Oruç

e-Posta Yazdır PDF

ORUÇ..

(Kitabü's-Savm)

1- ORUCUN TARİFİ, KISIMLARI, SEBEBİ, VAKTİ VE ŞARTI

Orucun Tarifi :

Orucun Çeşitleri:

Orucun Sebebi:

Orucun Vakti:

Güneşin Batıp Batmadığında Tereddüt

Sahur Vaktinde Tereddüt

Orucun  Şartları

A- Orucun Farz Olmasının Şartları

B- Orucun Edâsînin Şartı

C- Edasının Sahih Olmasının Şartı :

2- RAMAZAN HİLÂLİNİ GÖRMEK (RÜYET-I HİLÂL)

Şevval Hilâlini Gözetleme.

3- ORUÇLUYA MEKRUH OLAN VE MEKRUH OLMAYAN ŞEYLER..

Sahur Yemeği

İftar Ve İftar Duâsı

Şek Gününde Oruç.

Oruç Tutmanın Mekruh Olduğu Gönler :

Savm-ı Misal:

4- ORUCU BOZAN VE BOZMAYAN ŞEYLER..

Orucu Bozup Sadece Kazayı İcabettlren Şeyler :

Orucu Bozup Kazayı Ve Hem De Keffâreti İcâbettiren  Şeyler

Bu Konu İle İlgili Bazı Mes'eleler

5- ORUÇ TUTMAMAYI MUBAH KILAN ÖZÜRLER..

1- Yolculuk:

2- Hastalık:

3- Hamilelik Ve Çocuk Emzirmek:

4- Hayız Ve Nifas Hali:

5- Şiddetli Açlık Veya Susuzluk :

6- İhtiyarlık:

6- NEZİRLER (=ADAKLAR)

7- İ’TİKÂF.

a) İtikâfin Manası:

b) İtirafın Kısımları:

c) İtikâfın Şart Ve Rükünleri:

Hangi İ'tikâf Daha Efdâldir

4- Müslüman Olmak, Akıllı Bulunmak, Cünüplükten, Hayız Ve Nifastan Temiz Bulunmak Da İ'tikâfın Şartlarindandir :

D)- İtikâfın Edebleri

E)- İ'tîkâfın  Güzellik  Ve Üstünlükleri

F- İtikâfı Bozan Şeyler :

1- Mazeretsiz Mescidden Çıkmak:

2- Cima' Ve Cimâ'ın Davetçileri De İtikâfı Bozar:

3- Bayılmak Ve Cinnet Getirmek De İtikâfı Bozar:

5- İtikafın Mekruhları:

İtikâflâ İlgili Diğer Bazı Meseleler :

Oruçla İlgili Bazı Mes'eleler


ORUÇ
 
(Kitabü's-Savm)
 

1- ORUCUN TARİFİ, KISIMLARI, SEBEBİ, VAKTİ VE ŞARTI
 

Orucun Tarifi :
 

Oruç: ikinci fecirden itibaren, güneşin gurubuna kadar yemek­ten, içmekten ve cinsî mukârenetten, Aİlahu Teâlaya tekarrüb (= ya­kınlık) niyyeti ile nefsi men etmektir. Kâfî'de de böyledir. [1]

 

Orucun Çeşitleri:
 

Oruçlar, farz, vâcib ve <nâfile çeşitlerine ayrılır

Farz oları oruçlar iki nevidir

Muayyen olan farz oruç Ramazan-ı şerif orucu;

Gsyr-i muayyen ölen farz oruç ise : Kazaya kalan Ramazan-ı Şerif orucu ile keffaret olarak tutulacak oruçlardır

Vâcib olan oruçlar da iki nevidir.

Muayyen olan vacip oruç  Muayyen bir günde tutulması nezre-dilmiş bulunan (= adanmış olan) oruçtur.

Gayr-i muayyen ölen vacip oruç ise Her hangi bir gün veya nerhangi bir hafta veyahud da ay tutulmasına nezredilen oruçlardır.

Aİlahu Teâlâ'nın rızası için tutulan nafile oruçlar ise, ayrı bir nevi­dir, Tebyîn'de de böyledir. [2]

 

Orucun Sebebi:
 

Orucun farziyetinde ve vücûbunda muhtelif sebepler vardır.

Rfiiuazan-ı Şerif Orucunun sebebi: Kâdî'l - İmâm Zeyd Fah-rü'l - İslâm ve Scbrü'l - İslâm Ebü'l - Yüsr, bu hususta şöyle demişler­dir: -Rtamazan-1 Şerif günlerinden herh&r.gi birinin, oruca başlamaya müsait ük cüz'üne yetişmektir.» Keşfü'l • Kebîr'de de böyledir.

Gâyetü'! - Beyân'da : -Bizce, 'hak olan kavil budur.» denilmiş ve İmâm Hindi 'bunu sahPhlemiştir. Nehrii'l - Ffiık'ta da böyledir.

Nezir (— adak) orucunun sebebi nezir; keffaret orucunun sebebi ise, sözünden (~ yemininden) dönmek, hataen adam öldürmek gibi hususlardır. Kaza orucunun sebebi ise, edanın sebebinin aynıdır. Fet-hü'I - Kadîr'de de böyledir.

Bir mecnûn, ramazanın bîrindi gecesinde ifâkat bulsa (—fyl-leşse), fakat sabaha yine mecnûn olarak girse ve ayın sonuna kadar böylece devam etse; bu şahsın durumu hakkında   Şems ü'I - EI m m e HaJvânî:  O kimsenin ramazan orucunu kaza etmesi gerekmez.» de­miştir. Sahih olan  da budur. Bahrü'r-Râik'ta da böyledir. Fetva da bunun üzeriRedir. Mi'râcü'd-Dirâye'de de böyledir.

Keza, yine böyle bir kimse, Ramazan ayının ortasında, gece yarısı ifâkat bulsa da, sabaha yine mecnûn olarak girse, o kimsenin de orucu kaza etmesi gerekmez.   Muhıyt'te ve Bahrü'r - Râik'ta da böy­ledir.

Kezâ, böyie bir kimse, ramazanın bütün günlerinde zeval da ifâ­kat bulsa, o da oruçlarını kaza etmez. Zâhidî'de de böyledir. [3]

 

Orucun Vakti:
 
İkinci fecrin doğmasından   (= yani aydınlığın ufukta yayılmaya başlamasından) itibaren, güneşin batma ânına kadar olan vakittir.

Bununla beraber, bu ikinci fecrin, ilk doğduğu âna mı, yoksa ziya­sının ufukta uzanıp dağılmaya başladığı zamana mı itibar edileceği »hususunda ihtilâf edilmiştir. Şemsü'I - Eimme Halvânî bu hususta : «Birinci kavle uymak ehvrattır. {=ihtiyata daha uygundur.) İkinci kavi! 'is-e daha geniştir. Yani oruç tutacaklar için daha müsaittir.» demiştir. Muhıyt'te de böyledir.

Âlimlerin çoğu bu görüşü benimsemişlerdir. Hizânetü'I- Müflîn'de de böyledir.

Bir kimse, fecir tulü' etmiş olduğu halde, henüz tu/û'" etmedi zannı ile sahur yemeği yemiş olsa veya güneş batmadığı lıalde, 6ath zannı ile iftar etmiş oisa, bu kimsenin o orucunu kaza etmesi ge­rektiği ıhalde, keffaret lâzım gelmez, Çünkü bu kimse, —bu durum­larda— teammüdecr yememiştir. Serahsfnin Muhıyti'nde de böyledir.

Bir kimse, fecrin doğup doğmadığında tereddüt etse, bu du­rumda evlâ olan, o kimsenin yemeyi terk etmesidir. Şayet bu kimse, bîr şey yemişse, — fecrin doğduğuna kesin bilgi olmadığı — için orucu tamdır. Ancak, fecirden sonra yemiş olduğu anlaşılırsa, kaza lâzırn gelir. Fethü'İ - K&dîr'de de böyledir.

Eğer, bir kimsenin re'yi, fecrin doğmuş olmasına rağmen ye­miş bulunduğu şeklinde ve bu kanâati kuvvetli ise, bu sebepten do­layı orucunu kaza etmesi ihtiyata daha uygundur, Zahirü'r - rîvâyeye göre, bu durumda kaza lâzım gelmez. Sahih olan da, 'bu görüştür. Sira-ciTI - Vehhâc'da da böyledir.

Bu —hüküm — durumun açıklık kazanmaması »halindedir, fa­kat, fecir doğduktan sonra yemiş bulunduğu ortaya çıkarsa, o kimse­nin bu orucu kaza etmesi gerekir; Keffaret lâzım gelmez. Tebyîn'de de böyledir.

İki şahit fecrin tulû'una, iki şâihit de adem-i tulû'uraa şehâdet eylediği zaman, bu kimse iftar ederse { — bir şey yerse) ve sonra da fecrin doğmuş bulunduğu açıklık kazanırsa, bu durumda, o kimseye — bil - ittifak— hem kaza ve hem de keffaret lâzım gelir. Çünkü, isbât üzerine olıan şehâdet kabul edilir; neyf üzerine olan şehâdete ise i'tibar edilmez. Bu husus, kul haklarında da böyledir.

Eğer bir kişi fecrin doğduğuna, diğer bir kişi de doğmadığına şe-tıâdet etse, bu kimse de bir şey yemiş olsa, sonra da fecrin doğmuş bulunduğu açıklık kazansa, o kimse için keffâret icâbetmez. Çünkü, bı durumda, bir kişinin fecrin tulû'uına şefrıâdet etmiş olması tam birhüc cet değildir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse sahur yemeği yerken, bir topluluk gelip, o kimsey* fecrin tulü" etmiş olduğunu söylese, bu kimse de : Bu durumda beı oruçlu olmam, yemiş bulundum» dese ve bundan sonra da yemey devam etse; daha sonra da, önceki yemiş bulunduğu şeyleri fecri tuîû'undan önce; sonrakileri ise fecrin tulû'undan sonra yemiş oldu ğu ortaya çıkça, bu durum hakkında Hâkim Ebû Muhammed: «Eğer h kimse, cemâatin sözüne inanmış İse,    kendisine keffaret gerekme;

Fakat, o kimseye durumu söyliyen bir kişi ise, —bu bir kişi âdü olsa da, olmasa da,— bu kimseye keffâret lâzım gelir. Çünkü, bu gibi durumlarda tek kişinin şeîıâdeti makbul olmaz. Hulâsa'da da böyledir.

Bir kimse karısına : «Bak bakalım fecir doğmuş mu, doğ­mamış mı?» dese; hanımı da baksa ve : "Doğmamış» dese ve bu kimse de bu durumda karısı ile cima' etse; sonra da, o esnada fec­rin doğmuş bulunduğu açığa çıksa 'bazı âlimler bu durum hakkında : «Eğer kadın doğru sözlü ve sözüne güvenilir birisi ise keffâret lâzım gelmez.» demişlerdir. Sahih olan, bu durumda o adama, asla keffâret lâzım gelmiyeceğidir. Fakat, kadın fecrin tulü" ettiğini bile bile böyle söylemişse, bu durumda ona keffâret lâzım gelir. Hulâsa'da da böyle­dir. [4]

 

Güneşin Batıp Batmadığında Tereddüt
 

Güneşin batıp batmadığı    hususunda   tereddüt   bulununca, iftar etmek 'helâl olmaz. Kâfı'de de böyledrr.

Bu durumda, bir kimse iftar etmiş olsa ve sonradan da, bu tereddüt hususunda bir açıklık hası! olmasa, o kimsenin orucunu kaza etmesi gerekir. Bu durumda keffâretin gerekip gerekmiyeceği husu­sunda da iki rivayet vardır. Fakîh Ebû Ca'fer (R.A.), bu durumda kef­fâretin lâzım geleceğine kânîdir ve bu görüşü seçmiştir. Ancak, bu durumdaki bir kimsenin, güneş batmadan önce iftar etmiş olduğu açı­ğa çıkarsa, —kesinlikle— o kimseye keffâret lâzım gelir, febyîn'de de böyledir.

Eeğr bir kimse, reyinin çoğu, güneşin batmamış olduğu tar-zurrda bulunduğu halde iftar etmiş olursa, bu kimseye hem kaza veh-em de keffâret gerekir. Çünkü bu durumda gün-düz sabittir. Ve bu kimse­nin re'yinin ekserisinin böyle olmasından dolayı, kesin bilgi edinmesi gerekirdi. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

8u durumda, o şahsın güneşin batmasından önce yemiş bulundu­ğunun bilinmedi veya bur.un bilinmemesi halleri de müsavidir. Tebyîn'-de de böyledir.

İki şahit güneşin battığına, diğer iki şahit de batmadığına şehâdet eyleseler ve bu durumda da bir kimse iftar etse. Sonradan da güneşin batmadığı meydana çıkmış olsa, btl-ittifak bu kimseye kaza lâzım gelir; keffâret lâzım gelmez. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böy­ledir. [5]

 

Sahur Vaktinde Tereddüt
 

Bir kimse, sahur vaktinde yemek için taharri (= araştırma) yapmak istese bu durumda kendisi veya bir başkası fecrin tulû'u veya adem-İ tulü'u hakkında bir bilgiye sahip olamasa; Şeyh Şemsü'l - Eim-me Halvânî: Bu kimse, —fecrin tulü" etmemiş olduğu hakkındaki — kuvvetli reyi ile yemiş olsa, bunda bir beis yoktur.» demiştir.

Bir kimse, fecrin doğmuş olması korkusu olmadığı zaman yeme­ğini yer; bundan korkusu varsa, yapacağı en doğru şey yemeyi ter-ketmektir.

Bir kimse, sahur davulunun sesi ile yemeyi isterse, bu durumda ses fazla olur ve her taraftan duyulursa ve bu ses her mahallede vars,a, yemeğini yemesinde bir beis yoktur. Eğer te<k ses duyuyorsa ve bu sesi çıkartan davulcunun âdil olduğunu biliyorsa ona itimat eder ve yemeğini yer. Fakat, âdil olduğunu bilmiyorsa, ihtiyat edip yemez. Bilginlerimizin bir kısmı, horoz şeşine itimat etmeyi hoş görmemişler­dir. 'Bazıları ise, tekrar tekrar öter ve onun vaktinde-öttüğü açıklık ka­zanırsa, buna itimad etmekte de bir beis görmemişlerdir. Şernsü'l-Eimme Halvânî: «Arkadaşlarımızın takip ettiği yol, zaihirii'r - rivâye-de, taharri (= araştırma) yolu ile iftar etmenin caiz olduğu tarzında­dır.» demiştir. Muhıyt'te de böyledir. [6]

 

Orucun  Şartları
 

A- Orucun Farz Olmasının Şartları
 

Orucun farz olmasının üç şartı vardır :

1) İslâm,

2) Akıl,

3) Bülûg. [7]

 
B- Orucun Edâsînin Şartı
 

Orucun edasının ftarz olması için iki şart vardır;

1) Sıhhat,

2) İkâmet (= misafir yolcu olmamak). [8]

 

C- Edasının Sahih Olmasının Şartı :
 

Orucun edasının sahih olmasının ik; şarts vardır

1) Niyyet,

2) Hayız ve nifâstan temiz oİmak. Kâfî'de ve Nihâye de de böy­ledir.

Niyyet; Kişinin, oruç tutacağını kalbi île bilmesidir. Serah-eî'nın Muhıyt'inde de böyledir.

Kişirrin, niyyeti dili ile söylemesi de sünnettir. Ne h Ki'I -Fâik'ta da böyledir.

Bize göre, Ramazanda her gün için ayn ayrı niyyet etmek gereklidir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Ramazanda sahura kalkmak da bir nlyyettir. Necmeddin Ne-sefî böyle söylemiştir. Ancak, sahura kalkmış olmak, o günün orucu için niyyet yerine geçer; başka bir günün orucu için niyyet yerine geçmez.

Bir kimse, geceden her ;hangi bir oruca niyyet etse ve fecrin doğmasından önce de bu niyyetinder; geri dönse, bu dönmesi sahih olur. Sirâeü'i - Vehhâc'da da böyledir.

Bir kimse : «Altehu Teâİâ iziri verirse, yarın oruç tutmaya niy­yet ettim.™ demiş olsa, bu niyyeti sabin o!ur. Sa-hı'h olan görüş de budur. Zâhîriyye'de de böyledir.

Bir kimse eğer : ,«Ysnn davet ediiirsom yerim; değilse oruç tutarım.» diye niyyet etmiş  oisa, bu  niyyetle tutulan oruç sahih ctmazmaz,

Bir kimse, ramazanda oruç tutmaya veya iftar etmeye niyyet et­meden kalksa, eğer o günün ramazan olduğunu iyice biliyorsa, -en açık rivayete göre bu kimse oruçlu bulunmuş sayılmaz. Şemsü'İ - Eİmme Hdvânî'nin Fakîh Ebû Ca'fer'den nakli de böyledir. Muhıyt'te de böy­ledir.       .

Oruçlu bulunan bir kimse, kalbinden orucu yemeye niyyet etse ve fakat bir şey yemese, bu kimsenin orucu tamamdır. İzâh-ı Kirmânî'de de böyledir.

Niyy3tin vakti, her gün güneş battıktan sonradır; daha önce .niyyet edilmesi caiz olmaz. Serâhsî'min Muhıyt'inde de böyledir.

Bir kimse, güneş batmadan önce, bir sonraki günün orucuna niyyet etmiş olsa, sonra da uyuşa, hayılsa veya güneşin zevali vakti­ne kadar gaflet etse, (yani, bu vakta kadar niyyetini yenilememiş olsa} !bu kimsenin niyyeti caiz olmaz. Ancfak, gün;eş battıktan sonra niyyet etmiş bulunursa, caiz olur. Hulâsa'da da böyledir.

Ramazan orucuna, muayyen nezir orucuna ve nafile oruçlara : «Bu günün orucuna...» diye niyyet edilerek, tutulması caiz olur. Bun­lar : «Oruç tutmaya niyyet ettim» şeklinde, mutlak oruç niyyeti ile de caiz olur.

Nafüe oruca, 'bu günün gecesinden, bir gün sonranın gündüzünün ortasına kadar niyyet etmek de caizdir. Câmİu's - Sâğîr'de böyle zikre­dilmiştir. Kudürî'de de : «Zevale kadar olan niyyet sahihtir.» denil­miştir.

Niyyet hususunda misafir ile mukîm arasımda bir fark yoktur. Tefa-yîn'de de böyledir.

Fecrin tulû'undan, o zamana kadar, eğer oruca münâfî ye­mek, İçmek ve cima' etmek gibi bir hal vuku' bulmamışs.3, zevalden önce yapılmış olan niyyet caizdir. Ancak, bu haller kasden veya unu­tarak vuku' bulmuş olursa, bundan sonraki niyyet sahih ve câ'iz olmaz. Tahâvî Şerhî'nde de böyledir.

Oruca gündüz niyyet etmiş olan kimse, o günün evvelinden itibaren niyyet eder. Şayet, niyyet ettiği andan itibaren oruçlu olmaya niyyet ederse, bu niyyeti caiz olmaz. Cevheretü'n - Neyyire'de ve Si-râcü'l - Vehhâc'da da böyledir.

Ramazan gecesinde veya gündüzünde bayılmış olan kimse, ze­valden önce ayılır ve oruca niyyet ederse, niyyeti caiz olur. Mecnûnun durumu da böyledir. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Keza, bir kimse günün evvelinde irtidad    etse ve zevalden önce de, yeniden islâma girse, sonra da oruca niyyet etse, bu niyyeti caiz olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Efdâl olan, niyyeti yerinde yâni gece yapmaktır  Fakat, gün­düz iniyyet edilmesi de caizdir. Orucun niyyetini açıklamak, yâni hangi oruca niyyet ettiğini belirtmek de evlâdır. Ihtiyâr'da da böyledir.

Bir kimse, ramazanda, ramazan orucundan başka farz olan bir oruca niyyet etmiş olsa, bu oruç ramazan orucu sayılır.

İmameyne göre, bu hususta da misafirle mukim arasında bir fark yoktur. İmâm-ı A'zam'a göre ise, misafir olan kimse, ramazanda, ra­mazan orucundan başka farz olan bir oruca niyyet ederse, niyyet et­miş bulunduğu bu orucu tutmuş olur.[9]

Ramazanda nafile tutmaya n'iyyet etmiş olan kimse ise sahih olan kavle göre ramazan orucu tutmuş olur. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Hastaya gelince, sahi'h olan kavle göre, onun da bu niyyetle tutmuş olduğu oruç, ramazan orucu sayılır .Kâfî'de böyledir.

Misafir ve hastalar, ramazanda mutlak oruca niyyet etmiş ol­salar, bu niyyetle tutmuş bulundukları oruç da, ramazan orucu olur, Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Muayyen bir günde, nezri olan  bir kimse, bu günde  keffâ-ret veya namazan orucunun kazası gibi farz olan başka bir oruca niyyet etmiş olsa, bu oruç niyyet etmiş bulunduğu oruç olarak makbul olur. O muayyen nezrini ise, sonradan kaza etmesi gerekir. Sirâcü'l - Veh-hâc'da da böyledir.

Esahh olan budur. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Kaza ve  keffâret oruçlarında, niyyeti gece yapmak ve tuta­cağı orucu ta'yin etmek şarttır. Nikâye'de de böyledir.

Mutlak nezirlerde de böyledir. Yani muayyen olmayan nezir­lerde  de niyyet geceden yapılır. Sirâcü'l - Vehhâc'da  da. böyledir.

Hapiste veya esir bulunan bir kimse, ramazanın girip girme­diği konusunda şüpheye düşse, taharri ederek (~ araştırarak) kanaa­tine göre  oruç tutar. Sonra bakılır :  Eğer» tuttuğu  bu  oruç  ramazan ayma rastlamışsa veya bu oruçlar ramazandan sonra ve oruç tutma­nın yasak olmadığı günlerde; geceleyin niyyet edilerek tutuimuşsa, ramazan orucu olarak caiz olur. Fakat, bu oruçlar ramazandan ence-ye rastlsmışsa, —ramazan orucu olarak caiz olmaz.  (Bunlar   nafile oruç olmuş olur.) SerahsVnin Muhıyt'inde de böyledir.

Üzerinde kaza orucu bulunan kimsenin, bu orucu \ızıâ vövr ken, kazaya niyyet etmesi şart değildir; böyle niyyet etmesi de câıî ve sahih olmakla beraber;  «üzerinde tutmast icâbeden ramazan oru­cunu tutmaya niyyet etmesi» daha uygundur. Bu hususta, hasta olan­larla, sıhhatli bulunanlar arasında bir fark yoktur. Bedâi'de de böyledir 0    Bir kimse, şevval ayında[10] keffâret orucu tutmaya başlarsa, !bu durumda bu ayların Irsmszan ve şevvâl'in) ikisi de ya tam (— otuzar gün) veya noksan (— yirmi dokuzar gün) olurlar. Her iki halde de, ket-fâret orucu ds bir gün daha tutularak tamamlanmış olur.

Eğer ramazan tam. fakat şevval noksan olursa; keffâret, iki gün daha oruç tutularak tamamlanır. Ramazan noksan, fakat şevval tamam ' olursa, bu durumda bir şey lâzım gelmez.

Bir kimse, keffâret orucunu tutmaya zilhicce ayında başlarsa; zil­hicce ve onu takip eden ay ya —ilcisi de— tam veya noksan olurlar Bu  durumda — müteakip ayda   —dört gün  daha oruç tutulur.  Eğer zilhicce tamam olur da, önceki ay noksan bulunursa, müteakip zaman­da üç gün daha oruç tutulur. Eğer önceki ay tamam olur da, zilhicce noksan  olursa, müteakip günlerde beş gün daha oruç tutulur. Eğer bîr kimsenin orucu zilkadeye tesadüf ederse veya başka bir aya rast­larsa, bu aylar ya tam veya* noksan olurlar. Zilkade tamam olur da, diğer ay noksan  olursa, bir gün  daha  oruç tutulur. Zilkade  noksan olur da, diğer ay tamam olursa, bir şey lâzım gelmez. Sirâcü'l Veh­ d   böldi olur d ğhâc'da da böyledir.

Hamazan-ı Şerlfden onrMü.

Bir kimse, dâr-i harbde senelerce, ramazandan önce rama­zan orucu "tutmuş olsa; birinci senede tuttuğu oruç ittifakla caiz ol­maz, ikinci, üçüncü...  senelerin orucu, bir önceki  senelerin orucu­nun kazası olarak caiz olur mu?

Fakih Ebû Ca'fer bu hususta : «O kimse, möbhem olarak, yalnız­ca ramazan orucu tutmaya niyyet etmjşse, bu caiz olur. Ancak, tiçin-de bulunduğu yılın orucunu tutmayı belirterek niyyet etmişse, bu caiz olmaz Esahh olan kavil de budur.» demiştir. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Bir kimsenin, bir ramazanda iki günlük orucu kazaya kalmış olursa, bunları kaza ederken, ilk günün orucunu kaza etmeye niyyet etmesi uygun olur Ancak, böyle ilk günün orucu diye belirtmese de, kazası caiz olur.

İki ramazandan iki orucu kazaya kalmış olan krmse de, böyle ta'yîn etmeden kazaya niyyet etmiş olsıa, muhtar olan kavle göre bu kazası caiz olur. Hulâsa'da da böyledir.

Ramazanda kasden orucunu bozmuş olan kimse, eğer fakir İse, kaza ve keffâret olarak 61 gün oruç tutar. Kazası gereken, o bir gün orucu, ta'yin etmeden tutması da caiz olur. Fakîh Ebû'I - Leys de böyle söylemiştir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimsenin iki ayrı oruca, birini diğerine tercih etmeden eşit şekilde niyyet etmesi bâtıldır. Bu kimse, birini diğerine tercih etmiş olursa, tercih edilen [hakkındaki niyyet) sabit olmuş olur. Se-rahaî'nm Muhıyt'inde de böyledir.

Bîr kimse hem ramazan orucunun kazasına hem dö nezre niyyet etmiş olsa, bu kimse istihsânen ramazan orucunun kazasına niyyet etmiş olur.

Bir kimse, hem muayyen bir nezre ve hem de nafileye gece veya gündüz niyyet etmiş olsa veyahud da muayyen bir nezir ile kefîârete —yine aynı zamanda— geceden niyyet etmiş bulunsa, bu kimse» bil-icmâ' muayyen nezre niyyet etmiş sayılır. Sirâcü'l - Vehhâc'da da böy­ledir.

Bir kimse, —aynı zamanda— hem kazaya hem de keffâret-i zmar'a niyyet etmiş olsa, bu kimse, — istihsânen —kazaya niyyet et­miş sayılır. Fetâvâyi Kâdîhân'cla da böyledir.

Bir kimse, —yine aynı zamanda— ramazan orucunun  ka­zası ile nafileye niyyet ederse, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un Imfinvı A'i-am (R.A.)'d'an rivayet ettiği kavle göre, bu kimse ramazan orucunun ka­zasına niyyet etmiş sayılır. Zehıyre'de de böyledir.

Bir kimse, —aynı zamanda — hem keffâret-i zıhar'a ve hem de    keffâret-i    katii'e;    veya    hem    ramazan    orucunun    kazasına ve hem de keffâret-i    katii'e   niyyet    etmiş olsa,   bu    kimse   bil -ittifak keffâret-i kaiÜ'e niyyet etmiş sayılır. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Bir kimse, —laynı zamanda — hem k-effarefe ve hem de nafi­leye niyyet etmiş olsa, bu kimse — istihsânen — keffârete niyyet et­miş saythr. Zehıyre'de de'böyledir.          ,.

Hayızh haide'olan bir kadın, oruca niyyet etmiş olsa, sonra da fecrin tulû'undan önce temizlenmiş bulunsa, o kadının orucu sahih olur. Sirâcü'!-Vehhâc'da da böyledir.

Bîr kimse, —aynı zamanda— hem kazaya va hem de keffâ­ret-i yemin'e niyyet etmiş olsa, İmâm Ebü Yûsuf (RA.)'a göre, birbirle­rine zıt oldukları için bu iki oruç da —câiız— olmaz. İmâm Muham-med (R.A.)'e göre de, bu oruçlar birbirlerine rnünâfî oldukları İçin, caiz olmaz. Fakat, bu oruç nafile yerine geçer. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, kara orucu için, fecrin tulÖ'ıw>dah sonra niyyet et-tiğ'i zaman, bu niyyetis kaza âa>hitt olmayacağı için. bu kimse nafile oruca başlamış sayılır. Şayet, bu orucu bozacak olursa, kaza etmesi gerekir. Zehıype'dp de böyledir. [11]

 

2- RAMAZAN HİLÂLİNİ GÖRMEK (RÜYET-I HİLÂL)
 

Şaban ayının yirmi dokuzuncu günü akşam üzeri gurup vak­tinde, insanların hilâü araştırmaları bir vecîbedir. Hilâli görürlerse, ertesi gün ramazan orucuna başlarlar. Eğer hava bulutlu ise, şaban ayını otuza tamamlarlar. İbtiyâr'da da böyledir.

Keza, sayışım tamamlamak -için şaban ayının hilâlini de re­cep ayının yirmi dokuzunda gözetlemek münasip olur.

Bu 'hususta, müneccimlerin haberlerine rnürâcad edilmeyeceği grbi sahih olan kavle göre onların sözleri de kabul edilmez. Sirâcü'I -Vehhâc'da da böyledir.

Hatta, bir müneccimin bu hususta yaptığı hesapla kendisi nin amel etmesi de caiz değildir. MiVâcû'd- Dirâye'de de böyledir.

Hilâli gören kimsenin, parmakla işaret etmesi mekruhtur, Za-hiriyye'de de böyl-edir.

Hilâli zevalden önce görmekle oruç tutulmadığı gibi zevalden sonra görmekle de İftar edilmez. O hilâl gelecek geceye aittir. Muh­tar olan budur. Htılâsa'da da böyledir.

Havla bulutlu veya dumanlı olduğu zaman; müsiüman. akıllı, bulûğa ermiş ve doğru sözlü olan bir kimsenin şehâdeti makbul olur. Bu şahsın hür, köle, erkek veya kadın olması arasında bir fark yok­tur.

Bu 'hususta böyle bir kimsenin şahadetime, yine böyle bir kimse­nin şehâdeti de muteberdir.

Bu hususta, tevbe ettikten sonra, kendisine 'had tatbik edilmiş olan bir kimsenin şehâdeti de makbuldür. Fetâvâyİ Kâdîhân'da da böy­ledir.

Bazı âlimler:  «Bu hususta hâli mestur (= gizli, örtülü) olan kimsenin şehâdeti makbul olmaz.* demişlerse de; Hasan'in İmâm Ebû Henîfe (R.A.)'den rivayet ettiğine göre. bu hususta böyle kimselerin şahadetleri de kabul edilir. Sahih olan kavil de budur. Muhıyt'te de böyledir.

Halvânî de bu kavli almış ve kabul etmiştir. Şeyh Ebû'I - Me-kârim'in Nlkâye Şerhinde de böyledir.

Ramazan hilâli 'hakkında, kölenin köleye şehâdeti de mak­buldür

Keza, bu hususta kadının, kadına şehâdeti de kabul edilir, Münatfııkın şehâdeti 'İse makbul değildir.

Bu hususta şehâdet lafzı, dava, mahkeme ve hâkimin hükmü de şart değildir.

Hattâ bir kimse, hâkimin yanında hazır bulunsa ve burada başka bir şahsın —bu husustaki— şehâdetini duysa ve bunun doğruluğu da açığa çıksa, bunu duyan kimsenin oruç tutması icâbeder. Artık, bu kimsenin hâkimin hükmüne ihtiyacı kalmaz.

Hilâli gören kimseye, nerede ve ne sakilde gördüğü sorulup, bunu tafsilâtı ile anlatması istenir mi? Bu hususta Ebû Bekir el- İskâf: «O kimsenin şehâdetî, ancak bu hususlar sorulduğu zaman kabul edi­lir.» demiştir. Meselâ, 'bir kimsenin : «Ben hilâli şehrin hâricinde, sahrada gördüm.» veya «Bulutların anasında gördüm.» demesi gibi... Fakat, zahir-i rivayete göre bunları sormak gerekmez. O şahıs böyle tafsilât vermese bile şehâdeti kabul edilir.

Ramazan hilâlini, imâm veya hâkim tek başlarına görmüş olur­larsa, bunlar muhayyerdirler; dilerlerse yerlerine birini nâib tayin ederek, onun huzurunda hilâli gördüklerine şehâdet ederler; dilerler­se, doğrudan doğruya insanlara oruç tutmaian gerektiğini ilân ederler. Ancak, bayramlarla ilgili hilâller bu hükme muhaliftirler. Siıâcü'l -Vehhâc'da da böyledir.

Âdil (burada, «iyiliği kötülüğünden çok olan bir kimse» de­mektir.) bir kimse, ramazan hilâlini görünce bunu'o gece haber verir. Bu kimsenin erkek veya kadın olmass müsâvklir. Hatta, hilâli gören âdil kimse, câriye 'bile olsa, efendisinden izin almadan, çıkıp bu hu­susta şehâdette bulunur.

Hilâli, tek başına fâsik 'bir kimse görse, o da bu hususta şe­hâdette bulunur. Çünkü, hâkim onun şehâdetini çoğu zaman kabul eder. Vecîzü'l - Kerdert'de de böyledir.

Yukarıda söylediğimiz hususlar, hâkimi bulunan beldelerle il­gilidir. Fakat, hâkimi bulunmayan bir yerde [meselâ: bir köyde], bir kimse ramazan hilâlini görmüş olsa; bu kimse o yerin mescidine gidip şehâdette bulunur. (Yani, hilâli gördüğünü, insanların oruç tut­maları gerektiğini onlara haber verir.) Bu kimse âdil ise insanlar onun sözü ve şehâdetî üzerine oruç tutarlar. Muhıyt'te de böyledir.

Yalnız başına, ramazan hilâlini görmüş o!an bir kimsenin şe­hâdeti kabul edilmese bile, bu kimsenin, oruç tutması gerekir. Şayet bu kimse, o gün orucunu bozarsa, onu kaza eder; Jceffâret lâzım gel­mez. Şehâdeti, henüz hâkim tarafından reddedilmeden, iftar etmiş olsa bile, yine keffâret îcap etmez. Sahih olan budur. Fetâvây} Kâ-dîhân'da da böyledir.

Fasık bir kimse, ramazan hilâlin! gördüğünü söylese ve bu şöhâdeti devlet büyüğü (veya hâkim) tarafından kabul edilse ve in­sanlara oruç tutmaları —gerektiği— ilân edilse eğer o belde ahâli­sinden birisi, bu durumdan sonra iftar ederse, âlimlerin ekseriyetine göre, bu kimseye keffâret gerekir. Hulâsa'da da böyledir.

6u kimse, kendi orucunu otuz güne tamamlasa bile İftar et­mez; ancak veliyyü'I-emr ile iftar eder. Kâfî'de de böyledir.

Hava kapalı olmayınca, bir kişinin değil, bir çok kişinin şe-hâdetleri kabul  edilir. Böylece durum, bunların bilgisi ile veliyyü'! -emr'in reyine havaie edilmiş ve takdire ihtiyaç kalmamış olur. Sahih olan budur. El - ihtiyar Şer nü'I - Muhtar'd a da böyledir.

Şevval ve zilhicce hilallerinin görülmelerinde de durum, Ra­mazan hilâlinde olduğu gibidir. Sirâcü'l - Vehhâc'da da 'böyledir.

Tahâvî'de:  «Şehir bademden gelen bir kişinin şehâdeti da kabul edilir.» denilmiştir.

Keza, yeri yüksekte bulunan bir kişinin şehâdeti de makbuldür. Hidâye'de de böyledir.

İmâm Mürğînâni, SâhibÜ'l - Akdi yy e ve Fetâvayi Suğrâ'da İmâm Tahâvî'nin kavline Itimad edilmiştir. Fakat, zâhir-I rivayette: «Şehir harici (nden gelen) ile şehir (de bulunan) arasında bir fark yoktur» denilmiştir. MiYacü'd- Dirâyo'de de böyledir. [12]

 

Şevval Hilâlini Gözetleme
 

Ramazanın yirmi dokuzunda, şevvalin hilâli gözetlenir. Şevval hilâlini bir kişinin görmesi ite iftar edilmem. İbâdette ihtiyat kabul edi-İlr. Şayet, bu durumda iftar edilirse, kaza lâzım gelir; keffâret lâzım gelmez. El - İhtiyar Şerhü'l - Muhtâr'da da böyledir.

Bir kimse bayram hilâlini görse ve bunu söylese, fakat şa­hadeti kabul edilmese, bu dununda hu kimsenin d& oruç tutmeas gerekir. Şayet tutmazsa, o günün orucunu kaza etmesi icap -eder; kef­fâret gerekmez. Fethü'l - Kadîr'de de böyledir.

Veliyyü'l - emr veya hâkim tek başlarına şevval hilâlini gör­müş olsalar, ne kendileri bayram namazı kılmak için. namazgaha gi­derler ve1 ne de, bunu insanlara emrederler. Bunlar, açıktan veya giz­lice oruçlarını da yemezler. Sirâcü'l Vehhâc'da da böyledir.

Hava kapalı olduğu zaman, şevval hilâlinin görülmesi hususun­da bir kişinin şahidliği kabul edilmez. Ancak, iki erkeğin veya bir er-kekİe iki kadının şehâdeti kabul edilir. Ayrıca, bu hususta hem hür­riyet ve hem de şehâdet lafzı şarttır. Hızânetü'l - Müftîn'de de böy­ledir.

Vali veya hâkim bulunmayan bir beldede; karanlık ve bulut­lu bir havada, iki kişi şevval hilâiini gördüklerini söyleseler, buradaki insanların iftar etmelerinde bir beis yoktur. Zâhidî'de de böyledir.

Şevval hilâlini gören kimsenin âdil olması şarttır .Dâva İse şart değildir. Bu hususta, tevbe etmiş olsa bile kendisine had cezası verilmiş olan  kimsenin şehâdeti   makbul   değildir.  Hava   açık olun­ca    bir    kişinin    şehâdeti makbul değildir.  Ramazan  hilâlinde olduğu gibi; ancak, bir topluluğun sözü kabul edilir. Hızânetü'l - Müftîn'­de ve Kâfî'de de böyledir.

Şeyhü'i - İslâm : «Eğer başka yerden gelmıv!erse, İki kişinin şehâdeti makbuldür.» demiştir. Zehıyre'de de böyledir.

Kurban bayramı da, ramazan bayramı gibidir. Zâhirü'r-rivâ-yede de böyledir. Doğru olan da budur. Hidâye'de de böyledir.

Ramazan ve Kurban Bayramının dışında kalan aylarda da du­rum   böyledir. Yâni,  diğer aylarda da iki erkeğin veya bir erkekle iki kadının şehâdeti kabul edilir. Bu şâhidler hem âdil ve hür, hem de had cezası görmemiş olmahdırlar. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Bir kişinin şehâdetiyle oruç tutanlar, oruçlarını otuz güne tamamladıkları halde, ayı görmemiş olurlarsa, iftar etmezler. Hasan'ın Ebû Hanîfe (R.A.)'den rivayet ettiğine göre, böyle yapmak İhtiyata uy­gundur. İmâm Muhammed (R.A)'e göre ise, bu kimseler iftar ederler. Tebyîn'de de böyledir. Ğayetü'I - Beyân'da :  «Esahh olan İmâm Muhammed'in kavlidir.» denilmiştir. Haİvânî: «Bu ihtilâf, şevval ayının hi­lâli, hava açık olduğu halde görülmediği zamandır. Fakat hava kapalı olur dar hilâl görülmezse, o kimselerin İftar edecekleri hususunda ihtilâf yoktur.» demiştir. Zehıyre'de de böyledir.

En uygun olan kavil budur. Tebyîn'de de böyledir.

Kapalı havada, iki şahit ramazan hilâline şâhidlik etse ve hâ­kim de sehâdetlerini kabul etmiş bulunsa; otuz gün oruç tutulduğu halde şevval hilâli görülmese, eğer hava bulutlu ise, ittifakla ertesi gün iftar edilir. Bu durumda hava açık olsa bile yine iftar edilir. Sahih olan da budur. Muhiyt'te de böyledir.

Şahitler şaban ay;nın yirmidokuzunda ramazan hilâlini gör­düklerine şahitlik edip : «Sizin oruca başlamanızdan bir gün önce hi­lâli gördük.» deseler; eğer bu şahitler aynı şehirde bulunmakta ise­ler, onların bu şahitliklerini kabul etmemek uygun olur. Çünkü bunlar, hesabı terk etmişlerdir. Ancak, bu şahıslar uzak bir yerden gelmiş iseler, töhmetin kaldırılmış olmasından dolayı şahitlikleri caiz olur Hulâsa'da da böyledir.

Zâhirü'r- rivâyede, metlâ'iann [~ ayın ve güneşin doğdukla­rı yerlerin) ihtilâfına itibar olunmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyle­dir. Fakın Ebû'l-Leys, bununla fetva vermiş ve: «Mağrİb ahâİisî {= batıdaki ülkelerde yaşayan müslümanlar) ramazan hilâlini görmüş olsalar, —bundan haberdâr olan maşrık ahâlisinin (= doğudaki ül­kelerde yaşayan müslümanların) da oruç tutmaları îcabeder.» demiş­tir. Hulâsa'da da böyledir.

Hilâli sonradan görenlerin, hilâli önceden görmüş olanların görmeleri sabit olunca, oruç tutmaları îcabeder. Hattâ, bir topluluk: «Belde halkı sizden bir gün önce, ramazan hilâlini gördü.» diye şehâ-det etse; bu şahitlik üzerine de insanlar o gün oruca başlayıp otuz gün oruç tutsalar; hilâli görmemeleri hâlinde orucu yemeleri ve terâ-vîhi bırakmaları helâl olmaz. Çünkü, şahitler, hilâli gördüklerine dâir şahitlik etmediler; başkalarının şehâdettne de şahitlik etmediler; yap­tıkları ancak, başkalarım hilâli gördüğünü hikâye etmekti. Eğer ken­dileri şehâdet etseydi veya iki şahit, o gece hilâli gördüklerine şahit* lik etse ve kadı da onların şehâdeti üzerine hükmetmiş olsaydı —du­rum böyl-g olmazdı— Kadı'nın, Ski şahsın şahitliği üzerine hüküm vermesi caiz olur. Şahitlerin şehâdeti üzerine kadı'nın hüküm varmlş olması, bir hüccettir, Fethü'l - Kadîr'de de böyledir.

m Bir şehrin ahâlisi, hilâli görmeden yirmi sekiz gün-, oruç tut­muş olsa ve sonradan şevval ayının hilâlini görseler; bu durumda eğer, şaban ayı hilâl görülerek otuz güne tamamlanmış İse yani ra­mazan hilâlini görmeksizin oruca başiamışiarsa, bir günlük oruç kaza ederler. Eğer yirmi dokuz gün oruç tuttuktan sonra, şevvâ! ayının hilâ­lini görmüş olurlarsa, üzerlerine (hiç bir şey lâzım gelmez. Bu durum­da — yâni, yirmi sekiz gün oruç tutunca şevval hilâlini görmeleri hâ­linde— şaban hilâlini görmeden şa'ban ayını otuza tamamlayıp son­ra ramazan orucunu tutmaya başlamişlarsa. iki günlük oruçlarını kaza ederler. Hulâsa'da da böyledir.

• Bir şehrin ahâlisi, hilâli görerek yirmi dokuz gün oruç tut-mu? olsalar, bu şehirde bulunan ve hasta oldukları için oruç tutmayan kimseler, bu ramazanda tutmadıkları oruçları kaza ederken yirmi do­kuz gün oruç tutarlar .Eğer, hasta o!an kimse, şehir halkının ramazanı kaç gün tuttuğunu bilmezse, kesin olarak uhtesinde oruç kazasının kalmaması için otuz gün oruç tutar. Muhiyt'te de böyledir. [13]

 

3- ORUÇLUYA MEKRUH OLAN VE MEKRUH OLMAYAN ŞEYLER
 

Oruç tutan kimsenin saloz çiğnemesi mekruhtur, Fetâvâyi Kâdî-hân'da 6a böyledir.

Âlimlerimiz bu meselenin tafsilâtı hususunda şöyle demiş-terdir: Eğer sakız çiğnenmiş, çürümüş ve kararmış ise orucu bozar. Şayet, beyaz ve çiğnenmemiş ise orucu bozmaz; fakat bu da mekruhtur. Muhıyt'te de böyledir

Özürsüz olarak bir şev çiğnemek ve tadına bakmak da mek­ruhtur.

 Burada bahsi geçen sakız,,, tabii sakîz.iır. Bu gün satılmakta olan ve seker, esans, meyve özü gibi pek çok şey ihtiva etmekte bulunan çik-İetlerin orucu bozacağn aşikârdır

Bir şeyin tadına bakmakla ilgili özür şudur: Bir kadının kocası veya efendisi kötü huyiu ise, o kadının yemeğim tadına bakması — mekruh olmaz—.

Çiğnemek ile ilgili özür ve zaruret de şudur: Bir bebeğin yi­yeceğini çiğneyecek hayızlı ve nifaslı veya bunların hâricinde oruç tutmayan kimse bulunmazsa; pişirilebiiecek bir şey veya süt ve yo­ğurt da olmazsa, o kadının bebeğin yiyeceği şeyi çiğnemesi —mek­ruh olmaz —. Nehrü'I - Fâık'ta da böyledir.

Tecnîs'de : «Bir şeyi tatmak,, ancak farz oruçlarda mekruh­tur; nafile oruçlarda bir şeyin tadına bakmakta bir beis yoktur.» de­nilmiştir. Nihâye'de de böyledir.

Oruçlu bir kimsenin, satın alacağı balın veya yağın, taze mi, bayat mı olduğunu anlamak için tadına bakması mekruhtur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

«Ancak, bu alış-verişte aldanmak   korkusu olursa, bunların tadına bakmakta bir beis yoktur.» denilmiştir. Zâhidî'de de böyledir.

Oruçlu kimsenin istincâ'da (= taharette) mübalağa etmesi mekruhtur. Sirâcü'l - Vehhâc'da da böyledir.

Ramazanda mazmaza ve Istinşak'ta    mübalağa   yapmak da mekruhtur.

Şemsü'l - Eimme Halvânî, bu hususu şöyle açıklamıştır. Bu, gar­gara yapmak değildir; suyu fazla alıp ağzı doldurmak ve bunu ağızda fazla tutmaktır, «...gargara yapmak değildir.» kavli, elyak £=en uy­gun) olana muhaliftir. Münye Şerhi'nde de böyledir.

Oruç tutan kimsenin suyun içinde sesli veya sessiz yellen­mesi orucu bozmaz; fakat bu mekruhtur. Mi'râcü'd - Dirâye'de de böy­ledir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, —abdestin dışında— oruç tutan kimsenin ağzına ve burnuna su alması, başına su dökmesi, su­da yıkanması ve ıslak beşe sarılması mekruhtur.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre is-e, bunlar mekruh değildir. Fetva da, Ebû Yûsuf (R-A.)'un kavli üzeredir. Serahsî'nin Muhiyt'inde de böyledir.

Oruçlunun, tükrüğünü ağzında biriktirip sonra yutması mek­ruhtur. Zahîrîyye'de de böyledir.

Bize göre, saba'h veya akşam, yaş veya kuru misvak kullan­makta bir beis yoktur.

İmâm Ebû Yûsuf (R-AJ'a göre, misvakı suda ıslatmak mekruh­tur. Zâhir-i rivayette ise bunda da birbeis yoktur.

Yeşil ve yaş misvak kullanmakta da, bütün âlimlerimize göre bir beis yoktur.

Oruçlu kimsenin sörme çekmesi ve bıyığına yağ sürmesi mek­ruh değildir. Kens'de de böyledir,

Fakat bu hüküm, bunların zînet kasdı olmadan yapılmalar) halindedir. Eğer zinst kasdi ile yapılmış olurlarsa, oruçlu olunmasa bile mekruh olur. Tebyîn'de de böyledir.

Oruç tutan bir kimsenin kan .^îdırması, orucunu muhafaza edemiyecek şekilde zayıf düşmesinden, korkulurca, mekruhtur. Böyfe bir korku olmazsa mekruh değildir. Sununla birlikte, kan-aldırmayı güneşin batmasından sonraya bırakmak dsha uygun olur.

Şeyhü'l - İslâm : »Kan aldırmanın mekruh olmasının şartı za'fî-yettir. En uygun olanı, karo oruçlu olmadığı vakit aldırmaktır. Kso aldırmakla hacamat birbirinin benzeridir.» demiştir. Muhtytte de böyledir.

Nefsinden — mâ1 etmlyecoği ve inzal vuku' bulmayacağı hususunda — emin oîsn bir kimsenin, ailesini öpmesinde bir beis yoktur. Fakat nefsinden emin değilse öpmesi mekruh olur.

Kadına dokunmak ela öpmek gibidir.

Oruçlu bir kimsenin, hanımının dudaklarını emmesi (ki buna fâhîs kuble denir) her halde mekruhtur.

Bir Icimsonin hanımmı kucakîamasî da öpmek gibidir.

Nefsinden emin oisa bile, oruçlu kimse için fâhis mübâşertrt ân mekruhtur. Sahih oian budur.

Fahiş Mübaşeret ise : Karı - kocanın her ikisinin de çıplak bulunması, bir birlerine sarılmaları ve avret mahallerinin birbirlerine değmesîdir. Bunun mekruh olduğu hususunda da İhtilâf yoktur. Mu-hiyt'te de böyledir.

Nefsinden emin olan veya çok yaşlı bulunan bir kimserrin hanımını kucaklamasında bir beis yoktur. Sirâcü'I - Vehhâc'da da böy­ledir.

Oruç tutan bir kimsenin cûnüp olarak sabahlaması veya gün­düz uyuyup ihtilâm olması orucuna bir zarar vermez. Serahsi'nin Mu-hıyt'inde de böyledir. [14]

 

Sahur Yemeği
 

Sahur yemeği yemek müsteıiaptır. Sahur yemeğinin vakti ise g-ecenin sonudur. Fakîh Ebû'l - Leys :  «Sahur yemeğinin vakti, ge­cenin son altıda biridir.» demiştir. Sîrâcü'l - Vehhâc'da da böyledir.

Sahur yemeğini tehir etmek müstehaptır. Nihâye'de de böy­ledir.

Sahur yemeğini, şüphe hâsıl olacak zamana kadar te'hir et­mekse mekruhtur. Sirâcü'I - Vehhâc'da da böyledir. [15]

 

İftar Ve İftar Duâsı
 

İftarda acele etmek efdâldir.    Namazdan önce    iftar etmek müstehaptır. iftar esnasında şöyle duâ edilir :

Manası: Ey Allahim : Senin rızan için oruç tuttum; Sana inandım, güvendim tevekkül ettim. Senin verdiğin rızikla orucumu aç­tım. Ve ramazan ayının yarınki orucuna niyyet ettim. (Rabbim!) artık benim geçmiş ve gelecek günahlarımı bağışla... [16]

Mi'râcü'd - Oâye'de 6b böyledir. [17]

 

Şek Gününde Oruç
 

Şaban ayının son günü mü, yoksa ramazan ayının ilk günü mO olduğu hususunda şüpheye düşülen güne ŞEK GÜNÜ denir.

Şek gününde, ramazan orucuna veya tutulması icabeden bir baş­ka oruca niyyet etmek mekruhtur. Fetâvâyı Kâdîhân'da da böyledir.

Bu günden sonraki günde de şüphe edilirse, o gün de oruç tutmak mekruh olur. Hidâye'de de böyledir,

Sonradan, o günün ramazan ayından olduğu açıklık kazanır­sa, o gün ramazan orucunu tutmak caiz olur. Şaban ayından olduğu açıklık kazanmışsa, bu durumda o gün nafile tutmak caiz olur. An­cak, iftar ederse, kazası lâzım gelmez. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyle­dir.

Bir kimse şek gününde, bîr oruca niyyet eder ve şek günö-nün hangi aydan olduğu açıklık kazanırsa, o kimse hangi oruca niy­yet eylemişse o sahih olur. Sahih olan bulur. Kâfî'de de böyledir.

Ancak, o günün, şabandan mt ramazandan mı olduğu açıklık kazanmazsa, o kimse vâcibâttan neye niyyet etmiş olursa olsun sahih olmaz. Bunda ihtilâf yoktur. Muhıyt'te de böyledir.

Fakat, bu kimse nafileye niyyet etmiş olursa, sahih olan kavle göre bunda bir beis yoktur. Eğer bu günün ramazandan olduğu ortaya çıkarsa, o kimse ramazan orucu tutmuş olur; Şaban ayından olduğu ortaya çtkmtş olursa, tuttuğu oruç nafile olur. Bu durumda orucunu bozarsa, kaza etmesi lâzım gelir. Çünkü bu oruca —açıkça— nafile nlyyetl ile başlamıştır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimsenin şek gününde: «Ramazan İse îarz niyyeti ile, şaban İse nafile niyyeti ile...» diyerek muallak bir niyyetle oruç tut­ması mekruh olur. Şayet, bu günün şaban ayından olduğu anlaşılırsa, tuttuğu oruç nafile olur. Eğer, bu günün ramazandan olduğu meydana çıkarsa, tuttuğu oruç ramazan orucu olarak caiz olur.    Muhıyt'te de böyledir.

«Eğer, yarınki gün ramazan ise,    ben    oruçluyum; değilse — yani şabandan bir gün ise— oruçlu değilim» diye niyyet eden kimsenin, bu nlyyetle tuttuğu oruç, oruç oîm&z. yünktr, tıiyyetmdo kesin­lik yoktur.

Bir kimse : «Eğ-er yarınki gün ramazan ayından ise ben oruçlu­yum; eğer ramazandan değil de, şabandan ise bu oruç üzerime borç olan başka bir oruç olsun» di'ye n'iyyet ederse veya : «Yarınki gün ramazan ise, ben oruçluyum; eğer ramazan değilse orucum nafile ol­sun.» diye niyyet ederse, bu niyyeîi mekruh olur.

Eğer sonradan o günün ramazandan olduğu açıklık kazanırsa, tut-fjğu oruç her iki niyyet şeklinde de ramazan orucu sayılır. Şayet o günün şabandan olduğu açıklık kazanırsa, birinci niyyet şeklinde va­cip sakıt olmaz; tuttuğu oruç nafile olur. Tebyîn'de de böyledir,

Şek günü, havanın bulutlu oîduğu ve otuzuncu gecede gökte bîr alâmet görülemediği gündür.

Veya bir kişi —hilâli gördüğüne— şehâdet eder ve onun şefoû-deti de reddedilirse, bu gün de şek günüdür.

Veya, fasık iki kişi —hâiâli gördüklerin-o— şehâdet ederler v<ı onların da şehâdeti reddedilirse, bu gön de şek günü olur.

Fakat, hava açık olduğu halde, hiiâl görülmezse, o gün şek gimîı değildir. Zâhîdî'de de böyledir

Âlimler, şek gününde, oruç tutmam mt. tutmamanın mı rj dâl olduğunda görüş ayrılığına dûşmfişlor ve; «Bir kimse şaban ayı­nın tamamında oruç tutmuşsa vsya o gün. oruç tutmayı âdet edin­diği bir gün ise, bu kimsenin böyle bir şok gününde da oruç tutması efdâldîr.» demişlerdir. İhtiyâr*da da böyledir.

Keza, şaban ayının son üç gününde oruç îviûn kimsenin, ş-şk gönünde de oruç tutması cidaldir. TebyîiTrfe de böyledir.

Şek (jünû, böyie, bir kimsenin oruçlu olduğu güne tevâfuk etmemişse, -y: durum hakkında ihtilâf edilmiştir. Muhtar olan, havas hakkında n.-JAe olarak oruç tutmaktır. Tehzîb'de de böyledir.

Avam hakkında verilen fetva ise şudur: Şek gününün ra­mazan ayından olma İhtimâli bulunduğu için o gün öğleye kadar bek­lemek uygund'-r. Ondan sonra is-s oruç yoktur. Sahih olan görüş bu­dur. Fetâvâyj frh-İithn'ü;\ da böyledir.

Bu hususta havas: Şek günü ile ilgili niyyetlerl bilen kim­seler demektir. Bunu bilmeyenler ise avam sayılırlar. Niyyet'e gelin­ce : O gün daha önceden oruç tutmayı itiyâd edindiği güne rastla­mıyorsa, nafileye niyyet etmek ve kalbine «eğer ramazan ise, rama­zan orucu olsun» diye getirmemektir. Mi'râcü'd - Dirâye'de de böyledir.

Bir kimse, şek gününü bekliyerek sabahlasa, sonra da unu­tarak bir şey yese; daha sonra da o günün ramazan olduğu açığa çık­sa ve oruca niyyet eylese fetvalarda: «Bu —oruç— caiz olmaz-, diye zikredilmiştir. Zahîriyye'de de böyledir. [18]

 

Oruç Tutmanın Mekruh Olduğu Gönler :
 

İki bayram günlerinde ve teşrik günlerinde oruç tutmak mek­ruhtur. Bir kimse, bu günlerde oruç tutarsa bize göre, — mekruh olmakla beraber— o kimsenin orucu caiz olur. Fetâvâyl Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse, bu beş günde oruca başlar ve bu orucu bozarsa, kaza etmesi gerekmez. Zâhirüy- rivâyede üç imamımızdan böyle nak­ledilmiştir. — Başka bir rivayette de— Şeyhayn : «Bu oruçların ka­za edilmesi gerekir.» demiştir. Nehrü'I - Fâik'ta da böyledir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, ister ayrı ayrı olsun, ister peşpeşe olsun şevval ayında altı gön oruç tutmak mekruhtur. İmâm Ebü Yûsuf (R.A.)'a göre ise, şevval ayında peşpeşe altı, gün oruç tut­mak mekruhtur; ayrı ayrı tutulduğu zaman mekruh olmaz. Müteahhî-rîn'in tamamı ise, bunda bir beis görmemişlerdir. Bahrü'r - Râik'ta da böyledir.

Esahh olan kavil de, bunda bir beis olmadığı, bunun mekruh olmadığıdır. Serahsî'nln Muhıyt'inde de böyledir.

«Her hart-?, ayrı ayrı iki gün olmak kaydı ile —şevval ayında — altı gün oruç tutmak müstehaptır. Zahîriyye'de de böyledir. [19]

 

Savm-ı Misal:
 

Savm-i visal do mekruhtur.

Savm-ı visal: Oruç tutmanın nehyedilmiş olduğu günlerde ds yememek üzere, senenin tamamında oruç tutmaktır.

Bir kimsenin, oruç tutmanın nehyedümiş bulunduğu günlerde oruç tutmaması şartı ile, senenin —kalan— bütün günlerini oruçlu geçirmesinde, muhtar olan kavle göre bir beis ve kerâhat yoktur Hulâsa'da da böyledir.

Bir kimsenin gece ve gündüz hiç bir şey yemeden arka ar­kaya oruç tutması mekruhtur. Sirâc'da da böyledir.

Efdâi öİan oruç — ramazan hâricinde — bir gün tutup nir gûn yemektir,. Hulâsa'da da böyledir.

Şemsü'l - Eimme Halvânî'ye göre: O günlere bir tazim nlyyeti olmaksızın, sadece cumartesi ve pazar günlerinde oruç tut­makta da bir beis yoktur Zehıyre'de de böyledir.

Novrûz've mîhrican günlerinde oruç tutmak mekruhtur. An­cak, bu günler daha önce oruç tutmayı Itiyad edinilen günlere rastlar­sa, oruç tutmak mekruh olmaz; aksi halde mekruh olur. Bu günlerde oruç tutmanın efdâîiyeti hakkındaki söze gelince, bu mezkûr günler­den bir gün önce nafile oruç tutan kimselerin, o günlerde de oruç tut­malarının efdâl olduğu manasınadır. Fakat, bir kimse, bu günlerden bir gün önce oruç tutmamışsa, bu günlerde de oruç tutmaması efdâl-dir. Çünkü., o güne ta'zim kasdı ile oruç tutmak haram olur. Zahîriy-ye'de de böyledir- Muhtar olan görüş de budur, Serahsî'nin Muhıyt*-inde de böyledir.

Sükût orucu da mekruhtur. Sükût Orucu dernek, onjçlu iken konuşmamak demektir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Kocasının izni olmadan, bir kadının nâkile oruç tütmssi mek­ruhtur.

Ancak bir kadın, kocast hasta :se veya oruçlu ise yahut da hac ve­ya umre için İhram!: bulunuyorsa, o zaman izin almadan nafile oruç tutabilir.

Köie ve câriyeier de. efendilerinden izin almadan nâî;!e oruç tu­tamazlar. Müdebbir olan kadın ve erkeklerle ümm-0 veled de böyle­dir.

Bunlardan-herhangi biri izm âlmadsn nafile nruç tutarsa, kocanın karısına, efendinin de kölesine — bu -~ oruçlarını bozdurma- hakkı var­dır.

Kocası izm verirse veya ölürse, kadın —bu şekilde— bozmuş olduğu orucunu kaza eder. Köle ve câriye de, efendisi izin verirse veya azâd ederse —bu şekilde— bozmuş olduğu orucunu kaza eder. Koca hasta bulunur veya oruçlu olur veyahut da ihramiı olursa, karısını — nafile —oruç tutmaktan men' edemez. Bu kadın, kocası nehyetmîs olsa bile oruç tutabilir.

Keza. köie ve cariyeleri, her hâlde efendileri nafile oruç tutmak­tan men edebilirler. Cevheretü'n - Neyyire'de de böyledir,

Keffâret-i zıhar İçin tutmakta oldukları oruçları hariç olmak üzere, köle ve cariyelerin tutmaları îcabeden bütün oruçlar, nafile oruçlar gibidir. Hulâsa'da dıa böyledir.

Ecir (= ücretle çalışan bir kimse"- işçi), müste'cirinden (= kendisini ücretle çalıştıran kimseden = işverenden izin almadıkça nafile oruç tutamaz. Ancak böyle olabilmesi İçin, orucunun hizmetine tesir etmesi gerekmektedir. Eğer orucu, hizmetine mâni olmuyorsa, İzin aîmasıns ihtiyaç yoktur. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Bir kimsenin kızı, arvası ve bacısı nafile oruç tutmak için o kimseden ızîn almaya muhtaç değildir. Sirâcü'l - Vehhac'da da böyle­dir.

Oruç tutmak meşakkatli olduğu zaman, misafirin (= yolcu­nun) oruç tutması da mekruhtur. Fakat böyle olmazsa, yani yolcuya oruç tutmak zor gelmezse ve beraber yiyip içtikleri arkadaşları da yoksa o yolcunun oruç tutması daha efdâldir. Ancak, birlikte yiyip içtikleri arkadaşları varsa ve bunların nafakaları da ortaksa, bu yol­cunun iftar etmesi (— oruç tutmaması) efdâl olur. Zahîre'de de böy­ledir.

Bir misafir, oruçlu olarak sabahlar, sonra da kendi şehrine veya bir başka şehre girer ve ikâmete niyyet ederse, bu kimsenle orucunu bozması mekruh olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir,

Üzerinde ramazan orucu kazası bulunan bir kimsenin nafile oruç tutması mekruh değildir. Mi'râcü'd - Dirâye'de de böyledir.

Eyyâm-ı bıyz'da oruç tutrmak müstehaptır. Eyyâm-i bıyz ise, her ayın on üç, on dört v© on beşinci günleridir, Fetâvâyi Kâdîhân'­da da böyledir.

Bir kimsenin sadece cum'a günleri oruç tutması, — pazartesi ve perşembe günlerinde olduğu gibi— müstehaptır. Bahrüv Râık'ta da böyledir.

Haram ayların tamamında, perşembe, cum'a ve cumartesi gönleri oruç tutmak mDstehaptir. Haram ay'arı : Zilkade, zil-hicce, muharrem ve recep aylandır. — Görüldüğü gibi — bu ayların üçü birbi­rini takip eden aylardır; birisi iss tek basınadır.

Zil-hlcce'nin başında dokuz gün oruç tutmak müstehaptır. Sîrâcü'l - Vehhâc'da da böyledir.

Eğer za'fa uğratacaksa. hacıların arefe günü oruç tutmaları mekruhtur. BahrüV- Râık'ta da böyledir.

Keza, hacıların tevriye gününde oruç tutmaları da aynı se­beple mekruhtur. Çünkü bu günlerde hacla ilgili fiiller yapılacaktır; oruç tutmakla bunları yapmaktan âciz kalınabilir.

Şu oruçlar merğûb olan (= beğenilen, sevilen ve rağbet edi­len) oruçlardandır:

1- Muharrem orucu,

2- Recep orucu,

3- Şa'ban orucu,

4- Aşure orucu.

Ashâb-ı kiram'a ve âlimlerin tamamına göre, aşure orucu muhar­rem ayının onuncu günü tutulur. Zahîriyye'de de böyledir.

Aşure gününün orucunu, muharremin dokuzuncu günü ile bir­likte tutmak sünnettir. Fethü'l - Kadîr'de de böyledir.

0 Sadece aşure gününde oruç tutrrcak mekruhtur. Ssrahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

tt Günlerin uzun ve sıcak olmasından dolayı, ya2 günlerinde oruç tutmak nefsi tam ıslahtır, ^ahîyro'de de böyledir[20]

 

4- ORUCU BOZAN VE BOZMAYAN ŞEYLER
 

Orucu bozan şeyler iki nevidir :

1) Orucu bozup sadece kaza icâbettiren şeyler.

2) Orucu bozup hem kazayı, hem de keffâreti îcabettiren şeyler. [21]

 

Orucu Bozup Sadece Kazayı İcabettlren Şeyler :
 

Oruç tutan bîr kimse, unutarak yer, içer veya $mâ' ederse, orucu bozulmaz. Bu hususta, orucun farz veya nafile olması arasında bir fark yoktur. Hidâye'de de böyledir.

Bir şey yemekte olan kimseye: «Sen oruçlusun» dense ve fakat o şahıs oruçlu bulunduğunu hatırlamasa, sahih olan kavle göre onun orucu bozulmuş olur. Zahîriyye'de de böyledir.

Unutarak orucunu yemekte olan bir şahsı gören bir kimse, şayet onun akşama kadar oruç tutacak kudrette olduğunu anlarsa, muhtar olan kavle göre o kimseye oruçlu olduğunu hatırlatmaması mekruh olur. Ancak, unutarak orucunu yemekte olan kimse zayıf veya yaşlı bir kimse İse, ona haber vermeme ruhsatı vardır. Zahîriyye'de de böyledir.

Orucu zorla yedirilmiş olan kimseye, ve hatâen orucunu boz­muş olan kimseye, sadece kaza lâzım gelir; keffâret lâzım gelmez. Fstâvâyî Kâdîhân'da da böyledir,

Bir kimse, oruçlu olduğunu bile bile, kasdı olmadan hata ile yer veya içerse, —sadece— kaza gerekir. Nehrü'l - Fâık'ta da böy­ledir.

Unutarak oruç yiyen böyle değildir. Nihâye'de de böyledir.

Unutarak yiyen, içen veya cima' eden kimsenin orucu bo­zulmaz. Bu hususta farz ile nafile arasında bir fark yoktur. Hidâye'ds ds böyledir.

Mazmaza ve ıstinşak yapmakta iken karnına su giren bîr kimse, eğer bu durumda oruçlu olduğunu hatırlarsa, orucu bozulur ve onu kaza etmesi gerokir. Fakat, bu sırada oruçlu olduğunu hatır­lamazsa, o kimsenin orucu bozulmaz-. Hulâsa'da da böyledir. İtimad bu kavil üzerinedir.

Bir kimse, oruçlu olan bir şahsın1 ağzına bir şey atsa ve o şey de, oruçlu kimsenin kanuna gitse, orucu bozulur. Bu durumda o şahıs hatâ eden kimse gibidir.

Keza, yıkanırken boğazına su kaçan Kimse de böyledir. Yani bu durumda onun  da  orucu  bozulur. Strâcü'I - Vehhâc'da da böyledir

Uyuyan bir kimse su içse. orucu bozulur. O kimse_ unutan kimse gibi değildir. Çünkü uyuyan veya aklı giden kimsenin kestiği hayvanın eti yenmez. Unutanın kestiği ise yenir. Fetâvâyî Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse tas, toprak gibi kendisinden gıda alınmayan ve tedavi de kullanılmayan bir şeyi yutmuş olsa orucu bozulur, fakat kef-fâret lâzım gelmez, Tebyîn'de de böyledir

Oruç tutan bir kimse, çakıl, çekirdek, taş, kuru çamur, pamuk, kuru ot veya kâğıt yutmuş olsa, yine bü kimseye kaza lâzım gelir, kef-fâret lâzım gelmez. Hulâsa'da da böyledir,

Yetişmemiş ham ayva, pişmemiş ham ayva ve yaş ceviz yutmak da keffâreti gerektirmez. Nehrü'l - Fâık'ta da böyledir.

Kuru ve kabuklu ceviz, kabuklu  kuru badem yutmak keffâ-retî gerektirmez.

Keza, kabuklu yumurta veya kabuklu nar yutmuş oian kimseye de keffâret gerekmez. Hulâsa'da da böyledir.

Yaş fıstık da ceviz gibidir. Fıstık eğer kuru ise ve içinde ta-nesi olduğu halde çiğnenirse, keffâret icâbeder.. Çiğnenmeden yutulur­ca keffâret gerekmez. Fıstığın kabuğunun yarılmış olması halinde de, âlimlerin ekserîsine göre yine keffâret gerekmez. Fetâvâyi Kâdîhân'-da da böyledir.

Oruçlu bir kimse, kuru karpuz kabuğu yemiş olsa, keffâret gerekmez. Fakat, karpuz kabuğu yaş olursa keffâret îcâbeder. Zahîriy-yefda de böyledir

Kuru pirinç, mercimek ve dan yemek de keffâreti îcabet-tirmez. Zâhidi'de de böyledir.

Baş yıkamakta kullanılan (ve kil denilen) çamuru yiyen oruç­lu bir kimsenin orucu bozulur. Eğer bu kimse, çamuru yemeyi âdet haline getirmişse bu kimse için hem kaza ve hem de keffâret îcâ­beder. Zâhîriyye'de de böyledir.

Oruçlu olan bir kimse, —geceden— dişleri arasında kal­mış bulunan az bir şeyi yemiş olsa. orucu bozulmaz. Fakat, bu şey çok olursa orucu bozulur.

Bu hususta, nohut kadar veya ondan fazla bulunan şey çok; bun­dan aşağı olan ise azdır.

Bir kimse, dişlerinin arasında bulunan az.bir şeyi, ağzından çı­karıp eline aldıktan sonra, tekrar ağzına alıp yese orucu bozulur. Uy­gun olan kavil budur. Râfî'de de böyledir.

Bu kimseye keffâretin gerekip gerekmiyeceği hususunda ise pek çok kavil vardır. Fakîh ise bu hususta : «Esahh olan, bu kimseye keffâretin îcâbetmiyeceğidir.» demiştir. Hulâsa'da da böyledir.

Dişleri arasında kalmış bulunan susam tanesini yutmuş olan kimsenin orucu bozulmaz. Çünkü bu azdır. Eğer bu şeyi, dışardan alıp yutarsa, o kimsenin orucu bozulur. "Bu durumda, keffâret lâzım gelir.» diyenler de vardır. Ancak, muhtar olan, çiğnemeden yuttuğu takdirde keffâretin gerekmemesidir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. Esahh olan da budur. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Oruç tutan kimse, bunu —sadece— çiğnerse orucu bozul­maz. Fakat, bunun tadını damağında hissederse,    bu durumda yine orucu bozulur. Güzel olan budur. Az olan her şeyi çiğnemek halinde asıl olan — kaide — budur. Fethü'l - Kadîr'de de böyledir.

Bir kimse, kapçıklı olan bir buğday tanesini çiğnemiş olsa, orucu bozulmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Başkasının çiğnemiş olduğu bir lokmayı yutmak, zâhir-İ ri­vayetle keffâret  İcabettirmez. Vecîzü'l - Kerderî'de de böyledir,

Bir kimse, sahur yemeğinden ağzında kalmış olan lokmayı, fecir tulü' ettikten sonra yutsa veya ekmek kırıntılarını yemek için voplasa da, —oruçlu olduğunu— unutarak onları çiğnemeye haşiasa we sonra durumu hatırlasa; oruçlu olduğunu bildiği halde bunları yut­sa, bazı âlimler: «Eğer onu ağzından çıkarmadan yutmuş ise, kendi­line keffâret lâzım gelir. Ancak, bu lokmayı önce ağzından çıkarmış jlur. sonra da tekrar ağzına alıp yutarsa,.o; kimseye keffâret lâzım gelmez» demişlerdir. Sahih olan da budur, 'f etâvâyi  Kâdihân'da da

öyledir,

Bir başkasının lükrüğünü yutmuş olan kimseye —keffâret değil— kaza lâzım gelir. Ancak, dostunun tükrüğünü yutan kimseye ı keffâret lâzım gelir, Muhiyt'te de böyledir,

Bir kimse, kendi tükrüğünü eline çıkarır ve oradan da ahp yutarsa —keffâret değil— kaza lâzım gelir. Vecîzü'l - Kerderî' de böyledir,

Konuşmak için dudaklarım —kendi— tükrüğö Üs ıslatan kimse, sonra da o tükrüğü yutsa, —zarurete binâen™ bu orucunu bozmaz. Zâhidî'de de böyledir

Bir kimse, arkası kesilmeden ağzından çenesine akan salya­sını, geri ağzına çekip yutsa, o kimsenin orucu bozulmaz. Çünkü he­nüz salya çıkışını tamamlamamıştır. Ancak, salyanın arkası kesildik­ten sonra, ağza tekrar alınıp yutulsa, bu orucu bozar. Zahîriyye'de böyledir.

Huccet'de : «Hastalıklı Dİr adamın ağzından su çıksa, sonra tekrar girse ve boğazına gitse, o kimsenin orucu bozulmaz. Tatat-hâniyye'de de böyledir.

Mazmazadan arta kalan ıslaklığı, tükrüğö Us   birlikte yutan

kimsenin orucu bozulmaz.

Başından burnuna sümük inmiş oian kimse, onu kasden boğazına çekse, bu tükrük menzilinde olduğu için, o kimsenin orucu bozulmaz. Serahsî'nin MuhıytMnde de böyledir.

Zahir-i rivayete göre, kan yutmuş olan kimseye de sâdece kaza lâzım gelir. Çünkü bu, insan tabiatının nefret ettiği bîr şeydir. Zahîrîyye'de de böyledir

Dişlerin arasından çıkan kan, boğaza girdiği zaman bakılır: Eğer bu kan îükrûkten az olursa, oruca bir zarar vermez; fakat kan tükrükten fazla ise oruç bozulur. Eğer kanla tükrük eşit miktarda olursa, yine orucun bozulmuş olduğuna hükmetmek güzeldir.

İpek işlerinde çalışmakta olan oruçlu bir kimsenin ağzına ipek gitmiş olsa ve bu ipeğin yeşil, kırmızı veya sarı renkteki boyası o şahsın tükrüğüne karışsa ve tükrük sanlaşsa, yeşilleşse veya kırmi-zılaşsa, sonra da o kimse, oruçlu olduğunu bile bile bu boyalı tükrü­ğünü yutmuş olsa, orucu bozulur. Hulâsa'da da böyledir.

Hindistan eriği emen bir kimsenin tükrüğü boğazına gitse, eriğin  kendisi  gitmedikçe o kimsenin orucu bozulmaz. Zahîriyye'de de böyledir.

Oruçlu bir kimse, şeker sorsa ve tadı boğazına gitse, bu kim­seye hem kaza, hem de keffâret lâzım gelir. Serahsî'nin Muhiyt'İnde de böyledir.

Sinek gibi yenilmesi maksud    olmayan ve kaçınılması da mümkün bulunmayan bir şey .oruçlu bir kimsenin ağzına girip boğazı­na kaçmış olsa, bu kimsenin orucu bozulmuş    olmaz.    Kîrmânî'nin fzâh'ında da böyledir.

Sineği kendi isteği ile alıp yiyen kimseye de —sadece— kaza lâzım gelir. Tahâvî Şerhi'nde de böyledir.

O Bir kimse esnerken başını yukarı kaldırsa ve bu esnada oluk­tan akmakta olan sudan bir damla, o kimsenin boğazına gitse, orucu bozulur. Sirâcü'l - Vehhâc'da da böyledir.

O Oruçlu bîr kimsenin boğazına yağmur veya kar tanesi girer­se, orucu  bozulur. Sahih  olan  budur. Zahîriyye'de de böyledir.

Oruç tutan bir kimsenin boğazına, bir değirmenin tozu veya bir ilacın tadı veya çırpılan ve benz-eri bir işleme tâbi tutulan bir şeyin tozu veya duman veya toz, rüzgâr veya hayvan sürüleri sebebi ile çıkan toz veyahud da bunlara benzer şeylerin kaçması ile orucu bozulmaz. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.

Oruç tutan kimsenin ağzına, bir iki damla kadar az bir mik­tardaki göz yaşı girmiş olsa, o kimsenin orucu bozulmaz. Fakat göz yaşı çok olur, oruçlu kimse onun tuzluluğunu hisseder ve onu yu­tarsa orucu bozulur.

Keza, oruç tutan kimsenin yüzünün terido bu şekilde olursa, oru­cunu bozar. Huiâsa'da da böyledir.

Vücûda, mesanelerinden giren yağlar orucu bozmaz. IWec-ma' Şerhi'nde de böyledir.

Suda yıkanan bir kimse; suyun serinliğini karnında hisset­miş oîsa, orucu bozulmaz. Nehrü'l - Fâık'ta da böyledir.

Göze damlatılan bir İlacın tadım, boğazında hisseden kim­senin orucu, bize göre bozulmaz.

Keza, tükürüğünde sürmenin eserini ve rengini gören kîmsenîn orucu da, âlimlerin ekserisine göre bozulmaz. Zehıyre'de de böyledir. Esahh üian. da budur- Tebyîn'de de böyledir.

Bîr kimse, ağız dolusu kussa veya kusturuisa veyahud da ağız dolusundan az kussa ve kusmuk kendiliğinden ağızdan geri dö­nüp karna gitse veya bu kimse tarafından geri çevrilse veyahud da dışarı çıkmış olsa, esahh olan kavle göre bu kimsenin orucu bozulur. Ancak, kusmuğu geri döndermek ve kasden kusmak hallerinde —oru­cun bozulması için— kusmuğun ağız dolusu olması şarttır. Nehrü'l-Fâık'ta da böyledir.

Bu hükümler, kusuntunun yemek, su veya acı su olması ha­lindedir. Eğer kusmuk balgam olursa, İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe (R.AJ ve İmâm Muhammed [R.AJ'e göre, bu orucu bozmaz. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ise, buna muhaliftir. Oma göre, ağız dolusu olursa, bu da orucu bozar. Bu kavil daha güzeldir. Fethü'l - Kadîr'de de böyledir. İğne vurunarî, burnuna veya kulağına yağ (= ilâç) damlatan kimsenin orucu bozulur; ancak bu kimseye keffâret gerekmez. Hîdâ-yede de böyledir.

Bîr kimsenin kulağına, kendi isteğinin dışında yağ girmiş ol­sa, o kimsenin de orucu bozulur. Serâhsî'nin. Muhıyt'inde de böyle­dir

Kulağına su damlatılmış olan kimsenin orucu bozulmaz. Hi-dâye'de böyledir   Sahih olan da budur. Serahsî'nin  Muhıyt'inde de böyledir.

Hılîline (— zekerinin deliğine) yağ davlatılan kimsenin orucu, İmâm Ebü Hanîfe (R.A.) va İmâm Muhammed (R.A.)'e göre bozulmaz. Muhiyt'te de böyledir.

Damlatılan şeyin yağ veya su olması müsavidir İhtilâf, dam­latılan şeyin, mesaneye ulaşıp ulaşmaması hususundadır. Damlatılan şey, eğer mesaneye ulaşmaz ve zekerin kamışında kalır ise, bu bil -icmâ' orucu bozmaz. Tebyîn'de de böyledir,

Aktâr'da:  «Kadınların  ön  taraflarına   konulan  şeylerin  onların  oruçlarını bozduğunda ihtilâf yoktur.» denilmiştir.    Sahih olan budur. Zahîriyye'de de böyledir.

Gâife[22] ilâçları hakkında, âlimlerin ekseriyetine göre, ko­nulan 'bu ilâcın karna veya dimağa ulaşıp ulaşmamasına itibar edilir. Bu ilâcın yaş veya kuru olmasına itibar edilmez. Meselâ : Bir kim­se, böyle bir yaraya konmuş bulunan kuru bir ilâcın karna vasıl oldu­ğunu bilirse, o kimsenin orucu bozulur. Veya, yaş bir ilâcın vâsıl ol­madığını bilirse, bu durumda da orucu bozulmaz. 'Inâye'de de böy­ledir.

Bir kimse, bu ilâçlardan hangisinin vâsıl olduğunu bilmezse, bu . durumda ilâç yaş olursa, İmâm Ebû Hanîfe ER.AJ'ye göre âdeten vü-sûi vâki olmuş sayılır ye d kimsenin orucu bozulur. İmâmeyn'e göre ise, o kimsenin, ilâcın karnına veya dimağına yasıl olduğuna dair — kesin — bir bilgisi olmadıkça, şüphe ile orucu bozulmuş olmaz. Eğer, câifeye konan deva-i = ilâç) kuru ise, vâsıl olduğu bilinmedikçe, bil -ittifak orucu bozmaz. Fethü'l - Kadîr'de de böyledir.

Bir kimse süngülense veya ona ok isabet etse ve bunlar bir müddet içirde kalsa, o kimsenin orucu bozulur. Ancak, süngünün ve­ya okun bir ucu dışarıda kalırsa, oruç bozulmaz. Tebyîn'de de böyledir.

Bir kimse, kemiğin üzerine yapışmış olan eti ağzına alsa sonra cis Bynı zamanda geri çıkarsa, o kimsenin, orucu bozulmaz; fa­kat çıkarmazsa, orucu bozulur. BedâTde de böyledir.

Bir kimse, bir ucu elinde bulunan ağaç parçasını yutsa ve sonra da geri çıkarsa, orucu bozulmaz. Ancak, bu ağaç parçasının tamamını yutarsa, orucu bozulur. Hulâsamda da böyledir.

O Parmağın, dübürüne sokan bir erkeğin veya parmağını fercl-ne sokan bir kadının orucu bozulmaz. Ancak, bu durumda, parmak ıs-iak veya yağlı olursa, o takdirde oruç bozulur. Çünkü, bu du­rumda suyun veya yağın vüsûlü söz konusudur. Zahîriyye'de de böy­ledir.

Bu hükümlerin hepsi, bir kimsenin oruçlu olduğunu hatırında bulundurduğu zamandadır. Ve bunlar güze! tenbihlerdir ve hafızada saklanıp, dikkâtle riâyet edilmesi gerekir.

Çünkü, bir kimse oruçlu olduğunu hatırladığı müddetçe, —yu­karıda zikredilen durumların her birinde— orucu bozulur; ancak, oruçlu olduğunu unutarak bunları yapmış olursa, orucu 'bozulmaz. Zâhidî'de de böyledir.

Oruçlu bir kimsenin oturağı çıkmış olsa. onu tekrar yerine korken. İçeriye su gidip orucu bozulmasın diye, parmağına bir bez sararak, onu yerine koyması münâsip oiur. Bundan dolayıdır ki, bazı âlimler: «Oruçlu kimse, taharetlenirken, suyun içeriye girmemesi için, nefes almamalıdır.» demişlerdir. Serahsî'nin Muhiyt'inde de böyledir.

Oruçlu bir kimse, taharetlenirken fazla su kullanır ve su îçe-riye girerse, orucu bozulur. Bahrû’r- Râık'ta da böyledir,

O Ramazan'da, gündüz aktindo zorla ve ölüm tehdidi ile mü-câmatta bulunan kimseye, — keffâret doğîl — kaza lâzım gelir. Fö-tâvâyi Kâdshân'da da böyledir. Fetva da bunun üzerinedir.

Kocası tarafından —bu iş için —zorlanmış olan kadının durumu da böyledir. Yani, bu şekildeki zorlama karşısında, o kadına da keffret gerekmez. Hulâsa'da da böyledir.

Bir erkek, fecrin tulûundan önce. zekerini kadının fercine soksa ve sabah oldu korkusu ile geri çıkrsa. sabah olduktan sonra da menisi dışarı çikmrş olsa, o kimsenin orucunu kraa etmesi gerekme?

Unutarak cimâya başlayan bir kimse, oruçlu olduğunu hatirlasa ve derhüi zekerinier. çekse veya fecrin doğmasından önce zekerini îdhâl -etmiş olan şahıs. —vaktin geçmesinden korkarak— derakep geri çekse, sahih o'tan rivayete göre, bu kimselerin orucu bozulmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bu durrmdakt bir kimse, eğer —2eker1ni hemen çekmez ve— az da olsa beklerse, o şahsa hem kaza, hem de keffâret lâzım gelir. Bedâi'de de böyledir.

Ramazanda karısının yüzüne veya fer-cine şehvetle, bir veya birkaç defa bakan kims öden inzal vâki o!sas orucu bozul­maz. Fethü'I - Kadîr'de d-e böyledir.

Keza, düşünmekte meni gelmiş oba. yine oruç bozulmaz. Sirâcü'l - Vehhâc'da da böyledir

Bir kimse, oruçlu iken karışım Öper ve inzal vâki olursa orucu bozulur; fakat keffârşt icâbetmez. Muhiyt'te de böyledir.

Keza, cariyesini, genç kimseyi veya hanımım Öpen bir kim­se,  kendisinde, bu sebeptep   doiayı bir  yaşlık görürse veyahut da yaşlık görmemesine rağmen bundan tad almış, zevk duymuş olursa; İmâm Ebû Yûsuf bu kimsenin  orucu bozulur; İmâm Muhsmmed (R.A.)'e göre ise. bu kimsenin —bu durumlarda— orucu bozulmaz. Zahidi de de böyledir.

Hayvanı öpmesi sebebi ile kendisinden inzal vâki olan kim­senin orucu bozulmaz. Muhıytvtts de böyledir

Mübâşere (— etleri  ~~çıplak  olarak— birbirine dokundur mak), el sıkışmak ve kucaklaimak da öpmek gibidir. Bahrü'r - Rûık'ta da böyledir.                             

Kadına dokunmaktan vay a onun kilor (gibi rhahrem bir eşyasını) görmekten dolayı menisi cûdunun sıcaklığını hissetmiş orucu bozulmaz. Mi'râcü'd - Dir

gelmiş olan kimse, şayet kadsnın vij-oiursa orucu bozulur;    aksi takdirde âıye'de de böyledir.

Bir kadın, kocasının manisi gelinceye kadar onu tutmuş ol­sa, bu durumda kocanın orucu bozulmaz. Ancak kadın, kocasını, onun teklifi 'ile tutmuş olursa, bu dlummda kocanın orucunun bozulup bo­zulmayacağı hususunda, âlimler arasında ihtilaf vâki olmuştur: «... Bozulur.» diyenler de vard'ır; *--. bozulmaz.» diyenler de vardır. Muhiyt'te de böyledir.             

Bir kimsede, 'bir hayvanın fercinc dokunmaktan dolayı inzâ! vaki olsa, o kimsenin orucu bozulmaz. Sirâcü'i - Vehhâc'da da böy­ledir,                                         

O Bir kimse, bir hayvana veya bir ölüye veyahut da bir kadı­nın Ön ve arkasının haricine mücâmaatta bulunmuş olsa ve kendisin­den inzal vuku' bulmasa, oruç bozulmaz; şayet İnzal vâki olursa-, oru­cu bozulur fakat keffâret icâbeimez: kaza ermesi lâzım gelir. Fetâ-vâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Menisi gelene kadar, zekerin? ilâç tatbik etmiş olan kim­senin, o orucu kaza etmesi gerkir. Muhter olan budur ve âlimlerin âmmesi böyle söylemiştir. Bahrü'r - Râik'tr.

Bir kimse, karısının elj ile, zc bepl-e de inzal vaki olsa, o kimsenin or da da böyledir.

Uyuyan veya geçici olarak c:. şeye —ifâkat halinde— oruca nfyyet

bulunulsa, imamlarımızdan  yetine gör lan kimsenin orucu bozulur. Huiâsa'da

Birbirleri ile cima' eden iki da böyledir. terine ilaç sürdürse ve bu se-ıcu bozulur. Sirâcü'I - Vehhâc'-net getirmiş bulunan bir kim-ettikten sonra, cima' olunmuş i de, bu durumda cim'â olunu-da böyledir. kadından da înzâl    vâki olmuş olsa, ikisinin de orucu bozulur. İnzâlfolmazsa. oruçları da bozulmaz. İnzal vâki olması hallerinde de kefaret lâzım gelmez. Fethü'l - Ka-dîr'de de böyledir. [23]

 

Orucu Bozup Kazayı Ve Hem De Keffâreti İcâbettiren  Şeyler
 

Bir kimse kasden, iki yold kaza ve hem de keffâret lâzım gelir. an birine cima' etmiş olsa, hem . Bu durumda, her iki tenasül uzvundan da meninin gelmesi şart değildir. Hidâye'de de böyledir.

Kendisine  cima1 edilen kapın,  buna razı 'olmuşsa, ona da hem kaza ve hem de keffâret îcâpeder. Ancak, cima, zoraki yapıl­mışsa, kadına keffâret Sazım gelmez: yalnız kaza etmesi gerekir.

Keza, kadın bu işe zoraki başisf; sonra da gönlü olursa, yine ona keffâret lâzım gelmez; yalnız kaza ^rmesi gerekir. Fetâvâyi Kâdîhân'­da da bu/Iedir.

Bir çocuk veya bir deli ile nefsini tatmin eden yahut zina eden kadına, bil İttifak ihern kaza !hem de keffâret gerekir. Zâhidî'de de böyledir.                    

Gıda veya deva olan bir şeyi kasden yiyen bir kimseye kef­fâret lâzım gelir. Ancak, gıdalanmak veya devâlanmak kasdı olma­dan yenilen şeylerde — sadece kaza lâzım gelir. Hızânetü'l - Müftîn'-de de böyledir.

Oruçlu olan bir kimse, ekmek ve yemek yediği; su, yağ veya süt içtiği; meyve, misk, zâferan veya kâfur yediği zaman, bize göre !bu kimseye, hem kaza hem de keffâret lâzım gelir   Fetâvâyi Kâdî­hân'da da böyledir.

Keza; sirke, deve sütü; asfer, za'ferân. bakla, kavun, karpuz, üzüm, üzüm çubuğu ve şeker kamışı sularını içmek de, hem kaza ve 'hem de keffâret gerektirir.

Yağmur, kar ve dolu suyunu kasten yutan kimseye de, hem kaza 'hem de keffâret lâzım gelir.

Keza, tin-i ermeni denilen çamuru deva için yemek; yenilmesi âdet haline getirilmiş kuru bir çamuru yemek; yağ ile yuğrulmuş darı unu yemek; küçük 'bir karpuzu —tümüyle— yutmak da hem kazâys ve hem de keffâreti gerektirir.

Keza, çiğ et ve çiğ iç yağını yemek de, muhtar olan kavle göre keffâreti gerektirir. HızânetO'l - Müftîn'de de böyledir,

Kaynatılmış arpa yutan kimseye de, keffâret gerekir. Fakat, arpa kaynamış olmazsa, keffâret gerekmez. Çünkü, kaynatılmış arpa­nın yenilmesi âdettir; kaynatılmamış arpanın yenilmesi ise âdet de­ğildir. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Yağa veya pekmeze katılmış darı ununu yemek de. keffâreti gerektirir- Buğday da böyledir. Huiâsa'da da böyledir.

Bir kimse, mısırın sömeğîni yerse, Zendûsî'ye göre, — onda tat olması ve yiyen kimsenin de. bu tattan lezzet alması söz konusu olduğundan— keffâret gerektirir. Sirâcü'I - Vehhâc'da da böyledir.

—Taze— üzüm çubuğu yaprağı gibi, yenilen cinsten olan, bir ağaç yaprağını yemek de, hem kazayı, hem de keffâreti gerektirir. Eğer yaprak, yenilen cinsten olmazsa, bu durumda, —keffâret de­ğil— sadece kaza lâzım gelir. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Bütün otlar hakkındaki hüküm de böyledir. Yâni ,ot!ar yeni­len cinsten olurlarsa, hem kazayı, hem de keffâreti icâbettirir; yenilen cinsten olmayan otlar ise, — keffârati değil, sadece — ka-zâyı ge­rektiril. Tebyîn'de de böyledir.

Bîr tek üzüm tanesini, çiğneyerek yiyen kimseye hem kaza hem de keffâret icâbeder.

Üzüm tanesini çiğnemeden yutan kimseye de, —-özümün çöpü olsa da, olmasa da—hem kaza, hem de keffâret gerekir. Bu hususta âlimlerin görüş birliği vardır. Ebû Süheyl ise; «Çöpü ile birlikte — çiğnenmeden— yutulan üzümden dolayı keffâret lâzım gelmez.» demiştir. Zâhîrîyye'de de böyledir

Taze, (yaş) badem yutan kimseye de k-effâret    iâzim gelir. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Bademi veya cezivi, —ister taze olsun, ister kuru olsun —

çiğneyerek yutan kimseye 'keffâret gerekir, Mi'râcü'd - Dirâye'cte de böyledir,

Tuz yutmak keffâreti gerektirmez. Ancak, bunu âdet hâline getirmiş olan bir kimse, tuz yutarsa; ona keffâret gerekir Tebyîn'de de böyledir

Muhtar olan kavle göre. tuz yemek ise keffâreti gerektirir Sadrü'ş - Şehîd:    «Bu    görüş    sahihtir.» demiştir. Ebi'I - Mekârİm'in Nikâye Şerhi'nde de böyledir. [24]

 

Bu Konu İle İlgili Bazı Mes'eleler
 

Ramazanda unutarak yeyip îçen veya clmâ" eden bir kimse, orucum bozuldu zannı ile — ve — kasden yerse, keffâret gerekmez Ebü Hanîfe (R.A)'ye göre, bu kimse unutarak yiyip içmenin orucu bozmadığını bilse bile, yine — o zan ile orucunu bozduğu için— bu kimseye keffâret gerekmez.    Bu görüş sahihtir.    Hulâsa'da 6a böy­ledir.

Oruçlu iken kusan bir kimse, orucum bozuldu zannr iîe yiyip içerse, kendisine keffâret lâztm gelmez. Fakat, bu kimse, kusmakla orucu  yemenin  gerekmiyeceğini   bilerek yerse, bu durumda  kendi­sine keffâret lâztm gelir. Bahrü'r - Râik'ta da böyledir.

Ramazan günü ihtiiam olan kimse, bu durumda orucunun bozulduğunu zannederek, kasden yer içerse, kendisine keffâret ge­rekmez. Muhıyt'te de böyledir.

Ancak, bu kimse bu durumda orucunun bozulmadığını bilmekte olduğu halde orucunu bozmuşsa, kendisine keffâret lâzım gelir. Zâhîriyye'de de böyledir.

Hacamat yaptırdıktan (kan aldırdıktan} sonra, orucu boztıidu zannı ile. kasden yiyip içen kimseye hem kaza hem de kefaret ge­rekir.

Ancak, bu kimseye, orucunun bozulduğu fetvası veri'miş olursa, İmâm Muhammed (R.A.Ve göre kendisine keffâret gerekmez

Keza, bu kimseye bu konuda bir hadîs söylenmiş olsa ve bu kim­se ona itiınad etmiş bulunsa, yine kendisine keffâret gerekmez.

Ancak bunlara, İmâm Ebü Yûsuf (R.A.) muhaliftir. O'na göre, bu kimse eğer o hadisin te'v ilini biliyorsa kendisine keffâret gere­kir. Hidâye'de de böyledir.

Bir kimse ramazan günü, sürme çekinse, yağlansa veya bı­yığını yağlasa ve sonra orucum bozuldu zannı ile kasden birşey yi­yip İçse, kendisine keffâret lâzım gelir.

Ancak, bu hususta bir bilgisi yoksa ve kendisine bu durumda yemesi hususunda fetva verilmişse, bu kimseye keffâret lâzım gei-mez= Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir misafir (yolcu), öğleden önce, hiç bir şey yeyip içmeden bîr şehre girse ve oruç tutmaya niyyet etse; sonra da kasden cima' eylese, bu kimseye keffâret gerekmez.

Keza, bir mecnun zevalden önce iyileşse ve —hiç bir şey yeme­miş olduğu halde— oruca niyyet etse; sonra da cima' etse. kendi­sine keffâret gerekmez, Sirâcü'I - Vehhâc'da da böyledir.

Bir kimse, geceleyin niyyet etmeyip,    sabahleyin zevalden (yâni nehâr-ı şer'înin yansından] önce oruca niyyet etse ve  sonra kasden orucunu bozacak olsa. bu kimseye    yine sadece kaza lâzım gelir; keffâret lâzım gelmez. Keşfü'I - Kebîr'de de böyledir

Bir kimse orucunu bozsa ve sonra da oruç tutamayacak ka­dar hasta olsa, bize göre o kimseden keffâret düşer. Sahih olan budur. Fetâvâyi Kâdîhân'ds da    böyledir. Zahîriyye'de;  bu    görüş esahhtır.» denilmiştir.

Bize göre bu hususta asıl kaide: Bir kimse gündüzün so­nunda öyle bir hâl ve sıfatta bufunsa ki. gündüzün başında bu hal ve srfat üzere bulunmuş olsa idi; ortıe tutmaması mubah olacaktı; bu durumdaki kimseden keffâret sakıt otur. Fetâvâyî Kâdîhân'da da böyledir.

Ramazan gününde misvak kııllanmiş olan bir kimse, oruca bozuldu zanm^ie ve bilerek yeyip içse, kendisine hsm kaza ve hem de keffâret lâzım geiir. Hulâsa'da d.'- böyledir

Bir kimsenin kıybetini yaptığından dolay; orucu bozuldu zannı ile, iftar eden [= orucunu (bozan) kimseye de. hem kaza hem de keffâret gerekir Bu kimse, bir âlimden fetva almış veya bir hadîs-j şerifi teVil etmiş olsa bile, hüküm aynıdır. Bedâi'de de böy­ledir. Ulemânın âmmesi de böyle söylemiştir. Fetâvâyî Kâdîhân'da da böyledir*

Kasaen orucunu yedikten sonra havı? olan veya oruç tutamıyacak kadar hastalanan bir kadına da keffâret lâzfm gelmez: sade­ce o oVucu kaza öder

Keza, orucunu kasden bozduktan sonra bayılan k;msenfn üzerin­den de keffâret sakıt olur. Serahsî'nin Muhtyt'İnde de böyledir.

«Orucunu kasden bozduktan .sonra, kendisini kasden yarala­mış olan kimsenin üzerinden ise keffâret sakıt olmaz.» denilmiştir Sahih oîan da budur. Zahfriyye'rie de böyledir.

Bir 'hayvanla veya ölü bir insanla möcamsntta bulunan bîr kimse, daha sonra da, —bu durumda kendisine keffâret gerekme­diğini bile bile— kasden yerse, kendisine hem kaza, hem de keffâ­ret lâzım gelir. Ancak, bu şahrs durumu 'bilmemekte ise, —- keffâret değil —. sadece kaza lâzım gelir

Keza, parmağını arkasına veya önüne ithal eden bir kimse, orucunun bozulduğunu zannedip, kasden yese veya kadının güzellik­lerine bakan bir kimse, orucunun bozulduğunu zannederek kasden iftar etse, bu haller de kusma gibidir. Yani bu durumda bu hallerin hükmü,  kusmanın hükmü gibidir Hulâsa'da da böyledir.

oauç

Lâşe (= pis olmuş hayvan eti) yiyen bir kimseye, eğer lâşe kurtlanmışsa sadece kaza; kurtlanrnamışsa, hem kaza hem de keffâ­ret lâzım gelir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

O Ramazan günü, gündüz vaktinde idânı edilmeye götürülen oruçlu bir kimse, su istese; bir başka şahıs da su verse ve o adam suyu içse; sonra da affedl-Isc. Şeyhü'l - İmâm Zehlrüddln: "ö kimse­ye keffâret lâzım gelir.» demiştir.

Ramazan günü, gündüz    vaktinde kasden    karısı ile cima' eden 'bir kimseyi, devlet başkanı zoraki ve mecburi bîr yoculuğa çı­karmış olsa bile, zâhırü'i - usûlde bu kimsenin üzerinden keffâret sa­kıt oirnaz. Zâh?r?yyG'd& de böyledir. [25]

 

5- ORUÇ TUTMAMAYI MUBAH KILAN ÖZÜRLER
 

1- Yolculuk:
 

Ramazanda yolculuğa çıkacak olan bir kimse, geceden oruca niy-yet etmiyebilir. Ancak oruca başladıktan sonra o gün yolculuğa çıkan kimse için, o ilk gün orucunu bozması mubah olmaz.

O Böyle bir durumda yolculuğa çıkmış olan kimsenin orucuna devam etmesi gerekir. Şayet, devam etmeyip; yolculuğa çıktıktan sonra iftar etmiş olursa; bu kimseye — keffâret değil— sadece kaza gerekir. Ancak, önce orucunu bozup, sonra yolculuğa çıkan kimsenin durumu böyle değildir. Bu durumda olan bir kimseye hem kaza ve ve hem de keffâret lâzım gelir. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Bir kimse, günün başlarında, kasden orucunu bozmuş olsa ve bundan sonra da devlet başkanı kendisini cebren sefere çıkarsa, zâhirü'r-rivâyede bu kimseden —bu durumda bile— keffâret sakıt

Bu kimse, bu durumda kendi isteği ile yolculuk yapmak is­temiş olsa bile, kendisinden keffâretin sakıt olmıyacağı hususunda rivayetlerde., ittifak vardır Hulâsa'da da böyledir

Ramazan ayında yolcuiuğa çıkmış olan bir kimse, unuttuğu bir şeyi almak için evine geri dönmüş olsa ve orucunu bozduktan sonra tekrar yola çıksa, —kıyâsen— onun üzerine de keffâret îcap eder. Çünkü, bu kimse yolculuğu terk etmiş olmaktadır. Fakîhde: «Biz bunu kabul ederiz.» demiştir. [26]

 

2- Hastalık:
 

Oruç tutmamayı mübâh kılan özürlerden birisi de hastalıktır.,

Hasta, nefsinin telef olmasından veya bir azasını kaybetmekten korkarsa, bil - icmâ' iftar eder (~ oruç tutmaz).

Hastalığının artmasından veya uzayıp geç iyi olmasından kor­kan kimse de, bize göre İftar edebilir. Yani oruç tutmayabilir. Bu du­rumlardan dolayı iftar eden (—orucunu bozan) kimseye, —keffâret değil— sadece kaza lâzım gelir. Muhiyt'te de böyledir.

Hastalık, bîr kimsenin —kendisinin— içtihadı ile belli o.ur. Bu hususta ictihad, mücerred vehm f= ihtimal) ile değil, hastalığın alâmetlerinden bu kimsede zann-ı galip meydana gelmesi ile müm­kündür. Hastalık tecrübe ile veya fışkı zahir olmayan müsiüman bîr bîr doktorun haber vermesi ile de bilinebilir. Fethü'İ - Kadîr'de de böyledir,

Oruç tutması sebebi ile hasta olmakîan    korkan bir kimse de hasta gibidir. Tebyîn'de de böyledir

Keza, 'ağır sıtma nöbetine tutulan  kimse,  —henüz sıtma zuhur etmeden — orucunu bozacak olsa, bunda bir beis yoktur. Fet-hü'I Kâdîr'de de böyledir.

Fakat, gün aşın sıtmaya tutulan kimse, mutad gününde sıt­ma nöbetinin gelmesi ile, kendisini zayıf düşüreceğini tevehhüm ede­rek orucunu boğduzu halde, —o gün— sıtma zuhur etmese kendi­sine keffâret de lâzım gelir, Hulâsa'da da böyledir. [27]

 
3- Hamilelik Ve Çocuk Emzirmek:
 
Oruç tutmamayı mubah kılan özürlerden biri de, kadının hamile olması veya çocuk emzirmekte bulunmasıdır

Hamile olan veya çocuk emziren kadınlar, kendi nefsinden veya çocuklarından korkarlarsa, oruç tutmayabilirler veya iftar ede­bilirler. Bu durumdaki kadınlara keffâret gerekmez; oruçlarını kaza «derler. Hulâsa'da da böyledir.[28]

 

4- Hayız Ve Nifas Hali:
 

Hayız ve nifas hallerinde bulunan kadınlar iftar ederler. Hî-dâye'de de 'böyledir.

Bir kadın hayız günü diye, başladığı orucu bozsa ve o gün hayız olmasa, zahir-î rivayete göre. bu kadına keffâret lâzım gelir, Zâhîriyye'de de böyledir.

Geceden temizlenmiş olan kadın, müteakip günün orucunu tutar. Bu hayzının müddeti on gün olanlar içindir. Hayzının müddeti on günden aşağı olan bir kadın, da gecenin yıkanacak kadar bir bö­lümüne yetişirse, orucunu tutar. Fakat, kadın yıkanma işini bitire­ne kadar, fecir doğarsa; bu kadın o gün oruç tutmaz. Çünkü, bu yı­kanma müddeti, hayız müddetinden sayılır. Bu söylediğimiz husus ise, hayız müddeti on günden az olan kadınlar hakkındadır. Setahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir. [29]

 

5- Şiddetli Açlık Veya Susuzluk :
 

Oruçlu 'bir kimse, açhktan veya susuzluktan dolayı helak olaca­ğından veya aklına noksanlık geleceğinden —tecrübesine, bir alâ­mete veya müsiüman bir doktorun sözüne dayanarak— korkarsa, bu kimse, orucunu —daha sonra kaza etmek üzere— bozabilir.

Çalışmasından dolayt zayıf düşen ve oruç tutarsa helak olaca­ğından korkan kimse de, iftar edebilir Aynı durumda olan. cariyeler hakkında da hüküm böyledir

Devlet başkam tarafından şîddetli sıcak günlerde çalışmaya gö­türülen kimse de, helak olmaktan veya aklına noksanlık gelmesinden korkarsa. İftar edebilir, Fethü'İ - Kadîr'de de böyledir. [30]

 

6- İhtiyarlık:
 

Oruç tutmaya gücü yetmeyen çok yaşlı kimselere «Şeyhî fânî» denir. Bu durumda olanı kimseler oruçlarını yerler ve 'her günün orucu İçin —keffârette olduğu gibi— bir fidye verirler yâni her gü­nün orucu İçin bir fakirin karnını doyururlar, Hidâye'da de böyledir. Yaşlı kadınlar için de hüküm aynıdır

Şeyhi fânî, ölümüne kadar her gün kuvveti noksanlaşan kim­selerdir ki, 'bunlar tekrar kuvvet bulamadan vefat ederler. Bahrü'r-Râık'ta da böyledir.

Bu durumda olan kimseler, fidyelerini dilerlerse ramazanın başlarında, bir defada verirler; isterlerse bunu ramazanın sonuna bı­rakırlar. Nehrii'l – Fâık’ta da böyledir.

Fidye verdikten sonra, oruç tutmaya gücü yeter hâle -gelen yeşlı 'bir kimsenin verdiği fidyenin hükmü batıl olur. Bu kimsenin ön­ceden tutamamış olduğu oruçlarını kaza etmesi gerekir. Nihâye'ds de böyledir.

Bir kimsenin üzerinde yemin keffâreti orucu veya katil kef­fâreti orucu bulunsa ve bu kimse ihtiyarlığından dolayı oruç tutmak­tan âciz bir halde olsa; bu kimsenin, mezkûr 'keffâretlere bedel ola­rak, fakirlere yemek yedirmesi caiz olmaz. Çünkü, fidyede aslolan — başka bir şeye bedel olan oruçlarda değil— bizzat tutulamıyan oruçlar için Verilmektedir. Yani, ancak tutulamıyan oruçlar için ve oruç tutabilme ümidi kalmadığı zaman fidye verilebilir. Bu durumda ise, tutulması gereken oruç, başka bir şeyin bedelidir; asıl oruçtan değildir. Bu sebeple, bunun yerine yemek yedirmek —oruç tutabilme ümidi kalmamış olsa bile— caiz değildir. Keza, yemin keffâreti de böyledir. Çünkü, bu da başka bir şeyden bedeldir.

Fakat, üzerinde zıhar keffâreti veya ramazan keffâreti bulunan bir kimse, eğer fakir olmasından dolayı köle aza d etmekten ve yaş­lılığından dolayı da oruç tutmaktan âciz olursa; bu kimsenin bu du­rumda — bunlara bedel olarak— altmış fakiri doyurması caiz olur. Çünkü bunların oruçtan bedel olduğu nasla sabittir. Tahâvî Şerhi'nde de böyledir.

Hastalık veya yolculuk gibi bir özürden dolayı ramazan oru­cunu tutamayan bir kimsenin hastalığı veya yolculuğu ölünceye kadar devam etse; bu kimsenin —tutamadığı— bu oruçlarını kaza et­mesi gerekmez. Ancak, bu kimsenin tutamadığı oruçları yerine, fa­kirlere yemek yedirilmesini vssiyyet etmesi sahih olur. Bu vasiyyett, malının üçte birinden yerine getirilir. Yani, —malının üçte birin­den — fakirlere yemek yedirilir.

Fakat, 'bu kimse hastalıktan kurtulursa veya yolculuktan döner­se ve tutamadığı oruçlarını tutabilecek vakit de bulursa; bu şahsın, tutamadığı bu oruçlarının tamamını kaza etmesi gerekir. Ancak, bu oruçları tutmadan, ölüm gelirse, fidye verilmesini varislerine vasiy-yet eder. Bedâi'de da böyledir.

Bu durumda olan kimsenin velîsi, tutamadığı her oruç için, fakire yarım sa' buğday veya bir sa' hurma veya arpa verir. Bedâi'de de böyledir.

Bu durumda olan bir kimse, vesiyyet etmemiş olsa bile, va­rislerinin, —-bu fidyeler İçin— teberruda bulunmaları caiz olur. An­cak, vasiyyet yoksa, vârisler üzerine hiç bir şey lâzım gelmez. Yâni, varisler fidye vermeye zorlanmazlar. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bu durumda, ölen kimsenin yakınları, onun yerine oruç tut­mazlar. Tebyîn'de de böyledir.

İyileşen 'hastalar ve yolculukları sona eren yolcular, sıhhat veya İkâmetleri sırasında, daha önce tutamadıkları oruçları kaza ederler. Bunda ihtilaf yoktur; âlimlerin ekserisinin görüşü budur. Sa­hih olan da budur. Sirâcü'I - Vehhâc'da da böyledir-

Bir kimsenin birinci ramazandan kaza borcu olduğu halde ikinci bir ramazan girmiş olsa, o kimse edayı kaza üzerine takdim eder. Yani, önce yeni giren ramazanın oruçlarını edâ etmesi gerekir.

Râzî, arkadaşlarımızın :  «Nafile olan  oruçlarda da, özürsüz olarak iftar etmek helâl olmaz.» dediklerini nakletmiştir. Kâfî'de de böyledir. Bu görüş sahihtir. Zahir-i rivayet de budur.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'den ge­len rivayetlere göre, — nafile oruçlar hakkında — ziyafet de bir özür­dür. Zahir olan budur. «Bu -hususta takip edilmesi uygun oian yol şu­dur: Eğer, ziyafet sahibi bir kimsenin —ziyafette— hazır bulunmasrndan memnun olacak ve f3kat iftar etmemesinden üzüimeyeeekse, bu kimse iftar etmez. Ancak, iftar etmemesi hâlinde davet sahibi olan şahsın üzüleceğini bilirse, bu durumda iftar eder. Sonra daa bu orucu kaza eder.» demişlerdir.

Büyük âlim Şemsü'l - Eimme Halvânî: «Bu hususta söylenilen-İerin en güzeii : «Eğer o kimse, ileride bu orucu kaza edeceğinden emin olursa, din kardeşinden eziyyeti kaldırmak için iftar eder. Ve eğer, bu orucu kaza etme hususunda nefsinden emin olmazsa —iftar etmemesi ziyafet sahibine eza olsa bile—  iftar etmez.» demiştir.

Bu hal, iftarın zevalden önce olacağına göredir. Eğer ziyafet ze­valden sonra ise, —nafile oruç tutan kimse, bu ziyafet sebebi— ile 'İftar etmez. Ancak, bu durumda iftar etmemesi, ana ve babaya karşı gelmek şeklinde tezahür ederse, o kimse yine iftar eder. Muhiyt'te de böyledir.

Nafile oruçlarda —bir zıyafetde— misafir otmak özür sa­yıldığı 'gibi, ev sahibi olmak da özür sayılır. Vikâye'de de böyledir.

Ziyafet., vacip olan oruçlarda özür   sayılmaz,  Nihâye'de de böyledir.

Ramazan ayının   'bazı günlerinde   iyileşen   bir   mecnûnun, — bu ramazanda, cinnetinden doiayi— tutmadığı oruçlarını kaza et­mesi lâzım gelir. Ancak, cinnet hâli ramazan ayının tamamını kap­sarsa, —-daha sonra iyileşse bile— bu kimsenin o oruçları kaza et­mesi gerekmez. Cinnetin bulûğa ermiş veya bulûğ çağına yaklaşmış olan kimselere gelmesi arasında, zâhîr-i rivâyet'e göre bir fark yok­tur,

Bîr mecnûn, Ramazan ayının son günü zevalden önce, iyileş­miş olsa da, kendisine kaza lâzım gelmez. Sahih olan görüş budur, Kifâye'de ve Nihaye'de de böyledir.

Ramazanın tamamını baygın geçiren kimse —daha sonra — onu kaza eder. Bu, bil - icmâ1-böyledir. Mî'râcü'tj - Dirâys'de de-böyİe-dir.

Bir kimse, güneş battıktan sonra bayılmış veya tecennî et­miş olsa ve hu hali de günlerce devam etse; bu şahsın, o gecenin gündüzüne ait oian orucu kaza etmosi gerekmez. Çünkü, eğer o craca niyyet etmiş olduğunu bilseydi, —durumu— açıktı. Bunu bilmi­yorsa, açık olan hâli niyyettir; ve amel halin zahiridir. Meselâ : Bu kimse, ramazanda yolculuğa çıkmış olsaydı, iftar eder ve sonra da — bu orucunu— kaza ederdi. Çünkü, o şahsın hâlinin zahiri, niyyet edip etmediğine delâlet etmemektedir. Zâhidî'de de böyledir.

Ramazanda düşmanla savaşacağını bilen ve bu sebeple za­yıf düşeceğinden korkan bir gazi, iftar edebilir. Serahsî'nin Muhryt'-İnde de böyledir.

Harbin olacağı kesin olarak belli olmasa bile, yine bu gâzi-ye  keffâret gerekmez. Çünkü, savaşta kuvvetli bulunmak için iftarı öne almaya ihtiyaç vardır. Halbuki, hastalık böyle değildir. Zâhîriy-ye'de de böyledir.

Nafakasını   — san'ati ile —   kazanmrya   muhtaç    olan   bir san'atkâr; oruçlu iken san'atı ile uğraşınca, zarara uğrayacağını bi­lirse, bu şahsın iftar etmesi de mubahtır. Kunye'de de böyledir. [31]

 

6- NEZİRLER (=ADAKLAR)
 

Şartsız nezir sahih olmaz.

Nezrin sahih olmasının şartları şunlardır:

1- Bir  nezrin sahih olması  için, şer'an, nezredilen bu şeyin cinsînden bir vecîbenin olması gerekir. Bu sebepten dolayı, meselâ : hasta ziyaretini nezretmek sahih olmaz.

2- Nezrediien şey, bizzat maksud olmalıdır; vesîle olmamalı­dır. Bundan dolayıdır ki, abdest almayı veya tilâvet secdesini nezret­mek sahih olmaz.

3- Nezredilen şey, hâi-i hazırda vecîbe olan bir şey olmama­lıdır. Bunun içindir ki, meselâ : «Öğle namazını kılmayı veya başka bir farzı yerine getirmeyi nezretmek sahih olmaz. Nihâye'de de böy­ledir.

4- Nezredilen şey, nefsi  itibariyle maslyet (— günah) olma­malıdır. Bahrü'r - Râik'ta da böyledir. Meselâ;

Bir 'kimse, «Allah rızası İçin, kurban bayramı günü oruç tu­tayım.» demiş olsa bile, o gün yer; başka bir gün kaza eder. Çünkü, bu nezir sahihtir. Oruç tutmak, binefsihî meşru'; —o gün tutmak jse— liğayrihî menhîdir. {= yasaklanmıştır.) Çünkü, —kurban bay­ramı günü oruç —tutmak— Allahu Teâlâ'nm dâ'vetine İcabeti terk etmektir. Ancak, —adağından dolayı— o gün oruç tutmuş olan kim­senin üzerinden, oruç borcu düşer. Yani adağı yerine gelmiş olur. Hidâye'de de böyledir.

5- Yerine getirilmesi mümkün olmayan bir şeyi nezretmenrek de nezrin sıhhatinin    şartlarındandir.    Meselâ:    Bir kimse «dünkü gün oruç tutayım.» diye nezretmiş olsa, bu nezri sahih olmaz. «Bah­rü'r Râik'ta da böyledir.   Bir kimse : «Filan adamın geldiği gün, Allah rızası İçin oruç tutmak, üzerime nezir olsun.» diye adakta bulunsa; bu kimsenin oru­cunu yediği gün veya kad:nın hayz olduğu gün o adam gelmiş olsa; İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, bu kimsenin yapacağı bir şey yok­tur. Muhtar olan da budur. Strâcîyye'de de böyledir.

«Bu adam, zevalden sonra gelmiş olursa, o şahsın yapacağı bir şeyv yoktur. İmâm Muhammed (R.A.)'e göre böyledir.» denilmiş­tir. Hulâsa'da da böyledir.

Bir ftimse : «Filân adamın geldiği gün, Allah rızası için —o günün devamında— oruç tutayım.» diye nezretmiş olsa; o kimse de geç gelse, nezreden adama bir şey lâzım gelmez. Ancak, o adam ze­valden önce gelmiş olursa ve nezreden kimse de, —o ana kadar — bir şey yememiş 'bulunursa; oruca niyyet eder. Serahsî'nin Muhıyt'-inde de böyledir.

Bir kimse : «Felan adamın geldiği gün, Allah rızası için de­vamlı oruç tutayım.» diye adamış olsa ve bu adam gelmeden de iftar etmiş bulunsa; bu kimsenin o gün oruç tutması lâzım gelmez. Fakat, o günü takip -eden günde oruç tutması -lâzım gelir. Sirâcü'I - Vehhâc'-da da böyledir.

Bir kimse : «Filan adamın geldiği gün ve filan adamın da, iyileştiği gün oruç tutayım.» diye nezretmiş bulunsa; —gelecek — şahsın geldiği gün, diğeri de iyileşmiş olsa,    adak sahibi kimsenin

— sadece-— o gün oruç tutması gerekir; başka bir şey lâzım gel­mez. Muhıyt'ts de böyledir.

Bir kimse : «Allah rizası için bir gün oruç tutayım» diye adamış oisa; bil - icmâ' bu orucu —geciktirecek olsa bile— dilediğî gün tutar. Çünkü, hu şekilde adamakla, o şa!hsa —her hangi— bir gün oruç tutmak vacip o!ur.

«Allah rızası için, iki gün —veya üç gün, veyahut on gön— oruç — bu— sözü sahih değildir.

«Allah rızası için, iki gün —veya üç gün, veyahut on gön— oruç tutayım.» diye adakta bulunan kimsenin, bu oruçları tutması vacip olur Bu 'kimse, bu oruçları İstediği zaman tutar. Dilerse, bu oruçları arka arkaya tutar; dilerse bazan tutup bazan tutmayarak, aralarını aç­mak sureti ile tutar.

Fakat, bu kimse, bu oruçları adarken, arka arkaya tutmaya niyyet etmiş olursa, bu oruçları arka arkaya tutar.

Böyle, arka arkaya tutmaya niyyet etmiş olan bir kimse, bu gün­lerden birinde oruo tutmazsa; veya bu 'durumdaki bir kadın hayz olur­sa; bu oruçları —baştan başlayarak— yeniden tutar. Sirâcü'I - Veh-hâc'da da böyledir.

Bir kimse, ayrı ayrı günlerde oruç tutmayı adayarak bu şek­li üzerine vacip kıldıktan sonra, bu oruçları arka arkaya tutmuş olsa; bu caiz oför. Feîâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse : «Allah rızâsı için. ard arda on gün oruç tuta-, yım.» diye adamış bulunsa ve bu kimse on beş gün oruç tutsa, fakat bu arada bir gün iftar etse ve oruç tutmadığı bu günün —ilk— on günde mi, yoks3 —son— beş günde mi olduğunu bilemezse; bu durumda bu şshıs, arka arkaya beş gün daha oruç tutar. Böylece, ar­ka arkaya on gün oruç tutmuş olur, Zahîi-iyye'de böyledir.

Bir kimse : «Allah rızası için, gün ve gün oruç tutayım.» di­ye adakta bulunmuş oîaa; şayet bu şahıs niyyetî esnasında «ebediyyen- dememişse, — sadece — bir gün oruç tutar.

«Aliah rızası için oruç tutmak, adağım olsun» diyen kimse­nin de, bir gün oruç tutması gerekir.

Bir kinişe: «Günl-erce oruç tutmak nezrim oIsutt.» demiş olsa, üç gün oruç tutar. Ancak .niyyeti esnasında daha fazla oruç tutmayı murad etmesi hâli müstesnadır.

Bir kimse: «Çok günlerin orucunu tutarım.» diye nezretmiş olsa ve fakat niyyeti esnasında gün sayısını belirtmemiş bulunsa, bu kim­se İmâm Ebû Hanife (R.A.)'ye göre on gün, İmâmeyn'e göre ise yedi gün oruç tutar. Sirâcü'l - Vehhâc'da da böyledir.

Gün sayısını, niyyeti esnasında belirtmeden : »Allah rızası için günlerce oruç tutmak nezrim olsun.» diyen kimsenin, on gün oruç tutması gerekir. İmâmeyn'e göre bu şahıs yedi gün oruç tutar. Sirâ-cîyye'de de böyledir.

Bir kimse:    «(Bid'atü aşere yevmen =) On gün ilâ on dokuz gün oruç Tutayım.» diye adamış olsa; o kimse on üç gün oruç tutar. Fethü'I - Kadîr'de de böyledir.

Bir kimse: «Allah rızası için (keza keza yevmen =) şu ka­dar, şu kadar gün oruç tutayım.» diye adamış bulunsa, bu kimsenin on bir gün oruç tutması gerekir. Bu kimse, adadığı esnada sâdece (keza, keza' =0 «şu kadar, şu kadar» demiş bulunsa yirmi bir gün oruç tut­ması lâzım gelir. Fetâvâyı Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse: «Cum'a orucu tutmak, üzerime nezrolsun.» de­miş olsa; bu şahsın yedi gün oruç tutması gerekir. Fakat, bu kimse adaması esnasında «sadece cum'a günü» diye belirtmişse, bu durum­da sâdace cum'a günü oruç tutar. Sirâcü'l - Vehhâc'da da böyledir.

Cum'a günlerinde oruç tutmayı adamış olan kimse İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe (R.AJ'ye göre, on cum'a oruç tutar.    İmâmeyrfe göre ise, bu şahsın ömrünün bütün cum'afarında oruç tutması gerekir.

Bir kimse: «Bu ayın cum'alarında oruç tutmak üzerime nezir olsun.» demiş olsa; o ay çıkıncaya kadar bütün cum'aları oruç tutar. Şemsü'l - Eimme Serahsî: «Sahih olan budur.» demiştir. Zahîriyye'-de de böyledir.

Bir kimse: «Allah için, perşembe günü oruç tutmak üzeri­me nezir olsun.» demiş bulunsa; 'bu kimse — sadece— kendisine en yakın olan perşembe günü oruç tutar. Gelecek perşembe günlerinln hepsinde oruç .tınması gerekmez. Ancak, -gelecek her perşem­bede oruç tutmaya» niyyet etmiş olması hâli müstesnadır.

Keza, bir kimse: «Sekiz gün cumartesi günü Allah rızası için oruç tutayım.» diye adamış olsa, bu kimsenin, iki cumartesi günü oruç tutması lâzım gelir. Fakat, bu kimse «yedi gün, cumartesini oruç tutayım.» diye nezretmiş olsaydı, yedi cumartesi günü oruç tutması gerekirdi. Çünkü, cumartesi yedi günün içinde bir tanedir; tekerrür etmez. Ve böyle diyen kimsenin sözü, öncekinin sözüne muhalif ola­rak, sayı üzerine hamledilir. Sirâcü'l - Vehhâc'da da böyledir.

Bir kimse, bütün perşembe günlerinde oruç tutmaya niyyet etmiş olsa ve fakat bu perşembelerden birinde oruç tutmamış bulun­sa, o kimsenin bu — tutmadığı — orucu kaza etmesi geretör. Muhiyt'-te'de böyledir.

Bir kimse, çeyh-i fâni oluncaya kacîar, kaza borcunu te'hir etmiş olsa veya ömrü boyunca oruç tutmayı adamış bulunan bir kim­se, âciz kalıp bu adağını yerine getiremese veya san'atı İle meşgul olması sebebi ile. bunu yapması, kendisine meşakketli gelse, bu du­rumdaki kimseler, oruç tutmayıp, her gün bir fakiri doyururlar. Bu kimselerin, —zorluğundan dolayı— bunu yapmaya da güçleri yet­mezse, Allahu Teâlâ'dan af dilerler. Şüphesiz ki Allah C.C.) bağışla­yıcı ve merhamet edicidir.

Zamanın zorluğundan {sıcaklık gibi-..) dolayı oruç tutmaya gücü yetmeyen, —bu durumdaki— kimseler de, oruç tumayıp kışı bek­lerler ve kışın kaza ederler. Fethü'l - Kadîr'de de böyledir.

Bu hüküm, ömür boyu oruç tutmayı adamamış olan kimseler içindir. Hulâsa'da da böyledir,

Bir kimse : «Allah rızâsı için on gün oruç tutayım.» demeyi murad ettiği halde, ağzından «...Bir ay oruç tutayım.» sözü, çıkmış olsa; bu kimsenin bir ay oruç tutması gerekir. Çünkü, nezirde kasıd-la, kasdm dışındaki söz müsâvîdir

«AMah rızası için, bir ay oruç tutmak üzerime nezir olsun.» di­yen kimsenin, otuz gün oruç tutması lâzım gelir. Burada ay otuz gün olarak belirlenir. Nezreder etmez, hemen oruca başlamak gerekmez. Burada orucu tehir etmekten dolayı günahkâr olunmaz. Sirâcü'l - Veh­hâc'da da böyledir.

fetAvAyi hindîyye

Bir kimse : «Bu ayın orucunu tutmak, bana nezir olsun,» demiş olsa, bu kimse, o ayın kalmış bulunan günlerinde oruç tutar. Adarken, bir ay oruç tutmayı adamış olursa, bu niyyetini yerine ga-tirir. Muhıyt'te de böyledir.

Arka arkaya olmak üzere, bir ay oruç tutmayı adamış olan kimsenin, bu orucu arka arkaya —hiç ara vermeden— tutması ge­rekir.

Fakat, mutlak olarak bir ay oruç tutmayı adamış bulunan kimse, muhayyerdir: Dilerse peş peşe tutar; dilerse bazan yeyip, bazan tu­tarak otuz güne tamamlar. Bu durumdaki bir kimse, —belli bir — ayda oruç tutmaya başlasa da, arada bir orucu yemiş olsa, bu yediği orucu kaza eder; —baştan başlayıp, hepsini— yeniden tutması ge­rekmez. Bu durumda, tamamını iftar etmiş olan kimse de muhayyer­dir r Kaza ederken, dilerse ayrı ayrı tutar; dilerse arka arkaya.tutar. Zâhidî'de de böyledir.

Bir kimse : «Şevval, zil-ka'de ve zil-hicce aylarında Alları rızâsı için oruç tutmak nezrim olsun.» demiş bulunsa, bu oruçları, mezkûr ayların hilallerine bakarak tutar. Zil-ka'de ve zil-hicce otuzar gün, şevval yirmi dokuz gün olursa, bu şahsın beş gün daha oruç tutması gerekir. Bu beş günün, bir günü /ramazan bayramı, dört günü de teşrıyk günlerinin yerinedir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyle­dir.

Bir kimse, Allah rızası için üç ay oruç tutmayı adaşa ve bu üç ayı da şevval, zilkâde ve zil-hicce olarak belirlese bu durumda zil-kâde ile zil-hicce otuzar, şevval ise yirmi dokuz gün olsa, bu kim­senin altı günün orucunu kaza etmesi gerekir. Hulâsa'da da böyledir.

Bir kimse : «Allah rızâsı için, ramazan ayının misli (kadar) oruç tutmak, üzerime nezir olsun.» demiş olsa ve bunu arka arkaya tutmaya niyyet etmiş bulunsa, bu kimsenin, arka arkaya bîr ay orııo tutması gerekir.

Eğer bu kimse, «ramazan ayının misli» derken, buradaki benze­tişi ile ramazan ayının, sayısı kadar oruç tutmayı kasdetmiş olursa veya bu ko;.uda hiç bir niyyeti bulunmazsa, bu şahsın otuz gün oruç tutması gerekir ve bunu isterse arka arkaya, isterse ayrı ayrı tutar. Muhıyt'te de böyledir, Nevâzîl'de : «Biz bunu kabul ederiz.» denil­miştir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Keza bu kimse «ramazanın misli- tabiri |le, onun farz olu­şunu irâde eylemişse, yine ayrı ayrı tutar. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bîr kimse : «Allah rızası için bu sene oruç tutayım,* diye nezretmiş olsa;  ramazan ve kurban bayramının —ilk— gönleri ila teşrıyk günlerini, sonradan kaza eder. Hidâye'de de böyledir.

Bu —hüküm— bu şahsın ramazan bsyramından önce, bu şekilde niyyet etmiş olması halindedir. Şayet, o kimse şevval ayın­da, bu şekilde söyliyerek niyyet etmiş olursa, ramazan bayramının — ilk— gününü kaza eylemez.

Keza, bu kimse teşrıyk günlerinden sonrar bu şekilde —söyli­yerek— niyyet etmiş olursa, bayram ve teşrıyk günlerini kaza et­mesi gerekmez. Gâyetü'l Beyân'da da böyledir.

Bir kimse : «Allah rızâsı için, bir sene oruç tutayım.» dese ve fakat 'bu senenin hangi sene olduğunu belirlemese, ayları ile tu­tarak seneyi tamamlar ve otuz beş günlük orucunu da kaza eder. Bu otuz 'beş günün, otuzu ramazan, beşi de bayram ve teşrıyk günlerinin yerinedir

«Allah için, arka arkaya bir senenin orucunu tutmak üzerime ne­zir olsun», diyen kimsenin —bu niyyeti ile— durumu, «Allah için — bi aynihî— şu seneyi oruçlu geçirmek nezrim olsun.» diyen kim­senin durumu gibidir. Bu kimsenin ramazan ayım kaza etmesi lâzım gelir Çünkü, ramazan ayı, arka arkaya bir yılın dışında değildir. Hu-(âsa'da da böyledir.

Bir kadın, —adamak sureti II«— belli bir seneyi oruçlu ge­çirmeyi üzerine vacip eylemiş olsa; fau kadın hayz olduğu günlerin orucunu sonradan kaza eder. Çünkü, hayızlı  olduğu günler, —oruç tutmayı adadığı— senenin dışında değildir Sahih olan budur. Fetâ­vâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Oruç tutmanın adandığı sırada «dehren» denilmiş olsa; bu kelime burada «bir sene» veya «ömür boyu» manasına gelir. Fethü'l-Kadîr'de de böyledir.

Bir şarta ta'lik edilmiş (= bağlanmış) olan bir nezir, o şar­tın meydana gelmesinden önce edâ ediimez; edilmiş olsa bile caiz olmaz. Bu, bil-icmâ' böyledir

Bir vakte izafe edilen, bîr nezir fse, o vakit gelmeden eda" edifa-bilir. Şöyle ki: Bir kimse, recep ayını oruçlu geçirmeyi nezretse de, onun yerine rebiüi-evvel ayını oruçlu geçirse; böyle yapması İmâm Ebû Yûsuf'un kavline göre caiz olur. Bu kavil, aynı zamanda İmâm-i A'zam Ebû Hanîfe'nin de kavlidir, imâm Muhammed'e göre ise, bu caiz olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

«İyiieşirsem oruç tutarım.» diyen Dlr kimseye, "Allah rızesi İçin, oruç tutmak üzerime nezir oisun.» demedikçe, bir şey lâzım gel­mez. Kıyasa uygun olan budur. İstihsanda ise :    «Bu kimsenin oruç tutması gerekir.» denilmiştir. Fakat, bu kimse sözünü bir şarta ta'hk etmezse, o kimseye kıyâsen de, istihsânen ds, bir şey vacip olmaz. Zahîriyye'de de böyledir.

Bîr kimse, beiîi bir ayı oruçlu geçirmeyi nezrederek, o,ay oruç tutmayı kendisine vacip ey I ese, ancak o ay gelmeden bu kimse öise, bu kimsenin o ayın her bir gününün orucu için fakire yarım saT (= 520 dirhem) buğday ıt'âm edilmesini vasiyyet etmesi gerekir Ayın belirli bir ay olması ile olmaması arasında bir fark yoktur.

Hasta bir kimse : «Allah rızâsı için. bir ay oruç tutmak üze­rime nezir olsun.» demiş oisa ve bu şahıs sıhhatine    kavuşmadan ölse, -kendisine ?hie bir şey lâzım  gelmez. Ancak, bu şahıs, bir tek gün bile, iyileşmiş olsa, ayın tamamını  saviyyet  etmesi gere­kir. İmâm Muhammed (R.A.) ise:  «Bu kimse, sıhhate kavuştuğu günler kadarını vasiyyet eder.' demiştir. Hulâsa'da da böyledir.

«Allah rızası için, ayın    başında ve sonunda peş peşe ıh gön; oruç tutmak üzerime nezir olsun.» diyen kimsenin, ayjn on be­şinci ve on altıncı  günlerinde oruç tutması gerekir. Fetâvâyl Kadı-hân'da da böyledir.

Bir kimse:  «Allah rızası için, recep ayını oruç tutarak g*?-çareyim.» diye adakta bulunduktan sonra, zfhar keffâreti oiarak arka arkaya İki ay oruç tutsa vs bu aylardan bîri de recep ayı olsa, bu «keffâret-i zıhari— caiz olur. Ancak, recep ayını -t-nezrinden.dola­yı — sonradan kaza etmesi gerekir. Esahh olan budur, Zahîriyye'dc de böyledir. [32]

 

7- İ’TİKÂF
 

Bu bab, İ'tikâfın:

a) Manasını,

b) Kısımlarını,

c) Şart ve rükünleri,

d) Edeblerini,

e) Güzellik ve üstünlüklerini,     

f) İ'tİkâfi bozan şeyleri ve

g) İ'tikâf için zararlı olan şeyleri, ihtiva etmektedir. [33]

 

a) İtikâfin Manası:
 

İ'tikâf:  Bir  mescid-i şerîfde veya  mesci'd  hükmündeki  bir yerde, i'tikâf niyyeti ile ikâmet etmektir. [34]

 

b) İtirafın Kısımları:
 

İ'tlkâf:

1- Vacip,

2-  Sünnet-î müekkede,

3- Müstehâb olmak üzere üç kısma ayrılır.

Bir şarta bağlı olarak veya bir şarta bağlı olmadan adanmış bu­lunan i'tikâf, vacip olan i'tikâftır.

Ramazan-ı şerifin son on günündeki i'tikâf İse (kifâye yolu ile) sunnet-i müekkededir.

Bu ikisi dışında, —başka zamanda— bir mesctdda ibâdet n;y yeti i!e yapılan i'tikâf ise, müstebab olan i'tikâftır. Fethü'I - Kadîr'do de böyledir. [35]

 

c) İtikâfın Şart Ve Rükünleri:
 

1- Niyyet:  Niyyetsiz   i'tîköf.   h'.l - icmS"  cûa  olmaz.   Mi'râ-cü*d - Dirâye'de de böyledir.

2- İ'tikâf  mescidde yapılmalıdır: Ezan  okunup,  kamet getirilen her mescidde i'tikâf yapılabilir. Sahih olan budur. Huîâsa'da böyledir. [36]

 

Hangi İ'tikâf Daha Efdâldir
 

İ'tikâfin en efdali, Mescîd-i Hsrarn'da f= Beytullah'da = Kâ'be'de) yapılan i'tikâftır. Sonra, i'iikâfîar fazilet dereceleri i'tiba-riyle şöylece sıralanır: MescîcS-i Nebî'de {= Medînc-i Münevvere'-deki Ravza-i Muta-hnara'da), sonra Kudüs'teki Mcscid'i Aksâ'da, son­ra camilerde ve sonra da cemâati çok olan mescid'erde yapılan i'ti-kâflar efdaldir. Tebyîn'de de böyledir.

Kadınlar, kendi evlerinin mescidinde (= namaz kıldığı oda­sında] i'tikâf yaparlar. Bu durumda, i'tikâf yaptıklar: yerler kadınlar hakkında cemaatin namaz kıldığı mescidfer gibi olur. Kadınlar, zaruri ve insani ihtiyaçları olmadıkça, — i'tikâf müridetînce —• buradan çık­mazlar, Mebsût Şerfıî'nde de böyledir.

Kadınların, dışarıdaki mescidlerde f'tifcâfa girmeleri caizdir ve fakat bu mekruhtur. Serahsî'nin Muhıyt'indo de böyledir.

Kadınların evlerinde i'tikâf yapmaları, mescidde Tîikâf yap­malarından; mah~İ!e mescidinde i'tikâf yapmaları da, büyük rnescid-de i'tikâf yapmalarından daha efdâldir. Evinde i'tikâf yapacak oian ka­dın, nama? kılmaya tahsis edilmiş bir yer yoksa: evinde namaz kıl­dığı yerin hâricinde i'tikâf yapabilir

Bîr kadının evinde mescid yoksa, bir yeri mescîd ittiha? edip, orada i'tiköf yapar. Zâhidî'ds de böyledir.

3- İtirafın şartlarından bîri de oruçtur: Oruçlu ol­mak, vacip olan i'tikâflar için şarttır ve  lâzımdır. Zâhirü'r - rivây-ede, bu hususta İmâm Ebû H&nîfe (R.A.)'den bir rivayet vardır. İmâmeyn (R.A.)'in kavillerine göre : Nafile olan İ'tikâfîarda oruç şart değildir. Hatta, mescide girmiş bulunan bir kimse, ordan çıkıncaya kadar i'ti-kâfa nlyyet etmiş olsa, bu büe sahih olur. Tebyîn'de de böyledir.

Bir kimse, bir gece ve bir gündüz i'tikâf etmeyi nezretmiş olsa ve fakat o gün oruç tutmasa, bu —i'tikâfı— sahih olmaz.

Bir kimse, şayet: «Allah rızâsı için, oruçsuz olarak bir ay i'tikâf yapayım.» diye nezretmiş olsa; bu kimsenin hem i'tikâf yapması ve hem de oruç tutrnas;  iâsım gelir. Zahîriyye'de de böyledir.

Orucun kendisinin bulunması şart kılınmıştır; i'tikâf yönün­den oruç şart kılınmamıştır. Hatta, bir kimsenin ramazan i'tikâfını nezretmesi de sahihtir. Zshıyrs'a'e de böyledir.

—Ramazan i'tikâfını nezreden— bir kimse, ramazan orucu­nu tutsr da, i'tikâf yapmazsa; >bu kimsenin diğer bir ayda ard arda ol-. mak şartı ile i'tikâf yapması ve bu i'tikâf günlerinde de- oruç tutması gerekir. Mtslıtyt'te. de böyledir.

Bu kimse, eğer ikinci ramazan gelene kadar î'tikâfa girmez, ve bu gelen ramazanda i'tikâfa girerse, caiz olmaz (Nezri yerine gel­miş bulunmaz.) Çünkü, oruç o kimsenin zimmetinde borç olmuş ol­maktadır.'Bunun, da vaktini zayi etmiş olduğu İçin, bu oruç binefsihî maksûd olmuş bulunmaktadır. Maksûd olan ise, başkası ile edâ olun­maz. Hatta, bir ay i'tikâfa girmeyi nezretmiş olan bir kimse, sonra da ramazanda i'tikâf yapsa, bu caiz olmaz. (Yani, nezri yerine gelmiş bulunmaz.) Bu kimse, oruç tutmasa ve o ayın orucu ile beraber, i'tikâfını da kaza etse, bu caiz olur. Çünkü kaza, edâ gibidir. Serahsî'-nîn Muhıyt'inde de böyledir.

Nafile oruç tutmaya niyyetli olarak sabaha erişen bir kim­se, gündüzün bir bölümünde «Allah İçin i'tikâf yapmak üzerime ne­zir olsun.» dese, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'nın kavline göre, o kimsenin î'tikâfı kıyâsa göre olmaz. Çünkü, —adanan bu,— İ'tikâf vaciptir. Bu da ancak vacip olan bir oruçla sahih olur. Halbuki, bir kimsenin —ön­ceden niyyet etmiş olduğu— orucu nafile bir oruçtur ve onu vacip kılmak mümkün değildir. Muhiyt'te de böyledir. [37]

 

4- Müslüman Olmak, Akıllı Bulunmak, Cünüplükten, Hayız Ve Nifastan Temiz Bulunmak Da İ'tikâfın Şartlarindandir :
 

Çünkü : Müslüman olmayan, ibâdete ehil değildir. Mecnun (= deli), niyyete ehil değildir.

Cünüp, hayıziı ve nifaslı olanlar ise, mescidlere girmekten men edilmişlerdir.

Bulûğa ermek, i'tikâfm sıhhatinin şartlarından değildir. Yani, akıllı olan çocuğun yaptığı iîtikâf sahih olur.

I'tikâfın sahih oibasi için, erkek olmak ve hür olmak da şart de­ğildir. Kadın, kocasının izni ile; köle de efendisinin izni ile i'tikâfa gi­rebilir ve i'ti kaftan sahih olur. Bedâi'dü de böyledir.

Bir kimse, i'tikâf için hanımına izin verince, artık bundan dönemez ve hanımının i'tikâf yapmasını men etmesi sahih olmaz. Fa­kat, efendi, kölesine verdiği izinden dönebilir. Böyle yapmakla, efen­di kötü bir iş yapmış ve günahkâr olmuş olur.

Mükâtep köle İse, efendisinden izin «İmadan i'tîkâf yapabilir. Efendisinin, mükâtep köleyi i'tikâftan men etme hakkı yoktur. Fetâ-vâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kadın, i'tikâf yapmayı —izinsiz olarak— adamış olsa, bu durumda da kocasının, o kadını i'tikâftan men etme hakkı vardır.

Keza, köle ve cariyeler de, i'tikâfi nezretmiş bulunsalar, efendi­leri onları —i'tikâftan— men edebilirler. Muhiy'te de böyledir.

Azad edilen köle ve baîne olan cariye, —nezredip yerine getiremedikleri— bu i'tikâflarını kaza ederler. Fethü'l - Kâdîr'de de böyledir.

Müntekâ'da : «Bir koca, karısına bir ay i'tikâfa girmesi için İzin vermiş olsa; kadın bu bir aylık i'tikâf süresinin ard arda olma­sını istese,'bu durumda (kocası ayrı ayrı olmasını emredebilir. Ancak koca, biaynihî bir ay İ'tikâfa girmesi için karısına izin vermiş olsa, kadın da ard arda olarak i'tikâf yapsa, kocanın onu men etmeye hak­kı  kalmaz.* denilmiştir. Serâhsî'nin Muhıt'inde de böyledir. [38]

 

D)- İtikâfın Edebleri
 

i'tikâf esnasında, hayırdan başka  bir şey söylenmemelidir.

Ramazan-t şerifin son on gönünde ve Harem-i Şerif gibi mescidlerin efdâl olanında i'tikâf yapılması daha efdâldir. Sirâcü'I • Vehhâc'da da böyledir,

Mu'tekif (= i'tikâf yapan kimse), Kur'ân?ı Kerim okumaya, hadîs-i şerif okuyup öğrenmeye ve öğretmeye, Peygamber (S.A.V.) Efendimizin Siysrini ve diğer peygamberlerin siyerlerini okumaya, sâlih kişilerin haberlerini okumaya ve dînî vazifeleri yazmaya devam eder. Fethü'l - Kâdîr'de de böyledir.

Mu'tekifin, günâh olmayan sözleri konuşmasında da bir beis yoktur. Tahâvî'de de böyledir. [39]

 

E)- İ'tîkâfın  Güzellik  Ve Üstünlükleri
 

O Mu'tekif, i'tikâfta kendisini tamamen Aliahu Teâlâ'nin ibâde­tine teslim eder. Onun maksadı, sadece Allah (C.C.Vın ri2âsına ya­kın olmaktır.

İ'tikâf sayesinde nefis, kulu Allah'a yakın olmaktan men eden dünya meşakkatlerinden uzak kaiır.

Mu'tekif, bütün vakitlerini namaza tahsis etmiş, her an namaza gark olmuş demektir. Çünkü, bil-fill namaz kılmadığı zamanlarda bile, mescidin içindedir ve cemâatle birlikte namaz kılmaya hazırdır; onu beklemektedir.

Mu'tekifler, Kurân-i Kerîmfde vasıfları şu şekilde zikredilmekte olan melekler gibidirler:

«Onlar (=: melekler), Aliahu Teâlâ'nın emrine katîyyen karşı gel­mezler ve kendilerine emredilmiş olan şeyleri, harfiyyen yapıp, ye­rine getirirler.» [40]

«Onlar (o melekler) ki, geca gündüz Aliahu Teâlâ'yı tenzih ve takdis ederler ve onlar (bunları yapmaktan) asla usanmazlar.[41]

— Görüldüğü gibî — mu'teküer, melekler gibidirler.

Mu'tekifin  oruçlu  bulunmasının  şart olması  da, i'tikâfm  gü-zelliklerindendir.  — Çünkü—Oruçlu     olan   kimse   ANahu Teâlâ'nın misafiridir. Nihâye'de de böyledir. [42]

 

F- İtikâfı Bozan Şeyler :
 

1- Mazeretsiz Mescidden Çıkmak:
 

Mu tekîf, bir zaruret olmaksızın, i'tîkâfa girdiği yerden gece veya gündüz vaktinde çıkmaz. Özürsüz olarak — bir saat bile — çıkmış olsa, İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe [R.A,)şye göre*, o kimsenin i'tikâfı bozulur. Muhıyt'te de böyledir.

Mu'tekîfin, i'tikâf yaptığı yerden, kasden veya sehven çıkmış ol­ması da müsâvîdir, FeJâvâyİ Kâdîhân'da <ia böyledir.

İ'tikâf yapan kadınlar da, evlerinin mescidîerinden, —zaru­ret olmadıkça— dışarı çıkmazlar Serahsî'nîn Muhıyt'inde de böyle­dir.

O Mescidde i'tikâfa girmiş bulunan bir kadını, i'tikâfta İken kocası boşamış olsa, bu kadın evine gider ve kalan kısmı evinde ta­mamlar. Tebyîn'de de böyledir.

Büyük veya küçük abdest bozmak ve cum'a namazı kıl­mak için i'tikâf yerinden çıkılabilir. İ'tikâMı için bunlar —meşru — Özürlerdir. Abdest bozmak için çıkmış olan kimse, evine gidebilir. Sonra mescide döner; bunda bir beis yoktur.

Bu durumda, ihtiyacını giderînce hemen mescide dönmek gere­kir. Hemen mescide dönmeyip, bir müddet oyalanan kimsenin İ'tikâfı imâm-ı A'zam (R.A.)'a göre bozulur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir mu'tekifin, i'tikâfa girdiği mescidin yakınında, bir dostu­nun evi bulunsa; kazâ-i hacet için o eve gitmesi lâzım gelmez.

Mu'tekifin, biri i'tikâfa girdiği mescide yakın, diğeri ise uzak olan İki evi bulunsa; bazı âlimler; «Uzak olan evine gitmesi caiz ol­maz;'şayet giderse î'tikâfı batıl olur.» demişlerdir. Slrâcü'l - Vehhâc'-da da böyledir.

İnsanî bir ihtiyaç için tnescîdden çıkmış olan mu'tekif yavaş yavaş yürür. Nihâye'de de böyledir,

Mu'tekif, i'tikaf yaptığı yerde yer içer ve uyur. Çünkü bun­ların mescidde yapılmaları mümkündür. Bunlar için dışarı çıkmaya İhtiyaç yoktur. Hidâye'de de böyledir.

İ'tikâfa girdiği rnescidde cum'a kılınmayan bir mu'tekif, eğsr câmî yakınsa, cum'a kılmak için, güneş zeval noktasına varınca çı­kar. Bu zamanda çıkması için, zeval vaktini bekleyince, hutbeyi ve cum'ayı geçirtmemiş olmast gerekir. Eğer, bekleyince bunlara yetişe-miyecek olursa, bu durumda zeval vaktini beklemeden, — i'tikâf yap­tığı mescidden,— camiye varıp dört rek'at namaz kılacak ve minbe­rin yanma oturacak şekilde— çıkar.

Cum'ayı kıldıktan sonra ise, dört veya altı rek'at namaz kılacak kadar camide 'bekler. Böyle yapması, cum'anın sünnetindeki ihtilâf sebebi iledir. Kâfî'de de böyledir.

Mu'tekif, —cum'a kılmaık İçin— gittiği camide bir gündüz ve bir gece kalırsa veya i'ti kâfini orada tamamlarsa, bu durumda i'ti­kâfı bozulmuş olmaz. Ancak, böyle yapmak mekruhtur. Sirâcü'l - Veh-hâc'da da böyledir.

Mu'tekif, mescidin yıkılması veya oradan- zoraki çıkarılma gibi bir özür sebebi ile, —i'tikaf yaptığı— mescidden çıkacak olur ve hemen başka bir mescide giderse, i'tikâfı bozulmaz. Bu, istihsân-dır. Badâİ'de de böyledir.

Nefsinin veya malının helak olacağından korkan mu'tekif de mescid'den çıkabilir. Tebyîn'de de böyledir.

Büyük veya küçük abdest bozmak için,   mescidden çıkmış bulunan bir mu'tekifi, alacaklısı bir süre hapsetmiş    olsa,    İmâm-ı A'zam (RA)'a göre bu kimsenin i'tikâfı bozulur. İmâmeyne göre İse, bu durumda, o mu'tekifin i'tikâfı bozulmaz. İmâm Serahsî: «İmâmey-nin  kavilleri müslümanlar için bir kolaylıktır.»  demiştir. Hulâsa'da da böyledir.

Mu'tekif hasta ziyareti .için, İ'tikâf yerinden çıkamaz, Bah-rû'r-Râık'ta da böyledir.

Cenaze için çıkmış bulunan mu'tekifin de, i'tikâfı bozulur.

Mu'tekif, kendisinden yardım isteyene yardım etmek, boğulmak-. ta olan birini 'kurtarmak, yanmakta olan bir şeyi söndürmek, cihâda gitmek veya şâhidlik yapmak için —mescidden— çıkmış olsa, yine İ'tikâfı bozulur. Tebyîn'de de böyledir.

Mu'tekif, hastalığından, dolayı, bir saat dışarı çıkmış olsa, yine i'tikâfı bozulur. Zahîriyye'de de böyledir.

İ'tikâfı  nezrederken  (=   adarken), 'hasta ziyaretini, cenaze namazını kılmayı veya ilim meclislerinde bulunmayı şart koşan bir mu'tekifin, bunları yapması caiz olur. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir mu'tekif caminin minaresine çıkmış olsa; bu minarenin kapısı da mescidin dışında bulunsa, yine o mu'tekifin i'tikâfı bozul­maz. Bedâi'de de böyledir.

Bu durumda, mu'tenkifin müezzin olması veya olmaması ara­sında da bir fark yoktur. Sahih olan budur. FetâvâyI Kâdîhân'da da böyledir.

Mu'tekifin, ehline başını yıkatmak İçin, mescidden çıkmasm-da da bir beis yoktur. Tetarhâniyye'de de böyledir.

Yukarıdaki mes'elelerin tamamı,   vacip olan İ'tikâflarla İlgi­lidir. Nafile olan i'tikâflarda, zahirü'r- rivâyede, bir özür  bulunsun veya bulunmasın, mescidden dışarı çıkmakta bir beis yoktur Tuhfe'de:   «Hasta ziyareti için ve cenaze    namazı için çıkılmasında bir beis yoktur» denilmiştir. Nikâye'de de böyledir. [43]

 

2- Cima' Ve Cimâ'ın Davetçileri De İtikâfı Bozar:
 

Mu'tekifin cima1 etmesi ve onun da'vetçilerini yapması ha­ramdır. Cimâ'm davetçiierl derken, mübaşeret, öpmek, tutmak, boy­nuna sarılıp kucaklamak, fercinin haricinde cima' yapmak gibi şeyler kastedilmektedir. Bu hususta gece ile gündüz müsavidir.

Cima', kasden olsun, sehven olsun; gece olsun,   gündüz olsun İ'tikâfı bozar. Cima' esnasında inzal vâki olsa da, olmasa da, i'tikâf bozulur. Ancak, cimâ'm haricindeki şeylerde Inzâl vaki olursa, i'tikâf bozulur; olmazsa bozulmaz. Bedâi'de de böyledir.

Düşünmekle veya bakmakla meni çıkmış olsa, i'tikâf bozul­maz. Tebyîn'de de böyledir.

Ihtilâm olmakla da İ'tikâf bozulmaz. Fethü'l - Kadîr'de de böyle­dir.

Mescidde gusletmek imkânı   varsa,   mescidi   kirletmemek şartı ile, orada yıkanmakta bir beis yoktur.   Aksi takdirde, mu'tekif çıkıp başka   yerde yıkanır ve mescide   döner.    Mescidde   abdest almak da, aynen böyledir. Mescid kirlenecekse, mu'tekif abdestini de dışarıda alır. Fetâvâyi Kâdîhân'da ela böyledir. [44]

 

3- Bayılmak Ve Cinnet Getirmek De İtikâfı Bozar:
 

İ'tikâfı esnasında, bir kaç    gün baygınlık veya cinnet arız

olan bir mu'tekifin i'tikâfı bozulmuş olur. Bu şahıs iyileşince, yeni­den i'tikâfa başlar. Hatta, bu hal devam etse de, senelerce sonra zail olsa, bu şahsın yine i'tikâfını kaza etmesi gerekir. Bedâi'de de böyledir.

Ancak, hemen gelip geçen baygınlık ve cinnetten dolayı, —bun­lar aralıklarla, böyle tekrar etse bile — i'tikâf bozulmaz.

İ'tikâf esnasında bunayan ve sonra da iyileşen kimsenin de, İ'tikâfını kaza etmesi vâclp olur. FetâvâyI Kâdîhân'da da böyledir. [45]

 

5- İtikafın Mekruhları:
 

i'tikâf esnasında, ibâdet itikadı ile susmak mekruhtur. Teb­yîn'de de böyledir.

Fakat, susmayı, bir ibâdet telakki etmezse, bir yakınlık İti­kadı olmazsa, bu durumda susması mekruh olmaz.   Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Günâh olan sözlerden dili susturmak, İbâdetlerin en bü-yûklerindendir. Cevheretü'n- Neyyire'de de böyledir.

Sövüşmek ve çekişmek, l'tikâfı    bozmaz.    —Ama bunlar mekruhtur.— Hulâsamda da böyledir.

Mu'tekif, unutarak, gündüz bir şey yemiş olsa, l'tikâfı bozulmaz. Çünkü, bir şey yemenin haram oluşu oruç içindir; i'tikâf için değildir. Nihâye'de de böyledir,

Burada aslolan: Özellikle i'tikâflı için yasaklanmış olan şey, İ'tîkâfa zarar verir; -—sadece— oruçlu için yasaklanmış olan şey ise, i'tikâfa zarar vermez. Bunda ihtilâf yoktur. Gece.veya gün­düz; kasten veya sehven, cima' veya özürsüz mescidden çıkmak gibi şeyler i'tikâfa zarar verir. Oruca zarar veren şeylerin, kasden veya sehven; gündüz veya gsce yapılmaları halinde ayrı ayrı hükümleri vardır. Bedâi'de de böyledir.

Mu'tekifin yiyeceği şeyleri alıp satmasında bir beis yoktur. Bu hususta bir tereddüd de yoktur. Fakat, bunları ticâret kasdı İle yapması mekruhtur. Fetâvâyi Kâdihân'da ve Zehıyre'de böyledir. Sahih olan da budur. Tebyîn'de de böyledir.

Mu'tekifin evlenmesi va müracaatı[46]  caiz olur. Cevhe-reîü'n - Neyyire'de de böyledir.

Mu'tekif temiz elbiseler giyinmelidir. Koku sürünmesinde ve başını yağlamasında bir beis yoktur. Hulâsa'da da böyledir.

Mu'tekif, geceleyin sarhoş olsa, i'tikâfını bozmaz. Çünkü bu dinin zararlı gördüğü şeylerden olmakla birlikte, ayrıca, i'tlkâfın mahzurlarından değildir. Başkasının malını yemek de, bunun gibi­dir. Fetâvâyî Kâdîhân'da da böyledir.

Vacip olan bir i'tîkâf bozulduğu zaman, onu kaza etmek vâ-clp olur. Bir kimse, biaynihî bir ay i'tikâfa girmiş ve fakat bîr gü­nünde oruç tutmamışsa, —sadece —o günü kaza eder. Fakat, bu ayın i'tikâfı biaynihî değilse, bu durumda i'tikâfa baştan başlayarak, onu kaza eder. Bu durumda, mu'tekifin i'tikâfını; kendi isteği ile özür­süz olarak, mescidden çıkmak, cima' etmek, gündüz yemek yemek gi­bi sebeplerle bozması ile; hastalanmak, 'hayız, cinnet ve uzun süreli baygınlık gibi bir özür sebebi ile veya kendi sun'unun dışında h;r se­beple çıkması arasında bir fark yoktur. Fethu'l - Kadîr'de de böyledir. [47]

 

İtikâflâ İlgili Diğer Bazı Meseleler :
 

Nefsine i'tikâfı vacip kılacak olan (— İ'tikâfa girmeyi adaya­cak) olan kimse, buna yalnız kalbi ile niyet etmekle yetinmemeli; bu niyetini dili ile de söylemelidir. Şemsü'l - Eimme'ye göre, sadece kalb ile niyyet, i'tikâfm vacip olması için kâfî değildir. Münasip olan da budur. Nihâye'de de böyledir.

İ'tikâfa niyyet eden kinişe, i'tikâf edeceği günlerin sayısını ce­mi1 (= çoğul) sıygası ile vb tesniye (= ikiye delalet eden) sıygası ile söylemişse, bu günlerin gecelerinde veya bu gecelerin gündüzle­rinde de i'tikâfta kalması gerekir. Kâfî'de de böyledir,

Üç gün veya daha fazla i'tikâf nezretmiş olan kimse; iki gün i'tikâf nezretmiş olan kimse; üç gece veya daha fazla — gece— i'tikâf nezretmiş olan kimse; veya iki gece i'tikâf nezretmiş olan kimse, bu nezrettiği günleri gece gündüz i'tikâfta geçirir. Sadece gündüzleri zik­retmiş olduğu durumda, o gündüzlerin    gecelerini; sadece geceleri zikretmiş olduğu durumlarda da, o gecelerin gündüzlerini de İ'tikâfta geçirmesi gerekir. Ancak, böyle yapması için, sadece gece veya sa­dece gündüz için özellikle bir niyyeti olmaması gerekir.

Şayet, gündüzleri gündüz, geceleri ise gece olarak, özellikle nly-yetinde belirtmiş olursa, bu niyyeti (ne uyması da) sahih olur. Bu durumda, sadece gündüzleri veya sadece geceleri i'tikâfa girer. Be-dâi'de de^böyledir.

Bir kimse, bir gün i'tikâf   yapmayı adamış bulunsa, bu bir gündüz demek olur ve ona .gece dâhil edilmez. Fethü'I - Kadîr'da de böyledir.

Vücûbunda gece dâhil olmayan i'tikâfları ayrı ayrı günlerde yap­mak caiz olur. Vücûbunda gece ve gündüz dâhil olan i'tikâfları İse, arka arkaya yapmak gerekir. Bedâi'de de böyledir.

Bir ay veya belirli bir ay veytıut otuz gün i'tikâf yapmayı nezretmiş olan kimse, bu i'tikâfını arka arkaya —hiç bir gün ara vermeden •— yapar.

Bir ay i'tikâf nezredîllr ve fakat bu nezir esnasında tevali (= ara vermemek) kasdedilmezse (ve ay da belirtilmemiş olursa); bu durumda nezir sahibi dilediği gibi yapar. [Yani dilerse, peş peşs bir ay i'tikâfta kalır; dilerse ayrı ayrı günlerde l'tikâf yapar.) Zâhîrly-ye'de de böyledir.

l'tikâfa gece ve gündüz dahil olduğu zaman, mu'tekif l'tikâf yapmaya geceden (güneşin gurubundan) başlar. Çünkü, bütün gece­lerin, kendisinden sonra gelen gündüze tâbi olması asıldır. Kâfı'do de böyledir.

Bir kimse: «Allah rızâsı için, iki gün İ'ttkâf yapmak üzeri­me nezir olsun.» demiş olsa; İ'tikâf için. mescide güneş battıktan son­ra girer. O geceyi ve o gecenin gündüzünü ve İkinci geceyi ve bu ikinci gecenin gündüzünü de o mescidde    geçirir. Güneş battıktan sonra mescidden çıkar.

Günlerce (Üçden fazla) i'tikâf nezretmlş olan kimseler de, l'tikâ­fa güneş battıktan sonra başlarlar. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse, bayram günü i'tikâfa   girmeyi adamış  bulunsa, bunu başka bir gün kaza eder. Eğer yemin ederek, buna niyyet et­miş olursa, yemininin keffâretini verir.  Şayet, bayram günü İ'tikâf yapmış olsa, bu caiz olur; fakat böyle yapmak kötü bir şeydir. Hulâ-sa'da da böyledir.

Üzerine vacip olmayan bir i'ti kâfi yapmakta olan kimse mes­cidden çıkmış olsa, bir şey gerekmez. Zâhîriyye'de de böyledir.

Belli bir gün veya ayda i'tikâfa girmeyi adamış olan kimse, bu zamandan önce i'tikâf yapsa; veya Mescid-i Harâm'da i'tikâfa gir­meyi adamış olan kimse başka bir mescidde i'tikâfa girse, caiz olur. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Bir kimse, bir ay i'tikâf adadıktan sonra, Irtidâd etse (= is­lâm Dininden çıksa), sonra da tekrar müslüman olsa, bu kimseye bir şey lâzım gelmez. Serahsî'nin Muhıyt'İnde de böyledir.

Bir kimse, bir ay i'tikâfa girmeyi mezrettikten sonra Ölmüş olsa, eğer vasiyyet etmişse, bir fakire her gün için yarım sa' buğ­day veya hurma veyahut da bir sa' arpa ıt'am edilir. Sirâciyye'de de böyledir.

Bu kimsenin, bu şekilde vasiyyet etmesi, üzerine vacip olur. Bedâî'de de böyledir.

Bu şahıs vasiyyet etmemiş olsa ve fakat varisleri bunu ver­seler; bu da caiz olur.

Hasta olan bir kimse, bir ay i'tikâfa girmeyi nezretse ve fakat bu hastalıktan iyileşmeden ölse, buna bir şey lâzım gelmez.. Fakat, bir gün sıhhatine kavuştuktan sonra ölmüş olursa, nezretmiş bulun­duğu bir ayın tamamı için, her gününe bir fidye verilir. Sirâciyye'do de böyledir. [48]

 

Oruçla İlgili Bazı Mes'eleler
 

Bir kimse, (hicri) 559 yılının ramazan ayında oruç tutmasa; tutmadığı bu senenin orucunu kaza niyyeti ile —sonradan— bir ay oruç tutup bilahare kazaya kalan orucunun 551. yılın orucu olduğunu anlasa İmâm Ebû Halîfe (R.A.)'ye 9öra tuttuğu bu oruç caiz olmaz, Zshîriyye'de ve Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir gayr-i müslim, dâr-ı harpte müslüman olsa ve orucun farziyetini bilse, bakılır; eğer orucun farz olduğunu ramazandan son­ra öğrenmşise,.o kimsenin geçen ramazan oruçlarını kaza etmesi ge­rekmez. Fakat, ramazan ayı İçinde, orucun farz olduğunu bilmekte ise; bu kimsenin durumu —ramazanda ifâkat bulmuş olan— mec­nunun durumu gibidir. Zâhidî'de de böyledir.

Bu kimse, dâr-ı islâmda İhtida etmiş (=: müslüman olmuş) olursa, ihtida ettiği günden sonraki ramazan oruçlarını kaza etmesi gerekir. (Çünkü, islâm yurdunda bu gibi cehalet özür sayılmaz.) Fe­tâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bu kimse, zevalden önce mûslûman olmuş olsa ve o vakte kadar da hiç bir şey yememiş bulunsa, o gün nâfîle olarak oruç tu­tar. Zffhirü'r-rivâye'de bu böyledir. Bu kimsenin tuttuğu bu oruç, na­file olarak sahih olmaz. Çünkü, bu kimsenin o günün evvelinde oruca ehliyeti yoktu. (Yani ona oruç —günün evvelinde— farz değildi.) (Günün sonunda farz olmuşsa da) oruç parçalara bölünmez, Serâhsî-nin Muhıyt'İnde de böyledir.

Zevalden önce bulûğa erişen kir çocuk, şayet o vakte kadar bir şey yememişse, oruca niyyet eder. Bu çocuğun bu orucu da nâ-file olur. Esahh olan budur. Sirâcü'l - Vehhâc'da da böyledir.

Râzî: «Gücü yetecek duruma gelince, çocuğa oruç tut­ması emredilir.» demiştir.

Ebû Ca'fer, Belh'li âlimlerin bu tfıussutakl görüş ayrılıklarım nak­letmiş ve : «Eğer oruç çocuğun vücuduna zarar vermiyorsa, esahh olan, ona oruç tutmasını emretmektir. Eğer oruç, çocuğun vücuduna zarar veriyorsa, emredilmez. Emredildiği halde, çocuk oruç tutmaz­sa, onu kaza etmesi de gerekmez.

Ebû H af s'den soruldu :

- On yaşına geldiği halde, oruç tutmayan çocuk dövülür mü? O, şu cevabı verdi:

- Bu mes'ele ihtilaflıdır. Sahih olan ise bunun da namaz gibi olduğudur. (Yani, — hafifçe —dövülür.) Zâhidî'de de böyledir.

Ramazan günlerinden birinin evvelinde, oruç tutmaya mâni bîr hali olup da, sonra o (hali zail olan :her şahıs veya oruç tutmamayı mubah kılan bir hali bulunup da sonradan o 'hali yok olan her şahıs, — ki bu halleri günün evvelinde zail olmuş olsaydı, kendilerine oruç tutmak farz olacaktı — bu gibi şahısların, günün geride kalan kısmı-nı imsak etmeleri (aynen oruçlu gibi geçirmeleri) vacip olur. Bunlar ramazan gününde bulûğa eren çocuk, müsîüman olan gayr-i müslüm, Ifâkat bulan mecnun, tıayızdan temizlenen kadın ve ikâmete ehil ola­cak şekilde gelen misafir gibi şahıslardır ki, yukarıda söylediğimiz kaideye tabidirler.

Keza, günün evvelinde orucun kendilerine farz olmasının sebep­leri bulunan ve oruç tutmaya ehliyeti olan kimseler, kasden orucu yemiş olsalar ve sonradan da pişmanlık duysalar veya şek gönünda iftar etseler de, sonradan o günün ramdan olduğunu anlasalar ve­yahut da fecir doğmadı zannı ile sahur yemeği yeseler de, sonradan — yemek yedikleri esnada — fecrin doğmuş olduğunu anlasalar; bu gibi kimseler de günün geride kalan kısmında imsak ederler. Bunu oruçluya benzemek îçin yaparlar. Bedâi'de de böytedir.

Keza, nüneş battı diye yiyen ve sonra da güneşi gören kimse; hatâen veya zor karşısında orucunu yiyen kimse de günün kalan kıs­mında imsak eder. «Bu İmsak vâcfp değil, müstehaptır» denilmiş ise de, sahih olan bu imsakin vacip olduğudur. Fethü'I - Kadîr'de de böyledir.

Hayızlı, nifaslı, hasta ve misafir (= yolcu) olan kimselerin oruçluya benzemelerinin vacip olmadığında ise icmâ' vardır. Hulâsa'-da da böyledir,

Hayızlı  açıktan yiyebilir mi? «Hayızlı   gizlice  yer.» de de­nilmiştir; açıktan yiyebilir.» de denilmiştir.

Misafir ve ftssta olanların «açıktan yiyebilecekleri» ne dair bîr rivayet vardır Sirâcül - V&hhâc'da da böyledir.

Nafile bir oruca başlayan kimse, sonradan bu orucunu yese, kaza etmesi gerekir. Hİdâye'de de böyledir.

Bu kimsenin, bu orucu kendi isteği îie veya isteği olmadan boz­muş olması da müsâvîdir. Hatta, nafile oruç tutmakta olan bir kadın hayız olsa, o orucunu sonra kaza etmesi vacip olur. Bu konudaki iki rivayetin esahh olanı budur. Nİhâye'de de böyledir.

Âlimlerimiz, zan ile başlanmış cian oruç hakkında İhtilâf et­tiler. Şöyle ki:  Bir kimse, özerinde -—'borç olarak— var diye bir oruca veya ıbir namaza başlamış olsa, sonradan bunun o şahıs üze­rinde — borç olarak— olmadığı, açjğa çıksa ve bu orucu, o şahıs kasden yese; âlimlerimizden üçü:    «O şahıs üzerine kaza lâzım gel­mez.» dediler. Fakat, efdâî olan, —bozulan— bu, orucu —sonradan tekrar-— tutmaktır. Bu ihtilâfa görer bir kimse, keffâret orucuna baş­layıp onu tutsa ve tamamlasa ve fazla olduğunu anladığı orucu kas­den bozsa, efdâl olan, bu kimsenin bu orucu, kaza etmesidir. Bedâi'de de böyledir.

Bir kimse, fecrin doğmasından sonra, kaza orucuna nîyyei etse; bu oruç kaza orucu olarak sahih olmaz; nafile bir oruç olarak sahih olup olmayacağı hususunda da görüş ayrılığı vardır. İmâm Ne-sefî:   «Bu oruç nafile olarak sahih olur.» demiştir.    Bu kimse, bu orucu bozarsa, kaza etmesi gerekir. Hulâsa'da da böyledir,

Ramazanın tamamında, oruç tutmaya veya tutmamaya niy-yet etmemiş olan bir kimsenin,   bu ramazan oruçların» — sadece — kaza etmesi gerekir. HMâye'de de böyledir.

Ramazan orucundan  başka, tîiç bir orucun    bozuîmasmdan dolayı keffâret gerekmez;  kaza gerekir. Kenz'de de böyledir.

Ramazan orucu keffâreti ile zıhar keffâretl aynıdır. Vö bu keffâretler için, mü'min olsun., kâfir olsun «bir köle azâd edilir.

Buna gücü yetmiyen kimse ise, arka arkaya altmış gün oruç tu­tar.

Buna gücü yetmiyen kimse, altmış fakiri doyurur. Sunun için her fakire, bir sa' hurma veya bir sa' arpa veya yarım sa' buğday verilir.

Ancak, bütün keffâretlerde, keffâret verecek 'kimseye keffâretin vacip olduğu zamana değil, keffâreti vereceği zamandaki hâline i'ti-bar olunur. Eğer keffâreti verirken fakir olursa, —vacip olduğu sıra­da (her ne kadar zengin ise efe— oruç tutması caiz olur. Hulâsa'da da böyledir.

Bir kimse, bir ramazan içinde tekrar tekrar — keffâretl ge­rektirecek şekilde— cima' yapmış olsa, bu şahıs için bir keffâret lâ­zım gelir ve kâfî olur. Fakat, bu şahıs cima' edip, keffâreti yerine ge­tirdikten sonra, tekrar cima1 etmiş olsa, kendisine ikinci bir keffâret daha  lâzım  gelir. Zâhir'ür- rivâye'de  böyledir. Fethü'l - Kadîr'de  de böyledir.

Keza, bir 'kimse ramazanda —keffâret gerektirecek şekil­de— bir gün orucunu bozup, —keffâret olarak— bir köle azâd et­se, sonra yine aynı şekilde, bir orucunu bozup bir köle azad etse, bundan sonra üçüncü bir defa daha —aynı şekilde— orucunu boz-sa yine bir köle daha azad etmesi "gerekir. Ancak, köle azad etme­den önce, kaç gün — keffâret gerektirecek şekilde— orucunu bozarsa bozsun keffâret olarak bir köle azad eder. Ayrıca, yediği günlerin sa­yısı kadar, orucunu kaza eder.

Bir kimse, ayrı ayrı iki ramazanda cima' eylemiş olsa da, birin­ci ramazanda yaptığı cimâ'nın keffâretini yerine getirmemiş bulunsa; bu şahsa her cima' için ayrı ayrı keffâret lâzım gelir. Zahirde böyledir. Bedâi'de de böyledir.

Sultan'a keffâret lâzım gelirse, o bu keffâreti helâl malı ile yerine getirir, —Kendi malı olmayan—foir köleyi azad etmesi Ne. keffâreti yerine getirmiş oimaz. Bahrü'r- Rfiık'ta da  böyledir,

Ramazanın İlk günü perşembeye gelse, [kurban bayramının) arefe günü de bunun.-gibi perşembeye gelse, bu gün —görüldüğü uauç gibi — «refe günü olur; kurban bayramı günü olmaz. Har. Ali (R.A.)'-nin : «Kurban kestiğimiz gün, oruç tuttuğumuz gündür.» mânasında-ki sözüne dayanıp, bu günde, kurban -kesmek caiz olmaz. Çünkü, bu söz; devamlı, —bütün zamanlar İçin geçerli olarak— söylenmiş de­ğildir; bilakis, bu sözün, söylenmiş bulunduğu yılla ilgili olma ihti­mâli vardır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Farz olan oruçlar 13'tür. Bunlardan 7'sinde tetâbû' (= arka  -arkaya tutmak) gereklidir.

1- Ramazan orucu,

2- Katil keffâreti orucu,

3- Zıhar keffâreti orucu,

4- Yemin keffâreti orucu,

5- Kasden bozulmuş bulunan Ramazan orucuna keffâret olarak tutulan oruç,

6- Muayyen olan nezir orucu,

7- Muayyen olan yemin orucu, Şu sayacağımız altı oruçta ise tetâbu' gerekmez :

8- Ramazan orucunun kazası için tutulan oruç,

9- Mut'a orucu,

10- Keffâret-i ıhalk (= tıraş) için tutulan oruç t'Hacc'da)

11- (Hacc'da) avlanmaktan dolayı ceza olarak tutulan oruç,

12- Mutlak olarak    (= zaman belirtilmeden) adanmış bulunan oruç,

13- «Yemin olsun ki, muhakkak bir ay oruç tutarım.» şeklin­de yemin eden kimsenin orucu. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Ramazan ayında tutamadığı oruçları, kaza etmekte olan kimsenin, bunları arka arkaya tutması müstehabtır. Çünkü, böyle yap­makla, 'borcundan bir an önce kurtulmuş olur. Sirâcü'l - Vehhâc'da da

böyledir.

Kadir gecesini  aramak müstehaptir. Çünkü, Kadir Gecesi, senenin geceleri arasında en efdâl olan gecedir. Mi'râcü'd - Dirâye'-de böyledir.

îmâm-ı A'zam £bO Hanîfü İHA.): «Kadir gecesi, ramazanın cindedir. Fakat, onun hangi gece olduğu bilinmez; bazen ileri geçer, oazen geri kalır.» demiştir.

Imâmeyn'e göre de. Kadir gecesi ramazanın içindedir; fakat, o gece muayyen f= ta'yin olunmuş = belirli) bir gecedir; ileri geçme­diği gibi, geri de kalmaz. Fethü'i - Kadîr'in İ'tikâf Babı'nda da böyle­dir,

Kölesine : «Sen Kadir Gecesi hürsün,ı> diyen bir kimse, eğer bu sözü ramazan girmeden önce söylemlşse, bu köle ramazan çıkınca azad ölmüş o!ur. Bu sözü, eğer ramazan girdikten bir gece sonra söylemişse, bu köle, gelecek senenin ramazan ayı çıkmadan azad olmuş sayılmaz. Bu durum, İmâm-ı A'zam Ebö Hanîfe (RAVye göredir. Çünkü, ona göre. Kadir Gecesinin, gelmiş bulunan ramazan ayının .geçmiş oian o bir gecesi İle gelecek olan ramazan ayının son gecesi olması caizdir. İmâmeyn'e göre ise, bu köle, gelecek ra­mazanın ilk gecesi geçince azad olmuş olur. Kâfî'de de böyledir.

İVîüîteka'l - Bihâr'da : «Ebû Hanîfe'nin kavli tercih ediür.» denilmiştir. Mi'râcü'd- Dîrâye'de böyledir.

Fetvâ'da buna göredir. Serahsî'nin Muhiyt'inde de böyledir.

Halkın çoğunluğu, sâlih kimselerin kabirlerinin yanında ne­zirde (—adakta) bulunuyorlar. Onun —kabrinin— örtüsünü'kaldıra­rak : «Ey Efendim............ (filan), eğer İsteğim yerine gelirse, ben­den sena......... şu kadar altınvar.» diyorlar. Bu, bil-icmâ bâtıldır.

Ancak-, bu gibi kimseler, eğer: «Ey Aüahım, Sen {hastama - has­talığıma) şifâ verirsen; neşrediyorum ki, (bu) büyük zatların kapıla­rındaki fakirlere ikramda bulunacağım-,.» veya «mescidine örtü ala­cağım..,», «lambasına gaz alacağım...», «bakıcısına paralar verece­ğim...» der veya bunlara benziyen sözlerle adakta bulunursa yâni ne­zir Allah (C.C.) için; nezredilen şeyin faydası da fakirler için olursa —ve bu şeyhin ismi sarf mahallinde zikredilmiş bulunur ve nezredi­len şey hak sahibi olan fakirlere verilirse — bu şekilde nezir (= adak) caiz olur .Ancak, nezredilen şey, fakirlere barcanmadıkça, helâl oİ-maz. İlim sahiplerine, fakirliklerinden dolayı değil de, ilimlerinden dolayı —nezrediîmiş bulunan ve fakirlerin hakkı olan— bu şeyler verilmez.  Nezredilen şeyin, bir kimseye, fakir olduğu için  değil de şeyhh; yanında bulunduğu için verilmesi doğru olmaz. Bu niyyetie para veya benzeri şeyler veren kimselerin — niyyetleri biliniyorsa — verdikleri de alınmaz.

Ona yakınlık kazanmak maksadı ile, evliyanın kabrinin ba­şına kurbanlık götürmek ve benzen şeyler yapmak haramdır. Ancak, sağ olan fakirlere harcamak kasdı ile, bu gibi yerlere, bu gibi şeyler götürülebîlir.

Gerçekten insanlar, bu gibi yanlış yerlere mübteîâ oldular, Bah-rü'r-Râık'ta da böyledir.

Müeâhid: «Ramazan geldi; ramazan gitti.» demeyi kerih görmüş ve şöyle demiştir: «—Kesin olarak— bilmiyorum; ama. Ra­mazan lafzının Allahu TeâSâ'nın isimlerinden olması 'umulur,., Rama­zan ayı geldi demekte bir sakınca yoktur.»

Ramazan geldi.» demenin mekruh olduğu söylenmiştir. İmâm Muhammed (R.A.), Mücâhld'İn — bu— sözünü reddetmiştir. Esahb olan İse, böyle söylemenin, mekruh olmadığıdır. Serahsî'nin Muhıyt'-înde de böyledir. [49]

 

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/5.

[2] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/5.

[3] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/5-6.

[4] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/6-8.

[5] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/8-9.

[6] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/9.

[7] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/9.

[8] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/10.

[9] Çünkü, bu durumdaki kimsenin ramazan orucu tutma mecburiyeti yoktur.

[10] Ramazan-ı Şerif’den sonraki ay.

[11] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/10-15.

[12] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/15-18.

[13] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/18-21.

[14] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/21-24.

[15] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/24.

[16] Allâhümme. leke sıımtü ve bike âmentü ve 'aleyke tevekkelttt ve 'alâ rızgıke eftartü ve savrae'1-ğadi min şehr-i ramazâne neveytü fağfirll mâ kaddemtü ve mâ ahraiiû

[17] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/24.

[18] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/25-27.

[19] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/27.

[20] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/27-30.

[21] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/30.

[22] Câife:  Cavfe  yâni  boşluğa, kadar gicH-n   yara demektir. Câife; göğüs, karın, arka gibi vücûdun muhtelif yerlerinde olabilir.

[23] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/31-40.

[24] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/40-42.

[25] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/42-45.

[26] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/45-46.

[27] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/46.

[28] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/46-47.

[29] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/47.

[30] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/47.

[31] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/48-51.

[32] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/51-58.

[33] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/59.

[34] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/59.

[35] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/59-60.

[36] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/60.

[37] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/60-61.

[38] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/62.

[39] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/63.

[40] Tahrîm Sûresi; âyet: 6 

[41] Fussilet Sûresi: âyet   3

[42] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/63-64.

[43] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/64-66.

[44] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/66-67.

[45] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/67.

[46] Talak bahsine bakınız.

[47] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/67-68.

[48] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/69-71.

[49] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 2/71-77.