Şufa

e-Posta Yazdır PDF

KİTABÜ'Ş-ŞÜFA..

(ŞÜF'A)

1- ŞÜFANIN MÂNÂSI, ŞARTI, SIFATI VE HÜKMÜ..

Şüfanın Tarifi

Şüf'anın Şartları

Şüf'anın Mahiyeti

Şüf'anın Hükmü.

2- ŞÜF'ANIN MERTEBELERİ

3- ŞÜF’A TALEBİ

Şahid Talebi

Mülküyet Talebi:

Mülkiyet Talebinde Bulunmanın Şekli:

4- ŞEFÎ, SATILAN ŞEYİN TAMAMINDA VEYA BİR KISMINDA HAK SAHİBİ OLMASI

5- ŞÜFADA DAVALAŞMA VE HÜKÜM..

6- ŞEFİ'LERİ OLAN BİR YERİN SATILMASI

7- MÜŞTERİNİN, BİR YERDE VE ORAYA BİTİŞİK YERLERDE ŞÜFA BULUNDUĞUNU İNKAR ETMESİ

8- SATİN AIAN ŞAHSIN, ŞÜFA HAKKI BULUNAN BİR YERDE TASARRUFTA BULUNMASI

9- ŞÜF'A HAKKI SABİT OLDUKTAN SONRA, ONU İBTAL EDEN VE ETMEYEN ŞEYLER  

Şüf'a Hakkının Zarurî Olarak İbtâl Olması

10- ŞEFİ, MÜŞTERİ VE SATICI ARASINDAKİ İHTİLAF VE ŞÜF'ADA ŞEHADET 

11- ŞÜF'ADA VEKİL TÂYİN ETMEK; VEKİLİN ŞÜF'AYI TESLİM ETMESİ VE BUNUNLA İLGİLİ MES'ELELER..

12- KÜÇÜK ÇOCUĞUN ŞÜTASI

13- URUZ İLE SATILAN ŞÜFANIN HÜKMÜ..

14- ŞÜF'ADA SATIŞIN FESHİ VE İKÂLESİ UE BUNLARLA İLGİLİ HALLER..

15- EHLİ KÜFRÜN ŞÜF'ASI

16- HASTANIN ŞÜFASI

17- ŞÜF'A İLE İLGİLİ ÇEŞİTLİ MES'ELELER..


KİTABÜ'Ş-ŞÜFA
 
(ŞÜF'A)
 

1- ŞÜFANIN MÂNÂSI, ŞARTI, SIFATI VE HÜKMÜ
 

Şüfanın Tarifi
 

ŞüFa: Satılan veya bir karşılık (= ivaz) şartıyle hîbe edilen bir akan veya akar hükmünde olan bir malı müşteriye mevhûbün lehe (= kendi­sine bağış yapılan şahsa) her kaça mal olmuşsa, o miktara müşteriden veya ona satan şahıstan yahut mevhûbün lehten cebren alıp temellük etmektir. Serahâ'nin MuhıytTnde de böyledir.

Şefi:( = Şüf adar) Satılan veya ivazla hibe edilen akarda şüf a hakkı bulunan yani o akara temellüke yetkisi bulunan kimse.

Meşfû': Satılmakla veya ivaz şartıylejhibe edilmekle kendisine şüf a hakkının tealluk ettiği akar.

Meşnı'un bin: Şebi'in, şüf a hakkına nail olmasına sebep olan mülk. Bir kısmı satılan mülk bir evdeki, satılmayan bir hisse-i şayia gibi... Sa­tılmayan bu hisse sebebiyle, bunun sahibinin, satılan kısma karşı şüf a hakkı vücûde gelir. [1]

 

Şüf'anın Şartları
 

Şüf anın çeşitli şartlan vardır:

1-) Şüf a hakkının sabit olması için, meşfûun bir başkasına, mü-aveza (= malî bir karşılık) akdi ile intikal etmesi şarttır. Bu da satış ve­ya bu mânâda bir şey yapmak demektir. Bunlar olmadan şüf a hakkı vacip olmaz.

Bundan dolayıdır ki, hîbe yapılsa, tasadduk edilse, miras kalsa ve­ya vasıyyet edilse, şüf a gerekmez. Çünkü, şüf a şüf a olmak, kendisinden alınana karşı, mülkiyet edinmektir, müâveda mânâsında da bu yoktur.

Şayet şefi alacaksa; ya kıymetiyle alır veya meccânen alır; önceki­ne yol yoktur; çünkü kendisinden alınan şahıs, onun kıymetine mâlik olmamıştır; ikinci ye de sahip olmamıştır. Çünkü, cebir teberruda caiz değildir; onu almak aslen mümtenidir.

Şayet, ivaz ( = bedel) şartıyla karşılıklı hîbe olur ve teslim —tesellüm yaparlarsa; şüf a vacip olur.

Onlardan birisi teslim alıp, diğeri almasa üc imâmıza göre de şüfa olmaz.

Şayet, bir kimse, akarım bedelsiz hîbe ettikten sonra, kendisine bağış

yapılan zat, o yerden dolayı bedel verse; her iki yerde de şüf a olmaz.

Ne bağış yapılan yerde; ne de ivaz (= karşılık) olarak verilen yerde...

Bedel oları yerin sathında şüf a olur. İster şüfa, ikrar yoluyla

olsun; ister inkâr yoluyla veya susmakla olsun farketmez.

Keza, ikrarla kendinden dolayı anlaşma yapılan evdeki gerekçe, inkâr olursa; şüf a gerekmez.

Lâkin şefi, belge getirmekde, iddia sahibi yerinde olur. Eğer, evin müddeînin olduğuna dair belge getirir veya iddia olana yemin verir, o da yemin etmezse; onun için şüf a hakkı vardır.

Keza sükûttan dolayı kendisinde sulh yapılan evde, şüfa gerekmez. Çünkü şart olmadığından hüküm sabit olmamıştır.

Şek (= Şüphe) ile de şüphe şartın varlığında olursa hüküm sabit olmaz.

Şayet sulh bedeli menfaat veriyorsa, bu durumda sulh yapılan ev­de şüfa yoktur. Sulh, ister ikrar; ister inkârla yapılsın farketmez.

Eğer müddeî evi almak için anlaşma yapıyor ve ona da başka ev veriliyor; sulh da inkârdan ileri geliyorsa; her iki evin diğerindeki şüfa kıymetini bilmek vaciptir.

İkrardan dolayı yapılıyorsa, sulh caiz olmaz ve iki evde de şüfa gerekmez. Çünkü, o müddeînın mülküdür.

2-) Şüf anın şartlarından birisi de, bir mili diğerine bedel (atmıktır. Buna göre: cinayetten dolayı yapılan anlaşma şüf adan hâriçtir ve kısası gerektirir.

Şayet cinayetten dolayı anlaşma yapılmışsa, —kısasın dışında— ken­dinde şüfa hakkı bulunan eve karşı sulh yapılmış olması hâlinde, diyet gerekir. Keza, bir eve karşı, bir köle azâd ederse, şüfa gerekmez.

3-) Şüf anın şartlarından birisi de; satılan mafan akar olması veya o hükümde, o manada obuadır. Eğer başka şey olursa» bi'1-icma onda şuf a hakkı olmaz.

Akar, ister taksimi muhtemel olsun; ister, (hamam, değirmen, ku­yu, kanal, kaynak veya küçük bir ev gibi) taksimi muhtemel olmasın müsavidir.

4-) Şüf anın şartlarından birisi de: Satılan şeyden, satıcının mülkiyet hakkının çıkmanar.

Şayet, hakkı kesilmez ise şüfa yoktur. Satıcının, muhayyerlik şar­tıyla satması gibi.

Satıcıdan muhayyerlik hakkının düştüğü zaman, şüfa vacip olur.

Şayet muhayyerlik müşteride ise, şüfa hakkı gerekir.

Eğer her iki taraf da muhayyer olursa yine şüfa hakkı gerekmez.

Eğer satıcı şüfa sahibini muhayyer bırakmışsa, yine şüfa yoktur.

Şayet şefi* (= şüfa hakkı sahibi olan) izin verirse; satış caiz olur ve ona şüfa hakkı yoktur. Satışı fesh etse de, bu hakkı yoktur. Burda şüfa hakkı olana çâre, —satıcı izin verene kadar veya izin müddeti ge­çene kadar— fesh de etmez izin de vermez. O zaman, ona şüfa hakkı vardır.

Kusur görme muhayyerliği, şüfa hakkına mâni olmaz.

5-) Şüf anın şartlarından birisi de: Satıcının haklanın gitmesidir. Fâsid satışda şüfa gerekmez.

Şayet müşteri fasid satışla aldığı şeyi, sahih satışla satar; şüfa sa­hibi de gelirse; muhayyerdir: isterse, önceki satışla satın alır; isterse, ikinci satışla satın alır.

Eğer ikinci satışla satın alırsa, onun parası mukabiliyle alır.

Şayet önceki satışla alırsa, satılan şeyin teslim alındığı günkü kıy­metiyle satın alır. Çünkü o satış fasid satıştır; mağsûp gibidir.

Bu asla göre, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'m: "Bir kimse, fâsid satışla bir yer satın alıp, üzerine bina yaparsa; onun üzerine şefi hakkı gere­kir." Kavli çıkar.

İmftmeyn'e göre ise, sabit olmaz.

6-) Şüf anın şartlarından biride: Satış vaktinde şüf a »bibinin, süf a al­dığı evde mülkiyelinin bnlnnmandır.

İcarda oturduğu ev için şüf a hakkı yoktur.

âriyyet de böyledir.

Ev satılmadan önce, kendi hakkım satmış olması da böyledir.

Kendi hissesini mescid yapması da böyledir.

7-) ŞüPaın şartlarından biriside: Hakkı inkâr edildiği zaman, mutlaka hüccetinin balonmasıâır. O bey yine, (= senet) şahittir veya diğerinin onu tasdik etmesidir.

Bu hakkın zuhurunun şartıdır; sübûtunun şartı değildir.

Müşterinin şefi'in mülküyet hakkının olduğunu, inkâr etme hakkı yoktur. Bu, İmim Ebû Hanîfe (R.A) ve İmam Muhammed (R.A.)'in kavli­dir. Bu hususta, İmam Ebû Yûsuf (R.A.)'tan da bir rivayet vardır.

8-) Şü'anm şartlarından birisi de: Mesfâa olacak evin, satış zamanı, şufa sahftmiı ntiUti otauaıa»kr. Şayet öyle olursa, şuf a icab eylemez.

9-) Şüf'anın şartlarından birisi de: Safa sahibinin satışa veya hükmüne rızasının bunuıaBaaar. ister, sarahaten; isterse delâleten olsun...Şayet sa­tışa veya hükmüne sfarahaten veya dalâleten razı olursa; şöyleki: Ev sa­hibi, evin satışına bir vekil tayin eder; o da evi satarsa şüf'a hakkı olmaz.

Müdârib de böyledir. Müdârip, müdârebe malını satar; halbuki, mal sahibi onun için başka bir eve şefi olursa; ev sahibine, şüf'a hakkı yoktur, ister evde fazlalık olsun, isterse olmasın farkı yoktur.

Şüf a sahibinin müslüman olması, şüf ânın vücûp şartlarından değildir.

İki zimmî arasında da şüf a hakkı geçerlidir. Müslümana karşı, bir zimmînin de şüf'a hakkı vardır. Keza şüf ada erkek olmak kadın olmak, hür olmak, akıllı olmak, bulûğa erişmiş olmak ve adalet sahibi olmak şart değildir.

İzinli köle, mükâtep, bir kısmı azad edilmiş köle, kadınlar, çocuk­lar, deliler zulüm ehli olanlara da şüf a hakkı vardır.

Şabî için veya onun malında tasarruf hakkı bulunan velisi, babası, vasisi, babasının babası, vasisi, (hâkim veya hakimin tayin eylediği va-sî) için de şüf a hakkı vardır. Bedâi'de de böyledir. [2]

 

Şüf'anın Mahiyeti
 

Şüfanın sıfatı: Şefi'in, şartsız olarak, müşteriden önce o yeri gör­me muhayyerliği ile reddetmek üzere, —almasıdır.

Bu şart müşteri için olmaz.

Müşteri için olan diğer şartlar şefi, içinde geçerlidir. Hizânetü'l-Müftin'de de böyledir. [3]

 

Şüf'anın Hükmü
 

Şüfanın hükmüne gelince; sebebi tahakkuk ettiği vakit, şüf ayı istemesi; isteğini te'kid etmesi; rıza ve hüküm sebebiyle, mülküyetin sâbit olmasıdır. Nihâye'de de böyledir.

Âlimlerimiz şöyle buyurmuşlardır:

Menkûl (= taşınır) mallarda şüf a gerekmez. Şüf a ancak akarlar­da gerekir ve maksud olan odur.

Ev, bağ, bahçe, arazi gibi...

Arazide mülküyetine sahib olmak ve yanyana bulunmak da şarttır.

Şayet, yanında beytü'1-mâle âit arazi bulunur ve imam, onu insan­lara zirâat için vermiş olursa; oranın çukur yerine toprak taşır, doldu­rurlar ve oraya sahip olurlarsa onların olur. Şayet o yer satılsa, satışı bâtıl olur. Eğer yapılan iş belli ise, satışı caiz olur. Fakat, şüf'a hakkı olmaz.

Hatta vakıf evinin yanında bir ev satılsa, vâkıfa şüf a hakkı yok­tur. Mütevelli de şüf a olamaz. Ebû'l- Leyı'in Fetvilan'nda da böyledir.

Keza, bu ev, bir adama vakfedilmiş ise, kendisine vakfedilen şahsa da, —bu vakıf sebebiyle— şüf'a yoktur. Muhıyt'te de böyledir.

Vakıf arazisinde evi olana da şüf'a hakkı yoktur.

Eğer tamir edip satarsa; komşusuna şüf'a yoktur. Sîrâciyye'de de böyledir.

Tecrîd'de şöyle zikredilmiştir.

—Vakıf gibi— satışı caiz olmayan akardan da şüf a yoktur.

Bir adam, bir ev satın alıp, onu da, yanındaki ev satılana kadar teslim almasa; onun için şüf'a hakkı vardır. Serahs'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Kadına mehir olan ev veya icar içinde şüf'a yoktur. Azad karşılığı da şüf'a yoktur. Tebyîn'de de böyledir.

Bir adam, bir kadını, mehr-i müsemmasız nikahladıktan sonra, ona, bir evi mehr-i misil sebebiyle satsa; şüf'a gerekir.

Şayet eve karşı nikâhlar veya mehr-i müsemmâlı nikahlarsa; sonra da kadın, evi alırsa; ona, şüf'a yoktur. Hızânelü'l- Müftîn'de de böyledir.

Mehr-i müsemma ile nikahlayıp, sonra da ona satarsa; şefi için, şüf'a gerekir.

Keza, kadını mehirsiz nikâhlar; hâkim de ona mehir yazar; son­ra da ona, yazılan o evi satarsa, şefi'e şüf a gerekir. Muhiyt'te de böyledir.

Bir kimse, bir kadını, —o kadın, sonradan kendisine, bin dirhe­me geri vermek üzere, bir eve karşılık nikahlarsa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, o evden dolayı bir şüf'a yoktur.

İmâmeyn'e göre ise bin dirhemin hissesine şüf'a vardır.

Keza kadım tekrar kocasına vermek üzere, bir dirhem mal karşılığı boşarsa, bu hüküm, öncekine muhaliftir Serahsî'nin Mahıyü'nde de böyledir.

Kasden öldürülen bir adam için, kan sahibi, "bin dirheme geri vermek üzere," bir eve karşılık anlaşma yaparsa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, o eve şüf'a yoktur.

İmâmeyn'e göre ise, bin dirhemin onbirde birini alır.

Bir kimse, birisini kasden, diğerini hatâen yardığı başlar için bir ev karşılığında anlaşma yaparsa, ona şüf'a yoktur. Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir. İmâmeyn'e göre ise, şefi, onun yarısını, beşyüz dirheme alır. Zira, hata ile olan baş yarmak, beşyüz dirhemi gerektirir. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, bir kadım, mehirsiz nikâhlar ve ona, mehir olarak bir ev hükmedilir veya: "Ben, o evi, sana mehir kıldım." yahut "Şu evi, sana mehir verdim." derse; o evde, şefi için şüf'a hakkı yoktur. Zabiriy-ye'de de böyledir.

Bir adam, mehir söylemeden bir kadın nukâhladıktan sonra, ona bir ev verirse; bunda iki durum vardır: Eğer kocası: "Onu, sana mehir verdim. Onda şüf'a yoktur." derse; şüf a yoktur.

Şayet: "Onu, sana mehir verdim, onda şüf'a vardır." derse; var­dır. Zehıyre'de de böyledir.

Bir adam küçük bir kızını, bir eve karşılık olarak evlendirdiğin­de; şefi'de şüf'a ister; baba da kızı ona belirli bir mehirle veya evin kıy­meti ile verirse; işte bu satış olur ve şefi'in onda şüf'a hıkkı vardır.

Keza, kız, büyük olsa ve onu teslim etse; işte bu da bir satıştır ve şefi için onda şüf'a hakkı vardır.

Bir eve karşı, bir nefsin kefaleti olsa; onda şüf'a yoktur. îster o nefis, kısas kefili olsun; ister had, ister mal kefili olusun; bunların ta­mamında sulh bâtıldır.

"Sen, onu, evin yerine teslim aldın mı?" derse; o takdirde sulh bâtıldır. Mebsût'ta da böyledir.

Karşılıksız bağışı caiz olmayan bir kimse (oğlunun malında ba­bası gibi; mükâtep gibi, ticâret ehli köle gibi...) karşılıklı verse; bu sa­hih olmaz. İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu durumda şüf'a gerekmez.

İmâmeyn'e göre, hîbe sahih olur ve şüf'a gerekir.

Bir adam, "bin dirhem vermesi şartıyla" evini bir başkasına ba­ğışlamak üzere birine bağışlarsa; onda —karşılıklı teslim-tesellüm etmedikçe— şefi'in şüf'ası yoktur.

Bir adam, diğerine: "Filan adama, bin dirheme satmak üzere, evimi vasiyet eyledim." der ve vasiyet eden şahıs ölür; kendisine vasiyet edilen şahıs da: "Kabul ettim." derse; şefî'a şüf a gerekir.

Şayet: "Bin dirhem karşılığı, onu vasiyyet eyledim." der; hîbe-ye de mübaşeret etmezse (Yâni bağış olarak vermezse) hükümde müsavidir.

Eğer söylenilen yeri, karşılık şartıyla verir; karşılıklı da teslim te­sellüm yaparlarsa, işte bu caiz olmaz. Bize göre, bunda şûra da olmaz.

Borcundan vaz geçmesine karşılık, evini hîbe eder ve ona da bir isim koymaz, teslim de alırsa; şefi* gibi olur ve onda şüf a olur.

Keza, İbra şartıyla, onun o evde yaptığı iddiaya karşılık olarak ba­ğış yaparak onu da teslim alırsa; aynısı olur. istihkak da, şüf a da mey­dana gelir. Mebıöt'ta da böyledir.

Bir adam, bin dirheme bir câriye satın alır ve onun ikrar veya inkâr eylediği kusura karşılık, bir ev ile anlaşma yaparlarsa; onun için de şüf'a vardır Ctam'l-Kebîr'de de böyledir.

Kusuruna karşılık bir evle anlaşma yapsalar, teslim aldıktan son­ra, söz anlaşma yapanın sözüdür. Talarhaniyye'de de böyledir.

Bir adamın, diğerinde alacağı olduğunda, borçlu ikrar veya inkâr eder ve bu alacağa karşılık bir ev vermek Üzere anlaşma yaparlar; veya ondan bir ev satın alıp, onu alırsa; onda, şefi için, şüf a hakkı vardır.

Şayet, alacaklı ve şefi borcun cinsinde ihtilaf ederlerse; bu müşteri île şefi'in parasındaki ihtilafları gibidir. Bu durumda üzerinde hak ola­nın sözüne iltifat edilmez Mebrft'ta da böyledir.

Üç kişinin ortaklaşa bir evi bulunduğunda, başka bir adam da­ha gelerek, "o evde, kendisinin de hakkı olduğunu" iddia eder; o or­taklardan birisi de iddiacı ile bir mal karşılığında anlaşma yaparlar; di­ğer iki ortakda şüf'a hakkı isterler ve iddia, ortakların ikrarı üzerine yapılmış olursa (şöyleki: ortaklar, iddia edenin iddiasım kabul eylemiş­ler, onlardan birisi de, o iddiacı ile anlaşmayı husûsi olarak yapmışsa) otakdirde, ortakların şüf a hakkı vardır.

Şayet sulh, ortakların inkârı üzerine yapılmış ise, o takdirde şüf a yoktur.

Eğer anlaşma, iddiacının iddiası üzerine yapılmış; ortaklardan iki­si inkâr eylemişler ve "onun hakkı yoktur." demişler; bu durumda hâ­kim de sulh yapan ortaktan müddeinin iddiasına karşılık olarak beyyine istemiş; o da beyyine ibraz etmişse; beyyinesi kabul edilir. Çünkü, satıcının mülkiyeti, müşteriye sabit olmuştur; Satış sabit olunca ve bey­yine kabul edilince, diğer ortakların da ikrarı sabit olmuş gibi olur. O

zaman, şüf'a olur.

Keza, adam bir evi iddia eder ve da'valı, başka bir eve karşılık, sulh yaparsa, kendisinde sulh yapılan evde, şefi için şüf a olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, alacak veya emânet, yahut hatâen yaralama iddia et­tiğinde, bir ev veya bir duvar karşılığında anlaşma yaparlarsa, şefi için, onda şüf'a hakkı vardır.

Vasiyetle içinde oturulan bir ev veya yanında duran bir köle olu­nursa; onda şûf a yoktur.

Bir adam, diğerine karşı bir mal iddiasında bulunur (duvarının üzerine ağaç koyma gibi...) Üzerinden de zaman geçerse; bu caiz olur. Buna şüf'a olmaz.

MüEtekâ'da, İmâm Matsanamed (R.A.)'in şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: Bir adam, bir ev satın alıp, şefi için de, üç gün muhayyer­lik şartı koşsa; şayet şefi: "Şüf a hakkını almak üzere, satışı geçerli kı­larım." derse; onun, şüf'a hakkı vardır. Eğer bir şey söylemez ise, şüf'a hakkı yoktur. Tatarhaniyye'de de böyledir.

Bir kimse şefi için, şüf a tazmin etmek üzere, evini sattığında, şefi'de hazır olur ve satıcı tazminatı öderse; satış caiz olur. Şayet müş­teri, evi, şefi'e, şüf ayı kendi vermek üzere satın alır şefi'de hazır bulu­nur ve vereceğini verirse,satış caiz olur. Artık şüf'a kalmaz. Tahm Şer-hı'nde de böyledir.                                                                        

Müşterinin devamlı muhayyer olması hâlinde, şefi için, şüf'a hakkı olmaz.

Eğer, müşteri muhayyerliği ibtal eder; üç gün sonra da satış icabe-derse, şüf a vacip olur. İmâmeyn'e göre, üç günden sonra da şüf'a gere­kir. Mebsût'ta da böyledir.

Şayet müşteri, kendi nefsi için bir aylık veya benzeri bir muhay­yerlik korsa; İmam Ebû Hanife (R.A.)'ye göre şüf'a yoktur.

Eğer muhayyerliği ibtaledip, bozarsa; üç gün geçmeden önce, satış sıhhata kavuşur. Şefi'e de şüf a vacip, olur. Mnhıyf te de böyledir.

Fetâvâyi Attabiyye'de şöyle zikredilmiştir:

Bir kimse, üç günlük muhayyerlikle satar; sonra da muhayyerliği üç gün daha uzatılırsa; şefi\şüf a hakkını,isterse önceki üç gün bitince alır. Onu başka bir komşuya reddeylese, diğer komşu da sûfasını alır. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Belirli bir köle karşılığında, bir ev satıldığında, iki tarafda mu­hayyerliği şart koşarlar ve şart satıcı tarafından olursa; şefi için, —satış tamam olmadıkça— şüfa yoktur. Muhayyerlik ister, evde olsun; ister­se kölede olsun, farketmez. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, bir köle karşılığında, bir ev satın alır ve bu müşteri, ev için üç gün muhayyer olursa; şefi için, Şüfa hakkı vardır.

Eğer, onu müşteriden alırsa, ona satması icabeder. Ev, müşteriye teslim edilince, muhayyerlikte ibtâl olur.

Eğer satıcı razı olmaz ise, köleyi alıp, kıymetini verir, O takdirde, şefi'in şüfa hakkı olmaz.

Eğer ev, satıcının elinde ise, o takdirde şefi kölenin kıymetini on­dan alıp, müşteriye teslim eder.

Şayet ,ev, müşterinin elinde olur; köle de satıcının yanında zayi ol­duktan sonra, satış bozulmuş ve müşteri, evi geri vermiş olursa; o tak­dirde şefi kölenin bedelini alır, Mesbût'ta da böyledir.

Eğer muhayyerlik, evi satanda olur ve satılan evin yanındaki ev de satılmış bulunursa; önceki satıcı için şüfa hakkı vardır. Eğer, onu alırsa; o ev kendinin olur. Önceki satışı, nakz yaparlar. Mubıyl'te de böyledir.

Şayet muhayyerlik, müşteride olur ve satın aldığı o evin bitişi­ğindeki ev de satılmış bulunursa; bu müşteri için şüfa hakkı vardır. O şüf ayı alınca, o da, önceki satım da caiz olur.

Eğer şefi gelir ve önceki evi, şüf ası sebebiyle kendisi alırsa; ikinci için artık bir yol kalmaz. Çünkü, onu mülk edinmiştir. Akid zamanından diğer komşunun evine sahip olmuştur. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, görmediği bir evi satın aldıktan sonra, onun yanında olan ev de satılsa ve ondan şüfa olsa; muhayyerlik bozulmaz. Çünkü, şüfa alması, rızâsına delâlettir. Delâleten rızâ ile de görme muhayyerli­ği bozulmaz. Serahsî'nin Muhıyn'nde de böyle Ar.

Bir akara ortak olanlar, onu aralarında taksim ettiklerinde, on­ların taksimi sebebiyle, komşularına şüfa hakkı yoktur.

Bü taksim, ister hâkim tarafından yapılsın; isterse kendi arala­rında yapılsın; farketmez. Nihâye'de de böyledir.

Fâsid satışta şüfa yoktur.

Bu durumda müşteri, ister alma hakkına sahip olsun, isterse olma­sın ve ister teslim alsın, isterse almasın müsavidir.

Bu» satış Önceden fâsid olduğu zaman böyledir. Fakat, önce satış sahih olursa; şüfa hakkı vardır.  ,

Görmüyormusun ki: Bir hiristiyan, diğer bir hiristiyandan içki evi satın aldığında; karşılıklı teslim tesellüm yapmadan önce de ikisi de müs-lüman olsalar veya birisi müslüman olsa, —içki evini teslim alsın veya almasın— artık o satış, şefi için şüfa hakkım kaldırıyor.

Müşterinin satın alışı fasid olunca, onu fasid olarak alıp, mülk edin-se; yanındaki ev satılırsa, onun için şüfa oluyor. Eğer ikinci evi satın alamaz ise, fesad hükmüyle artık şüfa geçmiş oluyor. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet fâsid satışla satın alan şahıs, yanındaki ev satılana kadar, onu teslim almazsa; satıcı, ondan şüfa hakkını alır. Çünkü o, onun mül­küdür. Sonra da satıcı satın alan şahsa, evi şüfa hükmünden önce, tes­lim ederse; bu durumda, şüfa bâtıl (= geçersiz) olur. Artık onda, satın alan şahsında şüfa hakkı yoktur. Çünkü o ev, önceki satıştan soma satılmıştır. Mebsût'ta da böyledir.

Bir kimse, fâsid satışla bir ev satarsa; o evde şüfa hakkı yoktur. Fakat teslim etmeden önce olursa, müstesnadır. Teslimden sonra oiur; fesh ihtimalide bulunursa, içine ev yapınca, satıcının hakkı kesilir; geri alamaz, müşteriye, onun kıymetini vermesi gerekir. O takdirde İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, şüf a hakkı olur.

İmâmeyn'e göre satıcının geri aîma hakkı kesilmez ve önada şüf a yoktur. Şefi, müşteriye "o binayı yıkmasını" söyler. Şayet müşteri, mes-cid yapmışsa, hüküm buna muhaliftir, Bi'1-icma; "Bu durumda hakkı kesilmiştir." denilmiştir. Kâfi'de de böyledir.

Bir adam, yüz ölçek buğdaya bir yeri teslim ederse; bu durumda .. şefi'in şüf a hakkı vardır.

Şayet, teslim etmemiş olur ve birbirinden alırlarsa; selem de, şüf a da bâtıl olur. Çünkü, alım-satun fesholmuştur.

Teslim edip, ayrılıktan sonra nakzeyleseler'( = bozsalar) artık şüf a vardır. Çünkü, şefi'in hakkında fesh yoktur. Bilakis yeniden satım ya­par Gmye*de de böyledir,

Bir adama, bir ev vasiyet edilir; o da bu durumu bilmez ve ya­nındaki ev de satıldıktan sonra, o şahıs vasiyeti kabul ederse; ona şüf a yoktur. Şayet vasiyeti bilmeden ölür ve bitişikteki ev bundan sonra sa­tılır; vârisler ise şüf a hakkını isterlerse; onların hakkı olur. Onun ölü­mü kabul etmesi demektir. Fetâvâyi Kiîbrâ'da da böyledir.

Bir adam, evinin gelirini birisine; mülkiyetini de bir başkasına vasiyet eder; o evin yanındaki evde satılırsa; onun şüf ası, evin mülkü-yeti vasiyet edilen şahsa aittir. Serahs'nm Mumytı'nde de böyledir.

Bir adam, iki kat olan evinin alt katım birine, üst katım da baş­ka birine'sattığında; alt katı alan, onu satacak olursa, üst katın sahibi, ona şefi'dir.

Şayet üst kat satılırsa, alt katın sahibi de, —eğer üst katın yolu, aît kattan gidiyorsa, yol ortağı oldukları için ona şefi olur.

Eğer üst katın yolu, sokağa çıkıyorsa; şüf a hakkı onun yakınında olanındar.

Şayet üst katın sahibi, alt katı şüf a sebebiyle olmaz ve süt kat yı­kılırsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebâ Yûsnf (R.A).'a göre, şüf a kalkar. (= batıl olur.)

İmâm Muhammet! (R.A.)'e göre ise, şüf a bâtıl olmaz.

Şayet, alt kat satılacak olur; üst kat da yıkılmış bulunursa; İmâm Ebû Yûso (R.A.)'ün kıyasında, üst kat sahibine şüf a hakkı yoktur. Çünkü onun hakkı, ev sebebiyle idi.

İmim Mahammed (R.A.)'e göre ise onun şüf a hakkı vardır. Bu da binanın, kendisi sebebiyle değil, kararı sebebiyledir. Üst kat sahibinin, karar hakkı bakidir. Zehıyra'de de böyledir.

tki katlı binanın, aît katı birinin, üst katı başka birinin olduğun­da; yanlarında bulunan ev satılırsa; şüfa'sı her ikisine aittir.

Şayet, o ev şüf a hakkını almadan yıkılırsa; şüf a hakkı alî kat sa­hibinin olur.

Bu İmim Ebû Yâsâf (R.A.)'a göre böyledir. Şüf a hakkı yerinde dur­duğu için, üst kat sahibine bir şey yoktur; hakkı kalmamıştır.

İmâm Muhımmed (R.A.) ise: "Şüf a ikisinindir. Çünkü olduğu gibi Üst kat sahibinin de hakkı durmaktadır. Şayet, alt kat sahibi, oraya ye-ftiden ev yapsa, üst kat sahibi de, onun üstüne yapar. Eğer, alt kat sahi­bi, alt katı yapınca; üstüne de yapmak istese, ona —onun eski sahibi­nin hakkını verip, rızasını almadıkça— mani olunur.'* buyurmuştur.

İki kişi, bir ev satın aldıklarında, onlardan birisi» o evin şefî'ı olursa; Şüf a sahibine bir şey yoktur; zira, yabancıya satış kabul olun­maz; ancak şefî'in rteâsı ile kabul edilr. Bu durumda-da o razı olmuş demektir. Fetârâyi Kitâhftı'da da böyledir.

Bir adam, belirli bir müddetle, evini icara verdikten sonra, o müd­det geçmeden, evi satarsa; bu durumda müste'cır, şefi sayılır ve satış icâre müddeti bitene kadar bekletilir.

Şayet müsîe'cir izin verirse, hakkı geçerli olur. Onun şefi olması, sebebinin mevcudiyetiindendir. Eğer satışa râzi olmaz, fakat, şüf a is­terse, icâre bâtıl olur. Semhtf'nin Muhıyb'nde de böyledir.

Bîr adam, ekilmiş bir yeri satın alır ve o yerin bitkisi yetişip ha-sad edildikten sonra, o yerin şefi'i gelerek, o yerden hissesini alırsa; his­sesi kadar yerin, mahsûlünü de talep eder. Muhiyt'te de böyledir.

Bir adam, bir hurma ağacını sökmek için satın alırsa; onda şüf a hakkı olmaz.

Eğer yerini satın almak isterse, onda şüfa hakkı vardır.

Keza bir adam, ziraat veya yaş bir şeyi kurutmak için yahut top­lamak için satın alırsa; onda şüf a hakkı yoktur.

YerHle birlikte satın alırsa, şüfa hakkı vardır.

Istihsânda böyledir.

Kıyâsda da ziraatta şüfa yoktur.

Bir adarn, içinde yeni dikilmiş küçük fideli bir yeri satın alıp; o ağaçlar büyüseler ve meyve verseler veya içinde ekin bulunsa ve o Ke­mâle erişse; onun şefi'i varsa, tamamının parasını vererek alabilir. Meb-sût'ta da böyledir.

Bir adam, sökmek (yıkmak) için bir bina satın aldığında, şefi'in onda şüfa hakkı yoktur. Aslım satın alırsa, o zaman şüfa hakkı var­dır. Zehıyre'de de böyledir.

Bir adam, satanın hissesi olan, yarı hisseyi satın aldığında, şüfa yoktur.

Şayet binanın tamamı bir adamın olur ve o yarısını satarsa; yine şüfa yoktur. Mebsât'ta da böyledir.

Bir adam, sökmek üzre hurmalık satın alıp; sonra da oranın mül­kiyetini alarak ağaçları sökmese; o ağaçlarda kimsenin şüfa hakkı yoktur.

Önce meyvesini, sonra da yerini satın almışı hâlinde diğer meyve­ler de böyledir. Ancak.şefTin yerinde, Şüfa hakkı olur. Mebsât'ta da böyledir.

Bir adam, içinde su değirmem bulunan, kanalı ve eşyaları olan bir ev satın aldığında, serisinin onların tamamına şüf ası vardır. Çünkü onların tamamı değirmene tâbidir. Buna binaen bir adam, bir hamam satın aldığında; onun şefi'ının, hamama âit ne varsa, onların cümlesin-de şüfa hakk. vard:r. Zthîriyye'de de böyledir.

Bir adam, içinde kamış ve balıklar bulunan ve balıkları avlamadan yakalanacak gibi olan bir göl satın alırsa; şefi'si göl ve kamışların şüf-asını alır; balıkların şüf ası yoktur.

Bir adam, bir pınar veya kanal yahut bir kuyuyu mülkiyeti ile birlikte satın alırsa; o zaman, şefTsinin şüf ası vardır.

Bir kimse, bir tuz mahallini satın alsa şefî'inin şüf ası vardır. An­cak» ordan götürdüğü tuzda, şüfa hakkı yoktur. Mebsût'ta da böyledir.

Tefrîd'de şöyle zikredilmiştir.

Şefi, binaya dahil olan —tuvalet ve emsali— şeylerin süf asını alır. Gölgeliğine gelince, eğer kapısı içerden açılıyorsa, İmâm ey n'e göre, o da eve dahildir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu husus tafsilat ister: Satılana ait olan her şey şüf aya dahildir. Ona âit olmayan için ise, şüfa yoktur. Meyve, ağaç, ziraat şartsız olarak şüf aya dâhil değildir.

Kıyâsa göre; söylenmese bile, meyve şüf aya dâhilder. Tatarhâniy-ye'de de böyledir.

Bir adam, şefi'i hazırda olmayan bir bağ satın alır; ağaçlar mey­vesini verir; müşteride onları yedikten sonra; şefi gelip, bağı, şüf ası se­bebiyle kendisi alırsa; eğer ağaçları müşterinin teslim aldığı zaman mey­veleri çok küçük ve kendiliğinden düşmeyecek bir durumda idilerse, bir şey gerekmez. Eğer satın aldığı zaman, meyveler olgunlaşmış idiyseler, müşterinin satın aldığı günkü kıymetine itibar edilir. Zehıyre'de de böyledir.

Müşterinin satın aldığı yerin mezruatında bir kıymet bulunmaz ve sonra yetişip hasad edilir; sonra da şefi gelip o yeri alırsa; o mahsûl sebebiyle bir şey noksanlandıramaz. Seraba'nın Muhıytı'nde de böyledir.

Bir mükâtep, bir ev satın alır; satış yaptığına da efendisi şefi olur­sa; onun şüfa hakkı vardır. Mükâtep, ister borçlu olsun; isterse olma­sın, fark etmez. Bedâi'de de böyledir.

Efendi bir ev sattığında; mükâtebi de ona şefi olsa; onun da Şüfa hakkı vardır. Tstarfaaıiyye'de de böyledir. [4]

 

2- ŞÜF'ANIN MERTEBELERİ
 

Şüfâ sebebleri, biraraya gelirse tertibe riâyet edilir. En kuvvetli olanı öne geçer.

Birbirine karışmış olan şeyde, ortak en öne geçer.

Eğer ortağına teslim ederse, malı karışmış olana şüf a gerekir. Ma­lı karışmış olan iki ortak bir araya geldiği zaman önce ehas, sonra eam olan tadim edilir.

Şayet malı karışmış olan teslim ederse, şüf a komşu içindir.

Bu, zâhirü*r-rivâyenin cevâbıdır.

Sahih olan da budur. Çünkü, bu üçten her biri, istihkak için salah sebebidir. Ancak, onlardan ba'zılan, bazılarının üzerine tesirlerinin kuv­vetleri bakımından tercih edilirler.

Bir nehirden, bir kanal ayrılır, onun altında da araziler, bostan­lar, bağ ve bahçeler bulunur ve oradan bir yer, bir bostan satılır ve satı­lan yer de, o kanalı kazanların cemaatından olursa, o kanalın ehli, bü­yük kanalın ehlinden, -sulamakta müsavi olsalar bile- şüf a yönünden daha lâyıktırlar. Bedâi'de de böyledir.

Büyük bir yolun etrafından ayrılmış yerlerde, evldr bulunur ve onlardan birisi satılırsa, etrafdaki evlerin hepsi de ona şefı'dirler. Şeyhu'l-İmâm Abdü'l-vâhîd el-Şeybânî, şöyle buyurmuştur.

Bu, etraf dört kûşv olursa böyledir. Şayet müdevver (yuvarlak, da­irevî) ise şüf'a, o eve en yakın olanındır. Zshiriyye'de de böyledir.

Çıkmaz bir sokakta, bir kişinin bir evi; bir de iki kişinin evi; bir de bir topluluğun evi bulunduğunda; iki ortaktan birisi, hissesini satarsa; şüf'a iik önce, onun ortağmındır. O teslim ederse; tek başına ev sa­hibi olanındır; onlar da teslim ederse; topluluğundur; onlar da teslim ' ederse;   -arka   kapısı,   diğer   sokağa   açılıyorsa-   mülâsık   olan komşusunu ndur.

Çıkmaz bir sokakta bulunan ve iki kişinin ortak olduğu bir so­kakta iki ortak arasında olan bir ev, onu evdeki hissesini, bu ortaklar­dan birisi bir başka adama satarsa; onun şüf ası, -en önce-, ortağmındır.

O, hakkım teslim ederse; ortak duvar sahibinindir. O da teslim ederse, bütün sokak halkınındir. Onlar da teslim ederlerse,  kapısı arka sokağa açılan yerdeki komşusunundur.

Hassâf'in,  Edebü'1-Ksdî isimli  kitabında  şöyle zikredilmiştir.  -Yukarıdaki mes'elede, şüf'a hakkı- sonra da yoldaki ortağının -yer or­tağı olmayan ve aralarındaki duvarın altında olan- komşusunundur.

Bunun şekli: Aralarında taksim edilmemiş bir yer bulunan iki kişi­den birisi, o yerin ortasına bir duvar çeker ve bundan sonra taksim eder­lerse; o duvar ve duvarın altında kalan yere ortak olurlar.

Bu, komşu satılan ba'zı şeye ortak olduğu zaman böyledir.

Fakat o yeri taksim ederler ve her ikisi de bir şeyler vererek ortası­na bir duvar çektirirse; her birisi, o yerin sahibine komşu; o duvara da ortak olurlar. Binanın dışında şüf'a kalmaz. Kudûrî, şöyle buyurmuştur:

Duvarın altına ortak olan şahıs, bütün satılanda en haklı olan şüf'a sahibi olur. İmâm Muhammet! (R.A.)'e göre ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'tan gelen bir rivayete göre, bu şahıs, bütün satılanlarda, komşularına göre öne geçer. Zemyre'de de böyledir.

İmâm Kerbî şöyle buyurmuştur. Esas olan rivayetler, Ebâ Yû-suf(R.A.)'un rivayetleridir. Karışık mallardaki ortak, şüf aya ev bakıy-yesinde komşudan daha evlâdır.

İmâm Muhammed (R.A.) ise: "Bu gibi mes'elelerde, duvarda ortak olan şahıs daha evlâdır. Çünkü iki kişi, bir duvara ortak bulunduğu za­man, onlardan herbiri, onun taşında, toprağında, ağacında, altında, üs­tünde ortaklardır." buyurmuştur.

Duvara ortak olundukları bilinmiyor; üzerindeki ağaca ortak oldukları ise biliniyor ve o iki evden birisi satılıyor bu durumda onlardan birisi "duvara ortak olduğuna dair" beyyine getirirse; işte o, şüfa ya, komşusundan daha layıktır. Çünkü ortaktır. Şayet beyyinesi yoksa, ona, "komşudan daha layıktır." diyemeyiz, tmâmın "daha layıktır." sözü, yalnız duvara âit değil, tamamına aittir. Bunun zahirine ıtlak iktiza eder. Bedâi'de de böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.), şöyle buyurmuştur:

Ortağın şüf ayı teslim ettiği her yerde, şüf a hakkı -komşu satışı duyarsa- komşuya âit olur buyurmuştur.

Fakat istemeyip, ortak olana bırakırsa -yâni ortağına terk ederse-artık, ona şüf a hakkı yoktur. Muhıyt'te de böyledir.

Büyük bir yerin içinde, parmaklıklarla etrafı çevrilmiş yerler bu­lunduğunda, o yerin sahibi, bir maksure veya belirli bir yerini yahut bir evini satacak olursa; evin komşusu, onun şefîidir.Çünkü satılan o yer, evin cümlesindendir. Evin komşusu, satılanın şefi'idir. O şüf a hakkım teslim ederse, diğer komşuya şüf a yoktur. Çünkü satılan yer, tek mülk olarak maksûddur; O yerden ayrılmış bir parçadır. Serahâ'nin Muhiti­nde de böyledir.

Bir evin alt katı ikipkişinin, üst katı ise, bir kişinin olduğunda, alt katta hissesi bulunanlardan birisi, hissesini satacak olursa; alt katın ortağı, onun şefi'idir; üst katın ortağı da üst katın şefi'idir. Üst katın ortağı, alt kata şefi değildir. Çünkü,, alt kattaki, üst katta olana kom­şudur.. Ortak hakkı daha evlâdır.

Evi üst katta olanın yolu, başka birinin yerinden geçerse; üst ka­tı satan şahıs, onu yoluyla birlikte satmış olur.

îstihsânda: "Alt katta olanın şüf ası vardır." denilmiştir.

Şayet o üst katın yolu, bir başkasının yerinden geçiyor ve üst katı da satılıyor ise, yol, yerinden geçen şahıs, şüf ada daha evlâdır. Bedâi'­de .de ! böyledir,

Öir yer, iki kişinin olur; onun ortasında da, birinin duvarı bulu-nar ve duvarı bulunan şahıs kendi yerini satacak olursa; o yere ortak olan şahıs, şüf ada haklıdır. Duvara ortak olan daha evladır.

Keza, iki adamın bir arsası (yeri) olur; her ikisinin ortasında da birinin kuyusu bulunur ve kuyu sahibi, hissesini satacak olursa; onun or­tağı, onun şefidir. Çünkü o, kuyunun yerinin komşusudur. Nihâye'de de böyledir.

Bir yer, üç kişinin olur; yolu ve kuyusu da müşterek olur ve bu yerin sahihlerinden birisi, hissesinin tamamım satacak olursa; ona, ye­rinin daha çoğu yakın olan ortak şefi'dir; öncelik onundur. Mebsût'ta da böyledir.

Yol sahibi, su yolu sahibinden daha elyaktır.

Bunun şekli şudur: Bir adamın yeri satılacak, o yerden de bir ada­mın yolu, diğer adamın da su yolu geçiyor; yol sahibi şüf a hakkına, su yolu sahibinden daha haklıdır. Muhıyt'te de böyledir.

Bir arsada, üç ev bulunur, birisi o arsanın Önünde, ikincisi ya­nında ve üçüncüsü de ikincinin yanında bulunur; onların hepsi de bir adamın olur ve onlardan birisini satacak olursa; evlerin yollarının o yer­den geçmekte olması hâlinde, o evin şüf ası, -yol ortaklığı cihetinden-diğer iki eve âit olur.

Eğer evlerin kapıları sokağa açılıyorlar ve arsadan geçmiyorlarsa; ortadaki evi satacak olması hâlinde, şüf a hem yukardaki, hem de aşa­ğıdaki eve aittir.

Eğer yukardaki evi satacaksa; onun şüf ası ortadaki evindir.

Şayet aşağıdaki evi satacaksa, onun şüf ası da ortadaki evindir; di­ğerinin değildir. 

Bir arsada, üç ev bulunup, her birinin sahibi başka başka kimse­ler olurlar ve onlardan birisi, evini satacak olursa; eğer yolları bir yer­den geçiyorsa, geride kalan iki ev de ona şefi' olur.

Şayet evlerin kapıları ana yola açılmakta olursa; ortadaki evin sa­tılıyor olması hâlinde, hem yukardaki, hem de aşağıdaki ev, şüf ada aynıdır.

Eğer yukarıdaki ev satılıyorsa; şüf aya ortadaki daha haklıdır.

Şayet aşağıdaki satılıyorsa yine ortadaki şüfaya daha haklıdır. Hızânçtii'l-MaftıVde de böyledir.

Bir arsada Üç kapı bulunur; her birinin de bir sahası olur; o saha da üç kişinin; kapular ise iki kişinin olur; ve kapı ortağının birisi, saha­sını satacak olursa; saha ortağının, hem kapı, hem de saha ortağına şüT-ası yoktur. Zehıyre'de de böyledir.

Bir adamın arsasında kendi ile bir başkasının ortaklaşa bir evi bulunur ve o adam bu evini Satacak olursa; ortağının şüf'a hakkı, kom­şusundan daha evlâdır. Bedâi'de de böyledir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğu rivayet ^edilmiştir: Bir kimse, yeri ile birlikte bir duvar satın aldıktan sonra, geride kalan yeri-de satın alır; daha sonra da duvar komşusu, şüf'a hakkı isterse, onun sadece duvarda şüf'a hakkı vardır; kalan yerde yoktur. SerahsTnin Ma-hıyö'nde de böyledir.

Çıkmaz bir sokakta, bir topluluğun evleri bulunduğunda, bu ev-lerin sahiplerinden birisi, o sokakta, büyük bir yolu olan evi satsa ve diğer evlere yol kalmasa, ortaklıkları kalmadığı için şüf'a hakları kal­maz. Zehıyre'de de böyledir.

Çıkmaz bir sokağın sonunda bulunan bir mescidin kapısı, soka­ğa açılır ve o mescidin arka tarafında veya yanlarında büyük bir cadde bulunur ve bu sokakta bir ev satılırsa, o eve, ancak komşusu şefi olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adamın, bir hanı ve onun içinde de bir mescid bulunur; han sahibi, o mescidi ayırarak, insanların orada ezan okumalarına, eum'a namazı kılmalarına izin verir ve insanlar öyle yaparlar ve orası bir mes­cid olur; sonra da han sahibi, bu hanının bütün odasını satar ve orası bir çıkmaz sokak gibi olur; daha sonra da oradan bir oda satılırsa; İmâm Muhsmmed (R.A.): "Onun güf ası umûmidir." buyurmuştur. Fetâvâyi Kâ-dıbân'da da böyledir.

Bir arsadan, bir çıkmaz sokağa yol olur; o yerden, başka bir yolda büyük yola çıkar ve orası bütün insanların müşterek yolu olursa; o çık­maz sokak ehli için, şüf'a yoktur. Çünkü o sokak, çıkmaz sokak değil­dir. Şayet yalnız o çıkmaz sokağın yolu olur, başkalarının yolu olmaz­sa, o zaman, o sokak halkının tamamı şefi olurlar. Seraha'nin Muhıj tı'nde de böyledir.

Çıkmaz sokakta bulunan evlerden birisi satıldığında, o sokağın, dört köşeli veya yuvarlak yahut uzun olması arasında bir fark yoktur. Satılan o eve, hepsi de şefi'dirler. Mültekıtta da böyledir.

Uzunlamasına giden bir sokağın aşağı tarafında, ikinci ve çık­maz bir sokak bulunur; bunların arasında da birinci sokağa bitişmiş bir mahalle olur ve birinci sokakta bir ev satılırsa; çıkmaz sokak halkı da -sokak ortaklığından- ona şefi'dirler.

Şayet aşağıdaki çıkmaz sokaktan bir ev satılırsa; ona yalnız o so­kak halkı şefidirler. Gınye'de de böyledir.

İbnü Semâa'nın Müntekâsı'nda İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle bu­yurduğu rivayet edilmiştir.

Satılan eve, bütün sokak ehli değil de, yalnız o mahalle ehli şefi olurlar. Zehıyre'de de böyledir.

Hişâra, İmam Makam&ed (R.A.)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

Bir kimse, evinin yanındaki bir yerden bir ev satın alıp, onun kapı­sını kendi yerine açtıktan sonra, yainız bu evi satar ve komşusu o ada­ma gelerek, -şüf'a sebebiyle-, bu evi ister; adam da: "Bu evin kapısı, bu taraftan kapanır; diğer taraftan açılır ve ev o yerde sayılır."derse; onda yine o zatın şüf'a hakkı bulunur. Muhıyt'de de böyledir.

İki sokağa da açılan iki kapısı bulunan bir ev satıldığında duru­ma bakılır; eğer o ev, aslında birinin kapısı, bir sokağa; diğerinin ki di­ğer sokağa açılan iki ev olduğu hâlde; adam onun ikisini de alıp, ordaki duvarı kaldırarak bu hâle çevirmiş ve hepsi tek bir ev olmuşsa; her so­kak ehli, kendi taraflarındaki kısma şefi olurlar.

Aslı tek ev olur ve iki de kapısı bulunursa; her iki sokak ehli de, o eve şüf'a hakkı sahibi olurlar.

Meselâ: Bir kokak ve onun aşağısında da başka bir sokak bulunur; aralarında da yüksek bir duvar olur ve hepsi bir sokak gibi olmuş bulu­nursa; o takdirde, her sokağın şüf ası kendi ehline aittir; diğer sokak ehline şüf'a yoktur.

Çıkmaz sokak da böyledir.

Şayet alt tarafındaki duvar kaldırılırsa ve bu sokak, çıkar sokak olursa; satılacak eve cümlesi şefi olurlar. SerahsTnin Muhıytı'de de böyledir.

Bir topluluk, bir yer satın alıp onu aralarında taksim ederler ve aralarına çıkipaz bir sokak bırakırlar ve en uzak yerinden bir ev satılır­sa; onların tamamı onun şefî'dirler.

Satılan bir evin, altında veya üstünde bir ev bulunduğunda, on­lar şüf a bakımından müsavidirler.

Keza, kardeşler, babalarından miras kalan evlere, hangisinin asıl sahip olduğunu tanımıyorlarsa hepsi şüf ada müsavidirler. Mebsûl'ta da böyledir.

Bir adam, evi birinden, onun yolunu da başka birinden satın al­dığında, şüf ası yolunu satın aldığı şahsa aittir. MebsÛt'ta da böyledir.

Bir yere komşu olan iki kişiden birisi gaip; diğeri huzurda olur ve huzurda bulunan, hâkime şikâyet ederse; onun şüf ası ibtâl olunur. Sonradan gaip olan komşu gelip hâkime da'vâ eder; hâkim de o yerin tamamının şüf a hakkını ona hükmederse; birinci hâkim, şüf anın ta­mamını ibtâl etmişse, gaibin şüf ası ibtal olmuş olmaz.

İmâm Muhammed (R.A.) "Sahih olan budur." buyurmuştur. Bedâi'-de de böyledir.

Kendilerine babalarından mîras olarak bir yer kalmış olan kim­selerden bir kısmı ölür ve o yeri diğer vârislere terk ederler ve Ölüp, mî-rası kalan vârisin üç oğlu kalır ve onlardan birisi, hissesini satacak olursa; ona babasının vârisleri -yani ikinci ölenin oğulları- vâris olurlar. Önce ölenin çocukları, şüf ada bir birinden üstün ve evlâ değildirler. Muhıyt'-te de böyledir.

Hasan bin Ziyâd şöyle buyurmuştur:

Vârislere, bir yer mîras olarak kaldığında, orada menziller olur ve taksim edince, her birine bir menzil hisse düşer; aralarından da bir yol açarlar, sonra da onlardan birisi kendi yerini satarsa şüf ası, en yakın olanına âit olur.

Bir topluluk, aralarında bir yeri taksim ederler ve bir de açık yol yaparak, o yolun sağma soluna, kapıları yola açılacak şekilde evler inşa ederler ve bu şahıslardan bir kısmı evlerini satmak isterse; şüf ası hepsi­nin arasındadır ve eşittir.

Şayet: "Biz, bu yolu bütün müslümanlar için yapıyoruz " derler­se; cevap yine aynısıdır.

Sadra'$-Şeh!d: Muhtar olan budur buyurmuştur. Muhiyt'te de böyledir.

Bir adam, çıkmaz sokaktan bir ev satın aldıktan sonra, ayni yer­den bir ev daha satın alırsa; sokak halkı, öncekinden şüf a alırlar. Çün­kü, o önceden şefi değildi. Sonraki eve ise, diğerleri gibi kendisi de şefi oldu. Zaofriyye'de de böyledir.                                  

Üç kişi, bir yere ortak bulunduklarında, bir şahıs, onlardan biri­nin hissesini satın alırsa; kalan iki için, şüf a yoktur.Bir yer dört kişinin olur ve birisi, arka arkaya, üçünün hissesini satın alır ve dördüncü ve hazır olmayanın hissesi kalır; sonra da bir başkası o Üç kişinin hisseleri­nin yansım satın alır; bilâhare de dörtte bir hissesi olan şahıs gelirse ön­cekilerin nasibini alır. Sonradan dördüncüsü gelirse o da ikisinin hisse-sininin tamamına ortak olur. Scnh-f'nin Maaıytı'de de böyledir.

Harûm kitabında şöyle zikredilmiştir:

Üç kişi bir yere ortak bulunduklarında, bunlardan birisi, diğerinin hissesini satın alır; sonra da başka bir adam gelerek, diğerinin hissesini satın alırsa; hissesini satmayan zat, ikisinin de hissesinden şüf a hakkı alır.

Şayet üçüncü adam huzurda değil de sonradan gelip diğer müşteri­den şüf a alır; bilâhare de üçüncü zat gelirse; öncekinin de, sonrakinin de şüf a haklarını alır.

Şayet öncekine kadı hüküm vermemişse, o takdirde ikinci müşteri­ye tamamının şüf asını hükmeder. Muhıyi'te de böyledir.

Bir adamın, bir yerde su yolu bulunduğunda, bu şahıs, o su yo­lunun etrafına şefı'dir. Ancak, ortak ise; sulamakda şefi olamaz. Ta-tırtaâniyye'de de böyledir.

Bir adamın, bir su kanalı olur; onun üzerinde de birinin değirmeni bulunur ve su kanalının sahibi, o kanalı satarsa; değirmen sahibi şüf a hakkı ister.

Eğer ikisinin arasında bir başkasının da yeri bulunur; onun yerinin yanında da, bir başkasının su kanalı olursa; işte o zat ikisinden de şüf a hakkı ister. Değirmene her ne kadar yakın olsa da farketmez. Mebsûf ta da böyledir.

Dicle gibi büyük bir nehir olur; bir çok kimselerin de ondan su alan kanalları bulunur ve o küçük kanallarla arazilerini sularlar; bu kü­çük kanallarla sulanan arazi sahiplerinden birisi, bir yerini satmak is­terse; onun şüf ası, ancak, o kanal ile sulanan arazilerin sahiplerine ait­tir. Satılan yerin yakın veya uzak olması farketmez.   .

Şayet, aynen satılan yere bitişik bir yer daha olur; o da büyük ne­hirden sulunmakta bulunursa; bu durumda o büyük nehirden sulanan yerin sahibi, şefi olamaz.

HilâliH-Basrî Kitlbi'nda şöyle zikredilmiştir:

Meltu ırmağının önünde veya arkasında olan bir yer satıldığında, şayet nehir bir dâire gibi dolanıyor da, ortasında bir takım yerler kalı­yorsa; işte o yerler şüf ada ortaktırlar..

İbniı Semâa'nın Müatekâsı'da, İmâm Mnhammed (R.A.)'m şöyle bu­yurduğu nakledilmiştir:

Bir nehrin üzerinde bulunan ve aynı nehirden sulanan bağ ve bah­çelerden herhangibirisi satılırsa, hepsinin şüf a hakkı vardır.

Eğer o yerleri ev yaparlar ve suya ihtiyaçları kalmazsa; bu durum­da o ev sahiplerinin şüf a hakkı kalkar; satılan yere, yakın olanlar şefi olurlar.

Bu yerlerden bir kısmı bağ ve bahçe; bir kısmı da mezruat yeri olursa; şüf a bakımından fark etmez; hepsi şefi olurlar. Mnhıyt'te de böyledir.

Bir topluluğun sulama kanalı, başkalarının yerinden geçer ve kanal arazisinin içinden geçen şahıs, yerini satar ve bu kanalın da suyu kesi­lirse; onlar İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, yine de şefi olurlar.

İmâm Ebu Yûsuf, (R. A.) kıyâsında, şüf a hakları kalmaz. Su kesilin­ce, başı yıkılmış gibi olur. Fetâ?âyi Kâdîhanda da, böyledir.

Bir adam, bir kanal satın alır; başka bir adamın da o kanalın baş tarafında arazisi bulunur: bir başkasınmda kanalın alt tarafında arazisi olursa; yukarısından aşağısına kadar hepsi de şefidirler.

Pınar kuyu ve diğer akarlar da böyledir; Yani komşuları şefidirler.

Bir adamın özel bir kanalı (= su yolu) bulunduğunda ve kendi­nin ve başkasının, o kanaldan sulanacak arazileri olursa, kanal sahibi olmayan şahsın sulama hakkı yoktur.

Arazi sahibi, özel olarak, (sadece) kanalı satarsa; o takdirde, — arazileri o kanala bitişik olduklarından— şüf a haklan vardır. —Kanalın haricinde— yalnız arazisini satarsa, arazisi sattığı araziye bitişik olan şahsın şüf a hakkına sahibtir.

Her ikisini de birlikte satarsa; o kanala bitişik olan arazi sahipleri şefi olurlar. Arazisine bitişik olan daha haklı olur.

Meselâ: Arsasından yol geçen şahıs, sadece kendisine ait olan bu yolu satarsa; arazisi yola yakın olanlar; araziye yakın olanlardan şüf aya daha elyaktırlar.

Şayet, bu yola iki kişi ortaksa, bu ortaklardan her biri komşudan önce şefidir.

Kanal da böyledir. Yol ve su her durumda müsavidir. Mebsût'ta da böyledir.

Nehirde hakkı olan bir kimse, şüf aya nehir arazisinden geçen­lerden daha lâyıktır. Fetâvâyi Kâdİhân'da da böyledir.

Bir kanalın yukarısı birinin; aşağısı da başka birinin; aktığı yer ise, daha başkasının olur ve arazisi yukarda olan zat, kanalı satın alır; yer sahibi ile aşağıdaki adam da nehrin şüf asını isterlerse; bu durumda şüf a, ikisinin de hakkı olur.

Keza bu kanalı aşağıdaki arazi sahibi satın alırsa; şüf a hakkı yu-kardaki arazi sahibinin olur.

Menfez de böyledir. Bir ortak, ortak bulunduğu menfez hakkım satarsa; komşuları (ortaklan) şefidirler.

Kanal, hasseten bir adamın olur; bir başkası da o kanaldan bir ark ister; sonra da o nehir satılır ve aktığı yer de başkasının olursa; aktığı yerin sahibi süf a hakkına evlâ olanıdır. Mebıit'ta da böyledir.

İbnii Semia'nın NevMirf nde, İmla Mahtmmed (R.A.)'in şöyle bu­yurmuş plduğu nakledilmiştir:

Husûsi bir sokakta evi bulunan bir şahıs, yolu olmayan bir yerini satarsa; o sokak ehli, ona şefidirler.

Keza, susuz bir yerini satarsa; sulama sahipleri, ona şefi olurlar.

Bunlar, birer defa daha satılırsa, artık onların şüf a hakkı kalmaz. Zahîriyye'de de böyledir.

İmâm Mubammed (R.A.) şöyle buyurmuştur:

Ber mezraada, bir sulayıcı bulunur; etrafında da iki mezraa olur ve bu adam da mezraasını satacak olduğunda, iki taraftaki mezraa sa­hipleri gelirlerse; ikisi de o mezraaya şefi olurlar. Onu sulayanın, o mez­raada şüf a hakkı olmaz. Duvara da itibar edilmez.

Şayet o sulayıcı da, o mezraaya komşu ise ve o mezraadan başka bin dönüm daha sulaya biliyorsa; işte 6 zat şüf aya daha elyak olur. Be-dâe'de de böyledir.

En doğrusunu, ancak Allahu 1)aâlâ bilir. [5]

 

3- ŞÜF’A TALEBİ
 

Şüf a hakkı, komşu olma; sözleşme; istekde İsrar; şahitlerin şe-hâdeti ve bir yeri mülkiyet için satın almakla meydana gelir. Şüf a istemenin üç nev'i vardır:

1-) Şüf a istemeye kalkışmak.

2-) Şâhid ve kararla istemek.

3-) Mülkiyet için istemek.

Müvâsebe isteği ( = şüf a istemeye kalkışmak): Şefi bir yerin sa­tılacağım bildiği zaman, onun, şüf ayı, aynı saatte ve acilen istemesi uy­gun olur. Şayet istemez ve susarsa; şüf ası bâtıl olur.

Bu, bu husustaki rivayetlerin aslı ve meşhur olanıdır. Âlimlerimize göre bu böyledir.

Hişâm, İmâm Mnhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

Şefi, o yerin satıldığını öğrendiği mecliste, şüf a hakkını isterse; şüf a hakkı vardır; değilse yoktur. Kabul edip etmemekte muhayyer gibidir.

Talep (= isteme) sözünde görüş ayrılığı olmuştur. Sahih olanı, şüf a talebi ifadesi olan, hangi sözle, isterse istesin, o caizdir. Meselâ: "Şüf a .istedim."; "Şüf a istiyorum."; "Ben şüf a talep ediyorum." de­mek gibi...

Şayet: "Şüf a benimdir; onu istiyorum." derse; şüf'a bâtıl olur. Eğer müşteriye: "Ben, senin şefi'inim; şüf a sebebiyle, evi senden alırım." derse; yine şüf a hakkı bâtıl olur.

Şefi,   şüfa  hakkı   olan  bir  yerin   satıldığını  bilir  de:   " Elhamdülillah" veya "Sübhânallah" yahut: " Allahu Ekber." der; veya sahibi hapşırınca "yerhamükellah" der; veya "es-selâmü aleyküm." derse; o yerin şüf ası, bâtıl olur; kendi şüf'ası bâtıl olmaz.

Eğer: "Onu kim sattı? Ben şefaat isterim." derse; şüf'ası bâtıl olur.

Fâsid satışta, satıcının hakkının kesilme zamanına itibar edilir; satma zamanına itibar edilmez.

Fakat, o yeri, bir fuzûlî satarsa veya satışta, —satıcı için— muhay­yerlik varsa İmâm Ebû Yösuf (R.A.)a göre, bu durumlarda satış zamanı­na itibar edilir. İmâm Muhammet! (R.A.)e göre ise, icazet zamanına itibar edilir.

Bağışta (= hîbede) bedel (= ivaz) şartı olursa; iki rivayet vardır: Bir rivayette: "Teslim alma zamanına itibar edilir."; diğerinde ise: "Söz­leşme vaktine itibar edilir." denilmiştir.

Ortak veya komşu, ikisi bir yerde bulunduklarında; ortak şüf a hakkını istediği hâlde komşu susarsa; bu durumda onun için şüf a yoktur.

Bir yer satıldığında, onun iki şefı'i olur ve onlardan birisi, hazır­da bulunmaz; hazır bulunan da, yarısını isterse; şüf'ası bâtıl olur.

Keza, her ikisi de huzurda bulunurlar ve her birisi şüf'anın yan­sının isterse; şüf'aları bâtıl olur. Serabâ'nin Muhıyt'nde de böyledir.

Bir kimsenini, şüf'a hakkının bulunduğu bir yerin satıldığını bil­mesi için, onu bizzat duyması gerekir.

Başkasının haber vermesiyle de onu bilmiş olur. Fakat, haber verende adet ve adalet şart mıdır? Bunda ihtilaf vardır.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) şöyle buyurmuştur: tki adet olması şarttır; ister iki erker; isterse, bir erkek iki kadın olsun...

îmâmeyn'e göre, muhbirde (= haber verende) adet ve adalet şart değildir.

Hatta, bir kişi haber verdiğinde, o şahıs, ister âdil, ister fasık ol­sun; ister hür, ister köle olsun; ister izinli, ister bülüğa erişmemiş olsun; ister kadın, ister erkek olsun; şefi susar ve haberi duyar duymaz veya aynı mecliste şüf asını istemezse; İmâmeyn'e göre, —haber doğru çıkarsa— şüf'a hakkı bâtıl olur.

İmâm Kerhî: "Bunlar sahih rivayetlerdir." buyurmuştur. Bedâi'de de böyledir.

Şayet haber veren şahıs, âdil olmayan bir erkek olur ve şefi de onu doğrularsa; bil-icma, onun haberiyle satış tesbit edilmiş olur.

Eğer onu yalanlarsa; onun haberi ile satış sabit olmaz.

Eğer haber açığa çıkarsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)ye göre, bu haber doğrudur.

İmâmeyn'e göre, eğer şefi onu doğrularsa satış sabit olur. Zehıyre'de de böyledir. [6]

 

Şahid Talebi
 

Şâhid talebi, talebin varlığının âcüen te'kid edilmesi için, müvâ-sebe isteğine şahitlik yapmaktır.

Şahitlik yapmak, isteğin sıhhatında şart değildir; fakat, şüf a hakkının tevsikında şarttır.

Eğer müşteri, inkâr ederek, şüf a talebimde: "Şüf a istemedin." der; şefi de: "İstedim." derse; o zaman, müşterinin sözü geçerli olur. Bu durumda şahit gerekir; ancak şahit istemekle hak yerini bulacaktır. Müşterinin huzurunda veya satıcının yahut satılanın yanında şahit ola­caktır. Bunların herhangi birinin yanında şahit: "Gerçekten filan bu yeri satın aldı." der ve dört tarafının hududunu da söyler; şefi de: "Ben, şüf a sahibiyim; şüf amı istedim; şimdi de istiyorum; sizlerde şâhid olu­nuz." der; sonra da temekkün (= kuvvetlendirmek) için şehâdet tale­binde bulunursa; bu durumda o şeylerin yanında şahitler hazır olurlar; fakat, şefi talebde bulunmazsa; şüf ası —müşteriden zararı def için, on­lardan en yakın olanı terk eder ve uzak bir yere giderse— bâtıl olur.

Eğer, bunların hepsi de bfr şehirde iseler, istihsanen şef ün hakkı bâtıl olmaz. Fakat, birisi başka bir şehirde veya köyde ise; —aynı şeh­rin köyünde olsa bile— şüf a bâtıl olur. Çünkü şehir köyleriyle beraber sayılır.

Eğer, satılan şey teslim edilmediyse, şefi muhayyerdir: îsterse, şüfa hakkını istediğini (satıcının yanında olsun; satın alanın yanında olsun; satılan yanında olsun) isbat eder.

Şayet, satılan şey müşterinin elinde ise, İmanı Kertti, Nevâdir'inde: "Bu durumda satıcıya karşı şahit göstermek sahih olmaz." buyurmuştur.

Bu hususta, İmim Muhammed (R.A.)'in CâmiiTI-Kebîr'inde nas vardır.

—Kıyasen değil de— iştihsânen, satılanı teslimden sonra da şahit dinletmek sahilidir. Serahri'nin Mnhıyt'nde de böyledir.

Ancak, önce müvâsebe talebine, sonra da şahit göstermeye ihti­yaç vardır.

Şayet, müvâsebe zamanı şahit edinmeye imkan yoksa (Şöyleki: Müşterinin, satıcının satılan yerin gıyabından satıldığını duyarda şüfa hakkı istediğin şâhid bulamaz ise) bu böyledir. Fakat, bunların birinin yanında duyar da şahit edinirse; o kâfi gelir. Hızânetü'l- Müflin'de de böyledir. [7]

 

Mülküyet Talebi:
 

Mülküyet talebi, şüfa sebebiyle, hâkimin hüküm vermesi için, bu hususta onun huzurunda murafaa olmakdır.

Şayet da'vayı, hastalık, hapsolmak veya benzeri bîr özür sebebiyle bırakır; vekil tayin etme imkânı da olmazsa bu durumda şüfa hakkı bâtıl olmaz.

Eğer davayı özürsüz terk ederse, İmâm Ebû Hînîfe (R.A.)ye göre şüfa hakkı bâtıl olur. Bu kavil, O'ndan gelen iki rivayetten birisidir ve İmâm Ebu Yûsuf (R.A.)'tan da rivayet edilmiştir. Serahs'nin Mnmyö'nde de böyledir.

Bu, zahiri mezhebdir. Fetva da buna göredir. Hidâye'de de böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.) ile İmâm Zafer (R.A.) ve İmim Ebû Yûsuf (R.A.)'tan gelen bir rivayette: "özürsüz, bir ay, da'vaya şahit getirmez ise şüfası bâtıl olur. denilmiştir.

Fetva bunun üzerinedir. Serahsî'nin Muhıyt'nde de böyledir. [8]

 

Mülkiyet Talebinde Bulunmanın Şekli:
 

Mülkiyet talebinde bulunmanın şekli şudur: Şefi, hâkime: "Fi­lan şahıs gerçekten bir yer satın aldı." der ve mahallesini hududunu söy­leyerek " Ben, onun şefîsiyim; emreyle de onu bana versin ve teslim ey­lesin.'' der. Bundan sonra, hâkim hükmetmedikce, o şüfa hakkının bu­lunduğu yer, onun olmaz. Veya, müşteri ona, o yeri teslim ederse; o yer, onun olur.

Şayet o yerin yanındaki yer de satılır ve sonra, hâkim hükmeder veya müşteri ona teslim ederse; onun şüf asına sahip olamaz.

Eğer şefi ölür veya kendisinin istemesinden önce, kendi yeri satı­lır ve bu hakim hüküm vermeden veya müşteri teslim etmeden önce olur­sa; şüfası bâtıl olur.

Hassâf da, Edebü'1-Kâdî isimli kitabından böyle buyurmuştur. Şefi şüf ayı almadan imtina ederse (= kaçınırsa) hâkim hükmetse veya müş­teri verse bile, onu almayabilir. Mamyt'te de böyledir.

Durumu hâkime çıkarınca, hâkim, onun da'vasmı, da'valı şahıs hazır olmadıkça dinlemez.

Eğer yer satıcının elinde ise, hâkim hem satanı* hem de alanı din­ler. Çünkü şefi, her ikisinin malını birlikte talep ediyor.

Eğer o yer, müşterinin yanında ise, yalnız müşterinin huzurda ol­ması kâfi gelir. Fetâvâyi KftdÖrim'da da böyledir.

Eğer şefi huzurda yoksa, da'va o şâhitleriyle gelip hakkını iste­yene kadar ertelenir. Kendisi veya vekili gelmezse, şüfası bâtıl olur. Önce gelip, talebde bulunur; sonra da kaybolursa şüfa hakkı durur.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)ye göre, mülküyeti talep tehiri, şüf ayı bozmaz.

İmâmeyn'e göre ise, —özürsüz olursa— şüfası bozulur.

Burda, temlik talebinin terk edilmesi, özürle olursa böyledir. Serah­sî'nin Muhıyt'nde de böyledir.

Şefi, bir yerin satın alındığını öğrendiği zaman, Mekke yolunda bulunursa; müvâsebe talebiyle talep eder. Şahid edinmeden âcizdir ve şüf asının talebi için bir vekil tayin eder.

Şayet Öyle de yapmaz ise, şüf ası bâtıl olur.

Eğer ordan bir vekil bulamazsa, mektup yazarak, birini vekil yapar.

Onu da yazmazsa, şüf ası bâtıl olur.

Vekil bulamaz, postacı da olmazsa şüf ası, arkadaşı gelene kadar bâtıl olmaz. Zabîriyye'de de böyledir.

Bir adamın şüf a hakkı hâkimin yanında ise, hükümdara müra­caat eder.

Şayet hükümdarın yanında şüf ası varsa, hâkim onu huzura çağır­madan kaçınır. Çünkü bu bir özürdür. Serahs'nin Muhıyt'nde de böyledir.

Şefi satışı gece öğrenir ve şahitleri çıkarma imkânı olmaz ise, sa­bahleyin şâhid dinletmesi sahih olur. Hulâsa'da da böyledir.

İbnü'1-Fsdl, şöyle buyurmuştur:

Şayet vakit halkın ihtiyacını görmeye çıktığı vakit ise, şefi de hak­kını talep etmek için çıkar. Hâvî'de de böyledir.

Fetvalarda zikredildiğine göre, bir yahûdi cumartesi günü satışı duysa da şüf asını talep etmese şüf ası bâtıl olur. HızânetiTI-Müflîn'de de böyledir.

Komşuluk şüf ası bulunan bir kimse, hâkime çıkıp şüf asını is­teyince, hâkimin komşuluk şüf asım ibtâl edeceğinden korkarsa; bu du­rumda —şüf asını özür sebebiyle terk etmiş olduğundan— şüf ası du­ruyor demektir. Serabsî'nin Muhıyl'nde de böyledir.

Bir adam, bağy ehlinden olan bir askerden, bir yer satın alır; şe­fi de ehl-i adi askeri olur ve ona bir vekil göndermeye gücü yetmediği gibi, bizzat kendisi de gidemese; onun şüf a hakkı durmaktadır. Bu du­rumda, işhat talebini terki, zarar vermez.

Şayet, vekil göndermeye gücü yeter veya kendisi bizatihi gidebilir olduğu hâlde şâhid tutmak talebinde bulunmaz ise, şüf ası bâtıl olur. Muhıyt'te de böyledir.

Şefi, haricilerin veya bağy ehlinin (= isyankârların) askerinin içinde olur ve adi askerinin içine girmeye korktuğundan işhâd talebinde bu­lunmazsa; bu durumda şüf ası batıl olur. Çünkü, isyan ehli olmayı ter­ke gücü yeter ve adi askerinin içine girebilir, SerahsTnin Muhiyt'nde de böyledir.

Bir yeri satan ve orayı alan şahıs, şefiin satışı günlerden beri bi­linmekte olduğu hususunda ittifak ettikleri hâlde, onun talebi hakkın­da ihtilaf ederler ve şefi: "Satışın yapıldığını öğrendiğim günden beri talep ettim." dese; müşteri de: "Daha önce öğrendin fakat şüf a hakkı­nı talep etmedin." dese, bu durumda müşterinin sözü geçerlidir. Şefiin beyyine getirmesi gerekir.

Şayet şefi': "Ben bu saat öğrendim ve hemen şüf'a hakkımı talep ettim." der; müşteri de: "Sen, daha önce öğrendin." derse; bu durum­da, şefiin sözü geçerli olur.

Şeyhu'1-İmâm Abdü'l-vehhab eş-Şeybanî şöyle buyurmuştur:

Şefi satışı duyar ve müvâsebe talebi ile istekte bulunursa; hak sabit olur.

Lâkin, ondan sonra: "Şu zamandan beri haberim oldu ve istedim." derse;  ona inanılmaz.

Eğer: "Ben, ancak bu saatta öğrendim." derse; yalancı olur. Bu­nun çaresi şudur: Bir adama: "Satın alındığını bana haber ver." der; sonra da: "îşte, şimdi haber aldım." derse; doğru söylemiş olur. " Ön­ce haber verdi." derse; o olmaz.

Muhammed bin Mukâtil, Nevâdir'inde şöyle buyurmuştur:

Şefi, müşteriden şüf'a hakkını ve daha önce ister ve onun ikrarına dâir şahit isteyeceğinden korkarsa; işte o zaman: "Bu saatta öğrendim ve şüf'a hakkımı istiyorum." demesine ruhsat vardır. Ona yemin veri­lirse; yemininde istisna eder. Muhıyt'te de böyledir.

Müşteri, hâkime: "Ona, Allah adına yemin ver. Gerçekten o şüf a hakkını talep etmiş midir? Satın alınışı tehirsiz şimdi mi bilmiş?" der­se; hâkim, öylece yemin verir.

Şayet müşteri, şefi'm o satışı daha önceden bildiğim belgeler ve şüf'a hakkını talep etmediğini isbata çalışır; şefi' de "o anda duyduğunu" isbat edip belgelerse; hâkim, şefi'in belgesini kabul eder ve şüf'ayı hükmeder.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) kavlidir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ise, müşterinin beyyinesi muteberdir. Zehıyre'de de böyledir.

Müşteri, şefi'in şüf'a hakkını istediğini inkâr ederek, satışı bildi­ğine yemin ederse; karşılaşınca, o anda istediğim inkâr ediyor olması hâlinde, yemini geçmiş zaman üzerine olur. Müllekıt'ta da böyledir.

Önce şefi, hâkime gelip, satışı iddia eder ve şüf asını isterse; hâ­kim önce, da'vacıya "iddia olunan yer nerede; şehrin hangi mahalle­sinde ve hududlan nasıl?" diye sorar, iddianın hak olması gerekir. Çünkü da'va meçhul olursa, sahih olmaz.

Bunları iyice sorduktan sonra: "Müşteri, o yeri teslim aldı mı, al­madı mı?" diye sorar. Çünkü, almadı ise; müşteriye karşı da'vası — satıcı gelene kadar— sahih olmaz.

Onu da sorduktan sonra, şüf anın sebebini sorar. Çünkü bu hu-sustata, insanlar muhtelifdirler. Belki de iddiası salih olmayabilir. Ve­ya, başkası sebebiyle, şüf'ada men edilmiş olabilir.

Sebebini söyledikten ve şüf asına mâni hâl olmadıktan sonra: "Satışı ne zaman öğrendi ve bilir bilmez ne yaptı?" diye sorar. Çünkü uzun zaman şüf a istemeyen kimse, o haktan mahrum olur.

Bunları da sorduktan sonra, takririnin keyfiyetini (nasıl isbat ede­ceğini) sorar; şahidi mi var: yoksa ikrarımı var?

Bunların tamamı açıklandıktan sonra, ara vermeksizin da'vaya başlar.

Bu defa da, da'vahyı huzuruna alır. Ona, şüf ası istenilen mülk­ten sorar. Şefi'in mülkü var mı, yok mu? Mülk, hâla şefî'in elin de mi, değil mi? Şüf aya hakkı var mı, yok mu? Bunları iyice sorar. Eğer da'-valı onun mülkü oluduğunu inkâr ederse; da'vacıya: "Mülkün olduğu­na dâir beyyineni getir; isbat eyle." der.

Eğer o beyyine getirmekten aciz olursa; "onun malik olmadığına dâir" müşterinin yemin etmesini ister. Çünkü, da'valı odur. Eğer, satı­lan yer başkasının elinde ise, onu öyle bildiğine yemin eder.

Bu, İmim Ebû Yûsuf (R.A.)a göredir.

Fetva da bunun üzerinedir. Sirâciyye'de de böyledir.

Şayet müşteri yemin edemez veya şefi' isbat ederse; beyyinesi ve müşterinin ikrarı üzerine, mülkün," şefi'in olduğu sâbitleşir.

Bundan sonra sebebler de tesbit edilince, hâkim da'valıya: "Sen. satın aldın mı, yoksa almadın mı?" deyi sorar.

Eğer müşteri, satın aldığını inkâr ederse; bu defa da şefî'a, onun satın aldığını isbat etmesini söyler.

Şayet beyyine ibrazından âciz kalır ve müşterinin, Allah adına ye­min etmesini isterse; ona hakkı yoktur.

Bu durumda şüf a hakkı da yoktur.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Mu ham m ed (R.A.)'in kavlidir. Önceki kavil ise, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavlidir.

Şayet müşteri yeminden kaçınır veya ikrar eder yahut şüf a sahibi, beyyine ibraz ederse, ona (yâni şüf'a sahibine) —hüccetle hakkın zuhu­rundan dolayı— hükmedilir. Tebyîn'de de böyledir.

Ecnâs kitabında, şehâdetin nasıl yapılacağı açıklanmış ye şöyle buyurulmuştur:

Uygun olan, şahitlerin: "Satılan bu evin komşusu bu evdir." diye şehâdette bulunmaları ve: "Bu da komşu şefi'dir. Satılmadan önce, kom­şu mülk onundur. Bu mülk, bu saatte müşterinin elindedir. Onun mül­kiyetinden çıkıp çıkmadığım bilmiyoruz." demeleridir.

"Hayır, bu yer, buraya komşu değildir." demek kâfi gelmez.

İki kişi şahitlik yaparlar ve "Gerçekten şefi', bu yeri filandan satın aldı; o elindedir." veya "Onu filan bağışladı." derlerse; bu kâfi gelir.

Eğer şefi, müşteriye yemin verirse; bu durumda, ona da hakkı var­dır. Zehıyre'de de böyledir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: Bir kimse, bir yeri iddia eder ve o yerin ölen babasından kalmış ol­duğu hususunda beyyine de ibrâr ederse; o takdirde, o ev, ona hükmedilir.

Şayet yanında bir ev satılırsa, —o evin— kendi mülkü olduğunu isbat etmedikçe, şüf'a hakkı yoktur.

Bir adam, elinde bulunan bir yerin, başkasına ait olduğunu ik­rar ettiğinde, o yerin yanından da, başka bir yer satılır ve ikrar olunan şahıs şüf a iddiasında bulunursa: —o yerin kendi mülkü olduğunu belgelemedikce— sadece, bu ikrarla. Şefi' olamaz. Serahsî'nin Muhıytı1-nde de böyledir.

Massâf, Şûranın sakıt olması huşunda şöyle buyurmuştur: Gerçekten satıcı, "satılan yerin, kendi yeri olduğunu" ikrar eder; sonra da kalan yeri satarsa; komşusu, ona şüf a yönünden müstehak olamaz.

Ebû Bekir el-Harizmî: "Hassâf burda hata eylemiştir." derdi ve komşu için, "şüf a hakkına sahiptir." diye fetva verirdi. "Çünkü, ortaklık, an­cak ikrarla sabit olur." derdi. Zehiyre'de de böyledir.

İki şahıs, babalarından mîras kalan bir yere vâris olduklarında, onlardan birisi, bizatihi mîrası bilmez ve hissesinin neresi ve ne olduğu­nu da bilmez; diğer yer de satılırsa; onun yerinin komşusu, şüf a olarak isteyemez. Kendinin olduğunu bilirse; o zaman, satılan o yerden şüf a hakkını ister. Âlimler: "Şüf ası bâtıl olur. Çünkü şüf ayı telep, satışı bilir bilmez muvâsebe ile talep etmek demektir." buyurmuşlardır. Bil­gisizlikten dolayı istememek, bir özür sayılmaz. Onun için de şüf a hakkı baki kalmaz." demişlerdir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. [9]

 

4- ŞEFÎ, SATILAN ŞEYİN TAMAMINDA VEYA BİR KISMINDA HAK SAHİBİ OLMASI
 

Bir adam, bir çıkmaz sokaktan diğer birine bir ev satarken pa­zarlık için elele tutuşurlar; şefi de onlardan birisini almak isterse; âlim­ler "Eğer yol ortaklığı hükmüyle şüf a talebinde bulunuyor ise, bir kıs­mım alamaz. Çünkü, bu zarûretsiz el tutmak olur. Eğer komşuluk mü­nasebetiyle şüf a istiyorsa, yalnız kendisine komşu olan evi alabilir; baş­kasını alamaz." demişlerdir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Şayet şefi, satılanın —tamamını değil de,— bir kısmım almak is­tiyor ve o şeyin ayrılma imkânı da yoksa; (Şöyleki: Bir adam, bir yer almak istiyor şefi'de onun şüf a yoluyla bir kısmını almak istiyorsa) kendi yeri tarafından olan yerden bir kısmını alabilir; başka yerinden alamaz.

Bunda âlimlerimiz arasında ihtilaf yoktur.

Lâkin, isterse tamamını alır veya tamamım bırakır. Çünkü, bir kıs­mını alıp, bir kısmını almasa müşteriye karşı sıfka parçalanmış olur. îs-ter bir kişi, diğer bir kişiden alsın; ister, bir adam, iki veya daha çok adamdan alsın müsavidir. Hatta şefi satıcının hissesini almak istese, onu yapamaz, ister müşteri teslim alsın; isterse teslim almasın böyledir.

Zâhirü'r-rivâye de böyledir.

Sahih olan da budur.

İki kişi, bir adamdan, bir yer almak isteseler; şefi, onlardan biri­nin hissesini alabilir.

Bu, bi'1-ittifak böyledir. İster teslim aldıktan sonra olsun, ister ön­ce olsun fark etmez.

Zâhirü rivâye de böyledir.

Çünkü sıfka başlangıçta ayrı ayn oluyor; bîr kısmının alması, di­ğerinden tefrik olmuyor. Her biri için, yan yarıya demek veya birine sekizde biri demek, fark etmez. Veya "her birine sekizde biri'* demek de müsavidir. Çünkü, müşteri veya başkası, ayn ayrı el tutuyorlar. Sıf-kaları, ayn oluyor.

Hatta, bir kişi, iki adamı satın almak için vekil etseler; onlar da bir adamdan, bir yer alsalar; işte o zaman da şefi, o iki vekilden birisi­nin satın aldığını alabilir.

Keza, on kişi olan vekiller, bir adamdan bir yer satın aldıkların­da; şefi, onlardan biri veya ikisi yahut üçünden, ayrı ayn hisseler alabilir.

İmâm Monammed (R.A.), şöyle buyurmuştur:

Ancak, ben o müşteriye bakarım; kendisine satılan şeye bakmam. Eğer satılan yer, birbirinden ayrılmayı kabul eden bir yerse; bu sahih bir bakıştır.

Şöyle ki: Sıfka-i vahide ile iki yer satıldığında, şefi bunlardan biri­ni alıp, diğerini almak istemezse; her ikisine de şefi olması hâlinde bu­nu yapamaz; ya ikisini birden alır veya ikisini de bırakır. Bizim üç ima­mımızın kavli de budur. O yerler, ister birbirine birleşik, isterse, ayn ayn; ister bir şehirde, isterse iki şehirde olsun farketmez.

Şayet şefi, onlardan birine şefi olduğu hâlde, diğerine şefi olmaz ve satış da bir el tutmada olmuş bulunursa; o şüf anın tamamını alır mı?

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'den gelen bir rivayete göre, ancak kendi his­sesine yakın yerden bir kısmını alabilir; tamamını alamaz.

Keza, imâm Muhammet! (R.A.) de: Şefi, bitişik iki yerden, ancak birine  şefi  ise,   bu  durumda  kendisine  yakın   olanını  alabilir." buyurmuştur.

Yine, İmâm Muhammed (R.A.): "Birbirine bitişik arazilerden (tar­lalardan) birisi bir adamın tarlasına bitişik olur ve aralarından da yol ve kanal geçmiyorsa; bu durumda ancak, tarlasına bitişmiş olan da şüf a hakkı vardır; diğerlerinde yoktur. buyurmuştur.

Keza, bir köyde bir yer satıldığında, onun arazisine bir çok şefi varsa; her bir şefi, ancak kendi yerine bitişik olan yerin sefii olur ve orayı alabilir.

» Hasan, İmâm-ı A'zam' Ebû Hanîfe (R.A.)'mn şöyle buyurduğunu ri­vayet etmiştir:

Şefi, şüf'ası sebebiyle, o yerin tamamını da alabilir.

Kertti: "Hasan'ın rivayeti, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin ve İmâm Mu­hammed (R.A.)'in rivayetlerine delâlet ediyor. Sonra ondan dönmüş ve tek yer olarak kabul etmiştir. Bcdâi'de de böyledir. [10]

 

5- ŞÜFADA DAVALAŞMA VE HÜKÜM
 

Şefıin parasını, dava sırasında hazır eylemesi lâzım değildir. Belki de onun için münazaa caiz olur.

Şayet parasını hâkimin huzurunda hazır etmemişse; el-As!'da, İmâm Muhammed (R.A.)'in bildirdiğine göre, parasını, kendisine şüfa hükme­dilince hazır eder. Hâkim, parasını getirene kadar ona hükmetmez.

Bu durumda, müşterinin de, —parasını alana kadar— satın aldığı yeri elinde tutma hakkı vardır. İmâm Muhımmed (R.A.)e göre de hüküm geçerli olur. Çünkü ictihad yapılmıştır; tehir etse bile, sonra verir.

Hükümden sonra: "Parasını ona ver." demek, hükmü ibtâı etmez.

Bu, bi'1-icma böyledir. Tebyîn'de de böyledir.

Şefi, müşteriden o yeri, uhdesine alırsa; müşteriye olan borcunu tazmin eder.

Eğer satıcıdan alırsa, parasını ona verir. Bize göre, onun uhdesin­dedir ve tazminat ona yapılır.

Ebû Süleyman, İmim Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğunu riva­yet etmiştir:

Şayet müşteri» bedeli peşinen ödediği hâlde, satın aldığı yeri teslim almamış; hâkim de her ikisinin huzurunda orayı şefia hükmetmiş ise, artık o, o yeri satıcıdan teslim alır; parasını da müşteriye verir.

Şayet müşteri, aldığı yerin parasını, satıcıya nakden ödememişse; şefi de parasını satıcıya verir.

Bu durumda şefi o yerde bir kusur bulursa; onu, satıcıya geri ve­rir. O takdirde, müşteri muhayyerdir; İster» orayı satiA alır; isterse terkeder.

Şayet şefi, o yeri müşteriden alır ve müşteriye "şüfa hakkı ola­rak aldığına dâir" bir yazı yazdırırsa; o, müşteriye karşı şefi'ir. bir vesi­kası olur.

Khâbn'ş-Şİrâ'da şöyle zikredilmiştir:

Önce müşteri, sonra da şefi alır. Ve şefi, yazıyı müşteriden Müşterinin, yazı vermeye razı olmama hakkı vardır. Fakat, uygun olanı, şefiin nefsi için ihtiyatlı olması ve bir topluluğu müşterinin, o ysri şüfa sebebiyle teslim ettiğine şahit tutmasıdvr.

Şayet şefi, o yeri satıcıdan aldı ise, satıcıya müşteriden aldığı se­net gibi bir senet yazar. Ve bu senette, teslim ıkrarırını da zikredip, ve razı olduğunu yazar ve o yerde hakkının ve parasının kalmadığından bahseder. Muhıyt'te de böyledir.

Şefi isterse, ikisine karşı iki senet yazarak, şüfa sebebiyle o yeri "teslim aldığını ve parasını da satıcının —kendi rızası ile— teslim aldığı-ni-belirtir. Mebröt'ta da böyledir. Hâkim şefiye hükmedince veya müş­teri teslim edince, aralarında —görme muhayyerliği, kusur muhayyerli­ği, parasından dönme gibi— alım-satım hükümleri tesbit edilir. Ancak, şefi, tazminatı için geri dönemez. Hatta şüfa hakkı olan yere, bir ev ya­pılır; sonra da o eve bir sahip çıkar ve ona evi yıkması emredilirse, onun, şüfa sebebiyle alana, parasını almak için müracaat hakkı vardır. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'tan gelen meşhur rivayete göre, binanın kıymeti için müracaat edemez; fakat, müşteri müracaat eder. Tatarh&myye'de de böyledir.

Eğer satış bir seneye kadar vadeli ise (Meselâ: şefi gelip şüf'ayı talep eder ve o vadeli şeyi almak isterse) rızasız bunu yapamaz. Hâkim, ona: "Eğer razı değil isen parasını peşin ver ve müddeti gelene kadar bekle.*' der. Eğer peşin verirse, satıcıdan almış olur. Müşteriden, para­sı sakıt olur.

Parasını peşin ödeyince, müşteriden de almış gibi olur. Müşterinin va'de hakkı, hali üzerine kalır. Hatta satıcının, va'desi gelmeden önce, müşteriden isteme hakkı olmaz. Va'de gelince, işte o şüf a hakkı ola­rak, şefie teslim edilir. Bu, va'de belirli ise, böyledir. Fakat, meçhul ise, (hasad zamanı, harman zamanı ve benzeri gibi...) o zaman, şefî'in: "Ben, parasını acilen verip, yerimi alırım." deme hakkı yoktur. Muhıyt ve Fetâ­vâyi Attâbiyye'de de böyledir.

Satıcı, bir yeri fasid satışla satar; müşteri de parasını acilen ve­rirse; bu durumda satış caiz; şüf ada sabit olur.

Keza, ekili bir yer, ziraatıyla satıldığında, satış zamanı ziraatsız istenirse, vermekte ve vermemekte muhayyerlik vardır. Vermek de ca­izdir. Bu durumda şefi, şüf asını alır. Hali hazırda istemezse, şüf ası bâtıl (= geçersiz) olur. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Şefiler, komşu oldukları için, şüf a talebinde bulunduklarında hâkim: "Komşuluk şüf ası mı, değil mi?" diye sorar.

Eğer şefi: "Evet" derse; şüf ayı hükmeder; değilse etmez. Sirâciy-ye'de de böyledir.

Bir adam, bin dirheme satın aldığı bir yeri, bir başkasına iki bin dirheme satıp, teslim ettikten sonra, şefii gelerek, önceki fiat üzerine satm almak istese, İmâm Ebû Yâsuf (R.A.)a göre, o yer elinde ise, onu alabilir ve bin dirhemini verir. Ve o yeri, iki bin dirheme satın alıp, elin­de bulunduran şahsa: "Git, bin dirhemini, sana satan adamdan al." denilir.

Hasan bin Ziyâd, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin şöyle buyurduğunu nakîetmiştir:

Şefi geldiği vakit, müşteri hakikaten satmış ve teslim etmiş; kendi­si de kaybolmuşsa; şefi önceki fiat üzerinden, o yeri geri ahr ve kendisi ile müşteri arasında, bir da'va söz konusu değildir.

Hasılı kelâm, gerçekten şefi önceki fiattan almak isterse, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ile İmâm Muhammed (R.A.) göre, önceki müşterinin de ha­zır olması şart kılınmıştır.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ise, bu şart değildir.

Şayet şefi ikinci fiata alacaksa, bi'1-ittifak, birinci müşterinin bu­lunması şart değildir. Mnhıyt'te de böyledir.

Şefi: "Eğer üç güne kadar param getirmezsem, şüf a hakkım-dan beriyim." der ve o güne kadar da getiremezse; İbnü Rüşte m'in İmâm Mnhammed (R.A.)'dan naklettiğine göre, gerçekten şüf a hakkı bâtıl olur.

Âlimler ise: "şüf a bâtıl olmaz." demişlerdir. Esahh olanı da budur.

Şayet şefi dinarlar hazırlar; debel de dirhemler olursa veya du­rum bunun aksine ise; burda ihtilâf vardır. Sahih olanı, şüf anın bâtıl olmamasıdır. Fetâvâyi Kadîhân'da da böyledir.

Fetâvâyi Attâbiyye'de şöyle zikredilmiştir:

Müşteri dâvayı te'hir etmesini ister; şefide bunu kabul ederse, da'­va tehir edilmiş olur. Ancak, yine da'va da'vadır.

Münteka'da, Bişr, İmâm EbÛ Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğunu nakîetmiştir:

Şefî'in "Kimsenin, beni şüf a hakkımdan vaz geçirmeye hakkı yok­tur." demesi gerekir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir adamın elinde bir yer var iken, bir başkası gelerek o yeri id­dia eder ve: "Sen, bunu filandan satın aldın. Bunda benim şüf am var­dır." deyip, beyyinesini de ibraz eder; bu yer elinde bulunan şahıs da, beyyinesi ile : "filan adam, bu yeri bana emânet bıraktı." derse; hâ­kim, şefı'e, şüf a hakkını hükmeder. Çünkü yer elinde olan, iş için da'-vâya nasbedilmiştir. Oda onun satın almasıdır.

Şayet şefi, yer elinde olanı, "satın aldın" diye iddia etmemiş olup, bir adam olarak iddia etseydi (Şöyleki: yer elinde olana —başka bir ada­ma işaret ederek—:" Şu adam, filandan, şu fiata almış ve parasını da nakden vermiş. Ben ise bunun şefisiyin." deyip, beyyinesini ibraz eyle-se; yer yanında olan da: "Bu, benim yanımda, filan adamın emâneti­dir." deseydi o takdirde, yer elinde olanı, —hazırda olmayan o şahıs . gelene kadar— da'vâ edemezdi: Çünkü, burda yer elinde olan görünü­şe göre da'valı olduğu hâlde, hakikatte ise, iş için da'vâlı değildir. Mu-hıyt'te de böyledir.

Bir adam, bir yeri, yeni dirhemler karşılığında satın aldığı hâlde, zayıf veya katkmtıh dirhemleri nakden verse; şefi o yeri yeni (- taze) dirhemlerle alır. Sirâciyye'de de böyledir.

Şayet satıcı, taze dirhemlerin yerine, zayıf dirhemlere râzi olur­sa; müşteri, şefîa yeni dirhemler için müracaat edebilir. Müzmerat'ta da böyledir. [11]

 

6- ŞEFİ'LERİ OLAN BİR YERİN SATILMASI
 

Şefîler bir araya toplanınca; hüküm sabit olmadan ve haklar ve­rilmeden önce, o yerin tamamını ve her birinin hakkının ne kadar oldu­ğunu bilmek gerekir.

Hatta, bir yerin iki şefî'ı olduğunda, onlardan birine, o yeri alma­dan ve hâkimin hükmü de olmadan teslim edilir ve diğer şefi, (o yer alın­dıktan sonra, veya hükümden sonra) her ikisinin de hakkını ibtâl ettirir.

Hatta, bir yerin iki şef ii olduğunda; hâkim ikisinin arasında hük­mettikten sonra, birine, hissesini teslim eder ve ikincisi orada bulunmazsa, o şahıs tamamını alamaz.

Şefilerin bir kısmı, diğerlerinden kuvvetli olduklarında, hâkim kuvvetliye hükmedince, zayıfın hakkı bâtıl (= geçersiz) olur.

Hatta ortak ile komşu bir araya gelirler ve ortak, hükümden önce, şüf'a hakkını komşuya teslim eder; o da şüf a olarak, onu alır ve hâ­kim, o yeri ortağa hükmeder ve sonra da şüf a olarak, ortağa teslim eder­se; bu durumda komşu için, şüf'a hakkı yoktur. Zehıyre'de de böyledir.

tki şefi'den birisi huzurda olmadığı zaman, hazırda olan şefi, o yerin tamamını almak ister; müşteri de buna razı olursa, öyle yapar.

Şayet müşteri: "Ben, ancak yarısını veririm." dese bile, yine şefs­in tamamım alma hakkı vardır. Mebsût'ta da böyledir.

Hazırda olan şefi, gaibin gıyabında: "Ben, yarısını alınm. (ve­ya üçte birisini alınm.) onun hakkı, odur." demeye hakkı yoktur; ya tamamını alır veya tamamını bırakır. Sirâcti'l- Vehhlc'da da böyledir.

Şayet hâkim, yerin tamamını hazırda olana hükmettikten sonra, gaip gelirse, ona da yarısını hükmeder.

Sonra da bir şefi daha gelirse; ona da üçte birini hükmeder. Böyle­ce, hepsinin hakkı müsavi olur.

Şayet, ilk defa kendisine yerin tamamı hükmedilen şefî,: "Ben, sana tamamını teslim eyliyeyim." derse; onun tamamını alma hakkı olmaz; ancak, yarısını alır. Mamyt'te de böyledir.

Önce şefı'lerden birisi hazır olur ve şüf asını isbat eder; hâkim de o yerin tamamım ona hükmeder; sonra da bir başka şefî gelirse; hâ­kim duruma bakar: Eğer ikinci şefî'de aynı derecede ise, o yerin yarısı­nı ona hükmeder.

Şayet ikinci şefî, birinciden daha kuvvetli ise (Meselâ: Önceki komşu; ikincisi ise ortak olursa) artık, hâkim birinci hükmü bozar ve o yerin tamamını ikinciye hükmeder.

Eğer ikinci şefi, birinci şefî'den zayıf ise; ona bir şey hükmeylemez. Sirâcü'l- Vehhac'da da böyledir.

Şayet, bir adam bir şey satın alarak şefi olduğunda, aynı derece­de bir şefî daha gelir ve hâkim, o yerin yarısını ona hükmeder; sonra­dan diğerinden kuvvetli bir şefi daha gelirse; hâkim tamamını ona hük­meder. Ondan sonra gelen daha zayıf bir şefi ise, ona bir şey hükmeyle­mez. Onun hakkı da olmaz. Tahâvî şerhı'nde de böyledir.

Şayet hazırda olana, o yer hükmedildikten sonra, onda bir ku­sur bulunarak, geri verilir; sonra da hazırda olmayan şefî gelirse; Önce­ki fiatla, ona hükmedilmez. Geri verme ister, hükümlü olsun; isterse hükümsüz olsun, müsavidir.

Eğer o gaip, o yeri şüf'a hakkıyla alacaksa, duruma bakar: Eğer red hükümsüz yapılmışsa, o fiatta alabilir. Zira hükümsüz red de satış için geçerlilik vardır. Teslimden önce ile sonra yapılan red için, bir taf­silat yapılmamıştır.

Alimlerimizden bazıları, bunu teslimden sonraya hamleylemişlerdir. Çünkü, teslim almadan önce, hükümsüz red yapılırsa; akar, yeniden yeni bir fiatla satılabilir.

Şayet huzurda olan şefi, kendisine şüf'a olarak hükmedilmeden önce, aybına muttali olup şüf'a hakkım teslim ettikten, sonra, gaip olan şefi gelirse; dilerse, o yerin tamamım alır; dilerse terkeder.

Şayet önceki şefî, hükümden sonra, o yeri aybı sebebiyle geri ver­dikten sonra, iki şefi gelirse; şüf'a yerinin üçte ikisini alırlar. İki kişi ile üç kişi hakkında şüfa'da hüküm müsavidir; huzurda olanın hakkı kadarı, hazır bulunmayan için düşürülür.

Hazır olan şefî, müşteriden o yeri satın alır; sonra da gaip olan şefi gelirse; isterse, o yeri önceki fiat üzerinden; isterse ikinci fiat üze­rinden alır.

Şayet önceki müşteri ve hazır da olan o yerin şefî'si ise, sonra da gaip olan şefî gelirse; dilerse, o yerin yarısını, önceki satış üzerinden sa-tm alır. Çünkü, önceki müşteri için satış hakkı sabit olmamıştır. Hatta, onun satışı kalınmak içindir. Hazırda olana sattığı zaman, gaibin hak­kının miktarı sabit değildir.

Önceki müşteri bir yabancı olur ve o yeri bin dirheme satın al­dıktan sonra, başka bir yabancıya, iki bin dirheme satar; şefî'de gelip şüf'a hakkım isterse; bu durumda şefî muhayyerdir: İsterse, —istihkakı sebebiyle—önceki satış üzerinden satın alır; isterse, ikinci satış üzerin­den satın alır.

Bu iki satışın şartı vardır: Eğer, birinci satış üzerinden satın alırsa; parayı birinci müşteriye teslim eder. O takdirde, ikinci satış ibtâl olmuş olur. İkinci müşteri, verdiği parasını birinci müşteriden geri alır.

Şayet ikinci satış üzerinden satın almayı, şefi kabul ederse; her iki satışta tamamdır. Parasını ikinci adama verir.

Şayet, ikinci müşteriyi ve satılan yeri birlikte bulursa; ikinci satış üzerinden satın alınca, önceki müşterinin hazır olup olmaması şart değildir.

Eğer önceki'satış üzerinden satın alırsa; ikinci müşteri huzurda ol­mayınca, satış geçerli olmaz.

Kâdî el-İsbîcabî, Şerh-i Muhtasar-ı Tahavî'de böyle buyurmuş ve bunun hilafını söylememiştir.

İmam Kerbî'de "Bu, İmâm Ebfi Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed'in kavlidir." buyurmuştur.

Şayet müşteri, o yerin, —yansını satar—, tamamım satmaz ve şefîde gelip, şüf asının almak isterse; o yerin tamamını satın alır. Bu durumda, yarısı için yapılan satış, bâtıl olmuş olur.

Eğer yansını, ikinci satış üzerinden almak isterse öyle yapar.

Müşteri, satın aldığı yeri satmaz; fakat, bir adama bağış yapar veya tasadduk eder; kendine bağış yapılan veya kendine tasadduk edi­len de o yeri teslim alır; sonra da şefi gelir ve şüf asını isterse; müşteri ve kendisine bağış yapılan da hazır iseler, bu durumda şefî, onu bağış olarak değil de satış olarak alır; müşterinin hazır olması şarttır.

Hatta şefî, kendisine bağış yapılanı bulsa, —müşteriyi bulmadıkça— onu da'va edemez. Sonra, önceki satışa göre, oranın parasını verir ve satın alır; bağış ise, bâtıl olur.

Kâdî'de, hilafsız olarak böyle buyurmuştur.

Şayet müşteri, o yerin yarısını taksim olunmuş olarak bağış ya­pıp, bağışlanan zata da teslim ettikten sonra, şefi gelerek, kalan kısmı almak istese; onu yapamaz. Fakat tamamını alır ve tam parasını verir. O takdirde bağış geçersiz olur ve bu paranın tamamı müşterinin olur; kendisine bağış yapılan şahsın olmaz. Bedâi'de de böyledir.

Bir şahsın satın aldığı bir yerin, biri hazırda, diğeri gaip olan iki şefî'i bulunur ve hazırda olan şüf asını ister; hâkim de ona hükmeder; sonra da ikinci şefî gelip, hazırda olandan şüf a hakkını isterse; bu du­rumda hâkim, değil de ikinci şefî'e hükmeder.

Bu, hazır olan şefî, şüf a için, yerin tamamını istediği zaman böyledir.

Şayet yarısını isterse; başkada hak sahibi olmadığı zanniyle, şüf'a-nm yarısı bâtıl olur.

Keza, şefpin ikisi de huzurda olurlar ve her biri, şüf adan yansı­nı isterse; bu durumda ikisinin de şüf alan bâtıl olur. Çünkü, onlardan her biri, tamamını istemedikçe, yan şüf alan bâtıl olur. Yansı bâtıl olanın da, tamamı bâtıl olmuş olur. Fetâvâyi KâdÜıân'da da böyledir. [12]

 

7- MÜŞTERİNİN, BİR YERDE VE ORAYA BİTİŞİK YERLERDE ŞÜFA BULUNDUĞUNU İNKAR ETMESİ
 

Ecnâs'ta şöyle zikredilmiştir:

Şehâdetin keyfiyetinin açıklanması hususunda İmâm şöyle buyur­muştur: Uygun olanı, satılan bu yerin komşusu, "orası, satılmadan ön­ce, bu adamın mülküdür." diye şahitler edinmesidir. Şahitlerin, "Bu yer, bu saate kadar bununda, mülkünden çıkıp çıkmadığını bilmiyoruz." demeleri uygun olur. yoksa: Bu yer, bu yerin yanıdır." demek kâfi gelmez.

tki şâhid şehâdette bulunarak: "Gerçekten şefî, bu yeri filandan satın aldı, işte bu, elindedir." derler veya "Ona bağışlandı." derlerse, bu da kâfi gelir.

Eğer şefî, müşterinin Allah adına yemin etmesini isterse, bunda da hakkı vardır.

İmâm Ebû Yuaf (R.A.) şöyle buyurmuştur:

Bir adam, bir yer iddia eder ve "o yerin, babasından, kendisine kal­mış olduğuna dair'* beyyine getirirse; o yer, ona hükmedilir. Onun ya­nından bir yer satılsa, artık o, o yere, —mülkiyetini isbat edene kadar— şefî olamaz.

Bir adamın elinde bir yer bulunduğunda» "onun başka birine âit olduğunu" ikrar eder ye o yerin yanındaki yerde satılır; ikrar olunan zat da şüf a talebinde bulunursa; ona, "o yerin kendisine ait olduğuna

Bir kimse, şefii bulunan bir yer satın aldığında, o şefî "oranın, şüf asının bir başkasına ait olduğunu"ikrar eder ve ikrar olunan şahıs susar ve ondan sonra şüf a talebinde bulunmazsa; bu durumda ikrar olunana şüf a hakkı yoktur. Şayet şüf a talebinde bulunursa, ikrar olu­nana şefî olmuş olur. Mahıyt'te de böyledir.

Hassâf, şüf anın sakıt olması hususunda, şöyle buyurmuştur: Gerçekten satıcı, ''satılan yerin içinde, müşterinin hissesi olduğunu" ikrar eder; sonra da ona satarsa; kalan yerde, artık komşusu ona şefî olamaz. Ebû Bekir el-Harzemî: "Hsisâf, bu hususta hata eylemiştir. Komşu için şüf a gerekir." buyurmuştur. Zcfcıyre'de de böyledir. En doğrusunu, ancak Allah'u Teâlâ bilir. [13]

 

8- SATİN AIAN ŞAHSIN, ŞÜFA HAKKI BULUNAN BİR YERDE TASARRUFTA BULUNMASI
 

Şayet müşteri, satın aldığı yere bina yapar veya ağaç diker yahut orayı ziraatta kullanır; sonra da şefi gelir ve şüf ası sebebiyle, o yer, ona hükmedilirse; bu müşteriye "binayı sökmesi"; "ağaçları sökmesi" ve "o yeri, şüf a sahibine teslim etmesi" emredilir.

Ancak onları sökmek, o yere noksanlık verecekse, o zaman şefî mu­hayyerdir: Dilerse, onları alıp, binanın ve ağaçların sökülmüş hâldeki kıymetlerinin parasını verir; isterse, müşteriye sökmesini söyler. Bu, zâhirü'r-rivâdeyir. Âlimlerimiz icmâen şöyle buyurmuşlardır: Şayet müşteri, ziraat yapmış, sonra da şefî gelmişse; müşteri onu sökmekle emredilmez. Fakat, onun yetişmesi beklenir. Sonra, şüf a ken­disine hükmedilir. O yeri tam parasını yererek müşteriden alır. Bedâi'de de böyledir.

Şüf a sahibi, o yeri müşterinin elinde bırakırsa; ücretsiz olarak bırakır. Fakıyh Ebû'l- Leys, Fetv&lan'nda şöyle demiştir: Bu gibi mes'elele-rin şekli şudur: Bir adam bir yeri alıp, orayı ziraat mahalli yapar ve bakla eker; müşteri o yerin sahibinden, ziraat hissesini satın alır; sonra da şüf a sahibi gelirse; orası, ziraatın yarısı ile birlikte şefî'ın olur. Fakat, ziraat yetişene kadar o yeri alamaz. Mutayt'te de böyledir.

Câmiü'l-Fetavâ'da şöyle zikredilmiştir:

Bir adam, bir yer satın alıp, orayı eker ve bu ekim de oranın değerini eksiltir; sonrada şefi gelerek, eksilen değere göre, parayı, yere tak­sim edip ve satın aldığı günkü kıymetini ona vererek, ondan şüf'a ola­rak satın alırsa, buna hakkı vardır. Talarhanniyye'de de böyledir.

Bir adam, bir ev satın alır ve onu çeşitli boyalarla boyarsa; şefi muhayyerdir: isterse, onun boya paralarının farkını vererek satın alır; isterse, almaz; terk eder Gınye'de de böyledir.

Bir adam, bir yurt satın alıp, içindeki binaları yıkar; veya onları yabancılar yıkar yahut kendisi yıkılır; sonra da şefi gelerek, binaların yapılı kıymetini taksim edip onları alırsa; bu durumda bina, kendiliğin­den yıkılmışsa; noksanlık hâli üzere kalır.

Şayet müşterinin veya yabancının fiiliyle yıkılmışsa, bina olduğu hâlde tazmin ettirilir; yıkılmış hâlinin kıymeti çıkarılır.

Sahanın kıymeti beşyüz dirhem: binanın kıymeti de beşyüz dirhem olur; yıkılınca kıymeti üçyüz dirheme düşerse, şefî sahayı beşyüz dirhe­me satın alır.

Şayet bina yanmış veya sel götürmüşse; o takdirde şefî, tam kıy-metiyle satın alır. Çünkü satın alıcının elinde bir şey kalmamıştır.

Eğer müşteri binayı yıkmadı; fakat onu —yeri hariç olarak— sattı ve sonra da şefî geldiyse; o, satışı bozar ve tamamını olduğu gibi alır. Müfeıyt'te de böyledir.

Müşteri binayı kendisi bozar ve şefî de: "Dilersen hissesi kadar yerinin parasını al; istersen terk eyle." derse; o takdirde yıkma parasını alma hakkı yoktur. Yabancı yıkınca da; kendiliğinden yıkılınca da böy­ledir. Çünkü, şüf'a ondan sakıt oluyor; ve o, enkazryla birlikte duru­yor; müşteriye, başka bir şey vermek gerekmiyor.

Şayet müşteri, evin kapısını söker ve satarsa şefî onun parasını, bedelinden düşüyor. Sirâcii'l- Vehhâc'da da böyledir.

Bir adam, bir yer satın aldığında onun yansı, suya gark olursa; Şefî, ancak geride kalanı alabilir. Parası da hissesine göredir.

Müşteri bir yer satın alıp, binasını da kendi yapar ve içinde ev­lensin orayı birine bağışlar veya yıkarsa şefTin binaya yolu yoktur; fakat, yerini bedeliyle satın alır. Eğer müşteri yıkmadı da, şefi müş­teriyi tasarruftan tamamen ibtâl eylediyse; o evide tam parasıyla satın alır. Mebsût'ta da böyledir.

İçinde hurmalığı veya başka nevi ağaçlan bulunan bir yeri, bir müşteri satın alır ve meyvesini almayı da şart koşar; sonra da şefi gelip, o yeri ve —hissesiyle birlikte— ağaçları da satın alırsa; müşterinin satın aldığı günde verdiği paraları ondan düşer.

"İsterse, müşteri o meyveleri alıncaya kadar bekler." denilmiştir.

îmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur: Müşteri meyvelerini

vermeyebilir. Şayet meyveler yetişmişse; müşteri onları teslim alır. Yer veya satar yahut telef eder.

Şayet şefî onlan almak isterse; meyvelerin hissesini bedelinden düşer. Şayet satış meyvesiz yapıldı ve meyve sonradan, müşteri teslim al­madan satıcının yanında iken oldu ve sonra da şefî gelerek, yerini, ağa­cını, meyvesini aldı ise; onun için bu durumda, bir kısmını alıp, bir kıs­mım bırakma hakkı yoktur. Meyvesinin tamamı onundur.

Şayet meyve, hiç bir kimsenin fiili olmaksızın (yanmak gibib, bir âfet isabet ederek helak etmesi gibi bir halle) yok olursa; şefi, onu, is­terse tam kıymetiyle satın alır; isterse terkeder.

Şayet satıcı veya müşteri meyveyi toplarlar ve sonra, onların fiille­ri ile olmaksızın helak olursa (sel götürmesi veya yanması gibi) işte o zaman, İmâm Ebû Yusaf (R.A.)'a göre, herne şekilde olursa olsun, şefî'in hakkı sakıt olmuştur .(= düşmüştür.) Çünkü, kimsenin bir kabahati yok­tur. Meyve yerinden ayrıldığı zaman, şefi'in hakkı, sakıt olur.

Şayet, müşteri yerini, hurmalığını ve meyvesini teslim alır ve sonra onun yanında da meyve verir; daha sonra da şefî gelir ve meyveler de ağaçlarının üzerinde olurlarsa; işte o şefi, o müşterinin satın aldığı fiat üzerinden, onu satın alır; onun üzerine bir fazlalık yapmaz.

Eğer şefî, müşteri meyveleri topladıktan sonra gelmiş olur ve mey­veler de müşterinin yanında bulunur veya zayi olmuş olur yahut satmış veya yemiş bulunursa; bu durumda şefi, o yerle birlikte, ağaçlan alır; ağaçlarda kalanları da; alır gidenler gitmiştir... Onların parasını da al­maya hakkı yoktur. Vehhâc'da da böyledir.

Bir yeri satın alan şahıs, şefi gelmeden önce, orada (bağış yap­mak, tasadduk etmek icara vermek, mescid yapmak, vâkıf yapmak, mezarlık yapmak ve oraya ölü defnedilmek gibi) bir tasarrufta bulunmuş­sa; şefî için onu alıp bozmak hakkı vardır; müşterinin tasarruf hakkı yoktur. Kldhftn'ın Camin's- St£r Şerhi'nde de böyledir.

Müşterinin; meşfûa yerindeki tasarrufunu iyi bilmek şefîa şüf'a hükmünün ona göre verilmesi için gerekir. Sattı mı, icara mı verdi? Onun bedeli ve ücreti helâl mi? yoksa yıktı mı? Ve benzeri... Şefî için, bunla­rın tamamını bozma hakkı vardır. Teslim almak müstesna...

Görülmüyor mu ki, müşteri satıcıya geri vermek üzere teslim alır; o da geri alırsa; şefî için bir hak talebi kalmıyor. Zehıyre'de de böyledir.

Müşteri taksim edilmemiş bir yerin yarısını satın alırsa; şefî'de kendi hissesine düşen yarıyı alabilir; diğer yarıyı bozduramaz. Bu du­rumda taksimi hâkim yapar veya hilafsız rızâlariyle kendi aralarında yaparlar.

Bu, şu meselenin hilafınadır: îki ortakdan birisi, hisesini satar; müş­teri de diğer ortakla onu taksim ederse; nasıl olursa olsun, ortağı onu bozdurur. Çünkü akid taksimli yapılmamış ve taksim de kısmetin ta­mamından değildir.

Sonra da şefî taksimi bozunca, hangi cihetten olursa olsun, müşte­rinin nasibini şefî alır.

İmâm Ebo Yûsuf (R.A.)'dan gelen rivayettir.

îki adam, bir yer satın alırlar ve bunların ikisi de şefî olurlar; üçüncü bir şefî daha bulunur ve iki ortak aralarında taksim ettikten sonra; üçüncü şefî gelirse, o, isterse hâkimin hükmüyle, onların taksimini bo­zar Zehiyre'de de böyledir.

Bir adam, yüz dirheme bir yer alıp, oranın toprağını kaldırır ve onu yüz dirheme satar- sonra da şefî gelip şüf a talebinde bulunursa; Şeyhû'l-İmâm Ebû Bekir Muhammed bin Fadl, şöyle buyurmuştur: Şefî, o ye­ri, yarı bedeli olan elli dirheme satın alır. Bu, toprak kaldırılmadan ön­ceki kıymetinin yansıdır. Kaldırılan toprağın kıymeti, şefî den düşürülür.

Kfrfi Alîyyü's-Sağdî, şöyle buyurmuştur:

Şefî'den paranın yarısı düşülmez; noksanlığın hissesi düşülür.

Şayet müşteri o yeri kazıp çukurlaştırır; toprağını da başka yere ta­şımamış olursa; orayı önceki haline çevirip, kazdığı toprağı çukura dol­durur; sonra da şefî gelirse, Şeyhti'1-İmâm Ebû Bekir Muhammad bin Fadl:

"Müşteriye:" "Yerde yaptığı arızayı kaldırır." denilir, buyurmuştur. Fetâvâyi Kadîhan'-da da böyledir.

Bir adam, yerinin yarısını bir adama satar; şefî'de olmaz ve hâ­kimin emriyle taksim ederler; sonra da şefî gelirse; satıcının hissesi, müş­teri ile şefı'in arasında olur. Çünkü, şüf'a bozulmaz. Şayet taksimden sonra, satıcı kendi hissesini —şefî, şüf'a hakkını istemeden önce— sa­tar; sonra da şefî şüf'a hakkını isterse; duruma bakılır: Eğer hâkim, ona şüf'a hakkını hükmederse, aralarında taksim eder. Çünkü, önceki müşteri de komşuluktan şüf'a sahibi olmuştur. Şayet hakim, ikinci müşteriye hükmederse; birinci müşterinin mülkiyet hakkı kalmaz. Serahsî'nin Mu-hıytı'nde de böyledir.

Müntekâ'da şöyle zikredilmiştir:

Bir adam, bin dirheme, bir yer satın aldıktan sonra, onu ikibin dir­heme satar ve şefî de bu ikinci satımı öğrenir; —öncekini bilmez— ve onu da'va eder; hâkimin hükmüyle veya hükümsüz olarak, —ikinci— satın alan şahıstan o yeri alır; sonra da önceki satışı Öğrenirse; bu du­rumda, alış-verişi bozamaz; Önceki satış bâtıl (= geçersiz) olur.

Keza, bir yeri sahibi, bin dirheme sattıktan sonra, müşteri bu sa­tışı nakz edip, o yeri geri verir; sonra da şefî onu ikibin dirheme satın alır ve önceki satışı da Öğrenirse; bu durumda satışı bozamaz. Mutayt'te de böyledir.

Şayet müşteri, —birincide— bin dirheme satın aldığı hâlde, o pa­zarlık bozulur; ikinci defa da iki bin dirheme satın alır; şefî de ondan iki bin dirheme satın alır ve bu şefi önceki satışı bilmez ve sonradan öğ­rense, hükümle veya hükümsüz olarak, bu satışı bozamaz. Bedâi'de de böyledir.

Şayet, bin dirheme satın aldığı hâlde, bedeli artırıp, iki bin dir­hem yaparsa; şefi de —önceki bin dirhemi bilmeden— iki bin dirheme satın alırsa; o fazlalığı hükmen ibtal ettirir ve bin dirheme satın alır.

Şayet kendi rızasiyle alırsa; bu durumda, satış başlangıç gibi olur. Artık, başka hakkı kalmaz. Serahsfi'nin MuhıytTnde de böyledir.

Bir müşteri, satın aldığı yeri, bir insana vasiyyet ederse; şefi o vasiyyeti bozar ve vârislerden alır; bedeli onların üzerinedir. Ta) artı ân iy-ye'de de böyledir.

Bir adam, evleri, ağaçlan ve hurmalıkları bulunan bir köy satın aldıktan sonra, ağaçlan ve bir binayı satar; müşteri de ağaçların bir kıs­mını keser ve evlerin bir kısmım yıkar; sonra da Şefi gelerek,ağaçların tamamen kesilmemiş ve evlerin tamamen yıkılmamış olduğunu görür­se; kesilenleri alamaz ve onları şefi'in hissesinden çıkarır. Fetâvâyi Kâdî-hân'da da böyledir.

Bir adam, satın aldığı bir yerin evini yıkıp, sonra da faydası da­ha büyük bir ev yaparsa; şefi, ondan o evi alır ve onun kıymetini, yerin daha önceki evin bulunduğu zamanki değerine göre tesbit eder. Bina­nın hissesi sakıt olur. Çünkü onu müşteri yıkmıştır. Bize göre hâdiseyi çıkaran odur. Mebsût'ta da böyledir. [14]

 

9- ŞÜF'A HAKKI SABİT OLDUKTAN SONRA, ONU İBTAL EDEN VE ETMEYEN ŞEYLER
 

Sabit olduktan sonra, şüf'a hakkını bozan şeyler iki nevidir:

1-) İhtiyarî

2-) Zarurî.

İhtiyari olan da iki nevidir:

a-) Sarih (= açık)

b-) Gayr-ı sarih (=  açık olmayan ve delâleti, mecrası câri bulunmayan)  İhtiyarî ve sarih olarak şüf'a hakkını ibtâl eden lafızlar şunlardır:

Şefî'in "Ben, şüf'ayı ibtâl ettim (= bozdum) veya "onu iskat et­tim. (= düşürdüm)" yahut: "Onu, sana ibra eyledim. (= vazgeçtim)" veya "Onu, sana teslim eyledim." demesi veya bunlara benzeyen açık bir söz söylemesidir.

Bu durumda, şefî'in, o yerin satıldığını bilip, bilmemesi de —bu sözler satıştan sonra söylendi ise,— farketmez> Çünkü burda hakkın düş­mesi açıkdır ve bilmekle bilmemek müsavidir.

Delâlet yoluyla ıskat buna muhaliftir. Çünkü, orda hakkı, ancak satışı bildikten sonra sakıt olur.

Delâlete gelince, bu şefî'in, müşteri için hükme ve yapılan akid ve pazarlığa rızâsına delâletin olmasıdır.

Meselâ: satışı öğrenince, şüf'a istemeyi, özrü olmaksızın terketme-si veya, o meclisten kalkıp başkaişle meşkul olması gibi... Bu durumla­ra göre, iki ayrı rivayet vardır.

Keza, müşteriden, o yeri icarlaması veya ziraatcıhkyahut içinde bir muamele yapmak için istemesi ve benzeri şeyler; satışı bildikten sonra yapılmışsa; bunlar delâleten razı olduğunun alâmetleridir. Bedâr'de de böyledir.

Şayet şefi, o yerin emânet bırakılmasını veya onun vasiyyet edil­mesini yahut onun tasadduk edilmesini isterse, bu, şefî'in hakkını ona teslim olur. Zehıyre'de de böyledir. [15]

 

Şüf'a Hakkının Zarurî Olarak İbtâl Olması
 

Şefi, müşteri şüf'a yerini teslim almadan önce ölürse, bu hâl şüf ayı ibtâl eder.

Bu, bize göre böyledir.

Müşterinin ölmesiyle, şüf'a hakkı bâtıl olmaz. Böyle bir durumda şefi, şuf'asmi müşterinin vârislerinden alır BedâFde de böyledir.

Şûfâ hakkını, o yer satılmadan önce teslim etmek sahih olmaz. Satıldıktan sonra, şefi şüf'a hakkım bilsin veya bilmesin, şüf'a sahih olur. Muhıyt'te de böyledir.

Müşteri, şefî'a: "O binayı, şu paraya karşılık bana infak eyledin mi?" der; şefi'de: "Evet" derse; bu şuf'a hakkını teslim olur. Mebsût'ta da böyledir.

Bir yeri şüf'a sebebiyle aldıktan sonra, şüf'a hakkını teslim sa­hih olmaz.

Karşılıklı hîbe'de de, karşılığını almadan önce teslim etmek sahih olmaz. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Şefi, şüf'asını karşılıklı olarak hîbe edip, teslim tesellüm yapıl­dıktan sonra; şüf'a hakkını teslim eder. (bu hakkından vaz geçer) sonra da satıcı ve alıcı " O, bu karşılığa satılmıştır." diye ikrar ederlerse; bu durumda, şefî'in şüf'a hakkı kalmaz.

Şayet karşılıksız bağış yapılmış olsa ve sonra da "karşılıklı oldu." diye birbirlerini doğrulasalar veya "satıldı" deselerdi, o zaman, şefî'in şüf'a hakkı olur ve onu alırdı.

Bir adam, bin dirhem mukabilinde, bir yerini hîbe ettiğinde, on­lardan birisi, alacağım teslim aldığı hâlde, diğeri, henüz teslim almaz; sonra da şefi, şüf'asını teslim ederse; işte bu da —diğeri de teslim alana kadar— bâtıldır. Zira, o yeri şüf'a karşılığı almış olur ve vücûbundan

Önce, hakkını iskat olur.

Karşılıklı bağış, —teslim ve tesellümden sonra— aynen satış gibi olur.

Vücûbunun sebebi takarrür etmeden önce şüf'ayı teslim bâtıldır.

Mebsût'ta da böyledir.

Şefî, şüf'a hıkkım bağışlar veya satarsa; bu teslim olmaz.

Semarkant fetvalarında böyle söylenmiştir.

Şemsü'l-Eimme Seraba Şüf a Kitabı Şerhı'nde şöyle buyurmuştur:

Evet, bu teslim sayılmaz.

Şehâdet babında ise, şöyle denilmiştir: "şüf'asını satsa, bu teslim olur; karşılık da gerekmez."

Sahih olan da budur.

İmâm Muhammed R.A.)'in bu husustaki kavli onun Üzerine bir delil­dir. Muhıyt'te de böyledir.

Şefi, şüf'a hakkım teslim eyledikten sonra, satışta bir köle veya bir câriye artışı yapılsa, bu durumda şefî, onun bedeli kadarını alma hakkına sahiptir.

Şefî şüf'asını teslim eyledikten sonra, o yeri satan şahıs satış bede­linden ekşitme yaparsa; bu durumda şefi'n şüf'a hakkı vardır. Çünkü fiatı düşürmek, aslına iltihak olur. Mesela: "Bin dirheme satıldı." diye haber verilir ve şefi'de şüf'asını teslim eder ve o yer beşyüz dirheme sa­tılırsa, şüf'a hakkı yerinde kalır.

Şefî: "Şu evin şüf'asını teslim eyledim." derse; —her ne kadar, bir şahsı tayin etmemiş olsa bile— bu teslim sahih olur.

Eğer şefî, satıcıya: "Bu yerin şüf'asını, sana teslim eyledim." der; o yer de satıcının elinde olursa; teslim sahih olur. Bedâi'de de böyledir.

Şayet şefî müşteriye satıp, teslim eyledikten sonra satıcıya: "Sa­na şüf a hakkımı teslim eyledim." derse; istihsânen bu teslim sahih olur.

Şayet: "Senin sebebinle teslim eyledim." veya "Senin için teslim eyledim." derse; bu teslim hem kıyâsen hem de istihsânen sahih olur. Felâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Müşteri, bir başkasının vekili olur; şefî'de, ona: "Bu yerin şüf -asını, sana teslim eyledim." der ve bir ferdi ta'yin eylemez ise; bu tes­lim yine sahih olur.

Şayet vekil için: "Bu yerin şüf asını, sana teslim eyledim. der o yer de vekilin yanında bulunursa; bu teslim hem kıyâsen, hem de is-tihsanen sahih olur.

Şayet şefi, vekil o yeri müvekkiline teslim eyledikten sonra, böy­le söylerse, yine teslim, istihsânen sahih olur.

Eğer müşteri, başkası tarafından satın almaya vekil edilmiş biri olur ve şefi de ona: "Bu yeri hasseten sana teslim eyledim; başkasına değil" derse bu teslim yine vekile emreden şahıs adına sahih olur. Mu-hiyt'te de böyledir.

Şayet, şefi, bir yabancıya: "Şüfamı sana teslim eyledim." der­se; şüf a hakkı sakıt olur. Seniha'nın Mohıytı'nde de böyledir.

Şayet şefi, bir yabancıya, önceden: "Şü yerin şüf*asını sana tes­lim eyledim." veya "Ben, ondan senin için, ı'raz eyledim." derse; bu durumda teslim sahih olmaz. Kıyâsen, kendi şüfası da batıl olmadığı gibi, istihsânen de bâtıl olmaz.

Şefî, bir yabancı için: "Şüf ayı müvekkiline teslim eyledim." veya "Müvekkiline bağışladım." yahut "Onun için, senin yüzünden ve se­nin de, ona şüf'ayı vermen şartıyle iraz eyledim." derse; bu durumlar­da., şüf'a âmir için sahih olur. Şefi'in kendi şuf ası bâtıl olur. Felâvâyi KâdîhârTda da böyledir.

Bir yabancı, şefe "Müvekkile, şüf'am teslim eyle. der; o da: "Onu, sana teslim eyledim" veya "Sana bağışladım. yahut "Senden dolayı ondan vazgeçtim." derse; bu durumlarda teslim, istihsâren sa­hih olur. Çünkü, vekil müvekkilini açıklamıştır.

Şayet vekil: "Müvekkilim Zeyd*e teslim eyle. der; şefî'de: "Onu, sana teslim eyledim." derse; bu durumda sanki şefî, —müvekkile değil de— vekile teslim etmiş gibi olur.

Şayet şefî, yabancı olan muhatabına: "Bu yerin şüf'asını sana teslim eyledim." veya "Sana bağışladım. yahut "Sana sattım." der­se; bu, teslim olmaz. Çünkü, önce söylendiği gibi, bu müvekkil için ce­vap değildir ve onun için de teslim değildir: Sirâcü'l- Vehhâc'da da böyledir.

Yabancı bir kimse, şefî'e: "Seninle, şüf'am teslim eylemek üze­re anlaşma yapalım." der; o da teslim eylemek üzere anlaşma yapalım." der; o da teslim ederse; bu teslim sahih olur; karşılık gerekmez.

Şayet: "Şüf'a benim olmak üzere, şuna göre anlaşma yapalım." derse; şüf'a batıl olmaz; bu sulh batıl olur. TaUrhâniyye'de de böyledir.

Bir yabancı, şefî'e: "Şüf'am teslim etmek üzere, şu kadar dirhe­me anlaşma yapalım." der; fakat "benim için." demezse; bu durum­da, şefî'e mal vermek gerekmez; Şefî'in şüfası da bâtıl olmaz.

Eğer şefî, satıcıya: "Sana, satışını teslim eyledim." veya müşte­riye: "Satın alışım, sana teslim eyledim." derse; şüf a bâtıl olur.

Şayet, bir yabancıya: "Şu yerin satın alışını sana teslim eyledim." derse; bu da teslim olmaz ve kendisinin de şüfası batıl olmaz. Fetâyâyi Kayhan'da da böyledir.

Şüf anın ibtalini şarta bağlamak caizdir.

Hatta şefî, bir şahsa: "Sen, kendin için satın alırsan, sana teslim eyledim." der; o da başkası için satın alırsa; şüf'a ibtâl olmaz. Çünkü, iskat eylemiştir. (Şarttan düşmüştür.) Kerderî'nin Vedzt'nde de böyledir.

Şayet şefî, satıcıya: "Şüf ayı sana teslim eyledim; eğer filana, ken­di nefsin için satarsan." der; o da başka birine satarsa; bu durumda şe­fi, şüf'a hakkım teslim etmiş olmaz.

Ebû'l- Leys'in Fetvâlan'nda şöyle zikredilmiştir:

Bir şefî, müşteriye: "Şu yerin şüf'asını, sana teslim eyledim." der; müşteri de, onu başkasına satarsa, şüf'a hali Üzeredir.

Fadfi'nin Fetvâlan'nda şöyle zikredilmiştir:

Eğer bu teslim, âmir içinse; Ebû'l-Leys'ın dediği gibidir.

Sadra'ş-Şehid'de böyle buyurmuştur.

Hâvi'de de şöyle zikredilmiştir:

Bir müşteri: "Bunu benim nefsim için satın alıyorum." der; şefî de şurasını ona teslim eder; sonra da, o müşteri, o yeri başkasına sa­tarsa; İmâm Muhammed (R.A.): "Bu şüf a geçersiz olur." buyurmuştur.

İmam Ebû Hanîfe (R.A.) ise: "Bu şüf a bâtıl olmaz." buyurmuştur. M ahiyi'te de böyledir.

Bir kimsenin, ortağı varken komşunun şüf asını teslim etmesi sa­hih olur.

Hatta, bundan sonra ortak şüf asını teslim ederse, komşunun, o şüf ayı alması caiz olmaz. Zehıyre'de de böyledir.

izinli bir kölenin, şüf a hakkı bulunduğunda, onun bu hakkı tes­lim etmesi, (vaz geçmesi) caizdir.İzinli köle ister borçlu, isterse borçsuz olsun farketmez.

Bu kölenin, şüf a hakkım -borcu yoksa- efendisine teslim etmesi de caizdir. Şayet borcu varsa, bu caiz olmaz. Mebsût'da da böyledir.

İzinli köle, izinden men edilince, teslimi caiz olmaz. Tatarhâniy-ye'de de böyledir.

Bir mükâtebin, şüf asım teslim etmesi caizdir.

Şayet, satışın miktarı, parası, cinsi ve kime teslim edildiği haber verildiği hâlde, durum bunun hilafı çıkarsa; teslimi sahih olur mu?

Böyle mes'elelerde aslolan duruma bakmakdır; Eğer, bu hâl şefîin garazı yüzünden değilse, teslim sahihdir; şüf a ise bâtıldır.

Eğer ihtilaf şefî'in yüzünden ise, teslim sahih değildir ve o, şüf ası üzerindedir. Bedâi'de de böyledir.

Şayet, "o yerin parasının bin dirhem olduğu" haber verilir; şefi de şüf asını teslim eder; sonra da parasının bin dirhem kıymetinde olan yüz dinar olduğu tebeyyün ederse (açığa çıkarsa) veya daha az yahut daha fazla olduğu anlaşılırsa; bize göre şefi şüf ası üzerinedir.

Eğer kıymeti, bin dirhemden az ise, böyledir; değil ise teslimi sahihdir. Mebsût'ta da böyledir. Şüf a sahibine: " Gerçekten müşteri fa­landır; şüf anı ona teslim eyle." denilir; sonra da, o, müşterinin söyle­nilen şahıstan, başka birisi olduğunu öğrenirse, şüf a hakkı kendisine aittir.

Şüf a sahibine "Müşteri Zeyddir; ona teslim eyle." denilir; sonra­dan da, o, müşterinin Zeyd ve Amr olduğunu anlarsa; Zeyd için teslimi sahih olur. Amr'in hissesini alır. Cevheretü'n-Neyyire'de de böyledir.

Şefî'a,"bedelin bir dirhem olduğu" haber verilir; o da, bu du­rumda, şüf a hakkım istemez; bedel ise, az olmuş olursa; şefi şüf'ası üzerindedir.

Şayet bedel, bir dirhem veya daha fazla olmuş olursa, o zaman, ona şüf a yoktur.

Bir şefTe, "satılan yerin bedeli şudur" diye (ölçülen veya tartı­lan bir şey gösterilerek) haber verilir ve bu şefî şüf a hakkında vaz geç­tikten sonra; bedel    başka bir şey olduğunu ve ölçülen ve tartılan cins­ten olmadığım ög,   ^rse; şüf ası hâli üzeredir.

Bütün haller böyledir; yani söylenilenin hilafına olunca, şuf a hakkı sabittir; kıymeti ister az olsun, isterse çok olsun fark etmez. Mo-hıyt'te de böyledir.

Bedelin, kıymet taşıyan bir şey olduğu söylenir ve şefî de şüf ası­nı teslim eder; sonra da bedelin ölçülen veya tartılan bir şey olduğu mey­dana çıkarsa; Veya, "bedelin, bin dirhem olduğu" haber verildiği hâl­de, onun, ölçülen veya tartılan bir şey olduğu öğrenilirse; şefi yine şüf -ası üzerindedir. Hizânetü'l-MüftiVde de böyledir. "Bedelin, kıymet sahi­bi bir şey olduğu" söylenir ve şefi şüf asını teslim eder; sonra da onun başka bir şey olduğu anlaşılırsa (Şöyleki: "Bedel, bir evdir." denildiği hâlde, sonradan, onun bir köle olduğu meydana çıkarsa) İmam Muham­med (R.A.)'in cevâbı; -tafsilatsız olarak-:" Şüf ası şüf adır." şeklindedir.

Şeyhu'I-İslâm Hâher-zâde "Bu cevap sahihdir." buyurmuştur.

Söylenilen kıymet meydana çıkandan az olduğu zaman, o haber sahih değildir. Ve şüf a, şüf a sahibine aittir.

Meydana çıkan verilen haberden fazla olduğu zaman, şüf'a hakkı kalmamıştır.

"Bedelin, bin dirhem kıymetinde bir köle olduğu" veya benzeri, "Kıymet taşıyan bir şey olduğu" haber verilir; sonra da, onun dirhem­ler veya dinarlar olduğu meydana çıkarsa; İmâm-Mufaammed (R.A.)'in ce­vâbı: "O zat, şüf'ası üzerindedir; tafsilata ihtiyaç yoktur" şeklindedir.

Alimlerimizden bazıları: "Bu cevap kıymetin, haber verilenden az olduğu hâle hamledilir. Aynısı veya daha fazlası olursa, onun şüf'asi yoktur." demişlerdir.

Bazıları da: "Bu cevap, tafsilatsız şahindir." buyurmuşlardır.

"Bedel, kıymeti bin dirhem olan bir köledir." diye haber veril­dikten sonra; bedelin, değeri bin dirhemden noksan bir köle olduğu an­laşılırsa, şefî'in şüf'ası şüf'adır.

Eğer bin dirhem veya daha fazla ise, o zaman şüf ası yoktur. Mu-bıyt'te de böyledir.

Bir yerin, yarısının satıldığı haber verildiğinde, şüf'a sahibi, şüf'a hakkını teslim eder; sonra da o yerin tamamının satıldığı meydana çı­karsa; şüf'ası şüf'adır.

Tamamının satıldığı söylenince, şefî şüf asını teslim eder; sonra da o yerin yarısının satıldığı meydana çıkarsa; bu durumda onun şüf'a hakkı yoktur.

Şeyhü'l-İslâm, Şerhi'nde şöyle buyurmuştur:  "Bu cevap, yarısının be­deli, tamamın bedeli kadar olduğu hâle hamledilir.

Şöyle ki: "Tamamı bin dirheme satıldı." diye haber verilir ve şefî şüf a hakkını teslim eder; sonra da "yansının bin dirheme satıldığı" mey­dana çıkarsa; bu, böyledir. Fakat,"tamamı bin dirheme satıldı" deni­lir, sonra da "yarısının, beşyüz dirheme satıldığı" anlaşılsa; adam şüf-asının sahibidir. Zehıyre'de de böyledir.

Bir kimsenin, şüf'a hakkının yarısını teslim etmiş olması hâlin­de, bu teslim, o yerin tamamı hakkında geçerli olmaz.

Şüf'a sahibi; şüf'ası sebebiyle bir yerin yarısını almak isterse; bu, bir teslim olur mu?

Bunda ihtilaf vardır: İmâm Ebû Yûsuf (R.A.):"teslim olmaz." bu­yurmuş; İmâm Mohammed (R.A.) ise buna muhalefet etmiştir. Esahh olan, şüf'anın yarısını teslim, sarahatin da, delâletten de, tamamım teslim ol­maz. Serahsî'nın Muhıyü'nde de böyledir.

Şayet şefî, yerinin yarısını veya üçte ikisini yahut daha fazlasını satarsa; geride kalanı kadar, şüf'ası vardır. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.

Bir şefî, bir evin kendisinin olduğunu iddia ettiği halde, şüf'ası da olmazsa, şüf'ası geçersizdir. Şüf'ası geçersiz olunca da iddiası bâtıl­dır; dâvası dinlenmez. Fetâvâyî Kâalhân'da da böyledir.

Şüf asım, bir şeye karşılık anlaşmalı olarak veren bir kimse, şüf'a hakkını kaybetmiş olur. Eğer, bedeli, zararı def için geri verirse; bu du­rumda kıyâsen, şüf'ası sabit olur. Kâfi'de de böyledir.

Şefî ortak olur ve bir de komşusu bulunur ve bu şefî hissesini satarsa; komşusu, şüf'a olarak onu isteyebilir. Bedâi'de de böyledir.

Ebû Bekir'den sorulmuş:

—Bir adam, satılan yeri müşteriye teslim eder; sonra da şüf'a is­terse, ne olur?

İmâm şöyle buyurmuş:

—Şüf'ası geçersizdir.

Leys bin Müşavir de böyle buyurmuştur.

İbrahim bin Yûsuf: "Şüf'ası bâtıl olmaz" demiş ve bunu İmâm-Muhammed (R.A.) den rivayet etmiştir.

Biz de bunu kabul ederiz.

Muhtar olan .da budur. Müzmerât'ta da böyledir.

Şayet, müşteri oğlu ile birlikte dururken, şefî, müşterinin oğlu­na teslim ederse; şüf ası batıl olur.

Ancak, şu, bunun hilafınadır: Müşteriye teslim eylerse; şüf'ası, -onlardan birine teslim ederse- bâtıl olmaz. Şöyle ki, "esselâmü aleyküm." dediği hâlde, kime söylediği bilinmezse; şefi a: "Sen, oğula mı, babaya mı, selâm verdin?"diye sorulur. Eğer: Babaya." derse; şüf'ası batıl ol­maz. Eğer "Oğluna..." derse; şüf ası bozulur.

Şayet ihtilaf ederler ve müşteri: "Oğluma teslim eyledi" Ve şüf an bâtıl oldu." der Şefîde: Hayır; sana, selam verdi." derse; bu durumda şefîin sözü geçerli olur. Zehiyre'de de böyledir. Yerin satıldığı haber ve­rilince, şefi "elhamdülillah" der; sonra da şüf a iddia eder; veya "sübhânellah" der; sonra da: "Ben şüf amı iddia eyledim." derse; bu durumda şüf ası, devam etmektedir. Bu, İmâm Muhammed (R.A.) in ri­vayetidir. Bedâi'de de böyledir.

Şefi, satışı duyunca, "elhamdülillah" derse şüf ası bâtıl olur. Muhtar olan kavle göre, bu durumda şüf a bâtıl olmaz. Kerderi'nin Vecîzi'nde de böyledir.

Nâtifî, kıyâs üzerine şöyle buyurmuştur:

Şefî "Sübhânellah" derse veya "Nasıl sabahladın, nasıl akşamla­dın?" diyen bir kimseye: "Allah ömrünü uzun eylesin," derse şüf a hakkı bâtıl olmaz. Zahîrriyye'de de böyledir.

Keza: "Şüf a benimdir; onu istedim ve buldum." derse; yine şüf a hakkı bâtıl olmaz. Zehiyre'de de böyledir.

Bir ihtiyacını ister veya ona bir arzuda bulunur; sonra da onu isterse, şüf ası bâtıl olur.

Şayet parasını sorar; oda onu haber verir. Sonra da istekte bulu­nursa; şüf ası bâtıl olur. Muzmerât'ta da böyledir.

Bir yer satıldığında, satıcı veya müşteri, şefîa: "Bütün dâvanı bize ibra et." derler; o da öyle yaparsa, ve onlar da şüf asının olduğunu ha­tırlamazsa, -hükümce- şüf a hakkı kalkar. Onun» şefî olup olmadığı ken­disi ile Allah Teâlâ arasındadır.

Şayet, o durumu bilirse, onları ibra etmez. Muhıyt'te de böyledir.

Bir yerin satıldığı şefîe haber verilir; o da o anda namazda olur ve bir müddet geçerse; şayet kıldığı namaz farz ise, şüf ası bâtıl olmaz. Namaz vacip ise, yine böyledir. Sünnet ise de böyledir. Çünkü revâtib olan sünnet, ma'na bakımından vacibtir.

Sünnet, ister iki.rek'at olsun, isterse dört rek'at olsun fark etmez. Öğle namazından önceki sünnet gibi...

Hatta iki rek'atı kılınca haber verilir; buna diğer iki rekatı da ilâve ederse; yine şüf ası bâtıl olmaz. Çünkü, onun tamamı, vacip bir namaz hükmündedir. Bedai'de de böyledir.

Ebû'l-Leys'in Fetvalarında şöyle zikredilmiştir: Nâtifî'nin Vâkiâti'nda zikredildiğine göre,, şefi satışı nafile (tatavvu) namazda Öğrenir ve onu dört veya altı rek'ata tamamlarsa; İmâm Mu­hammed (R.A.) "Şüf ası bozulmaz." buyurmuştur.

Sadru'ş-Şehîd ise: Muhtar olan kavle göre, mazeret olmadığından, şüf -ası bozulur." demiştir. Zehiyre, Muhıyt, Muzmerât ve Kübrâ'da da böyledir. Fetâvâyi Ahû'da şöyle zikredilmiştir: Meşfûun satıldığı, şefî'e, hutbe esnasında haber verilir, şefî de imam namazı bitirene kadar istekte bu­lunmaz ve hutbeyi duyacak kadar imama yakın olursa; şüf ası bozul­maz; değilse ihtilaf vardır: Şayet, ka'deyi âhireden sonra söylenmiş ve şefî şüf a talebinde bulunmamış, rabbenâ âtinâ duasına kadar okumuş-sa, şüf ası batıl olur. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Nevazil'de şöyle zikredilmiştir: Eğer, bu haberden sonra, cemaat­la namaza başlamış ve şüf a hakkım istemeye gitmemişse, şüfası bâtıl olur. Tatarhâniyye'de de böyledir.

En doğrusunu bilen Allahu Teâlâ'dır. [16]

 

10- ŞEFİ, MÜŞTERİ VE SATICI ARASINDAKİ İHTİLAF VE ŞÜF'ADA ŞEHADET
 

Şefi' ile müşteri arasında satılan şeyin parası veya satılan şey hak­kında ihtilaf vukua geldiğinde; bu ihtilaf, onun parası hususunda olur­sa; bu ya onun cinsinde veya mikdannda yahut sıfatında olur.

Cinsinde olursa, (Şöyleki: Müşteri: "Ben, yüz dinara satın aldım." der; şefi' ise: "Bin dirheme satın aldın." derse,) bu durumda müşteri­nin sözü geçerli olur. Çünkü, müşteri paranın cinsini şeffden daha iyi bilir ve cinsini öğrenmek için ona müracaat edilir. Bedâi'de de böyledir.

Şefi' ve müşteri, satılan şeyin parasında ihtilaf ederlerse; bu du­rumda müşterinin sözü geçerli olur; karşılıklı yeminleşmezler.

Şayet ikisinin de beyyinesi olursa; o takdirde İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, bu durumda şefi'in beyyinesi geçerli olur. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ise: "Müşterinin beyyinesi evlâdır." buyurmuştur.

Müşteri, parasını iddia eder; satıcı da -paranın- onun iddia etti­ğinden daha az olduğunu söyler, parayı da teslim almamış olursa; şefi' satıcının söylediği parayı vererek, orayı satın alır. Bu, müşterinin dedi­ğinden düşme olur.

Eğer satıcı, müşterinin söylediğinden daha fazla bir miktar söyler­se; karşılıklı yeminleşirler.

Birisi yeminden kaçınırsa; şefi' diğerinin dediğini ödeyerek o yeri alır. Her ikisi de yemin ederse; hâkim aralarındaki satış muamelesini fesh eder ve şefi satıcının dediğine alır.

Eğer parasını almamışsa; dilerse müşterinin dediği kadara onu alır; satıcının sözüne iltifat eylemez.

Şayet parasını açıktan, nakden vermemiş ve satıcı da: "Ben, ye­ri bin dirheme sattım; parasını da aldım." demiş olursa; şefi' onu bin dirheme alır. Şayet: "Parasını aldım; o da bin dirhemdir." derse; onun sözüne iltifat edilmez. Hidâye'de de böyledir.

Şayet, bir kimse, bir evi bir arazi karşılığı satmış; fakat karşılıklı teslim tesellüm yapmamışlar ve o arsa zayi olmuşsa; satıcı ile alıcı ara­sındaki satış bozulur.

Müşteri evi teslim almış da arsayı teslim etmemiş, o da zayi olmuş veya noksanlaşmışsa; yine ikisinin arasındaki ahş-veriş bozulur; şefi'­in, şüf'a hakkı, -o arsanın kıymeti kadar baki kalır- Sonradan, satıcı ile alıcı, ihtilaf ederler ve müşteri arsanın kıymetini söylerse, bu durum­da -yeminle birlikte- satıcının sözü geçerli olur.

Şayet onlardan birisi beyyine ibraz ederse, beyyinesi kabul edilir.

Eğer her ikisi de beyyine ibraz ederlerse; İmâmeyn'e göre satıcının beyyinesi geçerlidir.

İmâm Ebû Hanife (R.A.) ise yukarıdaki gibi söylemiştir.

Şayet müşteri evi yıkarsa, o takdirde, şefi' kıymetini o kadar noksanlaştırır.

Sonra, binanın kıymetinde ihtilaf ederlerse; -yeminli olarak- müş­terinin söylediği söz geçerli olur.

Hem bina, hem de arsası hakkında ihtilaf ederlerse; -her ikisi de duruyorsa- binanın kıymeti hakkında müşterinin sözü geçerli olur.

Her ikisi de kıymetleri hakkında beyyine ibraz ederlerse, İmâm Ebû Yusuf (R.A.)'a göre, şefi'in beyyinesi geçerlidir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kıyâsı da bunun üzerindedir.

İmâm Muhammed (R.A.) ise, müşterinin beyyinesine yer vermiştir.

Şayet bedelin sıfatında ihtilaf ederlerse; (Şöyleki: Müşteri "Ben pe­şinen satın aidini." der; şefi'de: "Hayır; va'deli aldın." derse;) bu du­rumda müşterinin sözü geçerlidir. Fakat satıcıya müracaat edilir.

Satılan şeydeki ihtilafa gelince; burada ihtilaf, ya satılan şeyin bi sıfatında veya iki sıfatında olur.

Meselâ: Bir adam, bir defada bin dirhem ödemek üzere bir yer sa­tın aldığında şefi' "Sen, tamamını iki bin dirheme satın aldın." diyor­sa; bu durumda şefi'in sözü geçerlidir.

Hangisinin beyyinesi varsa o kabul edilir.

İkisinin de beyyinesi olduğu hâlde, bu beyyinelerin tarihleri yoksa; bu durumda, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre müşterinin beyyinesi geçerlidir.

İmâmeyn'e göre ise, şefi'in beyyinesi geçerlidir. BedâPde de böyledir.

İbnü Semâa'nın Miintekâ'sında, İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle bu­yurduğu zikredilmiştir:

Bir kimse diğer bir şahıstan bir yer satın aldığında, oranın iki şefi'ı bulunur ve bunlardan birisi, diğerine gelerek, onun şüf a hakkını talep eder; müşteride: "Ben, onu bin dirheme sattım." der; şefi' de onu ka-bûl edip onu bin dirheme satın alır ve, şefi' de onu tasdik edip, onu bin dirheme satın aldıktan sonra; ikinci şefi' gelerek, beyyinesiyle müşteri­nin onu beşyüz dirheme satın aldığını isbat ederse; ikinci şefi' , birinci şefi' den beşyüz dirhem alarak, ikiyüz elli dirhemini ona gerir verir. Bi­rinci şefi' de müşteriye müracaat ederek, ikiyüz elli dirhemini ondan alır. Birinci şefi'in elinde, o yerin yansı - beşyüz dirheme karşılık olarak- kalır.

Keza, bir kimse, diğer bir şahıstan bir yer satın alıp, onu teslim alınca, şefi' gelerek, onu ister; müşteri de: "ben, onu ikibin dirheme satın aldım." der; şefi' ise: "Hayır, sen onu, bîn dirheme satın aldın." der ve bu şefi' in, beyyinesi de bulunmaz; müşteri de söylediğinin doğ­ru olduğuna yemin ederse; bu durumda şefi', onu iki bin dirheme alır. Sonradan, başka bir şefi' gelerek, -beyyinesiyle- müşterinin o yeri bin dirheme aldığını isbat edip o yerin parısını, beşyüz dirheme alırsa; diğer şefi' beşyüz dirhemi için, m jteriye müracaat eder. Bu durumda, önce­ki şefi'a: "İstersen, elindeki yarı hisseyi müşteriye iade et; istersen, sen­de kalsın" denilir.

Yani, eğer önceki şefi' müşteriye;:"îkinci şefi', senin o yeri bin dirheme aldığım isbat eyledi benim yanımda yerin yarısı kaldı;; beşyüz dirhemim için, sana müracaat ediyorum." derse; bunu yapmaya hakkı yoktur.

Ancak,"onun bin dirhem olduğuna dair" kendinin beyyinesi var­sa, o zaman hakkı vardır. Maluyt'te de böyledir.

Feav&yi Attftmyye'de şöyle zikredilmiştir:

Bir adam, bir yer satın aldığında; şefVde gelerek, müşteriden, o yeri, bin dirheme -onun sözü üzerine,- geri alır; sonra da, "müşterinin, o ye­ri beşyüz dirheme satın aldığına dair'' şahit bulursa; bu beyyinesi kabul edilir.

Şayet, önceden, kendisi müşteriyi tasdik ederse; o zaman, beyyine­si kabul edilmez. Tıtuhiaiyye'de de böyledir.

Satıcı ve müşteri satışın, satıcı açısından muhayyer olduğunda ittifak ederler; şefi' de bunu inkâr ederse, İmim Ebû Htnîfe (R.A.) ve İnam Muhammed (R.A.Ve göre, bu durumda satıcı ve alıcının sözü geçerli olur.

İmim Ebû Yûsuf (R.A.)'tan gelen bir rivayetde böyledir. Bu durum­da şefi'a, şüf a yoktur. Çünkü satış, onlann ikrarı sebebiyle sabit olur.

Cami'de şöyle zikredilmiştir:

Satıcı, muhayyerliğini iddia eder; müşteri ile şefİ'de onu inkâr eder­lerse; istihsanen, müşterinin sözü geçerli olur. Çünkü muhayyerlik, şartsız sabit olmaz. Burada, satıcı şart ihdası iddia ediyor, müşteri ise inkâr ediyor.

Keza, müşteri muhayyerlik iddia ettiği hâlde satıcı ile şefi' bunu inkâr ederlerse; bu durumda satıcının sözü geçerli olur ve, onu, şefi' alır. Mohiyt'te de böyledir.

îki kişi alım satım yaptıklarında, şefi' ikisinin huzurunda, şüf a ister; satıcı da/'Aramızdaki alım-satım muameledir." der; onu da müşteri tasdik ederse; bunlar -şefi hakkında- doğrulanmaz. Bu alış-verişin ce­vazını iddia ederun sözü geçerli olur.

Ancak, hâl ona delâlet ediyorsa; (Şöyleki: satılan şey, kıymeti çok olan bir şey olduğu hâlde gerçekten —benzerinin o fıata satılmadığı— çok az bir kıymete satılmış olursa) bu takdirde, onlann sözü geçerli olur. Şefi için, şüf a hakkı olmaz, HnlaetaT-MttffinMe de böyledir.

Münteks'da şöyle zikredilmiştir:

Bir adam, bir yeri birine sattıktan sonra, müşteri ve satıcı satışın fâsid olduğunu doğrulasalar; şefî'de: "Bu alış-veriş caizdir." dese, şe-fî'in sözü geçerli olur; diğerlerin sözleri doğrulanmaz. Ve şefi'in hakkı fesada gitmez.

Şayet, onlardan biri, bu alış verişin cevazını iddia eder; diğeri de inkâr eder; ben sıhhatini iddia edenin sözünü sahih sayarım.

Şayet, ikisi de satışın fâsid olduğunu zu'm ederlerse; o takdirde, fesadını iddia edenin sözünü kabul ederim, ikisine de inanınca, şefî'a şüf'a hakkı vermem. Bununla satıcı ve alıcının, satışın fesadında ittifak ettikleri murad ediliyor.

Şayet satıcı ve alıcı, aralarında ihtilaf ederler ve: "Bir sebebden dolayı, akid fasiddir." derlerse; bu durumda, alış-verişin caiz olduğu­nu iddia edenin sözü geçerli olur; diğeri tasdik edilmez.

Meselâ: Birisi, "müddetin fâsid olduğunu" veya "muhayyerliğin fâsidliğini" iddia eder ve bu sebeblerden dolayı ittifak ederlerse, —şefi hakkında— bunlar doğrulanmaz.

"Bir sebebden dolayı, satışın fesadında" ittifak ettikleri hâlde, ara­larında bir sebebden dolayı da ihtilaf varsa; o zaman, fesadını iddia ede­nin sözü geçerli olur.

Şayet aynı sebebde ittifak ederler ve ondan dolayı fâsid olduğunu söylerlerse, —şefi hakkında— sözleri doğrulanır.

Müntekâ'da şöyle açıklanmıştır:

Müşteri, satıcıya: "Sen, bana, onu bin dirhemle bir rıtıl içkiye sat­tın." der; satıcı da: "Doğru söyledin." derse; ben, bunu şefı'a karşı tasdik etmem.

Şayet: "Sen, onu içkiye karşılık sattın." der; onu da satıcı doğru-larsa; şefi için şüf'a yoktur.

Bu söz, Müntekâ'nın sözüdür.

Kudûrî ise, kitabında: " Mântekft'da söylenilen, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)tan gelen, iki rivayetten birisidir." diyerek şöyle buyurmuştur: "Bu rivayetinde, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.), âkidlerin arasında bulunan mu­halefete itibar etmiştir. Şayet âkidlerin arasında ihtilaf çıkar ve müşte­ri: "Sen, onu bin dirhem ile bir ntıl içkiye sattın." der; satıcı da: "Hayır, ben onu bin dirheme sattım." derse; o takdirde, satıcının sözü ge­çerli olur.

Eğer müşteri: "Sen, onu şarap ve domuz karşılığında sattın." der; satıcı da: "Ben, onu bin dirheme sattım." derse bu durumda müşteri­nin sözü geçerli olur. Çünkü şarab karşılığında satmak caiz olmaz.

İmâm   Ebû   Hanîfe   (R.A.)   ile  İmâm  Muhammed  (R.A.)   şöyle buyurmuşlardır;

Şayet, alış-verişin fesadında ittifak ederler ve şefi de onları yalan­larsa; bu durumda şefıa, şüf'a hakkı yoktur.

Meselâ: Alıcı ve satıcı, satışta muhayyerliği şart koşarlar; ancak şefi', —satıcı için— onları yalanlarsa yine şefi'in şüfa hakkı yoktur.

Bir adam, bir yerin onda birini, çok para karşılığı satın alır ve parasının bir kısmı da kalırsa (verilmezse) şefi'in, almanda şüf'a hakkı vardır. Gınye'de de böyledir.

Ecnâs'ta şöyle zikredilmiştir:

Müşteri: "Ben, bu yeri küçük oğlum için satın aldım." der ve şefi-ın şüf asını inkâr ederse; bu durumda —şefi, onun küçük oğlunun ol­duğunu ikrar ederse— müşteriye yemin verilmez.

Şayet inkâr ederse, o zaman şefî'a yemin verilir. O, Allah adına: "Ben, onun oğlunum küçükmü büyükmü olduğunu bilmiyorum." der ve oğlan büyük olursa, o yer şefî'a teslim edilir. Zetayre'de de böyledir.

Bir adam, bir kadından bir yer satın aldığında, bunun üzerine şahit aradığı hâlde bulamaz ve "o yerin, o kadının olduğunu" ancak şefî bilirse; kadının onlari inkâr etmesi hâlinde, onların şehâdeti caiz olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Satıcının iki oğlu, "Şefî'a, şüf'a hakkını verildiğine dâir" şahit­lik yaparlarsa; satılan yerin müşterinin yanında olması hâlinde, şehâ-detleri kabul edilir. Çünkü bu şehâdet, babalarına bir menfaat sağlamı­yor ve ondan borcu da def etmiyor.

Şayet, iki satıcı, şefıa karşı, "Şüf'a hakkını teslim ettiğine dâir" şehâdette bulunurlar, ve satılan yer, müşterinin elinde, olursa, şahitlik­leri kabul edilmez. Çünkü, onlar hasımdırlar. Hasm olanların ise, hiç bir şey hakkındaki şehadetleri makbul olmaz. Oğullarına gelince, onlar hasım (= da'vâlı veya davacı) değildirler.

Eğer satıcının iki oğlu "şüf ayı teslime dâir" şehâdette bulurlarsa, bu böyledir. Fakat, "müşterinin, şefî'a teslim ettiğini" şahitlik yapar­larsa; o takdirde, şehadetleri kabul edilmez. O yer, ister babalarının ya­nında olsun, isterse müşterinin yanında bulunsun müsavidir. İster ba­baları iddia etsin, isterse etmesin fark etmez. Muhıyf te de böylüdir.

Yer üç kişinin olur ve bunlardan ikisi, "hepsini bir adama sattıklarını" iddia eder; diğer ortakları ise, bunu inkâr ederse; onların ortaklan üzerine şahitlikleri caiz olmaz. Ve şefi, üçte iki şüf'asim alır.

Şayet, müşteri satın aldığım inkâr eder; ortaklar ise şehâdette bu­lunurlarsa; onların şehadetleri bâtıldır. Ve şefi, o yerin tamamını alır.Meb-sût'ta da böyledir.

Bir adam, diğerini, bir şey satın almak veya satmak için vekil tâ­yin ettiğinde, müvekkilin iki oğlu da şefî'a şüf'anın teslimine şahitlik. yaparlarsa; vekilin, satın alıcının vekil olması hâlinde, onların şahitlik­leri caiz olmaz. O yer, ister satıcının elinde olfsun,    isterse vekilin elin­de olsun fark etmez. Müvekkilin elinde olması hâli de böyledir.

Şayet vekil, satıcının vekili olur; o yer de müvekkilin veya vekilin elinde bulunursa; yine şahitlikleri kabul edilmez. Çünkü, bu durumlar­da, babalarına karşı şahitlik yapıyor olurlar.

Eğer o yer, müşterinin elinde İse, o zaman şahitlikleri kabul edilir. Muhiyt'te de böyledir.

İki satıcı, müşteriye karşı şahitlik yaparlar ve: "Gerçekten şefî, satışı duyar duymaz şüf asını istedi." derler; bir satıcı da: "Hayır iste­medi." derse; iki satıcının şehâdeti —o yer kendi ellerinde veya müşte­rinin yanında ise— bâtıl (= geçersiz) olur. MebsÛt'ta da böyledir.

Bir adam, iki kişiyi, müşteriyi idrak için vekil tayin ettikten son­ra onlar, ona karşı, şüf'ası sebebiyle, "o yeri şefTa teslim eyledi." di­ye, şahitlik yaparlarsa; şehadetleri bâtıldır.

Keza, "Şefî, şüf asını teslim eyledi." diye şehâdet ederlerse; bu şehadetleri de geçersizdir.

Bunlar, şehadetleri geçerli olmayan satıcılar gibidirler. Mebsût'ta da böyledir.

Müşteri, "bu yeri, bin dirheme aldığını" ikrar ederse şefi, onu öylece alır.

Sonradan, satıcı "onun fıatının, ikibin dirhem olduğunu" iddia eder­se; o ikinci bin dirhem için, şefî'a müracaat edemez.

Şayet satıcı beyyine ibraz ederse; beyyinesi kabul edilir. Bu durumda müşteri, ikinci bin dirhem için, şefî'a müracaat eder.

Eğer, daha önce "iki bin dirhemdi." diye ikrar eyledi ise, şefî'a müracaat edemez.

Keza satıcı, müşteriye biaynihi bir yeri sattığım iddia eder ve bu hususta beyyine de ibraz ederse; artık hâkim, onun beyyinesini kabul eder ve öylece müşteriye hükmeder. Ve, aynı kıymetle, şefî'a teslim eder.

Bir adam, bir kadını, geriye bin dirhem vermek üzere, bir yer karşılığında nikahlarsa; o bin dirheme, şüf a hakkı terettüb eder.

Bu İmâmeyn'e göre böyledir.

Eğer, akid zamanında, mehri misilde ihtilafa düşerler ve koca: "mehri misli bin dirhemdir." derse; şefî için, o yerin yarısı vardır. Şefî: "Mehri misli, beşyüz dirhemdir. Bana, evin üçte ikisi vardır." derse; —yeminle birlikte— kocanın sö^ü geçerli olur. -

Şayet, her ikisi de beyyine ibraz ederlerse; İmâmeyn'e göre, müşteri­nin beyyinesi geçerlidir. Ve bu, binanın kıymetinde ihtilaf eyledikleri gibidir.

Bir adam, diğerine karşı bir yer veya bir ev iddiasında bulundu-' ğunda, şefî'in şüf a hakkı bulunan bir yer karşılığında sulh olurlar ve

onun kıymeti hususunda ihtilâfa düşerlerse; bu durumda müddeî'nin (= da'vacının) sözü geçerli olur.

Eğer, kıymeti hakkında her ikisinin de beyyinesi olursa, imâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, şefî'in beyyinesi kabul edilir. Muhiyt'te de böyledir.

Bir adam, bin dirheme bir yer satın aldıktan sonra; şefî ile müş­teri arasına ihtilaf çıkar ve müşteri "Bu binayı, buraya ben yaptım." der; şefî ise, onu yalanlarsa; bu durumda, müşterinin sözü geçerli olur.

Şayet, her ikisi de beyyine ibraz ederlerse, o zaman şefî'in beyyine-şi makbuldür.

Bundan dolayı: Bir yerin ağaçlan hususunda ihtilâfa düşerlerse, müş­terinin sözü geçerli olur. Fakat, o: "Bu ağaçları, ben dün diktim." der­se sözüne inanılmaz. Fakat: "Ben, bunları dikeli, yirmi sene oldu." derse onun sözü geçerli olur. Binada da böyledir. Mebsût'ta da böyledir.

Şayet, müşteri: "Bu yeri bana sattı." dedikten sonra: "Bu bina­yı, bana bağışladı." veya: "Bu binayı bana bağışladıktan sonra yerini sattı." der; şefî'de "Hayır, sen ikisini de satın aldın." derse; bu durumda, müşterinin sözü geçerli olur. Eğer dilerse, şefi o yeri, binasız olarak alır. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Eğer satıcı: "Ben, sana binayı bağış yapmadım." derse; —yeminle birlikte— onun sözü geçerli olur ve binayı alır.

Şayet: "Bağış yaptım." derse; bağış caiz olur. Mebsût'ta da böyledir.

Şayet müşteri: "Yolu ile birlikte bana bağış yaptı; sonra da ka­lan yerini satın aldım." der, şefî'de "Hayır, se'n tamamını satın aldın." derse; bu durumda şefi için, ikrar edilenin haricinde şüf'a hakkı vardır. Bağış yapılan yerde ise yoktur. Bu durumda, taraflardan hangisi beyyi­ne ibraz ederse, o kabul edilir.

Eğer her ikisi de beyyine getirirlerse, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre müşterinin beyyinesi geçerlidir. Çünkü, o, bağışı isbat ediyor.

İmim Muhammet! (R.A.)'e göre ise şefî'in beyyinesi kabul edilir. Zi­ra, o, hakkının fazlalığını iddia etmektedir. Bedâi'de de böyledir.

Müşteri için, "evin bağışlandığı" ikrar edildiğinde, müşteri "ba­ğışın satıştan önce yapıldığını" iddia ederse, komşu için şüf'a hakkı ol­maz. Çünkü, hukukta ortak olmuş olurlar. Komşu, eğer: "Hayır, satın alış bağıştan öncedir." der ve şüf'asını isterse; bu durumda, şefî'in sö­zü geçerli olur.

Eğer müşteri, "bağışın satıştan önce yapıldığım belgelerse, onun sahibi, şüf'a hakkına komşudan daha elyaktır. Muhiyt'te de böyledir.

Eğer satıcı, bağışı inkâr ederse; onun —yeminli olarak— söyle­diği söz geçerli olur.

Şayet satıcı, alıcının söylediklerini doğrularsa; o zaman, ev bağış­lanmış olur. Ve bağışlananın olur. Bağışa âit belge getiremezlerse, şüf -ayı ibtâl edemezler. Ancak, müşteri satıştan önce bağış yapıldığını isbat ederse; o yerin şüf'asına ortak olurlar. Ve ortak şüf'a hakkında kom­şunun önüne geçer. Fetâvâyi Kadîhan'da da böyledir.

Bir adam, iki yer satın alır ve her ikisinin de serîleri bulunur al­dığı yere bitişik olur ve müşteri: "Ben, bunun birini Önceden satın al­dım; ikinciye şüf'a ortağıyım." der; şefî'de: "Hayır, sen, İkisini bir pa­zarlıkla satın aldın. Benim, her ikisinde de şüf'a hakkım vardır." der­se; bu durumda şefî'in sözü geçerli olur. Çünkü müşteri, satın aldığını ikrar ettikten sonra, ayrı ayrı aldığını iddia eyledi; o sözü, beyyinesiz kabul edilmez.

Keza, müşteri: "Yansını satın aldıktan sonra, diğer yansını da­ha satın aldım." der; şefî'de: "Tamamını bir pazarlıkla satın aldın." derse; bu durumda, şefî'in sözü geçerlidir.

Şayet müşteri: "Dörtte birini satın aldıktan sonra, dörtte üçünü daha satın aldım." der; şefî'de "Hayır, sen dörtte üçünü aldıktan son­ra, dörtte birini daha aldın." derse; bu durumda da Şefî'in sözü geçer­lidir. Çünkü, müşteri dörtte üçünü aldığını ikrar eylemiştir. Bu ise, şe­fî'in hakkı sabit olma sebebidir.

Eğer müşteri: "Bir pazarlıkla satın aldım." der; şefî'de: "yarısı­nı satın aldın. Yansım da ben alıyorum." derse, bu durumda müşteri­nin sözü geçerlidir. Şefî dilerse, tamamını alır; dilerse terk eder. Serah­sî'nin Mnhıytı'nde de böyledir.

Bir adam, —beyyinesiyle— "bir yeri, filandan, bin dirheme aldığını" isbat eder; bir başkası da, "o yerdeki evi, yolu ile birlikte yüz dirheme satın aldığını" beyyineler ve: "Alalı bir ay oldu." derse; o ev, ona hükmedilir. Sonra da onun şüf'a hakkı, geride kalan yerde meyda­na çıkar.

Şayet, tarihini isbat edemez ise, o ev ikisinin arasında hükmedilir. Geri kalan yerin şüf ası ise, beyyinesi olana hükmedilir. Bu durumda, bunların birbirlerinde şüf a hakkı olmaz. Çünkü, hangisinin önce satın aldığı belli olmamıştır.

Bir kimse, bir birine bitişik iki yer hakkında, beyyinesiyle gele­rek, "onlardan birisini, o yerlerden birisini, bir ay önce satın aldığım" söyler; diğer bir şahıs da, "o yerlerden birini, iki ay önce satın aldığını" beyyine ile isbat ederse; o yer, iki ay önce satın alana hükmedilir. Şâ-hidleri olduğu zaman, diğer yerin şüf asıda ona aittir.

Şayet her ikisi de vakit isbat edemezlerse; bu durumda, her birine yerleri hükmedilir ve şüf a hükmedilmez.

Keza, onlardan birisi bir yeri teslim alır; diğeri teslim almazsa; bunlardan biri vakit isbat etmesi hâ'linde, ona hükmedilir. Diğeri vakit isbat edemezse şüf'a vakit isbat edene hükmedilir. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, bir yer satın aldığında, şefî, orayı, bu müşterinin yık­tığını iddia eder; müşteri de onu yalanlarsa; bu durumda müşterinin sö­zü geçerlidir.

Beyyineleri varsa; şefî'in beyyinesi geçerlidir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

En doğrusunu Allahu Teâlâ bilir. [17]

 

11- ŞÜF'ADA VEKİL TÂYİN ETMEK; VEKİLİN ŞÜF'AYI TESLİM ETMESİ VE BUNUNLA İLGİLİ MES'ELELER
 

Elinde olan bir yeri, müşteri ikrar ederse; oraya şüf a vâcib olur. Onun da'vacısı vekil olur ve müşterinin satın aldığı da huzurda bu­lunmazsa, o zat gelinceye kadar, müşterinin beyyinesi kabul edilmez.

Mal sahibi gelince, satışı yalanlarsa o yer alınıp sahibine teslim edilir.

Çünkü onlar, "mülkün aslının ona âit olduğunda" ittifak etmişlerdir.

Fakat, o yerin sahibine, "satmadığına dâir" Allahu Teâlâ adına yemin ettirilir.

Şayet yemin ederse, yeri kendisine verilir.

Eğer, o yerin sahibinin huzurunda, o yeri, müşterinin satın aldığı­nı isbat edilirse; satış sabit olur ve o yer şefî'a teslim edilir. Ve müşteri­nin de, şefî'in de beyyineleri kabul edilir.

Şayet, satıcı satışı ikrar ettiği hâlde, müşteri inkâr eder ve o yer de satıcının yanında olursa; ona şüf a hükmedilir. Mohiyt'te de böyledir.

Müşteri, bir yeri satın aldığını söyler ve: "Filanın, bunda şüf ası yoktur." derse; o yerin ortağı veya komşusunun vekiline; "şüf a hak­kının olup olmadığı" sorulur. Eğer, beyyine ibraz ederse, ona şüf a hük­medilir. (Şöyle ki: Satılan yerin, yanında bulunan yer sahibinin vekili, "o yerin, müvekkiline ait olduğunu" isbat ederse; şüf a hakkı vardır.) Eğer o yer, müvekkilinin elinde ise; bu durumda, ondan beyyineyi ka­bul etmeyiz.

Bu.hususta, müvekkilin oğlunun, babasının, karısının (veya vekil köle veya mükâtep olursa) efendisinin şehâdetleri kabul edilmez. Meb-sûl'ta da böyledir.

Ortaklık şüf asını isbat etmek istediği zaman, hemen müvekki­lin "satılan yerde, ne kadar hissesinin olduğunu" belgeler. Şayet mik-darım beyan edemez ise, beyyinesi kabul edilmez. Ve ona, şüf a hakkı hükmedilmez. Zehıyre'de de böyledir.

Bir kimse, diğer bir şahsı, bir yerin şüf asını almak için vekil ta­yin ettiği zaman, onun bedelini (parasını) bilmese bile, vekâleti sahih olur. Vekil, satılan yeri müşteriden alınca, müvekkilin, o yerin parasını vermesi —bu bedel, insanların aldatılmış sayılacağı kadar çok değilse— lâzım gelir. Bunun, hâkimin hükmüyle alması ile hükümsüz alması ara­sında bir fark yoktur. Muhiyt'te de böyledir.

Bir adam, şüf ayı almak üzere bir vekil tayin ederse; bu vekil, başkası için vekil olamaz.

Ancak, onun âmiri (yani müvekkili) izin verirse, o zaman başkası­na vekil olabilir.

Şüf aya vekil olan şahıs, şüf ayı hâkimin meclisinde teslim ederse; teslimi sahih olur.

Eğer hâkimin meclisinde teslim etmez ise, İmâm Ebû Hanife (R.A.) ile İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, sahih olmaz. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) da, önce böyle söylemişti; fakat, sonra: "Sahih olur." buyurdu.

Şüf a kitabında ise: "Hâkimin meclisinde teslimi caiz olur." de­nildi ve' 'Hakimin meclisinin haricinde,caiz olur.'Miye bir şey söylenmedi.

İzinli büyük kölenin vekâleti kitabı'nda da: "Hâkimin meclisinin hâricinde de, İmâm Ebû Haoîfe (R.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (R.A.): "Sahih olur." buyurdular.

İmâm Muhammed (R.A.), buna muhaliftir. Biz de, "İzinli büyüğün vekâleti kitabı" nda, şüf ada İmâm Ebû Hanife (R.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavillerini beyan eyledik Muhıyt'te de böyledir.

Bir yerin, iki şefî'i bulunduğunda; ikisi de, bir adamı şüf ayı al­mak üzere vekil tâyin eder; bu vekil de, hâkimin yanında, birisinin şüf -asını teslim edip, diğeri için, o yerin tamamını alırsa; işte bu caizdir.

Şayet, hakimin yanında: "Birisinin şüf asını teslim eyledim." de­diği hâlde, onun kim olduğunu açıklamaz ve: "diğeri için talep ettim." derse; bu, —kimin şüf asını teslim ettiğini ve kiminkini aldığını iyice açıklamazsa— caiz olmaz. Mebsûl'ta da böyledir.

Şüf aya vekil olan zat, şüf ayı taleb ettiğinde; müşteri onun tes­lim edildiğim iddia eder ve "müvekkilin teslim ettiğini" söylerse; bu du­rumda vekile, "bunu bilip bilmediğine dâir," Allah adına yemin veri­lir. Veya, müvekkile; teslim edip etmediğine dair" Allah adına yemin verilir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmam Muhammed (R.A.)'e göre, hâkim ye­min talebinde bulunmaz.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) buna muhaliftir.

Keza iki şahit, şehâdette bulunarak: "Vekil, hâkimin meclisinin hâricinde, şüf ayı teslim eyledi." derlerse, onların şehâdeti, İmam Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, bâtıldır. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) göre ise, bunların şehâdetleri geçerlidir.

Keza, iki şahit, bir hâkimin huzurunda, şehâdette bulunur; son­ra da o hâkim, hükmünü vermeden önce, hâkimlikten azl edilirse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, şehâdetleri caiz olmaz.

Şayet vekil, hâkimin yanında ikrar eder ve "hakimin olmadığı yer­de, teslim eylediğini söylerse; veya bunu diğer bir hâkimin yanında söy­lerse; ikrarı sahih olur. Bu, hâkimin huzurunda teslim gibi olur. Muhıyt'te de böyledir.

Vekilin veya müvekkilin iki oğlu şahitlik yaparlar ve: "Vekil, hâ­kimini meclisinin haricinde, şüf ayı teslim eyledi." derlerse; her ikisi­nin de şehâdetleri caiz olmaz. Mebsût'ta da böyledir.

Bir kimse, diğer bir şahsı bir yerini satmak üzere vekil yapar; o da, orayı bin dirheme sattıktan sonra, müşteriden yüz dirhemini düşü­rür; onu da, âmir tazmin ettirirse; şefi, onu, ancak bin dirheme alabi­lir. Serahâ'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir yeri satın almak için tayin edilen vekil, orayı satın alıp, teslim aldıktan sonra şefi gelerek, bu vekilden, —vekil, o yeri müvekkiline teslim etmeden önce— şüf a hakkı isterse; bu sahih olur.

Şayet vekil, müvekkiline teslim eylemişse; sahih olmaz. Muhtar olan kavle göre, bu durumda, şüf a hakkı bâtıl (= geçersiz) olur. Hızâneiü'l-Müftîn, Kübrâ ve Mütûn'da da böyledir.

Satıcının vekili hazırda obuadan, şefi, şüf a hakkını alır ve onu satıcıdan almış olursa; elinde bulunması hâlinde, bu akid tamamdır.

Satıcı, ölen bir şahsın vâsisi ise, satışı caiz olmaz. Sirâcii'l- Veh-hâc'da da böyledir.

Müşteri, şefi ile muhakeme olmadan önce: "Filan için satın al­dım ve ona teslim eyledim." der; sonra da şefî gelirse; bu durumda, onun, müşteri ile bir da'vâsi kalmaz.

Şayet, bunu da'vâdan sonra söylerse; bu durumda şeiî'in şüf a hakkı sakıt olmaz.

Eğer beyyine ibraz ederek; "Satın almadan önce, ben filanın vekili idim.'* derse; beyyinesi kabul edilmez.

İmâm Mıhunmed (R.A.): "Kendisi için ikrar olunan şahıs gelene ka­dar, husûmetin defi için, beyyinesi kabul edilmez." buyurmuştur. Se-rahsî'nin Mahıytı'nde de böyledir.

Bir kimse, bir şahsı, bir yer hakkında şüf a talebi için vekil tâyin ederse; bu vekil, başka bir yerin şüf asını da'va edemez. Çünkü, bu ve­kil, yalnız o yer için, vekil edilmiştir. Başka da'valara bakamaz.

Şayet, müvekkili, onu bütün şüf'alara vekil tâyin etmiş olsaydı; o, bütün şüf alarm vekili olurdu ve hepsi için mahkemeye girebilirdi.

Yalnız, şüf anın haricindeki —alacak ve benzeri— da'valara bakam azdı.

Bir adam, bir başkasını talebi için vekil tâyin eder; o da şüf a hakkını alır; sonra da bir da'vacı gelerek, orayı iddia ederse; bu vekil, onun hasmı olamaz.

Şayet, evde bir kusur bulunur ve o geri verilirse; bunun vekilin hu­zurda olup olmamasına bakılmaz.

Bir adam, diğerini bütün haklan için, mevcut da'vâlar ve teslim almalar hususunda, vekil tâyin ederse; bu vekil, onun şüf asını talep edemez.

Ancak, o yer müvekkiline hükmedildikten sonra, orayı teslim ala­bilir. Serahtf'nin Muhıyü'nde de böyledir.

Bir adam, birini şüf a için vekil tâyin ettiğinde; o vekil gelip, ba­kar ve binanın suya gark olmuş veya yanmış olduğunu görürse; o yerin ağaçlarını ve parasının tamamım alır. Müvekkil râzi olmasa bile, bu ca­izdir. Müvekkilin, onu red hakkı yoktur. Mebsût'ta da böyledir.

Müşteri, vekilden isterse, şüf a bâtıl olur. O elinde durduğu müd­detçe, şüf a davası caizdir. Serahtf'nin Mahıytı'nde de böyledir.

Vekil, müddetinden önce ölür; onu vekil eden şahıs ise, onun öl­düğünü bilmezse, o şüf ası üzerinedir. Şayet müddet geçer; sonra da, onun öldüğünü öğrenir; ancak şüf asını istemez veya başka bir vekil yol­lamaz ise, şüf a hakkı bâtıl olur. Hüküm, o vekili göndermeden önceki hüküm gibi olur. Burada, müddet süresi, insanların gelebileceği kadar bir süredir. Mebsnt'ta da böyledir.

En doğrusunu, ancak Allâhu Teâlâ bilir. [18]

 

12- KÜÇÜK ÇOCUĞUN ŞÜTASI
 

Şüfada istihkak bakımından, küçük de büyük gibidir. Mebsût'ta da böyledir.

Şüfa istihkakında, hami ve büyük müsavidir. Hami (= Ana kar­nındaki çocuk) altı aydan noksan bir sürede doğar ve bu durumda satış vâki olmuş olursa; yine onun için şüfa vardır. Her ne kadar, altı ay olması caiz ise de, bu böyledir.

Babası ölen çocuk, —ölüm, satıştan öncede olsa bile— o zaman, mîras yoluyla, şüfa hakkına sahibtir.

Şayet çocuk altı ay veya daha fazla sürede doğmuşsa; satış vaktin­de, hükmen şüf ası sabittir. O, babasının vârisidir.

"Sabî için, şüfa gerekir." dediğimize göre, bunda isteme ve alma hakkı vardır. Sabî, şer'an babasının hukukuna sahiptir.

Çocuğun hakkını, önce babası; sonra babasının vasisi; sonra dede­si yani babasının babası; sonra da, onun vasisi; daha sonra da hâkimin nasbeylediği vasî ister ve alır.

Şayet bunlardan birisi yoksa, o zaman, çocuk, bulûğ çağına girin­ce hakkını alır.

BülÛğ çağma eren şüfa hakkına sahibdir. Nikâhı da reddedebilir. Veya, her ikisini de, isterse red; isterse kabul eder.

Sabînin vasilerinden her hangi biri, imkân dahilinde şüf ayı terk (yani almazsa) şüfa batıl (= geçersiz) olur. Hatta, sabî bulûğa erişse bile, onu geri alamaz. Bu, İmam Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmim Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavlidir. Bu durumda teslim, ister hâkim huzurunda olsun, ister omasın fark etmez. Muhıyt'te de böyledir.

Bir müşteri, bir yeri fazla fiatla satın aldığında; şefîsi bir sabî olur ve onun babası da şüfa hakkını teslim ederse; âlimlerimizden bir kıs­mı: "Teslim sahih olur." buyurmuşlardır. İmâm Muharamed (R.A.)'de, "Sahih olur." diyenlerdendir.

Esahh olanı ise, sahih olmamasıdır. Çünkü, müşterinin fazla fiatla alma hakkı yoktur; fakat, sabînin hakkı, bulûğa erene kadar bakîdir. Mebsût'ta da böyledir.

Bir baba, sabînin şüf asını teslim ettiğinde; satış, değerinden nok­sana yapılmış olsa bile, İmam Ebû Hanîfe (R.A.)^ye göre, bu teslim, caizdir.

İmam Muhammed (R.A.)'e göre ise, caiz değildir.

Bu hususta İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'tan bir rivayet yoktur. Kâfi'de de böyledir.

Bir kimsenin küçük oğlunun evini, bir başkası satın alır; aynı za­manda da, babası ona şefi olursa; bize göre bu babanın şüfa hakkı vardır.

Mesela: Bir baba, oğlunun bir yerini kendi nefsi için satm aldıktan sonra; ona: "Nasıl aldın?" denir; o da: "Şüf am sebebiyle, satın aldım." derse, bu caiz olur.

Burada, babanın yerinde vasî olmuş olsaydı, eğer o vasinin orayı alması sabinin menfaatına ise, (Şöyle ki: Orası ucuza satılıyor ve mese­lâ: O yerin kıymeti on dirhem olduğu hâlde, vasî onu, on bir dirheme satın alırsa) bu gabn-i yesir olur.

Şüfa sebebiyle, vâsinin onu alması, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kı­yâsı Üzredir.

Bu hususta, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'tan da birrivâyet vardır.

Bu, vasînin, sabînin malından, kendisi için bir şey satın alması gibidir.

Şayet o yeri, vasînin, şüfa sebebiyle satın almasında, sabîye bir fay­da yoksa, o takdirde vasînin, o yeri alması doğru değildir.

Bu, bi'1-ittifak böyledir.

Vasî İçin, şüfa sebebiyle bir yer alma hakkı olduğu zaman, bu iş hâkime çıkarılır. Hâkim, o sabi namına, bir vasî nasbeder ve satılacak yere bir kıymet konulur. Ve vasî, bu kıymetten şüfa hakkını alır. Para­sı da yine ona teslim edilir. Yani, bu dedel, sabinin asıl vasisine, emânet olarak verilmiş olur. Mnhıyt'te de böyledir.

Baba bir yer satın aldığında, küçük oğlu oraya şefi olursa; oğul-baba oldukları için, bu şüf ayı, oğlu büyüyünce almaz.

Şayet baba, şahsî bir yerini satar; küçük oğlu da onun şefîsi olur ve bu küçük şüfa talebinde bulunamayıp, sonra da büyürse, orayı alma hakkı vardır. Çünkü, baba —orayı satıp, almaya gücü yetmeyen küçü­ğün şüfa hakkı hususunda sustuğu için— tam temekkün ile mütemek-kin değildir. Fakat vasî, nefsî malını satar; sabî de oranın şefî'i olur ve vasî, şüfa talebinde bulunmazsa; o takdirde, yetim bulûğa erişince, şüfa hakkına sahibdir. Zehiyre'de de böyledir.

Serahs'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Babanın kendi nefsî için aldığı yere, sabî şefi ise, bu mes'ele hak­kında, tafsilatcı cevab gerekir. Şöyle ki: Babanın satın aldığı yer, ya kıy­metinin aynıdır veya kıymetinden fazladır ve halkın aldanmış demıye-ceği kadar bir fazlalık vardır. Bu takdirde, sabîye bir zarar söz konusu dğildir ve bulûğa erişse de şüfa hakkı yoktur. /

Eğer o satışta, sabîye zarar var ise, (Şöyle ki: Baba kıymetinden —çok fazlaya satın almışsa halkın aldanmış diyeceği şekilde— işte o za­man, sabî büyüyünce, şüfa hakkına sahibtir. Çünkü baba, kendi nefsî menfaati için, sabîye zarar verme hakkına sahip değildir. Bu durumda almca, şüf ayı ibtal olur. Muhıyt'te de böyledir.

Baba veya vasî: " Ben, bu yeri küçük için bin dirheme satın al­dım." der; şefi de. "Allah'dan kork; sen o yeri, onun için, beşyüz dir­heme satın aldın." derse; ona, —onun beşyüz dirheme satın aldığına dâir beyyinesi olana kadar— inanılmaz. Ve o yer bin dirhene alınmış­tır. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir baba, küçük oğlu için, bir yer satın aldıktan sonra şefi ile ara­larında parası hakkında ihtilaf çıkarsa, bu durumda babanın bözü ge­çerlidir. Bu durumda, yemin gerekmez. Çünkü yemin etmemek bir fay­da te'nin eylemez. Serana nin Muhiyö'nde de böyledir. [19]

 

13- URUZ İLE SATILAN ŞÜFANIN HÜKMÜ
 

Bir adam, benzeri olan, tartılan, ölçülen, sayılan veya birbirine yakın olan bir şey veya mislî olmayan, (Mezrûat gibi, değişik muhtelif elbise, köle gibi...) şeyleri satın aldığında, şayet satın alman malın misli varsa, şefî onun misliyle onu satın alır.

Eğer misli yoksa, bütün âlimlere göre, onu, kıymetıyle satın alır.

Şayet, bir yeri, diğer bir yerle mubayaa yapıyorlarsa; o zaman, her iki yerin şefî'leri, onları kıymetleriyle satın alırlar. Çünkü, o yer emsali bulunan yerden değildir ve onu, kendi misliyle almak mümkün değil­dir. Bundan dolayı şayet bir evi, bir arsa ile satın alıyor; karşılıklı tes­lim tesellüm de olmadı ve bu durumda arsa zayi oldu ise, satıcı ile alıcı arasındaki, bu alış-veriş bozulmuş olur. Bu durumda şefî için, şüfa hakkı vardır.

Keza, müşteri evi teslim aldığı hâlde, arsayı teslim etmez ve o za­yi olursa: Şefî yapılan pazarlık gereğince, şuf a hakkım alır ve bedelini verir.

Hatta, müşteri, o yeri dirhemler veya dinarlar karşılığında muka­bil satın alır; sonra da, onun yerine arsa verirse; şefî, orayı dirhemler veya dinarlar karşılığında alır; arsa olarak ödeme yapmaz. Bedii'de de böyledir.

Bir adam, bir yeri, belirli bir köle karşılığında satın alırsa; bu durumda şefî, o yeri, o kölenin kıymetine satın alır.

Bu, bize göre böyledir.

Satıcı köleyi teslim almadan önce, köle ölürse, bu alış-veriş bozulur.

Bu durumda da şefi, —yine bize göre— o yeri, o kölenin kıymeti karşılığı satın alır.

Keza, satıcı satışı bozar ve köle de bulunursa; yine şefi, o yeri, o kölenin kıymetine göre satın alır. Bu durumda, köle sahibinin yapa­cağı bir iş yoktur.

Şayet satıcı, hâkimin hükmüyle veya hükümsüz olarak kölenin kıy­metini almış, sonra da teslim almadan önce, köle ölmüş veya bir kusur sahibi olmuşsa; bu durumda, onun kıymetini, satıcıya vermek gerekir. Mebsût'ta da böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.), El-Asl'da şöyle buyurmuştur:

Bir adam, belirli bir köle karşılığında bir yer satın aldığında şefi, o yeri, hâkimin hükmüyle ve o kölenin kıymeti karşılığı satın alır; son­ra da o köleye bir hak sahibi çıkarsa; bu durumda şüf a bâtıl olur ve sahibi o yeri şefî'den geri alır.

Bu, şefî'in o yeri hâkimin hükmüyle aldığı zaman böyledir.

Şayet müşteri, o yeri kölenin kıymetine karşılık, kendisi teslim et­miş; şefi için de, köleye "şöyle, şöyle*' bir kıymet söylemiş ve bedeli belli olmuş; sonra da o köleye bir hak sahibi çıkmışsa; bu durumda müş­teri için, o yeri geri almaya bir yol kalmamıştır. Satıcı, müşteriden o yerin kıymetini alır.

Şayet müşteri, şefi için kölenin kıymeti hakkında, "şöyle söyle" diye bir fıat söylememiş; fakat: "Sana, bu yeri, kölenin kıymetine tes­lim ediyorum." demişse; o takdirde, müşteri, o yeri şefî'den geri alabi­lir. Mnhiyi'te de böyledir.

Bir adam, bir yeri, bir köle karşılığında satın aldıktan sonra, o kölede bir kusur bularak geri verse; işte o zaman şefi, o kölenin kıymeti kadar bir bedelle, o yeri satın alır. Yani, o yeri, kölenin kusursuz hâlin­deki kıymeti ile satın alır. Çünkü pazarlık ona göre yapılmıştır.

Bir adamın bir yer karşılığında, bir köle satın olması; yeri, köle karşılığında olmasının aynısıdır. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, bir yeri, başka birinin kölesine karşılık satın alır; o kölenin sahibi de buna rızâ gösterirse, bu durumda da şefi için şüf a hakkı vardır.

Ölçülen veya tartılan belirli bir şey karşılığında, bir yer satın alın­dığında, o ölçülen ve tartılan şeye bir hak sahibi çıkarsa; bu durumda şüfa bâtıl (= geçersiz) olur. Çünkü, ölçülen veya tartılan şey değişmez.

İbnü Semâa, Müntekâ'sında, İmâm Muhammed (R.a.)'in şöyle buyur­duğunu rivayet etmiştir:

Bir adam, bir başkasından, belirli miktarda buğday karşılığında veya miktarı belirsiz buğday karşılığında, Küfe'de bir yer satın alır ve karşı­lıklı teslim-tesellüm yaparlar; Merv'de bulunan şefi de da'vâ açarsa; o yer, şüf ası sebebiye ona hükmedilir. Yerin Küfe'de, şefî'in de Merv'de olması buna mâni değildir.

Müşteriye gelince, o isterse, şefiden verdiği buğdayın mislini Kû­fe'de alır; isterse, o buğdayın Küfe'deki kıymetini Merv'de alır.

Müntekâ'nm bir başka yerinde de şöyle denilmiştir.

Şayet, bir kür buğdayın değeri, her iki yerde de müsavi ise, buğda­yı şüfa hükmedilen yerde verir.

Eğer buğdayların fiatlarında fark varsa o zaman duruma bakılır: Şefî'in vermek istediği yerde buğday pahalı ise, şefi dilediği yerde verir. Şayet ucuz ise, müşteri de ona razı olursa, onu verir.

Eğer fiatlar müsavi ise, müşterinin olduğu yerdeki kıymetini verir. Muhıyt'te de böyledir.

Müşteri, bir yeri bir kür yaş buğdaya satın almış; sonrada şefi gelmiş ve bu sırada insanların elinde yaş buğday kalmamışsa; o zaman şefi, yaş buğdayın bedelini (= kıymetini) vererek, o yeri satın alır. Ki-fî'de de böyledir.

En doğrusunu bilen Allahu Teâlâ'dır. [20]

 

14- ŞÜF'ADA SATIŞIN FESHİ VE İKÂLESİ UE BUNLARLA İLGİLİ HALLER
 

Bir yeri satın alan şahıs, o yerde, orayı teslim aldıktan sonra bir kusur bulup, bu kusuru sebebiyle o yeri geri verirse; bu teslimden son-, ra, sefası şüf ası teslim edilir. Şefi, şüf asını geri olabilir. Bu, geri ver­me işi hâkimin hükmüyle olmuşsa böyledir. Eğer hâkimin hükmüyle ol­mamışsa, şefi bu hakkını geri alamaz.

Şayet, geri veriş, kusur sebebiyle, o yer teslim ajlınmadan hâkimin hükmüyle olduysa bu durumda şefi için, şüf a hakkı yoktur. Eğer hü­kümsüz oldu ise, yine böyledir.

Bu İmâm Muhammed (R.A.)'in görüşüdür.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Et>û Yûsuf (R.A.)'a göre hükmün ne olduğu hususunda âlimler ihtilaf eylediler. Bir kısmı: "Şefi için, şüf a riakkı vardır." dediler. Bazıları da: "...yoktur." dediler.

Şayet müşteri, o yeri görme muhayyerliği veya şart muhayyerliği üzerine geri verdi ise, şüf a hakkı yenilenmez. Bu durumda, geri veriş, ister teslimden önce olsun, isterse sonra olsun; ister iki tarafında rızası ile olsun, ister rizasız olsun değişmez. Muhıyt'te de böyledir.

Şefi şüf asını teslim ettikten sonra, müşteri aldığı yeri satıcıya geri vermiş ve bu red, fesh sebebiyle olmuşsa, (red hangi yönden olursa ol­sun; ister görme muhayyerliği ile olsun, ister şart muhayyerliği ile ol­sun) aybı sebebiyle olunca; ister hüküm teslimden önce, isterse sonra olsun şefî'm şüf a hakkı yenilenmez.

Şayet geri veriş üçüncü bir adama yeni bir satış sebebiyle olmuşsa; (Meselâ: Kusuru sebebiyle müşteri reddeder ve hükümsüz olarak tes­lim aldıktan sonra, ikâle (= Karşılıklı rıza ile satış işlemin fesh) hük­müyle red yapılırsa; bu durumda şefi'in şüf a hakkı yenilenir.

Fakat şefi, şüf asını teslim etmez ve satışı da satıcı ile alıcı fesh eder­se; bu durumda şüf a hakkı bâtıl olmaz. Fesh, ister kusur; ister şart se­bebiyle olsun, bu böyledir. Zehiyre'de de böyledir.

Bir adam, bir ev veya bir arazî satın aldığında, şefi, şüf a hakkı­nı teslim eder ve bunu da satıcı ve alıcı doğruladıktan sonra bu satış bu-zulur ve müşteri aldığı yeri geri satıcıya verirse; bu durumda, şefî'in şüf a hakkı yenilenmez.

Zira, şefi, şüf a hakkını teslim edince, şüf a hakkı kalmaz. Onların ikrarı, şüf a hakkının ibtâlini tazammun eylemez. Reddet­mek ikrah sebebiyle olsa bile, şüf a hakkı yemlenmez.

Müntekâ'da şöyle zikredilmiştir:

Bir adam, bir yer satın alıp, onu teslim alınca, şefi'de şüf a hakkı­nı teslim eder; sonra da müşteri o yeri geri reddederek: "Ben, onu filân için almıştım." der; şefî'de: "Hayır, sen onu kendin için almıştın. Sa­tış, yalnız senin için yapıldı.

Ben şûf amı bu satıştan alırım." derse; bu durumda şefî'm sözü geçerli olur.

Eğer, o adam hazırda yoksa; şefi, o gelene kadar, orayı alamaz.

Eğer müşteri: "Ben, beyyine ibraz ederim; gerçekten filân şahıs ba­na, o yeri satın almamı emretti, ben de onun için satın aldım." derse o adam gelene kadar, beyyinesi de kabul edilmez. Mohıyt'de de böyledir.

Şayet şefi', şüf asını teslim ettikten sonra, müşteri, satıcıyı, bir gün muhayyer bırakırsa; bu caiz olur.

Şayet satıcı, satışı aynı günde bozarsa; şefi'in şüf'ası yenilenmez.

Bunu, İbnü Semâa İmâm Mnhammed (R.A.) den rivayet etmiştir.

Hasan bin Ziyâd, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) den ve İbnü Semâa İmâm, Ebû Ynsof (R.A.) tan rivayetle "Şefin, şüf'a hakkı vardır." buyurmuştur. Sarahtf'nin Muhiyt'nde de böyledir.

En  doğrusunu  bilen Allahu Teâladır. [21]

 

15- EHLİ KÜFRÜN ŞÜF'ASI
 

Bir nasrâni, diğer bir nasraniden lâşe veya kan karşılığında, bir yer alırsa; bu durumda şefi' için, şüf'a hakkı yoktur.

Bir zimmî, diğer bir zimmîden bir yer satın alıp karşılık olarak içki verir; taraflar karşılıklı olarak teslim- tesellüm yaptıktan sonra da o içki sirke olur; daha sonra da satıcı da, müşteri de müslüman olurlar ve o yerin yansına bir hak sahibi çıkarsa; şefi' gelerek, o yerin yarısını, o önceki içkinin parasına satın alır; sirkenin bedelinin yansına almaz.

Sonra da müşteri satıcıya müracaat ederek, eğer sirke duruyorsa onun yarısını alır. Şayet zayi olmuşsa, onun kadar sirke için müracaat eder. Muhıyt'te de böyledir.

Bir zımmî, diğer bir zimmîden içki veya domuz karşılığı bir yer satın aldığında, onun şefi' zımmî veya müslüman olursa; âlimlerimize göre, onlar şefi* olurlar.

Sonra da şüfa gerekince, eğer şefi zimmî ise, o yeri, içkinin misli ve domuzun bedeli ile satın alır.

Şayet şefi' müslüman ise, o yeri, her ikisinin kıymetinin karşılığı olan para ile satın alır. Bedâi'de de böyledir.

Bir yer, içki karşılığı satılır ve o yerin biri müslüman diğeri kâfir olan iki şefi' bulunursa; kâfir, o yerin yarısîni, o şarabın yarısı kadarı ile satın alır. Müslüman ise, onun parasının yarısı kadan ile satın alır.

Şayet, o yerin bedeli domuz ise, her ikisi de onun değerinin yan fiyatıyla satın alırlar. Serahsî'nin Muhıyb'de de böyledir.

Eğer iki şefi'in birisi müslüman diğeri zımmî olur ve sonra, bu zimmî de müslüman olursa; bu durumda, o yeri her ikisi de şarabın pa­rasının yarı bedeli ile satın alırlar. Akid zamanı, müslüman olmaları hâli gibi, şüf ası bâtıl olmaz. Kâfi" de de böyledir. Alıcı ve satıcıdan birisi müs­lüman olduğunda; şarap teslim alınmış olmaz; satılan yer teslim alın­mış olur veya o da teslim alınmış olmazsa, satış bozulur; fakat, şefi'in hakkı baki kalır (bozulmaz) Ve şefi, o yeri, şarabın kıymeti olan para­ya mukabil satın alır. Eğer şefi' veya kendisinden satılan yer alman zat müslüman ise bu böyledir.

Şayet, alan da, satan da kâfir iseler; şefi* de kâfir ise, o şarap kadarı ile satın alır.

Eğer pazarlık yapanlar, şarap teslim edilmeden, fakat yer teslim edil­dikten sonra, müslüman olursa; bu satış işlemi; aralarında baki kalır.

Bir zimmînin bir kilise veya havra yahut ateş evi satması caizdir. Ve şefi' için, şüfa hakkı vardır. Mesut'ta da böyledir.

Bir mürted, bir yer satın aldıktan sonra öldürülürse; bu durum­da şefi'in şüf ası, bâtıl olmaz. Çünkü şüfa, satılanın çıkmasına bağlı­dır ve o çıkmıştır. Sonradan bu alış-verişin bozulması, şüf anın bozul­masını gerektirmez.

Şayet mürted satış yaptıktan sonra Öldürülür veya dâr-i harbe itti-hak ederse, bu durumda, şefi'a şüfa hakkı kalmaz. İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) böyle buyurmuştur. Serahsâ'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Satıcı olan mürted, dâri harbe iltihak etmeden önce -yeniden- müs­lüman olursa; onun satışı caiz olur. Şefi'si için de şüfa hakkı vardır.

Şayet dâr-i harbe iltihakın ettikten sonra, müslüman olur ve malı da taksime uğramış bulunursa; orada şefi' için, şüfa hakkı yoktur. İmâmeyn'e göre ise satışı caizdir ve şefi'i için de şüfa hakkı vardır.

Bir müslüman, bir yer satın aldığında, bir mürted, o yerin şefiM-si olur ve riddeti içinde öldürülür veya ölür yahut dâr-i harbe girerse: onun için şüfa hakkı olmadığı gibi vârisleri için de yoktur.

îrtidad edip, dâr-i harbe iltihâk eden bir kadına şüf ası gerekir­se; onun şüf ası bâtıl olur.

Şayet, bu kadın, o yeri satmışsa; bu durumda şefi'si için, şüf'a hakkı vardır.

Eğer şefi'de mürted veya mürtedde ise, onların şüf ayı teslim et­meleri caizdir.

Şayet teslim etmezler ve şüf a sebebiyle, o yeri almak isterse, hâ­kim ona hükmeylemez. Ancak, müslüman olursa, hükmeder.

Eğer hâkim, şüf ayı ibtâl ettikten sonra müslüman olursa, bu du­rumda ona, şüf a hakkı yoktur. Eğer hâkim bekler ve o sonra müslü­man olursa; duruma bakılır ve şüf ası verilir.

Bu durum, satışı duyduğu zaman şüf ayı istemişse, böyledir.

Eğer, müslüman olana kadar istememişse; satışı duyduktan sonra-âcilen şüf asını istemediği için, ona şüf a hakkı yoktur.

Şayet mürted dâr-i harbe iltihak ettikten sonra; fakat mirası- taksim edilmeden Önce, bir yer satılırsa, vârisleri için şüf a hakkı vardır.

Bir mürted, bir müslümandan veya bir zımmîden bir yer satın alıp, karşılık olarak şarap verirse; bu satış bâtıl (geçersiz) olur. Bu satı­şın şüf asıda yoktur. Mebsût'îa da böyledir.

Bir müslüman, dâr-i islamda bir yer satın aldığında, o yerin şe-fi'i güvenceli bir harbî olur ve o da dâr-i harbe giderse; şüf ası bâtıl olur. îster, satışı duysun; isterse duymasın fark etmez.

Güvenceli bir harbî, bir yer satın aldığında onun şefi'si de harbi olur ve ikisi de dâr-i harbe iltihak ederlerse; bu durumda şefi'in şüf a hakkı yoktur. Çünkü, şefî'in dâr-i harbe gitmesi; Ölmesi gibidir. Zira, satılan yer, dâr-i islâmdadır.

Müşteri, şefi' ile birlikte dâr-i harpde bulunduğunda, eğer bu şefi' müslüman veya zımmî ise ve dâr-i harbe girmişse; satışı öğrenmesi hâ­linde şüf ası geçerlidir.

Şayet, müslüman veya zımmî bir şefi', ehl-i harbden güvenceli birini vekil tâyin ettikten sonra; o vekil, dâr-i harbe iltihâk ederse; ve­kâleti bâtıl (geçersiz) olur. Şefi ise, yine şüf ası üzerinedir. Çünkü, ve­kilin dâr-i harbe iltihakı, ölümü gibidir ki bu durumda vekâleti bâtıl olur; müvekkilin şüf ası ise bâtıl olmaz. Mebsût'ta da böyledir.

Bir müslüman, dâr-i harbde bir yer satın aldığında, onun şefi'si müslüman olur; sonra da o yerin sahibi müslüman olursa; bu durumda şefi'a şüf'a hakkı yoktur.

Dâr-i islâmda, hâkimin hükmüne ihtiyaç göstermeyen her hüküm, dâr-i harbde de aynen geçerlidir ve aynen uygulanır.

Meselâ: Ahş-verişin caiz olması, evlad edinmenin sahih olması, köle azâd etmenin geçerli olması; orucun ve namazın farz olması gibi hü­kümlerin tamamı, hâkimin hükmüne ihtiyaç olmadan geçerli olan, islâ-mî hükümlerdir. Ve, bu ahkâm, dâr-i harbde bulunan müslümanlar için de carîdir.

Hâkimin hükmüne muhtaç olan hükümler ise, dâr-i harb'de bulu­nan müslümanlar için -o hükmün sebebine, dâr-i harbde mübaşeretten dolayı- sabit olmaz.

Meselâ: Bir müslüman, dâr-i harbde zina eder sonra da dâr-i islâ-ma gelirse, ona had cezası uygulanmaz Muhıyt'te de böyledir.

En doğrusunu, ancak, Allahu Teâlâ bilir. [22]

 

16- HASTANIN ŞÜFASI
 

Bir hasta, ikibin dirheme bir yer satın aldığında, o yerin değeri bin dirhem olursa; (fazladan verdiği) diğer bin dirhem onundur.

Sonra da bu hasta ölürse, satış caizdir ve şefi' in orda şüf a hakkı vardır.

Bu, yabancı hakkında da sahihtir ve orada şefi'in şüf'a hakkı vardır.

Şayet hasta, kıymeti üçbin dirhem olan bir yeri, ikibin dirheme sa­tar ve onun şefi'i de yabancı birisi olursa; o şefi bu yeri ikibin dirheme alır. Mebsûl'ta da böyledir.

Bir hasta, kıymeti iki bin dirhem olan bir yeri, bin dirheme satar ve başka da malı olmazsa; bu durumda müşteriye:' 'Dilersen, ikibin dir­hemin üçte ikisine satın al; değilse, şefi'e terket." denilir. O bin dirhem ile ( + ) bin dirhemin üçte birine alabilir. Serahs'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Hasta bir adam, kıymeti üçbin dirhem olan bir yeri, vadeli ola­rak ikibin dirheme satarsa; bu durumda vâde bâtıl (geçersiz) olur. Fakat, müşteri muhayyerdir: Hakkın tama­men vârislere ulaşabilmesi için, ya satışı bozar veya ikibin dirhemi peşi­nen öder. Bu şekillerin ikisinde de şefi'in şüf'a hakkı vardır ve şefi', o yerin iki bin dirheme satın alır ve peşin ödeme yapar.

Hasta olan zat, kıymeti bin dirhem olan bir yeri, bir sene vâde ile, üçbin dirheme sattıktan sonra ölürse; bil-icma vâdenin üçte birden fazlası bâtıldır. Fakat, müddet bakımından üçte bir üzerine mi itibar edilecektir, yoksa kıymetine mi itibar edilecektir; bu hususta ihtilaf edilmiştir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.), şöyle buyurmuştur: " İtibar kıymeti üze­rinedir; bedelin üçte ikisi acilen alınır ve o bin üç yüz otuz üç dirhem­dir. Kalan miktar ise müddetine ertelenir.

Hasta, bir yeri, vârisine kıymetinin mislince satar ve o yerin şe­fi'i de bir yabancı olursa; ona şüf'a hakkı yoktur. Çünkü, bir hastanın, vârisine ölüm hastalığında yaptığı satış fâsiddir.

Ancak bütün vârisler izin verir ve kıymet de aynısı olursa o müstesnadır.

İmameyn'e göre ise, bu satış caizdir. Orayı, ayni kıymete satınca, şüf'a hakkı da mevcuttur.

Şefi', vâris olursa; İmim Ebû Hanife (R.A.) ye göre, ona şüf a hakkı yoktur. O sanki vârisine, ilk satış gibi satıyor demektir.

İmâmeyn'e göre, bu şefi'in de şüf'a hakkı vardır.

Bu, o yerin kıymetinin misline satılması hâlinde böyledir. Fakat, satışta iltimas ederse (kayırma yaparsa) (Şöyle ki: Üçbin dirhem kıyme­tinde olan bir yeri, ikibin dirheme vârisine satarsa) o yerin şefi'İ de ya­bancı biri olursa; hiç şüphe yok ki, İmim Ebû Haaîfe (R.A.) ye göre, ona şüf'a hakkı yoktur.

İmâmeyn'e göre ise, bu satış caizdir; fakat, iltimas ettiği kadar ve­rerek şefî şüf asını alır. Bedâi'de de böyledir.

Esah olan, İmâm Ebû Hsntfe (R.A.)'nin görüşüdür. Yani; Varise mal satmak yoktur. Mebsât'ta da böyledir.

Şayet, bir yabancıya böylece satarsa; bu durumda da varis için şüf'a yoktur. Bu İmâm Ebû Hanife (R.A.)'ye göre böyledir. Fakat şefi, bu yeri, vârislerin izni olsun veya olmasın üçte bir değerinde iltimas et­mesi hâlinde de alır ve bu alışı caizdir. Bedâi'de de böyledir.

Şayet, iki şefi' den biri vâris ise, diğeri o yeri alabilir.

Satış, adamın sağlığında yapılırsa; vâris şüf a hakkını alır.

Sonra hasta sattığı şeyin bedelini düşürürse; bu caiz olmaz. Ancak diğer vârislerin de izni olursa: caiz olur.

Hasta şahıs, vâris olmadan önce, sattığı şeyin bedelini düşürür ve o da o hâlde alırsa; bu bâtıl (geçersiz) olur.

Aldıktan sonra, terk etmesi ise sahih olur. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Kıymeti üçbin dirhem olan bir yeri, hasta şahıs, ikibin dirheme verir ve onun başka malı da olmaz; sonra da ölür ve o yere de oğlu şefi' bulunursa; o yer için, onun şüf a hakkı yoktur. Çünkü, aynı fiata oğlu­na satılmış olsaydı, bu da caiz olmazdı.

Kitabü'l-Vasâyâ'da şöyle zikredilmiştir:

İmâmeyn'in kavline göre, -isterse- kıymetiyle satın alabilir.

Esah olan, burda söylenendir.

Cami kitabında ise hepsinin kavline dâir nas vardır. Mebsût'ta da böyledir.

Şayet ölenin başka malı bulunur ve diğer vârislerin de izni olur­sa, bu durumda bi'I-ittifak oğlunun şüf a hakkı vardır. Mecmau'l Bah­reyn Şerhı'nde de böyledir.

Bir hasta, bir yerini iltimas ederek sattıktan sonra, o hastalığın­dan iyileşir; şefi'i de vârisi olur ve o ana kadar, satıştan haberi olmaz­sa; onun için şüf a hakkı vardır. Çünkü, hastalıktan iyileşmek, sıhhatli hali gibi olur.

Eğer satışı bildiği hâlde, -adam iyileşinceye kadar- şüf a talebinde bulunmamışsa; bu durumda onun şüf a hakkı yoktur. Mebsût'ta da böyledir.

En doğrusunu, ancak Allahu Teâlâ bilir. [23]

 

17- ŞÜF'A İLE İLGİLİ ÇEŞİTLİ MES'ELELER
 

İmam Muharamed (R.A.), Câmi'nl-Kebîr kitabında şöyle buyurmuştur: Bir şefi', şüf a sebebiyle hak kazandığı yerinin bir kısmını sattığın­da, o yer taksim edilmiş bir yer olmazsa; şüf'ası bâtıl olmaz.

Keza bir kimse, taksim olunmuş yerinin, bir kısmım satarsa; şüf'­ası batıl olmaz.

Satılmış yeri takip eden taksimli yerinin bir kısmını satarsa; o yüz­den şüf ası bâtıl olur. Yolları bir olan iki yer bulunur ve bu iki yerin birisi, iki adamın; diğeri de bir adamın olur ve bir adamın olan yeri sa­hibi satarsa; diğer iki şahıs, o yola şefi' olurlar. O yeri, ikisi aralarında taksim etseler ve yerin bir kısmiyle, yol, birisinin sehmine düşse, oralar onun olur.Diğerîne yol kalmaz. O zat da, ana caddeye karşı, yolunu açıp, kapısını o tarafa çevirir satılan o yere ikisi de komşu olurlar.Yal-nız, yolu olan, şüf'aya daha hakllıdır. O şüf asını teslim eder ve diğer komşu, komşu şüf'ası olarak alırsa; önceki taksim sebebiyle şüf ası bâ­tıl olmaz. Mnhıyt'te de böyledir.

Şefi', bir arsayı şüf ası sebebiyle alıp, onun içine ev yapar veyt ağaç diker; sonra da oraya bir hak sahibi çıkıp, bu hak sahibi, şefi'a, "evi yıkmasını, ağaçlan sökmesini" teklif ederse; bu durumda şefi', pa­rası için müşteriye müracaat eder; o binanın ve ağaçların kıymeti için ilk satıcısına da müracaat edemez. Yâni sökme masraflarını hiç birinden alamaz. Tebyîn'de de böyledir.

Bize göre şüf a aded-i rüûs üzerinedir.

Bir yer üç kişinin olduğunda, yansı birinin; üçte birisi de, diğer birinin; altıda biri ise üçüncü kişinin olur ve yarı hissesi olan şahıs, hisse­sini satınca, diğer ikisi şüfa isteseler; satılan yer onların arasında yan yarıya hükmedilir.

Şayet altıda biri sahibi hissesini satarsa; o da diğer ikisine yan ya­rıya taksim edilir.

Şayet içlerinden bazısı sakıt olursa; kalanlara hükmedilir.

Ortaklardan bazısı huzurda bulunmazsa; hazırda olanlara aded-i rüûsa göre hükmedilir.

Tamamı, hazırda olan için hükmedildikten sonra, diğer ortaklan gelirse; ona da yarısı hükmedilir.

Sonra da üçüncü gelirse, ona da üçte biri hükmedilir. Huzurda olana tamamı kendisine hükmedildikten sonra, önceki tamamını almaz; an­cak, yarısını alır. Kâfi'de de böyledir.

Bir adamın, bir şahsın bir yerini, filân şahsa şu kadar fiyatla sat­mış ve parasını da almamış olduğunu zannederek, ona: "Senin satın al­dığını ben alacağım." der; o da şefi' olursa; -satıcının, sattığını ikrar etmesi halinde, şüfa hakkı ile o yeri alabilir. Eğer, satıcı satmış oldu­ğunu inkar ederse, bu durumda şefi'in, müşteriyi dâva hakkı olmaz. Mh-hıyt'te de böyledir.

Bir adamın yerinin yanı satıldığında; komşu "onu, satanın, o yeri Öz sahibi olduğunu zanneder ve dâva edince şüf asının kaybolmasından korkarsa; şüfa istemesi mümkün olmaz; o takdirde ne yapacaktır?

Alimlerimiz şöyle buyurmuşlardır:

Bu şahıs: "Bu yer benimdir." der ve "Benim değilse, şefi'siyim." diye -durmadan- ilâve eder. Şayet, bu arada susarsa; şüfa talebi hakkı­nı kaybeder. Fetâvâyi Kitfhân'da da böyledir. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) şöyle buyurmuştur:

İddia eylediği zaman: "Beyyinem kayboldu; fakat ben şüfamı alacağım" der ve bu ikrar olur. Eğer oraya, sahibi mâlikse beyyinesi geçersizdir ve şüf ası yoktur.

Şayet yansım iddia ederek: "Beyyine ikâme ederim" der ve ortağı olarak, yansım alırsa bu caizdir. Tatırkuüyye'de de böyledir.

Bir adamın, bir yerini bir kimse gasbeder ve o yer onun yanında satılır; bu durumda gâsıp ve müşteri şüf ayı inkâr ederlerse; bu şüf a-nın temiz olması umulur. Hatta, sahibine karşı beyyine ibraz ederse; şüfa sabit olur. Gâsıbın hasmı, hâkime şikâyet edip, durumu olduğu gibi ha­kime haber verirse; o takdirde duruma bakılır: Eğer beyyine ikâme ederse, hem o yer; hem de o yerin şüf ası, ona hükmedilir. Çünkü, beyyine mevcuttur.

Şayet beyyine ikâme edemezse: hepsine de yemin verilir. Eğer di­ğerleri yemin ederlerlerse, ona birşey hükmedilmez. Eğer yemin edemez­lerse, her iki yer de o adama hükmedilir.

Şayet gâsıp, yemin eder de, müşteri yemin edemezse; gasbedümiş bulunan yer hükmedilmez ve şüf ada ona hükmedilir.

Eğer bunun aksi olursa; yâni gâsıp yemin edemezse, hüküm de ak­si olur. Çünkü, yeminden kaçınmak diğerini ikrar olur. Tamamın ikra­rı da hasseten hakkının senedi olur. Serahsî'nin Muhıyü'nde de böyledir.

Bir adam, bir yer satın aldığında, o yerin de şefi'i olur ve bu ye­rin bitişiği satılır ve müşteri şüfa talibinde bulunursa: ona hükmedilir; sonra da, şefi' gelirse, onun yanındaki, ona hükmedilir; ikincisi ise, müş­teriye hükmedilir.

Eğer şefi', her iki yerin de şefi* ise; mes'ele yine hâli üzeredir; ön­ceki yerin tamamı, ikincinin de yansı ona hükmedilir. Bedâi'de de böyledir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: Bir adam, bir yerin yansını satın aldıktan sonra, kalan yansını baş­kası satın alır ve önceki müşteri, -ortaklık şüf asından dolayı- dâva ederse; ona hükmedilir. Sonra da komşu, iki şüf ayı da dâva ederse; komşu ön­cekinin satın alınmasına daha haklıdır; ikincide hakkı yoktur. Çünkü hâkimin hükmü olmuştur. Keza, bir kimse, bir yerin yarısını satın alır; diğer yansını da başka bir müşteri satın alırsa; önceki yarıyı, komşu al­madan önce dâva açamazlar. Komşu önceki yarıyı alınca, ikinci yarıyı almaya da daha haklı olur. Muhıyt'te de böyledir.

Şüf ada aslolan;, mülke,-tam satış sırasında- hak sahibi olmak­tır. Sonradan ihdas mâlik olamaz.

Çünkü, şüf anın sebebi, mülklerin bir birine ittisali (bitişik olması) dır-Bu da satış zamanında mu'teberdir. (geçerlidir)

Şefi' o yeri aldığı zaman, isbtihkakı sebebiyle almış olur. Eğer, bu hâkimin hükmüyle olursa, herkesin hakkı sabitleşir. Eğer kendi rızaları ile olursa; bu haseten kendi hisselerine ait olur.

Bir adam, iki bin dirheme bir yer satın alıp, karşılıklı teslim te­sellüm yaptıklarında: bir başkası, orayı iddia eder; müşteri de onunla beşyüz dirheme anlaşma yaparsa; şefi; o yeri, müşteriden önceki aldığı ikibin dirhem üzerinden satın alır. îddia sahibinin beşyüz dirhemini red­dedip kabul etmez. Çünkü, hakim, o yerin, sahibine ait olduğuna hük-meylemiştir. Bu durumda dâvâcı ile aralarında dava konusu kalmamış­tır ve davacının aldığı o yeri haksız olarak aldığı meydana çıkmıştır.

Bu durumda, sulh da bozulur.

Şayet şefi' o yeri hükümsüz aldı ise, yine o beşyüz dirhemi vermez. Çünkü, o ikisinin (müşteri ile davacının) aralarında, kendi rızaları ile yapılan bir iştir. Kendi aralarında hücettir; başkaları ile ilgisi yoktur. Şefi' ile aralarında husûmet (dava) yoktur. Serahâ'nin Mubıyt'ınde de böyledir.

Bir adam, bir yere vâris olduğunda; o yerin yanındaki bir yer de satılır ve şüf'a hakkiyle, orayı da satın aldıktan sonra, o satın aldığı ye­rin yanındaki yer de satılır; bundan sonra da o şahsın vâris olduğu ye­re, bir hak sahibi çıkar ve o şahıs şüf a hakkını da isterse; bu şahıs ikin­ci yeri de alır. O vâris, ancak üçüncü yere mâlik olur. Kudûri, böyle söy­ledi; fakat, müstehak şüf a istemezse; durumun ne olacağını söylemedi.

Müntekâ'da ise: "İkinci yer, kendisine hükmedilene -şüf ası sebebiyle-verilir. Üçüncü yer ise, elinde bulunduğu şahsın elinde kalır." denildi. Zahîrriyye'de deböyledir.

Bir adam, bir yer satın alıp, orayı teslim aldığında; şefi orayı almak ister; müşteri de: "Ben, onu fülana sattım; elimden çıktı. O son­radan bu yeri bana emânet bıraktı." derse; onun bu sözüne inanılmaz.

Şefi' onu mahkemeye verip, bu hususta beyyine de ibraz etse, ona itibar edilmez.

Keza şayet: "Ben, onu filan şahsa bağışladım; o da teslim aldık­tan sonra, bana emânet bıraktı." derse; bu sözü kabul edilmez. Beyyi-nesine de bakılmaz.

Şayet birinci bölümde, müşteri huzurda bulunur; ikinci bölümde de kendisine bağış yapılan şahıs huzurda olur ve bunlar, hâkim hükmü­nü şefi'a verdikten sonra olursa; beyyinesi kabul edilmez.

Bir yer, bir adamın elinde olduğunda, "onu fülandan aldığını" iddia ederek "parasını verdiğini de söyler ve o yerin de o filan şahsın olduğu bilinir; o şahıs da, o yeri iddiacıya bağışladığını söyleyerek, bu hibesinden vaz geçmek istediğini bildirirse; bu durumda, onun sözü ge­çerli olur.

Şayet hâkim, bağışlayan için hüküm vermez ve o yerin şefi'i de ge­lirse; o, bağış yapandan daha haklı olur.

Şayet şefi' gelmez; hâkim, vâhibin (hîbe eden şahsın) dönüşüne hük­mettikten sonra, şefi' gelirse; hüküm bozulur ve yine şefi'a hükmedilir.

Yer yanında bulunan şahıs, "onu, filandan satın aldığım" iddia. ederek: "O muhayyerdi." der ve "parasını verdiğini de" söyler; o şa­hıs ise, o yeri bağış yaptığını ve teslim ettiğini anlatır ve şefi' gelerek o yeri alırsa; muhayyerlik batıl olur. Çünkü yer sahibi, onu bağış yaptı-' ğını ikrar eylemiştir.                                          

el-Asl'da şöyle zikredilmiştir:

Yer satıcının elinde bulunur; hâkim de o yeri, -şüf ası sebebiyle-şefi* a hükmeder. Şef i' de o yerin satışını kaldırmasını, satıcıdan ister: satıcı da satışı kaldırırsa: bu ikâle (satışın kalkması) caiz olur. O yer, yine asıl sahibinin mülküne dönüşür; müşterinin mülkü olmaz. Satıcı, o yeri şefi' den geri satın almış gibi olur.

Şayet mülk müşterinin yanında olur ve -şefi', o yeri müşteriden teslim almadan önce- hâkim, hükmünü şefi'a vermiş olur ve bu şefi' mal sahibiyle ikâle yaparsa; ikâlesi sahih olur. Mülk yine eski sahibinin olur.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavlidir.

Hâkim hükmünü vermeden önce şefi' ölürse; o yer, şefi' in vârislerinin  olur.   Çünkü,   hakimin  hükmü,   -şüf'a  hakkında-,   satış hükmündedir.

Şefi', o yeri satın aldıktan sonra, ölürse, o yer vârislerindir.

Hâkim, -şüf ası sebebiyle- bir yeri şefî'a hükmeder; müşteri de, şefi'den daha fazla vererek, o yeri, geri vermesini isterse; (müşterinin verdiği bedelin cinsinden veya cinsinin gayrisinden, biraz fazla vermek üzere) bu durumda o yer, eski verdiği bedel karşılığında, müşterinin olur; o fazlalık ise bâtıl olur. Çünkü o, müşteriye karşı, ikâle gibidir. İkâle ise, önceki fiatla olur.

Şayet hâkim, şüf ası sebebiyle o yeri şefî'a hükmeyledikten son­ra, müşteri daha fazla para ile, o yeri eski sahibine vermesini, şefi'den isterse; o da öyle yaparsa; işte bu da bir ikâle olur. İkâle, satıcı ile alıcı arasında olduğu gibi; şefi ile satıcı arasında da olur. Felâvâyi Kâdîkân'da da böyledir.

Şayet şefi, satış tan< sonra ve şüf asını almadan önce ölürse; bize göre, onun vârislerine şüfa hakkı yoktur.

Şayet satış ölümden sonra olursa; vârisler için, şüfa hakkı var­dır. Mebsot'ta da böyledir.

Satıcı ve alıcı ölüp, şefi' kalırsa; bu durumda şüfa hakkı sabit­tir. Feiâvâyi Kâfihân'da da böyledir.

Müşteri ölür; şefi' ise hayatta olursa; şefî'in şüfa hakkı vardır. Eğer ölü borçlu ise, o yer satılmaz; şefi' şüf asını alır.

Eğer o yerde, hem alacaklının hem de şefî'in ilgisi varsa; şefi' hak­lıdır. Muhıyl'te de böyledir.

Şayet ölen zatın yerini, hâkim veya vâsisi borcu için satarlarsa; şefi', o satışı ibtâl eder ve şüf asını alır. Bu, müşterinin sağlığında sattı­ğı gibidir.

Keza orayı vasiyyet ederse; şefi', şüf asım alır; vasiyyet bâtıl olur.

Şüfa iki taleble sabit olur; şefî' de Ölürse vârisler, şüfa alamaz­lar. Sirâciyye'de de böyledir.

Şayet şefi', müşterinin o yeri kendisine teslim etmesi ile sahip ve malik olduktan sonra ölürse; oraya, vârisler vâristirler.

Satıcı, müşteriden, fiattan  bir kısmını düşürürse; bu miktar şe-fi'iden de düşmüş olur.

Keza şefi', parasıyla aldıktan sonra, satıcı bedelin bir kısmını dü­şürürse, o düşürülen miktar, şefi'den de düşmüş olur ve şefi', o düşü­rülen kadarı için müracâcaat eder.

Keza, satıcı, müşteri namına, parasının bir kısmından vaz geçer veya bağışlarsa; bunların hükmü de fiatı düşürmenin hükmü gibidir; şefi', onu geri alır.

Şayet satıcı, parasının tamamını düşerse; işte o zaman, şefi'in hak­kı yoktur.

Bu düşürülüşün, bir cümle ile olduğu zaman böyledir. Fakat, bu­nu iki cümle ile söylerse, şefi' ikinci miktara, orayı alır.

Bir adam, bir yeri, müşteriye bin dirheme sattıktan sonra, ona: "Tamamını senden düştüm." derse; şefî'in yapacağı bir şey yoktur. Şefi' bin dirhemi vererek, şüf asını alacaktır.

Fakat, satıcı, müşteriye bin dirheme sattıktan sonra, ona: "Sen­den yediyüz dirhemini düştüm." der; sonra da "...üçyüz dirhemini da­ha düştüm." derse; bu takdirde, şefi', orayı üç yüz dirhem noksanına satın alır.

Müşteri; satıcıya fiatından fazla para verirse; bu şefi'i ilgilendir­mez. Şefi', o yeri önce konuşulan fiata alır. Cevheretü'n-Neyyire'de de böyledir.

Bir adam, diğerinden, bin dirheme bir yer satın alır; karşılıklı ola­rak teslim tesellü yaptıktan sonra da; onun fiatını, diğerine bin dirhem fazla olarak öder ve tarafların bu ahş-verişi bozulur; bundan sonra da, §efi', onun bedelini iki bin dirhem olduğunu sanıp; b5n dirhem olduğu­nu bilmeyerek; iki bin dirheme satın alırsa; burada iki durum vardır:

Bu, ya hâkimin hükmüyle olmuştur veya hükümsüz olmuştur. Bu şefî' hâkime müracaat ederse; hâkim, onu önceki bin dirhemle hükmeder.

Eğer hükümsüz alırsa, bedel öyle kalır.

Câmhrl-Fetâvâ'da şöyle zikredilmiştir:

Bir adam, bir yer satın alıp, onu bir başkasına bağışladıktan son­ra, şefi* gelerek, o yeri alıp, parasını âdil bir kişinin yanına bırakırsa; İmâmeyn'e göre, bağışlayan şahıs gelene kadar, orayı almış sayılmaz.

Bir mükâtep, borcunu öderken ölür ve komşusu olduğu bir yer­de satılırsa; onun vârisleri kitabet bedelini ödeyip, o yeri de şüfa ola-raK satın alırlar. Çünkü, o hayıtının sonunda hür hükmündedir. Kili'd e de böyledir.

Bir adamın, satın aldığı bir yerin, bir şefTsi olur ve şefi', bu müş­teriye: "Sana, satma izni verdim. Ben şüf'amı alırım." veya "Satmana razıyım; ben, şüf'amı alırım." Yahut "Satışı sana teslim eyledim; ben şûramı alırım." der ve bunları, kesintisiz söylemiş olursa; şüf'ası Üzerinedir.

Eğer ayrı ayrı söyledi veya Önceki cümleyi söyleyip sustu ve daha sonra da: "Şüf'amı alırım." dediyse, onun için şüf'a yoktur. TaUrbâniy-ye'de de böyledir.

İmânı Mnhammed (R.A.), şöyle buyurmuştur:

Bir adam, diğerinden bir yer satın aldığında, o yerin komşusu olan şefi' gelerek: "Bu yeri, müşteri satın almadan önce, ben satıcıdan satın aldım." dive iddia eder; müşteri de bunu ikrar ederek, o yeri şefi'a tes­lim eder; sonra da başka bir şefi' gelerek, "o şefî'in aldığını inkâr eder­se; müşteri," Önceki şefi'a: "Gerçekten sen, bu yeri, ben satın almadan önce satın aldın mî?" diye sorar; şefi': "Ben satın almadım; şüfamı alıcıyım." der ve şefi', müşteriden o yeri aldıktan sonra da diğeri gelir­se, ona da o yerin yarısı vardır. Muhıyf te de böyledir.

Bir adam, bir yer satın aldığında: Onu,"filan için aldım."der ve buna şahit gösterir; sonra da şefi' gelerek onu dâva etmek isterse; da'vâ edebilir.

Ancak, o zat, beyyinesiyle "filanın vekili olduğunu" isbat ederse; o takdirde, onu da'vâ edemez.

Taraflar, bir yeri, bin dirhem ile bir rıtıl şarap karşılığında alım-satım yaparlar; şefi'de gelerek: "Hayır, yalnız bin dirhemdir." derse; bu durumda şefi'in sözü geçerli olur.

Tataâvî Şerhı'nde şöyle denilmiştir.

Satın alma vekili, bir yer satın aldığında, şefi'de orda hazır bulu­nur ve vekil akid yaparsa: bu durumda müvekkilinin hazırda olmasına lüzum yoktur.

Bir adam, bir yeri, bir köle karşılığında satın alır ve bu köle tek gözlü olur (yâni gözünün birisi görmez) yer sahibi de ona rıza gösterir­se; bu durumda şefi', o yeri sağlam bir kölenin fiatına satın alır.

Şayet, müşteri, köleyi aybı sebebiyle geri gönderirse; şefi' yine, sağlam köle fiatına satın alır. Çünkü pazarlık sağlam köle olarak yapıl­mış; kusurlu köle olarak yapılmamıştır. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir adam, dirhemler karşılığında bir akar satın aldığında; bu iki mubayaacı da, dirhemlerin mikdarını bilmediklerinde ittifak ederler ve teslim tesellümden sonra, satıcının elinde, bu dirhemler zayi olursa; şefi' ne yapacaktır?

Kâdî'I-İmâra Ebû Bekir, şöyle buyurmuştur: Şefi', o yeri alır ve tahmini kadar bedel öder. Ancak, müşteri, onun fazlalığını isbat ederse; o kadar ödeme ya­par. Zahîrriyye'de de böyledir.

Bir adam, haracı çok fazla olduğundan, hiç kimsenin satın al­madığı bir yeri satın aldığında; sahibi o yeri, bir adama, içinde bin dir­hem kıymetinde olan bir evle birlekte, bin dirheme satar; o yerin de bir şefi'i bulunur ve hissesini, onun parasından alırsa; -onu sultanın-hükümdarın- adamları satın almakta ise - parası o yer ile evin kıymeti­ne taksim olunur.

Şayet hiç bir kimse oraya rağbet etmiyorsa; diğerinin kıymetine iti­bar edilir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) nin kavline göre, o bin dirhemi, o veri asla kıymeti olmadığı zaman, eve mukabil tutmak mümkündür. Muhıyt'te de böyledir.

Müntekâ'da şöyle zikredilmiştir:

İmâm Ebû Yusuf (R.A.)'a göre, bir adamın elinde bir yer bulunur ve hâkim de, "o yerin, o adama ait olduğunu" bilir ve yanında bir yer sa­tılınca da şefi' "Bu yerim, filanındır. Ben, seneler önce, onu satmıştım." derse; bu takdirde, beyyine getirmedikçe kendisinede, ikrar edilene de şüf'a hakkı yoktur. Çünkü ikrar, basit bir hüccettir ve ancak, ikrar edi­ci hakkında sahih olur; başkası hakkında sahih olmaz. Serahâ'nin Mu-htytı'nde de böyledir.

Fetâvâyi Attâbiyye'de şöyle denilmiştir;

Müşteri, şefi' için muhayyerlik hakkı tanır ve: "Şüf'an için bana izin verirmissin?" derse bu caizdir. "Şüf'an benim olsun."demezse, bâtıldır.

Uygun olan, satıcının ona izin vermesi veya bir müddet geçmesi­dir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir kimse, diğerinden önce şüf a hakkı ister; müşteri de onun şefi' , olduğunu bilmez ve onun şüf'asını inkâr ederse; Allah adına, "Ben, bu­nun şüf'a hakkı olduğunu bilmiyorum." diye yemin eder.

Bir adam, bir yer satın alıp, onu teslim almadan, o yerin yanın­daki yer de satılırsa; bu müşteri için, şüf'a hakkı vardır.

Bir adam, bir yerden şüf'a hakkı ister, müşteri de: "Sana ver­dim." derse; şefi' bedelini biliyorsa; o şekilde teslim sahih olur ve o yer, şefi'in olur.

Şayet şefi' bedelini bilmiyorsa; o yer, şefi'in olmaz. Şefi'in o yer­de, şüf'a hakkı bulunur. Mnhıyt'te de böyledir.

Bir adam, kıymeti iki bin dirhem olan bir yer bırakarak ölür ve kendisi de borçlu olup, borcu bin dirhem olur; malının üçte birini de bir şahsa vasiyet etmiş bulunursa; hâkim, o yerin tamamını satar.

Bir vârisi, iki de şefi'i varsa, bunlar şüf'alarını alırlar.

Şayet borcu yoksa; vârislerinin içinde de küçük varsa; hâkim o ye­ri satar ve kendine vasiyet olunan bir kimse ile şefi'ide yoksa; küçük büyüyüp, onu,isteyene kadar, bu bedeli bekletir. Câmiu'l-Kebîr'de de böyledir.

Ali bin Ahmed'den sorulmuş:

Bir adam, dükkanını sattığında, şefi' şüf'a hakkım ister; müşteri de ona, şüf'asını teslim eder; ancak, aralarında parası hususunda nizah çıkar ve bir müddet, şefi' oraya almaz; sonra da gelip almak ister; müş­teri de: "Artık, senin hakkın yoktur. Ancak satılana razı olursan, o müs­tesna." derse; parasının, şefi'in dediği gibi olması hâlinde, onun hakkı vardır; şüf'ası şüf'adır; batıl olmaz ve şefi'in dediği para karşılığında, o yeri alır. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir adamın yanında bir yer olduğunda; başka bir şahıs gelerek, şüf'a hakkı iddia eder; yer elinde bulunan zat da, ona: "Ben, bunu fi­landan satın aldım." der; satıcı da, onu doğrular; sonra da, yer elinde olan adam: "O, babamdan mîras kaldı." der; şefi' ise, beyyine ibraz ederek, satıcının babasının öldüğünü isbat eder ve satıcıya mîras koy­duğunu söyler; satışına dâir beyyinesi de olmazsa; bu durumda hâkim, yer elinde olana: "Dilersen, şefi' e inan; ondan parasını al; yerini ver." der. O da, onu müşteriye iade eder.

Keza o yer elinde olan zat: "Onu, bana filan bağışladı." der; şefi' de: "Sen, onu filandan satın aldın." der ve satıcı da şefi'i doğrularsa; yukardaki gibi olur. Muhıyt'te de böyledir.

Mekkedeki yerlerin satışı yoktur. Ancak, evlerin satışı vardır. Orda şüf'a da yoktur.

Hasan bin Ziyâd'ın İmam Ebû Hanîîe (R.A.) den rivayet ettiğine göre, Mekke'deki yerlerin satılması caizdir vecâiz şüf'ası da vardır. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) da böyle söylemiştir. Fetuâ'da bunun üzerinedir. Graye'de de böyledir.

Fetâvâyi Attam'yye'de şöyle zikredilmiştir: Bir şefi', bir bina yap­tıktan sonra, o yerde bir kusur bulursa, noksanı için müşteriye müraca­at eder. O da satıcıya müracaat eder.

Önceki satış hakimin hükmü ile yapılmışsa, bu böyledir. Ittiffcl-niyye'de de böyledir.

Bir müşteri, satıcısı her türlü kusurundan berî olmak üzere bir yer satın alır veya müşteri, bir yeri kusurlu olduğunu bilerek ve ona razı olarak satın alır şefi' ise, onun kusuruna razı olmazsa; geri verir.

el-Asi kitabında şöyle zikredilmiştir.

Şefi', bir yer satın aldığında; o yerin bir başka şefi'i daha bulunur ve o şefi' huzurda bulunmaz ve müşteri ona, sattığı yeri bağışlamak is­terse; bunun yolu, kayıp şefi' gelince, onun sadakası bozulur; ancak, şefisi olduğu için, yarısı kalır. Kalan yarıyı da gelen şefi' satın alır.

Kalan yeri de bir başkasına satmışsa: o takdirde gelen şefi' ta-saddukun tamamım bozdurur.

el-Asi kitabında da böyledir.

Satışta, şüf'a bedelini verip, şüf'asını alır.

Hîbe de hibe, karşılıklı olunca, aynısıdır.

Hatta şefi'a satış haber verilir; o da şüf'asını teslim ettikten sonra, satışın olmadığı meydana çıkarsa; bu durumda, karşılıklı bağış için şüfa yoktur.

ister bağış olsun, ister satış olsun, şüf'a hakkı teslim edildikten sonra, şüf'a söz konusu olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam bir yer satın aldığında, o yerin komşusu şefi'si olur; diğer bir komşusu da şüf'a hakkı ister; müşteri de o yerin tamimim, ona terk ederse; o takdirde, bu şahıs -yarısına şüfası sebebiyle, yarısına da satın almak sebebi ile- o yere sahip olur. ZaMrriyye'de de böyledir.

Bir adam, diğerinin kefiline bir yer satar ve bu kefil hem o yerin parısına almaya kefil, hem de şefi' olursa; bu durumda ona şüf'a hakkı yoktur. Ginye'de de böyledir.

Bir yer karşılığında, bir anlaşma yapıldıktan sonra,âkid taraflar birbirlerinde alacak-borç olmadığını doğrularlarsa, bu durumda o yer için, şefi' a, şüf'a hakkı yoktur.

Eğer orası satılırsa, o takdirde şüfası vardır. Ttardhâniyye'de de böyledir.

Bir adam, bin dirheme bir câriye satın alıp, karşılıklı teslim tesellüm yapıldıktan sonra, bu cariyede bir kusur bulunur ve onun fîatın-dan bir miktar düşürülür ve bu durumu satıcı ikrar veya inkâr ettiğin­den, bir yer karşılığında anlaşma yapsalar; bu durumda şefi' kusuru­nun bedeli kadar vererek, orayı satın alır. Bu, istihsânen böyledir.

Keza, müşteri kusuru sebebiyle geri gönderirse; şefî'a hakkı olmaz. Rızası ile, gönderirse, yine böyledir. Kâfi'de de böyledir.

Önceki haklılık, sonraki akdi bozar. Sonraki haklılık ise önceki akdi bozmaz. Şüf'a hakkı, müşterinin üzerindedir.

Bir adam, bin dirheme bir yer satın aldığında, bu müşteri o ye­rin fiyatını artırır veya bir dava için anlaşma yaparlar ve bu artırmalı olur; sonra da şefi', o yeri, -hâkimin hükmü ile- bin dirheme satın alır­sa: bu durumda müşteri, verdiği fazlalık için, satıcıya müracaat eder. İddiacının, sulh bedelim vermesi gerekir. Çünkü şefi'in, sulhta, önceki hakka istihkakı vardır; o fazlalık, sulhun ibtâlini icabettirir.

Müşteri, aynı zamanda şefi' olur ve böylece o yeri alıp bir adama bağışlarsa; onun ortağı olan şefi', o yerin yarısını alır. O, yansını alın­ca da, hîbe -yarısı hakkında- bâtıl (geçersiz) olur. TaUrhâniyye'de de böyledir.

Bir adam, bir yer hakkında şahitlik yaptığında, diğer şahıs onun şahitliğini reddeder; sonra da o şahit, o yeri satın alırsa; onun şefi'i ik­rar olunandan daha haklıdır.

Şayet şefi'i bulunmaz; fakat bir adam, onun emriyle o yeri satın almış olursa; alınmasını emreden şahsın olur. İkrar olunanın olmaz.

Şayet kendi nefsi için alır ve şefi'i de meydanda olmaz ise, ikrar olunan şahıs, o yeri alır.

Bu müşteri, o yeri, ikrar olunan şahıstan -şefi' gelmeden Önce- tek­rar satın alır sonra da şefi' gelirse; bu durumda şefi' muhayyerdir: îs-terse, Önceki satış üzerinden, o yeri şüf'a olarak satın alır; isterse ikinci satış üzerinden satın alır.

O yeri elinde bulunduran şahsın yanında başka bir yer daha satılir; sonra da şahit, o yeri satın alırsa; şefi', yine muhayyerdir: Eğer ön­ceki satış üzere satın alırsa; ikinci satış bâtıl olur. O şahit, parası için satıcıya müracaat eder.

Alıcı da satıcı da satışın ikrahla olduğunu doğrularlar; veya satı­cı yahut müşteri muhayyer olur; sonra da pazarlığı bozarlarsa; bu du­rumda şefi'in şüf'a hakkı vardır.

Bir adam, belirli bir yeri, belirli bir köle karşılığında, âmirinin emriyle satın alırsa; o satış, âmir hakkında sahih olur ve me'mur, köle­nin bedeli için âmire müracaat eder.

İki kişinin yerleri, birbirine bitişik olur; ve bunlardan her birinin de, birer ortağı bulunur ve onlardan her biri, ortağının hissesini satar­sa; şüf' alan kendilerine âit olur; komşularına ait olmaz. Kâfî'de de böyledir.

Satılan bir yerin üç şefı'i bulunur ve onlardan birisi huzurda olup, o yeri satın alır; sonra da diğer ikisi gelirlerse, bu yeri elinde bulundu­ran şahıstan, onun yansını alırlar.

Şayet üçte bire sulh olurlarsa; bu da caiz olur.

Sonra da üçüncüsü gelip, üçte birin sahibinden, üçte birini satın alarak diğerinin hissesine ilâve ederse; bu durumda  o yeri yan yarıya taksim ederler.

Bir başka şahıs da, dördüncü ortak olarak, üçte bir hissesi ola­nın elinde bulunanın yansını alırsa; diğerinin elinde olanı, üçte birli taksim ederler. (Üçte birin sahibinin hissesi, yine üçte bir olur.) Serahd'nin Mu-hiylı'de de böyledir.

Bir adam, bir yerinin yarısını satar ve komşusu satın alır hâki­min hükmüyle veya hükümsüz olarak taksim ederler; yol ortaklan ge­lerek, geride kalan yarıyı da o satın alırsa; önceki taksim bozulmaz.

Şu, bunun hilâfınadır: Bir adam, bir yer satın aldığında, o yerin de iki şefi'i bulunur ve o yeri aralannda taksim ettikten sonra da, üçün­cü bir şefi* gelir ve o ikisine değil de birine rasgelip, onun elindekinin -yarısını değil de- dörtte birini alır; müşteri de, o iki şefi' den birisine:

"Ben, senin emrinle satın aldım." der; o da, onu doğrular; diğeri ise,onu yalanlarsa; o yer, iki şefi' arasında ortak olarak kalır.

Şayet müşteri: "Yer senindir." der; "Benimdir." demez veya: "Sen, benden önce satın aldın." der; yahut: "Sana, bağışladım; sen de kabul ettin." der ve bunu ikrar olunan kabul edip doğrular; fakat diğeri ya­lanlarsa; şüf a bâtıl olur ve şüf a, Öncekilerin arasında kalır. Kâfi'de de böyledir.

Bir müfâveda ortağı, kendine has ve mirastan kalma bir yerini sattığında; mîras ortağı, onun şefi'idir. Diğer ortağının bir hakkı yok­tur. Serahsi'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Şayet müdârip, kendisi müdârabe malına şefi' olur; o malda da kâr edilir; elinde, başka müdârabe malı olmaz ve hakkını teslim ederse; mal sahibi (sermaye sahibi) onu kendi nefsi için satın alabilir. Şayet ser­maye sahibi şüf a hakkını teslim ederse; müdârip, kendisi için alabilir.

Müdârip, bir yerin bir kısmını satın aldığında; sermâye sahibi de o yerin yanından, kendisi için bir yer satın alırsa; bu durumda müdârip için, müdâraba malından kalan yeri satın alma hakkı vardır. Serahs'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir müdârip, müdârabe malıyla, bin dirheme, iki yer satın aldı­ğında; o yerlerden her biri bin, dirhem değerinde olur ve bu yerlerden birinin yanında bulunan başka bir yer satılırsa; bu durumda, bu müdâ­rip için şüf a hakkı yoktur; burada şüf a, sermâye sahibine aittir. Mü­dârip, onun kârına ortakdır.

Eğer onların birinde kâr yoksa, müdârip da ondan şüf a alamaz. Eğer o yerlerden birisi kâr ederse, o kâra müdârip, sermâye sahibi ile ortak olur. Mebsût'ta da böyledir.

Müdâribin etinde, müdârabe malından iki bin dirhem bulunur ve bunun bin dirhemi ile bir yer satın aldıktan sonra diğer bin dirhem ile de başka bir yer satın alırsa; bu durumda müdârip, müdârebe yeri­nin -husûsi olan yeri sebebiyle- şefi'i olur. Sermaye sahibinin durumu-da aynıdır; o da kendi yeri sebebi ile şefi' olur.

Bu durumda, o yerin üçte bir şüf'ası, sermâye sahibinindir. Üçte bir hissesi de müdâribindir. Üçte bir hissesi de müdârebeye aittir.

Fetâvâyi Attâbiyye'de şöyle zikredilmiştir:

Bir şefi', şüfasmı istedikten sonra, "o yerin, başka birinin olduğunu" ikrar ederse; bu durumda ikrar olunan şahıs için, şüf a hakkı vardır.

Keza, bir kimse, yeri sebebiyle bir yer satın aldıktan sonra, onun yanı satılırsa; onu da alır.

Sonra da onun yanındaki hâkimin hükmüyle satılır; en önce aldığı yere de bir hak sahibi çıktığından, onu, ona verirse; diğeri kendinde kalır.

Şayet, her iki yere de hak sahibi çıkarsa; bu durumda şüf'a.bâtıl olur. Ancak, hak sahibi olan şahıs izin verirse caiz olur; o takdirde, bâ­tıl olmaz. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir adam, yabancı birine bir yer sattığında, o yerin bir şefi'i bu­lunur ve, bu şefi'in murisi olan satıcı şahıs, müşteriye sattığı fiattan in­dirim yaparsa; bu indirim bâtıl (geçersiz) olur.

Satın alınan şey hakkında âmirin ve oğlunun şehâdeti -yer satıcı­nın elinde ise- kabul edilmez.

Şayet, bu yer, satın alanın eline geçmişse; bu durumda satıcının oğ­lunun şahitliği caiz olur.

Eğer iki kişi, şefi'in şüf asını teslim ettiğine şahitlik yaparlar; şefi' de şüf'a isteğinde bulunursa; bu isteği bâtıl olur.

Müşteri huzurunda olmazsa, o gelene kadar, şefi' şüf'asını alamaz. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir zimmî, bir müslümam, şüfasmı talep etmek üzere vekil tâ­yin ettiğinde; "bu müslüman vekilin, şüf ayı teslim ettiğine dâir" ehl-i zimmetin şahitliği kabul edilmez. Müslüman üzerine, zimmet ehlinin şe-hâdetİ hüccet olmaz.

Şayet vekil zimmî olur; şefi'i de, ona yapacağı şey hakkında izin verirse; şehâdeti kabul edilir; ancak, şüf'ası bâtıl olur. Çünkü vekil, böyle ikrar eyledi ve onun ikrarı caizdir. Şayet müvekkil, bütün işlerine icazet (izin) vermiş olur ve onun üzerine de ehli zimmet şehâdet ederse; bu şe-hâdetleri isbat ve hüccettir.

Şayet satıcı: "Ona bağışladım." der; müşteride: "Ben, onu, şu­na satm aldım." derse; satıcının sözü geçerli olur.

Eğer şefi' hazırda olur ve onu parasıyla satın alırsa; bu durumda ona bir şey gerekmez.

Şayet müşterinin ikrarı ile alır; sonra da satıcı gelip, o satışı inkâr ederse; o yeri geri alır. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir müdârip, bir yer satın aldığında, oraya sermaye sahibi şefi' olur ve onu teslim eder ve bu müdârip, sonra da o yeri satarsa; bu du­rumda ona şüf'a hakkı yoktur. Çünkü, müdârip, onu, onun için satmıştır.

Bu durumda yer kendisine satılan şahsın da şüf'a hakkı olmaz. Se-rahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.

Hâkim, vekile şüf ayı hükmeder müşteri de senet yazmadan ka­çınırsa; bu durumda hâkim, hükmünü kendisi yazar ve bu durumda "şüf ayı, ona verdiğine dâir" şahitler edinir.

Şayet, müşteri, o yeri teslimden imtina eder ve inktyaddan kaçınır­sa; aynı şekilde hâkim, şüf ada yaptığı gibi yapar.

Diğer muhakemelerde de, hâkim, hükmünü karara bağlayınca, hüc­cet olsun diye lehine hükmedilen şahsı verir. Mebsût'ta da böyledir.

Yetime'de şöyle zikredilmiştir: AH bin Ahmed'dun sorulmuş:

-Bir adam, bir toplulukla ortak olduğu bir yerden, bir adamın be­lirli olan hissesini, bazı ortakların huzurunda, bazılarının da gıyabında satın alsa; bu müşteriden, şefi' olan zat, o yeri -ortaklardan bir kısmı olmadığı halde- alabilir mi?

İmâm, şu cevabı vermiş:

Evet alır. Eğer ortak varsa; ortak, komşudan daha çok hak sahibi­dir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

îki adam, birisine, bir yeri.bin"dirhem karşılığında bağışlayıp, o bin dirhemi alarak aralarında taksim ederler ve o yeri de, o adama teslim ederlerse, bu caiz olur. Bu durumda, şefi' için şüf'a hakkı var­dır. O yerin, şuyûu olmadığından, temellükü onda birdir. Her biri hissesini aldıktan sonra bin dirhemdeki şüyûun bulunmaması o bin dirhem taksim olmamışsa, caiz değildir.

Bu İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) nin kavlidir. Her ne kadar, bin dirhe­min taksim ihtimali olmasa bile, bağışın sıhhatini men ettiği gibi, ivazın (karşılığın) sıhhatini de men eder. Mebsût'ta da böyledir.

En doğrusunu, her türlü noksan sıfatlardan münezzeh ve hertürlü kemâl sıfatiyle muttasıl" olan Allahu Teâla bilir. [24]

 

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/89.

[2] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/89-93.

[3] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/93.

[4] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/93-103.

[5] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/104-114.

[6] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/115-117.

[7] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/117-118.

[8] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/118.

[9] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/119-124.

[10] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/125-127.

[11] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/128-132.

[12] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/133-136.

[13] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/137-138.

[14] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/139-144.

[15] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/145-146.

[16] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/146-155.

[17] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/156-166.

[18] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/167-171.

[19] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/172-174.

[20] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/175-177.

[21] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/178-179.

[22] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/180-183.

[23] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/184-186.

[24] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/186-204.