmadan uyansa, yatsı namazını yeniden kılar. Kız çocuğu böyle değildir.

Kız çocuğu, tan yerinin ağarmasından Önce, hayızla bülûğâ eriş­miş olursa, bu kıza yatsı namazının kazası îazım gelmez. Çünkü ha­yız vacipİerin (= farzların) üzerine gelse onları sakıt eder. (düşü rür.) Bunlara mukârin (— yakın, bitişik) olduğu zamanda da, ma­ni olması daha uygun olur.

«Eğer kız, yaş itibariyle bâliğa olursa, yatsı namazını kılması lazım gelir. Bu kız, şayet fecrin doğmasına kadar, uyanmamış olur­sa, yatsrjıamazını kaza eder.» denilmiştir. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyeldir.

0 Geçmiş namazlar cemaatle kaza edildikleri zaman, eğer bu namaz aşikâr olarak okunan bir namazsa, imâm açıktan  okur.

Bir kimse, kaza namazını yalnız başına kiîacaksa, —açıktan okunacak namazda— gizli veya aşikâr okumakta serbesttir. Fakat, açıktan okumak daha efdâMir. Vaktinde kılındığı zaman olduğu gi­bi...

Gizli okunarak kılınan namazların kazalan da gizli okunarak kılınır. Yalnız kılınsın, imâmla kılınsın müsavidir. Zahîriyye'de de böyledir.

0 Vakit namazları ile geçmiş namazlar arasında ve geçmiş namazların birbirleri arasında tertip (= sıra gözetmek) haktır. Kâ-fî'âe de böyledir.

0 Kazayı kılmadan, edayı kılmak caiz olmaz. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

0 Farzlar ile vitir arasında da böyle tertib vardır Vikaye Şerhi'nde de böyledir.

0 Bir kimse, vitir namazını kılmadığını bildiği halde, sabah namazını kılmış olsa, Ebû Hanîfe (R.A.) 'ye göre, bu kimsenin nama­zı fasid olur.

Bir kimse, nafile bir namaz kılarken, kazasını hatirlasa, nafile­si bozulmaz. Çünkü tertip, —kıyâsın hilafına— farzda vaciptir. Baş­ka namazlar —bu kaideye— katılmaz. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

0 Fetâvâyi İtâbiyye'de : «Bir erkak çocuk, bulûğa erişince, namazlarını vaktinde kılarsa, sâhib-i tertîb olur.» Kızlar da böyle­dir :

0 Fakat, namaz amellerinin bazısında, bize göre tertip farz değildir. Mııhıyt'te de böyledir.

0 Bir kimse, namazın başında imâma yetişse fakat imâmın arkasında uyuşa veya abdesti bozulsa, sonra da uyansa veya abdest alsa, bu kimse, önce, imâmın daha önce kıldığını kılar ve sonra da imâma tabi olup, onun kılmakta olduğunu kılor .

Bu kimse, şayet bu durumda, önce imâma tabi olup onun kıl­makta olduğunu kılar, sonra da imâma uyamamış olduğu kısmı, —imâmın selâjm vermesinden sonra— kaza ederse> böyle yapması üç imamımıza göre de caizdir.

Bize göre, cum'ada da böyledir : Bir kimse, izdihamdan dolayı birinci rek'atı İmâmla birlikte kılamasa, yani başta iktidâ etse de —izdihamdan dolayı— ayakta kalsa; ikinci rek'atı kılma imkanı bulsa, önce ikinci rek'ati, imâmın selâmından sonra da birinci rek'-ati kılarsa, bu caiz olur. Tahâvî Şerhi'nde de böyledir.

0 Tertip, unutmakla ve unutma manasında olan şeylerle dü­şer. Muzmarat'ta da böyledir.

Bir kimse, abdestli olduğunu sanarak öğle namazını, sonra abdest alıp ikindi namazını kılsa, sonra da öğle namazım abdestsiz kıldığı açığa çıksa, bu kimse, sadece öğle namazını kaza eder. Çün­kü o kimse, öğle namazını unutmuş olan kimse yerindedir.

Şu mes'ele, yukarıdaki mes'elenin hilâfınad'ır: Bir kimse, ab­destli olduğu zannı ile, arefe günü Arafatta Öğle namazını kılmış olsa, sonra da abdestle ikindi namazını kılsa da, durum meydana çıksa, bu kimse, ikisini de yeniden kılar. Çünkü, Arafatta ikindi namazı cem'dir ve öğle namazına tabidir. Serahsî'nin Muhıyt'inde de

böyledir.

Bir kimse, sabah namazım kılmadığını hatırladığı halde öğ­le namazını kılmış olsa, öğle namazı fasid olur. Sonra, sabah nama­zını kaza etse de öğle namazım hatırladığı halde, ikindi namazını kılsa, ikindi namazı caiz olur. Çünkü bu kimse, ikindi namazını eda ederken, öğle namazının zayi olmadığını zannetmektedir. Ve o kimsenin bu zanm mu'teberdir. Tebyîn'de de böyledir.

9 Bir kimse, öğle namazını kılarken, sabah namazını kılıp kılmadığı hususunda şüpheye düşse ve namaz bittikten sonra, kılma­dığını kesin olarak bilse, bu durumda önce sabahı, kaza, sonra da öğleyi eda eder. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

# Bir kimse, namaz kılmakta iken, —kazaya kalmış— bir çok namazını hatırlasa, FaMh Ebû Ca'fer'den naklen, mezhep imamları-mız : «Gerçekten o kimsenin namazı fasid olur.» demişlerdir. Fakat, hatırladığı an, bu kimsenin namazı bozulmaz. Bu kimse, o namazı iki rek'ate tamamlar ve bu namaz nafile sayılır. Bu durumda da, geçmiş namazların eski veya.yeni olmaları müsavidir. Muhiyt'te de böyledir.

0 Bir kimse, cu'mayı kılarken, sabah namazını kılmadığım hatırlamış olduğunda, cum'ayi kesip, sabahla meşgul olursa, cum'a zayi olur. sabah namazı ise, zayi olmaz.

İmâmı Azanı ile İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, bu kimse, cum'a namazını keser, sabah namazını kılar; sonra da öğle namazı­nı kılar.

İmâm Muhanuned (R.A.) 'e göre ise, bu kimse cum'ayı tamam­lar.

Şayet, bu kimse, hem sabahı küıp hem de cum'aya yetişebile­cek olursa, bil-icmâ' sabahla meşgul olur.

Bu kimse, cum'ayı kesip sabahla meşgul olunca, vakit fevt ola­caksa Cgeçecekse), cuma'yi tamamlar ve sonra sabahı kılar. Sirâ-cii'I - Vehhâc'da da böyledir.

# Vaktin dar olması da tertibi ikât eder. (düşürür.) Bu du­rumda, bir kimse: geçmiş namazı takdim etse (= öne alıp kılsa', caiz olur; fakat bu günahtır. Nehrü'I - Fâık'ta da böyledir.

• Vaktin dar olması : Kazayı kıldıktan sonra, edaya vaktin kalmaması, demektir.

Bir kimsenin üzerinde, yatsının kazası olsa .da onunla uğraşa­na kadar, güneş doğacak hale gelse fakat teşehhüd miktarı otura­cak kadar vakit kalmasa, bu durumda, sabah namazım kılar ve gü­neşin yükselmesinden sonra, da yatsıyı kaza eder. Tebyîn'de de böy­ledir.

O Vakit namazı efdaliyyet vechi üzere eda edilemez ise bile, tertibe riayet edilir. Meselâ : Vakit çok daralsa da, vaktiyyeyi ( = vakit namazını) hafifletmeden, okumasını kısaltmadan, diğer fiille­rini noksanlaştırmadan kılmaya imkan kalmamış olsa, bu durumda da tertip gerekir ve bu kimse, iktisada namazı caiz olacak kadar, namazı kısaltır. Timurtâşî'de de böyledir.

0 Vaktin darlığı hususunda, namaza başlama zamanına itibar olunur.

Hatta, bir kimse, kaza namazını hazırladığı halde, vaktiyyeye başlamış bulunsa ve kıraati vakit daralana kadar uzatsa, bu kimse­nin namazı caiz olmaz. Bu kimse, bu vakit namazını keser ve kazaya kalmış namazım kılmaya başlar.

Şayet, bu kimse, kaza namazını unutarak vakit namazını kıl­maya başlamış olsa, mes'ele hâlî üzeredir. Bu kimse, kaza namazını vakit daraldıktan sonra hatırlasa, namazı caiz olur; kesmesi lâzım gelmez. Tebyîn'de de böyledir.

f} Dar vakit hususunda, işin aslına, gerçeğe itibar edilir; zan-na itibar olunmaz. Hatta, bir kimse, vaktin dar oldu ğunu zannede­rek, —yatsı namazını kılmadığım hatırladığı halde— sabah nama­zını kılsa, da vaktin geniş olduğu ortaya çıksa, bu kimsenin kıldığı sabah namazı fasid olur. Bu sabah namazı, batıl olup bozulunca, bakılır; eğer vakit genişse her iki namaz da kılınır; vakit dar ise, yalnız sabah namazı yeniden kılınır. Bunu ikinci defada da yapar. Yatsı üe meşgul olsa da, sabahı iade edemeden güneş doğsa, caizdir; sabah namazı da sahihtir. Tebyîn'de de böyledir.

# Keza, bir kimse, kılmamış olduğu sabah namazını, öğlenin vaktinin sonunda hatırladığı zaman, zannma göre her iki namazı kılmaya imkan olmasa da, öğle namazım kılmaya başlasa ve kılsa; geride de vakit bulunsa, baitar Öğle vaktinden geriye kalmış olan zamanda, önce sabahı ve sonra da öğleyi kılma imkanı varsa, Önce kılmış bulunduğu öğle namazı caiz olmaz. Bu durumda bu kimse­nin, önce, sabah namazını kılması, sonra da öğle namazını iade etmesi  (tekrar kılması) lâzım gelir.

Keza, öğle vaktinden geriye kalan zamanda sabahı kılıp, Öğle­den de bir rek'at kılacak kadar vakit var ise, yine yukarıdaki gibi yapması lâzım gelir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

0    Eğer terk olunan namazlar, birden fazla ve vakit de bun-'  iardan bir kısmı ile vaktiyyeyi (= vakit namazını) kılacak kadar ge­nişse, bir kimsenin o metruke lenden (= kazaya   kalmış namazlar­dan) kılabildiğini kılmadıkça vaktiyyeyi kılması caiz olmaz.

Hatta, sabah vaktinde, yatsı ile- vitiri kılmadığını hatırlayan bir kimsenin, beş rek'at kılacak kadar bir vakti olsa, İmâmı A'zam'ın (R.AJ kavline göre bu kimse, önce vitri kılar sonra da sabah na­mazını kılar; kerahat vakti çıktıktan sonra da yatsıyı kaza eder.

Keza, bir kimse, ikindi vaktinde, sabahı ve öğleyi kılmadığını hatırlar fakat sekiz rek'atten fazla kılmaya da vakit kalmazsa, bu durumda, o kimse, önce öğleyi ve sonra da ikindiyi kılar.

Şayet, altı rek'at kılacak vakit bulunursa, bu durumda ise, bu kimse, önce sabahı sonra da ikindiyi kılar. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyeldir.

0 Ebû Hanife ve Ebû Yûsuf (R.AJ'a göre, ikindinin son vak­tine itibar olunur. Tebyîn'de de böyledir.

0 Şemsü'l - Eimme Serahsî : «Güneş batmadan önce, eğer Öğ-le ve ikindiyi kılmaya imkan var ise, —bu durumdaki kimse— ter­tibe riayet eder. Eğer iki vakit kılmaya imkan yoksa, ikindiyi eda eder.

Eğer, güneşin teğayyür etmesinden önce, öğleyi kılma, arkasın­dan da ikindinin tamamını veya bir kısmını —güneşin batmasın­dan önce— kılma imkanı varsa, bu durumda tertibe riayet gerekir. Ancak, Hasan bin Ziyâd'm kavline göre, güneşin gurubundan sonra, ikindi vakti yoktur. Nfthâye'de de böyledir.

0 Bu durumda, öğle namazını kılacak kadar, müstehap vakit kalmamış olursa, tertib bil-icmâ' düşer. Tebyîn'de de böyledir.

0 Bir kimse, üzerinde, öğle namazının kazasının olduğunu bil­meyerek, ikindi namazını kılmaya, vaktin evvelinde başlamış olsa ve bu namazı, kerahat vakti girene kadar uzattıktan sonra, öğle na-

mazını  kılmadığını hatırlasa, bu kimse, kılmakta olduğu namaza devam eder. Cevheretü'n - Neyyire'de de böyledir.

0 Bir kimsenin üzerinden, vaktin darlığı sebebi ile tertip düşmüş olduktan sonra, vakit çıksa; sahih olan kavle göre, bu kim­se, kılmakta olduğu namazı iade eylemez. Vakit, namaz arasında çıkmış bile olsa, durum böyledir, Bu kimsenin kıldığı vakit namazı bozulmaz. Sahih olan kavle göre, —bu durumdaki kimse— kazayı kılmaz, vaktiyyeyi eda eder. Zâhidî'de de böyledir.

0 Unutma hali devam ettiği müddetçe, tertibin hükmü, zahir olmaz. Hatırlanınca, tertib lâzım gelir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

0 Geçmiş namazların çok olması tertibi düşürür. Sahih olan görüş budur. Serahsî'nin Muhıyt'ınde de böyledir.

0 Geçmiş (= kazaya kalmış) namazların çokluğunun hudu­du ; —Altıncı namazın da vaktinin çıkmış olması şartı ile— altı va­kit. İmâm Muhammed (R.A.) : «Altıncı vaktin girmesine itibar olu­nur.» demiştir. Fakat, sahih olan, önceki kavildir. Hidâye'de de böyledir.

0 Bu hususta, bunlar, sonradan kılınmış olsa bile, geçen va­kitlerin, altı vakit olmasına itibar olunur.

0 «Ayrı ayrı da olsa, kazaya kalmış olan namazların, altı va­kit olmuş olmasına itibar olunur.» denilmiştir.

Bu ihtilafın faydası : Duruma bakılır, bir kimse, bir gün öğle namazı, bir gün ikindi namazı ve bir gün de akşam namazı olmak üzere üç vakit terk ettiği zaman, bunların, hangisinin evvel kazaya kaldığını da bilemezse, birinci kavle göre, bu kimseden tertib dü­şer. Çünkü, geçen bu namazların araları çoktur.

İkinci kavle göre ise, bu kimseden tertip düşmez. Çünkü, biz­zat geçmiş namazlarda itibar, altı vakte erişmeleridir. Böylece, öğ­le, ikindi, öğle, akşam, öğle, ikindi, öğle olmak üzere yedi vakit na­maz kılsa yerinde olur. Birinci kavil esahhtır. Tebyîn'de de böyledir. O, genişliktir. İkinci kavil hakkında Şeyhü'l - İmâm Ebû Befcİf Mu­hammed bin Fazl : «En uygun olanı budur.» demiştir. Fetâvâyi Kâ­dîhân'da da böyledir.

0 Geçmiş namazların çok olması, tertibi düşürür. Bir kimse, bir ay namazı [erk etmiş olsa; sonra, bunları otuz sabah, otuz öğle şeklinde devam edip, bu bir aylık namazı kaza etmesi sahih olur. Serahsî'nin Muhıyt'inde  de böyledir.

9 Geçmiş namazlarının çokluğundan dolayı tertib sahibi ol­maktan çıkmış olan bir kimse, sonradan, bu geçmiş namazlarından bir kısmını kaza etmiş ve geçmiş namazları altı vakitten az kal­mış bulunsa, esahh olan kavle göre, bu durumda, bu kimse, yeniden sahıb-i tertib olmuş olmaz. Hulâsa'da da böyledir. Şeyhü'l - İmâm Zahidi Ebû Hafsü'J -Kebir de : «Fetva buna göredir.» demiştir.

Hatta, bir kimse, bir aylık namazım terk etmiş olsa da, bunları kaza etse ve bunlardan yalnız b\r vakit kalmış olsa ve sonra da bu­nu hatırladığı halde vaktiyyeyi kılmış olsa, bu vakit namazı caiz olur. Muhıyt'te de böyledir.

Kazaya kalmış olan namazlar iki nev'İdir :

1- Fevâit-i Kadîme (~ Yeni kazaya kalmış namazlar.)

2- Fevâit-i Hadîse   (= Eskiden kazaya kalmış namazlar.)

® Yeni kazaya kalmış olan namazlar, ittifakla tertibi düşü­rürler.

Eskiden kazaya kalmış namazların tertibi düşürüp düşürmeye­ceği hususunda ise, âlimlerimiz ihtilâf etmişlerdir.

Bir kimse, bir ay, namazını terk ettikten sonra, bir müddet namaz kılmış ve o bir aylık namazı kaza etmemiş olsa; bu arada, bir vakit namazı terk etmiş olsa da, o yeni namazı hatırladığı hal­de, vaktiyyeyi kılmış bulunsa, bazılarına göre caiz olmaz, «caiz olur.» da denilmiştir. Fetva da bunun üzerinedir. Kâfi'de de böyle­dir.

O Hatırladığı ve kılmaya gücü yettiği halde, bir kimsenin ge­çirmiş olduğu namazı, —kılması mümkün olan;—• vakitten sonraya bırakması, gerçekten mekruh olur. Asji dan kavil budur, Çünkü, hatırlama vakti, hemen kaza kılmanın vaktidir. Namazı, vaktinden geri bırakmak ise, hilafsız mekruhtur. Muhıyt'te de böyledir.

A Asılda : «Bir kimse, öğle namazını kılmadığım bilerek, ikindi namazını kusa, kıldığı bü ikindi namazı fasiddir. Fakat, vak­tin sonu. ise, bu namaz fasid olmak,.

Farz bir namaz fasid olunca, İmâma A'zam ve İmâm Ebû Yû­suf (R.A.)'a göre, namazın aslı bâtıl olmaz. İmâm Muhammed (R.A.i'e göre ise, —bu namaz batıl olur, Mes'ele nıa'ruftur. Sonra, Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, ikindinin farziyyeti, fesâd-ı mevkuf C—tu­tuklu bir fesâdî  ile fâsid olur. Hatta, altı veya daha fazla namaz kılsa da öğle namazını iade eylemese, ikindi namazı caiz olarak ge­ri döner. İadesi gerekmez. îmâmeyn'e göre ise, bu namaz, fesâd-ı bâtıl ile fâsid olur. Bu durumda ona cevaz yoktur.

Bu hususta aslolan : Ebû Hanîfe CR.A.) 'ye göre, geçmiş namaz ile vakit namazı arasındaki tertibe riayet etmek, geçmiş namazın çokluğu sebebi ile düştüğü gibi, edanın çokluğu ile de düşer. Mıı-hıyt'te de böyledir.

9 Bir kimse, bir vakit namazı unutsa da onun hangi namaz olduğunu bilemese; teharrî (= araştırma) yolu ile de, bunu bile-mese bize göre o kimse bir gün ve bir geceki namazı iade eder. Zahîriyye'de de böyledir. Fakih de : «Biz bunu alıp, kabul ederiz.» demiştir, el - Yenâbi'den naklen Tatarhânîyye de de böyledir.

0 Keza, bir kimse iki ayrı günde, iki namazı unutmuş olsa ve bunların hangi namaz olduklarını da bilemese; bu kimse, iki gün­lük namazını yeniden kılar. Kıyas bunun üzerinedir. Yani., bir kim-se, üç ayrı günde, üç namazı veya beş ayrı günde, beş namazı unut­sa ve bunların hangi namaz olduğunu bilmese, bu şahıs, üç günlük veya beş günlük namazı iade eder.

41 Bir kimse, iktgünde, bir gün öğleyi bir gün de ikindiyi terk etmiş olsa ve hangisini evvel, hangisini sonra terk etmiş olduğunu bilemese, araştırması sonucunda da b'ıc re'yî olmasa, tmâm-ı A'zam (R.A.) 'a göre, ihtiyat yolu ile tertibe riayet edilmesi için, önce biri­ni, sonra da diğerini, değişik olarak, iki def'a kılar ibadetlerde ih­tiyat vaciptir.

Diğerleri ise : «Biz bu kimseye, böyle yapmasını emretmeyiz, yalnız taharri etmesini (= araştırmasını* emrederiz. Çünkü, aczin­den dolayı, o kimseden tertip düşer. Dolayisı ile o kimsenin —bu namazları— iki defa kılması lazım gelmez.» demişlerdir. Serahst'-nin Muhıyt'mde de böyledir.

Ebû Hanîfe (R.A.) 'nin kavli üzere  bir kimse, Önce öğ­leye başlar sonra ikindiyi ve sonra  yine  öğleyi kılarsa, bu efdal olur. Şayet, Önce ikindiden başlayıp, sonra öğleyi tfe sonra  yine  ikindiyi kılarsa,  yukarıdaki gibi bu da caiz olur.

İkindi namazını kılan bir kimse, secdenin birini terk etti­ğini hatırlar fakat bu secdenin, ikindi namazının mı, önceki öğle na­mazının mı olduğunu kat'î olarak bilemezse; ikindiyi kılıp tamamIar. İkindinin secdesi olma ihtimaline binaen bir secde yapar. Son­ra da, ihtiyaten öğle namazını iade eder. Şayet iade etmezse, bu kimseye bir şey lâzım gelmez. Mııhiyt'te de böyledir. [64]

 

Bu Konu İle İlgili Muhtelif Mes'eleler
 

Yetîme'de : «Bir kimse, ikindi kılmaya başladı, onu kılar­ken güneş battı; sonra da birisi gelip bu adama iktida eyledi; bu durumda onun iktidası sahih olur mu?» diye babama soruldu; ba­bam da : «Evet, sahih olur; eğer imâm mukîm olmaz (= misafir olur) ve muktedî de misafir, olursa.» buyurdu.» denilmiştir. Tatar-hâniyye'de de böyledir.

Şafiî mezhebinde olan bir kimse, Hanefî mezhebine geçse, Şâfıî iken geçirmiş olduğu namazları, Hanefî olduğu zaman kaza et­mek isterse, bunları Hanefî mezhebine göre kaza eder. Hulâsa'da , da böyledir.

Bir adam, teyemmümün, bileğe kadar yapılacağını, vitrin ele bir rek'at olarak kılınacağını bilse (ve bir müddet de Öyle, yap­sa) ; sonra da teyemmümün dirseğe kadar yapılacağını, vitrin de üç rek'at olarak kılınacağını öğrense, bu şekilde, önce kılmış olduğu namazları iade etmez.

Fakat, bu kimse, bunu, bilgisizliğinden ve hiç bir kimseye sorup öğrenmeden yapar, sonra da sorduğunda kendisine,vitrin üç rek'at kılınması emredilirse, bu durumda, önce kılmış bulunduğu vitirleri kaza eder. Zehıyre'de de böyledir.

Sıyrfiyye'de : «Tertîb sahibi bir kadın, bir vakti terk etse, arkasından da hayız olsa ve temizlense, geçirmiş bulunduğu o namazı catirladığı halde, namaz kılsa, £>u caiz olmaz. Tatarhâniyy*' de de böyledir.

Harbî olan bir kimse, küffâr diyarında müslüman olsa fa­kat oruç, namaz nedir bilmese, sonra da İslâm diyarına gelse veya ölmüş bulunsa, üzerine, orucun da namazın da kazası lâzım gelmez. Kiyâsen de, ıstıhsanen de böyledir. Fetâvâyi Kâdihân'da da böyle­dir.

Dâr-ı harbe giden bir kimseye ise, geçirdiği namazların kazası lâzım olur.

Hasan, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) 'nin «Bu kimseye, iki erkek ve­ya bir erkek iki kadın, namazın farz olduğunu haber vermemişse, bu kimsenin dâr-ı harbde kılmadığı namazların, iadesi lâzım gelmez. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Itâbiyye'de, Ebû Nasr'dan rivayeten : «Hiç bir vakit nama­zını geçirmemiş olan bir kimse, ihtiyatlı olmayı dileyerek, ömrü­nün bütün namazlarını kaza eden bir kimse, eğer bunu, namazlann-daki noksanlık ve kerâhatten dolayı yapmışsa, yaptığı iş güzel bir iş olur. Bu sebeblerden dolayı yapmıyorsa, bu şekilde, ömrünün bütün namazlarını kaza etmemelidr. Sahih olan ise, böyle yapma­nın, (ömrü boyunca kılmış bulunduğu bütün namazları kaza etme­nin) caiz olduğudur. Bu kazaları, sabah ve ikindi namazlarından sonra kılmamalıdır. Önceki insanlardan pek çoğu fesada gitmiş ol­ması şüphesi ile kaza etmişlerdir.» denilmiştir. Muzmarat'ta da böy­ledir.

Böyle yapan bir kimse, bütün rek'atlerde Fâtihâ ve Sûre okur. Zahıriyye'de de böyledir.

Fetâvâ'da :  Bu şekilde kaza kılan kimse, vitir nama­zım da kaza eder. Üzerinde, vitrin olmadığı hususunda kesin bilgisi olmadığı zaman, bu kimse, vitri üç rek'at kılar; kunut yapar ve te-şehhüd miktarı oturduktan sonra, kalkıp bir rek'at daha kılar. Bu durumda,  kazaya kalmış  vitri- varsa, onu kılmış, olur; yoksa kıl­dığı bu namaz nafile olur. Ve bu kimsenin, nafile bir namazda kunut duası okumuş olması hiç "bir zarar vermez.

Huccet'de : «Kazaya kalmış namazları kılmak, nafile namaz kılmaktan çok daha ehemmiyetli ve çok daha uygundur. Yalnız, ma'rûf  bilinen' sünnetler bu hükümden müstesnadır. Kuşluk namazı, tesbîh namazı gibi sahîh haberlerle gelen namazlar  ki bunların içinde sayılmış sûreler ve zikirler vardır— nafile niyyeti ile kılınır; başkaları ise, kaza niyyeti ile kılınır. Muzmarat'ta da böyle­dir.

Mültekıt'ta : «Bir baba oğluna, tutamadığı oruçları ve kı-latfıadığı namazları, kendi namına kaza etmesi için emir verse, bize göre bu caiz olmaz.» denilmiştir. Tatarhân'yye'de de böyledir.

Bir kimse, öldüğü zaman, üzerinde namaz olsa da,.malının üçte birinden, her vakit için yarım sa' buğday, vitir için de yarım sa', tutamadığı her günün orucu için de yarım sa' buğday verilmesini vasiyyet etse; eğer bu kimse, mal bırakmamış ise, varisleri borçla

yarım sa'-buğday bulurlar ve bunu bir fakire verirler. Sonra, o fakir bu buğdayı varislerden birine tasadduk eder. Sonra, bu buğdayı tek­rar fakire verirler. Böylece bu alma ve vermeye, ölen kimsenin na­mazının —ve orucunun-^ tamamı bitene kadar devam ederler. Hu-!âsa da da böyledir.

Fetâvâyî Hücce'de : «Bir kimse, eğer veresesine vasiyyet etmez ise, bu durumda, bazı vârislerinin teberrûlan caiz olur. Bu varis, her namaz için yarım saî C = beşyüz yirmi dirhem) buğdayı,  -myyer ederek verir. Bu kimsenin, bu buğdayın-hepsini birden, bir fakire vermesi caiz olur. Keffâret-i yemin, savm ve zıhar bunun hüafmadır.  (Yani,, bunların hepsi bir defada verilmez.)

 Velvâliciyye'de : «Bir kimse, beş vakit için, bir fakire, do­kuz menn (= batman), başka bir fakire de bir menn vermiş olsa; Fakîh'in ihtiyarına göre, bu dört vakit için caiz olur; beşinci vakit için caiz olmaz.» denilmiştir.

 Yetîme'de ; «Hz. Alî (R.AJ 'nin oğlu Hz. Hasan (R.A.) "a : «Bir kimse, ölüm hastalığında iken, namazı için fidye var mıdır?» diye soruldu. O : «Hayır yoktur, buyurdu.» denilmiştir.

Humeyr el - Veberî ve  Ebû Yûsuf bin   Muhammed'den :

«Bir pîr-i faniye (çok yaşlı bir ihtiyara),  hayatta olduğu müddet­çe  oruçta olduğu gibi, namaz için de fidye vermesi caiz olur mu?» diye sordular, onlar da : «Hayır, namaz için fidye yoktur.» dediler. Tatarhâriiyye'de c!e böyledir.

Semerkand ehlinin fetvalarında : Bir kimse, beş vakit na­maz kılar, birisinin ilk iki rek'atinde okumaz, onunda hangi rek'at olduğunu bilemezse,, bu kinişe, ihtiyaten, sabah ve akşam namazla­rını iade eder.

Bu kimse,«şayet, tek bir rek'atte okumadığını hatırlar, ancak hangisinde okumadığını kestiremezse, sabahla vitri iade eder.» de­nilmiştir.

Bu kimse, eğer iki rek'atte okumadığını hatırlasa, sabahı, ak­şamı ve vitri iade eder.

Bu kimse, eğer dört rek'atte okumadığım hatırlarsa, öğleyi, ikindiyi ve yatsıyı yeniden kılar; vitri, sabahı ve akşamı kılmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Namazı kasden terk eden kimse öldürülmez. Kâfi'de de böyledir. [65]

 

12- SEHiV SECDELERİ
 

Sehiv secdeleri vaciptir, Tebyîn'de de böyledir. Bu sahih­tir. Hıılâsa'da da böyledir.

Sehiv secdelerinin vacip olması, vaktin elverişli olması şartına bağlıdır. Meselâ : Bir kimse, sabah namazı kılmakta iken, sehiv sec­desi yapması gerekse, bu kimse birinci selâmdan önce, güneş doğa­na kadar, sehiv secdesini yapamazsa, sehiv secdeleri kendisinden sakıt olur.

Keza, kazaya kalmış olan bir namazı kılmakta olan kimse, gü­neş kızarana kadar secde etmemişse, sehiv secdeleri üzerinden sakıt olur.                                                                                                        

Binaya mani olan hallerin tamamı, selamdan sonra, sehiv sec­delerini düşürür. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Gunye'de : «Bir kimse, nafile bir namazı, farz bir namazın üzerine bina etmiş olsa da, onda sehiv yapsa, secde etmez.» denil­miştir. Nehrü'i - Fâık'ta da böyledir.

Sehiv secdelerinin yeri selamdan sonradır. Fazla veya nok­san elması müsavidir. Bize göre, bir kimsenin selamdan önce selam vermiş olması caizdir. îki selamla yapmak da caizdir. Bu sahihtir. Hidâye'de de böyledir.

Doğrusu ise, bir selam vermektir. Cumhur bunun üzerine­dir; Asıl'da da buna işaret edilmiştir. Kâfî'de de böyledir.

Sehiv secdesi yapacak olan kimse sağına selam verir. ZâHfolî'de de böyledir.

Sehiv secdelerinin yapılış şekli : Sehiv secdesi yapacak olan kimse, sağma selam verdikten sonra, tekbîr olarak secdeye ka­panır. Secde esnasında tesbîhatta bulunur; tekbir alıp celse yapar (oturur) ve yine tekbîr alıp ikinci secdeye varır; sonra teşehhüdü okur ve ikinci defa selam verir, Muhıyt'te de böyledir.

Sehiv secdesi yapacak olan kimse, selavatları ve duaları sehiv için oturduğu zaman okur. Sahih olan budur. Bunları birinci oturuşta okur.» diyenler de olmuştur. Tebyîn'de de böyledir.

Uygun olanı ise, her iki oturuşta da bunları okumaktır. . Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Farz namazlarda da, nafile namazlarda da sehiv secdesinin hükmü aynıdır, Muhtyt'te de böyledir.

Fetâvâ'da : «Sehiv secdelerinden sonraki oturuş, rükün de­ğildir. Aslında, sehiv secdesinden sonra oturma, namaz, oturmakla son bulsun diye -emredilmiştir. Hatta, bir kimse, sehiv secdesinden sonra oturmayı terk edip, kalksa ve gitse, yine o kimsenin namazı bozulmaz.» denilmiştir. Halvânî de böyle demiştir. Sirâcü'l - Veh-hâc'da da böyledir.

VelvâKciyye'de : «Aslında, namazda üç şey terkediJebilir : Farz, vacip ve sünnet, Namaz kılarken, farzı terk etmiş olan kimse, onu kaza ile tedarik edebilme imkânına sahipse, kaza eder; bu im­kân yoksa, namazı bozulmuş olur.

Namaz kılan bir kimsenin, sünneti terk etmesiyle, namazı bo­zulmaz. Çünkü onun kıyamı, erkanı iledir; o da muhakkak bulunur; bu kimse, sehiv secdesi yapsın diye icbar olunmaz.

Namaz kılarken, vacibi terk eden kimseye gelince; eğer bu kim­se, vacibi sehven terk etmişse, sehiv secdelerini yapmaya cebredi­lir; kasden terk etmiş olursa, böyle yapmaya cebrolumnaz. Tatar-hântyye'de de böyledir.

Bu sözün açık manası şudur : Gerçekten, namazda bir va­cibi kasden terk eden kimseye, sehiv secdesi icâb etmez; bu kimse­nin, namazdaki noksanından dolayı, namazın, cebren iadesi lazım olur. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir .

Sehiv secdesi, ancak,

Vacibin terki veya tehiri,

Farzın tehiri veya takdimi (= Öne alınması) veya tekrarı,

Vacibin itağyiri ;değiştirilmesi) gibi hallerde vacip olur.. Vacibin tağyiri, gizli okunacak yerlerde açıktan okumak; açık­tan okunacak yerlerde gizli okumak gibi hallerdir ve görüldüğü gibi bu da bir nevi vacibi terktir. Kâfî'de de böyledir.

Birinci rek'atte, eûzü'yü, besmeleyi, sübhâneke'yi ve inti­kâller esnasında alman tekbirleri terk eden kimseye, sehiv secdesi gerekmez. Ancak, bayram namazlarının, ikinci rek'atlerinin rükû' tekbiri, bu hükmün haricindedir. Bu durumda sehiv secdesi gerek­mez.

Bayram namazlarında olsun, diğer namazlarda olsun, eleri kal­dırmayı terk etmekden dolayı da sehiv secdesi gerekmez.

Önce, sol tarafına, sehven selam veren ve sehven kavme-yi (= iki secde arasında oturmayı) terk eden ve rükû'dan secdeye eğilen kimseye de sehiv secdesi gerekmez. Fetâvâyi Kâdîhân'da ise: «Bu gibi hallerde, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.) e göre, sehiv secdeleri lazım geîir.» denilmiştir. Fethü'1-Ka-dîr de de böyledir. [66]

 

Namazın Vacipleri
 

Namazda, Fâtihâ ve Sûre Okumak Vacibtir.

İlk iki rek'atte veya bunların birinde, Fâtihâ'yı okumayan kimsenin, sehiv secdesi yapması lâzım gelir. Fakat, buralarda, Fâ-tüîâ'nın çoğunu okur da, azını unutursa, sehiv seodesi yapması ge­rekmez. Fakat, yarıdan fazlasını unutsa sehiv secdesi gerekir. Bu hükümlerde, imâmla müktedî arasında bir fark yoktur. Fetâvâyi Kâ­dîhân'da da böyledir.

Namaz kılan kimse, son iki rek'atte, Fâtihâ okumayı terk ederse ve bu namaz, farz bir namaz ise, sehiv secdesi icab etmez. Ancak, bu namaz, nafile veya vitir ise, bu kimsenin, sehiv secdesi yapması vacip olur. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Namaz kılan kimse, ilk iki rek'atte Fâtihâ'yı tekrarlamış olursa, sehiv secdesi yapması gerekir. Bu kimse, Fâtihâ'yı sûreden sonra veya son iki rek'atte tekrar tekrar okursa, bir şey lazım gel­mez. Tebyîn'de de böyledir.

Fâtihâ'yı okuyup, bir harfini okumayan kimse veya Fâtihâ'-nın çoğunu okuyan kimse, bunu unutarak, sonra Fâtihâ'yı tekrar okusa, bu kimse, Fâtihâ'yı iki defa okumuş menzilindedir. Zahîriy-ye'de de böyledir.

Bir kimse, Fâtihâ'dan sonra iki âyet okusa ve sehven rü-kû'a varsa; sonra da durumu hatırlayıp dönse ve üç âyete tamamla­sa, bu kimseye, sehiv secdeleri lazım olur. Zahîriyye'de de böyledir.

Fatiha'yı, zamm-ı sûreden sonra okuyan kimsenin, sehiv secdesi yapması lazım gelir. Tebyîn'de de böyledir.

Son rek'afclarde, Fâtihâ'yı ve zamm-ı sûreyi okumuş olan kimselere, sehiv secdesi icabetmez. Esahh olan budur.

Bir kimse, Fâtihâ'yı, rükû'da, secdelerde veya. teşehhüd için oturduğu zaman okursa, sehiv secdesi yapması lâzım gelir. Bu hü­küm o Kimsenin, önce Fâtihâ'ya başlayıp sonra teşehhüdü oku­duğu hallerdedir. Bu kimse, eğer Önce teşehhüdü okur, sonra da Fâ­tihâ'yı okursa, sehiv secdesi gerekmez. Serahsî'nin Mumyt'inde de böyledir.

Bir kimse, ikinci iki rek'atte Kur'ân'dan bir şey okumasa ve tesbihde de bulunmasa, İmâm-ı A'zam (R.A.) 'dan şöyle buyurdu­ğu rivayet olunmuştur : «Eğer bu kimse, kasden okumamış ise, kö­tülük yapmış olur. Fakat, sehven okumamış ise, sehiv secdesi yap­ması lazım gelir.

tmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un rivayetine göre ise, İmâm Ebû Ha-nife (R.A.) şöyle buyurmuştur : «Kıraati kasden terk edene, bir günah yoktur; sehven -terk edenin de sehiv secdesi yapması gerek­mez.» Bu kavle itimad olunur. Fetâvâyİ Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse, birinci veya ikinci rek'atte Fâtihâ'yı okumayı unutsa, sûrenin bir kısmını okuyunca da durumu hatırlasa, derhal Fâtihâ'yı okumaya başlar; sonra da sûreyi okur. Fakîh Ebul - Leys: «Bu durumda, sûreden tek bir harf okumuş olsa bile, sehiv secdesi lazım gelir.» demiştir.

Keza, bir kimse, Fâtihâ'yı okumadığını süreyi okuduktan sonra hatırlasa veya rükû'da hatırlasa veya rükû'dan başını kaldırdıktan sonra hatırlasa, bu kimse, Fâtihâ'yı okur; sonra sûre'yi iade eder; namazın sonunda da sehvinden dolayı secde eder.

Hulâsa'da : «Bir kimse, rükû' yaptığı esnada, sûre okumamış ol­duğunu hatırladığında, başını kaldırıp sûre okur ve rükû'u iade ey­lerse; o kimsenin, sehiv secdesi yapması lazım gelir.» denilmiştir. Sahih olan kavil budur. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir kimse, birinci rek'atte,'bir sûre okusa, ikinci rek'atte de ondan önce bulunan bir sûre okusa, bu kimsenin sehiv secdesi yapması gerekmez. Muhiyt'te de böyledir.

VelvâHciyye'de : «Bir kimse, namaz esnasında secde âyet­lerinden birini okusa ve bundan dolayı secde yapmayı unutsa; son­radan da. bu durumu hatırlayıp secde etse, bu kimsenin sehiv sec­desi yapması gerekir. Çünkü bu şahıs, vacip olan vash (secde âye­tinin akabinde secde etmeyi? terk etmiş olmaktadır. «Bu kimsenin sehiv secdesi yapması gerekmez.» diyenler de olmuştur. Fakat, bi­rinci görüş esahhtır. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir kimse, namazda bir sûre okumak istediği zaman, o sû­rede yanılır ve okuyamaz ve bu sebeplede başka bir sûre okursa, bu kimsenin, sehiv secdesi yapması gerekmez. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Kıraati, ilk iki rek'ate tayin (ve tahsis) etmek de namazın vaciblerindemdir. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Mükerrer fiillerde, tertibe riayet etmek de namazın vacib-1 erindendir.

Bir kimse, şayet bir rek'atteki iki secdeden birini terk etmiş bulunsa ve durumu namazın sonunda hatırlasa; o kimse, hem o sec­deyi hem de sehivden dolayı sehiv secdesi yapar. Bu durumda, ter­tibi terk etmiş olduğu için, namazın, o secdeden Önceki bölümünü iade eylemez.

Ancak, rükû'u, kıraate takdim etmişse Ckıraattan önce rükû' yapmışsa) bu kimsenin sehiv yapması lazım gelir; fakat, o rükû; sayılmaz ve bu kimsenin kıraatten sonra tekrar rükû' etmesi gere­kir. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Ta1 clil-i erkan da namazın vaciplerin d endir.

Ta'dil-i erkân : Rükû'da ve secdelerde bütün uzuvların hareket­lerinin durması ve sakinleşmesidir. Bunun terk edilmesi halinde, sehiv secdesi gerekip gerekmiyeceği konusunda ihtilaf vardır.

Ta'dil-i erkânın vacip mi, sünnet mi olduğu hususunda da ihti­laf vardır. Vacip olduğunu kabul edenler, terkinden dolayı sehiv secdesinin lâzım olduğunu söylemişlerdir. Bedâ'ide de, bu görüş sa-hihlenmiştir. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Namazda, ka'de-i u'lâ ( = birinci oturuş) da vaciptir.

Bir kimse, namazda, birinci oturuşu terk ederse, o kimseye se­hiv secdesi lazım gelir. Tebyîn'de de böyledir.

Teşehhüd de namazın vaciplerindendir.

Bir kimse, birinci veya ikinci oturuşta, teşehhüdü terk ederse, o kimsenin sehiv secdesi yapması vacip olur. Keza, teşehhüdün bir kısmını terk eden kimseye de sehiv secdesi vacip olur. Tebyîn'de de böyledir.

Teşehhüdün, tamamınm veya bir kısmının terk edilmesi halinde, sehiv secdesinin vacip olması hususunda, namazın farz ol­ması ile nafile olması arasında bir fark yoktur. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Namaz kılan kimse, teşehhüdü, birinci rek'atte, ayakta okursa, kendisine bir şey lâzım gelmez. Fakat, teşehhüdü, ikinci rek'atte ayakta okuması halinde, âlimler arasında ihtilâf olmuştur. Sahih olan bu durumda da sehiv secdesi lazım olmadığıdır. Zahiiiy-ye'de de böyîedir.

Teşehhüdü ayakta okuyan kimse, bunu Fâtihâ'dan önce okumuş olsa, üzerine sehiv secdesi lazım olmaz; Fâtihâ'dan sonra okursa, sahiv secdesi lazım olur. Esahh olan görüş budur. Çünkü, Fâtihâ'nm sonu, sûrenin okunacağı yerdir. Bir kimse, burada, te­şehhüdü okuyunca, gerçekten vacibi tehir etmiş olmaktadır. FâtÖhâ'-nm evveli ise, sena mahallidir. Tebyîn'de de böyledir.

Namaz kılan kimse, ikinci iki rek'atte, teşehhüdü okursa, kendisine sehiv secdesi   lazım olmaz. Serahsî'nin   Muhıyt'inde de

böyledir.

Bir kimse, ,teşehhüdü okuduktan sonra Fâtihâ'yı okumuş olsa, sehiv secdeleri gerekmez.

Fakat, Fâtihâ'yı, teşehhüdü okuyacağı yerde okuyan kimseye, sehiv secdeleri vacip olur. Keza, bu durumda, önce Fâtihâ'yı sonra da teşehhüdü okursa üzerine sehiv secdesi lazım gelir.

Vâkıâtü'nNâtıhyye'de, Ebû Hanîfe (R.A.) den rivayet edi­lerek şöyle. denilmiştir«Bir kimse, teşehhüd mahallinde kıraate başlamış olsa, sonra da teşehhüdü okusa, sehiv secdesi lazım gelir.

Teşehhüdü okuduktan sonra, Fâtihâ'yı   okusa, bu durumda sehiv secdesi gerekmez.

Bir kimse, teşehhüdü ayakta veya rükû'da veya secdede okumuş olsa, sehiv secdesi lazım gelmez. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, ilk oturuşta, teşehhüdü tekrar okumuş olsa, üze­rine sehiv secdeleri lazım olur.

Keza bir kimse, ilk oturuşta, teşehhütden sonra, salavât-ı şerî-feleri de okumuş olsa, kendisine sehiv secdeleri vacip olur. Tebyîn-de de böyledir. Fetva da bunun üzerinedir,

Salavâtlann, ne kadarının okunması halinde, sehiv secde­sinin gerekeceği hususunda, ihtilaf edilmiştir. Bazıları : «Allahümme salli'alâ Muhammed dese, sehiv secdeleri vacip olur.» dediler. Ba­zıları ise : «...ve îalâ âl-i Muhammed diyene kadar sevih secdeleri lazım olmaz.» dediler. Birinci kavil esahhtır.

Teşehhüdü, son kâdede (= son oturuşta) tekrar eden kimsenin sehiv secdesi yapması gerekmez. Tebyîn'de de böyledir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.> ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a gö­re, namaz kılan kimse, selam verene kadar teşehhüd okumayı unut­muş olsa; sonra da hatırlasa, teşehhüdü iade eder ve sehiv secdele-îerini yapar. Muhıyt'te de böyledir.

Cemaate namaz kıldırmakta olan imâm veya tek basma namaz kılan kimse, oturacağı yerde kalakr; kalkacağı yerde oturur, ayağa kalkmak istediği zaman tam doğrulur veya tam doğrulmaya yakm bir hal alırsa, işte bu durumda geri dönüp birinci oturuş­ta oturmaz. Bu, Fetâvâyi Kâdîhân'da böyledir. Bu durumda, bu kimseye, sehiv secdeleri vacip olur. Bu kimse, oturuşa dönerse, na­mazı bozulur. Sahih olan budur. Tebyîn'de de böyledir.

Eğer böyle olmazsa, (yâni, kıyama yakın bir şekilde kalk­mış olmadan, oturursa) sehiv secdeleri yapmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'­da da böyledir.

Doğrulmuş oima hususunda, her insanın, aşağı kısmının yarısına itibâr olunur. Yar.i, bir kısımm aşağı yarısı düzelirse, kıya­ma yakın olmuş olur. Aksi taktirde, kıyama yakın olmuş olmaz. Kâ-fî'de de böyledir

Bir rivayette ise, namaz kılan kimse, dizlerinin üzerine kalktığı zaman/geri oturursa, sevih secdelerini yapar. Burada oiıin-ci oturuşla İkinci oturuş müsavidir îtfrnad bu kavledir.

Bir kimse, uyluklarını kaldırır fakat dizleri yerde olur, onları k^ldırmazsa, bu durumda Ebû Yûsuf'tan (R.A.) gelen bir rivayete göre, sevih secdeleri gerekmez. Fetâvâyi Kâdihan'da da böyledir,

Keza, bir kimse, rükû' yerine secde, secde yerine rükû' ya­parsa veya bunları tekrar yaparsa veya bir farzı ileri veya geri aîuv sa, bu hallerin hepsinde de sehiv secdeleri lazım gelir;

KuJûrî'de: «Bir kimse, kendisinden zikir yapması gereken, na­maz Bilerindenbirini terk ederse, bu kimsenin sehiv secdesi yap­ması gerekir.» denilmiştir. Çünkü, içinde zikir bulunan bir namaz fiilinin emredilmiş olması, bu fiilin yapılmasının maksûd olduğuna — bizzat — bir emaredir. Bu fiilin terk edilmiş olması; sebebi ile namazda noksanlık — kuvvetlenmiş — olur. Bu durumda da sehiv secdesi yapma mecburiyeti oluf*

İçinde zikir bulunan bir namaz fiilinin, terki söz konusu değil­se, sehiv secdesi de söz konusu değildir. Sağ eli, sol elin üzerine koy­mak gibi... Ve, rükû' ve secdelerin kavmeleri gibi...

Namaz kılan bir kimse, oturup teşehhtid okuduktan sonrâ> üç rek'at mı yoksa dört rek'at mı kıldığı hususunda şüpheye düş­tüğünde, bu şüphe ile; selam verme zamanına kadar meşgul olur; son­ra da dört rek'at kıldığına kalbi kanaat getirirse, namazım ,tamamlar ve sehiv secdeleriini yapar. Fakat, bu şüpheye, bir tarafına selam verdikten sonra, düşerse, sehiv sevdelerini yapması gerekmez.

Bir kimse, namaz kıldığı zaman abdestü bozulur ve abdest al­maya gidince de yukarıdaki giıbî bir şüpheye düşer ve bu şüpheden dolayı, abdest almayı bir'müddet geriye bırakırsa, o kimsenin sehiv, secdesi yapması lazım gelir.

Vitir namazında Kunût okumak da namazın vâcip-lerindendir.

Bir kimse, kunûVu terk ederse, sehiv secdesi yapar.

Sehiv secdesinin terki," rükû'dan; başm kaldırılması ile tahak­kuk eder.

Vitir namazında, taatten sonra, KusButftan önce alınması gere­ken tekbiri1 terk etmişbulunan kimse,.sehiv secdesi yapar. Çünkü o tekbir bayram tekbirleri menzaîmdedir. Tebyİrfde de böyledir.

Bayram Namazlarındaki  ziyâde  tekbirler de vacip­tir.

Bedâi'de: «Bir kimse, bu tekbirleri terk .ettiği veya noksan veya fazla yaptığı veyahut da yapılması gereken yerin haricindcyap-tığı zaman, bu kimsenin, sehiv secdesi' yapması lazım gelir.» denil­miştir. Bahrü'r- Râık'ta da  böyledir.

Hasan'uı İmâmı Azam (R.A.) dan rivayet ettiğine' göre: Bu hususta, noksan fazla, çok az, müsavidir. îmâm, bayram namaz­larının birini bile unutmuş olsa-, sehiv secdesi yapar. Zehıyre'de de böyledir.

Keşfu 1 - fesrâr'da : «îmâm, bayram tekbirlerinden birini — veya bir kaçını — unuttuğu zaman, rüku'a varmış olsa bile tek­rar kıyama döner, (doğrulur.) Mesbûk ise, böyle değildir. Bu durum­da mesbûk, tekbirleri rükû'da getirir,» denilmiştir, Bahrü'r - Râık'-,ta da böyledir.

Bir kimse, bayram namazının, ikinci rek'atinin rükû' tek­birini terk ederse, sehiv secdesi yapması- gerekir. Çünkü, bayram tekbirlerine tabî olarak, bu tekbîr de vacibtir. Fakat, birinci rek'atin rükû' tekbiri böyle değildir. Çünkü bu tekbir, bayram tekbirlerine mülhak (= katılmış) değÜdir. Tebyifcn'de de böyledir.

Cum'a bayram, farz ve nafile namazların hepsinde, sehiv. secdesi (ile ilgili hükümler) aynıdır. Ancak, âlimlerimiz : «Bayram ve cum'a namazlarında sehiv secdesi yapılmaz; çünkü, yapılması halinde insanlar arasına fitne düşer.» demişlerdir. Muhıyt'te de böyledir.

Bazı namazlarda cehren (=açıktan), bazı namazlarda da, hafiyyen=gizlice) okumak vaciptir.

Bir kimse, gizli okunacak yerde açıktan, açıktan okunacak yerde gizli okursa, o kimseye sehiv secdeleri vacip olur.

Açık veya gizli okumanın miktarında ihtilaf edilmiştir. «Her iki halde de kendisi ile namazın caiz olduğu miktarda okumaktır.» denilmiştir. Esahh olan da budur. Bu hususta, Fâtihâ ile başka sû­re ve âyetler arasında da bir fark.yoktur.

Yalnız başına namaz kılan kimsenin, gizlide de, açıkta da sehiv secdesi gerekmez. Çünkü bunlar, cemaatin özelliklerindendir. Tebyin'de de böyledir.

Namaz kılan kimse, açıktan eûzü - besmele çekse, veya â-mih dese, sehiv secdesi yapması gerekmez. FetâvâyS Kâdihân'da da böyledir. [67]

 

İmâmın Yanılması
 

İmâmın yanılması, kendisinin ve arkasında bulunan cema­atin, sehiv secdesi yapmasını gerektirir. Muhiyt'te de.böyledir.

İmâma uyan kimse, bu esnada kendisi bir hata yapsa, bun­dan dolayı sehiv secdesi yapması gerekmez.

İmâma uyan kimse, imâmla birlikte sehiv secdelerini yapar. Hatta, bu kimse, imâma, imâm yanıldıktan sonra uyumuş olsa büe, yine onunla birlikte sehiv secdesi yapar; ona tabi olur.

Bu kimse, sehiv secdelerinden birini yaptıktan sonra, imâma uymuş olsa, imâma tabi olarak ikinci secdeyi de yapar; birinci sec­deyi ise kaza etmez. Bu kimse, sehiv secdesinin her ikisini de yap­tıktan sonra imâma uymuş olsa, sonradan bu iki secdeyi de kaza etmez. Tebyin'de de böyledir.

İmâma uymuş olan kimseye, imâmla kıldığı müddetçe, se­hiv secdesi gerekmez. İmâm, sehiv secdesini terk etmiş olsa bile, imâma uyan kimsenin, sehiv secdesi yapması gerekmez. Muhiyt'te de böylldir.

«Mesbûk, (=imâma sonradan uyan kimse) sehiv secdele­rinde imâma tabi olur; sonra da, imâma yetişmemiş oiduğu kısmı kaza eder.

Lâhık, imâmla birlikte kılarken, sehiv secdelerini yapsa, bu sayılmaz; sehiv secdelerini kindi namazından sonra yapar.

Mesbûkun, imâmın selam vermesinden sonra, az bir müddet beklemesi uygun olur. Böylece, imâmın üzerinde sehiv secdesi var ise, kendisinin de onları yapması caiz olur. Serahsi'nin Muhiyt'inde de böyledir.

Mesbûk, şayet imâma tabi olmayıp, imâmla birlikte sehiv secdelerini yapmazsa, o secdeler, üzerinden sakıt olmaz, fdüşmez.

Bu durumda, mesbûk, sehiv secdelerini, namazının sonunda ken­disi yapar.

0 îmâm selam verince, mesbûk hemen ayağa kalkar, imâm da biraz sonra, üzerinde sehiv secdeleri bulunduğunu hatırlayıp sec­deye varır ve bu durumda da mesbûk rek'atini secde ile kayıtlama­mış bulunursa, imâmın ardından, ona tabi olarak secdeye varır. İmâm selam verincede, kalan namazını kılmaya kalkar. Bu arada kıyam, kıraat, rüku' gibi fillerden yapmış oldukları hesaba katılmaz. Sonra, namazının kalan kısmını kılmaya devam eder. tmâma tabi o'arak kıldığı bölümü kaza etmez.

Şayet, imâma tabi olup, onunla birlikte sehiv secdelerini yap-mamışsa, namazı caiz olur; namazın sonunda sehiv secdelerini ya­par. Bu müstahsendir.

Eğer, imâm, sehiv secdelerini, mesbûk, rek'atini secde ile kayıt­ladıktan sonra yaparsa, mesbûk, dönüp imâmla birlikte o secdeleri yapamaz. Bu durumda, dönüp imâmla birlikte sehiv secdelerini ya­parsa namazı bozulur. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.

Bir imâm, korku namazında, sehiv secdesi yaparsa, bu du­rumda kendisine ikinci cemaat tabi olur. Birinci cemaat ise, namaz­larının tamamlanmasından sonra, o sehiv secdelerini yaparlar. Bah-rü'r-!Râık'ta da böyledir.

Lâhık, kendi yanılmasından dolayı, sehiv secdesi yapmaz.

İmâm yanılmış olsa da, mesbûk onunla birlikte sehiv secdeleri­ni yapmasa; mesbûkun kendisi de, namazının yetişmemiş olduğu kısmım kaza ederken yanılsa, bir defa sehiv secdelerini yapması ki­fayet eder. Misafire uymuş bulunan mukîmi bu durumdaki hali de-mes.bûk gibidir.

Bir imâm yanılsa, sonra da abdesti bozulmuş olsa ve yerine bir mesbûku geçirse; bu mesbûk namazı tamamlar. Yalnız, selam vermesi için yerine bîr müdriki (imâma ilk rek'atten itibaren uymuç olan kimseyi) geçirir. Bu müdrik de selâm verir ve sehiv secdelerini yapar. Mesbûk da, onunla birlikte o secdeleri yapar. Şayet, hiç bir müdrik yoksa, hepsi de ayağa kalkıp, yetişemedikleri reVatleri kaza ederler ve namazlarının sonunda da sehiv secdelerini yaparlar. Se-rahsî'nîn Muhıyt'inde de böyledir.

Bir kimse, öğle namazını beş vakit kılsa da dördüncü rek'-atte, teşehhüd miktarı otursa; eğer beşinci rek'ati secde ile kayıüla^ mamışas, durumu hatırlar hatırlamaz, oturur ve selam verir. Bu ya­nılmasından dolayı da sehiv secdesi yapar.

Şayet, beşinci rek'ati secde ile kayıtlamış ise, oturup sellam vermez. Bilakis, bir rekat daha kılarak, o tek rek'ati de çiftler; otu­rur; teşehhüdü ve duaları okur ve selam verir. Güzel olsun diye de, sehiv secdelerini yapar. Hidâye'de de böyledir. Muhtar olan görüş budur. Kifâye'de de böyledir. Muhiyt'te ise : «Sonra teşehhüd yapar ve selam verir.» denilmiştir,

îlâve edilmiş bulunan o iki rek'aıt nafile, sahih olan kav­le göre, öğle namazının sünnetine sayılmaz. Cevheretü'n - Neyyire'de de böyledir.

«İkindi namazında rek'at ilave edilmez.» denilmiştir. Bu hususta «... edilmez.» diyenlerin değil de «... edilir.» diyenlerin gö­rüşü esahhtır. Tebyîn'de de böyledir, itimat bunun üzerinedir. Çün­kü, ikindiden sonra, dileyerek nafile kılmak mekruhtur. Kendi isteği ile kılınmayınca da mehrûh olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyle­dir.

Bir kimse, sabah namazında, oturduktan sonra, üçüncü rek'ate kalkarsa ve onu da secde üe kayıtlarsa, dördüncü rek'ati ilâ­ve eylemez. Tebyîn'de de böyledir.

Tecnîs'de : «Fetva, Hişâm'ın şu rivayeti üzeredir : İlave yapmada kerahat olmaması bakımından, ikindi namazı iîe sabah na­mazının arasmda fark yoktur.» şeklinde bir açıklama vardır, Bafo-rü'r - Râık'ta da böyledir.

Fakat, sabah namazında, teşehhüt miktarı oturmamış olan şahıs, farz olan ka'deyi (~ oturuşu) terk etmiş olacağından, bu şah­sın kıldığı namaz mekruhtur. Çünkü, sabah namazında, farzdan ön­ce, iki rek'at sünnetten başka, nafile namaz kılmak mekruhtur.

İkindinin dördüncü rek'afcmda, oturmadan kalkma ise, böyle değildir. Çünkü, bu beşinci rek'ate, alltincı rek'ati ilave etmek caiz­dir. Ve, ikindi namazından Önce, nafile kılmak da mekruh değildir. Tebyîn'de de böyledir.

İkindi namazında, dört rek'ati, tamamladıktan sonra attır­mayan kimse, bu durumu, beşinci rek'atin secdesine varana kadar hatırlarsa, hemen oturur. Muhıyt'te de böyledir.

Hulâsa'da : «Bu durumda, teşehhüd yapar; selam verir ve sehiv için de secde eder» denilmiştir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bîr kimse, son oturuşu yapmadan kalkar ve beşinci rek'ati secde ile kayıtlarsa, bize göre, o kimsenin Öğle namazı bozulur; Mu­hıyt'te de böyledir.                                                         

Bu durumda, İmâm Ebû Haisife (R.A.) ve İmâm Eîbu Yûsuf (RA.3 'a göre, bu şahsın namazı nafileye dönüşür. İlave yapmasa bi-îe, o kimsenin üzerine bir şey lazım gelmez. Hidâye'de de böyledir..

Namazın ne zaman fesada gideceği hususunda, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ile İmâm Muhammed (R.A.) görüş ayrılığında bulun­muşlardır. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) : «O kimse, başını secdeye kor komaz namazı fasid olur.» demiş : İmâm Muhammed (RA.Î ise : «Bu kimse, başını secdeden kaldırmadıkça namazı fesada gitmez.» demiştir. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, secdenin farzı, başı yere koymakla başlar. İmâm Muhammed (R.A.)'e göre ise, secdenin farzı, başı yere koymak ve kaldırmakla başlar. Muhıyt'te de böy­ledir.

Fahrü'l - İslâm, CâmHi's - Sağir'de : «Fetvada muhtar olan İmâm Muhammed (R.A.)'m kavlidir.» demiştir. Nflıâye'de de böyle­dir.

Bu ihtilafın faydası şurada açığa çıkmaktadır :

Bir kimsenin abdesti bozulduğu zaman, İmâm Ebû Yûsuf (R. A.)'a göre, o kimsenin namazının ıslahı mümkün olmaz; İmâm Mu­hammed (R.A.)'e göre ise, namazının ıslahı mümkün olur; bu kim­se gidip abdest alır; oturur, teşehhüdünü okur ve selam verir. Fet-hti'I - Kâdir'de de böyledir. Esahh olan kavle göre, bu durumda sehiv secdesi yapmaz. Nihâye'de de böyledir.

Bir kimse, üzerinde sehiv secdesi olduğu halde, namazını kes­mek niyyeti ile selam vermiş olur ve bu durumda da, sehvi için sec­de ederse, hala namazdadır; sehiv secdesi yapmazsa namazda değil­dir. Bu, İmâmı A'zam (R.A.) ile İmâm Züfer (R.A.)'e göre ise, bu kimse sehvi için secde etmemişse, namazdadır. İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, selamdan sonra, bu şahsa, bir kimse iktidâ etse, ikti-dası mutlaka sahihtir. Diğer iki imâma göre de sahihtir.

Bir kimse, sehvi için secde ettiği sırada gülse, İmâm Muham­met! (R.A.)'e göre abdesti bozulur. Diğer imamlar buna muhaliftir­ler. Bu kimsenin namazı ise, bil-icmâ' tamdır ve bu kimseden sehiv secdeleri düşer. Şayet, ikâmete niyyet ederse, İmâm Muhammed'e (R.A.) göre, farzı dört rek'ate dönüşür ve namazın sonunda da —se­hiv için— secde eder.. Diğer iki imâma göre ise, namazı dörde dö­nüşmez ve ondan sehiv secdeleri düşer. îcabet eylediği zaman bu kimsenin namazı batiî olur. Nihâye Şerhi'nde de böyledir.

0 Bir kimse, iki rek'at nafile namaz kılsa ve namazda yanılsa, sehvi için secde eder. Sonra iki rek'at daha nafile kılmak istese, bu namazı Önce kilmiş bulunduğu, o namazın üzerine bina edemez. Hi-dâye'de de böyledir.

Bu kimse, bina etmiş olsa yine namazı sahih olur. Çünkü, bu durumda, tahrîme (= iftitah tekbiri almak) bakidir, (devam et­mektedir.) Muhtar olan görüşe göre, bu kimse, sehiv secdelerini iade eder. Misafir de böyledir; ikamete niyyet etmiş olsa, sehiv secde­lerini yaptıktan sonra, kendisine dört rek'at kılmak lazım geför. Ve, sehiv secdelerini iade eder. Tebyîn'de de böyledir.

Bir kimse, yatsı namazını kılarken yanılıp, Tilâvet secdesi olan bir ayeti okusa ve bu secdeyi de yapmasa, rek'atlerden birinin de secdesini yapmamış olsa, sonra selam verse, bu durumda mes­ele, şu dört vecih üzerinedir.

Bu kimse, bunların tamammı, ya unutarak yaptı veya kasden yaptı.. Veya, tilâvet secdesini unutarak, rek'atin secdesini kasden yaptı. Veyahut da, bunun tersini yaptı. Birinci durumda ise, bîl-itti fak namazı bozulmaz. Çünkü, bu selam sehiv selamıdır.

İkinci ve üçüncü vecihler de namazı, ittifakla fesada verirler. Çünkü, kasden selam vermek, o kimseyi namazın hürmetinden dı­şarı çıkarır. Dördüncü vecih ise, Zâhirü'r - rivâyeye göre namazı fa-sid olur. Muhıyt'te de böyledir.

Sehiv secdelerinde yanılmak, sehiv icab etmez- Çünkü, bu, nihayeti olmayan bir iştir. Tehzîb'de de böyledir.

Sehiv secdelerinde yanılmış bulunan kimse, taharri (araşlıı-maJ ile amel eder. Eğer, namazında defa'arca yamlmışsa, iki secde kâfi gelir. Hulâsa'da da böyledir.

Gece kılınan bir nafile namaza imâm olmuş olan kimse, kasden gidi okumuş olsa, günahkar ölür. Sehven böyle olursa, sehiv secdesi yapar. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Yetîme'de : «İmâm, vitirde ve teravinde açıktan okumayı terk etmiş olsa, sehiv secdeleri yapar.» denilmiştir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Sehvetmiş bulunan bir imâmın, —sonra da— abdes.ti bo­zulmuş olsa, yerine bir başkasını geçirir. İmâmın yerine geçen kim­se, selâmdan sonra sehiv secdesini yapar. İmâmın yerine geçen kim­se de sehvetmiş oîsa, önceki imâmın ve kendisinin sehivlerinden dolayı, sehiv secdelerini bir defa yapması kâfi gelir. Nitekim, ön­ceki imâm iki dsfa sehvetmiş olsaydı, sehiv secdelerini bir defa ya­pacaktı.

Önceki imâm sehvetmemiş fakat, yerine geçirdiği kimse seh­vetmiş olsa, bundan dolayı, Önceki imâm_ da sehiv secdesi yapar.

Önceki imâm, yerine bir başkasını geçirdikten sonra sehvetmiş olsa, bu sevhinden dolayı hiç bir şey gerekmez. Zehıyre'de de böy­ledir.

Asıl'da : «Bir kimse, son oturuşta, teşehhüt miktarı otur­duktan, fakat teşehhüdü okumadan önce selam vermiş olsa, teşeh­hüde döner, onu okur ve sonra selâm verir. Sehvinden.dolayı da se­hiv secdesi yapar.» denilmiştir. Muhıyt'tte de böyledir. [68]

 

Kaç Rek At Kılındığı Hakkında, İmâm İle Muktedî Arasında Çıkan İhtilaf Ve Şüphe
 

Bir kimse, üç rek'at mi, dört rek'at mi kıldığı hususunda şüpheye düştüğünde, eğer bu şüphe, o kimseye ilk defa arız oluyor ise, bu kimse, namaza yeniden başlar. Şiracü'l - Vehhâc'da da böyle­dir.

Namaza yeniden başlamak, önceki namazdan, selam ver­mek, konuşmak veya başka bir amelle çıkmakla mümkün olur. Böy­le bir sebeple, Önceki namazdan çıkmadıkça, yerli bir namaza başla­mak, tasavvur bile edilemez. Sadece selam vermekle, namazdan çı­kılmış olmaz. Namazdan, ancak namazı ifsâd eden bir amelle çıkı-labilir. Tebyin'de de böyledir.

Yukarıda ki «ilk arız oluyor ise» lâfzının izahı hususumda da âl illilerimiz arasında görüş ayrılığı vardır. Bazıları sehvetmek, o kimsenin Biç âdeti değil ve Ömründe ilk do: ehv-miş ise... demektir.» demiştir-. Mubyıt'te de böyledir.

Eğer bu hususta, si'çok. mit (ara:-. rır.) Ve re'yinin büyük olanı. ;ıhp dir,

Ef.;imr, ne: :' inde de, şevk-

zuhur etın£i.^, bv dunumda man kirişenldıv.y

vecih üzerine, navi?.azm kaluvrmm bin;j eder.

Şüphe, iki rek'at mı, bir rek'at mı şeklinde isi. bu dur;/-! = namazın kalan kısmı, bir rek'at üzerine bina rdUir

Bu durumda, az üzerine bina edilince, her rokV.,- b^mda o ;üu-lur. Çünkü, bu oturuluştarm, farz olan oturuşun yarinde —yapıl­makta— ojma ihtimaldir; vacip olan oturuşun makamında yapıln-r-olma'ihtimali vardır. Görüldüğü gibi, bu hüküm, i:aıv, veya vacŞ olan duruşların terk edilmesini önlemek içkidir.

Bir kimse, dört rek'atü bir namazda, bu birinci i-ü.k-'at ra;, ikinci rek'at mı diye şüpheye düşerse, onu, birinci reV'aı kabul ede;. sonra oturur. Sonra, kalkıp bir rek'at daha kılar, oturur, kalkıp bir rek'at daha kılar ve oturur. Sonra yine kalkıp bir1 rek'at daha kılar ve oturur. Bu dört otmaışun, üçüncü ve dördüneü.kv' Hrz. birinci ve ikinci otuı^şlar      . vaciptir. Bahrü'r - Râık'îa d;> İvüyledû .

Bir kimsi1.   . lamdan öıv  .la;.-     ...ıra fakat te-

şehhüdden sonra p;     :eye 4uşmii edilmez ve namazın cevazı.; ükmolunuı,      

Bir kimse, namazı kılıp kılmadığı lıse, eğer vakit varsa, bu namazı iade eder.. Vakit çık: şekilde bir şüpheye düşen kimsenin, yapacağı    hiç  Muhıyt'te de.böyledir1.                 -

Bir kimse, kıyamda olduğu halde, sabah;.

rek'atte mı, üçüncü rek'atte mi olduğu hususunda o rek'ali tamamlamaz; teşehhüd miktarı oturup ayaj':    "•            

rek'at daha kılar. Her rek'atte, Fatiha ve sûreyi okur; oturup teşeh­hüdü okur ve sonra da sehvinden dolayı secde eder.

Mi1 kimse, secdede iken, birinci secdede mi, ikinci'secdede mi oldi hususunda şüpheye düşse, yaptığı secdeye devam eder. Bi­ri dede veya ikinci secdede olmasının bîr farkı yoktur; bunlar müsavidir.- Çünkü, eğer o birinci secde ise, ona devam etmek lazım gelir; eğer ikinci secde İse, tamamlanması lazım gelir. İkinci sec­deden başını kaldırdığı zaman, teşehhüd miktarı oturur; sonra kal­kar, bir rek'at daha kılar.

Bir kimse, sabah namazının secdelerini yaptığı sırada, bi­rinci rek'atte mı, üçüncü rek'atte mı olduğu hususunda şüpheye dü­şerse, eğer birinci secdede ise namazının ıslahı mümkündür. Çünkü, o, eğer iki rekat kilmiş ise, namazın tamamı ile rek'at olduğu için, namrjzrtamam olmuş olur.

Şayet1, üçüncü rek'atte ise, İmâm Muhammedi (R.AJ'e göre, bir vecih ten namazı fesada gitmez. Çünkü, o kimse, birinci secdede ha­tırladığı zaman; kalkar ve sanki hiç secde yapmamış gibi olur. Bu mesele, beşinci rek'atin secdesinde iken, abdestin bozulmasında ol­duğu.gibidir.

Namaz kılan kimse, eğer ikinci secdede ise,, bu durumda nama­zı fesada gider.

Bir k*mse, sabah namazında ikinci rek'at i mî, }'oksa üçüncü rek'ati-mi kıldığı hususunda şüpheye düşer ve araştırması da bir netice vermezse; bu durumda, eğer ayakta ise, hemen oturur; sonra kalkıp, iki rek'at daha küar ve oturur. Eğer oturuyor idiyse, mesele kendi halîhcedir.' Araştırır; eğer taharrîsi ile ikinci rek'atta olduğu kanaatine varırsa, namazına devam eder. Taharrisi, üçüncü rek'atte olduğu kanaatini çıkarırsa, oturuşlarını araştırır. Neticede, iki rek'-. atın sonunda oturmadığını anlarsa, namaz fasîd olur. Taharrisi bir netice vermezse, yine, namaz fâsid ölür.

Dört rek'atli bir namazda, dördüncü rek'at rai, beşinci rek'at-mi olduğu hususunda şüpheye düşmüş olan kimsenin durumu da yu­karıdaki jpj&idir.

Bir kimse, üçüncü rek'atte mi, beşinci rek'atte mi olduğu hususunda şüpheye düşerse; sabah namazı hakkında söylemiş oldu­ğumuz gibi hareket eder : Kuûda avdet eder, (oturuşa döner); son­ra bir rek'aıt daha kılar; teşehhüd okur; sonra ayağa kalkar; bir rek'at daha kılar; oturur. Sehvi için de secde yapar.

Bir kimse, vitir namazında kıyamda (= ayakta) iken, ikinci rek'atte mi yoksa üçüncü rek'atte mi olduğu hakkında şüpheye düş­se, kılmakta olduğu rek'ati tamamlayıp kunût duasını okur ve otu­rur. Sonra kalkıp, bir rek'at daha kılar ve o rek'atte de kunûtu okur. Muhtar olan görüş budur. Buraya kadar, Hıdâsa'nın ibaresi-dir.

Bu mes'elelerden gafil olmak uygun olmaz. Çünkü bunlar sehiv secdesi icabettiren halerdir. Bu şekiller, ister taharri ile ol­sun, ister az üzerine bina etmekle olsun, müsavidir. Fethii'I - Kadtr -den naklen, Bahrü'r-Râık'tâ da böyledir.

Bir kimse, namazı, üç rek'at mi yoksa dört rek'at mi kıldığı hususunda şüpheye düşse ve uzun süre düşündükten sonra, kesin olarak, üç rek'at kılmış olduğunu anlayıp bilse; bu durumda, düşün­mesi, kendisim, bir rükün eda edecek kadar geri bırakmamış ise, sehiv secdesi yapması gerekmez.

Fakat, düşünmesi uzun sürer ve kendisini bir rek'atten veya bir secdeden geri koymuş olursa veya rükû'da ve secdelerde böyle bir düşünme haline girer ve bu durum uzun sürer ve bu sebeple halin­de bir değişiklik olursa, istihsanen, sehiv secdeleri yapması gerekir. Muhıyt'te de böyledir.

Namaz kılarken, abdestinin olmadığını zanneden veya haki­katen mestleri üzerine meshetmemiş olduğu açığa çıkan bir kimse için, sonradan kesin olarak abdestinin bozulmadığına veya mestleri üzerine mesh ettiğine kanaati hasıl olması halinde, şüpheye mahal yoktur.

Ebû Bekir : «Eğer bu kimse, abdestinin olmadığını veya mest­leri üzerine mesh etmediğini bildiği halde iken bir rükün eda etmiş­se, artık o namazı yeni baştan kılar. Şayet durum böyle değilse, na­mazına devam eder.» demiştir. Fetâvâyi Kâdihân'da da böyledir.

Bir rükün eda ettiğini kesinlikle bilen, fakat iftitah tekbiri­ni alıp almadığı;. abdesfcinin bozulup bozülmadiğı; üzerine pislik bulaşıp bulaşmadığı veya başına mesh edip etmediği hususunda şüpheye düşen kimse, eğer bu şüphe, ilk şüphesi ise, namazı yeni baştan kılar; böyle değilse, namazına devam eder; abdest alması ve­ya elbisesini yıkaması gerekmez. Fethü'l- Kadir'de de böyledir.

 Fetâvâyi îtâbiyye'de : «Bir kimse, namaz kılmakta iken, misafir mi yoksa mukîm mi olduğu hususunda şüpheye düşse, na­mazı dört rek'at ktfar ve ihtiyaten ikinci rek'atte de oturur.» denil­miştir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Cemaate namaz kıldırmakta olan bir kimse, iki rek'atini kıldıktan sonra, ikinci secdede, bir rek'at mi yoksa iki rek'at mi kıldığı hususunda veya dört rek'at mi yoksa üç rek'at mi kıldığı hu­susunda şüpheye düşerse arkasındaki kimselere bir göz atarak, on­ların halini öğrenir. Eğer onlar kalkarlarsa, kendisi de kalkar; eğer onlar otururlarsa, kendiside oturur. Bu durumda, onlara itimat ey­lemesinde bir beis yoktur. Bu durumda sehiv secdeleri de gerekmez. Muhıyt'te de böyledir.

îmânı, namazda şüpheye düştüğü zaman, sözüne güvenilir iki kişinin sözünü alıp kabul eder.

Yalnız başına veya cemaatle namaz kılan kimse, selam ver­dikten sonra, güvenilir bir kimse kendisine : «Sen öğle namazını üç rek'at kıldın.» dese; âlimlerimizin beyanına göre, eğer namaz kılan kimse, dört rek'at kıldığını —kesin— bilirse, kendisine üç rek'at kıldığını haber veren kimsenin haberine iltifat etmez, değer ver­mez. Muhıyt'te de böyledir.

Zahîriyye'de nakledildiğine göre, İmâm Muhammed bin Ha­san (R.A.) : «Ben, bir kişinin sözü ile de, bütün halerde namazı ye­niden kılarım.» demiştir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Namaz kılan kinişe, haber verenin doğru sözlü mü, yoksa yalancı mı olduğu hususunda şüpheye düşerse, İmâm Muhammed'e (R.A.) göre, o şahıs, ihtiyaten namazını yeniden kılar. Bu kimse, iki adil kişinin söz'eri hususunda da şüpheye düşse, yine namazım iade eder. Haber veren kimse, güvenilir birisi değilse, onun sözü kabul edilmez.

8 Bir,cemaate namaz kıldıran imâm, namazından hemen son­ra gittiğinde, cemaatin bir kısmı: «Bu öğle namazıdır.» bir kısmı da : «Bu ikindi namazıdır.» deseler; eğer vakit öğle vakti ise, kılman namaz, öğle namazıdır. Vakit ikindi vakti ise, kılınan namaz ikindi nazmaıdır. Çünkü burada, vaktin muvafık olduğunu iddia eden için, —vakit— apaçık bir şahittir.

Eğer, hangi vakitte olunduğu biüinmezse, her iki topluluğun sözü de caizdir. Kıyas da böyledir, Mohıyt'te de böyledir. [69]

 

13- TİLAVET SECDELERİ
 

'ah-ı Kerîm'de, 14 yerde tilâvet    secdesi vardır. Hidâye'de de böyledir.

Secde' âyetleri şunlardır :

Şüphe yok ki, R&bbinfa katmdakiîer ona kulluk etmekden. asla kibirlenmezler, onu i-^hih ve yabıjz oıiâ secde ederler.

(Â'rfif Sûresi, kyet :   206)

- Göklerde ve yerde kim varsa onlar da, gölgeleri de sabah ak-sam ister isteme, Allah'ı secde eder.             CRa'd Sûre.», âyet : 15)

— Göklerde olan, yerde olan camlılar ve melekler, kendilerine  bîr yüksünme gelmeyerek, AHah'a secde eder (ler).

İNahi Sûresi, âyet :   49)

— De kî : «Ona ister îman edin, ister îman etmeyin. Çünkü bundan evvel ilim verilmiş olanlar bile kendilerine karşı o tilâvet olununca, çenelerinin üstüne (yüzü koyun) kapanarak secde ediyor­lar.»

— Ve : «Rabbimizi tenzih ederiz. HaJkıykat, Rabbimizin vadi kat'iyyen fi'Ie çıkarılmıştır» diyorlar, ftsrâ Sûresi, âyet : 103-107)

— İşte bunlar, Allah'ın kejndilerine nimetler verdikleri peygam­berlerden, Âdem'in zürriyetinden, Nûh ile beraber taşıdıklarımızdan, İbrahim ile İsrail'in neslinden, hidâyete erdirdiğimiz ve seçdiğimiz kimselerdendir. Onlar çok esirgeyeci (Allah'ın) âyetlerini okuduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.

(Meryem Sûresi, âyet : 58)

— Görmedin mi, göklerde olan herkes (herşey) ve yerde bulu­nan herkes (herşey), güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların bir çoğu hakıykaten Allah'a secde ediyor. Bir çoğunun üzerine de azâb hak ol muş dur. Allah fcimi (bedbahtlıkla) hor kılarsa onu seâdete kavuşduracak (hiçbir kuvvet) yokdur. Şüphesiz ki Allah ne dilerse (onu) yapar.                              (Hacc Sûresi, âyet:   18)

— Onlara : «Rahmana secde edin» denildiği zaman «Rahman da neymiş? Senin bize emr edegefcföğine mi secde edeceğiz?» dediler ve (bu secde emri) oıllann (büsbütün îmandan) ürküb uzaklaşmala­rını artırdı.                                           (Furkan Sûresi, âyet :   60)

— « (Bunu) göklerdeki ve

CNTem] Sûresi, âyet :   25)

— Biatim âyetlerimize ancak öyle kimseler rnıan eder (ler) ki butlarla kendilerine öğüt verildiği zaman, onlar büyüklük taslama­yarak, yüzü üstü secdeye kapanırlar ve Jtablerini, ham ite, tesbîh (ve tenzîh) ederler.                                      (Secde Sûresi, âyet :    15)

— Bunun üzerine o, Rahibinden setr (ü himaye) edilmesini is-rükû' iîe yere kapanıb (Allah'a) döndü.

(Sacî Sûresi, âyet:   24 ün son kısmsî

Gece, gündüz, güneş, ay (hep) Ö'nun (Allah'ın) ^y^tferinden

ı\e aya -secde etmeyin,' 'btmlart y ''~n Allah'

(buna karşı) MV.-'cnmek işerlerse Rabhv  

onlar hiç usöîlbşak, tzâtenVkeîi^ishiı .-

edip dur. tFusssI^t S. :h'üt": 37-

 dj. (pullara dcğii. sizi yaralan) -^llah^a secde, edûi, (O'ı>9)  (NecmSûresS, âyet :

olu biv haaiie geldiği (nuuru tamamlandığı) samai) aya ki,

 (ey insanlar), hiç şüphesiz, o halden bu haâle bhıeceksi-

— ...Secde ve (Rabbinin merhametine) yaklaş.

(Aîak Sûresi, âyet :   

Âynî'de de böyledir.

Bu âyetlerde, okuyana da, dinleyene de secde etmek vacip olur. Dinleyen kimselerin, Kur'ân dinlemeyi, isteyip kasdetmelerl ile . istemeyip kasdetmemeleri de müsavîdir.-Hîdâye'de de böyledir.

Öir kimse, seode âyetini  içinden  okumakla, dudakla­rını oynatmasından dolayı secde iazmı olmaz.

Secde, ancak sahih haillerle okunup, bu harflerden ses meyda­na yel ip, hem okuyanın hem de  kulağım ağzına yaklaştırdığı za­manbaşkasının, okuyanın sesini duyması ile vacip olur. Kâdîhâîi'-da da böyledir.                                                                        

Bir kimse, secde âyetini okusa fakat sonundan bir keli-meyi okumasa, secde etmez.

Sadece, içinde secde bulunan kelimeyi okuyan kimse de secde etmez.

Secde, ancak secde âyetinin ekserisinin secde harfleri ile okun­ması halinde lazım, olur.

Muhtasarü'l - Bahr'de ; «Bir kimse, ve'scüd kelimesini oku­yup sussa ve sonra da vakterib kelimesini okusa, bu kimsenin sec­de etmesi lazım olur.»   denilmiştir. Tebyîn'de de böyledir^

Bir kimse, secde âyetini, bir toplulukta, her kelimesini bir başka şahıs okuduğunda dinlese, bu durumda, o kimsenin secde et­mesi gerekmez. Çünkü, bu kimse, secde âyetini, bir okuyucudan dinlememiştir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Namazın, edası ve kazası, üzerine farz olan herkese, tilâ­vet secdesi yapmak vacip olur. Aksi takdirde vacip olmaz. Tilâvet secdesinin vacip olmasında, asloian budur. Hulâsada da böyledir.

Kur'ân okuyan kimse, kâfir, deli, çocuk, hayızlı veya nifas-Iı veya hayız nifasm son gününde bulunan kimselerden biri olur­sa secde lazım olmaz. Dinleyiciler için de böyledir. Zâhîdî'de de, böyledir.

Bu durumda, dinleyen kimse akıllı, baliğ ve müslüman olur­sa, kendisine secde vacip olur. Çünkü, secvde âyetini dinlemiştir.

Abdesti olmayan veya cünüp olan bir kimse, secde âyetini oku­muş veya dinlemiş olsa, bunların secde yapmaları lazıni gelir. Has­ta da böyledir.

Secde âyetini, kuştan dinleyen kimseye secde lazım gelmez. Muhtar olan görüş budur.

Bir kimse, uyuyan bir kimseden secde âyetini dinlemiş olsa, o kimsenin secde etmesi vacip olur. Sahih olan budur.

Bir kimse, secde âyetini, aksi sedadan dndemiş olsa, kendisine  -secde vacip olmaz. Hulâsa'da da böyledir.

Uyuyan bir kimseye, uykusunda secde âyet; okuduğu ha­ber verilirse, o kimsenin secde etmesi gerekir. Nısab'da : «Bu sahih­tir.» denilmiştir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Sarhoş bir kimse, secde âyetini okumuş olsa, kendisine de, dinleyene de secde etmeleri lazım gelir. Serahsî'nin Muhiyt'inde de böyledir.

Bir kadın, namazda secde âyeti okusa da, bu secdeyi na­mazda yapmasa, sonra da hayız olsa, bu kadından secde sakıt olur. Muhıyt'te de böyledir.                                      (

Nafile namaz kılan bir kimse, secde âyeti okusa ve secde etse, sonra da* bu namazı bozulsa, bu namazı kaza etmesi gerekir. Fakat secdenin iade edilmesi gerekmez.   ,

Keza, bir müslüman secde âyetim okusa ve secde etmeden, —Allah korusun— dinden çıksa, sonra da tekrar müslüman olsa, o secdeyi yapmak o kimseye vacip olmaz. - Fetâvâyi Kâdîhân'cİa da böyledir.

Bir kimse, secde âyeti tnûı meali) ni farsea okuduğunda hem kendisine, hem de dinleyene secde etmek vacip olur.

Dinleyen kimse anlasa da, anlamasa da, kendisine secde âyeti­nin okuduğu haber verilince, secde etmesi gerekir.

İmameyn'e göre ise, eğer dinleyen kimse, okunanın Kur'ân ol­duğunu biliyorsa, secde etmesi gerekir; bilmiyorsa, secde etmesi ge­rekmez. Hulâsa'da da böyledir. «Bil-icmâ' secde lazım olur.» diyen­ler de vardır.

Kur'ân, arapça olarak okunduğu zaman, secde, mutlaka la­zım gelir. Fakat, bilmeyen kimse, araştırmasında mazurdur.

Kur'ân okuyan kimse sağır olsa ve okuduğunu işitmese, yine c!e secde etmesi vacip olur. Hulâsa'da da böyledir.

Secde âyeti, hece ile okununca, secde etmek gerekmez. Si-râciyye'de de böyledir.

İmâm, secde âyetini okuduğu zaman, kendisine de, duysun veya duymasın, cemaatine de, tilâvet secdesi, vacip olur. Namazda, kıraatin açık olması ile gizli olması arasında da bir fark yoktur. An­cak, imâmın, giz'i okunan namazlarda, secde âyeti,okumaması müs-tehap olur.

Bir imânı secde âyetini okuyunca, cemaatinden olmayan bir kimse, bunu dinlemiş olsa, o kimseye de tilâvet secdesi vacip olur.

Cevheretü'ıî - Neyyire'de de böyledir. Sahih olan görüş budur. ye'de de böyledir.

Secde âyetim imamdan işiten kimse, bu sırada imâma ırsa, imâmla birlikte secde eder..Bu kimse, imâm secde ettikten oua uyarsa, secr-e etmez. i?u, imâma rek'atin sonunda yetîş-zamandır. Fakat, başka bir rek'atte yetişirse, tilâvet secdesini mazdn sonra yapar. KâjR'de de böyledir.

imâma uymuş olan bir kimse, secde âyetini okursa, imâ­mın ve imama uyan diğer.'kimselerin namazda'da, namazdan sonra da secde etmeleri gerekmez, Sfrâcül - Vehh&c'da da böyledir.

Namaz kılan bir kimse, secde âyetini'namaz kiimay;--' mr kimseden dinlemiş olsa, namazdan sonra    secde eder. Bu s.. yi namazın içinde yapması caiz olmaz. Fakat, namazın içinde y; -aş-olsa, namazı dâ bozulmaz. Tefeîb'de de böyledir.    -

Fakat, namaz kılan bir kimse, namaz kılmamakta olan bir kimseden secde âdetini işitmeden Önce, kendisi secde âyeti okumuş ve sonra c şahsın okuduğunu dinlemiş olursa, bu kimse —kendisi­nin okumuş olmasından dolayı™ namaz içinde tilâvet secdesi ya­par. Dinlediğinden dolayı secde etmesi ise gerekmez. Zâhirü'r-ri-vâye de böyledir. Bu kimne, Önce namaz kılmayan kimseden, secde âyetini dinler, sonra da Kendisi okursa, bu duranı hakkında iki ri­vayet vardtr. Sîrâc'da : «K. işinin, bu durumda, dinlediği secde âye­tinden dolayı   secde etmiyeceği   kesindir.»    denilmiştir.   Nahrül -Fâık'ta da böyledir.

0 Bir kimse, eğer secde âyet1 ni nainsz içinde okur ve okudu­ğu secde âyeti sürenin ortasında olursa, cVdal olan, önce secdçyi yap­mak ve sonra da kalkıp sûrenin îsınaınııiı okuyarak rükû'a varmak-(ır. Secdeyi, böylece yapmasa ve fakat, rükû'a giderken bu secde­ye niyyet etsebu kıyâsen caiz olur. Biz de bunu kabul ederiz.

Şayet, bu durumda, ne secde yapar, ne de rükü'a gider fakat sûreyi tamamladıktan sonra rükû'a giderken niyyett ederse/bu caiz olmaz. Yapmış bulunduğu, bu rükû' 5fe secde de, üzerinden sakıt ol­maz. Bunları, secde ile birlikte namazın içinde kaza etmesi gerekir. Hâher - zade namı ile maruf Şeyhü'l - İmâm : «Bir kimse, secde âyetinden sonra, üç âyet okuyunca, fevreh-kesip rükû'a giderse, o rükû;-secde yerine geçmez.» demiştir,                                   

Şemsü'l - Eimme Halvânz de : «Üç âyetten fazla okumanuşsa, secde için namazı kesmez.» demiştir. Fetâvâyî Kâdîhân'da da böy­ledir.

Secde âyeti, eğer sûrenin sonunda ise, eftial olan, onu oku­yarak rükû'a varmaktır. Eğer rükû'dan Önce secde yaparsa, secde­den kalkınca, başka bir sûreden biraz okuması gerekir. Kalkıp, bir şey okumadan rükû'a gitmiş olsa, bu da caiz olur. Namaz kılan kim­se, bu durumda rükû' ve secde yapmaz, başka bir yere geçip oradan okursa, bu sebeble, rükû'a gitmesi gerekmez. Namazda olduğu müd­detçe, tilâvet secdesini kaza etmesi gerekir.

Secde âyeti, eğer sûrenin sonuna doğru olur ve ondan sonra iki veya üç âyet bulunursa, namaz kılan kimse serbesttir; dilerse rükû'a gider, dilerse secde eder. Rükû'a girmeyi isterse, sûreyi tamamlar ve rükû' yapar. Şayet secde ederse, sonra kalkıp sureyi bitirir ve sonra rükû'a gider. Namaz kılan kimse, bu durumda, kalan âyetlere gerideki sûreden ilave yaparsa, bu da efdal! olur. Muzmarât'ta da böyledir.

0 Bu kimse, secde ettiği zaman, arkasından rükû' edecekse, ayağa kalkar. îki veya üç âyet okuduktan sonra rükû' yaparsa, bu müstehap olur. Münye Şerhi'nde de böyledir.

0 Bir kimse, namazda secde âyefci okumuş olsa ve bu sebep­ten de rükû' yapmak istJ&se, rükû'a giderken niyyet etmesi gerekir. Eğer, niyyet etmezse, bu rükû' seede yerine caiz olmaz. Niyyeti rü-kû'da ederse, bu hususta âlimler arasında görüş ayrılığı olmuştur. Bazıları : «Bu caiz olur.», bazıları ise : «Caiz olmaz.» demişlerdir. Muzmarât'ta da böyledir.

En açık olan görüş ise, bunun caiz olmamasıdır. Şerh.-t Ebi'I - Mekârim'de de böyledir.

Bedâi'de : «Bu durumda, bir kimse, rükû'dan başını kaldır­dıktan sonra niyyet etse, bıl-icmâ' caiz olmaz.» denilmiştir. Bahrli-r -Râık^a da böyledir.

İmâm olan kimse, kıraatin arkasından 'rükû'da niyyet et­miş olsa, fakat muktedî niyyet etmese, imâm selam verdikten sonra, muktedî secde eder /e ka'deyi (= oturmayı) iade eder; muktedî eğer bunu terk ederse, namazı bozulur. Gunye'de de böyledir.

Tilâvet secdesinin, niyyet edilmemiş olsa bile, namaz sec­desinin eda edilmiş olması ile eda edilmiş olacağı hususunda, görüş birliği vardır. Hulâsa'da da böyledir.

Namaz kılan kimse, tilâvet secdesini yerinde yapmayı unut-sa ve bunu rükû'da, secdede veya ka'dede (— oturuşta) hatırlasa, hemen yere kapanıp secde eder. Sonra da, bulunduğu yere döner, îstihsanen bunu da iade eder. Fakat iade etmemiş olsa da namazı caiz olur. Zâhiriyyeide de böyledir.

İmâm, namazda secde âyetini okuduğu zaman, arkasındaki cemaat çpk olsa! imâm secde için tekbir alınca, cemaatten bir kıs­mı, imâm rükû'a vardı zanm ile rükû'a varsa; sonra imâm secdeden tekbir alarak doğrulsa; rükû'a varan cemaat ise, onun rükû'dan doğrulduğunu sanarak, tekbir alıp başlarını kaldırsalar—ve bundan fazla bir şey de yapmış olmasalar— namazları fesada gitmez.

Namaz kılan kimse, namaz kılmayan bir kimseden secde âyetini işitince, okuyanla beraber secdeye varsa; eğer bu durumda, okuyan kimseye tabi olmayı kast ederse, namazı fesada gider. Müs-tchap olan, namazın haricinde, okuyanla dirileyenin beraber secde yapmalarıdır. Secde esnasında, dinleyen kimse, okuyandan önce ba­şım kaldırmaz. Hulâsa'da da böyledir.

Okuyanın öne geçip, dinleyenlerin onun arkasında saf tu­tarak secde yapmaları. Tilâvet Secdesi'nin müstehaplanndandır.

Ebû Bekir : «Tilâvet secdesinde, kadının, erkeklere imâm olması sahihtir.» demiştir. Bahrü'r - Râıkta da böyledir.

Secde âyetlerinin arka arkaya okunmasından dolayı, secde­ler bir araya toplanmış olsa, okuyanların da dinleyenlerin de bir defa secde yapmaları kâfidir.

Mükerrer secde âyetlerine bir tilâvet secdesinin kâfi gelmesi için, ayni âyetin tekrar tekrar okunması ve okunan meclisin bir ol­ması şarttır. Meclis değişik olsa da, okunan âyet ayni âyet olsa veya meclis bir olsa da, okunan secde âyeti ayrı âyetler olsa, bu durum­larda, bir secde kâfi gelmez. Muhıyt'te de böyledir.

Secde â}'etini okuyan kimsenin değil de, dinleyen kimsenin meclisi değişmiş olsa, bu kimsenin, tilâvet secdelerini tekrar tekrar yapması gerekil'.

Dinleyenin değil de, okuyanın meclisi değişmiş olursa, bu du­rumda, ekseriyetin kavline göre,  dinleyenin değil de okuyanın ayrı ayrı secde etmesi lazım gelir. Biz de bu kavli kabul ediyoruz. Itâbiyye'de de böyledir.

Eğer, tek meclis uzar veya bir lokma ekmek yenilirse; bir yudum su içilirse; ayağa kalkılırsa; bir iki adam yürünürse; sultan evi gibi büyük bir evin, bir köşesinden diğer bir köşesine değiştiri­lirse; mescidin içinde yer değiştirilirse; büyük bir camide bir köşe­den diğer bir köşesine gidilirse, tekerrür gerekmez.

Eğer, camiin veya hükümdar evi gibi büyük bir evin odaları­nın birinden diğerine gidilirse; eğer, gidilen bu yerden imâma iktidâ sahih olursa, buralar bir mekân hükmündedir.

Geminin gitmesi, mekanın birliğini bozmaz, Hayvanın gtmesi ise  eğer kişi namazda hayvana binmiş bir vaziyette değilse  gemiye muhaliftir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Teşbih, tehlil veya kıraat ile meşgul olmak, meclisin bir­liğini kesip bozmuş olmaz.

Bir kimse, şayet secde âyetini okur, sonra da hayvanına binip geri inerse, bu hâl dahi, meclisin birliği hükmüne mani olmaz.

Bir kimse, secde âyetini okur, secdesini yapar, sonra da uzun­ca Kur'ân-ı Kerim okur ve o secde âyetini yeniden okursa, ikinci bir secde yapması gerekmez.

Bir yerde secde âyetini okuyup, sonra kalkarak hayvanına binen bir kimse, bu âyeti bir de hayvanında okursa, kendisine bir secde lazım olur. Eğer, hareket edip gitmemişse, inip secdesini yer- » de yapar. Fakat, bu kimse, oradan hareket ettikten sonra, secde âye­tini okursa, iki defada secde etmesi gerekir.

Keza, bir kimse, binili iken secde âyeti okur ve sonra inerse; indiği yerden gitmeden, bir de orada secde   âyeti okursa yine bir , secde etmesi kâfidir. Bu durumda secdesini yerde yapar. Cevhere-tü'n   Neyyire'de de böyledir.

Meclisin değişmesi hususunda, zorlamaya itibar edilmez. Meselâ : Bir kimse, başka bir kimseye : «İkinci defa okuma.» der

fakat o kimse aynı mecliste secde âyetini tekrar okursa, bir secde yapması kâfi gelir.

Bez dokuyan, kılıç kuşanan veya çift süren kimseler, yaptıkları işi tekrar ederlerse, secdeyi de tekrarlarlar. Kâfi'de de böyledir.

Ağacın bir dalından başka bir dalına geçen kimse de sec­deyi tekrar edecektir. Sahih olan kavil budur, Muzmarât'ta da böy­ledir.

Yürüyerek Kur'ân okuyan kimse, her secde âyeti için ayn ayrı secde eder.

Keza, suda yürüyen kimse de, eğer su nehir veya deniz gibi büyük bir su ise okuduğu her secde âyeti için ayrı ayrı secde eder. Havuzda veya su çukurunda yüzen kimse de okuduğu her secde âyeti için, ayrı ayrı secde yapar.

Değirmen taşimn etrafında dönen kimse de, okuduğu her sepde âyeti için ayrı ayrı secde yapar. Hulâsa'da da böyledir.

Çok iş gören, çok yemek yiyen, yatarak uyuyan veya alış veriş yapan kimseler de, istihsânen secdeleri tekrar yapar. Çünkü, bu ameller sebebi ile, meclisler örfen değişmiş hükmünde olurlar. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Namazın içinde okunan secde âyetinin secdesi, namazın dı­şında yapılmaz. Sîrâciyye'de de böyledir.

Bir kimse, namazda secde âyetini okur da, secdeyi terk ederse, günahkâr olur. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Bu hüküm, secde etmeden namazı bozulmayan kimseler içindir. Secde etmeden namazı bozulmuş olan kimse ise, bu secde­yi namazın dışında yapar. Fakat, namazda secdeyi yaptıktan sonra, namazı bozulmuş olursa, bu secdenin iade edilmesi lazım gelmez. Gunye'de de böyledir.

Namaz kılan kimse, rükû'da veya secdede Kur'ân okumuş olsa, tilâvet secdesi lazım gelmez. «Bu durumda secde lazım gelir; ne var ki, bu secde, yapmış bulunduğu secde ile veya rükû' ile eda edil­miş olur.» denilmiştir, Zahîriyye'de de böyledir.

Bir kimse, secde âyetini okumuş olsa da secde yapsa ve aynı yerde hemen namaza başlasa; namazda da ikinci defa secde âyetini okusa, bu kimsenin üzerine, ikinci secdeyi yapmak da vacip olur. Fakat, ilk okuduğu secde âyeti için secde etmemiş olursa, o kimse­nin bir secde yapması kâfi gelir. Hatta, son okuduğu âyet, için, secde yapmamış olsa bile, ilk okuduğu âyet için yapması gereken secde, zimmetten düşer.

Bir kimse, bir erk'atte secde âyetini okusa ve secde yapsa, aynı rek'atte tekrar okusa, o kimsenin ikinci defa etmesi gerekmez. Se­rahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

A Namaz kılan kimse, birinci rek'atte secde âyetini okusa ve secde yapsa, aynı âyeti ikinci, üçüncü rek'atlerde de tekrar okusa, bu şahsın başka secde yapması lazım gelmez. Sahih kavil budur. Hulâ­sa'da da böyledir.

Bir kimse, secde âyetini namazda okusa ve secde yapsa; selam verdikten sonra, bu âyeti, bulunduğu yerde tekrar okusa, za-hirü'r - rivayede tekrar secde etmesi gerekir. Bazıları : «Bu kimse, selamdan sonra konuşur ve daha sonra secde âyetini okursa; bu sec­deyi tekrar yapması gerekir.» demişlerdir.

Bir kimse, şayet secde âyetini namazda okur fakat secdeyi yap­maz ve selam verdikten sonra da, secde âyetini okursa, bu kimseye bir secde kâfi gelir; önceki secde düşer. Fetâvâyd Kâdîhân'da da böy­ledir.

Birinci rek'atte secde âyetini okuyup, sonra da abdesti bo­zulan kimse, gidip abdest alır. Gelir ve bir başkasından da secde âye­tini duyarsa, bu kimsenin iki secde yapması lazım gelir. Serahsî'nin Muhiyt'inde de böyledir.

Bir kimse, namazda secde âyetini okur veya başkasından işitir de, secde ettikten sonra da abdesti bozulursa, gidip abdest alır. Namazını bina ederken, bir secde âyeti daha duyarsa, ikinci defa secde etmek, bu şahsa vacip olur. Ve namazdan sonra bu secdeyi yapar.

Şu mes'ele ise, yukarıdaki hükme muhaliftir : Bir kimsenin, na­mazda secde âyetini okuduktan sonra, abdes'ti bozulur ve abdest alıp namazım bina ederken, o âyeti yine okursa, üzerine iki defa secde yapmak vacip olmaz. Zahîriyye'de de böyledir.

Secde âyetini, mubah bir vakitte okuyup,   mekruh, vakitte secde etmek caiz olmaz.

Secde âj'eti, mekruh vakitte okunursa, tilâvet secdesinin de bu vakitte yapılması caiz olur.

Bir hayvana binmemiş olduğu halde, secde âyetini okuyan kim­se, korkudan dolayı hayvana binse, hayvan üzerinde korku halinde secde yaparsa caiz olur; emniyet halinde ise, hayvan üzerinde secde yapması caiz olmaz. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Tilâvet secdesinin şartlan  tahrîme hariç  namazın şart­larının aynıdır.

Tilâvet secdesinin rüknü ise, alnı yere koymaktır veya bunun ye­rine geçen rükû'u yapmaktır.

Hasta olan kimse, tilâvet secdesini imâ ile yapar.

Yolcu olan kişi ise, tilâvet secdesini hayvanının üzerinde yapa­bilir. Yerde yapılması gereken secdeyi, hayvan üzerinde yapmak caiz olmaz. Fakat, hayvan üzerinde yapılacak secdeyi, yerde yapmak caiz olur.

Namazı bozan şeyler, tilâvet secdesini de bozar.

Kasden abdest bozmak, konuşmak, gülmek gibi  namazı bo­zan şeyler, tilâvet secdesini de bozar ve böyle bozulmuş c$an ti­lâvet secdelerinin, iade edilmeleri lazım gelir.

Gülmek, namazın secdesinde olursa abdesti bozar; fakat tilâvet secdesinde olursa, abdesti bozmaz.

Keza, tilâvet secdesinde, kadınla aynı hizada bulunmak, bu secdeyi bozmaz.

Bir kimse, tilâvet seccjesinde uyuşa, sahih olan kavle göre, ab­desti bozulmaz. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Tilâvet secdesinin sünneti, başlama ve bitirme tekbirleridir. SerâhsS'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Bir kimse, tilâvet secdesi yapmak istediği zaman, tekbir alır; ellerini kalıdırmadan secdeye varır. Sonra tekbir alıp, başını secdeden kaldırır. Bu secdede, teşehhüd ve selam yoktur. Hidâye'de de böyledir.

Tilâvet secdelerinde, üç defa «Sübhâne Rabbiye'İ - alâ» de­nir. Farz namazlarda olduğu gibi, üç defadan fazla söylenebilir, fa­kat noksan söylenmez. Hıdâsa'da da böyledir.

Şayet, secdede, farzlarda olduğu gibiaklına bir şey okumak gelmese, yine de bu secde caiz olur. Hulâsa'da da böyledir.

Tilâvet secdesi yapan kimse, tekbir alırken sesini yüksel­tebilir.

Bir kimse, tilâvet secdesi yapmak istediği zaman ayağa kalkar, sonra secde eder; secdeden başını kaldırınca da ayağa kalkar ve sonra oturur. Müstehap olan budur. Zahîriyye'de de böyledir.

Tilâvat secdesi yapmak isteyen kimse, kalbi ile niyyet eder: dili ile de : «Allah rızâsı için, tilâvet secdesi yapmaya niyyet ettim.» der. Sonra da tekbir alır. Sirâcül - Vehhâc'da da böyledir.

Giyasî'de : «Tilâvet secdesinin edası, fevrî değildir. (Ya­ni, secde âyeti okunur okunmaz, hemen secde edilmesi lazım gel­mez.) Tilâvet secdesi, her ne zaman yapılırsa yapılsın kaza değil edâ olur.» denilmiştir. Tatarhaniyye'de de böyledir

Ancak, yukarıdaki hüküm, namaz dışında olan tilâvet sec­deleri içindir. Namaz içinde ise, fevrî olarak vaciptir. Kıraat uzun sürdüğü için, tilâvet secdesi gecikirse, bu secde kaza edilir. Bunu kasden yapmak ise günahtır. Bahıü'ı - Râık'ta da böyledir.

Kur'ân okuyan kimsenin yanında cemaat bulunduğu zaman, eğer secde etmek onlara zor gelmiyecek ve kalplerinde secde için bir haz varsa, bu durumda münasip olan, secde âyetinin açıktan okunmasıdır.

Eğer, cemaat abdestsiz veya secde âyetini işitip de secde etmi-yecekîerse veya secde etmek onlara zor gelecekse; en uygunu, Kur'­ân okuyan kimsenin, bu âyeti 'kendi içinden gizlice okumasıdır. Bu, ister namaz içinde olsun, ister namaz dışında olsun, müsavidir. Hulâsa'da da böyledir.

Bir süreyi okuyup da secde âyetini bırakmak mekruhtur. Fakat, bir kimse, namaz dışında tek basma Kur'ân okurken, secde âyetini okumazsa, bu mekruh olmaz. Müstehap olan, secde âyeti ile birlikte bir veya iki âyet okumaktır. Fakat, bunlar okunmasa da za­rar vermez. Hulâsa'da da böyledir. [70]

 

Şükür Secdesi
 

Ebû Hanife (R.A.) 'ye göre, şükür secdesine itibar edilmez. Şükür secdesini yapana bir sevap yoktur; yapmamak daha evladır.

Ebû Yûsuf (R.A.) ile İmâm Muhamnıed CR.A.) ise :   «Şü­kür secdesi, bâr yakınlık vesiîedirir. Yapana   sevap vardır.» demiş­ledir. Onlara göre, bîr kimsenin ni'meti artar, yenilenir veya açığa çıkarsa; veya Allahu Teâlâ, o kimseyi, evlât veya mal ile rızıklandı-rırsa; veya o kimse, bir yitiğini bulursa; veya bir musibetten kurtu­lur, hastası veya hastalığı ryileşirse, o kimsenin secde etmesi müstehap olur.

Şükür secdesi yapmak isteyen kimse, yönünü kıbleye döner, tekbir alır ve secdeye varır. Secdede Allahu Teâlâ'ya hamd-ü sena­da bulunur ve teşbih okur. Sonra tilâvet secdesinde olduğu gibi ikin­ci defa başını kaldırarak, secdeyi tamamlar. Sirâcü'l Vehhâc'da da böyledir.

Huccet'te : «Kullar, şükür secdesinden men edilmemelidir. Çünkü onda, Ailah'a kulluk ve hudû' vardır.» denilmiştir. Fetva da bunun üzerinedir. Tatarhânİyye'de de böyledir.

Nafile namaz kılmanın mekruh olduğu vakitlerde, şükür secdesi yapmak da mekruhtur. Başka zamanda ise şükür, secdesi mekruh (değildir. Gunye'de de böyledir.

Sebepsiz yere secde yapmak, yakınlık olmadığı gibi mek­ruh 4a değildir. Fakat, böyle bir secdeyi namazın sonunda yapmak mekruhtur. Çünkü, cahiller o secdeyi, sünnet veya vecip itikad ede­bilirler. Namaza getirilip bitiştirilen her mubah, mekruhtur. ZâW-dî'de de böyledir. [71]

 

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/176.

[2] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/177.

[3] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/178.

[4] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/178.

[5] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/179.

[6] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/179.

[7] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/180-181.

[8] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/182-183.

[9] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/183-185.

[10] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/187-194.

[11] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/195-201.

[12] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/201-202.

[13] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/203.

[14] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/204-210.

[15] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/211-220.

[16] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/220.

[17] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/221-227.

[18] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/227-228.

[19] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/229-234.

[20] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/234.

[21] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/235-236.

[22] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/237-241.

[23] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/241.

[24] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/241-243.

[25] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/243.

[26] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/244-246.

[27] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/246.

[28] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/247-252.

[29] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/253.

[30] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/254.

[31] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/254-268.

[32] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/254-268.

[33] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/269-274.

[34] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/275-286.

[35] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/287-289.

[36] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/290-292.

[37] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/293-301.

[38] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/302-305.

[39] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/306-310.

[40] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/311-313.

[41] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/314-319.

[42] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/319-321.

[43] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/321-322.

[44] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/323.

[45] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/323-330.

[46] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/330-334.

[47] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/334-335.

[48] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/335-337.

[49] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/338-359.

[50] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/360-371.

[51] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/371-372.

[52] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/372-376.

[53] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/377-380.

[54] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/381-383.

[55] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/383.

[56] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/383.

[57] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/383.

[58] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/384.

[59] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/384.

[60] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/384.

[61] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/384-391.

[62] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/391-402.

[63] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/403-408.

[64] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/409-418.

[65] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/418-420.

[66] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/421-423.

[67] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/423-430.

[68] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/430-435.

[69] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/435-440.

[70] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/441-455.

[71] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/456.