Taharet

e-Posta Yazdır PDF

FETEVAY-İ HİNDİYYE.

(Fetâvâyi Alemgiriyye)

Sunar...

Önsöz.

Giriş.

KÎTÂBU’T -TAHARET.

(Temizlik Kitabı)

1- ABDEST.

1- Abdestîn Farzları

1- Yüzü Yıkamak.

Yüzün Hududu.

2- Elleri Yıkamak.

3- Ayakları Yıkamak.

4- Başı Meshetmek.

2- Abdestin Sünnetleri

1- Besmele Çekmek.

2- Önce Bileklere Kadar Elleri Yıkamak.

Eller Nasıl Yıkanır

3- Ağzı Yıkamak.

4- Burnu Yıkamak.

5- Misvak.

6- Parmakların Aralarını Ovmak (Hilallemek)

7- Sakalı Hilallemek.

8- Yıkanması Gereken Uzuvları Üçer Defa Yıkamak:

9- Başın Tamamını Bir Defa Defa Meshetmek.

10- Kulakları Meshetmek.

11- Niyet

12- Tertibe Riayet Etmek.

13- Müvâlât 12

Abdestin Müstehapları

1- Abdest Alırken, Uzuvları Yıkamaya Sağdan Başlamak.

2- Abdest Alırken, Enseyi Meslıetmek.

Abbestin Âdabı

Abdestîn Çeşitleri :

1- Farz Olan Abdest:

2- Vacib Olan Abdest:

3- Mendub Olan Abdest:

Abdestin Mekruhları

Abdesti Bozan Şeyler

1- Sebîleynden İdrar, Dışkı, Yel, Vedi, Nıezi, Meni, Kurt Ve Taşcıklar

II- Sebileyden (Ön Ve Arkadan) Başka Bir Yerden, Çıkipta, Etrafa Dağılan Kan, İrin, San Su Ve Hastalıktan Dolayı Çıkan Su.

III- Kusmak.

IV- Uyku.

Uyuklama Hâli :

V- Baygınlık, Delirmek, Aklın Gitmesi Ve Sarhoşluk.

VI- Kahkaha İle Gülmek.

Kahkaha Teyemmümü Bozar mı?.

VII- Mübâşeret

Erkeğin Kadına, Kadının Erkeğe Dokunması Abdesti Bozar mı?.

Abdest Alırken Şübheye Düşmek.

2- GUSÜL.

Guslün Farzları

Tırnak Arasındaki Hamurun Durumu :

Kadınların Örülü Saçlarının Durumu:

Göbeğe Su Ulaştırmak:

Guslün Sünnetleri

Guslü İcab Ettiren Haller

1- Meninin, Dıfk İle (Atılarak), Dokunma Sebebi İle  Girme, Olmaksızın Şehvetle Birine Bakmaktan Dolayı Veya İhti-Lâmla Veyahut Da İstimna İle (Elle Meni Çıkarmak Sureti İle) Çıkması

İhtilâm Olan Kimsenin Durumu :

Bayılan Kimsenin Durumu :

2- îlâc (Girmek)

Guslün Çeşitleri

Farz olan gusüller ;

Sünnet Olan Gusüller :

Müstehab Olan Gusül :

Mendub Olan Gusüller :

Gusülle İlgili Bazı Meseleler:

3- SULAR VE HÜKÜMLERİ

Kendisi İle Abdest Caîz Olan Sular

1- Akarsular:

İçine Pislik Atılan Suyun Durumu :

Hava- Sağır = Küçük Havuzun Durumu :

Akar Suyun Vasıflarından Birinin Bozulması :

2- Durgun Sular :

Küçük Havuzun Ölçüsü :

Ark Ve Su Oluğu.

3- Kuyu Suları :

Kuyuya Koyun ve Deve Kığısı Düşmesi :

Kuyuya Bir Canlı Düşerse :

Kaynayan Kuyunun Suyunu Boşaltmak:

Tavuk, Kedi, Güvercin ve Benzerlerinin Kuyuya Düşmesi :

Kuyudan çıkarılması müstehab olan suların miktarı:

Kendisi İle Abdest Almanın Caiz Olmadığı Sular

Ma-İ Müstamel (Kullanılmış Su)

Bu Konu İle İlgili Diğer Bazı Meseleler

4- TEYEMMÜM..

Teyemmüm Hakkında Bilinmesi Zorunlu Olan İşler

Teyemmümde Ellerî İki Defa Vurmak.

Teyemmüm Edilen Azaların Tamamını Meshetmek.

Kendisi Île Teyemmüm Yapılan Temiz Toprakla İlgili Meseleler

Toz İle Teyemmüm Nasıl Yapılır:

Toprağın Bir Başka Şeyle Karışık Halde Bulunması:

Teyemmüm Ederken Üç Parmakla Meshetmek.

Suyu Kullanmaya Gücü Yetmeme, Teyemmümün Sebeplerindendir

Mil, Nasıl Bir Uzunluk Ölçüsüdür :

Teyemmümün Sıhhati İçin, Talep De Gereklidir

Teyemmümü Bozan Şeyler

Teyemmümle İlgili Çeşitli Meseleler

Teyemmümün Yapılışı :

5- MESTLER ÜZERİNE MESHETMEK..

Meshin Caiz Olması İçin Gereken Şeyler :

Meshin Yapılacağı Yer:

Mesh Nasıl Yapılır :

Hangi Halde Mestler Üzerine Meshedîlir :

Meshin Müddeti :

Mestlerin Delik, Yırtık Veya Sökük Olması:

Meshi Bozan Şeyler :

Sargılar Üzerime Meshetmek :

6- KADINLARA MAHSUS BAZI HALLER..

Hayız.

Hayzın Müddeti :

Nifas.

İstihâze.

Hayız, Nifas Ve-İstıhâze Hakkındaki Hükümler :

Hayız Ve Nifas Hakkında Müşterek Olan Sekiz Hüküm:

1- Namaz.

2- Oruç Tutmak.

3- Mescide Girmek.

4- Ka’beyi Tavaf

5- Kur’an Okumak.

6- Kur’an’a Dokunmak.

7- Cima.

8- Kan Kesilince Gusul

Hayza Mahsus Hükümler :

İstihâza Kanı :

Özürlü İle İlgili Bazı Hükümler :

7- NECASET VE HÜKÜMLERİ

Necasetleri (Pislikleri) Temizlemek.

1- Yıkamak:

2- Silmek:

3- Ovalamak:

4 - Sürtmek:

5-  Kurumak :

6- Yakmak:

7- Bir Şeyim Mahiyetini Değiştirerek, Temizlemek:

Temizleme İle İlgili Diğer Bazı Mes'eleler :

Görünen Necaset (Pislikler)

1- Necaset-iGalîza :

2- Necaset-i Hafîfe (Hafif Pislikler)

Bu Konu İle İlgili Diğer Bazı Meseleler :

İstincâ.

İstinca Çeşitleri

Tuvalete Girileceği Zaman :

Heladan, Çıkıldığı Zaman.


FETEVAY-İ HİNDİYYE
(Fetâvâyi Alemgiriyye)
 

Sunar...
 

İslâm fıkıh tarihinde Fetâvâyî Hîndîyye ismi ile meşhur olan bu eser, gerek muhtevası ve gerekse hazırlanışı bakımından eşine ender rastlanan bir şaheserdir.

Eser hakkındaki açıklayıcı bilgi, kitabın ön sözünde verilmiş­tir.

Fetâvâyi Hindiyye'nin elinizdeki bu tercümesi aslına tamamen sadık kalnarak, Emekli Müftü Mustafa Efe tarafından yapılmış ve Ankara Merkez Vaizi İsmail Karakaya tarafından tamamen göz­den geçirilerek yayına hazırlanmıştır.

Bu muhteşem eser 16 ciltde tamamlanacaktır.

Eserde geçen ıstılahların açıklamaları, kitabların ve şahısların tanıtılması, mevzulara göre umumî fihrist gibi hususlar son ciltte verilecektir.

Akçağ, böyle şerefli bir hizmeti yapmakla gurur duymakta­dır.

Gayret bizden, tevfikse sadece Allahu Teâlâ'dandır.[1]

 

Önsöz
 

Bu kıymetli kitap, hüküm verme durumunda olan kâdîler ve hâkimler, fetva verme makamında olan müftîler, ilim öğren­mek isteyen talebeler ve bütün insanlar için, kolay istifâde edile­bilecek bir me'haz, kaynak kitap olarak hazırlanmıştır.

Bu kıymetli eserin meydana getirilmesine, bütün bilgilerin bir araya toplanıp, bir kitap halini almasına, insanların bir emsalini görmediği ve bu gibi hizmet sahasında bir benzeri bulunmayan, Hindistan'ın büyük sultanı yüce halîfe Muhammed Evrengzîb Âlemgir sebep olmuştur. Her şeyden haberdar bulunan, lütfü ve keremi bol olan Allahu Teâlâ'nm rahmeti onun üzerine olsun.

Şüphesiz ki o, bütün şer'î hükümlerin âlimler arasında yayıl­masını arzu ediyordu. Ve o, insanların amellerinin, Ebû Hami? (R.AJ'nin mezhebi dahilinde, müftâbih (kendisi ile fetva verilen) oian kavle uygun düşmesini istiyordu.

Âlemgii" Şah, zamanındaki kitapların ekserisinin zayıf riva­yetlerle dolu olduğunu ve bunlara hilâfiyât (üzerinde görüş ayrılı­ğı bulunan mes'eîelerj m da karışmış bulunduğunu görmüş ve bu kitaplardan istifâde etmenin pek zor olduğunu anlamıştı. Bu durum ise, ilmî mes'eleleri zaöt-u rabt altına alma imkânının azalması­na sebep oluyordu. Bu boşluktan istifâde eden bazı liyakatsiz kim­seler, yanlış ve hatalı şeyleri doğru imiş gibi ortaya atıyorlardı.

Âiemgir Şah, fer'i mes'elelerin hepsinin mu'teber brr kitapta, toplanmasını ve bu kitaptan her isteyen kimsenin kolayca, iste­diğini alabilmesinin, aradığını bulabilmesinin temin edilmesini ar­zu etti.

Hindistan'ın yüksek bilginlerinden en meşhurlarım bir ara­ya top'ayarak, bu kitabı telif etmelerini emretti. Bu âlimlere baş­kan olarak da Mevle'l-Hümâm Şeyh Nizâm'ı tensib etti. Ve bu âlimler topluluğu büyük bir gayretle işe başladılar. Niyyetleri te­mizdi ve Cenâb-ı Hakk'a güvenleri tamdı.

Âlemgir Şah, kütüphanesinde mahfuz bulunan, geniş lafsî-lath olan veya tahsüatsız bulunan,  bu konu ile ilgili  bütün kitapları okudular. Ve hükümdarın, bu kitap hakkındaki arzusunun, yerine gelmesine gayret ettiler. Cenab-  Hak, bu çalışma ve gay­retlerinin sonucu olarak, eserin vech-i mahsus üzere tamamlanma­sını onlara nasip eyledi. Böylece de, kendisinden başka hiç bir  fıkhî  kitaba ihtiyaç hissettirmeyen ve bütün mes'elelerî için­de toplayan bu nadide kitap meydana geldi.

Bu kitap, hakikatleri en son noktasına kadar tamamen açık­layan, fer'î mes'elelerin en doğrusunu içinde toplayan bir ki­taptır.

Bu kitabın meydana getirilmesi ile, ilim talep edenlerin fıkhî mes'elelerde doğruyu öğrenmek isteyenlerin, takip edecekleri yol müracaat edecek^ri kaynak da ortaya çıkmış oldu. Fikhî bilgiler, âlimler için bu kitapla açıklık kazandı.

Alimler, bu kitabın adını, Âlemgir Şah'a nisbet olsun diye Fetevâ-î Âlemgîrîyye koydular.

Bu, büyük hayrın, bu muhteşem eserin meydana gelmesine sebepolduğu için, AUahu Teâlâ onu, en yüce makamlarla mükâ­fatlandırsın. Sebep olduğu bu hayır sayesinde,   fıkıh İlminden talep edilen büyük menfâatlerin tamamı hâsıl olmuştur.

Kendilerine verilen vazifeyi yerine getirerek, bu eserin mey­dana gelmesini te'min eden bu âlimler topluluğundan her bir mü­ellife AUahu Teâlâ bol bol rahmet eylemiştir. Inşaallah.

Nakledildiğine göre, bu kitabın maliyeti  yaklaşık olarak— 200000 gümüş ruble'ye baliğ olmuştur.

AÜah-u Teâlâ, o sultam, Cennet'inde dilediği her şeye eriştir­sin.

Peygamberlerin Efendisi Hz. Muhammed (S.A.V.)'in yüzüsuyu hürmetine, bizi bu sonuca ulaştıran AUahu Teâîa'ya hamdolsun.

Selâmın tamamı, salâtm en üstünü, Peygamber C3.A.V.) Efen­dimizin ve âl-i ashabının üzerine olsun/ Âmîn...

Günahlarının bağışlanmasını dileyen Abddurahman el - Hanefî el - Berâvî[2]

 

Giriş
 

Her türlü hamd,  tek başına  şer'î hükümleri koyan Allah-u Teâlâ'ya mahsustur.

Allah-u Teâlâ, haram ve helâl bilgilerim kaldırma hakkını kim­seye vermemiştir.

Allah-u Tâlâ, ilmin ve Üim güneşinin serdiğini âlimler top­luluğu için yumuşattı. îlmi, âlimlerin emrine amade kıldı.

Bu sayede alimler, ilim güneşinden rivayet aylarını aydınlattı­lar; insanları cahilliğin genel belasından korudular ve fetvâ'mn doğru yolunda gitmeleri için onlara rehberlik ettiler.

Salât ve selâm, zaman ve gönderilme yönünden Peygamberlik makamının musallası ( namezgâhı), mekân ve rütbe cihetinden de­lâlet meydanının mücellâsı, yolların bütün bağlı kapılarını açan, peygamberlerin ve var olan her şeyin var olma, sebebi olan Pey­gamberimiz Efendimiz Hz, Muhammed Mustafâ (SJV.V.) üzerine olsun.

O ki, Allah-u Teâlâ'nın inkarcılara karşı hüccet olarak gönder­diği muazzam Peygamberdir.

O ki, bütün peygamberler içinde, Rabbımızin nübüvvet kapı­sını kendi ile mühürîediği en büyüt en son Peygamberdir.

Salât ve selâm... O'nun kerametli, âl'inin ve şerefli ashabının cümlesinin üzerine de olsun...

Gerçekten fıkıh ilmi, hidâyetle delâletin (doğrulukla sapıklı­ğın) arasını hakkiyle ayıran ve belirten tek ilimdir.

Fıkıh ilmi, amellerin değer ve kıymetlerini belirtmek için en doğru terazidir.

Fıkıh ilmi, derin denizler gibidir ve derinliğinin sonu yoktur-

Fıkıh ilmi, yüce dağlardan meydana gelmiş bir sıra dağlar sil­silesi gibidir ki, bu dağların küçüklerinin zirvesine bile gözler eriş­mez.

Fıkıh sahasında, gerçekten tasnif edilmiş olan kitablar elden ele dolaşmakta, te'lif edilmiş bulunan sâhifeler su gibi içilmekte-dir. Lâkin bu ilimde, hastaya tam şifa vereni yoktur. Âlimlerden bir kısmı, mes'elelerin yansını ele almışlar, çoğu da, delillerinde görüş ayrılığı bulunan rivayetlere yönelmişlerdir.

Hakikati arayan kimselerse, karanlık bir gecede susuz bir yerde, çok susayan kimseler ile çok karanlık bir gecede devesini kaybede kimseler gibi, hakikâti, arayıp bulmakta ve ona sarılmak­ta nice güçlüklerle karşı karşıya geldiler.

Bu yol, o kadar zahmetli bir hâle gelmişti ki, takvaya en yakın olanı bulmak ve almak için, gayret sarfeden kimsenin çektiği zahmetten dolayı gönlü daraldı.

Hatta, sünnetin aydınlığından çok kimsenin gözleri görmez oldu. Ve kişiler, bidatlerin ve bozuk inançların kötü yollarına doğ­ru yürümeye meylettiler.

Artık, doğru eğriden ayırdedilemez oMu; haklı kim, haksız kim bilinemez hâle geldi. Sanki, Tîh çölünün vadisinde uzaklığına dolaşmaya başladılar. (Yani bir çıkmazın içine girdiler.) İstekle­rine göre delil bulamadılar. Ahmağın akıbetine uğradılar.

Allah u Teâlâ, yiğit ve ulu hükümdarın saltanatının sabahını aydınlatarak ve o sultana devlet ve ikbâl vererek, o insanlara da lütufta bu'undu.

O sultan ki, ulu bir kişidir; kavminin efendisidir. O, çok cö­merttir. Savaşlarda arslan kesilir. O, zor günlerin kahramanıdır. O, halktan vergi toplarken adaletten ayrılmayan bir yiğittir.

O, daima Allah korkusu taşır; haramdan son derece kaçınır ve ibâdete gösterdiği ihtimamdan  dolayı ekseriyetle oruçludur-

O, mü'minlerin kumandanı, müslümanlarm başkanı, gazile­rin önderi, mücâhidlerin serdârı, Ebû'l-Muzaffer gazi padişah Muhyiddin Muhammed Evrengzib Bahâdır Alemgîr'dir. Allah-u Teâlâ saltanatını daim eylesin; Hesab gününde, ehl-i ıyâline se­vinçle dönenlerden eylesin; O gün, ökçesinin üzerinde kınanmış ve kovulmuş olarak dönenlerden olmaktan uzak eylesin.

Gerçekten o büyük sultan, kâmil bir şekilde ve gösterişten uzak bir kitap te'lif edilmesini âlimlerden talep etti.

İstiyordu ki, o kitap, tertib itibariyle fıkhı kitapların en gü­zeli olsun; uzun ve usandırıcı olmaktan uzak bulunsun; sahih ve muazzam rivayetleri içinde toplasın; dirayete dayanan isabetli kavillerin büyüklerini içine alsın; rivayetlerin kuvvetlisini, zayı­fını, sağlamlığını, çürüğünü birbirlerinden seçip açıklasın; bu ki­tabın bir yaprağı diğer bîr yaprağına benzemesin (yâni içinde tek­rar bulunmasın)...

Ölüden diriyi yaratan ve indinde hak ile batılın daima belli bulunduğu Yüce Rabbimizin yardımı sayesinde, çok büyük ve zor bir iş gibi gözüken bu emri yerine getirmek zor olmadı.

Hükümdar, fıkıh ilminde çok geniş bilgisi olan alimleri bir araya topladı.

Ayrıca, fıkıhla ilgili inci mesâbesindeki bütün bilgileri karışık bir şekilde de olsa  ihtiva eden kitapları da bir araya ge­tirdi.

Ve alimleri, mes'elelerin delillerini bıümak, onların çeşitli yönlerini araştırmak, bunları birbirlerinden ayırmak ve bir kitap ite'lif etmek üzere, bu kitapların üzerine şevketti.

Yeni te'lif edilecek kitap öyle bir kitap olmalı idi ki; zahir rivayetleri, üzerinde ittifak edilen ve akıllı kimselerin vermiş ol-idukları fetvaları içine almalıydı. Bu kitapta, alimlerin kabul ettiği nâdirattan olan ve fakat âlimlerin kabul etmiş bulunduğu kaviller de toplanmalı idi. Taki, bu sayede amelde itiyat zayi olmasın ve patalardan kaçınabilsin...

Alimler, hemen madenlerinden cevherleri çıkarmaya, gizlilik­ler arasından fıkhı incelikleri açıklamaya başladılar; inci ve mer­canlarını toplamaya, kuş ve ceylanlarını avlamaya, koyuldular.

Ve, tortusundan şırasını ayırdılar.  Kitabın hududunu ta'yin edip  önünü, arkasını, başını, sonunu belli ettiler. Dağılmış gümüş tanelerini dizdiler. Bu kitabın tertibinde, Hidâye'nin tertibini örnek aldılar. Açıklık ve kısalıkta da Nihâye'nin metodunu benimsediler. Rivayet ve zevâid kitaplarında bulunan tekrarlan terk eylediler.

Bir mes'elenin açıklığa kavuşması veya bir mes'elenin başka bir mes'eleyi içine alması hâli hâriç olmak üzere  lüzumsuz  delil ve şâhidlerden kaçındılar.

Ekseriyetle zâhirü'r-rivâye üzerinde durdular.

Dirayetlere ve nevâdir'e pek az iltifat ettiler. Buna da ancak, bir mes'elenin cevabını zahirü'r-rivâyade bulamadıkları zaman baş vurdular. Veyahutta, nevâdir'den olan bir kavil, «müftâbih olan budur = kendisi ile fetva verilen budur» şeklinde işaretlen­miş olunca, nevâdir'e iltifat ettiler-

Bu kaynaklarda buldukları muteber olan her bir kavli, riva­yet ederken, kendi ibareleri ile naklettiler.

Vecihlerinde bir zaruret olmadıkça, ibareleri bozmadılar.

Bir mes'ele hakkında, muhtelif cevaplar ve hükümler bulduk* lan zaman, bunlar arasında, müftâbih olan kavli seçtiler ve onu işaret edip aldılar.

Fakat, bu cevapların hiç birinde de delilin ve burhanın kuv­vetine bir alamet bulamadıkları zaman, bu cevap ve hükümlerin hepsini de kitaba kaydedip yazdılar.

Doğruya ve isabetliye muvaffak eden, ancak Allah-u Teâla'dır. [3]

Her türlü hamd âlemlerin Rabbı olan Allah'a mahsustur. Salât ve selâm da «Peygamberlerin en büyüğü olan Efendimiz Hz. Muhammed (SJV.V.) e ve O'nun âl'inin ve ashabının cümlesi­nin üzerine olsun... [4]

 

KÎTÂBU’T -TAHARET
 

(Temizlik Kitabı)
 

1- ABDEST
 

1- Abdestîn Farzları
 

Allah-u Teâlâ, Kur'an-ı Kerhn'mde:

«Ey İman edenler, namaz kılmak istediğiniz zaman yüzlerini­zi yıkayınız ve dirseklerinizle beraber etlerinizi de yıkayınız. Baş­larınızı mesnediniz. Ve topuklarla birlikte ayaklarınızı da yıkayı­nız.» buyurmuştur.[5]

Bu âyet-i kerîmeden de anlaşıldığı gibi abdestin, dört farzı vardır: [6]

 

1- Yüzü Yıkamak
 

Gasl, isâle demektir. îsâle ise yıkanan uzvun üzerinden suyu akıtmak demektir. Mesh ise, dokunmak demektir. Hidâye'de de böyle ta'rif edilmiştir- Tahâvî Şerhinde: «Abdestte suyu akıt­mak şarttır.» denilmiştir. Zâhiru'r-rivaye'de su damlamazsa, abdest caiz olmaz.

Ebû Yûsuf (R-A.)'a göre, suyun damlaması şart değildir.

Kar konusuna gelince : Kar ile abdest  alındığı zaman, eğer sulu olur ve ondanbi? -iki veya    daha fazla su damlarsa, onunla alınan abdest icmâen caiz olur.

Eğer, söylenenin aksi olursa, yani kardan hiç su damlamazsa, bu durumda İmâmı A'zam Ebû Hantfe (RA) ve İmâm Muham-med (R.A.)in kavillerine göre, abdest caiz olmaz. İmâm Ebû Yû­suf CR.A.) göre ise, caiz olur. Zehiyre'de de böyledir.

Sahih olan ise;   İmâm-ı A'zam ve İmâm Muhammed  (R.A.) in kavilleridir. Muzmarât'ta da böyledir-[7]

 

Yüzün Hududu
 

Zâhirü'r-rivâye'de ve Bedâi'de yüzün haddi zikredilmemiş-tir. Muğnî'de ise : «Yüz, saçın bittiği yerden, sakal ve çene altına, kulakların köklerine kadar olan yerdir.» denilmiştir. Hidâye Şerhi Aynî'de de böyledir.

Başın ön kısmının saçı dökülmüşse, suyu oraya kadar ulaştırmak gerekmez. Esahh olan budur. Hülâsa'da da böyledir. Zâhidî'de de sahih olarak zikredilen bu kavildir.

Saçı yüzüne inmiş olan kimsenin o saçı yıkaması vâcibdir. Hidâye şerhi Aynî'de de böyledir,

Gözlerin içine suyu iletmek, vacib de değildir, sünnet de değildir.

Suyun, gözlerin kenarına ve göz kapaklarının uçlarına varma­sı için; gözü kapatıp açmak mükellefiyeti de yoktur. Zâhiriyye'de de böyledir.

Fâkih Ahmed bin İbrahim'den gelen bir rivayete göre, yüzü­nü yıkayan kimse, gözlerini şiddetle kaparsa abdesti caiz olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Göz pınarlarına suyu  iletmek ise,   vacibtir.  Hulâsa'da da böyledir.

Ağrıdan   dolayı gözü çapaklanmış olan kimsenin, gözle­rini kapattığı zaman, gözlerinin dışında kalan çapağın altına su­yun ulaşması vaciptir- İçte kalan çapağın altına ulaşması ise, va­cib değildir. Zahidi de de böyledir.

Dudağa gelince:  Dudaklar yumulduğu zaman, dışarıda kalan kısımları yüzün hududu içine girer. Bu durumda görünme­yen kısımları işe ağza tabidir. Sahih olan budur. Hulâsa'da da böy­ledir.

Sakal başlangıcı ile kulak yumuşağı arasında kalan beyaz yerin abdest alırkeyıkanması ise her halükârda vacibtir. Ta-hâvî'de kitabında böyle demiş ve bunu sahih görmüştür. Alimleri­mizin ekserisi de bu görüştedir. Zehiyre'de de böyledir.

Bıyığın ve kaşların kılları ile çenedeki sakal yıkanır. Kıl­ların dibine suyu iletmek ise yacîb değildir. Ancak, kıllar az oldu­ğu zaman, suyu altlarına ulaştırmak yani diplerim yıkamak gere­kir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Nısab'da : «Abdest alan kimsenin, bıyığının uzun olmasından dolayı, su altlarına ulaşmazsa, bu kimsenin aldığı abdest caiz olur.» denilmiştir. Fetvâ'ıda bunun üzeredir-

Ancak, gusül bunun aksinedir ve suyu o kılların altına ulaş­tırmak gereklidir. Muzmarât'ta da böyledir-

Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, sakalın dörtte birini meshet-mek farzdır. Vikaye Şerhi'nde de böyledir.

İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe ve İmâm Muhammed (R.A,)'den rivayet edildiğine göre, gerçekten sakalın üzerine suyun uğratıl­ması vacibtir. En sahih olan kavil de budur. Tebyîn'de de bu ka­vil sahih görülmüştür, Zâhidî'de de böyledir.

Çeneden sarkmakta olan kılları yıkamak vâcib değildir. Mu­hıyt'te de böyledir.

Çenedeki kıllar, yıkandıktan sonra tıraş edilse, çenenin yeni­den yıkanması gerekmez.

Kaş ve bıyığın tıraş edilmesi halinde de durum böyledir. Başa meshettikten sonra tıraş olmakla ve abdest aldıktan son­ra tırnak kesmekle, abdest bozulmaz veya bunların tekrar rneshe-dilmesı yahut yıkanması gerekmek. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böy­ledir. [8]

 

2- Elleri Yıkamak
 

İmamlarımızın üçüne Cyanî İmâmı A'zam, İmâm Ebâ Yûsuf ve !:;Jm Muizanınmed)'e göre de dirseîdere kadar yıkamak,

eli yıkamaya dahildir ve farzdır- Muhıyt'te de böyledir.

Ei ve ayaklarda, normalden fazla olarak bulunan parmak ve sair şeylerin hepsini    yıkamak da farzdır.    Sİrâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.

Bir kimsenin, bir onıuzunda iki kol yaratılmış bulunursa, tam ve asıl olan, kolu yıkamak farzdır. Fazla olan diğer kolun da farz mahallinin hizasında olan kısmını yıkamak farzdır; bu lıizada olmayan kısmını yıkamak ise farz değildir . Fethül-Kadîr'de de böyledir. Bil'akis bu hizada olmayan kısmın yıkanması mendüp-tur. Babrar-Raik'da böyledir.

Mâverâü'n-nehr alimlerinin fetvalarında : «Abdesf azaların­da, eğer iğne ucu kadar kuru bir yer kalsa veya   tırnağının altına kuru yahut baş çamur girip yapışmış olsa  —abdesti— caiz olmaz, Ve eğer, eline hamur veya kına buiaşsa  abdesti  caiz olun» iba­resi vardır.

Debbûsî'den sorulmuş :

Bir kimsenin eline hamur buiaşsa ve bu hamur da kurusa, o kimse de bu durumda abdest almış olsa, durumu ne olur?

Bebbûsî bu suale cevaben :

Hamur az olduğu zaman     abdesti caizdir, demiştir. Zâhi dî'de de böyledir.

Abdest azalaruıdaki tırnakların altında hamur bulunursa, suyu, bu hamurun altına ulaştırmak vaciptir. Hulâsa'da ve mu'te-ber kitapların ekserisinde de böyledir.

Şeyh tmâmü'z-Zâhid Ebû Nasri's-Safâ, Şerhinde: «Gerçekten tırnak, parmak ucunu örtecek kadar uzun olursa, bu durumda onun altına suyun ulaştırılması vacibtir, eğer tırnak kısa ise vacib de­ğildir.» demiştir. Muhıyt'te de böyledir.

Tırnaklar, parmak uçlarından dışarı çıkacak kadar uzamış olursa, bir kavle göre, o fazlalığı yıkamak vaciptir, Fetül-Kadîr'de de böyledir.

Camiü's - Sağir'de nakledildiğine göre : Ebu'l - Kâsim'dan :

—  Tırnaklarının altında kir bulunan veya   çamurla uğraşan; parmaklarına kına yakan, hurma toplayan, boya boyayan kadınların

— abdest bakımından — halleri nedir? diye soruldu. O, soruya ce­vaben :

—  Bu gibi hallerden, kolaylıkla  kaçınmaya güçleri yetmediği zaman, bunların hepsinin de abdesti caiz olur. Bunlar, durum iti­bariyle birbirlerine müsavidirler, demiştir. Fetva da bu gibilerinin

— köylü, şehirli ayırmaksızm — abdestlerinin caiz olduğu üzerine­dir. Zelııyre'de de böyledir-

Zâhidî, Câmiü's-Sağîr'den naklederek : «Tırnakları hamur olan ekmekçi de böyledir.» demiştir.

Sirâcü'l - Vehhâc'da, Veciz'den nakledildiğine göre : Boya, top­lanır ve bu da kurursa, abdeste ve gusle mani' olur.

Mecmûu'n - Nevâzil'de :

«Parmaklarında yüzük bulunan bir kimse, abdest alırken eğer yüzük bol ise, onu yemıden oynatması sünnet olur. Lâkin o yüzük dar ise, altına suyun ulaşabilmesi için yüzüğü yerinden oy­natmak farzdır.» denilmektedir. Hulâsa'da da böyledir. Bu, riva-yet-i zahiredir. Muhıyt'te de böyledir. [9]

 

3- Ayakları Yıkamak
 

İncikleri yıkamak bizim imamlarımızın üçüne göre de ayak­ları yıkamaya dahildir. İncik, ayağm üst tarafında bacakla ayağın bitiştiği yerde bulunan tümsek kemiklerdir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimsenin eli, ayağı kesilmiş olur ve dirseğinden veyâi inciğinden biri kakmamış bulunursa; bu uzuvları yıkamak — göre­vi — o kimsenin üzerinden sakıt olur. (düşer.)

Fakat, incik veya dirseğinden bir kısmı baki kalmış olsa, o ka­lan kısmı yıkamak farz olur. Bahrü-r Raik'te de böyledir. Keza, ke­sik olan bir yer de yıkanır Muhıyt'te de böyledir.

Yetime'de bildirildiğine göre : Hancedî'den, ayağının kop­tuğundan haberi olmayan kötürümün, abdest alırken ayağının du­rumunun ne olacağı sorularak :  «O kimseye ayaklarını yıkamak vacib olur mu,» denilmiş; O da «evet, yıkaması vacib olur.» demiş­tir. Tatarhânîye'de de böyledir.

Bir kimse, ayaklarım yağladıktan sonra abdest alsa ve ayaklarına su dökse, fakat su o, yağlı yeri ileri geçip deriye işleme­se, abdesti caiz olur. Zehıyre'de de böyledir.

Mecmûu'rı - Nevâzü'de: «Bir kimsenin ayağında yarık olsa da o yarığa don yağı koymuş bulunsa; o kimse, ayağım yıkadığı za­man su o yangın altına geçmezse, bakılır; eğer suyun o yangın al­tına geçmesi zarar verirse, abdesti caiz olur. Ve eğer zarar vermez­se, abdest caiz olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Bu k'mse, eğer o yangı diktirirse, her halinde abdest caizdir. Hûlâsa'da da böyledir.

Şemsü'l - Eirame Halvânî şöyle demiştir : «Bir adamın bir uz­vunda yanık olduğu zaman, onu yıkamaktan aciz olursa, o kimse­den, o uzvunu yıkamasının farziyeti düşer. O uzvunun üzerine su dökmesi lâzımdır. Şayet su dökmekten de âciz olursa, meshetmesi kâfidir. Meshetmekten de âciz olursa, o kimseden meshetmek de sakıt olur. Sadece, o yangın etrafını yıkar, yank olan yeri olduğu gibi bırakır.» Zehıyre'de de böyledir.

Bir kimsenin bir yarası bulunsa ve o yaranın derisi kalkmış olsa, fakat yaranın etrafı deri üe bitişik bulunsa, bu durumda da yaranın bir tarafından irin çıksa ve deri yıkanınca, kalkmış olan derinin altma su ulaşmasa, o kimsenin abdesti caiz olur. Çünkü, derinin altı açıkta değildir ve bu durumda onun yıkanması farz olmaz. Fetâvâyi Kâdıham'da da böyledir.

Bir kimse, abdest alırken, azalarının bazısında çıban veya benzeri bir yara olduğu zaman, eğer o yaranın üzerinde ince deri bulunursa, o derinin üzerine su akıtır. Abdest aldıktan sonra, o de­riyi kopanrsa, kopardığı derinin altını yıkamasının lâzım olup ol­mayacağı hususunda şu durumlar vardır :

Eğer, yara iyi olduktan  sonra iç acı duymadan kopanhrsa, o yeri yıkamak lazım gelir.

Fakat, yara iyi olmadan, elem duyarak kabuğu soyulmuşsa ve yaradan bir şey çıkıp akmişsa, o kimsenin abdesti bozulur.

Bu durumda, yaradan bir şey çıkmazsa, o yeri yıkamak lâzım gelmez.

En doğru olan da, her iki halde de bir şey lazım olmamasıdır.

Fevâid'de, Kâdî İmâm Ruknü'I- İslâm Aliyyü's - Sağdı şöy­le demiştir: «Bir kimse, bazı abdest  azalarında   sinek veya pire pisliği olduğu halde abdest aîsa, su bunların altına geçmese bile, abdest caizdir. Çünkü, onlardan kaçınmak mümkün değildir.

Bir kimsenin, abdest azalarında balık derisi veya çiğnenmiş ekmek kurusu bulunsa da o kimse, bu hâli üe abdest alsa; eğer su, bunların altına geçmezse, abdest caiz olmaz- Çünkü, bunlardan ka­çınmak mümkündür.» Muhıyt'te de böyledir.

Abdest alırken, bir azanın yaşlığı ile, diğer azayı ıslatan kimsenin abdesti caiz olmaz.

Fakat; bu yaşlıktan su damlamakta ise, bu şekiMeki gusül caiz olur. Hûlâsa'da da böyledir.

Kendisine yağmur isabet eden veya bir nehre düşen kin> senin, bu durumda bütün vücuduna su  isabet ederse, abdesti de guslü de caiz olur. Bu durumda, o kimsenin sadece, ağzına ve bur­nuna su vermesi kâfi gelir. Sirâciyye'de de böyledir. [10]

 

4- Başı Meshetmek
 

Başı meshetmekte farz olan, nâsiye miktandir. Hidayede de böyledir.

Nasiye miktarı ise, muhtar olan kavle göre başm dörtte biri­dir. Muhtar Şerhi thtiyâr'da da böyledir.

Meshederken, esah olan kavle göre, üç parmak kullanmak vacibtir. Kifiâye'de de böyledir.

Zâhirü'r - rivâye'ye göre, bir veya iki parmakla meshedilmiş olsa, bu caiz olmaz. Tahtâvî Şerhin'de de böyledir.

Şayet, aralan açık olarak şehâdet parmağı ve baş parmakla meshedümiş olsa, bu iki parmak arasında avuç içinden de bir kısıra başa değmiş olsa, bu durumda mesh caiz olur. Çünkü bu durumda, üç parmak başa değmiş gibi olur. Muhıyt'te ve Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse, başını sadece parmak uçları ile meshetmiş olsa, bu durumda eğer, parmak arından su damlıyorsa, bu mesh caiz olur. Şayet, su damlamıyorsa caiz olmaz. Zehiyrc'de  de böyledir.

Başındaçok usun saçı bulunan bir kimse, üç parmağı ile meshettiği zaman, eğer su mesh altında başın bulunduğu kısma isabet ederse, bu mesh caiz olur. Fakat, meshettiği kısmın altında— baş değil de — alın veya boyun bulunursa bu durumda mesh caiz olmaz.

Bir kimse, kadınların yaptığı bibi saçını iki yanda bağ]a-mış olsa, yani iki zülfü bulunsa ve o zülüflerin üzerine meshetmiş olsa, bu durumda din alimlerimizin bazıları ; «O zülüflerini salı­vermezse, msshi caizdir.» (demişlerdir. Çünkü bu durumda, altında başının bulunduğu saçı üzerine meshetmiştir.

Bu hususta, umumun görüşü ise; zülüflerin, salınması veya salınmamasi halinde de meshin caiz olmayacağı şeklindedir. Mu-hıyt'te de böyledir.

Bir kimsenin, sadece kulaklarını meshetmesL başını mes-hetmesi yerine naib olmaz. Yani, kulakları meshetmek, başı mes-hetmenin yerini tutmaz. Şirâciyye'de de böyledir.

Bir kimsenin, avuç içinde bulunan yaşlıkla başını meshet-mesi caizdir. Çünkü, kaptan alman su ile, kollan yıkadıktan sonra avuçta kalan yaşlık müsavidir. Sahih olan da budur.

Fakat, bir kimsenin başını meshettikten sonra, mestlerini veya mestlerini meshettikten sonra — avucunda kalan ıslaklıkla  başı­nı meshelmesi, yukarıdaki hükmün hilafına  caiz değildir. Hü-i as a'da da böyledir.

Bir kimsenin, azaların birinden aldığı yaşlıkla o uzuv ister yıkanmış olsun, ister meshetmiş bulunsun— başını meshefc-mesi caiz değildir. Zehıyre'de de böyledir-

Başını karla meshetmiş olan herhangi bir kimsenin, bu mes-hi, mutlaka caizdir. Kardan, suyun, damlaması ile damlamaması arasında bir fark yoktur. Fetâvâyi Bürhânî'de de böyledir.

Bir kimse, yüzü ile birlikte başını da yıkamış olsa, bu du­rumda, baş meshedi-miş sayılır ve bu caizdir; fakat böyle yapmak mekruhtur. Çünkü bu hâl, emrolunana muhaliftir. Muhıyt'te de böy­ledir.

Bir kimse., başınm bir kısmını traş ettirmiş olsa da tıraş et-iş olduğu yere mesnetçe, bu caizdir. Cevheretü'n-^eyyire'de de leyledir.

Huccet'de : «Kişi, başının önüne mesUetrt:emiş olsa yani, başının arkasına veya sağ tarafına yahut sol tarafıyım "veyahut da or­tasına (tepesine) mesh etmiş bulunsa, bu caizdir. TataHıânlye'de

de böyledir,

Tsk'ka veya. sarık üzerine methetmek caiz ^Südir. Kadmm, baş Örtüsüne meshetrassi de keza cais deŞlldv .;at kadın, baş örtüsüne mesh eUifi zaman; su  saçına damlarsa, meyhi caiz olur. Hulâsa'da da I dr. Fakat, bu durumda da sn-yan renklenir...incesi' -Timdir. Zab^iîyye'de de böyle -?.r. Ancak, e£dsi olan, baş örtüsünü*; altını meshetm^ktir. Fetâv$:.s :vVİîhân'da da bövlediv, .Saçı boyamış oHn bir kimse, bu boy>irux ÜA.:-j3ie

hettiği zamaa, yaşlık boya Ue karışırsa, bu dururpJa b;* meshe-dildiği su, mâ-i mutlak \ Ikmünden çskar ve yapılan r^- th caiz ol­maz. Hulâsa'da da t£*lodir. En iyisini büe^, Allah-u T^f^'îhr, [11]

 

2- Abdestin Sünnetleri
 

Mütûn'da abdestin 13 sünneti olduğu zikredilmiştir : [12]

 

1- Besmele Çekmek
 

Dalgın olmayan kimseye besmele çekmek, hiç bir kayda bağlı o1 aaksızın mutlaka sünnettir ve bu kimsenin besmele'yi ab­destin maşında çekmesi muteberdir.

Hatta, bir kimse, başta besmele çekmeyi unutsa da, bazı uzuv­larını yıkadıktan sonra bunu hatırlamış olsa ve hatırlayınca da bes­mele'yi çekse, bu  yemek ve emsalinin hilâfına sünnet yerine kaim olmaz. Tebyîn'de de böyledir.

Bir kimse, abdestin evvelinde besmele çekmeyi unutmuş olursa, abdestinin besmelesiz olmaması için, hatırladığı yerde bes­mele çeker. Sirâcül- Vehhâc'da da böyledir.

Besmele, istincâdan önce de, sonra da çekilir. Sahih olan bu­dur. Hidâye'de de böyledir.

Çıplak bulunulan halde ve pis bir mahalde besmele çekil­mez. Fethü'l - Kadîr'de de böyledir.

Tahâvî ve Üstâd Allâme Mevlânâ Fahrü'd-dîn Mâtemurgî selefin besmele çekerken şöyle dediğini naklettiler :

«Bismillahil - azîm ve'l - hamdü lillahi âlâ dîni'l - islam.» Habbâzi-ye'de de Peygamber (SA.VJ Efendimizden böyle rivayet olunmuş­tur. Mi'racü'd - Dirâye'de de böyledir.

Bir kimse, abdestin  evvelinde «Iâ ilahe illallah» veya «el-hamdü lillah» veyahut da «eşhedü enlâ ilahe illallah»  demiş olsa, bu besmele çekme yerine kâim olur. Kınye'de de böyledir. [13]

 

2- Önce Bileklere Kadar Elleri Yıkamak
 

«Elleri yıkamak farzdır. Fakat önce yıkamak  yani bura­daki tertibsünnettir.» denilmiştir. Fethü'l - Kadîr'de, Mi'râc'da ve Habbazîyye'de bu görüş ihtiyar edilmiştir. Bu hususta, İmflm Muhammed'in el-Asl'daki kavli esas alınmıştır, Bahrür-Raik'ta da böyledir. [14]

 

Eller Nasıl Yıkanır
 

Eğer su kabı küçükse, su kabı sol ele alınarak, sağ elin üzerine dökülür. Bu üç defa tekrarlanır. Sonra da su kabı, aynı şekilde sağ ele alınarak sol elin üzerine dökülür.

Fakat, su kabı eğer küp gibi büyük olur ve yanında da küçük bir kab bulunursa, yine yukarıda söylediğimiz gibi yapılır.

Fakat, su kabı büyük olur ve yanında da küçük bir kap bulun­mazsa, sol elini, parmaklarını bitiştirip avucunu çukurlaştırarak su kabına daldırır, aldığı suyu sağ elinin içine döker. Temizlenene kadar, parmaklarını birbirleri ile iyice ovarak elini yıkar. Sonra sağ elini su kabına sokar ve sol elini yıkar. Muzmarât'ta da böyle­dir.

Tarif edilen bu şekil, o kimsenin elinde pislik bulunmaması halindedir. Eğer elinde pislik bulunursa, başka çareler arar. Hülâ-sa'da da böyledir.

O Ellerin istincâ'dan önce mi, sonra mı yıkanacağı hususunda gerçekten ihtilâf edilnrştir. Fakat esahh olan, bir defa istincâ'dan önce ve bir defa da istincâdan sonra olmak üzere, elleri iki defa yıkamaktır- Fetâvâyi Kâdihân'da da böyledir. [15]

 

3- Ağzı Yıkamak[16]
 
4- Burnu Yıkamak

 

Sünnet olan, önce ağzı üç defa yıkamak, sonra da burna üç defa su çekmektir.

Ayrıca, bunların her birisi için, her defa suyu yenilemek de sünnettir. Serahsî'nin Muhryt'ınde de böyledir.

Mazmaza'nın (yani ağza su vermenin) sınırı, suyun, ağzın tamamını kaplamasıdır.

îstinşâk'ın (yani burna su vermenin) sının ise, suyun genize ulaşmasıdır. Hulâsa'da da böyledir.

Mazmaza ve İstinşak'ı terketmek gerçekten gunaht.tr ki, her ikisi de sünnet-i rnüekkededir. Ve onu terkettnck, sfi^âitl sünneti terketmek gibi .feğikîir; günahı gerektirir. ZesvMdin terke­dilmiş olması ise3 kötülüğü gerektirme Sfrâeül - Völîhâa da hu böyledir.

Bir kimse, bir .defada ovucum alstü;: fmîuaduğu suyu maza esnasmda. üç defada kullanırsa, yani bh: avuç î&yim bîr fc-. mim ağzına alır; sonra onu çi^a-rir; sonra avucım-da kalan suyun bir kısmım daha alır ve onu da ksrır ve ser, arkada suyun kalarv kismını alıp çıkararak, bir avuç suyu üçe'«rsk, onunla üç âsm ağzını yıkamış olursa fer

Fakat, hu. işi burnunda yapma? ^tinşâkta su. kuîlamİrAıış -  z&sû» geri döner, M'-iz^ bîr durum yoktur.

Bîî' kkosania, a%Ticucii aldığı suyun bîr ki£3& ile :yaptıktan . nnra, kaian kısmı ile de istlnşâî m&za yapaıacak değildir. [17]

 

5- Misvak
 

Misvağın acı ağaçtan olması uygundur. Çünkü bu î>gaç, ağ­zın kokusunu temizler, dişleri kuvvetlendirir ve mideye de sağlam­lık kazandırır.

Misvağın kalınlığı, küçük parmak kalınlığında, uzunluğu ise bir karış uzunluğunda olmalıdır.

Dişleri.parmakla yıkamak, misvak yerini tutmaz. A&cak, mis-, vak bulunmazsa, sağ elia bir parmağı we dişleri temizlemek, misvak yerine kaim olur. Muhıyt ve Zahİriyye'de de bo

Kadm için sakız çiğnemek, misvak yerini tutar. Babrft'r – îiâlk ta da böyledir.

Misvak nasıl tutulmalı : Misvak, sağ elle tutulm^chr. Mis­vakın ön kısmı,, baş parmak alta ve şeh&dei pancagh. "r'e g cek şekilde tutulur. Bu -esnada, orta panrrâ  ve ya parmağı da  şehadet parmağı gibi mis\\i&Jn üsKftv;fc- tî çük parmak ise  baş parmak gibi misvakın altında bulunur. Misvakı bu şekilde tutmak menduptur. Nebrü'I   Fâik ta da böyle­dir,

Misvak ne zaman kullanılmalı : Misvak kullanmanın vakti, mazmaza zamanıdır. Nihâye'de de böyledir-

Misvak nasıl kullanılmalı: Misvak kıalianmaya, önce sağ ta­raftarı başlanılmalıdır.   Dişlerin boyları   istikametinde, altları da üstleri de misvaklanmalıdir. Sonra dişler, enleri istikametinde ide misvaklanmalıdırlar C&vheretü'nNeyytre'de de böyledir.

Misvah'nı ağzmdaki   hareketinden    dolayı,   kusacağnıdan korkan kimse, misvak kullanmayı törk eder.

Yatarken misvak kullanmak da mekruh'Uur, Sİrâcül -hâc'da da böyledir. [18]

 

6- Parmakların Aralarını Ovmak (Hilallemek)
 

Ovmak, su damlamakta olan parmakları, diğer parmakl&nn arasına girdirmekle olur. Böyle yapmak ise, ittifakla sünnet-i müek-kededir. Nehrü'l  Fâik'te de böyledir.

Bu hüküm, suyun, parmakların arasıra ulaşması haline göredir. Fakat, eğer parmakların, arası, diğer parmakların giremiyeceği kadar  bitişik olursa, buralara suyu ulaştırmak vacib olur. Teb-yîn'de de böyledir.

Ellerini suyun içine sokmuş olan kimse için  su, durgUB ıu bile olsa  parmak aralarını hilallemek zarureti yoktur.

Evlâ olan, ellerde tesbîk  (yani parmakları birbirleri arasına girdirmek) tir. Ayaklarda ise, sol elin küçük parmağı ile, sağ aya- başlanır ve bu iş sol ayağın ku-[19]

 

7- Sakalı Hilallemek
 

böyledir Ve Kâdîhân bu kavli almıştır. Zâhidî'de de böyledir, Meb-sût'ta «Esahh olan da budup> denilmiştir. Miraci'd - Dirâye'de de böyledir.

Sakalın hiIaUenme şekli : Parmaklar sakalın içine sokula­rak alt taraftan üste doğru, sakal hîlâUenir. Bu, Şemsül - Eİmme-'I - Kerderi'den naklolunmuş. Muzmaratrta da böyledir. [20]

 

8- Yıkanması Gereken Uzuvları Üçer Defa Yıkamak:
 

Yıkanması farz olan, eller, yüz ve ayaklar gibi azalan, üçer defa yıkamak sünnettir. Muhıyt'te de böyledir.

Bu uzuvlardan birini yıkmaya başlayınca, ilk yıkama farzdır. Zahiriye' de de böyledir. Sahih kavle göre diğer iki yıkayış ise sün-net-i müekkede'dir. Cevheretü'n - Neyyire'de de böyledir.

Yıkamanın tamam olduğu nasıl anlaşılır : Abdest alırken, yıkanmakta olan uzva su ulaşır ve ondan damla damla dökülüp akarsa, bu durumda yıkama tamam olmuş olur- Hulâsa'da da böy-dir.

Fetâvâyi Huccet'de : «En uygun olan, abdestte yıkanması farz olan her uzvun her tarafına, her bir yıkayışta suyu ulaştırmaktır.» denilmiştir.

Birinci defadaki yıkamada, bazı yerler kuru kalmış olsa da ikinci yıkamada bunlardan bir kısmı giderilse, fakat yine bir kı­sım kuru yer kalmış bulunsa; üçüncü yıkamada ise her yer ıslan* mış olsa, bu durumda azalar üç defa yıkanmış olmaz» denilmiştir. Muzmarat'ta da böyledir.

Abdest  azalarını birer defa  yıkamakla  yetinmek nedir : Bir kimse, bir ihtiyaçtan dolayı veya soğuk olduğu için veyahut da suyun azlığı sebebi ile abdest azalarını birer defa yıkamakla yetin-se, bu mekruh değildir ve o kimse günahkâr olmaz. Fakat, sayılan sebeplerde hiç biri yokken abdest azalarım birer defa yıkamakla yetinmek günahtır. Mi'râcü'd - Dbâye'de de böyledir.

Abdest azalarını üç defadan fazla yıkamak nedir : Kalbin mutmain olması Veya şüpheden kurtulmak veyahut da ikinci bir abdest almak niyyeti ile abdest uzuvlarını üçten fazla yıkamakta bir beis yoktur. Bu husus Nİhâye'de ve Sirâeül-Yehhâc'da da böy­ledir. [21]

 

9- Başın Tamamını Bir Defa Defa Meshetmek
 

Mütünde de böyledir.

Başın tamamı nasıl meshedilir : Kişi, iki avcunu ve parmak­larım, başının ön kısmından başlıyarak arka kısmına kadar, başın tamamını kaphyacak bîr şekilde çekerek mesheder. Sonra da, iki parmağı ile iki kulağını mesheder. Böyle   yapınca su, müsta'mel (kullanılmış su) olmaz. Bu husus, Tebyîn'de de böyledir.

Başın tamamını  kaplama meshetmeyi devamlı olarak ve özürsüz bir şekilde terketmek günah olur. Gunye'de de böyledir. [22]

 

10- Kulakları Meshetmek
 

Abdest alan kimse, başını meshettiği su ile, kulaklarının ön ve arka tarafını da mesheder- Tahâvî Şerhinde de böyledir.

Fakat, başın meshinden sonra elde bulunan ıslaklıkla değil de, başka taze bir su ile kulakları meshetmek daha güzel olur. Bah-rü'r - Râik'ta da böyledir.

Bir kimse, kulaklarının Ön tarafını, yüzünü yıkarken, arka taraflarını da, başı ile beraber meshetse, böyle yapması caiz olur. Fakat, en faziletli ve üstün olanı, bir önceki —- paragrafta söylemiş olduğumuz — şekildir, Tahâvî Şerhi'nde de böyledir.

Kulaklar nasıl meshedilir : Kulakların, dış tarafı, iki baş parmağın iç tarafı ile; iç tarafları ise, şehâdet parmaklarının iç ta­rafları ile meshedilir. Sirâcül - Vehhâc'da da böyledir. [23]

 

11- Niyet
 

Abdest alacak olan kimse, kendisinden hadesin kalkmasına ve ibadetlerden herhangi birinin abdestsiz sahih olmadığına niyyet etmesi gerekir. Tebyîn'de de böyledir.

Niyyet nasıl yapılır : «Allah-u Teâlâ'ya yakınlaşmak maksa­dı ile namaz kılmak için abdest almaya niyyet ettim.» diyerek niy­yet edilebilir. Veya «Hadesin kalkması için.. », «temizlik için»..., «namaz kılmak İçin...», «niyyet ettim» denir. Sirâeü'l-Vehhâc'da da böyledir.

Ne zaman niyyet edilmelidir : Niyyetin vakti yüzün yıkan diği zamandır.

'Niyyetin mahalli ise kalbdir. Niyyeti dil ile söylemek isç müstehaptır. CevJıeretü'n - Neyylre'de de böyledir. [24]

 

12- Tertibe Riayet Etmek
 

Tertib : Abdesti, âyet-i kerimedeki sıraya riayet ederek al­mak, yani önce elleri, sonra yüzü yıkamak; sonra da başı mesnet inek ve en sonda da ayakları yıkamaktır. Tebyîn'de de böyledir.

Kudûrî, niyyeti, tertibi ve basın tamamını — kaplama — mes-hetmeyi, abdestîn müstehablarından saymıştır.

Hidâye, Muhiyt, Tuhfe, İzah ve Vâfâ Sahibleri ise, bunları sün­netten saymışlardır. Esahh olan da budur. Mi'racü'd - Dirâye'de de böyledir. [25]

 

13- Müvâlât
 

Müvâlât: Ortalama bir zamanda yıkanılmış bulunan bir uz­vun, yaşlığı kurumadan önce, diğer bir uzvu yıkamak demektir.

Bu hususta, şiddetli sıcağın, şiddetli soğuğun ve rüzgârın ku­rutmuş olması mu'teber değildir. Abdest alan kimsenin, normal hal­de bulunmasına itibar olunur. Cevheretü'n - Neyyîre'de de böyle­dir.

Abdest azalarından birini yıkadıktan sonra, ara verip daha sonra diğer abdest azasını 'yıkamak — eğer bu durumu meşru kılan abdest alan kimsenin suyunun bitmesi veya benzeri bir hal olması gibi— bir Özür yoksa mekruhtur.

Böyle bir özür olması halinde, abdest alırken iki uzvu yıkama esnasında ara vermekte bir beis yoktur. Yani, özürden dolayı, bir uzvunu yıkadıktan sonra, ara verip daha sonra da öbür uzvunu yı­kamasında herhangi bir mes'uliyet yoktur. Ve bu kavil sahihtir. Gusül ve teyemmümde de bu kavil geçerlidir. Sirâcü'I - Vehhâc'da da böyledir. [26]

 

Abdestin Müstehapları
 

Mütûn'da, abdestin iki nıüstehâbı olduğa zikredilmiştir : [27]

 

1- Abdest Alırken, Uzuvları Yıkamaya Sağdan Başlamak.
 

Sağ eli sol elden, sağ ayağı sol ayaktan Önce yıkamak, nıus-tehâbhr. Sahih olan kavle göre böyle yapmak fazilettir.

Abdest azalarından, çift bulunan, her asanın sağını, solundan önce yıkamak müstehabtır.

Hatta, abdest alan kimsenin elinin biri olmasa veya bir elinde herhangi bir illet bulunsa, bu durumda iki eli ile iki kulağını nıeshetmek mümkün olmayacağından, önce sağ kulağım, sonra da soi kulağını mesheder- Cevkeretü'n - Neyyire'de de böyledir. [28]

 

2- Abdest Alırken, Enseyi Meslıetmek.
 

En­se ellerin arkası ile meshedilir. Boğazı meshetmek ise, bid'attır. Bahrü'r - Raik'te de böyledir. [29]

 

Abbestin Âdabı
 

Alimlerimize göre abdestin edepleri ve bunlarla ilgili diğer ba­zı sünnetler de vardır. Şöyle ki :

1- Ayakları yıkarken su kabı, sağ elle tutulur. Sağ ayağın Ön tarafından başlanılarak su dökülür ve sol el ile ovalanır. Bu şe­kilde üç defa yıkanır. Sonra su, sol ayağın Önünden dökülerek, o da yukarıdaki şekilde ovularak üç defa yıkanır. Sünnet olan budur. Muhıyt'te de böyledir.

2- Elleri ve ayaklan yıkamaya, parmak uçlarından baş­lamak da sünnettir. Fethül - Kadîr'de de böyledir. Keza, Muhıyt'te de böyledir.

3- Başı meshederken, ön tarafından başlamak sünnet­tir. Bu husus Zâhidî'de de böyledir.

4- Mazmaza ve istinşakta da tertib (bunları sıra ile yap­mak) sünnettir. Hulâsa'da da böyledir.

5- Mazmaza ve istinşakta mübalağa da sünnettir. Yani ağza ve burna suyu bol bol vermelidir- Kâfî'de de, Tahâvî Şerhi'nde de böyledir.

Yalnız, abdest alan kimse oruçlu olduğu zaman, mübalağa etmek sünnet değildir. Tatarhânîye'de de böyledir.

Mazmazada mübalağa, suyu ağızda gargara etmekle olur. Kâfi'de de böyledir.

îstinşakta mübalağa ise, suyu — acı duyacak kadar — bur­nun üst tarafına .— genize— şiddetle çekmekle olur. Ta ki su, yu­karıya kadar çıkmış olsun, Muhiyt'te de böyledir.

6- Abdest alırken suyu israf etmemek ve onu pek az bir miktarda kullanmamak da edebdendir. Hülâsa'da da böyledir. Bir kimse, nehir başında ahdest alıyor olsa ve hatta kendisi nehrin {yani akarsunun) sahibi bulunsa bile, abdest alırken israf etme­mesi gerekir.

Hatta su, temizlenmek veya abdest alınmak için vakfedü-mişse, bu sudan fazla almak veya israf etmek —hilafsız olarak— haram olur. Bahrü'r - Râik'te de böyledir.

7- Abdest azalarını yıkarken  konuşmamalı ve her uzvu yıkarken. (Eşhedü enlâ ilahe Ülellahu vahdehû lâ şerîkeleh ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlühû)  demelidir. Muiuyt'te de böyledir.

Fakat, abdest alırken, zarurete binâen konuşmak edebsizlik sayılmaz. Bahrü'r - Raık'te de böyledir.

8- Abdest alan kimsenin, abdestle ilgili işleri bizzat kendi­sinin yapması,

9- Abdest bittikten sonra. (Sübbâneke AUahümme ve bi hamdik. Eşhedü enlâ ilahe illâ ente. Esteğfirüke ve etûbü ileyk- Ve eşhedü enlâ ilahe iîlellahü ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühû) demesi,

10- İstinca yerlerini sildiği bezle,   abdest uzuvlarını silme-mesi,

11- İstinca dan sonra, abdest almak için kıbleye karşı otur­ması,

12- Abdest aldıktan sonra veya abdest esnasında,

(AUahümme'calnî mine't - tevvâbîne vec'alnî minel mütetahhi-rîn) demesi,

13- Kerâhat vakti değilse iki rek'at namaz kılması,

14- Abdest aldıktan sonra —mutâkıb namaz için— su kabı­nı doldurması, Muhıyt'te de böyledir.

15- Abdestten artan sudan, ayakta oîduğu halde ve kıbleye dönerek biraz içmesi,

16- Abdesti topraktan yapılmış bir kapla alması,

17- Abdest alırken damlaların elbisesine dökülmesinden ve  sıçramasından sakınması, Zahîdî'de de böyledir.

18- Abdest alırken ellerini çırpmaması, Sirâcül - Vehhâc'da da böyledir.

19- Mazmaza ve istinşakı sağ eli ile yapıp, sol eli ile sümkür-mesi gibi, yukarıda saydığımız hususların hepsi de abdestin âdâ-bındandır-

20- Ebu'l - Leys'in  Hazânetü'l - Fıkhı'nda,   ayrıca  Halef bin Eyyub'tan naklen şöyle denilmiştir. Kış günü abdest almakta olan bir kimsenin, abdest uzuvlarını, Önce bir su ile yağlar gibi ıslatma­sı, sonra da üzerine su dökmesi uygun olur. Çünkü, kışın abdest azalarında yarılmalar olabilir. Bedâi'de de böyledir.

21- Abdest azalarını ovalamak,

22- Küçük parmaklan, kulakların deliklerine sokmak,

23- Abdesti vaktinden Önce almak,

24- Suyu çarpmadan yüzüne yaymak ve

25- Abdest alırken yüksekçe bir yerde oturmak gibi yukarı­da saydığımız hususlar da abdestin    âdâbındandır. Tebyîn'de de böyledir.

Ayrıca, şu sayacağımız hususlar da abdestin âdâbındandır :

26- Su kabının kulpunu üç defa yıkamak,

27- Abdest alırken pek acele etmeyip, uzuvları yavaş yavaş yıkamak:,

28-  Bir uzvu yıkarken, ovalarken, parmak aralarını hilâller­ken hassas davranmak,

29- Yüz ve eller yıkanırken, bunların tarif edilen hadleri ge­çilir ki, kalb mutmain olsun. Mi'râcü'd - Dirâyelde de böyledir.

30- Yüzü yıkamaya üst kısmından başlanır. Nehrül-Fâik'te de böyledir.

31- Abdest temiz yerde alınır. Çünkü abdest suyuna, saygı göstermek gerekir. Bu husus Nehrü'l - Fâifc'te de böyledir ve bu ki­taba da Muzmarât'tan nakledilmiştir.

32- Küçük kabla, bu kabdan su dökülerek abdest almıyorsa, kab sol tarafa konur. Ve eğer büyük kabla abdest almıyor ve bu kabtan su avuçla almıyorsa bu kab sağ tarafa konur-

33- Kalben niyyet edilirken, bu niyyet dil ile de ifade edıTJT:

34- Her aza yıkanırken «Bismillah» denir.

35- Mazmaza vaktinde, Aflahümme e'nî 'alâ tilâveti! - Kur'âni ve zikrifce ve şükrike ve hüsnü ıbâdetilce) denir.

36- îstinşak zamanında : Allahümme rıhnî râihatel-cenneti ve lâ tünhnî râihate'n-nârJder.                                                                                 

37- Yüz yıkamrken :'Allahümme beyyıd vechî yevme tebyaddu vücûhün ve tesved-dü vücuh) der.

38- Sağ kokr .ı yıkarken : (Allahümme a'tmî kitabî bi yemimi ve hâsibnî hisâben yesîrâ) der.

39- Sol kolunu yıkarken : (Allahümme lâ ta'tmî kitabi bi şimalî ve lâ min verâi zahrî) der.

40- Başına meshederken : (AÜâhümme, ezıllenî tahte zilli arşıke yevme lâ zille 91la zillearşeke) der.

41- Kulaklarını meshederken :

(Allâhümme'c'alnî min  el tezine  yeştemi'ûnel - kavle feyette-biûne ahsenehû) der.

42- Ensesini meshederken :(Allahümme'tik rafcabetî mine'n - nâr) der.

43- Sağ ayağını yıkarken : (Allahümme sebbit kademeyye  ales - sıratı yevme tezüîlü'l  ıü)- der.

44- Sol ayağını yıkarken ise :Alîahümnıecalnî zenbi mağfûranve sağyi meşkûrun ve ticâreti lejn tebûr.) der.

Ve her azasını yıkadıktan sonra da Peygamber (S.A.V.) Efen­dimizin üzerine salavct-ı şerife okur.

Abdest suyunu bir müd'den noksan eylemez.  (Noksanlaşmış^ sa suyu ikmâl eder.) Tebyîn'de de böyledir-[30]

 

Abdestîn Çeşitleri :
 

Üç çeşit abdest vardır : [31]

 

1- Farz Olan Abdest:
 

Namaz kılacak olan kimsenin abdesti yoksa, alması gereken abdest gibi. [32]

 

2- Vacib Olan Abdest:
 

Kabe'yi tavaf için alınan abdest.

Bir kimse, şayet Ka'be'yi abdestsiz tavaf etmişse, vacibi terk etmiş olur ve fakat yapmış olduğu tavaf caiz olur. [33]

 

3- Mendub Olan Abdest:  
 

Uyku için alman abdest, devamlı abdestli bulunmak için alınan abdest, gıybetten ve şiir söyledikten sonra alman abdest, abdest üstüne alınan abdest, kahkaha ile gül­dükten sonra alınan abdest, ölü yıkamak için alınan abdest gibi... Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. [34]

 

Abdestin Mekruhları
 

1- Suyu, yüze şiddetle çarpmak,

2- Mazmaza ve istinşakı sol elle yapmak,

3- Özürsüz olarak sağ elle sümkürmek. Ebûl - l netu 1 - Fıkhında da böyledir.)

4- Bir su ile üç defa meshetmek,

5- Mescid'de kendisine yer ta'yin etmekte olduğu gibi, ab­dest almak için de bir kap tayin ederek o kabdan başkasına abdest aldırmamak da mekruhlardandır. Vecizul Kerderî'de de böyledir,

Abdesten sonra, mendil ile silinmekte bir sakınca yoktur. Teb­yîn'de de böyledir. [35]

 

Abdesti Bozan Şeyler
 

1- Sebîleynden[36] İdrar, Dışkı, Yel, Vedi[37], Nıezi[38], Meni[39], Kurt Ve Taşcıklar
 

Dışkı, az olsun çok olsun abdest almayı gerektirir.

Sidik ve arka taraftan yel çıkması da abdesti bozar. Muhıyt'te de böyledir.

 Erkeğin zekerinden, kadmm da fercinden çıkan yel ise, sa­hih olan kavle göre abdesti bozmaz.

Ancak, müfeddat (ferci ile dübürü birleşmiş) olan kadının, bu durumda, abdest alması müstehab olur. Cevheretü'n - Neyyire'de de böyledir.

 Kadında açılmış olan bir yaradan yel çıkmış olsa,   pis ko­kulu geğirmenin abdesti bozmadığı gibi  bu yel de abdesti boz­maz. Kınye'de de böyledir- Sidik, zekerin kamışına inmiş olsa   abdesti bozmaz. Fakat o, zekerin kılıfına çıkmış olursa, abdest bozulur, Zehiyre'de de böy­ledir. Sahih olan ıda budur. Bu husus Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Kadmm idrarı, fercinin iç tarafına çıksa fakat dışına çıkmamış olsa, yine abdesti bozulur.

O Zekeri kesilmiş olan bir kimseden, idrara benzer bir şey çıkmış olsa, eğer o kimsenin istediği zaman onu tutmaya veya iste­diği zaman onu bırakmaya gücü yeterse, bu durumda o şey, idrar­dır ve abdesti bozar. Fakat, istediği halde tutmaya gücü yetmezse, o şey çıkmadıkça, o kimsenin ahdesti bozulmaz. Fetâvâyî Kâdîhân' da da böyledir.

Bir hünsanm erkek olduğu fetvalarla açığa çıkarsa, o kim­sede bulunan ferç, yara menzittndedir. Ondan bir şey çıkmadıkça, o kimsenin abdesti bozulmaz. Sirâcü'I - Vehhâc'da da böyledir. Bu husus Fetâvâyi Kâdihân'da, Zehıyre'de, Serahsî'nin Muhıyt'inde ve mu'teber kitapların çoğunda böyledir. Alimlerin çoğu da, o kimse­nin abdest almasının gerektiği görüşündedir. Tebyîn'de de böyle­dir, îtimat olunan ise, önceki görüştür- Nehrü'İ-Fâık'te de böyle­dir.

Bir erkeğin, zekerinde yara bulunsa ve bu yaranın iki başı olsa, bunların birinden çıkan idrarın çıktığı yerden çıksa ve diğer çıkan ise, o yoldan çıkmasa; birincisi ihlil (zeker deliği) yerinde­dir. Bu delikte idrar zahir olduğu zaman, dışarı akmasa bile abdest bozulur. Diğer delikten ise, bir şey çıkmadıkça abdest bozv

Bir kimse, idrarın çıkmasından korksa da, zekerinin deli­ğine pamuk tıkasa, idrar pamuğun üzerine çıkmadıkça, r??.rr.uk ol­madığı takdirde çıkacak olsaydı bile, o kimsenin abder"i bozulmaz ve pamuğu koymuş olmasında da bir beis yoktur. Fetâvâyi Kâdî han d a da böyledir.

Bir kimsenin dübürü çıktığı zaman, onu, eli veya bir bez parçası ile yerine girdirse, abdesti bozulur. Çünkü, eline necaset­ten bir şey bulaşmıştır.

Şeyhu 1-imâm Şemsü'l-eimmetü'l-Halvânî :«Dübünün çıkması ile abdest bozulur.» demiştir. Zehıyrede de böyledir.

Şehvetsiz çıkan vedi' ve meni'nin bozduğu gibi, mezî de ab­desti bozar. Ağır bir yük taşımak veya yüksek bir yerden düşmek sebebi ile çıkan mezi de abdest    almayı gerektirir.   Muhıyt'te de böyledir.

Erkeğin menisi kalındır, beyazdır; kokusu, çiçek kılıfının kokusu gibidir. Ve kadın iç/n onda zevk vardır. Meninin çıkması ile zekerin gücü kırılır.

Kadının menisi İse, ince ve sandır.

Mezi incedir, beyaza yakındır. Kişi şehvetle ailesi ile oynaştı­ğı zaman çıkmaya başlar- Mezinin kadındaki karşılığı kazidir.

Vedi ise; koyu, kıvamlı idrardır. İdrardan ve cima' gusülün-den sonra gelir. Tebyin'de de böyledir.

Bir kimsenin arkasından kurt çıkmış olması, hadestir. (yani, o kimsenin abdesti bozulur.)

Kadının veya erkeğin önünden çıkan küçük taşcıklar da kurt gibi abdesti bozarlar. Fetâvâyî Kâdîhân'da da böyledir.

Yağmur damlası, idrar deliğine girse ve sonra da çıkmış olsa, abdesti bozmaz. Bu durum, orucu da bozmaz. Zahirıyye'de de böyledir.

 E ir kimse, idrar deliğine yağ akıtmış olsa da, yağ da ora­dan çık niş ve akmış bulunsa, o kimsenin abdestini iade etmesi lâzımdı/. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Alt taraftan içeri girip, geri çıkan her şey, içerdeki yaş­lıktan uzak olamiyacağı ve ondan ayrılamıyacağı için, bu şeyin bir ucu el;nde bulunup, tamamen girmemiş olsa bile  abdesti bozar. Vecizül-Kerderî'de de böyledir. [40]

 

II- Sebileyden (Ön Ve Arkadan) Başka Bir Yerden, Çıkipta, Etrafa Dağılan Kan, İrin, San Su Ve Hastalıktan Dolayı Çıkan Su.
 

Seyelânm haddi, yaranın başına yükselip, etrafa da­ğılmaktır. Serahsî'ntn Muhıyt'inde de böyledir. Esahh olan da bu­dur- Nehrül-Fâık'te de böyledir.

Kan, yaranın üstüne yükseldiği zaman, yaranın başın­dan daha fazla bir yeri kaplamış olsa bile— abdesti bozmaz- 1A-hiriyye'de de böyledir. Fetva da, bu gibi mes'elelerin abdesti boz­madığı şeklindedir. Muhıyt'te de böyledir.

Kan, irin, sarı su, yara suyu, nufte, göbek, meme, göz ve kulaktan dertten dolayı çıkan su. en sahih kavle göre; bun­ların hepsi müsavidirler. Yani abdesti bozarlar. Zâhidî'de de böy­ledir.

Bir kimse, kulağına yağ damlatmış olsa da o yağ, dima­ğında bir müddet durduktan sonra, kulağından veya burnundan tekrar dışarı aksa, o kimsenin abdesti bozulmaz.

İmâm Ebu Yûsuf (R.A.), bu hususta: «Eğer ağzından çıkar­sa abdesti bozulur. Çünkü b, mideye varmadan çıkmaz. Mide ise, necaset mahallidir. Ve bu şey, istifra hükmünde sayılır.» dem'ş-tir. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Buruna akıtılan ilaç, ağızdan çıksada ve bu da ağız doîu-su miktarda olsa, abdesti bozar. Fakat bu üaç, kulaktan çıkarsa, abdesti bozmaz. Sirâcül-Vehhâc'da da böyledir.

Bir kimsenin, yıkanırken kulağına sn kaçmış olsa ve bu su bir müddet bekledikten sonra, burnundan geri çıksa, o kimse­nin abdesti bozulmaz. Muhıyt'te de böyledir- Nisab'da da: «Esahh olan bu kavildir.» demiştir, Tatarfaâniye'de de böyledir.

Fakat bu durumdan çıkan, irin olursa, o takdirde abdest bo­zulur. Muzmarat'ta da böyledir.

Kişinin kulağından, irin veya sarı su çıktığı zaman bakı­lır, eğer bu şey, kulak ağrımadan çıkmışsa abdest bozulmaz. Fakat, eğer ağrıyarak çıkarsa abdest bozulur. Çünkü, ağrı ile birlikte çık­tığı zaman, bunun bir yaradan çıkmış olduğu açıktır. Fetâvâ-i Şemsül-Eimme Halvânî'de de böyledir. Ayrıca, Muhıyt, ZahSre, Tebyîn ve Sirâcü'l-Vehhâcda da böyledir.

İmâm Muhammed CR.A.) el-Asl'da: «Bir yaradan, az bir miktarda çıkmış olan kan, silinir ve sonra yine çıkarsa; ve tek­rar silinip bu halde terkedüince yine akacak olursa, abdesti bozar. Ama, akmazsa abdesti bozmaz. Ve yine, bu kanın üzerine kül ve­ya toprak akıtılsa, fakat kan yine çıkmış olsa; tekrar toprak veya külle kapatılsa, sonra bu iş yine tekrarlansa, bu durumlarda abdest bozulur. Zehıyre'de de böyledir.

Bir kimsenin başından, kulak ve burnun temizleme yerleri­ne kan inse, abdesti bozulur. Muhıyt'ta da böyledir.

Bir kimsenin ağzından kan çıkarsa, kan ile tükrük arasın­daki çokluğa i'tibar edilir :

Şayet, kan ile tükrüğün miktarı eşit olursa abdest bozulur. Ayrıca, bu hususta renge de itibar olunur : Ve eğer renk, Vırmı-zı ise abdest bozulur. San ise, abdest bozulmaz. Tebyân'de de böyledir.

Abdest alan bir kimse, bir şeyi ısırsa da onda kan esen görse veya misvak kullanırken misvakta kan eseri bulsa, kanın at­tığı bilinmedikçe, bu kimsenin abdesti bozulmaz. Zâhiriyyede de böyledir.

Bir kimsenin gözünde yara olsa da bu yaradan çıkan kan gözün diğer bir tarafına varsa, o kimsenin abdesti bozulmaz. Çünkü o kan, yıkanması farz olan bir yere varmamıştır. Kifâye'de de böy­ledir.

Sıkmak sureti ile yaradan çıkan kan, eğer acıyarak çıkarsa, abdesti bozar. Vecîz-iü Kerderfde do böyledir. Doğru olan da bu­dur. Gınye'de de böyledir. En uygun olan da budur ve Halebi'nin Münye Şerhi'nde de böyledir.

Bir kabarcık patlasa da, ondan su, san su veya bir başka şey çıksa; eğer bu çıkan şey, yaranın başından akarsa abdesti bozar. Fakat, akmazsa abdesti bozmaz- Bu durum, kabarcığın kendiliğin­den patlaması ve içindekinin kendiliğinden çıkması hâlinde böyle­dir.

Fakat, bir kimsenin bu kabarcığı sıkması neticesinde, içindeki çıkmış olursa, bu hâl abdesti bozmaz. Çünkü,, çıkan o şey, çıktığı yerin dışına taşıcı değildir. Hidâye'de de böyledir.

Bir kimse sümkürdüğü zaman, burnundan mercimek tanesi kadar, pıhtılaşmış kan parçası çıksa, o kimsenin abdesti bozulmaz. Hulâsa'da da böyledir.

Gene denilen böcek, bir kimsenin her hangi bir uzvunu emer de, karnını kan ile  doldurursa bakılır,  bu böcek   eğer küçük ise   sivri sinek ve sinekte bozulmadığı gibi   bu böceğin emmesi ile de abdest bozulmaz. Fakat, eğer gene denilen böcek büyük ise, ab-dest bozulur.

Yine, sülük bir kimsenin her hangi bir uzvunu emer de kar­nım doldurursa, o kimsenin abdesti bozulur. Serahsî'nin Muhıyt'in-de de böyledir.

Gözde olan bir hastalık, yara mesabesindedir; ondan çıkıp akan şeyler de abdesti bozar. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

«Bir kimsenin gözlerinde ağrı olsa ve bu ağrı sebebi ile göz­lerinden devamlı su aksa, o akıntının sarı su olma ihtimali bulun­duğu için, o kimse her namaz için abdest almakla emrolunur.» de­nilmiştir. Tebyîn'de de böyledir.

Bir yaranın başından kurt çıkmış olsa, bu abdesti bozmaz. Muhıyt'te de böyledir. [41]

 

III- Kusmak.
 

Bir kimse, ağız dolusu acı su, yemek veya su kusarsa abdes­ti bozulur. Zahıriyye'de de böyledir-

Ağız dolusu kusmanın hududu : Sahih kavle göre, kusuntuyu, zorlanmadan ve meşakkat çekmeden, ağızda tutamamaktır. Mu­hıyt'te de böyledir.

Su içmiş olan bir kimse, o suyu olduğu gibi  hiç karışma­dan, safî olarak kussa, yine abdesti bozulur. Sirâcül Vehhâc'-da da böyle nakledilmiştir.

Bir kimse, ağız dolusu balgam kusmuş olsa, abdesti bozul­maz. Balgam karından çıkmışsa, İmâm-ı A'zam ve İmâm Muhaın-med'e göre, yine abdest bozulmaz. Fakat bu durumda İmâm Ebû Yûsuf'a göre abdest bozulur. Bu hüküm, bir kimsenin sırf balgam kusması halindedir.

Fakat, bir kimse, yemek ve diğer şeylerle karışık olarak balgam kusarsa ve bu durumda da yemek ağız dolusu olursa, o kimsenin ab­desti bozulur. Bu miktara ulaşmazsa abdesti bozulmaz. Serahsî'nin Muhiyt'inde de böyledir.

Bir kimse kan kusar ve bu kan da akıcı olarak baştan in­miş bulunursa^ o kimsenin abdesti bozulur. Bu hususta ittifak var­dır.

Fakat, eğer kusulan kan, pıhtılaşmış kan ise,   yine ittifakla   abdest bozulmaz.

Kusulan kan, karından çıkan kan ise ve bu kan pıhtılaşmışsa   yine ittifakla  abdest bozulmaz.

Fakat, bu kan ağız dolusu olursa, abdest bozulur. Ayrıca,  bu miktar olmasa bile  akıcı kan ise abdest bozu­lur. Ebû Hanîfe (R.A0 nin1 kavlide bunun üzerinedir. Münye Şer-hi'nde de böyledir. Muhtar olan CFakihlerin seçmiş bulunduğu) da budur. Tebyîn'de de böyledir. Bunu, bütün alimlerimiz sahih gör­müşlerdir. Bedâi'de de böyledir.

Bir kimse, azar azar kusmuş olsa, eğer kustuğu şeylerin top­lamı, ağız dolusu miktarına ulaşırsa, bu durumda, İmâm Muham-med tR.A.) : «Eğer bu kusmaların sebebi aynı ise, o kimsenin abdesti bozulur, sebep aynı değilse abdest bozulmaz.» demiştir. Sahih olan da budur. Muzmarat'ta da böyledir.

Kusma sebebinin, aynı olup olmadığı şöyle anlaşılır : Bir kimse heyecan ve gaseyan haline gelip kusar ve sakinleşmeden Önce yine kusarsa, bu kusmalarda sebep birdir, aynıdır. Fakat, kusar sonra sakinleşir ve sonra tekrar kusarsa,, bu kusmalarda ıda sebep ayrıdır. Kâft'de de böyledir.

İnsan vücudundan çıkan her şey pis midir?

İnsan bedeninden çıkan her hangi bir şey hades Cabdesti bo­zucu) değilse, pis değildir. Az olan kusuntu, akıp dağılmayan kan gibi... Tebyîn'de de böyledir. Sahih olan da budur. Kâft'de de böy­ledir. [42]

 

IV- Uyku.
 

Namaz içinde veya namaz dışında, yatarak uyumanın, ab­desti bozduğu hususunda fukahâ arasında bir görüş ayrılığı yoktur.

Sol uyluğunun üzerine  oturup da,  ayaklarını sağ taraftan çıkararak uzanan ve bu şekilde uyuyan kimsenin abdesti de bozu­lur. Bedâi'de de böyledir.

Yüzükoyun başı üstüne yatan kimsenin de abdesti bozulur. Bahrii'ıRâık'ta da böyledir.

Oturarak uyuyan kimsenin durumu ; Ökçeleri üzerine oturarak uyuyan kimsenin abdesti bozulmaz. Sahih olan budur. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir-

Bir şeye dayanarak uyuyan kimsenin hâli :

Alındığı zaman, düşeceği bir şeye dayanarak uyuyan bir kimse­nin, maka'clı yere bitişik değilsebil - icma' abdesti bozulur. Eğer, yer bitişikse, bu durumda sahih olan, abdestin bozulmama-sıdır. Tebyîn'de de böyledir.

Ayakta uyuyan   kimselerin,  oturarak   uyuyan  kimselerin, eyer veya semer üzerinde oturarak uyuyan kimselerin, rükû halin­de veya secde esnasında uyuyan kimselerin, ~bu halleri namaz içinde veya namaz dışında meydana gelmiş   bulunsa  abdestleri bozulmaz.

Ancak, secdelerin sünnet üzre olması şarttır, (Yani karnın uy­luklarından ayrı, kollan da yanlarından uzak olmalıdır.) Eğer, sec­deler, sünnet olan şeklin dışında olur ve o kimse bu şekilde uyur­sa, abdesti bozulur. Bahrü'r«Râık'ta da boyledir-

Zahirü'r - rivaye'de, uykunun galebesi ile kasden uyumak arasında bir fark yoktur.

Fakat, Ebû Yûsuf'a göre, kasden uyunduğu zaman, abdest bo­zulur. Bu hususta sahih olan ise, zahirü'r - rivâye'nin beyanıdır. Mu-hıyt'te de böyledir.

Hasta olan kimsenin uykusu :Hasta olan kimsenin, uyumasının, abdestini bozup bozmayaca­ğı hakkında ihtilâf vardır :Hasta, eğer namazını yatarak kılarken uyumuş olursa, o has­tanın abdesti bozulur. Sahih olan da budur. Muhıyt'te, Tebyîn'de, Bahrü'r - Râık'te de böyledir. Fetva da bunun üzerinedir. Nehrü'l-Fâık'ta da böyledir.

Oturarak uyumak :Bir tarafına eğilerek, oturduğu yerde uyuyan kimsenin, mak'a-di çoğu kere yerden ayrılır. Fakat Şemsü'l - eimme Halvânî : «O durum, gerçekten hades (abdesti bozucu) değildir.» demiştir. Zâ-hirul-mezheb de budur. Fetâvâ-i Kâdîhân'da dâ böyledir.

Oturduğu yerde uyumakta olan bir kimse, yüzü üstüne ve­ya yanı üstüne düşmüş olsa, düşmeden veya düşeceği sırada uyanır­sa veya uyuyarak düşer fakat düştüğü anda uyanırsa, o kimsenin abdesti bozulmaz.

Fakat, o kimse, düştükten sonra da bir müddet uyur ve sonra uyanırsa, o kimsenin abdesti bozulur. Tebyî'nde de böyledir ;

Bağdaş kurarak oturmuş olan bir kimse, bu durumda uyursa abdesti bozulmaz keza müteverrik. Hulâsa'da da böyledir.

Hayvana binmiş olan kimsenin uykusu :Bir kimsenin bindiği hayvan çıplak olur ve bu hayvanda yokuş yukarı çıkmakta veya düz bir yolda gitmekte olursa, o kimse uyu­muş olsa bile abdesti bozulmaz-

Fakat, hayvan iniş inmekte iken üzerinde uyuyan kimsenin ab-desti bozulur. Muhiyt'te de böyledir.

Bir kimse, üzerinde palan olan bir hayvanın üstünde uyur­sa, o kimsenin abdesti bozulmaz.

Tandır başında uyuyan kimse :

Bir kimse, tandırın başında uyur ve ayaklarını da tandıra uza­tırsa, o kimsenin abdesti bozulur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. [43]

 

Uyuklama Hâli :
 

Bir kimsenin 3'atarak uyuklaması, ya ağır bir uyuklamadır veya hafif uyuklamadır.

Uyuklama, ağır bir uyuklama ise, hadestir; yani, abdesti bo­zar. Eğer hafif bir uyuklama ise, hades değildir, abdesti bozmaz.

Uyuklamanın hafifi ile ağın arasındaki fark şudur : Uyuk-layan bir kimse, eğer yanında söylenenleri işitiyorsa, hafif bir şe­kilde, fakat, yanında söylenenlerin hiç birini işitmiyorsa, ağır bir şekilde uyukluyor demektir. Muhıyt'te böyledir. Bu husus Şemaili -eimme'nin fetvasında da anlatılmıştır. Zehiyre'de de böyledir. [44]

 

V- Baygınlık, Delirmek, Aklın Gitmesi Ve Sarhoşluk
 

Baygınlığın azı da çoğu da abdesti bozar.

Delilik, aklın gitmesi ve sarhoşluk da abdesti bozar.

Bu hususta sarhoşluğun haddi, bazı âlimlere göre, kişinin kendi kansını bilmeme halidir. Bu, Sadr'üş - Şehid'in ihtiyarı (se­çip beğendiği) dir.

Bu hususta sahih olan ise, Şemsü'l - Eimme Halvânî'den nakle­dilen şu kavildir : Sarhoşluğun hududu, bir kimsenin yürümesine, sallanma halinin gelmesidir. Zehiyre'de ide böyledir-[45]

 

VI- Kahkaha İle Gülmek
 

Kahkahanın haddi, bir kimsenin gülmesinden dolayı mey­dana gelen sesi, hem kendisinin ve hem de yamndakilerin duyma-sıdır.

Dıhk (gülme)'m haddi ise, sesi kenidisinin duyması ve fakat yamndakilerin duymamasıdır.

Tebessüm ise, sessiz gülmek, gülümsemektir. Ne tebessüm eden kimse ve ne de yanındakiler bil şey duyabilirler. Zehiyre'de de böyledir.

Kahkaha, namazm haricinde abdesti bozmaz.

Dıhk, namazın içinde olursa, namazı bozar; abdesti bozmaz, £ Tebessüm ise, namazı da abdesti de bozmaz.

Bir kimse, tilâvet secdesinde veya cenaze namazında, kah­kaha ile gülse, bu kimsenin, tilavet secdesi ve cenaze namazı bozu­lursa da abdesti bozulmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Sabinin (çocuğun) kahkahası, namazını bozar, fakat abdes-tini bozmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Namazda uyumakta olan bir kimse, uyuduğu halde kahkaha ile gülmüş olsa, namazı da abdesti de bozulmaz. Sahih olan da budur. Tebyîn'dede böyledir.

Namaz kıldığı zannolunan kimse, kahkaha ile gülerse, esah olan kavle göre, o kimsenin abdesti bozulur.   Zahirıyye'de de böy­ledir.

Bir özürden dolayı îmâ ile namaz kılmakta olan bir kimse veya bir hayvana binili olduğu halde farz veya nafile namazlardan birini imâ ile kılmakta olan bir kimse, kahkaha ile gülerse, abdesti bozulur- Fethü'l - Kadîr'de de böyledir. [46]

 

Kahkaha Teyemmümü Bozar mı?
 

Kahkaha, abdesti bozduğu gibi, teyemmümü de. bozar. Gus-lün abdestini bozmaz. Fakat, «kahkaha dört a'zanm taharetini bo­zar,   denilmiştir. Buna göre, gusleden kimsenin, namazda kahkaha üe gülmesi, namazını batıl eder. Ve, yeniden abdest almadan, namaz kılması caiz olmaz. Muhıyt'ta da böyledir. Sahîh olan da budur. Ta-tarhâniyye'de de böyledir. [47]

 

VII- Mübâşeret
 

Çıplak ve yaygın bir halde, tenasül uzuvlarının birbirine do­kunması, karının ve kocanın abdestini bozar.   İmâm-ı A'zam Ebû Hanife ile İmâm Ebfy Yûsuf, istihsanen bu görüştedirler. İmâm hammed ise : «Bu halde abdest yoktur. — Yani, yemden abdest al­mak gerekmez.» demiştir. Bu bir kıyastır. Muluyt'te de böyledir. Nisâb'da da böyledir ve sahih olan da budur. Fetva da bur-nı üze­rinedir.

Tenasül uzuvlarının birbirine dokunmasındaki hüküm Tatarhâ-niyye'de de böyledir-Erkeğin aletinin intişarı halinde, kadının abdesti bozulmaz. Kın-ye'de de böyledir. [48]

 

Erkeğin Kadına, Kadının Erkeğe Dokunması Abdesti Bozar mı?
 

Erkeğin kadına, kadının erkeğe dokunması, abdesti bozmaz. Muhıyt'te ide böyledir.

Mezhebimize göre, kişinin kendi zekerine veya başkasının zekerine dokunması da abdesi bozmaz. Zâd'da da böyledir.

Bir kadınla, başka bir kadın veya bir erkekle genç çocuk arasındaki mübaşeret (tenasül uzuvlarını birbirine dokundurmak) Şeyhayn'e göre abdesti bozar, kınye'de de böyledir, tki erkek ara-, smda da böyledir. Mi'râcü'd - Dirâye'de de böyledir. [49]

 

Abdest Alırken Şübheye Düşmek
 

el - Asl'da beyan edildiğine göre,: Bir kimse, abdest alırken, bazı azalarını yıkayıp yıkamadığı hususunda şüpheye düşse, eğer bu şüphe, o kimsenin ilk şüphesi ise, sadece şüphe ettiği yeri yıkar. Fakat, bu kimsede, bu şekildeki şüpheler çok vak'i oluyorsa, o şüp­heye iltifat edilmez.

Abdest aldıktan sonra vaki' olan   bu gibi  şüphelere de iltifat edilmez.

Abdestinin bozulup bozulmadığı hususunda şüpheye düşen kimse,  abdestsiz olmuş olsa bile  abdestli sayılır.

O Fakat, abdest alıp almadığı hususunda şüpheye düşen kim­se, abdestsizdir. Bu durumda taharri ile (abdestli olup olmadığını araştırıp, bir neticeye varmaya çalışmakla) amel olunamaz. Hulâsa'-da ıda böyledir. [50]

 

2- GUSÜL
 

Guslün Farzları
 

Guslün üç farzı vardır :

1- Mazmaza (= ağza su vermek)

2- İstinşak (= burna su vermek)

3- Bütün bedeni yıkamak. Yani, Mütûn'da zikredildiği üzere, bütün bedeni bir defa yıkamaktır-

Mazmaza ve istinşak ise  Hulâsa'dan naklen abdest konu­sunda anlatılmış olduğu gibidir.

Cünüp olan bir kimsenin su içmesinin zararı yoktur. Su içer­ken, ağzının tamamına su isabet etmiş olursa, bu mazmaza yerine de geçer.

Dişi oyuk olan ve bu oyukta yemek artığı kalmış bulunan kimselerin; dişlerinin arasında yiyecek parçası kalmış olan kimse­lerin gusülleri, esahh olan kavle göre tamamdır. Zâhîdî'de de böyle­dir.

İhtiyata uygun olan ise, oyuk yerlerden yemek artığım çıkartıp, suyu oraya kadar ulaştırmaktır. Fethü'l - Kadîr'de de böyledir.

Burunda bulunan kuru kir ise guslün tamamına mâni'dir. Zâhidî'de de böyledir. [51]

 

Tırnak Arasındaki Hamurun Durumu :
 

Tırnak arasında bulunan hamur, gusltin tamam olmasına mâni'dir. Fakat, bu durumdaki kir, gusle mâni' değildir. Bu hususta, köylü ve şehirli birbirlerine müsavidir.

Tırnakta bulunan toprak ve çamur da gusüle mânı' değildir.

Hurma toplayan kimselerle boyacıların tırnaklarına bulaş­mış olan şey, guslün tamam olmasına mânî'dir.

«Ancak, bunların hepsi zaruret ve temizlenmelerinde zor­luk olduğu zaman ve zaruret yerlerinde bulunduğu takdirde caizdir. Ve şer'î kaidelerden müstesnadır.» demiştir. Zâhiriyye'de de böyle­dir.

Bir kimsenin bedenine balık pulu veya çiğnenmiş ekmek ya­pışmış olur ve bunlar da bedende kurumuş bulunursa; yıkandıkları zaman, bunların altına su ulaşmazsa, o kimsenin guslü caiz olmaz.

Fakat, bedeninde sinek veya pire pisliği bulunan kimsenin guslü caiz olur. Muhiyt'te de böyledir.

Bir kimsenin vücudunda bir yara bulunsa ve bu yaranın ka­buğu kabarmış olsa, fakat etrafları henüz deriye bitişik bulunsa ve   bu sebeblev  altına su ulaşmazsa, bunda bir beis yoktur. Sonra­dan kabuk yerinden kopanlirsa, tekrar yıkanması gerekmez. Zâhi-riyye'de de böyledir.

Gusül esnasında, suyu gözlerin içine ulaştırmak farz değil­dir. Serahsî'ninMuhıyt'ınde de böyledir. [52]

 

Kadınların Örülü Saçlarının Durumu:
 

Gusül esnasında, şayet su, kadının saçının dibine ulaşıyor­sa, örülü saçını çözmesi lazım değildir. Yani, kadının, gusül esnasın­da, suyu zülüflerinin araşma ulaştırması gerekli değildir. Hidâye'de de böyledir.

Şayet kadının saçı çözülmüş olursa, onlara suyu ulaştırmak vacib olur.

Erkeğin de, sakallarının arasım yıkaması vacibdir. Nitekim, sakallarının diblerini yıkamakta vacibtir.

Erkeğin saçları örgülü olsa bile, aralarını yıkaması vacibdir. Serahsı nin Muhiyt'ınde de böyledir-Kadın, başına kokulu bir şey yapıştırmış olsa da, bu sebeple su saçlarının dibine ulaşmasa; suyun, saçların dibine erişmesi için, o şeyi izale etmek yani ortadan kaldırmak kadına vacib olur. Sirâcül -Vehbâc'da da böyledir.

Gusül esnasında, kadmm, küpesini ve dar olan yüzüğünü oy­natması vacibdir.

Şayet küpesi yoksa, yine küpe deliğine suyun ulaşması, guslü. caiz olması için şarttır. Eğer su girmezse, kadmm, buraya suyu ken­disinin ulaştırması gerekir. Fakat, kadın —su kolay girsin diye — küpe (deliğine, çöp ve benzeri şeyleri sokmakla mükellef olmaz- Bah-rü'r - Râik'te de böyledir. [53]

 

Göbeğe Su Ulaştırmak:
 

Gusül esnasında, suyu göbeğin içine ulaştırmak vacibdir. Bunu temin edebilmek için de, bir kimsenin göbek deliğine parmağı­nı sokması uygun olur. Serahsî'nin Muhıyt'ınde de böyledir.

Cünüplükten çıkmak için gusletmekte olan bir kimse, suyu, zekerinin kılıfı içine ulaştirmasa da guslü caizdir. Muhıyt'te de böy­ledir. Vâkıatu'n - Nâf'î'de de : «Muhtar olan budur.»' denilmiştir. Ta-tarlıâniyye'de de böyledir.

Suyun, kılıfa girdirilmesi ise müstehabtır. Fethül   Kadîr'de de böyledir.

Cünüblük halinde veya hayız ve nifas hallerinde, kadının, fercinin dışını yıkaması vacibtir; abdestte ise sünnettir. Serahsî'nin Muhıyt'ınde deböyledir.

Fetâvâ-i Gıyasiyye'de : «Kadın, guslederken, parmağını fer-cine girdirmez.» denilmiştir. Muhtar olan da budur. Tatarhâniyye'de de böyledir.                           

Bir kimse, yağlanmış olsa da yağlandığı yerin üstüne su dök-. se, su altına ulaşmasa bile, o kimsenin guslü caiz olur. Vikaye Şer-hi'nde de böyledir. [54]

 

Guslün Sünnetleri
 

Guslün sünnetleri şunlardır:

1- Bileklerle beraber elleri üç defa yıkamak-

2- Avret mahallini yıkamak.

3- Bedende pislik varsa onları temizlemek.

4- Namaz için alman abdest gibi abdest almak. Fakat, ayakla­rı yıkamayı, guslün sonuna bırakmak. Mültekat'ta da böyledir.

5- Gusül'de önce avret mahallini yıkamak da sünnettir. Bu hususta, avret mahallinde, necasetin olup olmaması müsavidir. Ha-des olsa da olmasa da, diğer azaları yıkamadan önce, abdest almakta sünnettir. Şemnî'de de böyledir.

Haseüi'in rivayetine göre gusleden kimse, başım meshetmez. Fa­kat sahih olan başın meshedilmesidir. Zâhİdîde ve Kâdîhân'da da böyledir.

6- Suyu başına ve vücudunun diğer yerlerine dökerek üç defa yıkamak. Zâhidî'de de böyledir.

Sahih olan kavle göre, birinci yıkayış farz, diğer iki yıkayış ise, sünnettir. Sirâcti'I - Vehhâc'da da böyledir.

7 - Suyun dökülüş şurası şöyledir : Guslederken önce üç defa sağ omuza, sonra üç-defa sol omuza, daha sonra da üç defa başa ve diğer yerlere su dökülür. Mi'râcü'd - Dirâye'de de böyledir.   Esahh olan da budur. Zâhidî'de de böyledir-

8- Gusleden kimse, daha sonra yıkandığı yerden aynin  ve ayaklarım yıkar. Muhıyt'te de böyledir. Ayaklarını sonra yıkamak, suyun ayak altında birikip kaldığı zaman yapılır.

Fakat, gusleden kimse bir tahta veya taş üzerinde yıkanıyorsa, yani dokunduğu su ayaklarının altında toplanmıyorsa, ayaklarını yı­kamayı sonraya bırakması gerekmez. Cevheretün - Neyyire'de de böyledir.

Şimdi de, bazı alimlerimizin zikretmiş olduğu, gusüîle ilgili sün­net ve edebleri sıralayalım :

9- Gusle, kalb ile niyyet ederek başlamak ve dil ile de «Cü-nüblüğün giderilmesine...» veya «Cünüblük İçin gusletmeye...», niy­yet ettim.» demek de sünnettir.

10- Sonra da, ellerini yıkarken Allahu Tefilâ*nın achnı anar (Besmele çeker.)

11- Gusleden kimse, bundan sonra istinca yapar. Cevheret'ün- Neyyire'de de böyledir.

12- Guslederken, suyu normal bir miktarda kullanmak, faz­la veya noksan harcamamak da sünnettir.

13 - Guslederken, kıble cihetine dönmek de sünnettir.

14- Yıkanırken, bütün uzuvlarını iyice   ovalamakta, guslün sünnetîerindendir.

15- Guslederken, kimsenin görmeyeceği bir yerde yıkanmak da sünnettir.

16- Guslederken hiç bir şey konuşmamak müstehabtır.

17- Guslettikten sonra, bir havlu ile kurulanmak da müste­habtır. Münye'de de böyledir. [55]

 

Guslü İcab Ettiren Haller
 

Guslü icab ettiren hallerin birincisi cünüblüktür. Cünüblük, şu iki sebebten biri ile sabit olur : [56]

 

1- Meninin, Dıfk İle (Atılarak), Dokunma Sebebi İle  Girme, Olmaksızın Şehvetle Birine Bakmaktan Dolayı Veya İhti-Lâmla Veyahut Da İstimna İle (Elle Meni Çıkarmak Sureti İle) Çıkma­sı
 

Bu durumda, meninin  uykuda veya  uyanıkken,  kadından veya erkekten çıkması arasında, cenabet olma bakımından— bir fark yoktur. Serahsî'nin Muhiyt'mde de, Hidâye'de de böyledir.

Meninin çıkışındaki şehvete itibar, meninin yerinden ayrılış zamanmadır. Meninin, zekerin deliğinden çıktığı vakte itibar edil­mez. Tebyîn'de de böyledir. [57]

 

İhtilâm Olan Kimsenin Durumu :
 

Bir kimse, ihtilâm o'duğu veya bir kadına bakmasından do­layı, menisinin şehvetle yerinden ayrıldığı zaman, şehveti sakinle-şinceye kadar, zekerini tutsa da, sonra o kimseden meni aksa, İmâm-i A'zam ve İmâm Muhammed'e göre, o kimseye gusül lazım olur. İmâm Ebû Yûsuf'a göre ise, lazım olmaz. Hülâsa'da da böy­ledir-

Kendisine gusül icab etmiş olan bir kimse, uyumadan ve bevletmeden önce yıkanmış olsa ve sonra da namaz kılsa, bundan sonra da meninin arta kalan kısmı çıkmış bulunsa, bu durumda İmâm-i A'zam Ebû Hanîfe ve İmâm Muhammed'e göre, o kimsenin tekrar yıkanması gerekir. İmâm Ebû Yûsuf a göre ise, tekrar yıkan­ması gerekmez.

Fakat, her üç imamımıza göre de, kılmış bulunduğu namazı tekrar kılması (iade etmesi) gerekmez. Zehıyre'de de böyledir.

Şayet, bevlettikten veya biraz uyuduktan veyahut da bir mik­tar yürüdükten sonra, o meni çıkmış olursa, bu durumda, o kimse­nin tekrar gusletmesinin gerekmediği hususunda, imâm-arımızın it­tifakı vardır. Tebyîn'de de böyledir.

îhtilâm olan bir kimsenin menisi, yerinden ayrılır ve fakat zeker deliğinin başında görünmezse, o kimsenin gusletmesi gerek­mez. Fâtâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimsenin, bevlettiğinde, menisi çıkarsa, bu durumda eğer zekeri yaygın ise, o kimseye gusül lâzım gelir; değilse, abdest lazım ge!ir. Hülâsa'da da böyledir.

Kocası ile cima ettikten sonra yıkanan bir kadından, yıkan­dıktan sonra, kocasının menisi çıksa; o kadına, gusül değil, abdest lâzım gelir.

Uyandığı zaman, yatağında veya uyluğunda yaşlık bulan bir kimse, ihtilâm olduğunu da hatırlamakta olsa; eğer, o yaşlığın, meni veya mezi olduğuna kanaat getirir veya meni mi, mezi mi ol­duğunda şüpheye düşerse, o kimse üzerine gusül lazım olur. Fakat, o yaşlığın vedi   olduğuna kanaat getirirse, kendisine gusül gerek­mez.

Eğer, yaşlığı görür fakat ihtilâm olduğunu hatırlamaz ve yaşlığın da vedi olduğu kanaatine varırsa, yine, o kimseye gusül gerekmez.

Fakat, bu yaşlığın meni olduğu kanaatine varırsa, gusletmesi icabeder.

Eğer, o kimse, yaşlığın, mezi olduğuna inanırsa, yine gusletmesi icab etmez.

Şayet, bu yaşlığın, meni veya mezi olduğu hususunda şüpheye düşerse; İmâm Ebû Yûsuf'a göre, ihtilâm olduğuna kanaat getirme­dikçe, gusletmesi lazım olmaz. îmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe ile İmâm Muhammed'e göre ise, bu durumda, gusletmesi gerekir. Bu kavilleri Şeyhu'l-İslâm nakletmiştir.

Kâdî İmâm Ebû Ali en-Nesefî, şöyle demiştir : -«Hisara, İmâm Muhammed'den, Nevâdir'de onun şöyle dediğini nakletti: Bir adam, uyandığı vakit, zekerinin deliğinde yaşlık bulsa ve ihtilâm ol­duğunu da hatırlamasa; eğer, zekeri, uyumadan önce yaygın idiyse, o kimsenin gusletmesi gerekmez. Fakat, o yaşlığın, meni olduğuna kanaat getirirse, o zaman gusleder. Fakat, o kimsenin zekeri, uyumadan önce, sakin idiyse, o senin üzerine gusül lâzım olur.

Şenısu 1-Eimme Halvânî : «Bumes'ele çok zaman vuku' bulur. Fakat, insanlar bundan habersizdirler. Bu meseleleri hıfzetmek (akü da bulundurmak) gerekir.» demiştir. Muhiyt'te de böyledir.

thtilâm olduğunu hatırlayan ve  inzal lezzetini duyan bir kimse, bir yaşlık görmese, o kimsenin gusletmesi lazım gelmez. Zâ-hârü'r-rivâve'de hüküm, kadın için de böyledir.

Kadının, üzerine guslün farz olması için, menisinin, fercinin dışma çıkmış ohnası şarttır. Fetva da bunun üzerinedir. Mİ'râcü'd Dlrfiye'do "de böyledir.

Oturduğu yerde veya ayakta veya yürüdüğü halde uyuyan kimse, uyandıktan sonra, bir yaşlık bulsa; yatarak   uyuyan kimse hakkındaki, hükme tabi'dir. Muhiyt'te de böyledir. [58]

 

Bayılan Kimsenin Durumu :
 

Bayılmış olan bir kimse, ayıldığı zaman, uyluğunda veya el­bisesinde mezi bulsa, o kimsenin gusletmesi lazım gelmez. Sarhoş da böyledir. Bu haller, uyku gibi değildir- Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, uyandıktan sonra, ihtüâm olduğunu hatirlasa fakat bir yaşlık görmese, bir müddet bekledikten sonra mezi çık­sa, o kimseye gusül lazım gelmez.

Gece ihtilam olan ve fakat uyanınca yaşlık görmeyen bir kimseden, abdest alarak sabah namazım kıldıktan sonra, meni in­se, o kimseye gusül lazım olur. Zehİyre'de de böyledir. Ancak, bu kimse, kılmış olduğu sabah namazını iade eylemez, (tekrar kılmaz.)

Namaz kılarken uyuyup ihtilam olan bîr kimseden, meni, namazı tamamlanınca}^ kadar inmese de, namaz bittikten sonra in­se, bu kimse gusleder; fakat namazını iade etmez. Fethül - Kadîr'de de böyledir. [59]

 

2- îlâc (Girmek)
 

tki yoldan (fere ve dübür)  birine, zekerin haşefesi girdiği zaman, bu işi yapana (faile) de, yaptırana (mef'ûle) de gusül farz olur.

Bu durumda, inzal vaki' olması ile olmaması arasında bir fark yoktur. Bu, bizim, imamlarımızın takip ettiği yoldur. Muhıyt'te de böyledir. Sahih olan da budur. Fetâvâyl Kâdîhânda da böyledir.

Haşefesi kesik olan bir kimsenin, zekerinin geri kalan ye­rinden haşefe miktarı girdiği zaman, gusletmesi gerekir. Sirâcül -Vehhâc'da da böyledir  Hayvan, ölü ve cima' olunmayan küçük çocuğa yapılan mü-camaatta, inzâi vuku' bulmazsa, gusül gerekmez. Muhıyt'te de böy­ledir.

Kız veya dul olan bir kadına, fercinin haricinden cima yapüV sa da, meni kadının rahmine (döl yatağına) ulaşsa, o kadına gusül lazım olmaz. Çünkü bu durumda, ne haşefe girmiştir ve ne de inzâV vuku' bulmuştur.

Ancak, bu durumda kadın hamile kalmış olursa, gusletmesi ge­rekir. Çünkü hamilelik, inzalin vuku' bulmuş olduğunu gösterir. Fe-tâvâyi Kâdîhânda da böyledir.

Bir kadın, bu şekilde hamile kalmış olursa, gusletmesi ge­rektiği gibi, o mücamaatı yaptığı vakitten itibaren, kılmış olduğu namazları ıda iade eder. Mültekat'ta da böyledir.

Bir kadın : «Cinni, benimle mücamaattâ bulunuyor; ben de, kocamla yaptığım cima'nuı tadını buluyorum.» demiş olsa bile, o kadına, gusül gerekmez. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

On yaşındaki bir çocuk, balığa bir kadına cima etse, kadına gusletmek lazım olur; çocuğa ise, lazım olmaz.

Fakat, itiyaten ve alışması için,. o çocuğa da gusletmesi .emredilir. Nitekim, bu sebeblerle, o yaştaki çocuğa, namaz da emredilir.

Eğer, erkek, buluğa ermiş bulunur, kız da henüz bâliğa ol­mamış olursa, erkeğin gusletmesi lazım olur; kadının ise Sazım ol­maz.

Husyelerle cima yapılsa, faile de mef'ûle de gusûl gerekir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, zekerine bir bez sararak, (ferce)    girdirmiş olsa fakat bu durumda da inzal vaki olmasa; âlimlerin bazıları: «O kim­seye gusül gerekir» demişler; bazıları ise : «...Gerekmez» demiş­lerdir.

Esahh olan : Eğer, sarılan bez ince olur da, kişi fercin sıcaklı­ğım ve tadını hissederse, gusletmesi üzerine vacib olur. Fakat, bun­ları hissetmezse, gusletmesi gerekmez.

İhtiyata uygun olan, her iki halde de, o kimsenin gusletmesi-dir.

Hünsâ-i müşküle (erkeklik ve kadınlık aletlerinin her ikisi de bulunan veya her ikisi ide bulunmayan ve erkek mi, kadın mı ol­duğu bilinmeyen kişi), zekerini, bir kadının Önüne veya arkasına girdirse, kendisinin gusletmesi gerekmez.

Hünsâ'nm ferci hakkında da, durum aynıdır.

Eğer bir erkek, hünsâ-i müşkilin fercine zekerini ihlâl etse, o erkeğin gusletmesi gerekmez.

Tabiîdir ki, bu söylediklerimizin tamamı inzal vaki' olmadığı vakittedir. Yoksa, inzal vaki' olursa, bu inzal sebebi ile, o kimsenin gusletmesi gerekir. Sirâcü'l - Vehh&c'da da böyledir.

Hayız ve nifas halleri, gusHın sebeplerindendir.

Hayız ve nifas kam, fercin haricine çıktığı vakit, kadına gus­letmesinin vacib olduğudur. Zahirîyye'de de böyledir. [60]

 

Guslün Çeşitleri
 

Guslün, dokuz nev'i vardır. Bunlardan üçü, farz olan gusül; bi­ri, vacib olan gusül, dördü, sünnet olan gusül ve biri de, müstehab olan gusüldür. [61]

 

Farz olan gusüller ;
 

1- Cünüblükten dolayı gusletmek

2- Hayız'dan dolayı gusletmek,

3- Nifas'dan dolayı gusletmektir.

Vacib olan gusül ise, Ölünün   gasledilmesidir.   Serahsî'nin Muhıyt'înde de böyledir.

Cünüp   olan kâfir,   sonradan müslüman olursa,   onun da, gusletmesi de vacibtir. Zahirü'r-Rivâye de böyledir.

Yalnız, hayız kanı kesilmiş bulunan kâfire bir kadın, müslüman olsa, onun gusletmesi vacib olmaz.

Sabiyye, (kız) hayz hali ile buluğa ermişse, hayzı kesildikten sonra gusleder.

Erkek de, ihtilâm sebebile buluğa erince, esahh olan kavle göre, gusletmesi vacib olur. Zahidî'de de böyledir. İhtiyata uygun oian, bu durumların hepsinde de, guslün vacib oluşudur. [62]

 

Sünnet Olan Gusüller :
 

1- Cum'a günü yapılan gusül,

2- Bayram günü yapılan gusül,

3- Arefe günü yapılan gusül,

4- ihram zamanı yapılan gusül. [63]

 

Müstehab Olan Gusül :
 

Cünüp olmadığı halde, müslüman olan kâfirin, gusletmesi müstehabtır. Serahsî'nin Mulııyt'inde de böyledir.

Sahih olan kavle göre, cum'a günü, namaz için gusül yap­mak da müstehabtır. Hidâye'de de böyledir.

Hatta, bir kimse, sabahtan sonra gusletmiş olsa da, sonra ab-desti bozulmuş bulunsa; dolayisıyle, cum'a namazını abdest alarak kılmış olsa ve cumadan sonra gusletse; bu durumda, sünnet yeri­ne getirilmiş olmaz.

Şayet, cum'a günü bayram olsa ve kişi de aynı gün, cima etmiş bu'unsa; sonra da, hepsine birden bir gusül yapsa; bu kimse­nin guslü, hepsinin yerine geçer ve dolayısryîe, sünneti de yerine getirmiş olur. Zahidî'de de böyledir.

Kâfî'de zikredildiğine göre : Bir adam, sabahtan önce gus­letmiş olsa ve onunla cum'a namazı kılsa; Ebû Yûsuf a göre, gus­letmiş olmanın faziletine kavuşmuş olur. Ebû Hasen'e göre ise, bu fazilete erişmiş olmaz. Fethül - Kadirde de böyledir. [64]

 

Mendub Olan Gusüller :
 

Bazı âlimlerimize göre, aşağıdaki durumlarda gusletmek, men-dubtur :

1- Mekke'ye girmek için gusletmek.

2- Müzdelife'de, vakfe için gusletmek,

3- Medîne-i Münevvere'ye girmek için gusletmek,

4- Mecnunun cinnetten kurtulunca gusletmesi,

5- Buluğ yaşına eriştiği   zaman, çocuğun  gusletmesi. Teb-yîn'de de böyledir. [65]

 

Gusülle İlgili Bazı Meseleler:
 

Guslü Tehir Etmek :

Cünüp olan kimse, hemen yıkanmaz da, gusletmeyi namaz vaktine kadar .tehir ederse, günahkâr olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Şeyh Sirâcüd-dîn el-Hindî, şöyle nakletmektedir: îcma'ya göre, abdesti olmayanın üzerine, abdest almak; cenabet, hayızh ve nifash olanlar üzerine de, gusletmek; namazdan veya bunlar bulunmayınca, yapılması helâl olmayan bir şeyi yapmadan önce, vacib ol­maz.» Bahrü'r - Râik'te de böyledir.

1- Namaz kılmak,

2- Tilâvet secdesi yapmak,

3- Kur'ân-ı Kerîme el sürmek,

ve bunlara benzer şeylerdir. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Zahirü'r-Rivâye'de, şöyle    zikrolunmuştur : «Gusletmek için, bir sa' (yaklaşık olarak 4.240 kg.) su, abdest için de, bir müd (yaklaşık olarak 1.60 kg.) su, kifayet eder.»

Âlimlerimizden bazıları: Abdest alınmayıp, sadece gusüedil-diği zaman, bir sa' su, kâfidir. Fakat, gusulle abdest bir arada yapı­lacaksa, gusül için bir sa', abdest için de bir müd su kullanılır.» de­mişlerdir.

Âlimlerimizin çoğu ise : «Bir sâ' hem abdest, hem de gusül için kâfidir.» demişlerdir. Esahh olan da budur.

Fakat, tabiîdir ki, bu miktar, kifayet miktarının en aşağı dere­cesidir ve kat'î takdir değildir. Yani, bu miktardan azı kafi geliise, aşırı olmamak şartı ile suyu azaltır ve eğer bu miktar yetmez ise, israf etmeksizin suyu çoğaltır. Serahsî'nin Muhtyt'inde de böyledir.

Bir kimse, bir müd'den az su ile abdestini güzelce alabiliyorsa, bu da caizdir- Tahâvî'de de böyledir.

Abdest için, bir müd takdir edilmiş olması, kişinin, istincaya muhtaç olmadığı zamandadır. Eğer, istinca'ya muhtaç ise, bir ntl (yaklaşık 625 gr.) su ile istinca eder. Bir müd üe de abdest ahr.

Şayet, bir kimsenin ayağında mesti bulunur ve istinca'ya muh­taç olmaz ise, rıtl su, abdest almasına kâfî gelir.

Fakat, bunların hiç birisi, —insanların tabiatları farBı oldu­ğundan— mecburî olan hükümler değildir. Mebsût Şerhinde de böyledir.

Karı ve kocanın, guslederken, aynı kapta yıkanmalannida bir beis yoktur. Muhiytfte de böyledir.

Ayrıca, cünüp kişinin, abdestlenmeden önce, uyumasında ve ailesi ile cima' etmesinde de bir beis yoktur. Fakat, abdestlenİrse, daha güzel bir iş yapmış olur.

Cünüp bir kimse, gusletmeden bir şey yemek ve içmek is­terse, ellerini Ve ağzını yıkaması uygun olur. Sirâcü'l - Vehhâc'da da böyledir. [66]

 

3- SULAR VE HÜKÜMLERİ
 

1- Kendisi ile abdest caiz olan sular,

2- Kendisi ile abdest caiz olmayan sular, olmak üzere, iki bölüm vardır. [67]

 

Kendisi İle Abdest Caîz Olan Sular
 

Kendisi ile abdest almanın caiz olduğu sular   da üç nevidir :

1- Akar sular,

2- Durgun sular,

3- Kuyu suları. [68]

 

1- Akarsular:
 

Saman çöpünü götürecek kadar akıcı olan sulara, akar su denir. Kenz ve Hülâsa'da da böyledir.

Bu ölçü, anlaşılmasında güçlük olmayan bir haddir. Vikaye Şer-hi'nde de böyledir.

Esahh olan kavil ise : «Akar su, insanların, kendisini akıcı olarak kabul ettikleri sudur :Tebyîn'de ye NısaVda da böyledir.

Fetvaya göre, akar su ile : Pislikten dolayı, kokusu, rengi veya tadı değişmemiş olan sudur, Muzınarat'ta da böyledir. [69]

 

İçine Pislik Atılan Suyun Durumu :
 

Akıcı bir suyun içine, cîfe gibi, şarap gibi bir şey atıldığı zaman, onun rengini, kokusunu veya tadını değiştirmezse, su pislen­miş olmaz. Münyetü'l – Musallfde [70]  de böyledir.

Nehre düşen köpek leşinin üzerinden akan su, üzerinden akmayandan (yani, o leşe değip geçen su, değmeden geçen sudan) az ise, o nehrin, alt tarafından abdest alınır. Durum bunun aksi ise, abdest alınmaz. Âlimlerimizden Ebû Ca'fer : «Hocam bu görüş üze­re idi.» demiştir. Vikaye Şerahi'nde de, Muhıyt'te de böyledir. Hidâ-ye Sahibi, Tecnîs'de ide  bunu doğrulamıştır.  Bahrü'r - Râik'te de böyledir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) 'a göre, bu üç vasrfdan biri değiş­medikçe, akar su ile abdest almakta bir beis yoktur. Şerh-i Vikaye'-de de, Nisab'da da böyledir. Fetva da bunun üzerinedir. Muzmarat'-ta da böyledir.

Suyun altındaki cîfe, suyun saflığından değil de azlığından görünmekte ve cîfe, suyun aktığı arkm ortasında bulunmakta ise, bu durumda, suyun ekserisi, o cifeye dokunuyor sayılır.

Eğer, cîfe görünmüyor veya ancak arkın yansından azmi kap­lıyorsa, suyun ekserisi, o cîfeye dokunmuyor demektir. Muhıyt'te de-böyledir.

Bir damın üzerinde necaset bulunsa da, üzerine yağan yağ­mur, evin oluğundan aksa; bu durumda eğer, necaset oluğun yanın-ida ve suyun tamamı veya ekserisi veyahut da yansı, o necasete do­kunarak akıyorsa, işte o su pistir. Durum bunun aksi ise, akan su temizdir.

Eğer necaset, damın üzerinde, oluğun başında değil de, ay-t n âyn yerlerde, dağınık bir vaziyette bulunuyorsa; oradan akan su,

pis değildir. Bu su da, akar su hükmündedir. Sirâcü'l - Vehhâc'da da böyledir.

Bazı âlimlerimiz ise, fetvâlannda : «Bu su, yağmur devamlı ya­ğıyorsa, akar su hükmünde olur. Ve bu su, damdaki pisliklere değ-. dikten sonra, elbiseye sıçramış olsa, suyun üç vasıftan birisi değişememiş oldukça, elbise pis olmaz.» demişlerdir.

Yağmur, kendisinde pislik bulunan bir tavana isabet eder ve bu tavanda damlamakta olur ve bu damlalar da elbiseye dokunursa; sahih olan kavle göre, yağmur kesilmediği müddetçe, tavandan damlıyan bu su, temizdir. Muhıyt'te de böyledir.

Tebiye'de : «Müteğayyir değilse, yani, suyun bir vasfı değişme misse, temizdir.» denilmiştir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Fakat, yağmur kesilmiş olduğu halde, tavandan su damlarsa, iş­te bu su necistir, pistir. Muhıytte de böyledir. Nevâztl'de de: «Mü-teahhirin de böyle demişlerdir. Sahih olan da budur.» denilmiştir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir nehrin veya bir kaynağın suyu üzerinde bulunan bir pisliği taşıyıp götürüyor olsa ve fakat bu suyun rengi, kokusu veya tadı değişmemiş bulunsa; bir kimsenin, o pisliğin yanından avuçlayıp alması caizdir ve bu su temizdir.

Bir nehrin suyu, üst tarafından kesilmiş olsa ida, o nehir hakkındaki akıcılık hükmü, değişmez. Fetâvâyî Kâdîhan'da da böy­ledir.

Misafirin yanında, geniş bir oluk Cboru) ve ihtiyacına yete­cek kadar da, su dolu bir kabı ]?ülunduğu halde, kalbi suyun yet-miyeceğıne kanaat getirirse; Şeyh Ebû'l-Hasen'den rivayet edildi­ğine göre, bu durumda o misafir, (yolcu) arkadaşlarından birine, kabındaki suyu, oluğun bir tarafından döküp akıtmasını söyler ve bu su ile abdest alır. Oluğun diğer tarafına da temiz bir kap koyarak akan suyu o kabta toplar. Toplanan bu su, hem temizdir ye hem de temizleyicidir. Sahih olan da budur. Zehiyre"de de böyledir. [71]

 

Hava- Sağır = Küçük Havuzun Durumu :
 

Küçük havuzdan (az bir su birikintisinden) bir kaç kişinin abdest alması, şu şekilde mümkün olabilir:

Bir kimse, bu su birikintisinin yanma bir ark (su yolu kazar) ve suyu oraya akıtarak abdestini alır. Böylece, başka bir yere akmış olan bu su, orada da toplanmış olur ve bir başka adam da,, suyun yeniden toplanmış bulunduğu yerin yanına, başka bir su yolu ka­zıp, o suyu akıtarak abdestini alır. Bir başka şahıs da, aynı usulle, suyu bir başka yere akıtarak abdestini alır.

Kazılan yerlerin arası, yakın olmuş olsa bile, bu kişilerin, hepsi­nin de, almış olduklan abdestleri caiz olur.

Hatta, çukur iki tane olur ve su birinden çıkarda diğerine akar­sa, bu durumda bile, bu iki çukur arasında abdest alınır. Muhıyt'tde böyledir.

Bir çok kimsenin, bir akar suyun (nehrin arkm) kenarına, dizilerek, oturup abdest almaları halinde, abdestleri caiz olur- Sahih olan da budur. Münyetü'l - Musallî'de de böyledir.

Su, bir küçük havuzun bir tarafından girip, diğer tarafından çıkıyorsa, o havuzun, her tarafından abdest almak caizdir. Bu du­rumda olan bir havuzda, 4x4 veya daha fazla olma gibi şartlar aranmaz. Fetva da bunun üzerinedir. Şerh-i Vİkâye'de, Zâhidî'de ve Mırâcü'd - Dirâye'de de böyledir.

Suyu pislenmiş olan bir küçük havuza, bir taraftan temiz su girer ve havuzun pis suyu diğer taraftan çıkarsa, bu durum hak­kında Fâkih Ebû Ca'fer: «Bu gibi havuzların temizliğine hükmedi­lir.» demiştir. Bu, Sadrü'ş-Şehîd'in de görüşüdür. Mulııyt ve Nevâ-zU'de de böyledir. Bizde onu aldık TatarhânSyye'de de böyledir.

Bir küçük havuza, su girer fakat çıkmaz ise, insanların o havuzdan avuçları ile alıp dışarı dökmeleri halinde, o havuzun suyu temizdir. Zahiriyye'de de böyledir.

Avuçlarla su alınırken, havuzun suyunun, sakin durmaması esastır. Zâhidî'de de böyledir.

Hamamın havuzunun suyu, içine pislik düştüğü bilinme­dikçe   temizdir.

Bir adam, üzerinde pislik bulunan elini, hamamın havuzuna sokarsa, bu durumda eğer, su sakinse ve kurnadan bu havuza su dökülüyorsa veya insanlar da avuçları veyahut da tasları ile su al­mıyorlarsa, o havuzun suyu pislenmiştir.

Fakat, eğer insanlar, o havuzdan taslan ile su alıyorlarsa; mus­luktan su akmıyor bile olsa veya bu durumun aksi vaki' olsa yani mus'uktan su aksa da, insanlar tas veya avuçları ile havuzdan su almıyor olsalar, çoğunluğun görüşü, o havuzun pislenmiş olduğudur.

Şayet, insanlar; o havuzdan su alıyor ve musluktan da  ha­vuza  su akıyorsa; yine, çoğunluğun görüşüne göre, havuzun suyu pisienmemiştir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir- Fetva da, bunun üzerinedir. Muhıytte de böyledir. [72]

 

Akar Suyun Vasıflarından Birinin Bozulması :
 

Akar suyun vasıflarından birisi bozulup, değiştikten sonra,bu değişiklik temiz bir su vasıtası He giderilmedikçe değişmiş olan o suyun temizliğine  değil, pisliğne  hükmedilir. Mufaıyt'te de böyledir. [73]

 

2- Durgun Sular :
 

Kendisi ile abdest almanın caiz olduğu suların ikincisi'de, dur­gun sulardır.

Durgun su, çok olduğu zaman, akar su mesabesindedir. Bu durumdaki bir suya, pislik girer ve fakat bundan dolayı, o suyun; rengi, tadı ve kokusu değişmiş olmazsa, bu suypis olmuş sayılmaz. Ulemâ, bu hususta ittifak etmişlerdir. Meşâyihin hepsi de, bunu ka­bul etmiştir. Muhıyt'te de böyledir.

Durgun bir su içinde, necasetin göründüğü yerin pislenmiş olduğunda   ittifak vardır. Bu durumda, necaset isabet eden yer bir küçük havuz genişliğinde bırakılır ve sonra, necaset görün­meyen yerden abdest alınır. Irak Meşâyihi bu  görüştedir. Buhârâ Meşâyihi ise : «Necasetin vuku bulduğu 3rerden de abdest alınır.» demişlerdir. Hulâsa'da da böyledir. Esahh olan da  budur. SSrâcü'l -Vehhâc'da da böyledir'[74]

 

Küçük Havuzun Ölçüsü :
 

Küçük havuzun ölçüsü 4x4 = 16 arşın murabba (kare) dir. (Bu da, bu günkü ölçülerle, yaklaşık olarak 6,5 metre karedir.) Kifâye'de de böyledir.

İmâm Ebû Yûsuf CR.A.)'a göre, büyük çukur, akar su gib'dir. Vasıflarında bir değişiklik olmadıkça pislenmez. Fethü'l - Kâdîr'de de böyledir.

Çokla, azm arasını ayırıcı (fark); Bir su, kullanıldığı taraf­tan necaseti diğer bir tarafa ulaştırıyorsa, bu su, az sudur; aksi hal vâki ise, o suya da çök su denilir.

Ebû Süleyman el - Cûzcânî : «Eğer bu suyun sathı 10 x 10 = 100 arşın (kare) olursa, işte bu su necaseti, bir taraftan diğer .tarafa uîaştıncı sayılmaz.» demiştir. Meşâyih'in Umumîsi de bunu almış­lardır.Muhıyt'te de böyledir.

Avuçlandığı zaman, dibi açılmayan suya, derin su denilir. Sahih olan da budur. Hidâye'de de böyledir.

Zira' (arşın) da, mu'teber olan ise, bez ölçenlerin kullandığı arşındır. (Ki buna zira'ı kırbası denir. Ve yaklaşık olarak 88,2 san­timdir) Zâhireyye'de de böyledir. Fetva da bunun üzerinedir- Hi-dâye'de de böyledir.

Bu arşına, Zîrâ'ı âmme de denir ki, 6 kabza (=24 parmak = yaklaşık 88,2 santimetre) miktarına bir ölçüdür Tebyîn'de ide böy­ledir.

Eğer, havuz yuvarlaksa, 48 arşın kareye i'tibar olunur. Hu-İâsa'da da böyledir. İhtiyata uygun olan da budur. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Necaseti (pis olduğu) bilinmediği müddetçe, kokmakta olan havz-i kebîr'de, (büyük havuz'da) abdest almak caizdir. Fetâvâyi Kâdîhânda da böyledir.

Yazın, içinde su olmayan ve bu durumda iken insanların ve hayvanların kirlettikleri bir büyük havuza; kışın, su dolsa ve bu suyun üzeri de buz tuıtsa; eğer o su, pis bir yerden gelip dolmuş ise yani, pislik suyun havuza girdiği yerde bulunur ve su, bu pisliğe temas ederek girerse   bu havuzdaki su da, buz da  miktarca çok olsa bile  pistir.

Şayet su,.bu havuzun, temiz bir yerinden akarak yine temiz bir yerine birikir ve bu temiz suyun alam, 100 arşın kare (yaklaşık 8$ metre kare) olana kadar, bu şekilde temiz olarak ve temiz yere ak­maya devam ederse, bu durum da, bu havuzdaki su da, buz da te­mizdir. Fethü'l-Kadîr'de de böyledir.

Bir kimse, kamışlıkta veya ekinleri bir birlerine bitişik sulu

(bataklık) bir yerde, abdest alsa; eğer, suyun alanı, 100 arşın kare veya daha fazla— ise, o kimsenin abdesti caizdir. Kamışların birbirine değmesi, aralarından suyun akmasına ve diğer taraftaki suya ulaşmasına, mani' değildir.

Bir kimsenin, suyunun yüzü, tamamen yosun tutmuş bir ha­vuzda abdest alması; eğer bu yosunlar, suyun sallanması ile salla­nıyorsa, caizdir. Hulâsa'da da böyledir.

Bir kimse, suyu buz tutmuş bir havuzda, abdest almış olsa; eğer suyu sallayınca, inceliğinden dolayı üzerindeki buz kınlıyorsa, o kimsenin abdesti, caiz olur.

Fakat, şayet buz, suyun üzerinde parça parça bir halde bulunu­yor ve ağır olmalarından dolayı, suyu sallamakla da sallanmıyorlar­sa, o havuzda abdest almak caiz değildir.

Fakat, buzun miktarı az olur ve suyu sallamakla buzlar da sal­lanırsa, bu durumda da, bu havuzdan abdest almak caiz olur. Mü-hiyt'te de böyledir.

Bir kimse, bir büyük havuz (havz-ı kebîr) donmuşsa, üze­rindeki buzdan bir delik açarak, abdestini alır. Fakat, bu durumda su, buza bitişikse, abdesti caiz olmaz; bitişik değilse, caiz olur Fet-hü'l - Kadîr'de de böyledir.

Şayet su, açılan delikten yukarı çıkar ve buzun üzerine yayılın sa, bu durumda su; avuçlandığı zaman, alttaki buz açümıyorsa, bu­rada alman abdest caiz olur. Aksi takdirde caiz olmaz.

Su, açılan deliğin içinde, bir tasda durduğu gibi durmakta ise, bu durumda o delikten abdest almak caiz olmaz. Ancak, delik 100 arşın kare genişliğinde olursa, oradan abdest almak caiz olur. Fe­tâvâyi Kâdhân'da da böyledir.[75]

 

Ark Ve Su Oluğu
 

Su oluğu ve ark da havuz gibidir.

Bir oluğun veya arkın suyu donduğu vakit, eğer su, buzdan ayrı ise, her ne kadar az da olsa, o su ile abdest almak caiz olur.

Fakat, buz ve su, birbirinden ayrı değilde bitişikse, abdest almak caiz olmaz. Muhtar olan da budur. Hulâsa'da ,da böyledir.

Bir havuzun görünen yüzü 100 arşın kareden az ve fakat alt kısmı 100 arşın kareden fazla bulunur ve havuzun üst kısmında da necaset olursa, o havuzun, üst kısmının pis olduğuna hükmolu-nur.

Fakat, sonra, bu havuzun suyu, azala azala, alanı 100 arşın kare olan kesime kadar düşse; esahh olan, burada, abdest almanın ve gusletmenin caiz olduğudur. Muhıyt'te de böyledir.

Havuz, 100 arşın kareden az, fakat derin o^a ve içine de ne­caset düşse; sonra su, yayılsa da alanı, 100 arşın kareye varsa, bu durumda bile, o havuz necistir.

Fakat, havuz 100 arşın kare iken, içerisine necaset düşmüş ve sonra, suyunun noksanlaşmasi ile sathı, 100 arşın kareden azal­mış olsa, bu durumda havuz temizdir. Hulâsada da böyledir.

Bir havuza «pistir» hükmü verildikten sonra, suyu yere çe­kilip, havuzun altı kurumuş olsa, o havuzun temizliğine hüküm ve­rilir.

Mezkur havuza, ikinci defa su dolmuş olsa, esahh olan kavle göre, pis'iği geri dönmez; yani, artık havuzdaki su ve havuz temiz­dir. Sirâcül-Vehhâc'da da böyledir.   Bu kavlin, aksi görüşte olan­larda vardır. [76]

 

3- Kuyu Suları :
 

Kendisi ile teharetin caiz olduğu suların üçüncüsü de, kuyu su-ları'dır. Şimdi kuyularla ilgili hükümlere geçelim.

1- Kendisine, temizlenmesi vacib olacak miktarda bir neca­set düşmüş olan kuyunun içindeki su, temizlenirse; kuyunun da te­mizlenmiş olacağında, selefin ittifakı vardır. Hidâyetle de böyledir. [77]

 

Kuyuya Koyun ve Deve Kığısı Düşmesi :
 

Bîr kuyuya, koyun veya deve kığısı düştüğü zaman, bunla-? rın miktarı çok olmadıkça, kuyuyu ifsâd etmez. C kirlendirmez) Fetâvâyi Kâdîhan da da böyledir.

İmâmı Azam Ebû Hanife Hazretleri, bu hususta : «Bunlar, kuyuya bakan kimseye, çok görünüyorsa, çok; az görünüyorsa, az­dır.» buyurmuştur. İtimat, bunun üzerinedir. Tebyîn'de de böyledir.

Bir de, her çekilen kovada, kığı bulunursa, bu çoktur. Aksi halde, azdır. Yani, her kovada bir veya daha fazla kığı çıkıyorsa, bu çok; "arada sırada bir çıkıyorsa, bu da az demektir.   Sahih olan da budur. İmânı Serahsî'nin, Mebsût Şerhi'nde de böyledir- Nihâye'de de böyledir.

Câmi'i - Sağîr'de : Kiğı'nın, bütün olması ile dağınık olma­sı arasında fark yoktur. Sahih olan budur. Yaş ile kurusu arasında da, fark yoktur.» denilmiştir. Hulâsa'da da böyledir.

At, katır, eşek ve sığır tersi ile deve, koyun ve keçi kığdan arasında bir fark yoktur. Hidâye'de de böyledir.

Şehir kuyuları ile yaban kuyuları arasında da bir fark yok­tur. Tebyîn'de de böyledir. Sahih olan dsFbudur. Çünkü, hepsinde de zaruret vardır.

Hamamlar ve kervansaraylar da böyledir. Muluyt'te de böyle­dir. [78]

 

Kuyuya Bir Canlı Düşerse :
 

Bir kuyuya; koyun, köpek veya insan, düşer ve ölürse veya hayvan kuyuda şişer veya parçalanıp dağüırsa; hayvan büyük olsun, küçük olsun, kuyunun suyu tamamen boşaltılır. Hidâye'de de boyledir.

Hayvanın, tüylerinin dökülmesi de parçalanıp dağılması gibidir. Yani, bu durumda da, kuyunun suyu tamamen boşaltılır- Sirâcul -Vehhâc'da da böyledir.

Bir kuyuya, koyun veya benzeri bir hayvan düştükten sonra canlı olarak çıkarılsa; sahih olan kavle göre, düşen hayvan bizzat pis değilse, vücudunda da pislik yoksa ve ağzı da suya değmemişse, o kuyu pislenmemiştri

Şayet, hayvanın ağzı suya girmişse, o hayvanın artığına iti­bar olunur : Hayvan, eğer artığı temiz olan hayvanlardan ise, o ku­yunun suyu temizdir. Ve eğer, o hayvan, artığı pis olan hayvanlar­dan ise, kuyunun suyu .pislenmiş olur.

Bu durumda, eğer, hayvan, artığı şüpheli olan hayvanlardan ise, kuyunun suyu yine tamamen boşaltılır.

Hayvan, artığı mekruh olan hayvanlardan ise, bu kuyunun suyu da mekruh olmuş olur. Bu durumda müstehâb olan, kuyunun suyunu tamamen boşaltmaktır.

Şayet, kuyuya düşen hayvan,   domuz gibi bizatihi pis bir hayvan ise, ağzı suya girmemiş olsa bile su, tamamen pislenmiştir. Sahih olan kavle göre, köpek biaynihî pis değildir; ağzı suya girmedikçe, su ifsâd olmaz. Tebyîn'de de böyledir.

Eti yenmeyen vahşî hayvanlar ve kuşlarda böyledir. Kuyu­dan sağ olarak çıkarılırlar ve ağızları da suya değmemiş o'ursa, ku­yudaki suyu pislendirmezler. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Kafirin ölüsü, yıkanmış   olsa da, olmasa da pistir. Zahiriy-ye'de de böyledir.

Ölü bir müslüman, eğer, yıkanmadan önce bir kuyuya düş­müş olursa, suyu ifsâd eder; fakat, yıkandıktan sonra düşmüş olur­sa, suyu ifsâd etmez. Tatarhâniyye'de detoyledir.

Düşük bebek, ses çıkarttıktan sonra ölmüşse; hükmü, bü­yüklerle ilgili hüküm gibidir. Bu bebek de, yıkandıktan sonra kuyu­ya düşmüşse, suyu ifsâd etmez.

Fak t, eğer ses çıkarmamışsa, yıkanmış olsa bile, kuyunun su­yunu âd eder.

Kuyuya bir şehid düşmüş olursa; su, ne kadar az olursa ol­sun, ifsâd olmaz.

Fakat, şayet, kuyuya şehidden kan akarsa, o zaman, suyu ifsâd eder. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. [79]

 

Kaynayan Kuyunun Suyunu Boşaltmak:
 

Bir kuyunun tamamını  boşaltmak   vâcib olur da suyun, fazlaca kaynıyor olmasından dolayı, bu mümkün olmazsa; o kuyudan, 200 kova su çıkarılır. Tebyîn'de de böyledir. En kolay olan da budur. İhtiyâr'da da böyledir.

Bu durumda, en sahih olan ise : Kuyuda ne kadar su olduğu hususunda, iki kişinin görüşünü alarak, o kadar suyu çıkarmaktır. Fıkıhta, en uygun olan da budur. Kâfî'de, Şerh-i Mebsûd'da ve Teb­yîn'de de böyledir. [80]

 

Tavuk, Kedi, Güvercin ve Benzerlerinin Kuyuya Düşmesi :
 

Tavuk, kedi, güvercin ve benzeri hayvanlar kuyuya düşüp Öl­müş olsalar, bunlar şişip dağılmamişlarsa, kuyudan 40 veya 50 kova su çıkarılır. Serahsfnin Muhiyt'inde de böyledir. En zahir olan da budur. Hidâye'de ide böyledir-

Fare ve serçe, kuyuya düşüp öldüğü zaman, şişip dağılma­dan Önce çıkarılırsa; kuyudan 20 ilâ 30 kova (20 kovadan 30 kovaya kadar) su çıkarılır. Muhıyt'te de böyledir.

Fakat, fareyi çıkarmadan önce, çıkarılmış olan suya itibar edil­mez. Tebyîn'de de böyledir.

Farenin, kuyuda ölmesi ile, dışarıda öldükten sonra kuyuya düşmüş.olması arasında,bir fark yoktur. Bu hüküm, diğer hayvanlar için de böyledir. Bahrü'r - Râık'te de böyledir.

Farenin kuyruğu, kopartılarak kuyuya atılmış olsa, kuyu­daki suyun tamamı boşaltılır.

-Kuyuya «Yunda Kuşu» denilen kuşun düşmesi, farenin düş­mesi menzilesindedir.

Yaban güvercininin düşmesi.ise, kedinin düşmesi gibidir. Bu durumda, kuyudan 40 ilâ 50 kova su boşaltılır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Büyüklük itibariyle,   fare ile tavuk arasında   olanlar, fare menzilindedirler.

Tavuk ile koyun arasında olanlar ise, tavuk menzilindedirler. Zahirü'r - Rivâye'de böyledir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Görüldüğü gibi, daima küçüğün hükmü büyüğün hükmü gibidir. Cevheretü'n - Neyyire'de de böyledir.

Kuyu temizlenmiş olunca; bu işte kullanılan kova, urgan. makara ile kuyunun etrafı ve suyu çeken kimsenin elleri de temiz­lenmiş olur. Serahsi'nin Muhryt'mde de böyledir.

Bir kuyuya, pis bir odun veya pis bir bez. parçası düşmüş ve kuyuda kaybolmuş bulmuşa; kuyuya tâbi' olarak, odun da, bez parçası da, temiz olmuş olur. Zâhiriyye'de ide böyledir.

Kendisinden, yirmi kova su çekilmesi vaeib olan bir kuyu­dan, ilk olarak çıkarılan bir kova su, temiz bir kuyuya dökülmüş olsa, bu ikinci kuyudan, 20 kova su boşaltılır.

Bu durumda aslolan, ikinci kuyu, birinci kuyu sebebi ile temiz­lenir.

Şayet, bu kuyuya, ikinci kova da dökülmüş olsa, bu kuyudan, 13 kova su boşaltılır. Eğer, onuncu kova dökülürse Ebu Hafs'ın ri­vayetine göre, bu kuyudan, 11 kova su boşaltılır. Esahh olan da bu-'dur. Bedâü'de de böyledir.

Bir kuyuda bulunan fare çıkarılıp, ikinci bir kuyuya bırakıl­sa ve bununla birlikte, ikinci kuyuya, birinci kuyudan 20 kovada su  dökülmüş olsa; ikinci kuyunun temizlenmesi için, fareyi çıkarttık­tan sonra,. 20 kova da su boşaltmak gerekir.

Yirmişer kova su çıkarılması icabeden iki kuyudan, birinin 20 kova suyu diğerine dökülmüş olsa, ikinci kuyudan da yirmi ko­va su boşaltılır. Daha fazla değil...

İki kuyudan birinden 20, ikincisinden 40 kova su boşaltmak lâzım geldiğinde, bu kuyulardan birinin suyu, diğerine dökülmüş olsa; kendisine su dökülen kuyudan, 40 kova su boşaltmak lâzım gelir.

Bu durumda da aslolan, kendisinden boşaltılması gereken ve kendisine boşaltılandan boşaltılması gerekene bakmaktır. İkisininde hükümde bir olması halinde, durum eşittir. Birisinden, diğerine nisbetîe çok çekilmesine hükmedilmişse, bu durumda da az olan, çok olanın hükmüne dahildir.

Buna göre, üç kuyunun, her birinden yirmişer kova su çekmek icab etse de, ilk ikisinin yirmişer kova suyu üçüncü kuyuya dökül­müş olsa, bu üçüncü kuyudan, 40 kova su çekmek icab eder. Bedâî' de de böyledir.

İki kuyunun birinden 20, diğerinden 10 kova su, üçüncü bir kuyuya dökülmüş olsa, bu kuyudan 30 kova su boşaltılır- Serahsî'-nin Muhıyt'ınde de böyledir.

Birinden 20, ikincisinden 40 kova su çekilmesi gereken iki kuyudan çekilen suyun tamamı, temiz olan üçüncü bir kuyuya dö­külmüş olsa, o kuyudan 40 kova su boşaltılır.

Eğer, 40 kova su çekilmesi gereken kuyudan, 20 kova çekil­mesi gereken kuyuya, 1 kova su dökülmüş olsa, o kuyudan da 40 ko­va su boşaltmak gerekir. Bedâi'de de böyledir.

Nevâdir'de, içinde bir farenin Ölmüş bulunduğu bir miktar su, bir kuyuya akıtılsa, İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, kuyuya akıtılan sudan fazlası ile birlikte, 20 kova da su çıkarılır. Esahh olan da budur. Serahsî'nin Muhıyt'ınde de böyledir.

Fetvalarda : «İçinde fare ölmüş olan suyun bir damlası bile bir kuyuya dökülmüş1 olsa, o kuyudan 20 kova su boşaltılır.» denilmiş­tir. Sirâcü'I - Vehhâc'da da böyledir.

Eğer fare, o su içinde dağılmış bulunursa; bu suyun, bir damlasının dökülmesinden dolayı, kuyunun tamamı boşaltılır. Ha-zânâtu Müftîn'de de böyledir.

Pis olan bir kuyunun yanında bulunan su kuyusu; tadı, ren­gi ve kokusu değişmedikçe, temiz sayılır. Zahiriyye'de de böyledir. Aralarındaki mesafe, iki arşınla takdir ve tahdid edilemez.

Fakat, bu iki kuyunun arasında, on arşmhk bir mesafe bile bu­lunsa; eğer su kuyusunda, hela çukurunun eseri bulunursa, o kuyu­nun suyu pistir.

Ama, eğer bu iki kuyu arasında tek bir arşınhk mesafe olduğu halde, su kuyusunda pislik eseri bulunmazsa; o, su kuyusu da, kuyu­da bulunan, su da, temizdir- Muhıyt'te de böyledir. Sahih olanında bu kavil olduğu, Serahsî'nin Muhıyt'inde —ayrıca— kaydedilmiş­tir.

Bir kuyuda, ne zaman düştüğü belli olmayan fare veya ben­zeri bir hayvan bulunmuş olsa, eğer o hayvan şişmemişse; o kuyu­nun suyundan alınmış olan abdestle kılman, bir gün ve bir gecenin namazı iade edilir.

Ayrıca, o suyun dokunmuş olduğu her şey, yıkanıp temizlenir.

Fakat, eğer o hayvan, şişmiş ve dağılmış ise, üç gün ve üç gecelik namaz iade edilir. (Yeniden kılınır) Bu kavil, İmâmı A'-zam (R.A.) 'm kavlidir. Diğer iki imamımıza göre ise, ne zaman düş­tüğü bilinene kadar, namazların iade edilmesi gerekmez. Hidâye'de de böyledir.

Şayet, bu hayvanın düştüğü vakit bilinirse, abdest ve nama­zın, o vakitten itibaren iade edileceğinde, icma vardır.

O su ile yoğrulmuş hamurun ekmeği,   eğer ölen fare da­ğılmış ise, üç günlük ekmeği; dağılmamışsa, bir günlük ekmeği   yenmez. Bu görüşü İmâmı A'zam (R.A.) kabul etmiştir. Muhıyt'te de böyledir. [81]

 

Kuyudan çıkarılması müstehab olan suların miktarı:
 

Bir kuyuya, fare düşmüş olursa, 20 kova su çıkarmak müs-tehabtır.

Kedi ve başı boş tavuk düşmüş olursa, 40 kova su çıkarmak müstehab olur. Çünkü, bu hayvanların artıkları mekruhtur. Ve, ku­yuya düşen bu hayvanların, ağızlarının suya değmiş olması, galib olan ihtimaldir.

Fakat suyun, bu hayvanların ağzına dokunmamış olduğuna gerçekten kanaat etmiş olsak; o kuyunun suyundan, hiç bir miktar­da su çıkarmak lazım gelmez.

Kuyuya düşen tavuk, başıboş bir tavuk değilse, yine kuyu­dan hiç su çıkarılmaz. Bu söylediklerimizin hepsi, Zâhirü'r - Rivâ-ye'dir.

Kuyudan su boşaltmanın müstehab olduğu her yerde, çeki­len su, 20 kovadan az olmamalıdır. Bu hususa, İbrahim'in rivayet ettiğine göre, İmâm Muhammed (R.A.), Nevâdir'de işaret etmiştir. Muhıyfte de böyledir.

Suyu mekruh olan bir kuyudan, 10 kova su çekmek müste-habtır. Hulâsa, Nihâye ve Fethüİ - Kadîmde de böyledir. Bu husu-^ su, çeşitli fetvalardan Bedâi'de böyle nakletmiştir.

Kuyuya, bîr koyun düşse de sağ olarak çıkarılmış  olsa, kal­bin sakinleşmesi için, o kuyudan 20 kova su çıkartılır. Bu iş, tenûz-lik için yapılmış değildir. Hatta, hiç su çıkarılmamış olsa bile, o ku­yunun suyundan abdest almak caizdir.  Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. [82]

 

Kendisi İle Abdest Almanın Caiz Olmadığı Sular
 

Karpuz, hıyar, acur ve gül suyu ile sirke gibi akıcı olan şeylerin içilenleri ile de, içilmeyenleri ile de, abdest almak caiz ol­maz. Fetâvâyi Kâdîhân'ıda da böyledir.

Tuz suyu ile abdest alınmaz. Hulâsa da da böyledir-

İncelikleri gidip katılaştıklan zaman sabun ve çöğen suları ile abdest alınmaz. Ancak, incelikleri bakî kalır ve letafetleri bulu­nursa, bunlarla abdest almak caizdir.

Üzüm çubuğundan akan su ile de abdest alınmaz. Muhıyt ve Kâdîhân'da da böyledir. Evceh olan da buldur. Bahrü'r - Râık ve Nehru 1 - Fâik'ta da böyledir. Ehvat olan da budur. Münyetü'l - Mu-sallı Şerhi'nde de böyledir.

Sonbaharda, içine ağaçların yaprakları dökülerek vasıfla­rından her üçü de bozulmuş olan sudan abdest almak, bütün âlim­lerimize göre caizdir. Sirâcü'l - Vehhâc'da da böyledir.

Eğer, ince olur ve suyu galib bulunursa; za'feran, gül ve bo­ya suları ile abdest almak caizdir.

Fakat, eğer kırmızılığı galib olur ve kendi özelliklerini koruyu­cu bulunurlarsa, bunlarla abdest almak caiz olmaz. Fetâvâyi Kâdî­hân'da da böyledir.

Bir suyun içine boya veya mazı atıldığı zaman, eğer onunla yazı yazılınca, kağıt üzerine nakış yaparsa (iz bırakırsa), o su ile ahdest almak caiz olmaz. Aksi halde, caiz olur. Bahrii'r - Râık, bu hususu Tecmîs'dan nakletmiştir.

Çamur, toprak, kireç alçı sebebi ile veya uzun süre bekle­mekten dolayı bozulmuş olan, mutlak su ile, abdest almak caiz olur. Bedâi'de de böyledir.

Suyu ga^ib olup, ince olduğu zaman, her ne kadar toprak karışmış olsa da, sel suyu ile abdest almak caizdir. Sel suyunun, acı veya tatlı olması arasında da bir fark yoktur.

Fakat, eğer çamur gibi katı bir kıvama uiaşrmşsa, sel suyu ile abdest almak caiz olmaz.

Islanması için içine nohut, fasulye bırakılmış olan su, ta­dını ve rengini değiştirmiş olsa bile, inceliği kaybolmadıkça  onunla abdest almak caiz olur.

Fakat, şayet o suyun içinde, nohut veya fasulye pişmiş olur ve bunların kokusu suya sinmiş bulunursa, o su ile abdest almak caiz olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Temizliği fazlalaşsın diye, içinde sabun ve çöğen kaynatılan su ile abdest alınmış olunursa; bu abdestin caiz olduğunda ittifak vardır.

Ancak, bu şekilde 'kaynatmakla su katılaşmış olursa, abdest caiz olmaz. Serahsî'nin Muhiyt'inde de böyledir.

Su içine ekmek ıslatılmış olursa, suyun inceliğinin bakı kal­ması halinde, onunla abdest almak caiz olur.

Fakat su, bu sebeple kalmlaşıp katılaşmış olursa, abdest caiz olmaz. Fetâvâyi Kâdîhajn'da da böyledir.

Mutlak suya, temiz ve akıcı olan şeylerden sirke, süt, üzüm suyu (hoşaf) ve benzeri gibiler karıştığı zaman, bu yeni karışma «su» ismi verilemiyorsa, onunla abdest almak caiz olmaz.

Bu durumlarda, yeni karışımın rengine de bakılır : Eğer, karı­şan şeyin rengi, suyun rengine muhalifse, —süt, boya za'feran ve benzeri şeyler gibi— bu durumda, rengin çokluğuna itibar edilir.

Fakat, eğer karışan şeyin rengi değişik olmaz da tadında bir değişiklik bulunursa, — bej'az olan üzümün suyu ve sirkesi gibi — bu durumda da, yeni karışımın tadına itibar edilir.

Şayet, suya karışan şeylerin, bu iki özelliklerinde de, suya göre bir değişiklik olmazsa, bu durumda da cüzlerine itibar edilir.

Cüzlerinin eşit olması hali ise, ZahirüV-Rivâye'de zikrolun-mamışür. Ancak, «Bu durumda yeni karışımın hükmü, mağlub oîan suyun hükmü gibidir.» demişlerdir. Bedâi'de de böyledir.

Ebû Hanife (R.A.) : «Hurma suyu ile abdest alınır. Hurma suyu ile abdest aldıktan sonra, ayrıca, temiz bir toprakla teyem­müm etmeye lüzum yoktur.» demiştir. CâmSu's-Sağîr'de, Şerh-i Ta-hâvî'de ve ekseri metinlerde de böyledir.

Kitâbüs - Salât'ta da : «Hurma suyu ile abdest alınır. Fakat, bununla birlikte, teyemmüm de edilmiş olursa, bu bana daha sevim­li gelir.» şeklinde de bir kavli vardır.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.:

 «—Abdest almak için, başka bir su bulunmasa bile hurma suyu ile abdest alınmaz. Bu durumda temiz bir toprakla teyemmüm edilir.» demiştir.

İmâm Muhammed (R.A) ise : «İhtiyaten, bu ikisinn arası cem'edilir; yanî, bu durumda, bir kimse hem hurma suyu ile abdest alır ve aynı zamanda, hem de temiz bir toprakla teyemmüm eder. Bu ikisi arasında bir sıra yoktur; hangisi evvel veya sonra yapılmış olursa olsun caizdir.» demiştir. Şerh-i Tahâvî'de de böyledir.

Esed bin Necm, Nuh bin Ebî Meryem ve Hasen, Ebû Hanî-fe Hazretlerinden, gerçekten Ebû  Yûsuf (R.AJ'un kavline benzer bir kavil de zikretmişler ve bu kavle sonradan döndüğünü bildir­mişlerdir. Sahih olan da  Ebû Hanîfe   (R.AJ 'nin  bu son kavil ve aynı şekildeki— Bbû Yûsuf (R.A.)'un kavlidir. Şerh-i Câmiü's-Sahîh'de de böyledir Fetva, da Ebû Yûsuf (R.A.) 'un kavli üzerine­dir. Kenz'in şerhi olan Aynî'de de böyledir-

Yukarıda söylediğimiz hususların tamamı, hurma suyunun tatlı olduğu veya ekşimiş bulunduğu durumlardadır.

Fa3;al, hurma suyu kaynatılıp, kıvamının koyulaştığı ve kö-piirdüğü zaman, onunla abdest almak —ittifakla— caiz değildir. Çünkü, böyle yapıldığı zaman, o içki olmuş olur. Yanî, yukarıdaki hükümler çiğ olduğu zamanla ilgilidir Şerh-i Tahâvî'de de böyledir. Fakat, eğer hurma suyu. az bir miktar pişerse, bu durumda ister tatlı, ister acı ve isterse âz müskir olsun— onunla abdest almak caiz olur. Esahh oları da budur. Mîifid ve Mezîd'den naklen Hidâye Şerhi Aynî'de .de böyledir,

Mtifîd ve Mezîd'd-j «Biı suyui'i içine hurmalar alılır ve su mtlanir;  iakat bu durumda yine ona su ismi   verilirse ve inede olursa, o su ile abdest almanın caiz olduğu hususunda arkadaşlarımız arasında görüş ayrılığı yoktur.» denilmiştir. Emir Hâcc'ın Mtin-yetü'l - Musallî Şerhi'nde de böyledir.

Hurma suyunun gayrisi ile abdest almak caiz değildir. Hi-dâye'de de böyledir.

Ayrıca, hurma suyu, pekmez gibi katı bir kıvama gelmiş olursa, onunla abdest almak da caiz değildir. Kâfide de böyledir.

Hurma suyu ile gusletme konusunda, âlimlerimiz arasında görüş ayrılığı vardır.

Ebû Hanîfe (RA.) indinde, en sahih olan, onunla gusletmenin caiz olduğudur. Şerh-İ Mebsût'ta, Kâfî'de de Fetâvâyi itâbiyye'de de böyledir.

Müfîd'de ise : Esahh olan, hurma suyu ile gusletmek caiz değildir. Çünkü, cenâbetlik, iki hadesin en ağırıdır. Cünüplükte olan zaruret, abdestle olan zaruretten -daha aşağıdır; bu durumda, onun üzerine kıyas edilemez. Tebyîn ve Câmiü's - Sağîr'de de böyledir. Esahh olan da budur. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Hurma suyu ile abdest alırken ve guslederken, niyyet etmek şart kılınmıştır. Nitekim, temiz bîr toprakla teyemmüm ederken de niyyet şarttır. Zâhiriyye'de de böyledir.

Mâ-i mutlak (temiz su) 'm bulunduğu yerde, hurma suyu ile

abdest almak caiz değildir.

Bir kimse, hurma suyu ile abdest aldıktan sonra, temiz bir su bulursa, o abdesti bozulur. Münyetül - Musallî Şerhi'nde de böyledir.

Bir kimsenin, kullanmaya gücü yettiği mekruh bir su var­ken, hurma suyu ile abdest alması da caiz olmaz.

Şayet, meşkûk (temiz mi, pis mi olduğu hususunda şüphe edilen) su, hurma suyu ve temiz toprak, bir arada bulunsalar; bu durumda, Ebû Hanîfe (RA) 'ye göre, yalnız hurma suyu ile abdest alınır; Ebû Yûsuf (R.A-1 'a göre, şüpheli su ile abdest alınır ve aka­binde teyemmüm de edilir, hurma suyu ile abdest alınmaz; İmâm Muhammed (R.AJ 'e göre ise, bu üçünün de arası cem' edilir. Yani,hem her iki su ile   ayn ayrı  abdest alınır ve hem de teyemmüm edilir. Bunlardan birini terketmiş olsa, abdesti caiz olmaz. Bunları takdim - te'hir (öne almak, sona bırakmak) caizdir ve müsavidir. [83]

 

Ma-İ Müstamel (Kullanılmış Su)
 

Kullanılmış suyun, temizleyici olmadığında, ittifak vardır. Kullanılmış su ile abdest almak caiz olmaz.

Kullanılmış suyun, temiz olup olmadığında ise ihtilâf var­dır. İmâm Muhammed (R.A.) : «O temizdir.» demiş ve bu kavli Ebû Hanife (R.A)'den rivayet etmiştir. Fetva da bunun üzerine­dir. Aluhıyt'te de böyledir.

Kendisi ile hades giderilmiş olan veya Allah'a yakınlık kastı ile kullanılmış bulunan su, sahih olan kavle göre, bir uzvun hadesini giderici gibi mâ-i müsta'meldir- Hîdây^'de de böyledir. Hades, bü­yük olsun küçük olsun müsavidir. Kenz'in Şerhi olan Aynî'de .de böyledir.

Bir adam kollarını yıkarken, başka birisi, ellerini altına tut­sa da, o su ile bir yerini yıkasa, caiz olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Abdesti olmayan, cünüp bulunan veya hayızh olan bir kim­se, su almak için, temiz olan elini, bir su kabına soksa, zaruretten dolayı   o su, müsta'mel olmaz. Tebyîn'de de böyledir.

İbriğini suya düşüren ve onu çıkartmak maksadı ile ellerini dirseklerine kadar suya sokan kimsenin, ellerini sokmuş bulundu­ğu bu su da, müsta'mel su olmaz.

Bir kimse, elini veya ayağım, serinlemek maksadı ile bir su kabına sokmuş olsa, bu su —yukarıdakilerin hilâfına  müsta'mel su sayılır. Çünkü, burada bir zaruret yoktur. Hulâsa'da da böyledir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.Î 'tan gelen ma'rûf bir rivayette, su­yun müsta'mel sayılması için, uzvun tamamının suya girmesi şart kılınmıştır. Muhıyt'te de böyledir.

Bir veya iki parmağı sokmakla, su müstamel sayılmaz; fakat, avucun girmesi ile su müsta'mel olur. Zahirriyye'de de böyledir.

Cünüp olan bir kimse, kovayı almak için kuyuya dalsa, Ebû Yûsuf (R.A.) 'a göre, adam hâli üzeredir, (yani cünüptür) ve su da, hali üzeredir, (yanı temizdir.)

İmâm Muhammed  (R.A.) e göre ise ikisi de temiz sayılır. İmâm-ı A'zam (R.A.1 'a göre ise, her ikisi de pistir.

Fetva ise, İmâm Muhammed'den gelen kavle göredir. Çünkü, adam sudan ayrılmadan önce, o suya, müsta'mel su hükmü verilme­miştir. Rivayetlerin en muvafık olanı da budur, Hidâye ve Tefeyîn de de böyledir.

  Bir adam, namaz kılmak maksadı ile gusletmek için, bir kuyuya dalmış olsa,   görüş birliği ile   suyu ifsad eder. Nihâye'-de de böyledir.

 Hayızlı bir kadın, eğer, kanın kesilmesinden sonra kuyuya düşmüş ve azalarında da pislik yoksa, bu durumda, kadının düşme­si, cünübün düşmesi gibidir.

Ve eğer kadın, kuyuya kan kesilmeden Önce düşmüşse, bu du­rumda o kadımn düşmesi, temiz bir erkeğin düşmesi gibidir. Çünkü, bu durumda o kadın, kuyuya düşüp çıkması sebebi ile hayız halin­den çıkmış ve temizlenmiş değildir. Hulâsa ve Fetâvâyî Kâdîhân'da

de böyledir.

 Abdest azalarının haricinde, uyluk veya yan gibi bir yer, bu­su ile yıkanmış olsa, esahh olan kavle göre —abdest azalarının hila­fına olarak o su, müsta'mel olmaz. Hülâsada da böyledir.

Bir kimse, abdestli iken, tıraş olmak için başını yıkamış ol­sa, o su müsta'mel olmaz. Zâhiriyye'de de böyledir.

Abdestli olan bir kimse, çamur, hamur veya terini gidermek için abdest atea veya serinlemek için yıkansa, su müsta'mel olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Q Abdestli olmayan bir kimse, serinlemek maksadı ile veya öğrenmek, öğretmek için abdest almış olsa, bu su İmâm-ı A'zam (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) 'a göre, müsta'mel olur. İmâm Muhammed tR.A.) 'e göre ise, müstamel olmaz. Hulâsa'da da böy­ledir. Hisâmî'nîn Camîü's - Sagîr'inde : «Sabinin abdest alması ile, eğer o sabî (çocuk), aldı erer çağda ise, su müsta'mel olur. Fa­kat çocuk, aklı erecek çağda değilse, su müstağmel olmaz.» denil­miştir. Muzmarat'ta da böyledir.

Bir kimsenin yemek yemek için veya yemekten sonra elini yıkaması ile su, müsta'mel olur. Fakat, bunu bir sünneti yerine ge­tirmek kasdı ile yapmışsa su müstamel olur, değilse olmaz. Serah-sînln Muhıyt'inde de böyledir.

Kadın, saçma başkalarının saçını eklemiş olsa, sonra da, o uladığı saçı yıkasa, su müsta'mel olmaz. Fakat, eğer kendi saçını yıkarsa, su müsta'mel olur, Sîrâcül - Vehhâc'da ve Zâhiriyye'de de böyledir,

Ölü bir insanın, başının yıkandığı su, müsta'mel olur. Se-rahsî'nln Muhıyt'inde de böyledir.

Cünüp bir kimse yıkanırken, bedeninden, su kabına su sıç-rasa, bu hâl, suyu ifsâd etmez.

Fakat, cünüp kimsenin bedeninden akmakta olan su, akarak su kabına girmiş olsa, suyu ifsâd eder.

0 Yine bu su, b"r hamamın havuzuna az olarak dökülmüş .olsa, havuzun suyuna galebe eîyemedikçe, İmâm Muhammed (R.A.) 'e gö­re, havuzdaki suyu ifsad etmez. Hulâsa'da da böyledir.

Ölünün yıkanmış olduğu su, İmâm Muhammed (R.A.) 'e göre,

esas itibariyle necistir. Çünkü ölü, genellikle pislikten hali değildir-Zâhiriyye'de de böyledir.

Bir adam, sirke veya gül suyu ile abdest almış olsa, bütün âlimlere göre, bu şey müsta'mel olmaz. Tatarhâniye'de de böyledir.

Kullanılmış su Cnıâ-i müsta'mel), bir kuyuya döküldüğü za­man, eğer kuyunun suyundan az olursa, onu ifsad eylemez.

Fakat, bu su, kuyunun suyuna galebe eylerse, o zaman, kuyunun suyunu ifsad eder. Sahih olan da budur. Serahsî'nîn Muhıyt'inde de. böyledir. [84]

 

Bu Konu İle İlgili Diğer Bazı Meseleler
 

Bir hayvanın artığının hükmü ne ise, terinin hükmü- de odur. Hulâsa'da da böyledir.

Eşeğin ve katırın teri ve salyaları, az miktardaki suya düş­tükleri zaman onu ifsad ederler. (Kullanılmaz hale getirirler.) Bun­ların ter ve salyalarının miktarı, az olsa da hüküm yine değişmez. Muhıyt'te de böyledir.

Fakat bunlar, elbiseye değmiş olsalar, miktarları ne kadar çok olursa olsun, namazın cevazına mani olamazlar. Zahirü'r - Rivâ-ye'de de böyledir. Hazânetü'l-Müftîn'de de böyledir.İnsanın artığı temizdir.

Bu hükme, cünüp, hayızlı, nifaslı olanlarla kâfirler de dahildir.

Ancak, içki içenin artığı ile ağzı kanıyan kimsenin artığı, fev-rî olarak (hemen içki içerlerken veya henüz ağızları kanamakta iken) gerçekten pistir.

Fakat, bu kimseler tekrartekrar tükürürlerse, sahih olan, ağız­larının temizlenmesi olduğudur. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.

Yabancı erkeğin artığım, bir kadının içmesinin mekruh o-ldu-ğu gibi yabancı kadının artığını içmek de, mekruhtur. Bu mekruh oluş, artığm temiz olmayışından değil, bilakis istilzaz (nefse lezzetli, tatlı gelmesi) korkusundandır. Nekrü'l - Faik'ta da böyledir.

At'm artığı  bü'icmâ  temizdir, Esahh olan da budur. Zâ-hidî'de de böyledir.

Eti yenen hayvanların ve kuşların artığı temizdir. Ancak, ba­şıboş tavukların, pislik yiyen sığır ve develerin artığı mekruhtur.

Tavuk, gagası ayaklarının altına erişemiyecek şekilde hapsedil­miş olarsa, onun artığı mekruh olmaz. Ancak, gagası ayaklarının al­tına erişen tavuk, muhallat (gezici, başıboş tavuk) durumundadır. Serahsî'nin Muhıyfinde de böyledir.

İster suda, ister karada yaşasın, akıcı kanı olmayan hayvan­ların artıkları temizdir. Tebyîn'de de böyledir.

Yılan, fare ve kedi gibi evlerde bulunabilen hayvanların ar­tıkları, kerâhat-i tenzîhiyye ile mekruhtur. Hulâsa'da da böy-edir.

Kedi, bir insanın avucunu yaladığı zaman, o kimsenin, ehni yıkamadan namaz kılması veya kedinin artığını yemesi mekruhtur-Tebyîn'de de böyledir.

Kedinin artığını yemek, ancak zenginler için mekruhtur. Çünkü onların, kedinin artığı olan şeyin aynısını almaya güçleri ye­ter.

Kedinin artığını yemek, zaruretinden dolayı, fakirler için mek­ruh değildir. Sîrâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.

Bir kedi, eğer fareyi yer yemez bir kabdaki suidan içerse, o su pis olur. Fakat, eğer bir veya iki saat durur da sonra içerse, sahih olan kavle göre, o su pis olmaz. Zâhirriyye'de de böyledir.Vahşi kuşların artıkları mekruhtur.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) şöyle demiştir : «Bir kuş hapsedildiği zaman, sahibi, onun gagasında pislik olmadığını biliyorsa, o kuşun artığı mekruh olmaz.» Bu rivayet, âlimlerce müstahsen görülmüş­tür. Hidâye'de de böyledir.

Bu durumda, eti yenmiyen kuşların da artıkları temizdir. Fa­kat, güzel olan, onların artıklarının mekruh olduğu kavlidir. Mebsût Şerhi'nde de böyledir.

Temiz suyun bulunduğu bir yerde, mekruh olan suyu kulla­narak abdest almak mekruh olur. Temiz su olmadığı zaman ise, mek­ruh olmaz. İhtiyar'da da böyledir.

Köpeğin, domuzun ve yırtıcı   hayvanların   artıkları   pistir. Kenz'de de böyledir.

Dışına su sızdıran bir kabın dışını, bir köpek yalamış olsa, bu kabın içinde bulunan su temizdir. Hulâsa'da da böyledir.

Bir kabı, köpek yaTamış olursa, o kap, üç defa yıkanarak te­mizlenir. Hidâye'de böyledir.

Katırın ve eşeğin artığı meşhuktur. (şüphelidir.) Sahih olan, bunların temiz olduğudur. Şüphe ise, temizleyici olup olmadıkları husûsundadır. Fetâvâyi Kâdihân'da da böyledir. Cumhur da, bu görüş üzeredir. Kâfî'de de böyledir.

Katır ve eşek artıklarından başka su bulunmasa, o su ile ab-dest alınır; ayrıca, bu abdestle birlikte, teyemmüm de yapı!ir. Abdest ve teyemmüm arasında bir sıra gözetmek gerekmez, hangisi evvel ol­sa caizdir. Sirâcül - Vehhâc'da da böyledir. Bu durumda, sadece ab­destle veya sadece teyemmümle yetinmek kâfî değildir. Hazânetül -Müftîn'de de böyledir.

Bize göre, abdesti ve guslü önce yapmak efdâldir- Bahrü'r-Râik'-ta da böyledir.

Eşek artığı ile alınan abdestle, niyyet hususunda görüş ay-rıhği vardır. İhtiyata uygun olan niyyet etmektir. Fethül - Kadîr'de de böyledir.

Eşek artığı, temiz bir suya karışmış olsa; artık, bu temiz su­dan fazla olmadıkça, onunla abdest almak caiz olur. Nitekim, mâ-i müsta'melde de, durum böyledir ve mâ-i müsta'mel, temiz suya ga­lebe çalmadıkça, o su ile abdest almak caiz olur. Serahsî'nin Muiuyt'-inde de böyledir.

Yarasanın bevli ve tersi, suyu ve elbiseyi pislendirmez. Fetâ-vâyi Kâdîhân'dâ da böyledir.

Sivrisinek, sinek, arı, akrep ve benzerleri gibi akıcı kanı ol­mayan şeylerin suda ölmeleri, o suyu pislendirmez.

Balık, kurbağa ve yengeç gibi suda yaşayan hayvanların, su içinde Ölmeleri, o suyu pislendirmez.

Balıktan başka, suyun dışında yaşıyanlar, suda ölseler, suyu if-sâd ederler denilmiştiı. Fakat, sahih olan, bu durumda, suyun ifsâd edilmemiş olduğudur.

Kara ve su kurbağası hüküm bakımından eşittirler. Hidâye'-de de böyledir. Ebûl - Kasım es - Saf fer : «Biz bu kavli alırız» de­miştir. Muzmarat'ta da böyledir.

Sahih rivayete göre, bunların, suyun içinde ölmeleri ile dışında ölüp sonradan suyun içine atılmaları arasında bîr fark yoktur. Teb-yîn'de de böyledir Bunların, su içinde şişip dağılmaları halinde de hüküm aynıdır. Fakat, bu durumda, o suyu içmek mekruhtur. Çünkü su, o şişip parçalanan şeyin eczasından (cüzlerinden — parçalarından) hali değildir. Ve bu cüzler de, yenilmesi caiz olan şeylerden değildir. Se­rahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Suda yaşayan ve fakat doğumu ve yatma yeri su olmayan hayvanlar, içinde Öldükleri suyu ifsâd ederler. HÜdâye'de de boyle-dir.

Kendisine pislik bulaşmış bir ağaç veya kurumuş koyun güb­resi yansa ve kül olsa, bu kül de az miktardaki bir suya düşse, İmâm Muhammed (R.A.) 'a göre, suyu ifsâd etmez. Fetva da bunun üzerine­dir. Muzmarat'ta da böyâledir.

Ölmüş hayvanın kılı ve kemiği temizdir.

Yine ölmüş hayvanın siniri ve tırnağı, devenin tabanı, koyun ve keçinin çatal tırnağı, sığır ve geyiğin boynuzu ve yünü, devenin tü­yü ve kuşun kanadı, dişi, gagası ve pençesi temizdir.

Ölmüş olan insanın kılı ve kemiği de temizidir. Sahih olan da budur. İhtiyarda da böyledir.

Bu hükme göre, kılların temiz olabilmesi için, tras edilmiş veya kesilmiş olması lazımdır. Fakat, yolunmak sureti ile koparılmış bu­lunan kıllar, pistir-

Yani, ölü bir- hayvanın yünü, kılı ve tüyü yolunarak alınırsa pis; kesilir veya tıraş edilirse temizdir. Sîrâcül - Vehhâc'da da böyledir.

Ölmüş hayvanın memesinde olan ağız (doğum yapan hayva­nın ilk sütü) ve süt, çıkmış yumurtanın kabuğu, annesinden düşen kuzu veya oğlak —eğer ıslak olursa— Ebû Hanîfe (RJU 'ye göre te­mizdir. Serâhsi'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Su dokunduğu halde bozulmayan misk göbeği, sahih kavle göre temizdir. Esahh olan ise, her halinde temiz oluşudur. Tebyîn'de de böyledir.

Domuza gelince, onun bütün eczası (parçalan, cüzleri), ne? cistir. İhtiyâr'da da böyledir.

Kuyuya, üzerinde et ve yağ bulunan bir kemik düşmüş olsa, o kuyu pislenmiş olur.

Fakat, üzerinde et ve yağ bulunmazsa, kuyu pislenmiş olmaz. Mfrâcü'd - Dirâye'de de böyledir.

İnsaiı'derisi veya derinin kabuğu bir kuyuya düşse; eğer ayak yarıklarından dağılan şey gibi az olursa, suyu ifsad etmez. Ve eğer, tırnak miktarı veya daha fazla olursa suyu  ifsad eder, Tırn k ise suyu ifsad etmez. Huîâsa'da da böyledir. asan derisi dibağlanmaz-suretiyle dibağla-nır. Dibağlanan deri, gerçekten temiz olur. Dibağlanmış deride, na­maz kılmak veya ondan yapılmış bir kabla abdest almak caiz olur. Zâhîdî'de de böyledir.

Hakîkî dibağdan sonra, deriye su dokunmuş olursa, deri tek­rar pis olmuş olmaz.

Fakat, hükmî olan dibağdan sonra su dokunursa, zahir olan, de­rinin tekrar pis olmasıdır. Muzmarât'ta da böyledir.

Dibağla temiz olan deri deri, hayvanın kesilmesi ile de temiz olur.

Sahih kavle göre, kesilen bir hayvanın kanı hariç, bütün eczası (parçalan) temiz olur. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

İçinden, küçük bir kapla su almak maksadı ile, evin bir köşe­sine konmuş bulunan küpten; onda, pislik olduğu bilinmedikçe, ab­dest almak ve su içmek caizdir.

Kediden kaçmakta olan bir fare, su kabına dokunsa, Şem-sü'I Eimme Halvânî: «Kedi, eğer o fareyi yaraîamışsa, topraktan ve­ya tahtadan olan kap pislenmiştir; yaralamamışsa, pislenmemiştir.» demiştir. Tahâvî Şerhi'nde de böyledir.

Fakat bu durumda kap, her hâl ü kârda pislenir. Çünkü fare, ge­nellikle kediyi görünce bevleder. Muhıyt'te de böyledir. Muhtar olan kavil de budur. Hulâsa'da da böyledir-

Bir kimsenin, içinde p;slik bulunma korkusu olan bir havuz­dan pislik bulunduğuna kalbi tam kanâat getirmedikçe   abdest alması caiz olur. Onun, temiz olup olmadığım başkasından sorması gerekmez.

Bir kimse, pis zannettiği bir havuzdan abdest almış olsa da, sonradan, o havuzun temiz olduğu ortaya çıksa, o kimsenin abdesti caiz olur. Hulâsa'da da böyledir

0 Bir kimse, vahşî hayvanların, uğradıklarını gördüğü bir ku­yudan su içtiklerini zanneder ve bu zannı, zann-ı galip olursa, o ku­yunun suyu pislenmiş sayılır. Fakat, bu vahşi hayvanların, o kuka­dan su içtiklerine dair, galip zannı bulunmazsa, o kuyu temizdir. Mübteğî'den naklen Bahrü'r - Râık ta da böyledir.

Fetâvfl-Hâbe'de: «Sahrada az bir su bulunsa, ondan abdest caiz olur.» denilmiştir.

Sahrada az miktarda su bulan kimsenin, şayet eli pis ise ve ya- I nmda da o suyu alacak bir kap yoksa, o kimse mendilini o suya ba- | tınr, elinin üzerine sıkar, eline su akarsa eli temizlenmiş olur

Suyu bulan kimse, o suyun kenarında, suya bir köpeğin girmiş ' olduğuna dair bir alamet bulur ve bu alamet de, suya yakın olursa ve köpeğin sudan içmeye gücünün yettiği anlaşılırsa, o sudan abdest almaz. Eğer böyle değilse, abdest alması caiz olur, Tatarhâniyye'de de böyledir.                                                                                   

Çocuklar veya köylüler, ellerini, kovanın veya kovanm urga­nının üzerine koymuş olsalar; kova, urgan ve kuyu temizdir. Zâhİriy-ye'de de böyledir. Bu hüküm, onların ellerinde necaset bulunmadığı­na, tam kanaat getirilmesi halindedir. Fethül Kâdîr'de de böyledir.

Çocuk, elini veya ayağını bir çömleğe (kaba) girdirdiği za­man, eğer, onun elinin temiz olduğu yakinen biliniyorsa, o kapta bu­lunan su ile, abdest almak caizdir.

Fakat, elinin temiz olup olmadığı kesin olarak bilinmiyorsa, müs tehab olan, — varsa — başka su ile abdest almaktır- O su ile de ab­dest almış olsa, caizdir. Muhıyt te de böyledir.

Bir adam, ayaklarını yıkadıktan sonra, hamamın içinde dÖ-külü bulunan suya dalmış olsa, eğer hamamda cünüp kimselerin olduğunu bilmiyorsa, her ne kadar ayaklarını tekrar yıkamasa da, ab-desti veya gusîü caizdir.

Fakat, eğer hamamda cünüp kimselerin olduğunu biliyorsa, ayaklarını muhakkak yıkar.

İmâm Muhammed (R.AJ se göre ise, ayaklarım yıkamaya lü­zum yoktur. Zahir olan da budur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, azalarım bir havlu ile silse ve bu havlu ıslansa; yaşlığın fazlalığından, azalarından elbiseliğine çokça su damlaları dökülse, o kimsenin, o elbise ile kıldığı namaz caizdir. Çünkü, İmâm Muhammed (R.A.) ,e göre, mâ-i müsta'mel temizdir. Muhtar olan da budur.

Diğer iki imamımıza göre, o adam, temiz değilse bile, burada ne-câsetin, mekan zaruretinden dolayı düşmüş olduğuna i'tibâr olunur, Bedâfde de böyledir.

Mâ-i müstatmeli içmek mekruhtur. Hulüsa'da da böyledir.

Câmiu'l - Cevâmi'de : «îçine necaset düştüğü için pislenmiş miş olan az bir suyun, vasıflan da bozulmuşsa, o sudan, hiç bir ci­hetle fajrdalamîmaz, idrar gibi... O suyun, hayvanlara içirilmesine ise, cevaz vardır- O su ile çamur da karılır, fakat o çamur, mescitte kullanılmaz.» denilmiştir. Tatarhânİyye'de de böyledir.

Akar suya, idrar yapmak (akıtmak, işemek) mekruhtur. Hu-lâsa'da da böyledir.

Aynı şekilde, durgun suya idrar yapmak da mekruhtur. Muhtar olan kavil de budur.  Tatarhâniyye'de de böyledir.

İçinde, sıkılmış üzüm şırası gibi bir şey bulunan havuza, id­rar düşmüş olsa, eğer o havuz 10 x 10 = 100 arşın kare genişliğinde ise, idrar o havuzu ifsad etmez.

Fakat, eğer yüz Ölçümü bu miktardan az olursa, idrar  suda olduğu gibi o havuzu ifsâd eder. Hulasa'da da böyledir. [85]

 

4- TEYEMMÜM
 

Teyemmüm Hakkında Bilinmesi Zorunlu Olan İşler
 

Teyemmüm baklanda, bilinmesi zaruri olan şeylerin birincil si, niyyettir.

Niyyetin yapılış şekli : Maksud olan, temizlik olmayınca, sa­hih olmayan bir ibadete niyyet etmektir. Temizliğe veya namazın mubah olmasına niyyet etmek, namazı irade (namaz kılmayı isteme) nin yerine geçer.

Teyemmüm ederken, abdest için mi, gusül için mi olduğunu belirtmeye gerek yoktur.

Hatta, cünüp bir kimse, abdesti irade ederek teyemmüm etmiş olsa, caizdir ve cünüplükten teyemmüm etmiş sayılır. Tebyîn'de de. böyledir. Nisab'da da böyledir- Fetva da bunun üzerinedir. Tatarhâ­niyye'de de böyledir.

Cenaze namazı kılmak niyyeti  ile veya tilâvet secdesi yap­mak niyeti ile teyemmüm etmiş olan bir kimsenin, bu' teyemmüm ile, farz namazları da kılması, hilafsız caizdir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, ezberinden veya yüzünden Kur an okumak, kabirleri ziyaret etmek, ölü defnetmek, ezan veya kamet okumak, mesfetâVâyî hındîyye

cide girmek veya çıkmak, (mescide girdikten sonra abdesti bozul­muş olan kimse için) veya Kur'an'a el sürmek gibi şeylerden birine niyyet ederek teyemmüm yapmış olsa, o teyemmümle namaz da kı­lar. Fakat, âmrae-i ulemâ «caiz olmaz» demişlerdir. Fetâvâyi Kâdî-hân'da da böyledir.

Şükür secdesi için teyemmüm etmiş olan bir kimse, Ebû Ha-nife (R.A.)ve Ebû Yûsuf (R.A.) 'un kavillerine göre, teyemmüm ile farz namazları kılamaz. İmâm Muhammed (R.AJ)'e göre ise, kılabi­lir. Çünkü, İmâm  Muhammed (İLA.) 'a göre,   muhakkak ki secde, Allah'a yakınlık demektir- Zehiyre*de de böyledir.

Selâm vermek veya verilen selâmı almak nîyyeti ile teyem­müm etmiş olan kişinin, o teyemmümle namaz kılması caiz olmaz. Fetâvâyî Kâdihân'da da böyledir.

Niyyeti,o teyemmümle namaz kılmak olmayan ve başkasına öğretmek maksadı ile teyemmüm etmiş olan bir kimsenin, teyemmü­mü, imamlarımızın üçüne göre de caiz olmaz. Hulâsa'da da böyledir. Bu kavil, Zâhirü'r^Rivâyedir. Kâdîhân'da da böyledir.

Kâfir olan bir kimse, sadece rnüslüman olmak niyeti ile te­yemmüm etse ve müslüman olsa, İmâm-ı A'zam (R.A.) ve İmâm Mu­hammed (R.A.) a göre, o teyemmümle namaz kılması caiz olmaz. Hu­lâsa'da da böyledir.

Hasta olan bir kimseye, bir başka kimse teyemmüm ettir­miş olsa; nîyyet etmek, teyemmüm ettirenin değil, hastanın vazife­sidir. Kunye'de de böyledir, [86]

 

Teyemmümde Ellerî İki Defa Vurmak
 

Teyemmüm edecek kimse, ellerini temiz toprağa vurduktan sonra, önce yüzünü mesheder.   İkinci vuruştan   sonra da, ellerini — dirsekleri ile birlikte — mesheder. Hidâye'de de böyledir-

Teyemmümde dirsekler de meshedüir. Fetevâ-i Kâdihân'da da böyledir.

Hılye'de : «Sahih olan rivayete göre, teyemmüm esnasında, yüz meshediîirken, derinin ve sakal kıllarının dış tarafı meshedilir.» denilmiştir. Mî'râcü'd - Dirâye'de de, Fethül - Kadîr'de de böyledir,

Teyemmüm ederken zîâr'm (kulakla sakal ucunun arasında kalan beyaz yer) da meshedümesi şarttır. Fakat, insanların çoğu, bu husustan gafildirler. Zâhîdî'de de böyledir.

Teyemmümde, avuçlar da mesholunur mu   Sahih olan kavle göre, avuçlar mesholunmaz. Çünkü, onlar toprağa vurulmuştur ve bu kâfidir. Muzmarât'ta da böyledir.

Teyemmüm eden kimsenin, bir darb ile (ellerini toprağa bir defa vurarak) hem yüzünü ve hem de ellerini ve  kollarını, bu bir darb ile meshetmesi caiz olmaz. Fetâvâyi Kâdihân'da da böyledir.

Bir adam, ellerinden biri ile yüzünü, diğeri ile de  kollarını meshetmiş olsa, yüzünün ve önce meshetmiş bulunduğu kolunun, meshi caiz olur. Fakat, ikinci kolu için, tekrar darb etmesi ve meshi yenilemesi gerekir. Sirâcül - Vefchâc'da da böyledir.

Bir kimse, teyemmüm etmeyi irade ederek, toprakta yuvar-lansa ve eller Üe de vücudunu ovalasa; eğer toprak, yüzüne, kolları­na ve avuçlarına isabet etmişse, teyemmümü caiz olur- Şayet, toprak buralarına isabet etmemişse, teyemmümü caiz olmaz. Hulâsa'da da böyledir.

EHeri, bileklerinden kesik olan bir kimse; teyemmüm esna­sında kollarını mesheder.

Kollarının bir kısmı kesik olan kimse ise, kalan yerlerini mes­heder.

Kollan, dirsekten yukarıdan kesilmiş olanlara, mesh gerekmez. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Bir adamın elleri çolak olsa, kollarım yere, yüzünü de duva­ra sürer. Bu caizdir. Namazını asla bırakmaz. Zehîyre isimli kitabın beşinci faslında, Teyemmüm Bölümünde de böyledir.

Bir adam, İki elini teyemmüm niyyeti ile yere vursa ve fakat henüz mesh etmeden  önce abdesti   bozulsa, o darb ile yapılacak mesh, caiz değildir. Nitekim, abdest alırken, bazı azalarını yıkadık­tan sonra, abdesti bozulan kimsenin dıırumu da   böyledir. Seyyid Ebû Şücca'da böyle söylemiştir.

Kâdî el - tsbîc&bl'de: «Biletine su dolduran adamın abdesti bo­zulmuş olunca, o suyu kullanmasının caiz olduğu gibi, bu da caiz olur.» demiştir.

Hulâsa'da da : «Esahh oto, doğrusu, o toprağı kullanmamak­tır.» denilmiştir. Şemsül - Eimrae de bunu ihtiyar etmiştir. Fethü'l -Kadirde de böyledir-[87]

 

Teyemmüm Edilen Azaların Tamamını Meshetmek
 

Teyemmümde istî'ab (yüz ve kolların tamamını - kaplama - mesh etmek) de» Zâhtrü'r - rivâye'de vacibtir. Muhıyt4 Serahsî'de de böyledir. Muhtar olanda budur. Muzmarâfta da böyledir.

Hatta, bir kimse, kâşlarmm altı ile gözlerinin üstünde ka­lan yeri mesh etmemiş olsa, teyemmümü caiz olmaz. Serahsî'ntn Muhıyt'İTide de böyledir.

Teyemmüm eden kimsenin, yüksük ve bileziklerini çıkart­ması gerekir. Hulâsa'da da böyledir.

Teyemmüm eden   kimsenin, burun   delikleri   arasındaki perdeyi de meshelmesd lâzımdır.

Ve eğer toz, parmak aralarına girmemiş ise, oraları hilaîleme-si de vacibtir. Tebyîn'de de böyledir. [88]

 

Kendisi Île Teyemmüm Yapılan Temiz Toprakla İlgili Meseleler
 

Teyemmüm., yer cinsinden olan temiz şeylerle yapılır. Teb­yîn'de de böyledir.

Yanınca kül olan, odun, ot ve benzerleri gibi şeylerle, ateş­le yumuşatılıp eritilebilen, demir, bakır,  tunç, cam, altun, gümüş ve benzerleri gibi şeyler, yer cinsinden değildirler. Özellik itibariyle, bunlara benzemeyenler yer cinsindendirler. Bedâi'de de böyledir.

Şu sayacağımız şeylerle teyemmüm yapılır : Toprak, kum, suyun dışında topraktan oluşan tuz, kireç, alçı, sürme, zırnık (yal­dızlı bir maden), aşı, kibrit, fir£zer, (kıymetli bir maden) akîk, el­mas, zümrüt, zeberced. Bahrü'r - Râık'te de böyledir.

Yakut ve mercanla da   teyemmüm yapılır.   Tebyîn'de de böyledir.

Kiremitle de teyemmüm yapılır. Sahih olan da budur. Bahrü'r - Râık'te de böyledir. Zâhirü'r - rivâye de budur. Tebyîn'­de de böyledir.

Toprak cinsinden olan testi ile teyemmüm yapılır. Ancak; testinin   üzeri toprak   cinsinden olmayan   bir şeyle   boyanmışsa, onunla teyemmüm yapılmaz. Hazânetü'I - Fetâvâ'da da böyledir.

Üzerinde toz bulunan taşla teyemmüm yapılır.

Yıkanmış, üzerinde toz   bulunmayan taşlada   teyemmüm yapılır.

Kaypak taş, ufanmış olsun veya olmasın onunla da teyem­müm yapılır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Kırmızı balçıkla, beyaz balçıkla ve siyah balçıkla da teyem­müm yapılır. Bedâi'de de böyledir.

San çamurla da teyemmüm yapılır. Hulâsa'da böyledir.

Yeşil balçıkla da teyemmüm yapılır. Taitarhâniyye'de de böyle­dir.

Nemlenmiş yerle ve yaş çamurla da teyemmüm yapılır. Be­dâi'de de böyledir.

Başka şeyden yapılan değilde, madeni olan (topraktan çı­karılmış bulunan) kalayla da teyemmüm yapılır. Serahsî'nın Muhıyt'inde de böyledir.

Tuz'a Gelince :

Sudan meydana gelmiş tuz ile teyemmüm etmek, ittifakla caiz olmaz.

Tuz, eğer dağdan/topraktan meydana gelmişse, bu durumda, onunla teyemmüm yapılır diyenler de vardır; yapılmaz diyenler de vardır. Bu iki kavil de sahihtir. Fakat, fetva, onunla teyemmümün caiz olduğu üzeredir. Bahrü'r - Râık'te de böyledir.

Yanmış o!an bir yerin toprağı ile teyemmüm etmek caiz­dir. Esahh olan da budur. Zahîriyye'de de böyledir.

Uf anmış veya uf anmamış inci (lü'lü1) ile teyemm.' ^n ya­pılmış olsa, bu caiz olmaz,

Altın veya gümüşle teyemmüm yapılmış olsa, bunlar eğor eritilmiş iseler, teyemmüm caiz olmaz Fakat, eğer eritilmemiş ol­salar, yani   topraktan  çıkarıldı klan halde  durmakta olsalar, on­larla teyemmüm caiz olur.

Altın ve gümüş, toprak'a karışık olduğu zaman, toprak faz­la ise teyemmüm caizdir. Serahsî'nin Muhiyt'inde de böyle'dir.

Kül, anber, kâfur ve misk ile de teyemmüm caiz olmaz. 0    Donmuş su  (buz)   ile de teyemmüm yapılmaz.

Toprağa gücü yetenin, toz ile teyemmüm etmesi ise caiz­dir. Sirâcü'l - Vehhâc'da da böyledir. Ve bu şahindir. [89]

 

Toz İle Teyemmüm Nasıl Yapılır:
 

Toz ile teyemmüm yapılırken eller elbiseye veya üzerinde toz   olan temiz keçeye, yastığa veya bunlara benziyen herhangi bir şeye vurulur. Bu vuruşla, ellere toz isabet ettiği zaman, teyem­müm edilir.

Hatta, bir kimse, elbisesini, toz yükselene kadar çırpar ve el­lerini havada olan toza kaldırarak, ellerine isabet eden toz ile de teyemmüm edebilir! Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimsenin, yüzüne ve kollarına toz isadet etmiş olsa, teyemmüm niyyeti ile onunla meshederse, bu caiz olur; mesh etmez ise, teyemmümü caiz olmaz Zahîriyye'de de böyledir.

Bir kimse, ellerini buğday, arpa ve benzeri şeylerin üzeri­ne koymuş olsa ve bu sebeble ellerine toz bulaşsa, bu tozun eseri görünmekte ise, onunla teyemmüm etmesi caiz olur. Sirâcü'I-Veh-hâc'da da böyledir.

Fakat, eğer ellerinde toz eseri görünmezse, teyemmümü caiz ol­maz. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir. [90]

 

Toprağın Bir Başka Şeyle Karışık Halde Bulunması:
 

Toprak, kendi cinsinden olmayan bir şeyle karıştığı zaman» bu karışımda, çok olana itibar edilir. Zahîriyye'de de böyledir.

Misafir (yolcu) bir kimse, çamurlu bir yerde bulunmuş ol­sa da orada, su ve temiz toprak bulumasa; elbisesinde ve eğerinde de, teyemmüm yapacak toz, bulunmasa, bu durumda, e'b i sesine veya bedenine çamur bulaştırır ve kurduğu zaman onunla teyem­müm eder.

Fakat, bu durumda, vakit geçme korkusu olmadan, teyemmüm etmek doğru olmaz. Böyle yaptığı takdirde, zaruret olmadığı hat de, yüzüne çamur bulaştırmış olur.

Ancak,  yine de böyle  teyemmüm etmiş   olması,   tmâm-ı A'zam (R.A.) ve İmâm Muhammed'e (R.A.) göre caizdir. Çünkü ça­mur, toprak cinsindendif.

Çamurun içinde olan su, müstehliktir, (helak edicidir.) Bedii* de de böyledir.

Şayet, çamur, su ile karıştığında, su daha çok ise, onunla te­yemmüm caiz olmaz. Serahsî'nin Mumyt'inde de böyledir.

Pis olan bir elbisenin tozu ile yapılan teyemmüm caiz ol­maz. Ancak, bu elbise kuruduktan sonra —üzerinde— toprak vaki' olursa, bu durumda teyemmüm caiz olur. Nİhâye'de de böyledir.

Bir yere pislik isabet etse ve sonra o yer kurumuş olsa da, orada, pislik eseri de kalmasa; yine o yerde, teyemmüm etmek caiz olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. [91]

 

Teyemmüm Ederken Üç Parmakla Meshetmek
 

Teyemmüm esnasında, azaları meshederken, üç parmaktan daha az parmakla meshetmek caiz değildir. Nitekim, abdest alırken de, başa veya mestler üzerine mesh ederken, üç parmaktan daha noksan parmak kullanarak meshetmek de caiz değildir. Tebyîn'de de böyledir. [92]

 

Suyu Kullanmaya Gücü Yetmeme, Teyemmümün Sebeplerindendir
 

Sudan, bit mil uzakta bulunan kimsenin, teyemmüm yap­ması caiz olur. Muhtar olan budur. Bu mesafenin, şehir dışında bu­lunması ile şehir içinde bulunması arasında bir fark yoktur. Sahih olan da budur. Teyemmüm edecek kimsenin, mukîm veya misa­fir (yolcıO  olma halleri de müsavidir. Tebyîn'de de böyledir.

Herhangi bir şehirde, susuzluktan dolayı teyemmüm etmek caiz olmaz.

Gündüz, halkının çoğu içinde bulunan köyde, şehir gibi­dir. Sülemî'nin, burada teyemmüm'ün caiz olacağını söylediği nak­ledilmiştir. Fakat, sahih olan ise, bu köyde de teyemmümün caiz ol­madığıdır.

Buradaki görüş ayrılığı, o muhitte suyu arayıp sorma halinden sonradır. Suyu arayıp sormadan teyemmümün caiz olmadığı husu­sunda, âlimlerimizin hepsi ittifak etmişlerdir. Sirâcül - Vehhâc'da böyledir. [93]

 

Mil, Nasıl Bir Uzunluk Ölçüsüdür :
 

Mil, fersahın üçte biridir. Yâni 4000 arşındır.

Her arşının uzunluğu 24 parmak ve her parmağın uzunluğu da birinin karnı, diğerinin sırtına bitişik altı arpanın mesafesidir. Bu hususta, sözlerin en isabetlisi budur- ve Tebyîn'de de böyledir.

1 mil =.3.032 metredir. (Yaklaşık olarak)

Bundan daha az olan bir mesafeye, ancak vaktin dar ol­duğu ve namaz vaktinin geçme ihtimalinin bulunduğu zaman itibar edilir.

Teyemmüm, vahşi hayvan veya düşman korkusundan do­layı da yapılabilir. Bu durumda, kendi cam veya malı dolayısıyla korkmuş olması müsavidir,

Inâye'de : «Yılan ve ateş korkusu sebebi ile de teyemmüm yapılır.» denilmiştir. Tebyîn'de de böyledir.

Suyun yanında, hırsız veya kendisine eza verecek zalim bir kimse bulunduğu zaman da, bir kimse teyemmüm yapabilir. Kunye'de de böyledir.

Netf'de de : «Eşyaları kaybetme veya borçlu olduğu şahsın alacağını istemesi korkusundan teyemmüm yapılır.» denilmiştir. Zahidi ve Kifâye'de de böyledir.

Bir kadın, suyun yanında bulunan fasık bir kim­senin kendisine tasallut edeceğinden korkarsa, teyemmüm eder. Bahrü'r - Râık'ta ve NehrüH - Fâık'ta da böyledir.

Kendisinin veya arkadan gelip kendisine kavuşacak olan> kafilede bulunanların veyahut da bir hayvanın, av köpeğinin, bek-; çi köpeğinin susuz kalacağından korkan bir kimse, —yanında bu- \ lunan su ile abdest almayı veya gusletmeyi terkederek teyemmüm eder.

Yanındaki suya, çorba pişirmek için değil de hamur yoğurmak için muhtaç olan kimse de, o su, yanında bulunmasına rağmen teyemmüm eder.

Şehir haricinde bulunan cünüp bir kimse, su ile yıkandığı zaman, Öleceğinden veya hasta olacağından korkarsa, teyemmüm etmesi caiz olur.

İmâmı A'zam Ebû Hanife'ye göre, bu kimse, şehirde olsa bi­le, teyemmüm etmesi yine caiz olur. Fakat, diğer iki imamımıza gö­re caiz olmaz.

Buradaki görüş ayrılığı, o şehirde hamam bulunmadığı zaman­dır. Eğer hamam varsa, o kimsenin teyemmüm etmesinin caiz olma­dığı hususunda, imamlarımızın ittifakı vardır.

Bir kimsenin, hamamın suyunun çok sıcak olmasından do­layı, onunla gusletmeye gücü yetmezse, o kişinin teyemmüm etmesi caiz olur. Gusletmeye gücü yeterse, teyemmümü caiz olmaz. Sirâcül -Vehhâc'da da böyledir.

Abdesti olmayan bir kimse, abdest ahnea, suyun veya ha­vanın soğuk olmasından dolayı, öleceğinden veya hasta olacağından korkarsa, bu kişi teyemmüm eder. Kâfî'de de böyledir. EsrârVla da, bu kavil ihtiyar edilmiştir.

Fakat, esahh olan, bu durumda teyemmümün caiz olmayışıdır ve bu husustada ittifak vardır, Nehrü - Fâık'ta da böyledir. Ve sahih olan, o kimse için teyemmüm etmenin mubah olmayışıdır. Hulâsa ve Fetavâyi Kâtîiîıân'da da böyledir.

Hasta olein bir kimse, abdest veya gusül için su bul­muş olsa; fakat, suyu kullanması hâlinde, hastalığının şiddetlenme­sinden veya hastalığının iyileşmesinin gecikmesinden korksa, bu irimse teyemmüm eder.

Hareket sebdbi ile damar ve kann ağrılarından şikayetçi olan kimse ile, kabarcık ve emsali bir hastalığı olan kimsenin, suyu kullanması arasında bir fark yoktur. Bunlar teyemmüm eder.

Bir kimsenin, bizzat kendisinin suyu kullanmaya gücü yet­mez ve kendisine abdest aldıracak birisi de bulunmazsa, bu kimse de teyemmüm eder.

Fakat, şayet bir hizmeittçdsi l?utunur veya suyu dökmek üzere bir ücretli tutar veya yardım istediği zaman kendisine yardım edecek birisi olursa, zâhir-i mezheb üzere o kimsenin teyemmüm et­mesi caiz olmaz. Çünkü, o kimse suyu .kullanmaya gücü yetecek bir durumdadır. Fethü'l - Kadîr'de de böyledir.

O Yukarıda bahsettiğimiz korkular; ya, delillerine bakılarak vuku bulacağına dair zann-ı galip hasıl olmakla veya tecrübe ile veyahut da fasıkhğı açıkça belli olmayan, müslümn hazık (bilgili) bir doktorun haber vermesi ile bilinebilir veya sabit olabilir. İbrâ-hîm Halebî'nin Münyetüî - Musallî Şerhi'nde de böyledir.

Eğer, bir kimsenin, vücudunda kabarcık veya yara bulunur­sa, bu durumda, abdestsizin veya cünübün, yarasının çokluk mikta­rına itibar edilir.

Cünüb kimsede itibar, o kimsenin vücudunun ekserisinin yara­lı olmasınadır.

Abdestsiz kimsede ise, abdest azalarının ekserisinin yaralı ol­masına itibar edilir.

Eğer, bedenin veya abdest azalarının çoğu, sağlam ve sıhhatli ve ancak azı yaralı ise, sağlam olan yerler yıkanır; yaralı olan yerler ise meshediür. Hem yıkanıp hem de teyemmüm edilemez. Ya­ni, bunun ikisi bir arada yapılamaz.

Bedenin, yansınan sağlam ve yansının da yaralı oüması ha­linde, meşayih arasında ihtilaf vardır. Fakat, esahh olan, bu durum­da su kullanmayıp, teyemmüm etmektir. Hul&sa'da ve Muluyt'te de böyledir.

Cem'ıı'l - Ulûm'da : «Sivrisinek veya   şiddetli   yağmur *e şiddetli sıcak korkusundan da teyemmüm edilir.» denilmiştir. ZâSri-dt ve Kifâye'de de böyledir.

Kuyunun başında bulunan bir yolcu (misafir) eğer yanın­da kovası yoksa teyemmüm eder.

Kovası olan, fakat yanında ipi bulunmayan yolcu da te­yemmüm eder. Ancak, «bu kişinin teyemmüm edebilmesi, yanında (ip yerine geçecek bir bez parçası) bulunmaması şartına bağlıdır; yanında böyle bir şey bulunursa, teyemmüm edemez.» demişlerdir.

Şayet, yolcunun arkadaşının, yanında bir kovası olsa ve o kendisine : «Ben su içene kadar bekle, kovayı sana vereyim.» de­miş olsa, müstehâb olan, yolcunun, arkadaşının kovasını vermesini beklemesidir.

Fakat, beklemeyip teyemmüm etmiş olsa, bu da caizdir. Fetâva-yî Kâdîhân'da da böyledir.

Kendisinde buzu delecek  alet bulunan  bir kimse, altında su bulunan buz tutmuş bîr nehrin yanında, teyemmüm yapmaz. Bu hususta, teyemmüm edebilir diyenler de olmuştur.

Buz veya kar'm yanında bulunan bir kimsenin, onlan erite­cek bir aleti var ise, teyemmüm yapması caiz olmaz. Bu durumda teyemmüm edebilir, diyenlerde olmuştur; fakat doğrusu, teyemmüm yapmasının caiz olmadığıdır. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Dâr-ı harb'de esir olan bir kimseyi, kâfir abdest almaktan, namaz kılmaktan, teyemmüm etmekten men ettiği zaman, o kimse îmâ ile namazını kılar. Kurtulduktan sonra da, bu namazlarını iade eder.

Bir adam; diğer bir kimseye ;   «Eğer abdest   alırsan, seni hapsederim veya öldürürüm» derse, bu kimse abdest almaz; teyem­müm ile namazını kılar ve sonra yine bu namazı iade eder. Fetâvâyî Kâdîhân'da da böyledir.

Zindanda mahpus olan bir kimse,  su yoksa  teyemmüm îe namazını kılar ve kurtulunca, bu namazları abdestle iade eder.

Çünkü bu durumlarda, suyu bulmaktan aciz kalmak, gerçekten \ kulların (ölümle, hapisle tehdid edenlerin veya hapsedenlerin) iste-I ği ile tahakkuk ediyor. Ve kulların isteği, Allahu Teâlâ'nm hakkım : iskât etmiye, (düşürmeye) müessir değildir.

Bir kimse, yolculukta hapsedilmiş olsa, teyemmüm eder ve namazını kılar. Sonradan da bu namazları iade etmez. Çünkü, bu­rada hakiki acizlik durumuna, yolculuk özrü de inzimam etmiştir, (eklenmiştir, katılmıştır.) Ve galip olan ihtimâl de yolculuk esna­sında .suyun bulunmayışıdır. Bu durumda ise, suyun yokluğu her ci­hetten tahakkuk etmiş olmaktadır. Serahsnin Muhıyt'mde de böy­ledir.

Aslolan, nefsine veya malına bir zarar dokunmaması halin­de, bir kimsenin imkan Ölçüsünde suyu kullanmasının vacib oluşu­dur.

Suyun mislinin değerinden fazlası zarardır. Mislinin değe" rinden fazla bir ücretle, —abdest için— su satın alması gerekmez. Bahrü'r - Râık'te de böyledir. [94]

 

Teyemmümün Sıhhati İçin, Talep De Gereklidir
 

Bir yolcu (misafir), o civarda suyun bulunduğunu, ga:

lip bîr zann ile zannederse, bir ok atımı —400 arşın kadar--su-vu sorup araması kendisine vacib olur.

Şayet, kendisine haber veren bulunmaz ve orada su bulu­nabileceğine, kendisinin de galip zannı olmazsa; su araması, o kim­se üzerine vacib olmaz. Kâfi'de de böyledir.

O civarda— suyun bulunup, bulunmayacağı konusunda şüpheye düşerse, o kimsenin suyu araması müstehâb olur.

Fakat, böyle bir şüpheye düşmezse, teyemmüm eder. Efdal olanı, su aramayı terk etmemesidir. Sîrârüîl - Vehhâc'da da böy­ledir.

Bir ğulve, 400 arşındır. Zâhîriyye'de de böyledir.

Bir adamın, su aramak için başka birini göndermiş olma­sı, bizzat kendisinin araması gibi kafî gelir.

Bir adam, suyu arayıp sormadan, teyemmüm edip namaz kıldıktan sonra arayıp sorsa ve fakat bulamazsa; bu durumda» İuaâ-m-ı A'zam (R.A.) ve İmâm Muhammed (R,Â.) 'e göre, o kimsenin namazım iade etmesi gerekir. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ise, iade etmesi gerekmez. Sirâcü'l-VehKâcda da böyledir.

Bir kimse, soracak kimse bulamadığından ve kendisinin de bilmediğinden dolayı, çojk yakınında bulunan bir suyun yanında, teyemmüm edip namaz kılmış olsa, bu caizdir.

Fakat, eğer soracak kimse olduğu halde, sormadan teyem­müm eder ve namaz kılarsa; namaz kıldıktan sonra da bir kimseye sorar ve o da, suyun, yakın olduğunu haber verirse, kılmış bulundu­ğu namaz caiz olmaz. Tıpkı bir kimsenin, (yolcunun) ma'mûr bir yere inip de, su aramadan teyemmüm etmesinin caiz olmadığı gi­bi...

Fakat, bir kimse, suyu gördüğü halde, kendisine haber verilmez, o da, teyemmüm edip namaz kıldıktan sonra, suyun yakınlı­ğı haber verilirse, o kimsenin namazı caizdir. Çünkü o kimse, üzeri­ne düşeni (arayıp sorma) yapmıştır. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Arkadaşının yanında su bulunan ve istediği zaman kendisi­ne verebileceğini zanneden bir kimse, arkadaşından su istemeden, teyemmüm yapmış olsa, bu teyemmümü caiz olmaz.

Fakat, istediği halde, arkadaşı, yanında olan suyu vermezse» o kimsenin teyemmümü caiz olur.

Fakat, bu kimse, arkadaşının, suyu verip vermiyeceğinde tereddüd eder, istemeden teyemmüm ile namaz kılar ve sonra, is­teyince arkadaşı da verirse; o kimse, kılınmış bulunduğu namazını iade eder. 'itâbfnin Ziyâdât Şerlıi'nde de böyledir. Kâfi'de de böy­ledir.

Fakat, o kimse şayet suyu, teyemmüme başlamadan Önce vermez de, namaz bittikten sonra verirse, o kimsenin, kılmış bulun­duğu namazını iade etmesi gerekmez.

Fakat, eğer o adam, suyun değeri kadar para vermeden su­yu vermek istemez ve su isteyen kimsenin de parası olmazsa, teyem­müm eder. Fakat, parası varsa, suyu alır ve teyemmüm etmez.

Ancak, su sahibi, gabn-i fahiş değerinin iki misli bedelden aşağıya satmaz, o suyu olmayarak teyemmüm eder. Kâfi'de de böy­ledir.

Bu durumda, suyun kıymeti takdir edilirken, oraya en ya­kın olan yerin, suyunun kıymetine i'tibar olunur. Fetavâyi Kâdİ-hân'datf ^ böyledir.

Teyemmüm ile namaz kılmakta olan bir kimse, namaz es­nasında, arkadaşının suyunu görse, eğer, o arkadaşının, suyu kendi­sine vereceğine dair görüşü kuvvetli ise, namazını bozar.

Fakat, arkadaşının suyu verip vermiyeceği hususunda tereddüd ederse, namazına devam eder. Ve, namazını bitirince suyu ister. Şayet, arkadaşı suyu verirse, abdest alıp namazını iade eder. Eğer vermezse, namazını tamamlar.

Fakat, önce suyu vermekten kaçınır ve sonra da verirse, o kim­senin, teyemmümü de namazı da bozulmaz. Serahsî'nin Muhıyt'in-de de böyledir. [95]

 

Teyemmümü Bozan Şeyler
 

Abdesti bozan her şey, teyemmümü de bozar. Hidâye'de de böyledir.

Bir kimsenin, ihtiyacından    fazla olan suyu, kullanmaya gücünün yetmesi hali de, teyemmümü bozar.   Bahrü'r - Râik'ta da böyledir.

Cünüp olan bir kimse, yıkansa da, vücudunun tamamını ıs­latmadan suyu bitse ve başka su da olmasa; o kimse, kuru kalan yer için, yeniden teyemmüm eder. Abdesti bozulan kimse de, abdest için teyemmüm eder.

Hem abdest almaya hem de gusletmeye yetecek kadar su bulan bir kimse, teyemmüm edemez. Bu suyu, abdest ve gusül için harcar.

Fakat su, ancak ikisinden birine yetebilecek kadarsa, o suyu, hangisine yetiyorsa, onda kullanır. Diğeri için de, teyemmüm eder.

Ancak, —hangisine yeteceği tayin edilmeksizin— birine yete­cek kadar suyu olan kimse, o suyu, kuru kalan yer4e kullanır; ko­desi içinse, teyemmümü iade eder. Bu kavil, İmâm Muhammed (R. A.)'in kavlidir. İmâm Ebû Yusuf (RA)'a göre, teyemmümü iade eylemez.

Şayet, o suyu, abdest için kullanmış olsa, bu da caizdir. İttifak­la, cünüplüğü için teyemmüm yapar.

kimsenin, eğer abdest için yetemmümü yoksa, bu su mevcut değilken de, kuru bir yerini yıkamadan önce teyemmüm etmiş olsa, İmâm Muhammed <RA.) 'e göre, bu teyemmüm caiz olmaz, tmâm Ebû Yûsuf (R.A.) 'a göre ise, caiz olur. Önceki görüş sahihtir.

Fakat, eğer o su, hiç birisine yetmiyecek kadarsa, teyemmümle­ri yerinde kalır.

Cünüp olan bir kimse, bedeninde kuru yer varken, teyem­müm etmeden önce abdest bozmuş olsa, ikisine bir niyyet ederek, bir teyemmüm yapar.

Şayet, hem abdest hem de guşul için teyemmüm ettikten son­ra, bunlardan birisine yetecek kadar su bulmuş olsa; suyu, cünüp-I iikten gusletmek için,, kuru yerlerine kullanır. Abdest içinse, yap­tığı teyemmümü yeniler. Bu, İmâm Muhammed (R.A.) 'e göredir. Vikaye Şerhi'nde ed böyledir.

Bir kimsenin, sırtında kuru yer kalmış Olsa ve abdest aza­larından birini de unutmuş bulunsa; bulabildiği su tla, ancak bun­lardan birine yetecek kadar olsa; bu kimse, o suyu, dilediği yere har­car. Fakat, abdest azasına harcaması, daha sevimlidir. Itâbî'nin Zl-yâdât Şerhi'nde de böyledir.

Abdesti olmayan bir misafirin, (yolcunun) elbisesinde neca­set bulunsa ve yanında da, ancak bunların birine yetecek kadar su­yu mevcut olsa; o su ile, pisliği yıkaması, abdest için de, teyemmüm

etmesi gerekir.

Şayet, önce teyemmüm edip, sonra pisliği yıkamış olsa, teyem­mümü iade eder. Çünkü, o önceki durumda, abdest almaya gücü ye­ter bir halde idi. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

O kimsenin, mevcut su ile abdest alması ve namazı, pis el­bise ile kılması da caizdir. Fakat, o kimse, böyle yapmakla günah­kâr olur. Fetâvâyiı Kâdîhân'da da böyledir.

Teyemmüm yapma hakkına sahip olan bir hastanın, iyileş­tiği zaman, teyemmümü bozulur.

Bir misafir (yolcu) su olmadığı için teyemmüm yapsa; son­ra da, kendisine teyemmüm etmeyi mubah kılacak olan, bir hastalı­ğa yakalansa, mukim olduğu zaman, o teyemmümle kıldığı namaz, Caiz olmaz. Yeniden teyemmüm etmesi gerekir. Çünkü, ruhsat se-beblerinin ayrı olmasından dolayı birinci ruhsatın sebebi, ikinci ruh­satın sebebine maniî olacağından birinci ruhsat sanki yokmuş gibi olur. Fusûlü'l - Imâdiyye'de Temizlik Kitabının Hastalarla ilgili Hü-' kümler bölümünde de böyledir.

Teyemmümlü bir kimsenin, uyuyarak bir suyun yanından geçmiş olması, bütün âlimlerimize göre, teyemmümünü bozmaz. Zâ-hidî'de de böyledir.

Bir kimsenin, düşman veya yırtıcı hayvan korkusundan do-layı Tanına vamıya  bir suya uğraması üe teyemmümü bozul­maz. Sirâcü'I - Vehhâc'da da böyledir.

Yanında ipi ve kovası olmadığı halde bir kuyuya rastiayan

ceği kadar bir suya uğrayan bir maz.

Bu hususta esas olan : Var oluşu, teyemmüme manî' olan her şeyin, var oluşunun, teyemmümü bozmasıdır. Tabidir ki, var oluşu, teyemmüme mani olmayan su ise, teyemmümü bozmaz. Be-dâi'de de böyledir.

Teyemmümlü olduğu halde bir suya uğrayan ve .teyemmüm­lü olduğunu da unutan bir kişinin, teyemmümü bozulur. Hazane-ıtül - Müftîn'de de böyledir.

Elinde, bir kişiye keyetecek kadar sn bulunan başka bir ki­şi, teyemmümlü bulunan bir kaç adama :

«îşte su... Onunla hanginiz isterseniz abdest alınız...» der­se, teyemmümlü bulunanların hepsinin teyemmümü bozulur.

Fakat, su sahibi :

«îşte sizin için su...» demiş olsa, teyemmümlü bulunan bu kimseler, o suyu almış bulunsalar bile, hiç birinin teyemmümü bozulmazaz.

Fakat, bunlar, kendi aralarından, birine  abdest almak için  izin vermiş olsalar, o kimsenin teyemmümü bozulur. Bu, îmâmeyn-in kavlidir; fakat kıyas, İmânı-ı AVam (R.A.) 'm kavli üzerinedir ki, o kimsenin de teyemmümü bozulmaz. Sahih olan, hepsinin teyem­mümünün bozulmasıdır, Sirâcü'I - Vehhâc'da da böyledir.

Çölde yolculuk yapan bir kimse, küp veya benzeri bir şe ye konulmuş suya rastlarsa, o kimsenin   teyemmümü bozulmaz. O kimse, o sudan abdset de alamaz.

Fakat, su çok ve çokluğu da içmek ve abdest almak için  ora­ya konmuş olduğuna delalet ediyorsa, o zaman, yolcunun teyem­mümü bozulmuş olur ve o su ile de abdest alır. Fetâvâyi Kâdüıan'-da da böyledir.

Müteyemmim (teyemmüm etmiş olan) bir kimse, yolculuk esnasında, ancak farz olan a'zalarmı birer defa yıkayabilecek mik­tarda bir su bulsa, öyleki bu su, sünnet üzere abdest alınacak olunca, kâfî gelmiyecek miktarda olsa, muhtar olan kavle göre, bu mü~ teyemmim yolcunun teyemmümü bozulur. Hülâsa da da böyledir.

Teyemmümdü bulunan bir kimse, irtidad etse, (İslâmdan ! çıksa) teyemmümü bozulmuş olur. Hatta, tekrar .Müslüman olsa ve o teyemmümle namaz kusa, bize göre, kıldığı bu namaz caiz olut. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. [96]

 

Teyemmümle İlgili Çeşitli Meseleler
 

Teyemmümün, yedi sünneti vardır. Bunlar da :

1- îki elini toprak üstüne koymak,

2- Elleri, toprağın üstünde ileri - geri sürtmek,

3- Elleri silkmek,

4- Parmakların arasım açmak,

5 - Teyemmümün başında «besmele» çekmek,

6 - Tertibe riayet etmek,

7- Ve bütün bunları, arka arkaya yapmak, araya bir fasıla vermemektir. Nehrü'l-Fâık'ta da böyledir. [97]

 

Teyemmümün Yapılışı :
 

Teyemmüm yapacak olan kimse, iki elini toprağa vurduktan sonra ileri iter ve geri çeker. Sonra ellerini kaldırır ve topraklar dağılana kadar silker.

îki eli ile yüzünde hiç bir boş yer kalmayıncaya kadar yüzünü mesheder.

Daha sonra ise, ellerini  önceki gibi yere vurup, dirsekleri ile beraber kollarım mesheder. Tebyîtt'de de böyledir.

Âlimlerimiz «Parmak uçlarından dirseğe varıncaya kadar, sol elinin dört parmağı ile sağ elinin dış tarafını meshettikteri son­ra, sol elinin içi ile dirsekten itibaren sağ elinin iç tarafını, bileğe varıncaya kadar ve sor elinin baş parmağının içini sağ elinin baş parmağının dışına sürerek sağ eliyle de aynı şeyi yapar; en lâyık olanı da budur.» demişlerdir. Bedâi'de de böyledir.

Bir kimsenin, vakit girmeden önce teyemmüm etmesi, bi­ze göre caizdir.

Fakat, suyu bulacağına zann-ı galibi olanlar ve suyu bulacağını ümid ettiği yerle kendisi arasında bir milden daha az bir mesafe bulunanlar için, vaktin sonuna kadar,  teyemmümü  tehir etmek müstehabtır. Mi'racü'd - Dîrâye'de de böyledir.

el-Hucnedî : «Vaktin, caiz olabileceği son zamanına kadar te'hir edilir;» demiştir. Başkaları ise : «Caiz olan, son vakte kadar te'hir etmek müstehab'tır.» demişlerdir. Sahih olan da budur. Sirâ-cü'l - Vehhâc'da da böyledir.

Fakat, suyun varlığına ümidi olmayan kimse, te'hir et­meyip teyemmüm eder. Namazını da müstehâb olan —ilk— vakit­te kılar. Bedâi'de ve Tahâvî Şerfal'nde ve Kâfi'de de böyledir.

Yolculuk esnasında, bir cünüp, hayızdan temizlenmesi ge­reken bir kadın ve bir de cenaze bulunsa; ancak, bunların birisine yetecek kadar da su olsa, bu su, hangisine ait ise, onun kullanması evlâdır.

Şayet bu suya, hepsi de ortaksa, o su, hiçbirisine harcanmaz ve bunların her birine teyemmüm mubah olur. Bu durum, her ne-kadar mubah ise de, o suyu, cünüp olan kimsenin kullanması daha evlâdır. Fetvâyi Kâdihân'da da böyledir. Sahîh olan da budur. Za-hîniyye'de de böyledir.

Hatta, hayızlınm yerinde, abdesti olmayan bir kimse bu­lunsa, su, yine cünübe sarfedilir.   Hulâsa'da da böyledir.

Su, baba ile oğulun arasında olursa, babanın, suyu kullan­ması evlâdır. Fdtâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Cünüb iken yanında, abdeste yetecek kadar suyu bulunan bir kimse, teyemmüm eder. O sü ile abdest alması icab etmez.

Fakat, bu kadar suyu olan bir kimse, cünüp olur ve bununla birlikte abdest almayı gerektiren bir hades vaki' olursa, o kimse­nin, abdest alması gerekir.

Abdesti olmayan bir kimsenin yanında bulunan ve abdest aza­larından bir kısmını yıkayacak kadar —birazcık— suyu olan bir kimse, o su ile bir yerini yıkamaz, teyemmüm eder. Vikaye Şerhi'n-de de böyledir.

Seferi (yolcu) bir kimse, yükü arasında su bulunduğunu bilmese veya suyun varlığını unutsa ve teyemmüm ederek namaz kilsa kıldığı bu namaz İmâmı A'zam (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'e göre caiz olur. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ise, caiz olmaz.

Buradaki görüş ayrılığı, suyu, bizzat kendisinin koymuş bu­lunmasına ve bir başkasına, yüküne su koymasını emretmiş olma­sına göredir. Emretmiş olmamasına rağmen, koymuş bulunduğu­nu bilmesi de aynıdır.

Fakat, suyu kendisi koymamış veya bilgisinin dışında kon-muşsa, namazını iade etmiyeceği hususunda ittifak vardır. Bu du­rumda, suyu, namazın içinde veya namazdan sonra hatrlaması da müsavidir. Hidâye'de de   böyledir.

Seferi bir kimse, çadırını, içinde su bulunan fakat üzere örtülmüş olan bir kuyunun başına kurarak su olduğunu bilmeden veya bir nehrin kenarında bulunduğu halde sudan haberi olmadan, teyemmüm edip namaz kilsa; namazı, İmâmı A'zam (R.A.) ile İmâm Muhammed (R.A.) 'e göre caiz olur. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) 'a göre ise, caiz olmaz. Muhlyt'te de böyledir.

Bir kimse  suyunun olup olmadığı konusunda— tered­düt etse veya suyunun bitmiş olduğunu zannetse ve bu durumda, teyemmüm edip namaz kıldıktan sonra, suyunu bulsa; o kimsenin, namazını iade edeceğinde   ittifak vardır.    Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.

Su, bir adamın sırtında veya boynunda takılı —bulunan bir kapta— olsa veyahut da yanına konulmuş bulunsa da, o kimse, bu suyu unutarak teyemmüm etmiş olsa; bu kimsenin teyemmü­münün; caiz olmadığında ittifak vardır.

Su, palanın (eşek veya katırın semerinin) üzerinde asılı o'muş olsa; eğer bir kimse bu hayvana binmiş - olarak gitmekte ve su da, semerin arka tarafında ise, o kimsenin teyemmümü caiz olur. Fakat, su ön tarafta ise, o kimsenin teyemmümü caiz olmaz.

Fakat, eğer adam, bu hayva.; sürerek götürmekte ise ve suda semerin arkasında bulunuyorsa, teyemmümü caiz olmaz; su, seme­rin Önünde bulunuyorsa, teyemmümü caiz olur.

Fakat, adam, hayvanı çekerek götüren biri ise, bu kimsenin te­yemmümü, her halde caiz olur. Serâhsî'nin Muhiyf Hnde de böyledir.

Bir kimse, hasta olsa ve abdest almaya da teyemmüm et­meye de gücü yetmese, ayrıca, yanında, da, abdest aldıracak veya teyemmüm ettirecek kimsesi bulunmasa, İuıâmeyn'e göre, o adam, namaz kılmaz.

İmâm Fazl bin  Muhammed   : «Ben,   Kerkî'nin Câ-mfcU's - Seğîrlnde, şöyle yazılı olduğunu gördüm : Elleri ve ayakları kesilmiş, yüzü de yara olan bir adam, abdestsiz ve teyemmümsüz namaz kılar ve iade etmez.» demiştir. Esahh olan da budur. Zahî-riyye'de de böyledir.

Mahpus olup da, su ve temiz toprak bulamayan kimse, na­maz kılamaz. Bu, İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe (R.A) ve İmâm Mu­hammed (R.A.) 'in kavildir ve yerden veya duvardan bir şey çıkar­maya imkân olmadığı vakit içindir. Fakat, bu kimsenin toprak çı­karma imkanı olursa, teyemmüm eder ve namazını kılar. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

İzâh'da : «Abdest aldığı zaman idrarını tutamıyan kimse, teyemmüm edince idrarını tutabiliyorsa, teyemmüm etmesi caiz­dir.» denilmiştir. Sirâcül'-Vehhâc'da da böyledir.

Çölde bulunan bir kimsenin, yanında, ağzı lehimlenmiş bir ibrik içinde zemzem bulunsa, o kimsenin, teyemmüm etmesi caiz olmaz. Hulâsa'da da böyledir.

Hazır olan bir cenazenin namazının, kendisi abdest alın­caya kadar kılınacağından korkan bir adamın, cenazenin sahibi değilse, teyemmüm etmesi caizdir. Fakat, kendisi cenazenin sahibi ise, teyemmüm etmesi caiz değildir. Sahih olan da budur.

Velî'nin, cenaze namazını kıldırmasını emrettiği kimse de, te­yemmüm edemez. Fakat, bu hususta, cenaze namazını kıldırmaya kendisinden daha yetkili bir velî hazır olunca, yetkisi az olan kim­senin, teyemmüm etmesi caiz olur. Çünkü, yetkisi az olan kimse, kendisinin, cenaze namazım kılmak için beklenmemesinden korka-bilir.

Cenaze namazım kıldırmak için, bir başka kimseye izin vermiş olan velî'nin de, teyemmüm etmesi caiz olur. Behrü'r-Râık'ta da böyledir.

Bir adam, teyemmümle bir cenaze namazı kıldıktan son­ra, ikinci bir cenaze daha gelmiş olsa; eğer, birinci cenaze ile ikinci cenaze arasında, bir abdest alacak kadar vakit yoksa, o teyem­mümle, ikinci cenazenin namazını da kılar. Fakat, vakit varsa kı­lamaz; yeniden teyemmüm yapar. Muzmarât'ta da böyledir.

Vaktin çıkmasından korkmadıkça, bayram namazına baş­lamadan, önce, imâmın teyemmüm etmesi caiz olmaz. Fakat, vak­tin çıkmasından korkuyorsa, teyemmüm caiz   olur.

Muttedî'de, eğer, abdest alıncaya kadar, namazın kılınıp bite­ceğinden korkmuyorsa, teyemmüm etmesi caiz olmaz; fakat, nama­zın kılınacağından korkuyorsa, teyemmüm etmesi caiz olur.

Teyemmümle namaza başlamış olan bir kimsenin, abdesti bozuîsa; bu kimsenin, —tekrar— teyemmüm ©dip, namaza devam edeceği hususunda, hiç bir ihtilâf yoktur.

Fakat, abdestle namaza başlamış olan bir kimsenin, abdesti bozulmuş olsa; bu kimse eğer, vaktin çıkmasından korkarsa, bil-icinâ', teyemmüm ederek namaza devam eder.

Fakat eğer, bu kimse, vaktin çıkmasından korkmaz ve imâm, namazı bitirmeden, abdest alıp ona yetişeceğini ümid ederse; bu kimsenin teyemmüm etmesi, bil-iemâ' mubah olmaz. Şayet, bunu iunid etmiyorsa, o kimse, teyemmüm edip namazına devam eder. Bu, İmâm-ı A'zam (R.A.)'a göredir. Diğer imamlarımız ise, buna muhaliftir. Mhâye'de de böyledir.

Aslolan, edâ edilmediği zaman, onun yerini tutabilecek bir şeyin .olmaması halinde, teyemmüm etmek caizdir;

Fakat, bir ibadetki onun halefi (yerini tutacak bir şey) var-ı!ır, onun için teyemmüm etmek caiz değildir. Cum'a namazı gibi Cevlıeret'ün - Neyyire'de de böyledir.

İki kimsenin, aynı  zamanda ve aynı  yerde teyemmüm etmesi caizdir. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Bir adamın, aynı yerden tekrar tekrar teyemmüm etmesi de caizdir. Fetâvâyi Tatarhâniyye'de de böyledir.

Cühüp olan bir kimsenin, teyemmümle, cenaze ve bayram namazlarını kılması caiz olur. Zahîriyye'de de   böyledir.

Bir kimse, teyemmümlü olduğuna kani oldukça, abdes-tirvn bozulduğu şüphesine düşünceye kadar  teyemmüm üzeredir. Abdestsiz olduğuna kani olunca da, teyemroümlü olduğuna ina­nana kadar  abdestsizdir. Hulâsa'da da böyledir.

Teyemmüm üstüne teyemmüm etmek, sevab değildir, Künyede de böyledir.

Misafir, (yolcu) suyun olmadığını bilse bile, cariyesi ile cima' edebilir. Hulâsa'da da böyledir.

Teyemmümle namaz kılan bir kimseye, bir hiristiyan «aî-dese, o kimse namazım bozmaz. Çünkü, nasranînin sözü sana su»yunftu, Hüsranının sözü istihza olabilir. Namaz ise, şüpheli olan bir şeyden dolayı bozul­maz. Namazı bitirdikten sonra o su istenir. Eğer, Nfesrânî suyu ve­rirse, o kimse, teyemmümle kılmış olduğu o nama7j iade eder. Fetâ-vâyî Kâdîhân'da da böyledir. [98]

 

5- MESTLER ÜZERİNE MESHETMEK
 

Mestler üzerine meshetmek bir ruhsattır. Bir kimse, meshin caiz olduğunu görüp bildikten sonra azimet yolunu tercih etmiş ol­sa, yani ayaklarım yıkasa, bu daha evla olur. Tebyîn'de de böyle­dir. [99]

 

Meshin Caiz Olması İçin Gereken Şeyler :
 

Mestle yol yürümenin mümkün olması ve -onun topuk ke­miklerini örtmesi, meshin caiz olması için gereklidir.

Topuklarının üst tarafını örtmesi şart değildir. Muhıyt'te de böyledir. Hatta bir adam, ancak topuğunu örtecek kadar olup fazla uzun olmayan bir mest'e, meshetmlş olsa, bu caizdir.

Üstü ve altı deri ile kaplanmış olan çoraba, meshedilir. Kâfi'de de böyledir.

Altına deri konularak, nalın şeklinde getirilmiş olan çora da bunun üzerinedir. Nehrül-Fâık'ta da böyledir.

Bir yere dayanmaksızın, ayakta  dikine  durabilen ve altı görünmeyen, derişiz kalın çoraba da meshetmek caizdir. Fetva da bunun üzerinedir. Nehrü'l-Fâık'ta da böyledir

Bir adam, ayakları ve topukları görünmeyen ancak bir veya iki parmak miktarı   görünen—, bir fotin    (ayakkabı)   giyse, onun üzerine meshetmesi caizdir. Bu ayakkabı, koncu olmayan mest yerinedir. Fetâvâyi Kadîhân'da da böyledir.

Ham bez veya benzeri bir şeyden yapılmış olan bir çizme giymiş bulunan kimsenin, bu çizmenin üzerine meshetmesi caiz ol­maz.

Fakat, sahtiyandan veya benzeri şeylerden yapılmış olan çiz­meler üzerine meshetmek caizdir.

Mestleri üzerine bezden veya benzeri bir şeyden yapılmış çizme giyen bir kimsenin, o çizmenin üzerine meshetmesi caiz ol­maz. Fakat bu çizmeler, çok ince olur da, meshedilirken elin yaşlığı, altındaki mestlere geçerse, bu durumda meshetmek caiz olur.

Eğer, çizmeler sahtiyan (deri) ve benzeri şeylerden yapılmış olur ve o kimse, çizmelerini, ayaklanriı yıkamak sureti ile aldığı abdest bozulduktan fakat, mestlerinin üzerine meshetmeden önce giymiş veya ayni abdesti bozulduktan ve mestlerinin üzerine mesh ettikten sonra giymiş ise, o çizmelerin üzerine meshetmesi, bil-ic-mâ caiz olmaz. Fakat, eğer abdesti bozulmadan önce giymiş ise, o çizmelerin üzerine meshetmesi, bize göre caiz olur. Muînyt'te de böyledir.

Bir kimse, mestlerinden birinin üzerine, çizmelerinden bi­rini giymiş olsa, mestin biri ile, o tek çizmenin üzerine meshetme­si caiz olur. Fetâvâyî Kâdîhân'da da böyledir.

Sahtiyan Ederi) den veya benzerinden iki kat olarak yapıl­mış bulunan mestin üzerine methedilir. Kafî'de de böyledir.

Türklerin keçeden yaptıklar mestleri, meshetmek caizdir. Çünkü onunla yola gitmek, yürümek mümkündür. Bu hususta, sa­hih olan yol da budur. Şerh-i Mebsû't'ta da böyledir.

Çarık, eğer ayağı Örter, ayağın üstü ve topuklar görünmez ise, onun üzerine meshetmek caizdir. Ayaktan, veya iki parmak miktannea, bir yerin görünmesi  daima  müstesnadır ve meshe mani' değildir.

Çarık, söylenildiği şekilde olmaz, fakat çarık giyen kimse aya­ğım deri ile örter ve dikerek o deriyi çarıkla da bitiştirirse, yine, çarığın üzerine meshetmek caiz olur.

Fakat, bu deriyi  dilemez de   bir şeyle bağlarsa, bu durum­da meshetmek caiz olmaz. Hulâsâ'da da böyledir.

Demirden, camdan ve odundan yapılmış olan mestlere, meshetmek caiz değildir. Cevhertü'n - Neyyrre'de de böyledir. [100]

 

Meshin Yapılacağı Yer:
 

Her mestin üzerinde, el parmaklarından üç parmak kadar bir yerin meshedilmesi gerekir. Esahh olan da budur. Serahsi'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Mestin altını, Ökçesini, koncunu, etrafını ve topuklarını meshetmek caiz olmaz. Tebyîn'de de böyledir.

Bir kimse, ayağının birinin üzerine iki parmak miktarı, diğerine de beş 'parmak miktarı meshetmiş olsa, bu caiz olmaz. Fethü'I - Kadîr'de de böyledir.

Ayaktan hâlî olan (içinde ayak bulunmayan) mestin üzere­ne, meshedilmiş olmasına itibar edilmez.

Bir kimse, geniş olan mestinin boş kısmına, ayağmı iletse de, o ayağın üzerine mesh etmiş olsa, bu caiz olur. Fakat, ayak o yer­den aynlırsa, meshi iade eder. Sirâcül-Vehhâc'da da böyledir.

Bir kimsenin, ayaklarının birinde cerahat (yara) olsa da, onu yıkamaya ve meshetmeye gücü yetmese, bu kimsenin diğer ayağına meshetmesi caizdir.

Ayağının birisi, topuğunun yukarısından kesilmiş olan kim­senin de, diğer ayağım meshetmesi caizdir.

Şayet, kesilmiş olan ayağında, üç parmak miktarı bir yer kal­mışsa, o kimsenin her iki ayağına da meshetmesi caizdir.

Fakat, kesilen ayakta meshedüecek yer kalmasa da, yıkanacak yer kalmış olsa, bu durumda, her iki ayağmı da meshetmesi caiz olmaz', (yani yıkaması gerekir) Muhıyt'te de böyledir.

Bir adamın, mestleri üzerine giydiği çizme geniş olsa da o kimse, eiini çizmenin içine sokarak, mestlerinin üzerine meshet-kc, bu caiz olmaz. Kunye'de de böyledir. [101]

 

Mesh Nasıl Yapılır :
 

Sahih olan kavle göre, meshin, üç parmak ile yapılması ge­rekir.

Hatta, bir kimse, bir parmağı ile, suyu tazlemeden üç yere birer defa (toplamı üç defa) meshetmiş olsa, bu caiz olmaz.

Fakat, bir parmağı ile, her defasında yeni su alarak, ayrı ayn yerlere üç defa meshetmiş olsa, yaptığı bu mesh caiz olur. Kâfî'de de böyledir.

Bir kimse, şayet baş parmağı ile şehâdet parmağının  iyice  açılmış hâli ile meshetmiş olsa, bu caiz olur. Fetâvâyi Kâ-dîhgn'da de böyledir.

Bir kimse, üç parmağını, mestinin üzerine koymuş olsa fakat onları sürterek çekmese, meshi yine caizdir. Yalnız, bu hal sünnete muhalif olur. Münyetül - Musa&fde de böyledir.

Bir kimse, mestlerini, parmaklarının ucu ile meshettiği za­man, eğer parmaklarından su damlarsa, meshi caiz olur; damla­mazsa, caiz olmaz. Zehiyre'de de böyledir.

Şayet, meshedilmesi gereken yere su dökülmüş olur veya yağmur yağmış olmasından veyahut da otlakta yürümekten dolayı, mestler üç parmak miktarı ıslanmış olursa, bu haller, mesh yerine caizdir. Sahih kavle göre, çiğ de yağmur gibidir. Tebyîn'de de böy­ledir.

Yıkanan yerin ıslağı ile meshetmek caizdir. Bu ıslağın, damlaması ile damlamaması eşittir;

Fakat, meshettikten sonra, elde kalan ıslakla meshetmek caiz değildir. Muhıyt'te de böyledir.

Mesh, sağ elin parmaklarını, sağ ayaktaki mestin önüne; sol elin parmaklarını da, sol ayaktaki mestin Önüne koyarak ve parmakların arasını da açık bir şekilde bulundurarak, elleri, to­pukların üzerine doğru», bacağa varıncaya kadar çekmektir. Bu mes­hin, sünnet olan şeklinin ta'rifidir.

Ancak, bacaktan başlayıp, parmaklara kadar veya enine bir şekilde, meshetmek de caizdir. Cevheretü'n - Neyyire'de de böyle­dir.

Bir kimse, avuç içlerini, mestlerinin üzerine kor ve sürte­rek çekerse veya avuç içi ile birlikte, parmaklarını da kor ve sür­terek çekerse, bu da güzeldir. En güzeü ise, elin tamamı ile mes-hetmektir.

Avucun dış tarafı ile meshetmek de caizdir. Ancak, müs-lehab olan, avucun iç tarafı ile meshetmektir. Hulâsa'da da böy­ledir.

Zahirür' - rivâye'de, parmak izlerini açığa çıkarmak şart değildir. Ancak, parmak çizgilerini açığa çıkarmak müstehabtır. Vîesh'te, tekrar, sünnet değildir. Tahâvî ŞerHi'nde de  böyledir.

Mest'ler üzerine meshederken, niyyet sari değildir. Sahih olan da budur. Fethül - Kadîr'de de böyledir.

Bir kimse, tehâret niyyeti ile değil de,  sadece  öğret­mek niyyeti ile abdest alsa da mestlerinin üzerine meshetse,bu ab­esti, abdest olarak caizdir ve sahihdir. Huîâsa'da da böyledir. [102]

 

Hangi Halde Mestler Üzerine Meshedîlir :
 

Meshih caiz olabilmesi için, mestleri giymeden önce veya giydikten sonra, alman abdest, araya hades girmeden tamamlan­mış olmalıdır. Muhıyt'te de böyledir,

Hatta, bir kimse, önce iki ayağını yıkamış ve sonra da mestlerini giymiş; fakat, henüz abdestini tamamlamadan* hades vâki' olsa (yani abdesti bozulsa), giymiş bulunduğu mestlerine, mesh caiz olmaz. Kâfî'de de böyledir.

Bir kimse, abdestsiz iken, mestleri giyüi halde ve suya girerek yıkansa ve ayaklarına su dolsa; sonra da, diğer azalarını vıLayarak abdestini tamamlasa; bu şekilde almış olduğu abdest, tamamlandıktan sonra, bozulsa; bu kimsenin tekrar abdest alırken, mestleri üzerine meshetmesi caiz olur. Tebyîn'de de böyledir.

Bir kimse, eşeğin artığı olan su ile abdest alsa ve bu ab-'Ifcstle b; riskle teyemmüm de yaparak mestlerini giydikten sonra, ah-desii bozulsa; eşeğin artığı ile abdestde alır, teyemmüm de eder; mestleri üzerine de, mesheder.

Abdesr. alırken,  tertibe ilî.yet etmek, sünnettir.    Buradaki durum tertibe îııv-ı  , (himi'den abdrM alınması, halinde söz konusudur.

Bu kimsenin, ikinci defa adbest aldığı su; şayet, eşeğin artığı olan su değil de, içinde hurma ıslatılmış su olsaydı, mesh yapılmazdı. (Yani ayaklar yıkanırdı.) Kâfî'de de böyledir.

Fetvalarda : «Eşek artığı ile abdest alan bir kimse, mest­lerini giyse ve abdesti bozulana kadar da teyemmüm etmese; o kimse, tekrar, eşek artığı olan su ile abdest alır, mestlerine meshe-der ve sonra da teyemmüm ederek namazını kılar. Serahsî'nin Mu-hıyt'lnde <"e böyledir.

Teyemmümle mest giyen kimsenin, abdesti bozulunca, o mestlerıeshetmesi caiz olmaz. Hızânetü'i - Müftîn'de de böyle­dir.

Cünüp olan kimse, ister mestlerini giymeden önce, İsterse mestlerini giydikten sonra, cünüp olmuş olsun, mestleri üzerine mesheyliyeraez.

Ancak, bu kimse, cünüplükten temizlenmek için teyemmüm eder, abdestsizükten dolayı da abdest alırsa ve ayaklarını yıkadıktan sonra da mestlerini giyerse; müddeti içinde, her abdest alması sı­rasında, o mestlerle mesh etmesi caiz olur, Muzmarât'ta da böyle­dir.

Cünüp olan bir kimse, yıkandığında, abdest azalarının ba­zı yerleri kuru kalarak oralara su ulaşmamış ve o kuru yeri yıka-madanda abdesti bozulmuş olsa; bu durumda, giyilmiş bulunan mestlerin üzerine, mesh yapılmaz. Tebyîn'de de böyledir. [103]

 

Meshin Müddeti :
 

Mesh, belli bir müddet için yapılmalıdır.

Müddet, mukîm (yolcu olmayan) için, bir gün ve bir gece­dir. Misafir (yolcu) içinse, üç gün ve üç gecedir.

Yolculuk, ister ibadet için olsun, ister kabahat için olsun, müsavidir. Sirâciyye'de de böyledir.

Müddetin başlangıcı: Mestleri giydikten sonra, abdestin bozulmuş olduğu zamandır.

Sabah vakit abdest alıp, mestlerini giymiş olan bir kimsenin, ikindi vaktinde, abdesti bozulur ve tekrar   abdest alıp, mestlerine  meshederse, o kimse için mesh müddeti,  eğer, kendisi seferi de­ğilse  bir gün sonranın ikindi vafcinde  abdestin bozulduğu-ana kadardır. Fakat, eğer misafirse, dördüncü günün ikindi vaktine ka­dardır. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Mukim, (yolcu olmayan) misafir olursa, (yola çıkarsa), mesh müddetini, misafir gibi uzatır.

Mukimin, mesh müddeti tamam oluktan sonra, yolculuğa çık­ması gerekiyorsa; mestleri çıkarır, ayaklarını yıkar ve tekrar mest­lerini giyer. Muhiyt'te de böyledir.

Misafir, mestlerini mesh müddeti tamam olmadan mukim olsa, mestlerini çıkarır ve ayaklarını yıkar.

Şayet, ikamet müddeti bitmeden mukim olursa, mestlerini, o müddete tamamlar. (O müddet tamamlanıncaya kadar çıkarmaz.) Hulâsa'da da böyledir.

Özürlü olan bir kimsenin, abdest alıp mestlerini giyerken Özürii bulunmazsa, özürü olmayanlar gibi mesh müddeti içinde, mestlerine mesheder.

Şayet, bir kimsede, abdest alırken veya meshin birini giyerken, özür bulunursa, onun için mesh müddeti, içinde bulunduğu vaktin dahilidir. Mesti üzerine meshetmesi, yalnız o vaktin içinde caiz olur. o vaktin haricinde, caiz olmaz. Bahrü'r - Raık'ta da- böyledir. [104]

 

Mestlerin Delik, Yırtık Veya Sökük Olması:
 

Mestte, ayak parmağının küçüğü ile, üç parmak miktarı yırtığın, bulunmaması gerekir. Sahih olan da budur. Hidaye'de de böyledir.

Esahh olan kavle göre, üç parmak miktarı yırtığın, tama­men görünmesi şarttır.

Yırtığın, mestin iç yüzünde, dış yüzünde veya ökçe tarafında olması müsavidir. Muhıyt'te de böyledir.

Fakat yırtık, mestin boğaz kısmında bulursa, meshin caiz olmasına mani olamaz. Hulâsa'da da böyledir.

Yırtıklarda, üç küçük parmak miktarına itibar edilmesi, mestlerde, parmakların haricinde olan yerin açılması halindedir.

Fakat, bizzat parmakların bulunduğu yer açıldığı /aman, imik-beı* olan, hangisi olursa olsun, üç parmağın açılmış olmasıdır.

Hatta, baş parmakla yarımdaki parmak açılmış alsa, aslında bu iki parmak, küçük parmaklardan üç parmak miktarında olma­larına rağmen, —bunlar, iki parmak oldukları için—, mesh caizdir.

Fakat, yanlarındaki de açıîır ve açık parmak sayısı, üçe çıkmış bulu "îursa mesh, caiz olmaz.

Parmaklan kesilmiş olan kimselerde, —mestin durumunu tesbit ederken— başkalarının parmaklarına itibar edilir. Tebyîn'do de böyledir.

Yırtıkların, bir mestte Olması itibare alınır. İki meMifeid yırtıklar, bir araya toplanarak değerlendirilmezler.

Mestin bîrinde bir parmak, diğerinde de İki parmak inik [arı yırtık bulunsa, bu mestlerin üzerine meshetmek caizdir.

Fakat, bir mestte, mesttir "Önünde, Ökçesinde ve yanında bı rer parmak miktarı yırtık bulunmuş olsa, bu mestin üzerine mesh etmek caiz olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Dikiş araları gibi çok küçük yıllıklar, bu meselr\v da M! değildir. Onlara itibar edilmez.

Meshetmeye mani' olan yırtık, açıhp altı görünen veya bi tişik olsa bile, yürüyünce açılan ve ayağı gösteren yırtıktır.

Fakat, her ne kadar yırtık uzun olsa da, eğer altı açıhp görün müyorsa meshe mâni' değildir.

Dışı açılmış olan mestin, iç kısmında dikilmiş deri veyu bez astra bulunsa, bu şekildeki yırtıkda meshe mani' değildir. Tebylin'de de böyledir.

Mest, çorap veya çarık, ayağın üst kısmında yarılmış (yır tılmış, sökülmüş) olsa fakat düğmelerle üzeri bağlanınca o yani-, kapansa, bu durumda o yarılmamış gibidir.

Eğer, ayağın üst kısmından bir şey, açığa çıkıp görülürse, Ih. durumda — yarılma da — mestin yırtılması gibidir. Zâhidi'dc do böyledir. [105]

 

Meshi Bozan Şeyler :
 

Abdesti bozan her şey meshi de bozar.

Ayrıca, mestlerin ikisinin veya birisinin ayaktan çıkmış olması da meshi bozar.

Mesh müddetinin sona ermesi de, meshi bozan şeylerdendir. Bu hüküm, su bulunduğu zaman geçerlidir. Fakat, su bulunmazsa, bu durumda mesh bozulmaz. Bilakis, onunla namaz kılmak caiz olur. Hatta, bir kimse, namaz kılmakta iken, mesh müddeti bitmiş fakat su bulamamış olsa; o kimse, namazına devam eder. Esahh olan da budur. Fakat, bazı alimler: «Bu durumda, o kimsenin na­mazı bozulur.» demişlerdir. Bu da eşhebdir. Tebyin'de de böyledir.

Bir kimse, abdestli iken mestini çıkardığı zaman, yeniden abdest alması gerekmez. Bu kimsenin, sadece ayaklarını yıkaması kâfî'dir. Abdestli olduğu halde, mesh müddeti biten kimse de böyle yapar. Hidâye'de de böyledir.

Mestlerini çıkardığı zaman, ayaklarının soğuktan donaca­ğından korkan bir kimse için, her ne kadar mesh müddeti uzamış (geçmiş) olsa da, meshetmek caiz olur. Bu durum, sargı üzerine meshetmek gibidir. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Sahih olan kavle göre, ayağın, mestin koncuna çıkması, mestin —tamamen— çıkması demektir. Hidâye'de de böyledir,

Mest, geniş olsa da, ayağı, mestin içinde kaldırınca, ökçe yerinden çıksa; fakat, ayağı basınca ökçe yerine dönse, bu durumda, o mestin üzerine meshetmek caizdir.

Topal olan bir adam, ayaklarının dışına basarak yürüyor ve gerçekten ökçesi, ayakkabının içindeki yerinden aynlıyorsa, bu kimsenin ayağı, mestinin koncuna çıkmadıkça, mesh etmesi mu­bahtır. Fetâvâyi Kâdihan'da da böyledir.

Mestlerinin üzerine astarlı mest giyen kişi, bu giymiş ol­duğu şeyi çıkarınca, diğer mesti üzerine- tekrar mesh etmez:

Mestlerinin üzerine kıllı bir şey giyip de,  o şeyin i kıllarını traş eden kişi ne mestlerinin üzeri soyulan — yani derisi kavlayan   kişi de, mestlerinin üzerine meshi, yenilemez. Serahsî'nin Muhıyt-'in de de böyledir.

Bir kimse, çizmelerinin, üzerine meshettikten sonra, onları çıkartmış olursa, altta bulunan mestlerinin üzerini, yeniden mes-heder. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, şayet çizmelerinden birini çıkartmış olsa.   onun altından  açığa çıkan mestin üzerine, mesheder. Ve, diğer çizmeye de, meshi yeniler. Zahirü'r - rivâye'de böyledir. Fetâvâyi Kâdihân'da da  böyledir.

Mestlerini, kâmil bir tehâretle (yani, ayaklarını da yıkaya­rak abdest almış olarak) giymiş olan bir kimsenin ayağının birine sonradan su girmiş ve giren bu su da topuğuna kadar çıkmış olsa, hatta, — bu sebebten — ayağının tamamı yıkanmış bulunsa, bu kimsenin, diğer ayağım da yıkaması gerekmez. (Bu görüş zayıftır. Sahih olan: Bu kimsenin meshi bozulduğu için,-diğer ayağını da yıkamasıdır.)

Ayağının ekseri ıslanmış olan kişi için de, durum aynıdır. Esahh olan da budur. Zahiri y ye'de de böyledir.

Bir adamı abdest alıp, sargısını bağlayarak^İju, sargı üze­rine meshetse veya ayaklarını yıkayıp mestlerini giys'e; sonra da, abdesti bozulsa, bu durumda, abdest alarak sargının ve mestlerinin üzerine, mesheder.

Eğer, abdest bozulmadan yara iyi olursa, yaranın yerini yıkar ve mestlerine mesheder. Şayet, o abdest bozulduktan sonra yara iyileşmiş olursa; yeniden abdest alırken, mestlerini de c^car-ması gerekir. Sirâcül - Vehhâc'da da böyledir. [106]

 

Sargılar Üzerime Meshetmek :
 

Sargılarüzerine meshetmek İmâm-i A'zam Ebû Hanfife (R. A.) 'ye göre, farz değil, vacibtir. Sahih olan da budur. Serâhsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Sargılar üzerine, ancak altını yıkamaya gücü yetmiyenler meshedebilir.

Sargılar üzerine, yaraya su dokumasının zarar vermesi veya sargının çözülmemesi halinde, meshedilebilir. Vikaye Şerhi'nde db böyledir.                           .

Sargının çözülmemesi bunun bir kimsenin, sargıyı bizzat ken­disinin bağlayamayacağı yerde bulunması veyahutda bağlayacak başka bir kimsenin olmaması halidir. Fethüt - Kadtr' de de böylediı".

Eğer, yarayı soğuk su ile" yıkamak zarar verir de, sıcak su ile yıkamak zarar vermezse, onu sıcak su ile yıkamak lâzım olur. Zahir olan da budur. İmâm-ı A'zam Ebû Hanafe(RA.' ise: «Zarar vermese bile, yarayı yıkamak terkedilebilir.» demiştir. Diğer iki İma­mımıza göre, bu durumda, yarayı yıkamak terkedilmez. İtâbiyye: «İmâm-ı A'zam (R.A.) da, îmâmeyn'in bu görüşüne dönmüş­tür.» demiştir. Fetva da, bu görüşe göredir.-Vikaye Şerhi'nde de böyledir.

Eğer sargı, bizzat yaranın bulunduğu yerden daha fazla yer işgal ediyor  yâni, yaranın kapladığı yerden daha fazla geniş bir alan, sargı ile sarılmışsa ve sargının çözülmesi veya  çözül­dükten sonra yaranın  meshedilmesi zarar veriyorsa, hem yaranın üzerindeki ve hem de yarasız yerin üzerindeki sargıya meshedülir.

Fakat, eğer   yaranın üzerini  meshetmek zarar verir de, sargının   çözülmesi zarar vermezse; o zaman,' yaranın üzerinde bulunan sargının üzerine meshedilîr, .yaranın etrefmdaki sağlam yerler ise yıkanır. Yara da bizzat meshedUir.

Yara ile kırık, çıkık gibi haller müsavidir. Yani, yaranın üzerindeki sargı hangi hükme tabii ise, kırık ve çıkıkların üzerin­deki sargılar da, o hükme tabi'dirler. Fethül - Kadir'de de böy­ledir.

Sargının ekserisi üzerine meshetmek kâfidir. Fetva da buna göredir.

Sargının, yansının veya yarısından daha az bir kısmının üzerine mesh etmek, caiz olmaz. Bu husus, biMcmâ' böyledir. Sirâcül -Vehhâc'da da böyledir.

Kan aldıran bir kimse, yaranın üzerinde bulunan birinci sargıya meshetse de, onun üzerinde bulunan sargıya meshetmese, bu caizdir. Vikaye Şerhi'nde de böyledir.

Ele bağlanmış bulunan iki ayrı sargının arasında, sargısız yer bulunsa, iki sargının arasındaki 6 yere ide meshetmek kâfi ge­lir. Sahih olan da budur. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Yara iyi olmadan, üzerindeki sargı düşmüş olsa, yarayı yıkamak gerekmez ve mesh de bozulmuş olmaz.

Ancak, iyi olduğu zaman, bir yaranın üzerindeki sargı düşerse, bu yaranın yıkanması gerekir. Çünkü, bu son durumda, mesh de bozulmuştur. Mııhıyt'te de böyledir.

Abdest alan bir kimse, yaranın üzerinde bulunan ilacın üzerine su sürer ve sonra da, yaranın iyileşmesinden dolayı bu ilaç düşmüş olsa; o şahsın, bu yaranın yerini yıkaması gerekir. Aksi tak­tirde, yani üaç düşnıemişse yıkaması gerekmez. Muhıyt'te de böyledir.

Tırnağı kırılmış olan bir kimse, kınlan tırnağının üzerine, ,ilaç koyduğunda veya sakız yapıştırdığında,   bunların kaldırılması zarar verirse, kaldırmayıp, üzerlerine mesheder. Meshetmek de za­rar verirse, bu durumda, onu da terkeder.

Uzuvlarında yarık olan bir kimse, gücü yeterse onların üzerine su dökerejc yıkar; yetmezse buların üzerini mesheder. Ona da gücü yetmezse, terkeder ve yarıkların etrafım yıkar. Tebyîn'de de böyledir.

Üzerine meshedihniş olan sargısı düşen ve bunu başka bir sargı ile değiştirmiş olan kimsenin, yeniden, — bu yeni sargı üze­rine — meshetmesi en doğru davranıştır. Zehiyre'de de böyledir.

Parmağında bulunan bir çıbandan dolayı, onu, bir ilacın içine sokmuş olan bir kimsenin, bu durumda; ilaç çıbanın bulun­duğu yerin daha ilerisine geçmiş olursa, bu kimse, abdest alır ve o çıbanın— üzerindeki ilacın— üzerini mesheder. Bu durumda, ya­pılan meshin caiz olması için, meshin sargıyı geçmiş olması gerekir.

Kan aldıran kimse hakkındaki hüküm de, böyledir. Fetva da bunun üzerinedir.

İki kolunda cebair (tahta sargılar) bulunan bir kimse, meshetmek niyyeti ile, bir kapdaki suya, iki kolunu da daldırmış olsa; bu kimsenin meshi caiz olmadığı gibi, kollarını soktuğu suyu da ifsâd etmiş olur.

Sargının, el parmaklarında veya avuç içinde olması hali, bu­nun aksinedir. Yani bir kimse, meshe niyyet ederek, tahta ile sa­rılmış olan ellerini, bir kapta bulunan suya batırsa, meshi caiz ol­duğu gibi, o su fasid olmaz. Hulâsa'da da böyledir.

Kırıklarda kulanılan tahta sargılar ile yaralar için kulla­nılan bez sargıların üzerini meshetmek buların altını yıkamak gi­bidir. Ancak, yıkamaya bedel değildir. Hatta, sargı, ayaklardan birinde olsa ve onun üzerine meshedilmiş bulunulsa, diğer ayağın yıkanması gerekir. Tebyin'de de böyledir.

Bu meshler, bir vakitle kayıtlı değildir ve sargıların, ab-destli veya abdestsiz olarak sarılmış olanları arasında da bir fark yoktur. Büyük ve küçük hadesler, de (icabettiği halde gusletmemiş veya abdest almamış olmakta da) bir fark yoktur.

Meshedilirken, niyyetin şart olmadığı hususu, ittifakla nvayet olunmuştur.

Sahih rivayetlere göre, —her defasında— bir kere meshetmek — yani meshi bir defada birkaç kere tekrarlamamak — kafidir. Muhıyt'te de böyledir.

Sargıların üzerinde bulunan sargı katlan düşse, alttan çık--mış olan sargıya yeniden meshetmek icab etmez Bahni'r - Râık'tda böyledir.

Bir kimsenin, ayağının birisini yıkaması ve diğer ayağın­da bulunan mestin üzerini meshetmesi; yani yıkama işlemi ıfemes-hetme işlemini bu şekilde bir araya getirmesi caiz olmaz. Kâfi'de de böyledir.

Ayaklarından birinde yara olan ve bu yara üzerinde sargı bulunan bu adam, abdest alırken sargılı ayağına mesh, diğer aya­ğını ise yıkar; sonra da üzerine mestini giymiş olursa, o mestin üzerine meshetmesi caiz olmaz.

Fakat sargının üzerine mesheder ve iki mestini de giyerse, o mestlerin üzerine meshetmek caiz olur. Serahsi'nin Muhiyt'inde de böyledir.

Ayaklarının birinde, sivilce (kabarcık) bulunan bir kimse obdesi alıp, mestlerini giyindikten sonra, abdesti bozulsa ve yeniden abdest alsa ve mesıtlerinin üzerine mesh eylese; bu abdestle de na­mazlar kılmış olsa, mestlerini çıkardığı zaman o sivilceyi (kabar­cığı) patlayıp yarılmış ve ondan kan akmış olduğunu görse ve si­vilcenin de ne zaman varıldığını bilmese; eğer yaranın başı ı ve bu şahıs da mestlerini, feGrin tulü'u (ortalığın aydınlanma} -imanı giymiş ve çıkarışı da yatsı namazından sonra vuku' bulmuşsa, sa-Dah namazını yeniden  kılmaz, diğer namazları ise yeniden kılar.

Ve eğer, bu yaranın başı kanla ıslaksa, kılmış bulunduğu namaz-.arın hiç birini iade eylemez. Muhıyt'te de böyledir.

Bir sargı ile sarılmış bulunan yaranın kam veya cerahati, »argının dışına çıkarsa, abdest bozulur. Fakat böyle bir ıslaklık sargının dışına çıkmazsa abdest bozulmaz.

0 Şayet, sargı iki kat olur da, ıslaklık bir kısmına geçmiş bulunursa, bu durumda abdest bozulur.

Eldivenlere mesHetmek caiz değildir. Kâfi'de de böyledir.

Bir adam, diğer bir şahsa, kendisinin mestlerine mesh eyle­mesini emretse de o da meshetmiş oka, bu mesh caiz olur. Hulâsa'da da böyledir.

Mestler üzerine meshetmek hususunda, kadınlar da erkek­ler gibidir. Mestlere meshetmenin caiz olup olmamasında, her ikisi de eşittir. Muhıytte de böyledir. [107]

 

6- KADINLARA MAHSUS BAZI HALLER
 

Hayız
 

Doğum yolundan değil de rahimden gelen kandır. Ar­kadan kan gelmiş olsa, o hayız kanı değildir. Fethü'l Kadîr'de de böyledir.

Hayız kanının kesilmesinden sonra yıkanmak, müstehabtır.

Bu konu, çok önemli bir konudur. Hayız kanı ile ilgili mesele­leri iyi bilmek lazımdır.

Hayız kanı, dokuz yaşından itibaren başlar ve kan kesilme zamanına kadar devam eder. Bedâî'de de böyledir.

Ei-iyâs : «Bu zaman, elli beş sene —yaş— olarak takdir edilmiştir.» demiştir. Muhtar olan görüş de budur. Kavillerin en doğrusu ve güvenileni de budur. Fetva da bunun üzerinedir. Mi'râ-cU'd - Dirâye'dc de böyledir.

Zahir mezhebde, elli beş yaşından sonra görülen kan, ha­yız kam değildir. Fakat, eğer kan kuvvetli ise, onun hayız kanı sa­yılması ihtiyar edilmiştir. Şerhül - Mecmu'a'da da böyledir.

Kanın, fereden dışarı çıkması lâzımdır. Şayet, kürsüf (ka-dinlann kullandığı   pamuk veya bez) düşmüş   olsa ve kan ondan damUımasa, o kan hayız kanı sayılmaz. Muhıyt'te de böyledir. F : 9                                                                                      

Temiz bir kadın, kürsüfunde kan görse, o kürsüfü tutun­duğu andan itibaren, hayızlı olduğuna hükmedilir.

Hayızh olan kadın, kürsüfünün üzerinde kan eseri bula­mazsa, kürsüfü tutunduğu andan itibaren kanın kesilmiş olduğuna hükmedilir. Vikaye'de de böyledir.

Hayız halinde, kanın seyelân etmesi (akması) şart değildir. Hülâsa'da da böyledir.

Hayız kanı, siyah, kirmızı, sarı, yeşil, bulanık ve toprak rengi olmak üzere, altı renkte olabilir. Mihâye'de de böyledir.

Kürsüf üzerinde görülen renge, ancak kaldırıldığı zaman, kanın taze ve kurumamış olması halinde itibar edilir. Muhıyt'te de böyledir.

Eğer kadın, bez üzerinde taze ve damlamakta olan, halis bir beyazlık görmüş olsa ve bu da kuruduğu zaman sarılaşsa, onun hükmü beyaz hükmüdür.

Kadm; bu durumda, bir kırmızılık veya sanlık görmüş olsa, bunlar da kurudukları zaman beyaz olsalar, kadının görmüş olduğu hale itibar edilir; değişikliğe itibar edilmez. Tecnîs'de de böyledir. [108]

 

Hayzın Müddeti :
 

Hayzın en az müddeti, üç gün, üç gecedir. Zahirü'r - rivâye böyledir. Tebyîn'de de böyledir.

Hayzın en çok müddeti ise, on gün on gecedir. Hülâsa'da da böyledir.

Hamile kadın hayız olmaz.

Ancak, hayız müddetinde görülen kanlar, hayız kanı sayılır.

Hayız müddeti içinde bir gün kan görüp, dokuz gün kan gör­meyen veya iki gün kan görüp de daha sonraki günlerde temiz olan bir kadm için, İmâm Muhammed (R.AJ'in İmâm-i A'zam (R.A.)'dan rivayet ettiği «Hayız temizlikle başlamadığı gibi, temizlikle de bit­mez» kavline göre «hayızîıdır» denilemez.

Ebû Yûsuf (R.A.) 'un rivayetine göre ise; «gerçekten temizlik, iki kan arasında, on beş günden az olmamalıdır.» Yani, bir kadının, hayızlı sayılmaması için, en az on beş gün kan görmemesi gerekir.

Müteahhirin (sonra gelen âlimler} bu rivayete göre fetva ver­mişlerdir. Çünkü, bir sual karşısında, bu cevap müfti için çok ko­laydır. Tebyîn'de ve Zâhldî'de de böyledir. Bu görüşü almak da kolaydır. Hidâye'de de böyledir. Şehîd Hüsâmeddin de bunun üze­rinde karar kılmış ve bununla fetva vermiştir.

tki kan arası on günü geçmez ise, temizlik (zamanı) da, kan (görüldüğü zaman) da hayızîıdır.

Bu durumda, kanın ilk defa görülüyor olması ite adet olmuş olması arasında, bir fark yoktur.

Şayet, iki kan arası, on günü geçerse; bu durumda, henüz iliç adet gören hakkında, bu halin on günü, hayızdır. Adetli olan hak­kında ise, hayz bildiği günler kadarı, hayzdır. Temizlik bildiği gün­ler kadarı ise, temizliktir. Sîrâcüt - Vehhâc'da da böyledir.

Temizliğin, önü ve sonu kan olduğu zaman, o temizlikde, hayza dahildir. Tebyîn'de de böyledir.

Temizlik, (kan görmeme hali) on beş gün veya daha fazla olduğu zaman, fasılaya itibar olunur. Ve iki kandan biri veya her ikisi de hayız sayılır. Muhıyt'te de böyledir.

Temizliğin en az müddeti on beş gündür. Çoğu içinse, bir sınır yoktur. Ancak, kanın devamlı olması gibi adet nasbma ihtiyaç olduğu, zaman o kadının, her aydan on gün hayızU olduğu takdir edilir. Ve bu kadm, diğer günlerde temiz sayılır. Hidâye'de de böy­ledir. [109]

 

Nifas
 

Nifas : Doğumu takib eden kandır. Mutunda da böyledir.

Doğum yaptığı halde, kan görmemiş olan kadının, guslet­mesi icab etmez. Bu görüş, Ebû Yûusuf (R.A.).'un göıüşüdür. İmâm Muhammed (RjU'den de böyle rivayet olunmuştur. Müfîd'de : «Sahih olan da budur.» denilmiştir. Fakat, o kadının abdest alma­sı vacib olur. Çünkü, çocukla beraber, pislik de çıkmıştır. Tebyîn'-de de böyledir.

İmâm-ı Azam (R.A.)'a göre ise, o kadının gusletmesi gerekir. Âlimlerin çoğu da, bu görüşü almışlardır. Sadrü'ş - Şehîd'de, bu­nunla fetva vermiştir. Ebû Aliyyü'd - Dekkâk da : «Biz de bu görüşü alırız.» demiştir. Fetvalarda da, «sahih olan budur.» denilmiştir. Mııhıyt, Muzmarât ve Cevheretü'n - Neyyire'de de böyledir.

"Kadının, nüfesâ (nifaslı)  olması için, çocuğun, yarısından . daha fazla kısmının çıkması gerekir.

Çocuk, karında parçalanmış ve ekserisi de çıkmış bulun­sa; eğer, düşüğün tırnak, parmak, saç gibi uzuvlarından bazıları belli oimuşsa, kadın nüfesâ sayılır. Aksi takdirde, kadın nüfesâ sa­yılmaz. Tebyîn'de de böyledir.

Eğer, düşüğün uzuvlarından hiç birisi belli olmamış ve açığa çikmamışsa, o kadın için nüfesâlık yoktur. Eğer, o kadım ha-yızh saymak mümkün olursa, kadın hayızh sayılır. Bu mümkün ol­mazsa, kadının kanı, istihâza  Çözür)  kanıdır.

Bir kadın, düşükten önce veya sonra kan görür ve düşü­ğün yaratılışı da açık, —uzuvları belli— olursa, kadının önceki gör­müş olcjuğu kan, hayız kam değildir, düşükten sonra kan gördüğü için, o kadın nüfesâ sayılır.

Fakat, düşüğün yaratılışı belli olmamışsa, önceki gördüğü kan; eğer, kadını hayızh saymaya imkân varsa, hayız kanıdır. Nshâye'de de böyledir.

Kadın, göbeği cihetinden doğursa; ^rvicki, marnında yara olsa da, karnı yarılarak çocuk oradan çıkarılsa, o akıcı yaranın sa­hibi olan kadın, nüfesâ değildir. Zâhtriyye ve Tebyîn'de de böyledir.

Yalnız, çocuğun göbekten çıkmasını müteakib, fercden kan çı­karsa, işte o zaman kadın nüfesâ olur. TebymMe de böyledir.

ikiz doğuran kadın, ük çocuğu doğurduğu andan itibaren nüfesâ'dır. Kâfî'de de böyledir.

İkizlikte şart, iki çocuk arasındaki zamanın altı aydan az olma­sıdır. Üçiz olması halinde de, üçüncü ile ikinci arası da, yine böy­ledir. Fakat, birinci ile üçüncünün arası altı aydan fazladır.

Sahih olan, ikizliğin şartı, yüklülüğün bir olmasıdır. Tebyîn'de de böyledir.

Nifasm en az müddeti, kanın, bir saatcik olsun bulunması­dır. Son haddi ise, kırk gündür. Fetva bunun, üzerinedir. Sirâdy-ye'de de böyledir.

Eğer kan, ilk başlangıçta veya adetlilerde^ kirk günden fazia olursa, —yukarıda işaret edildiği gibi— bunun kırk gününün, nifaslı olduğuna itibar edilir.

İki kan arasında, temizlik (kansızlık hali) on beş günden fazla bile olsa, Ebû Hanîfe tR.A.)'ye göre, bu —zaman—da nifastır. Fet­va da bunun üzerinedir.

Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, nifasta adet, bir defa değişik şeklini görmektir. Hulâsa'da da böyledir. [110]

 

İstihâze
 

Bir kadın, hayız ve nifas hallerinin en son haddinden faz­la temizlik müddetinden az kan görmüş olsa; eğer bu hal, kadının ilk hali veya adetli kadının da adetinden sonra ise, bu kan, istihaze (hastalık, özür) kanıdır.

Bir kadın; hayzın en az müddetinden, daha az bir süre kan görmüşse, bu kan da istihaze kanıdır.

Yaşı büyük kadınlarla, küçük sayılan kızların gördükleri kanlar da, istihaze kamdır. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kadının, hamile iken veya doğum yapacağı vakit, do­ğumdan önce görmüş bulunduğu kanlar da, istihaze kanıdır. Hidâye ve Muhıyt'fe de böyledir. [111]

 

Hayız, Nifas Ve-İstıhâze Hakkındaki Hükümler :
 

Bunların hiç birinde, kan çıkıp görülmedikçe,    hüküm sabit olmaz. Âlimlerimizin-takip ettiği yol budur;; Ve âttnilefm ek­serisi bu görüş üzerinedir. Fetva da buna göredir. Mwmyt'te de böy­ledir. [112]

 

Hayız Ve Nifas Hakkında Müşterek Olan Sekiz Hüküm:
 

1- Namaz.
 

Hayız ve nifas halinde, namazın edası da kazası da düşer. Kifâye'de de böyledir.

Kadın kanı gördüğü vakit, o andan itibaren namazı terk eder. Fakîh «Biz bunu alırız.» demiştir. Nevâzîl'den naklen Tatar-hânilyye'de de böyledir. Sahih olan da budur. Tebyîn'de de böyledir.

Kadın, hayızlı olduğu veya nifase bulunduğu, zaman, nama­zın farzı düşer. Ondan Önceki zamanda, içinde namaz kılma imka­nı olduğu halde, kılmamış bulunduğu vakitlerle ilgili namazların, hükmü baki kalır. Zehayre'de de böyledir.

Bir kadın, vaktin sonunda  o vaktin namazını kılmaya başlamış da, sonradan hayızlı.olmuşsa, —nafilenin hilâfına— son­radan, o namazı kaza eylemez. Hulâsa'da da böyledir.

Hayızlı bir kadının, namaz vakitleri girdiği zaman, abdest alıp, evinin bir köşesine oturarak teşbih çekmesi, «lâ ilahe illallah» demesi, müstehabtır. Bunu mümkün olduğu kadar yapmalıdır. Çünkü temiz olsa idi, namazı eda edecekti. Sirâciyye'de de böyledir.

Suğra isimli kitabta : «Hayızlı bir kadın, secde ayetim işit­tiği zaman, secde eylemez.» denilmektedir; Tatarhâniyye'de de böy­ledir. [113]

 

2- Oruç Tutmak. 
 

Hayız ve nifaslının oruç tutması haramdır. Bunlar, bu oruçları sonradan kaza ederler. Kifâye'de de böyledir.

Nafile bir oruca başlamış olan kadın, oruçlu iken hayız olursa, ihtiyaten o orucu kaza eder. [114]

 

3- Mescide Girmek
 

Hayizli veya nifaslı veyahut da cenabet olan kimseye, is­ter oturmak için olsun, isterse ibadet etmek için olsun, mescide girmek, haramdır. MünyettH - Musallî'de de böyledir,

Tefazîb isimli kitahta ; «Cemaat için, hayızlı, mescide gi­remez.» denilmiştir.

Hüccet'de ise «Hayizh, başka yerde buJamiyorsa, su için, mescide girebilir.» denilmiştir. Hüküm de böyledir.

Hayızlı bulunan veya cünüp olanın, vahşî hayvanlardan ve­ya hırsı dan veyahut da soğuktan korktuğu zaman, mescidde dur­masında "bir beis yoktur. Bu durumla karşılaşanlar için, evlâ olan ise, mescide tazim ederek, teyemmüm etmektir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Mescidin üzeri de, mescid hükmündedir. Cevheretü'n - Ney-yire'dede böyledir.

Sahih kavle göre, cenaze ve bayram namazlarım kılmak için tanzim ecUîmiş olan yerler, ^-namazgahlar— mescid hükmün­de değildir. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Hayızlı veya cenabet planın, kabir ziyaret etmesinde, bir beis (sakınca ve mesuliyet) yoktur; Sfeâeiyye'de de böyledir. [115]

 

4- Ka’beyi Tavaf
 

Hayızlı ye nifaslı olana, dıştan da olsa, Kabe'yi tavaf et­mek haramdır. Kifâyede de böyledir.

Cünüp olan da, Ka'be'yi,  dıştan bile olsa  tavaf edemez. Bu da, haramdır ve memnudur, Tebyîn'de de böyledir.[116]

 

5- Kur’an Okumak
 

Hâize ve nüfesâ'ya. Kından okumak da haramdır.

Hayızlı, nifaslı ve cünüp olanlar, Kur'an-ı Kerîm'den bir âyet veya daha az miktarda da olsa, —hiç bir şey-^- okuyamazlar. Sahüı kavle göre, Kur'ân okumalarının haram olmasında, bunların üçü de, birbirlerine müsavidirler.

Ancak, bunlar, bir ayetten az olan bir miktarı, Kur'ân okuma kastı olmaksızın okuyabilirler. Meselâ : Şükretmeyi irade ederek «el-hamdü lillâh» demek veya yemeğe başlamak veya başka bir niyyetle «bismilüah» demek gibi... Bunlarda bir beis yoktur. Cev­heretü'n -- Neyytre'de de böyledir.

Konuşma, esnasında, lisanda cereyan eden ve Kur'ân âyet­lerinde bulunan «sümme nazara», «lem yelid», «ve lem yûled» gibi ilâhî lafızları teleffuz etmek de, yukarıdaki hükme tabi'dir. Hıüâsa'-da da böyledir.

Okunması helâl olmayan bir şeyi okumak için, cünüp kim-se ağzını yıkamış olsa bile yine hüküm değişmez. Seraksî'nih Mu-hıyfmde de böyledir. Sahih olan da budur. SirâcüT- Vehhâc'da da . böyledir.

Hayızlı ve nifaslı olanların Zebur, Tevrat ve İncil'i okuma­ları da mekruhtur. Tebyîn'de de böyledir.

Kur'ân öğretmekte olan kadının, hayızlı olduğu Vakit, iki kelimenin arasını keserek, kelime kelime okutup öğretmesi lâzım­dır. Uygun olan da budur. O kadının, Kur'ân*!, heceleyerek okuma­sında ve okutmasında kerahet yoktur. Muhıyt'te de böyledir.

Zahirü'r - rivâye'de, kunut dualarını okumak da mekruh değildir. Tebyîn'de ve Tecnîs'de de böyledir.

Cünüp ve hayızh olanların, duaları okuması, ezane cevap vermesi ve benzeri şeyleri yapması da caizdir. Sirâdyye'de de böy-4 ledir. [117]

 

6- Kur’an’a Dokunmak
 

Hayızlı, nifash ve cünüp olanlarla abdesti olmayanların, Kur'an'a dokunmaları da haramdır.

Ancak, Kur'ân, meşin veya benzeri bir şeyden yapılmış bir kılıfla kıîıflanmış bulunursa, sayüan ' kimseler, bu durumda Kuran'a dokunabilirler. Sahih olan da budur. Fetva da bunun üze­rinedir. Hidâye'de ve Cevheretü'n - Neyyire'de de böyledir.

Sahih olan kavle göre, Mushaf'ın kenarına ve beyaz olan «yazısız olan — yerlerine de, el sürmek memnû'dur. Tebyîn'de de böyledir,

Kur'an'a dokunma hususunda, taharet azalarının dışında kalan uzuvlarla, tahareti tamamlanmamış azalar arasında, görüş ay­rılığı vardır. Esahh olan, her ikisinin de memnu oluşudur. ZâbSdî-de de böyledir.

Bu durumda olan kimselerin, giydikleri elbiselerle Kııtf-an'a dokunmaları da caiz değildir. Tefsir, Fıkıh ve Hadîs kitapları­na dokunmaları da mekruhtur.

Kur'an'a, sırtındaki elbisenin yakası ile dokunmakta (onu tutmakta) bir beis yoktur. Tebyîn'de de böyledir.

Yine bu gibi kimselerin, içinde tam bir ayet yazılı olan, tah­ta,, para ve bunlardan başka şeylere dokunmaları da caiz değildir. Hulâsa da da böyledir.

Şayet, Kur'an farisice yazılmışsa, İınam-ı A'zam Bbû Ha-ntfe (R.A.)'ye göre, ona da dolçunmak (el sürmek) mekruhtur. Sa­hih kavle göre, İmâmeyn'in görüşleri de böyledir. Hulâsada da böy­ledir.

Âlimlerin umumuna göre Kur'an haricinde, içinde Allah'­ın zikri geçen kitaplara dokunmanın, mekruh olduğu görüşü de vardır. ^Iİhâye'de de böyledir.

Cünüp, hayızlı ve nifoslı olanların, Kur'an'a bakmaları mekruh olmaz. Çevheretü'n - Neyyıre'de de böyledir.

Cünüp veya hayızlı olanların, yazmakta oldukları satırla­rın aralarına; Kur'an'dan bir âyeti yazmaian da mekruhtur. Fakat, yazdıkları bu âyeti okumazlarsa mekruh olmaz.

Cünüp olan-kinişe, Kuranı Kerim'i yazamaz. Ancak, yazılan sa-hıfe yerde olursa, Kur'an.'ı yazabilir; fakat -—yazdığı, şeyin üzeri­ne elini koyamaz. Âyetin.haricinde —kâğıdın yani henüz âyet ya­zılmamış olan boş kısmına  ise elini koyabilir.

İmâm Muhammed (R.A.) «Bu kimselerin, Kur'an yazma­maları bana göre en sevimli davranışıtır. demiştir. Buhara âlimleri de, bu görüşü alip benimsemişlerdir.

Sahih kavle göre, sabi çocuklara, abdestleri olmasa bile, Kur'an'ı vermekte, bir beis   (sakınca) yoktur. Sirâcül - Vehhâc'da da böyledir. [118]

 

7- Cima
 

Bu gibilere cima'da,. haram  (yasak, -memnu')  dur.

Erkek için, hayızlı veya nifasü bulunan karısını öpmek, onunla yatmak, göbeği ile diz kapağı arası hâriç, bütün vücudundan faydalanmak serbesttir. Bu hüküm İmânı z A'zam Ebû Hanîfe (R. A,) ve İmam Ebû Yûsuf  (R.A.)'a göredir. Sirâcü'l-Vehhâc'da  da böyledir.                                                   .

Bir kimse, bu durumda, haram olduğunu bilerek cima' ederse, o kimsenin, tevbe.ve istiğfar etmekten başka, yapacağı bir şey yoktur. Bir dînar veya yarım dînar, tasadduk etmesi müstehab olur. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir. [119]

 

8- Kan Kesilince Gusul
 

Hayızlı veya nifaslının, kan kesilince gusletmesi vacibtir. Kifâye'de de böyledir.

Hayız müddetinin en son haddi olan, On gün geçtikten sonra, ister ilk defa hayız gören kadm olsun, isterse adetli bulun­sun, yıkanmadan Önce, cima' etmesi helâl olur. Yıkanana kadar, cima' etmemek ise müstlehâbtır. Muhıyt'te de böyİedir.

On günden daha az bir sürede kan kesilirse, yıkanana ka­dar veya üzerinden bir namaz vakti geçene kadar, cima' etmek caiz olmaz. Çünkü namaz, ancak vaktin sonunda yıkanacak kadar bir vakit bulanın üzerine, farz olur. Zâhidî'de de böyledir.

Fakat kan, vaktin evvelinde kesilir ve kesilme, —kan gö­rülmeme hâli— yakit geçene kadar devam ederse, bu durumda bek­lemek şart değildir. Nihâye'de de böyledir.

Bir kadının hayız kam, adeti olandan daha az bir sürede kesilmiş olsa, o kadın için mukârenet, (cima1! —adeti geçene ka­dar, yıkanmış olsa bile— mekruh olur. Fakat, o kadının bu durum­da, ihtiyaten, namaz kılması ve oruç tutması gerekir. Tebyîn'de de böyledir.

Kanı on günden önce kesilen, fakat gusletmek için su bula­mayıp, teyemmüm eden bir kadına, Ebû Hairife (R.A.) ve Ebû Yû­suf (R.A.)'a göre, namaz kılana kadar cima' etmek helâl olmaz.

Su bulursa, yıkanana kadar Kur'an okuması haram ve fakat cima' etmek helâl olur. Zâhidî'de de böyledir, el Cühandî : «Sahih olan budur.» demiştir. Sîracül - Vehhâc'da da böyledin

Ne zaman ki, ilk hayız gören bir kadın on günden önce ve adetli olan bir kadm da adetinden daha kısa bir sürede temiz­lenmiş olsa; (yani kan kesilse) abdest ve guslünü, namazın son vak­tine kadar tehir eder. Fakat, bu tehiri, namazın kerâhat vaktine gir­mesine sebep olabilecek kadar, fazla olmamalıdır. Zâhidî'de de böy­ledir. [120]

 

Hayza Mahsus Hükümler :
 

Bu hususta, beş hüküm vardır :

1- tddetin bitmesi,

2- îs-tibrâ,

3- Bulûğ yönünden hüküm,

4- Sünnet olan talakla bid'at olan talak'ın arasını ayırmak, (Kîfâye'de de böyledir.)

5- Oruçta tetâbu'u (arka arkaya olma halini) kesmemesinin yokluğu Tebyîn' de ve Muzmarât'm Keffâret-i Zihar bahsin'de de böyledir. [121]

 

İstihâza Kanı :
 

îstihâza kanı, devamlı burun kanaması gibidir. Namaz kıl­maya, oruç tutmaya ve cima' etmeye ma'ni' değildir. Hfdâye'de de böyledir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) 'a göre, adetin, —basjka bir şekle— çevrilmesi, bir defada olur. Fetva da bunun üzerinedir. Kafi'de de böyledir.

Bir kadın, iki temizlik arasında adeti olmayarak, ya faz­lalıkla veya noksanlıkla veya —normalini— ileri geçmekle veya ge­ri kalmakla veyahut da her ikisi ile (yani hem ileri geçmekle, hem de geri kalmakla), istihâza kanı görür ve on günü ileri geçmezse, hakîki olsun, hükmî olsun, yeni kan günlerine intikâl eder.

Şayet, on günü ileri geçerse, bilinen on gün hayız, kalan günler­deki kan ise, isıtihâze kanıdır. Bu durumda, adet de değişmiş ol­maz.

Mesele, çok önemli olduğundan dolayı, biraz daha açıklayalım: Meselâ, bir kadmm adetine göre, hayız müddeti yedi gün olsa; bu böyle devam edip giderkşn, bu yedi gün, sekiz güne çıkar veya altı güne inerse veya o kadın, adetinden bir gün önce hayz olur ve bir gün sonra da temizlenirse (yanî, ayda 23 gün olan temiz günleri, bir gün baştan, bir gün de sonradan eksilerek 21 güne düşerse) bu ka­dının hayz müddeti, birinci hale göre 8 güne, ikinci hale göre 6 gü­ne ve üçüncü hale göre de 9 güne çevrilmiş olur.

Nifas'ta da durum aynıdır : Eğer bir kadın, kırk günü geç­memek şartiyle, adetinin dışında kan görse, (Meselâ : Âdeti 20 gün iken 15 günde kan kesÜse veya kan 25 gün devam etse, birinciye göre, adeti 15 gün; ikinciye göre de, adeti 25 gün olmuş olur) Mu-hıyt'te de böyledir.

Kırk günden fazla kan görüldüğü zaman, âdeti kaç gün ise, kadın ona döndürülür. Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, bunun, kan ile veya temizlikle bilinmesi müsavidir. Sirâeü'I - Vehhâc'da da böyle­dir.                                                                                        

Adeti beHi olan bir kadın, kanı devam ettiği veya hayz gün-lerinin sayısının tamam olup ölmaıdığı hususunda şüpheye düştüğü veyahut da hayz yerinde ve deveranında tereddüt ettiği zamanı araş­tırır; hangi şey üzerine kanâat getirirse, o durumda karar kılar. Fakat, bir şey hususunda kanâati ve re'yî meydana gelmezse, tayin üzere temiz veya hayızlı olduğuna hükmedilmez. Ancak, ihtiyatla hareket edilir. Bu durumdaki kadın, haylzhnm kaçındıklarından kaçınır ve her namaz için yeni abdest alır. Tebyîn'de de böyledir.

Bu durumdaki kadın, farz, vacib ve sünnet-i müekkede olan na­mazları kılar, nafileleri bırakır, kılmaz. Sahih olan kavle göre, farz ve vacib miktarı Kur'an okur. Farz namazların, son iki rek'atin'de de Kur'an okur. Sahih olan budur. Bahrü'r - Râsk'ta da böyledir.

Bu durumda olan kadın, eğer bazı haller üzerinde şüphe­ye düşer, temizlikle hayzın girmesi arasında tereddüt ederse, her vakit namazını, yeni abdestle kılar.

Ve eğer, bir kadın, temiz mi olduğu, hayızlı mı bulunduğu husu­sunda tereddüt ederse, her namaz için istihsânen gusleder; Nec-mü'd-Dîn en-Nesefi : «Gerçekten o kadın, her namaz için gusle­der.» demiştir. Sahih olan da budur. Muhıyt'te ve İmâm Serahsfriin Mebsût Şerhü'nde : «Esahh olan budur.» denilmiştir.

Kanı kesilmeyen, yani yukarıdaki gibi şüphede bulunan kadın/ ramazan ayında bir şey yemez. Ramazan ayı çıkınca da, hayızlı günlerinde tutamadığı oruçları kaza eder.

Bu durumdaki bir kadın, (yani şüphe içinde bulunan kadın) eğer, hayzınm gece başladığını bilirse, o kadının, 20 günlük orucu kaza etmesi gerekir. Şayet, hayzınm gündüz başladığını bilirse, ih­tiyaten 22 günlük orucunu kaza eder.

Ve eğer, gece mi, gündüz mü başladığını bilemezse, âlimlerimi­zin çoğuna göre, 20 günlük orcunu kaza eder. Fakîh. Bbû Cafer : «İhtiyaten 22 günlük orucunu kaza eder.) demiştir.

Bu oruçları, dilerse hemen ramazandan sonra, - dilerse daha sonra kaza eder. Bu ise, adetinin devrinin her ay bir defa olduğunu bildiği zamandır. Eğer, bunu bilmez ve hayzinm başlangıcının da gece olduğunu bilirse, ihtiyaten 25 günlük orucunu kaza eder. İster­se, bu oruçları arka arkaya, isterse ayn ayrı tutar. Şayet, hayzınuı başlamasînm gündüz vaktine rastladığım bilirse, Ramazandan he­men sonra ihtiyaten 32-günlük orucu kaza eder. Bu durumda Ra­mazana bitişik olmadan ayrı kaza ederse, 38 günlük orucu kaza eder. Hayzinm başladığı vakti bilmez ve bitişik kaza ederse 32 gün­lük oruç kaza eder. Ayrı kaza ederse, 38 günlük kaza eder. Bu, ra­mazan tam (yani 30 gün) olduğu zamandadır. Eğer, ramazan nok­san ise, işte o zaman, 37 günlük kaza etmesi gerekir. İmâm Serah-sî'nin Mebsût'unda da böyledir.

Adetli kadın, veladetten (doğumdan) sonra, kan görüp adetini unuttuğu zaman, eğer bu kan, kırk günden fazla devam et­mezse, o kadın, kırk gün sonra, tam bir temizlikle temizlenir. Kıl­madığı namazları iade etmez.

Eğer, kan kırk günden fazla devam eder veya kırk günü geç­mez; fakat, bu kırk günden sonraki temizlik (kan görmeme) süre­si, 15 günden daha az devanı ederse, kadının, durumunu araştırma­sı lâzım gelir : Eğer, kanâati ve re'yi, nifas adeti olan adet üzere olursa, bu böyle devam eder. Ve eğer, böyle bir re'y ve kanaati ol­mazsa, 40 günlük namazın tamamını kaza eder. Şayet, kan o halde devam ediyorsa, on gün bekler, sonra o 40 günlük namazı ikinci defa kaza eyler. Muhıyt'te de böyledir.

Mahreçten (fercten) düşen şeyin, tam Ijilkat olup olma­dığı kestirilemez ve kan da —akmakta— devam ederse; bu şey, eğer kadının adet günlerinin evvelinde düşmüş ise, kadın, bildiği adeti kadar, namazım :terk eder. Çünkü o, hayızlıdır veya nifashdır. Sonra, şüphe sebebi ile guslederek, nîfash veya temiz olma ihtima­linden dolayı, temizlikteki adetince namazını kılar.

Bu kadın, hayızlı geçen günlerinin kesin .sayısı kadar namazını terk eder. Çünkü, ya nifasli veya hayızlıdır. Sonra, eğer düşme vak­tinden başlıyarak, 40 gün tamamlanmışsa, gusleder ve temiz oldu­ğunu bildiği günlerin sayısınca namazını kılar. Ancak, 40 günü ta­mam lamam ışsa, temizlik günlerine dahil olan şüphesi kadarım, son­ra bu adet üzerine devam eder. Bildiği kadarını da kılar. Ve eğer, adet günlerinden sonra düşmüş ise, o kadın, düşük yaptığı vakitten itibaren temizlikteki, şüphesinden dolayı, adeti kadar namaz kiiar. Sonra, kesinlikle bildiği hayız adeti kadar, namazını terk eder.

Hasılı kelam, şüphe için hüküm-yoktur. İhtiyatlı hareket etmek icâb-eder. Fethül - Kadîr'de de böyledir. [122]

 

Özürlü İle İlgili Bazı Hükümler :
 

Başlangıçta, Özrün sabit olmasının şartı : Bu hâlin, tam bir namaz vaktini, devamlı olarak kaplamasıdır. Zahir olan da bu­dur.

Vaktin tamamını kaplamayan, inkıta' (kesilme) gibi sabit ol­maz.

Hatta, bir kadının kanı, namaz vaktinin bir kısmında akmış, kadın da, abdest alıp namaz kılmış olsa ve vakit çıksa ve ikinci na­maz vakti girse ve kadının kanı da bu vakitte kesilmiş olsa; —vak­ti tam— kaplama —hâli—bulunmadığı için, o namazı yeniden kıl­ması gerekir.

Fakat, eğer kanama ikinci namaz vaktinde de, vakit çıka­na kadar kesilmemiş ise, bu durumda, vakti tam kaplamış olduğun­dan, o kadın, namazı iade eylemez.

Özrün, devam etmekte olmasının şartı : Bu özürlü hal üze­rinden, bir farz namaz vaktinin geçmesidir. Tâki, mübtelâ olduğu özür, o vaktin içinde bulunmamış olsun. Tebyîn'de de böyledir.

Müstehâze (özürlü kadın) veya yel boşalan, devamlı bur­nu kanayan, ishal olan, veyahut da akıcı yara sahipleri, her namaz vakti için, abdest alırlar ve o abdestle farz ve nafile namazların­dan, diledikleri kadarını kılabilirler. BahrÜ'r - Raık'ta da böyledir.

Bir kimse, eğer kan akarak abdest alırda, inkıta' (kanın kesilmesi) halinde namazını kımuş ve kanın kesilmiş olma hali de, ikinci vakti kaplayarak şekilde devam etmiş olursa, o kimse, kıldığı namazı iade eder. Münye ŞerM'nde de böyledir.

Yukarıdaki şekilde abdest alan kimsenin kanı, namaz için­de kesilmiş ve bu kesilme hali de, yine yukarıdaki gibi devam et­miş olsa, o kimse, yine bu namazını iade eder Muzmarât'ta da böy­ledir.

Bu şekilde alınmış bulunan abdest, farz olan namazın vak-lı çıkınca batü olur, bozulur. Hİdâye'de de böyledir. Sahih olan da budur. Muhıyt'de «abdesti bozan şeyler» bahsinde de böyledir.

Hatta özürlü bir kimse, bayram namazı için abdest alsa; İmâm-ı A'zam (R.A.) ve İmâm Mııhammed (R.A.)'e göre, o kimse, bu abdestle, öğle namazını da kılabilir. Sahih olan da budur. Çün­kü, bayram namazı, kuşluk namazı hükmündedir.

Özürlü bir kimse, öğle namazı için, vaktinde abdest almış olsa, ikinci bir abdesti de yine aynı vakitte ikindi namazı için al­mış olsa; İmâm-ı A'zam (R.A.) ve İmâm Mııhammed (R.A.)'e göre, bu kimsenin bu abdestle ikindi namazını kılması caiz değildir. Hi-dâye'de de böyledir. Sahih olan da budur. Sirâcü'l - Vehhâc'da da böyledir.

Özürlünün abdesti, abdest aldığı zaman kan akmakta ise veya vakîi. içinde abdest aldıktan sonra kan akmaya başlamışsa ancak o zaman bozulur.

Hatta, bir kadın, kam kesik olduğu zaman, abdest almış ve bu hali devam etmekte iken de vakit çıkmış olsa; o kadın, abdest üze­redir. Ve o kadının, o abdestle, kan akmadıkça veya başka bir şe­kilde abdesti bozulmadikça, namaz kliması caizdir. Tebyîn'de de böyledir.

Özürlü bir kimse, ihtiyaç olmaksızın vakit içinde abdest alsa ve sonra da kan aksa, ihtiyaç olunca, yeniden abdest alması gerekir.

Kan akmanın dışında, başka bir hades için abdest almış olan kimseden, abdestten sonra kan akmış olsa, o kimse, yeniden ab­dest alır. Kâfî'de de böyledir.

Bir kimsenin, akıcı kabarcıkları bulunsa da o adam, abdest aldıktan sonra, önceden akmıyan bir kabarcık aksa, bu kimsenin abdesti bozulur. Sirâcül - Vehhâc'da da böyledir.

Yine; burnunun birinden kan akmakta olan kimse, abdest aldıktan sonra, diğer burnundan kan aksa; bu kimsenin, tekrar ab­dest alması gerekir. Bahrü'r - Râık'ta da böyledir.

Özürlü bir kadın, abdest ahp.. nafile bir namaza başlasa ve onun henüz bir rek'atım kılınca da vakit çıksa, o namaz fâsid o!ur. Kadının ihtiyaten o namazı kaza etmesi gerekir. Zahîriyye'de de

böyledir.

Bir adamın gücü, akan kanı bağlamaya veya pamuklayıp akıntıyı durdurmaya yettiği veya adam oturduğu zaman, kanın ak­ması duruyorsa; o adamın, bu kanın akmasını, durdurması vacibtir.

Bu kimse, kanın akşını bu şekilde dundurmakla, özür sahibi ol­maktan çıkar.

Hayızlı ise, bunun aksinedir. O kanı durdursa bile dahi yine hayızlıdir. Bahrü'r - Râık'ta da yine bÖ3rledir.

Nifaslı ve özürlü kadınlar, pamuk koydukları zaman, kanı durdurmuş olsalar; yine, nifasîı ve Özürlü olmaktan çıkmış olmaz­lar. Tecnîs'de de böyledir.

Bir adamın gözünden, göz ağrısı gibi bir hastalık sebebi ile yaş akıyor olsa; o kimseye, namaz için, her vakit abdest alması emredilir. Çünkü, o yaşın, sadid (kanla karışık su) olma ihtimali vardır. Tebyîn'de de böyledir.

Bir adamın akıcı bir yarası olsa da bu yaranın üzerini, iyi­ce sarıp, bezle bağladıktan sonra, o beze veya elbisesine, fazla mik­tarda kan isabet etse; eğer o kimse, isabet eden bu kanı, bu vazi­yette yıkar fakat namazı bitirmeden, bez aynı şekilde ikinci defa kirlenirse; o kimsenin, o bezi yıkamaması ve yıkamadan önce de namaz kılması caiz olur. Aksi takdirde caiz olmaz. İhtiyar olunan görüş de budur. Muzmarâi'ta da böyledir.          '   '

Bir kimsenin burnu kanasa veya yarısından kan aksa, bu durumda vaktin sonuna kadar bekler; eğer kan kesilmezse abdest alır. ve vakit çıkmadan evvel, o kanı da yıkamadan önce namazım kılar. Zehıyre'de de böyledir. [123]

 

7- NECASET VE HÜKÜMLERİ
 

Necasetleri (Pislikleri) Temizlemek
 

Pisliklerin temizlenmesi, şu on yoldan biri ile mümkündür: [124]

 

1- Yıkamak:
 

Necaseti, (pisliği) su ile veya kendisi ile necasetin, gideril­mesi mümkün olan, sirke, gül suyu ve benzeri gibi her nevi temiz mâi (akıcı şey) lerle temizlemek caizdir.

Sıkıldığı zaman, sikılabilen ve suyu çıkan şeyler de, temizleyici olanlardandır. Hidâye'de de böyledir.

Yağ gibi sıkılmıyanlarla, pisliği temizlemek, (necaseti gi­dermek) caiz değildir. Kâfi de de böyledir.

Pekmez ve süt gibi, sıkılabilenlerle de necasetin giderilme­si caiz değildir. Tebyİn'de de böyledir.

Mâ-i müstamel (kullanılmış su) da akıcılardandır. Bu, Tmâm-ı A'zam (R.A.)'dan İmâm Muhanuned (R.AA'in rivayet etti­ği kavildir. Fetva da bunun üzerinedir. Zâhidü'de de böyledir.

Pisliğin giderilmesi: Eğer pislik, görünen bir pislikse, onun ü;i ^ e i-ilmesi, kendisinin ve esirinin giderilmesidir. Eğer pislik, eseri giderilen bir şey ise, onda sayıya, miktara itibar edilmez, Muhıyt'te de bövledir.

Pisliğin kendisi, bir defa yıkanmakla giderilmiş olsa, onun-ia iktifa edilir. Fakat; bir defada giderilmez ise, üç defa yıkanır ve yıkamaya, pislik giderilene kadar devam edilir. Sirâciyye'de de böyledir.

Ve eğer, necasetin eserinin, temizlenip giderilmesi, kolay olmaz ve bu ancak, meşakkatle mümkün olan bir jş olur ve onun te­mizlenmesi için de, suyun gayrinde, sabun gibi başka bir şeye ihti­yaç hissedilirse; kişi, onun giderilmesi ile teklif olunmaz. (Mükeİlef olmaz) Tebyin'de de böyledir.

Bu durumda olan kimse, kaynar su ile yıkamakla da teklif olunmaz. Sirâcü'l - Vehhâc'da ıda böyledir.

Bir adam, elbisesini veya elini boyasa, veya necfcs ipis) bir kına ile kmalansa, o şeyi, yakidığı su, safi olana kadar yıkar. O şey, rengin durulması ile birlikte, temizlenmiş olur. Fethü'J - Kadirde de böyledir.

Bir kimse, elini pis olan bir yağın .içine daldırsa veya bu yağ elbisesine bula$sa; bu kimse, sonra da, elini veya elbisesini, sadece su ile.(sabunsuz) yıkamış olsa; yağın eseri, elinde veya elbisesinde baki kalmış olsa bile, eli ve elbisesi temizlenmiş olur. Ebû'î - Leys' de, bu görüşü ihtiyar etmiştir. Esahh olan da budur. Zehıyre'de ûe böyledir.

Bu şekilde yıkanan şeyin> her defasında, sıkılması da şart kılınır ki, içinde olan sıkılmış olsun. Sıkmanın, üçüncü defada yapı­lanında, mübalağa edilir. Hatta, bu üçüncü defada, o kadar sıkılır ki, bundan sonra bir daha sıkılacak olsa, sıkılan o şeyden su akmaz.

Sıkma hususunda, her şahsın kendi kuvvetine itibar edilir.

Bazı rivayetlerde de: «Bir defa sıkmak yetişir.» denilmiştir. Bu kolay bir yoldur. NevâzÜ'de de, fetva buna göredir. Tatarhâniyye'-de de böyledir. Fakat, ahvat olan ise, önceki görüştür.

Kuvveti yetiştiği halde, elbise daha fazla yıpranmasın dü­şüncesi veya onu korumak maksadı ile, sıkarken mübalağa etme­miş olan kimsenin, bu şekilde yıkaması caiz olmaz. Fetâvâyî Kâni-hân'da da böyledir.

Bir kimse, eğer, üç defa yıkadığı ve her defasında da sıktı­ğı halde, o şeyden, sonra damlalar düşer ve bir şeye dokunursa; bu durumda, eğer üçüncü sıkışını gücü yettiği! kadar yapmışsa;— şayet kendisi sıktığı zaman o şeyden su akmayacak kadar sıkmış ise  o elbise de, o şahsın eli de, sonradan düşen damlalar da temizclir. Aksi takdirde hepsi de pistir; Muhıyfte de böyledir.

Tarif edilen bu şekil, yıkanacak olan şeyin, pisliği içine çok çektiği zamanda uygulanır. Yıkanacak şey, eğer, pisliği içine almaz veya pek az alırsa, o zaman bu şey, üç defa yıkamakla te­mizlenmiş olur. Muhıyfte de böyledir.

Bir kadın, içkinin içinde, buğday veya et pişirse, o kabın temiz olması için îmâm Ebû Yûsuf (R.Â.) 'a göre, içinde üç defa su kaynatır ve her defasında, kabın içindeki suyu iyice boşaltır. İmâmı A'zam Ebû Hanife (R.A.) 'ye göre ise, o kap, ebediyyen temiz olmaz. Fetva da bunun üzerinedir. Nısâb ve Kübrâ'dan naklen Muzmârâi' ta da böyledir.

Kendisine isabet eden necaseti, içine çeken bir şeyin pislen­mesi; bir bıçağa pis su verilmesi, yeni yapılmış olan çanak, çönaleK gibi şeylerin içlerine içki bulaşması; kendisine içki bulaşmış ve bu­nu emmiş bulunan, buğday gibi sıkılması mümkün olmayan şey­lere necaset bulaşması ile pislenen şeyler, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)' a göre, şöyle temizlenir :                                                  .

Pis su verilmiş olan bıçağa, yeniden üç defa temiz su verilir. Toprak kaplar, üç defa yıkanır ve her defasında kurutulur.

Buğdaya gelince: içkiyi emip şiştiği gibi, üç defa, suyu emip şi­şene kadar yıkanır, her defasında da iyice kurutulur.

Bu işlemler yapılınca, mezkûr şeylerin temiz olduğuna hükmo-lunur.

Buğday, eğer içki isabet edince şişmemişse, üç defa yıkamakla temizlenir. Her defasında kurutmak gerekir. Böylece buğdayın te­mizlenmiş sayılması, onda içkinin tadının ve kokusunun bulunma­dığı vakittedir. Muhıyfte de böyledir.

Topraktan yapılmış olan (kiremit) kap, eğer eski ise, onu bir defa da üç kerre yıkamak kafi gelir. Hulâsa'da da böyledir.

Bal pislenmiş olursa, bir tencere veya tavaya konarak üze­rine su doldurulur ve bu vaziyette, bal aslî ağırlığına inene kadar kaynatılır. Bu iş, üç defa tekrarlanınca, bal temizlenmiş olur.

«Pekmezin de, temizleme işi, aynı şekilde yapıHır.» denilmiştir.

 Pislenmiş olan yağ üç defa yıkanır. Yağın yıkama işlemi şöyle yapılır: Yağ bir kaba konur: üzerine de kendi ağırlığı kadar su döküîür ve karıştırılır. Sonra hâli üzere, yağ, suyun üzerine çı­kana kadar bırakılır. Bu iş tamamlanınca, suyun üzerindeki yağ alınır. Veya kabın altı delinerek, altta bulunan su boşaltılır. Bu du­rum, üç defa tekrarlanırsa, yağ temizlenmiş olur. Zâhîdî'de de böy­ledir.

Pis elbise, üç defa yıkanır ve kurutulur. Veya bir defada üç kerre yıkanır; her defasında sıkılır. Bu şekilde temizlenmiş olur. E-ğer, böyle olmamış olsaydı, insanlar için elbette zor olacaktı,

îçinde temiz olmayan bir uzuv yıkanmış olan kap ve is-tincâ etmeksizin, içinde cünüp bir kimsenin yıkanmış olduğu kuyu, elbise gibidir; bu su da, suyun bulunduğu kap veya kuyu da, pi'slen-miştir.

Elbisede olan dördüncü su temizdir; azadaki ise, temiz değildir. Çünkü o su ile, yakınlık ikâme edilmiştir. Kâfi'de de böyledir.

Bir şeye dokununca, o şey, üç defa yıkanınca temizlenen . veya bir şeye dokununca, o şey, iki defa yıkanınca temizlenen; ve­yahut da bir şeye -dokununca, o şey, bir defa yıkanınca temizlenen, mâilerin (suların) üçü de pistir; düzensizdir. Serahsî'nin Muhıyt'ir-de ve Tenvîr'de de böyledir.

Bir suda, birinci elbise yıkandığı zaman, o suyun hükümü ne ise, ikinci elbise yıkandığı zaman da, hükmü odur. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Yıkanan şeye tabi olarak, üçüncü kap temiz olur. Bakır kabın kulpunun, kaba tâbi olarak veya içindeki içki, sirkeye dönüş­türülen küpün, temiz olması gibi... Zahidî'de de böyledir.

Boğazı, ham bezden yapılmış olan bir mestin içine, pis su girmiş olsa, mest elle ovalanarak yıkanır. Sonra da, içine üç defa su doldurulur ve boşaltılır. Yalnız bu şekil, mestin sıkılmasının kolay olmadığı zaman tatbik edilir. Bu durumda, artık mest temiz­lenmiş olur. >İevâzÜİİ Muhtar'da da : O «mest, her defasında darr lalar kesilinceye kadar bırakılır.» dâhilmiştir. Tatarhâniyye'de de böyledir,

iplikle işlenmiş ve dış târafk tamamen bükülmüş iplikten yapılmış olan meste, Horasan mesti elenir. Bu mestin altına pislik dokunursa, o mest, üç defa yıkanır ve her defasında da kurutulur.

Bazıları da: «Bu mest, yıkanır ve suları, tamamen damlaymca-ya kadar terk edilir. Sonra, ikinci ve üçüncü defa da böylece yıkanır, demişlerdir. Doğru olan da budur. Evvelkisi ise, ihtiyata daha uy^ gundur.

Toprağa (yeryüzüne) ve ağaca pislik isabet ettiği zaman, yağmur yağar ve bu sebeple, onlarda pislik eseri kalmazsa, temiz­lenmiş olurlar.

Odun da böyledir. Oduna necaset isabet edince, yukardaki gibi  kendisine yağmurun isabet etmesi ile, temizlenmiş olur. Bu durum, yıkama yerine geçer.

Yer, idrarla pislendiği zaman, insanların onu temizlemeye ihtiyâo olunca; eğer yer, (toprak) yumuşak olursa üzerine üç defa su dökmekle temizlenmiş olur.

Fakat, «eğer yer (toprak) sert ise, üzerine su dökülerek ovala­nır.» demişlerdir. Sert toprak, bundan sonra da, yün veya bezle ku­rulanır ve bu iş, üç defa yapılır. Böylece o yer de temizlenmiş olur.

Şayet, o yerin üzerine bol.miktarda sü dökülür ve pislik, oradan rengi de, kokusu da kahnıyacak şekilde oradan ayrılmış olursa; o yer, kuruyunca temizlenmiş olur. Fetâvâyi Kadîhân'da da böyledir.

Bir hasıra isabet eden necaset eğer, kuru ise, onu elbette ovalamak gerekir ki, yumuşasın. Ve eğer, bu necaset yaş ve hasu­da, kamıştan veya ona benzer oir şeyden yapılmışsa, bu hasır, yı­kamakla temizlenmiş olur. Başka bir şey yapmaya ihtiyaç yoktur. Muhıyt'te de böyledir.

Bu durumdaki hasırın, yıkamakla temizlenmiş olacağı husu­sunda, görüş ayrılığı yoktur. Çünkü o, necaseti emmez ve içine çek­mez. Fetâvâyi Kâdihân'da da böyledir.

Eğer hasır berditden veya ona benzer bir şeyden yapılmışsa, — kendisine necaset isabet edince — üç defa yıkanır ve her defa­sında da kurutulur. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) 'a göre —ancak— bu şekilde temizlenmiş olur. Münyetü'l - Musaüîî'de de böyledir. Fatvâ da bunun üzerinedir.

Berdiden yapılmış olan hasıra, Önceden pis su bırakılmış olsa, üç defa yıkanır ve her defasında da sıkılır veya kurutulur. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ve diğer bazı meşayih'e göre bu hasır, böy­lece temzlenmiş olur. Kâdihân'ın «Hamam» bölümünde de böyle­dir.

Pislenmiş olan sergi, (=yaygı) nehre bırakılarak bir gece üzerinden su akmış olursa, temizlenir. Hulâsa'da da böyledir. Sahih olan da budur. Münyetü'l - Musallî'de de böyledir.

içindeki içki bulunan toprak bir kabın temizlenmesi için, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) 'a göre, eğer kap yeni ise, içkiyi döküp, bir­er saat ara ile kabın dçine, üç defa su doldurmak (ve süre sonunda bunu boşaltmak) lâzımdır. Hulâsa'da da böyledir,

îçki kabı eski ve kullanılmış ise, îiç defa yıkanıca temizlen^ miş olur. Kâdihân'da da böyledir. Bu kabın temizlenmiş sayılması için, kendisinde, içki kokusu kalmamış olması gerekir. Kübrâ'dan naklen Tatarhânîyye'de de böyledir.

Kendisine necaset isabet etmiş olan, dibağlanmış deri, eğer sert ve sertliğinden dolayı pisliği emmemışse, yıkamakla temizlemnir.

Bu deri, eğer pisliği emmiş ve şayet sıkma imkânı da varsa, üç defa yıkanır ve her defasında da sıkılır. Bu deri, böylece temiz­lenmiş olur. Şayet, sıkma imkânı yoksa. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) 'a göre, üç defa yıkanır ve her defasında ve bu elbisenin, temiz olduğuna hükmedilir. Muhtar olan da budur.

da kurutulur. Fetâvâyü Kâdî­hân'da da böyledir.

Elbisenin bir tarafı pislenir ve ne tarafının pislenmiş.ol­duğu unutulursa, araştırmaksızm, her hangi bir tarafı yıkanır Bir kimse, bu şekilde yıkanmış olan bir elbise ile bir kaç vakit namaz kılmış ve Sonra da necasetin, — yıkanan yerde değil de  bir başka tarafta olduğu açığa çıkmış olsa; o kimse, o elbise ile kılmiş olduğu namazları, yeniden kılar. Hulâsa'da da böyledir. îhtiya. ta uygun olan, o elbisenin tamamını yıkamaktır.

Yakasının birine, necaset isabet eden ve fakat hangi yaka­sına isabet ettiğini bilmeyen kimse de, her iki yakasını da yıkar. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Bir elbise, pislendiği zaman, onu üç defa yıkamak vacip o-lur. Bir kimsenin, böyle bir elbiseyi bir gün bir defa, başka bir gün de iki defa yıkaması caizdir. Çünkü, bu durumda da, maksad hasıl olmaktadır. Kâdîhân'ın «Kuyuya düşenler hakkındaki bölümünde de, böyle beyan edilmiştir. [125]

 

2- Silmek:
 

Silmek de, temizleme yollarından biridir

Katı olan ve fakat kaba olmayan cilalı kılıç ve bıçak gibi demir ve çelikten olan veya cam, ayna ve benzeri gibi şeylerin üze­rine pislik bulaşsa, bular, temiz bir bez ile silmekle temizlenmiş o-lurlar.

(Ancak, pis su verilmiş olan bıçak ve* kılıç gibi şeyler, bu yoîla temizlenmezler. Onların, yeniden temiz su verilmek sureti ile te­mizlenebilecekleri, yukarıda geçmişti. Muhıyt'te de böyledir.)

Bu gibi şeylere bulaşan pisliğin, yaş veya kuru olması ara­sında bir fark yoktur. Bu pisliğin, cirmi (hacmi) olup olmaması arasında da bir fark yoktur. Fetva hususunda, muhtar olan da bu­dur. İnâye'de de böyledir.

Eğer, demir sert olmasına rağmen, kaba veya nakışlı ise, silmekle temizlenmiş olmaz. Tebyîn.de de böyledir.

Şişe vurulan yer, ayrı ayrı üç defa yaş bezlerle silinmekle temizlenmiş olur. Bu, yıkama yerine geçer, Çünkü bu, yıkama işini yapmaktadır. Serahsî'nin Muhıyt'înde de böyledir. [126]

 

3- Ovalamak:
 

Ovalamak da, temizleme yollarından biridir.

Elbiseye meni bulaştığı zaman, eğer meni yaş ise, onu yı­kamak gerekir. Fakat, meni elbise üzerinde kurumuş ise, onu güzelce ovalamak caizdir. tnâye'de de böyledir. Sahih olan kavle gör meninin erkek veya kadın menisi olması arasında bir fark yoktur.

Ovaladıktan sonra, meninin izinin kalmış olması — temiz lige — bir zarar vermez. Bu durum, yıkandıktan sonra meninin izi nin kalması gibidir. Zâhidî'de de böyledir.

Meni, şayet, idrarla pislenmiş olan zekerin başında bulu­nursa, ovalamakla temizlenmiş olmaz. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

Meni, eğer insanın bedenine bulaşmış olursa, yaş olsun ku­ru olsun, o, İmâm Ebû Hanîfe IRA.)' den gelen bir rivayete göre, ancak yıkanmakla temizlenir. Usûl'den naklen Kâfî'de de böyledir. Kâdîbân ve Hulâsa'da da böyledir.

Fakat, bazı âlimlerimiz: «Bedene bulaşan ve kurumuş olan meni, ovalamakla temizlenir; Çünkü onda, zahmet çok şiddetlidir.» demişlerdir.. Hidâye'de de böyledir.

Çarşafa nüfuz etmiş olan meninin temizlenmesi için de, ovalamak kâfidir. Sahih olan da budur. Cevheretü'n - Neyyire ve Tebyin'de de böyledir.

Meste meni bulaşmış olur ve o meni kurumuş bulunursa, onu, ovahyarak temizlemek caizdir. Kâfi'de ide böyledir.

Meni, elbisede bulunur ve ovalandığı vakit eseri gitmiş olur, fakat oraya su dokununca — eseri meydana çıkarsa bu durumda iki rivayet vardır; lâkin, bu rivayetlerden muhtar olanı, bu durum­da necasetin geri dönmiyeceğidir. Hulâsa'da da böyledir. [127]

 

4 - Sürtmek:
 

Bazı şeyle bulaşan necaset de, sürtmek yolu ile temizlenir.

Bir meste pislik butaşa; eğer bu pislik, insan pisliği, hayvan pisliği ve meni gibi cisimli ve kuru ise o pislik sürtmekle temizlenir.

Fakat, yaş ise, Zahirü'r - rivâye'ye göre ancak yıkamakla temiz­lenir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) 'a göre, mübağla ile silinip, kendisinde pislikten eser kalmamış olduğu zaman  .temizlenmiş olur. Umumun helva olduğu için... Fetva da bunun üzerinedir. Fetâvâyi Kâdihân'd;;

da böyledir.

Eğer, pislik, cisimli (sabit şekilli) değilse; üzerine atılmış olan, toprak veya benzeri bir şeye yapışan, içki ve idrar gibi şeyler; üzerine yapışmış bulundukları bu gibi şeylerle silinirlerse, temizlen­miş olurlar. Sahih olan da budur. Zarurete binâen, fetva da bunun üzerinedir. Tebyîn'de de böyledir. Mi'racü'd - Öirâye'de de böyledir.

Fetevâ-i Hücceti'Uferr'de: «Cisimli (sabit şekilli veya akıcı olmayan) bir pislik, bir şeye   bulaştığı vakit, kuru ise, sürtmekle  temizlenir; mestin temizlendiği gibi...» denilmiştir. [128]

 

5-  Kurumak :
 

Bir pisliğin, kuruyarak eserinin kaybolması da, temizlik yol­larından biridir.

Yer (Toprak) kurumakla ve bu sebeble, üzerindeki neca­set eserinin kaybolması ile, üzerinde namaz kılmak ve kendisi ile teyemmüm etmek için, temiz olmuş olur.   Kâfî'de de böyledir.

Güneşle, ateşle, rüzgarla veya gölge ile kurumak arasında bir fark yoktur. Bahrü'r - Rüuk'ta da böyledir.

Kurumakla temizleme hükümü, yer üzerinde sabit olan her şey için müşterektir. Duvar, ağaç, ot, kamış gibi şeyler yer üzerinde kaim ve daim oldukları müddetçe, yerle aynı hükme tabidirler.

Ancak, ot, odun ve kamış gibi şeyler, yerden koparıldıktan sonra kendilerine necaset bulaşmış olursa, bu durumda, kurumakla temiz­lenmiş olmazlar; ancak yıkanmakla temizlenmiş olurlar. Cevher­etü'n - Neyyire'de de böyledir,

Serilip döşenmiş olan kiremit de, yer, hükmündedir; kuruunen temiz olur.

Fakat, nakletmek veya değiştirmek için konmuş bulunan kire-mite necaset İsabet etmiş olursa, onu muhakkak yıkamak gerekir. -Vuhıyt'ıe de böyledir.

Taş ve tuğla da kiremit gibidir. Münyetü'l - Musallîde'de bkd

Bu şeyler, kuruyarak temizlendikten sonra, yerlerinden ko parıhp çıkarılsa, pisliğin bu durumda, onlara avdet edip etmiyeceği hususunda iki rivayet vardır. Bazıları : «Bu durumda, onlara pislik avdet eder.» bazıları da : «...avdet etmez.»   demişlerdir.   Fetâvâyi Kâdihân'da da böyledir.

Çakıl taşları, yerin içinde bulundukları zaman, yer hükmün­dedir.

Fakat, yerin üstünde bulundukları zaman, kurumakla temiz olmazlar Muhıyt'te de böyledir.

Yer kurumakla temizledikten sonra, kendisine su isabet eylese; sahih olan, ona pisliğin — geri — dönmüş olmamasıdır. Bir kimse, kurumakla temiz olmuş olan yerin üzerine, su serper ve sonra ora­ya oturmuş olursa bunda bir beis yoktur. Fetâvâyi Kâdihân'da da böyledir. [129]

 

6- Yakmak:
 

Yakmak da, temizleme yollarından biridir.

Hayvan tersi, kül oluncaya kadar yakıldığı zaman, İmâm Muhammed (R.A.) 'e göre, o şeyin temiz olmuş olduğuna hükmedilir. Fetva da bımun üzerinedir. Hulâsa'da da böyledir.

İnsan tersi de, ayni hükme tabi'dir.

Kana bulanmış koyun başı; kellesi, yakılıp ütüldüğü zaman, bu kan, kaybolunca, onun temiz olduğuna hükmedilir.

Pis çamurlar, çanak, çömlek ve tas yapılıp, pişirilince, te­mizlenmiş olurlar. Muhıyt'te de böyledir.

Çamuru, pis su ile karılmış olan tuğla da, ateşte pişirilin­ce, temizlenmiş olur. Fetâvâyi Garâib'de de böyledir.

Bir kadın, tandırını iyice ısıtıp kızdırdıktan sonra, onu, pis bir paçavra veya bezle süse ve sonra da, o tandırın içinde ekmek pişirse; eğer, ateşin harareti, suyun ıslaklığını; ekmeği tandıra ya­pıştırmadan önce yemiş-yok etmiş ise, ekmek pislenmiş olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Hayvan gübresi ile ısıtılan tandırda ekmek pişirmek, mek ruhtur. Fakat, bu durumda, tandıra sû serpilince, kerâhat ortadan kalkar. Gunye'de de böyledir. [130]

 

7- Bir Şeyim Mahiyetini Değiştirerek, Temizlemek:
 

Her hangi bir şeyin, mahiyetini değiştirmesi de, temizlenme yollarından biridir.

Taze bir küpteki içkiyi, sirke yapmakla, hem içki hem de, küp ititifakla temizlenmiş olur. Gunye'de de böyledir.

Hamuru içki ile yoğrulan ekmek, yıkamakla temizlenmez. Ancak, hamurun içine sirke dökülmüş ve bu sebeble, içkinin eseri kaybolmuş bulunsa, temizlenmiş olur. Zâhiriyye'de de böyledir.

41 Yufka ekmek, içkinin içine atıldığı zaman; içkinin içine, luz atılarak, o içki, sirke yapılır ve içki kokusu kalmazsa, sahih olan kavle göre, o ekmek, temiz olur.

İçkinin içine soğan atıldıktan sonra, bu içki sirkeleştirilmiş olsa, soğanın içine girmiş bulunan, içkinin cüzleri de, sirke olmuş­tur. Fetâvâyi Kâdihân'da da böyledir.

İçki, suyun içine veya su, içkinin içine düşse ve bu karışım sonradan sirke olsa, temiz olur. Hulâsa'da da böyledir.

Bîr çorbaya içki dökülmüş olsa; bu çorbaya sirke döküldü­ğünde, eğer çorba, ekşilikte, sirke gibi olursa-, temizdir. Zehıyre'de de böyledir.

İçkiye fare düştüğü, fakat bozulup dağılmadan çıkarıldığı zaman, daha sonra bu içki sirkeye döndürülürse, o sirkeyi yemekte bir beis yoktur.

Fakat, fare, içkinin içinden, tefessüh edip koktuktan sonra çıka­rılmış olursa; bu içki, sonradan sirkeye dönüştürülmüş olsa bile, bu sirkenin yenilmesi helâl olmaz.

Bir köpek üzüm şırasını yalasa, sonra o şıra içki olsa ve daha sonra da sirkeye ıdönüştürülse; yine, o sirkeyi yemek, helâl ol­maz. Çünkü, köpeğin salyası, onun içinde kaimdir ve o sirke hâline getirilmez. Fetâvâyi Kâdihân'da da böyledir.

tekinin üzerine idrar dökülse, sonra da o içki, sirkeye çev­rilse, o sirkenin de yenmesi helâl olmaz. Hulâsa'da da böyledir,

Pis olan sirke, içkinin içine .dökülse ve bu içki, sirkeye dü nüşse; içkiden donen bu sirke, pis olur; çünkü, necis değişmez. Fe-tâvâyi Kâdihân'da da böyledir.

Domuz veya eşek, tuz gölüne düşmüş ve —orada— tuz hâ­line gelmiş olsalar; İmânı A'zam (R.A.) ve İmânı Muhammed (R.A. -r göre, temiz olurlar. İmâm Ebû Yûsuf (R.AJ 'a göre ise, temiz ol-mp.zlar. Serahsî'nin Muhıyt'inde de böyledir.

-Üzüm suyunun, kabının şiddetle kaynadığı, köpüğünü atıp kaynamasının durduğu, eksilip sonra içki olduğu zaman, eğer içine sirke bırakılır da, uzun müddet beklemek sebebi ile sirkenin buharı," üzüm suyunun kabının başına kadar yükselirse, temiz olur.

tt İçki bulaşan elbise de, sirke ile yıkandığı zaman temiz olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Pis yağ, sabun yapılmış olursa, o sabunun, temiz olduğunu hükmedilir. Çünkü, —mahiyeti— değişmiştir. Zahidî'de do böyledir.

8- Tabaklamak, (derilerde)

9 - Boğazlamak, (hayvanlarda),

10- Çekmek Ve Boşaltmak da    (kuyularda),   temizleme yollarıdır.

Buradaki temizleme yollan ile ilgili geniş izahlar, daha önce geçmişti. [131]

 

Temizleme İle İlgili Diğer Bazı Mes'eleler :
 

Bir adamın bazı azalarına, necaset isabet edip bulaştığı za­man, o kimse, necasetin eseri (= izi, alameti) gidinceye kadar onu dili ile yalasa, temizlenmiş olur.

Bir kimse, pislenen bıçağı; dili ile yalar veya onu tükrügü ile silerse, bıçak temizlenmiş olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse, elbisesinde olan necaseti, eseri kayboluncaya kadar yalamış olsa, o elbise, muhakkakki temizlenmiş olur. Muhiytte de böyledir.

Bir kimse, ağız dolusu kustuğu zaman, ağzını yıkamasa ci«ı. abdest aisa ve namaz kilsa, namazı caiz olur. Çünkü, o kimsenin aptiikrüklc temizlenmiştir.

Sabi çocuk, annesinin memesine kussa, sonra da o memeyi tekrar tekrar emse, meme temiz olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyle­dir.

Atılan (çırpılan) yün veya pamuk, pis olursa; atılıp didildiği vakit, eğer tamamı veya yansı pis idi ise, o temizlenmez. Fakat, eğer pis olan kısmı, az olurda, atılıp - çırpılmakla temizlenme ihtimali bu­lunursa, bu işlemden sonra, temizlenmiş olduğuna hükmedilir. Hu-lâsa'da da böyledir.

«Harmanda düven sürerken, öküzün veya eşeğin, bevl veya terslerinin isabet etmiş olduğu buğdayların  bazısı, bazısına (yani, pisi temizine) karışsa, sonra, bunlardan bir kısmı, ayrılıp yıkansa, sonra da hepsi birbirine karışmış olsa, bunların yenilmesi mubah olur.» denilmiştir.

Bu durumda olan-buğdaylar, ayrılmış olsa da bir kişiye bağış: lansa veya sadaka olarak verilse, yenilmesi yine mübâh olur.

Pis mum, erimekle temizlenmiş sayılmaz; fakat, pis kalay, erimekle temizlenmiş sayılır. Gunye'de de böyledir.

Donmuş halde bulunan bir yağın içinde, fare ölmüş olsa, farenin olduğu yerin etrafı, oyularak atılır; geri kalan yağ, temizdir, yenilir.

Fakat, eğer yağ, cıvık = akıcı ise, bu durumda yenilmez. An­cak, yemenin dışında, ondan faydalanılır. Meselâ : Onunla kandil ya-kılabilir, deri tabaklanabilir ve benzeri şeyler yapılabilir... Hulâsa'-da da böyledir.

Pis yr^ğla, deri tabaklanmış olursa, o derinin, yıkanılması emre­dilir. Sıküabiliyorsa, üç defa yıkanır ve sıkılır. Fakat, sıkılmaz ise, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) 'a göre, üç defa yıkanır ve her defasında da kurutulur. Bedai'de de böyledir.

Yağın, akıcı veya donucu olduğu şöyle anlaşılır : Oyulup da alman pis yer, aynı saatte —kendiliğinden— düz bir hale gelmezse, o yağ, donmuş — katı yağdır. Fakat, bu durumda, yağ düzelirse, o yağ, akıcı = cıvık bir yağdır. Fetâvâyi GarâiVde de böyledir. [132]

 

Görünen Necaset (Pislikler)
 

Necaset iki türlüdür :

1- Necaset-i Galîza (Ağır, kalın pislikler)

2- Necaset-i Hafife .(Hafif pislikler) [133]

 

1- Necaset-iGalîza :
 

Necaset-i galîza'nın, ancak, bir dirhem miktarında olanı af-volunmuştur.

Dirhem hakkındaki rivayetlerde de, görüş ayrılığı vardır. Sahih olan, bu gibi çisimli pislikler konusunda, dirhemin ağırlığına itibar edilir. Onun ağırlığı da, bir dirhem miktarıdır ki, büyük mis-kaldir.

Necâset-i galîza'nın dışında kalanlarda ise, kirlettiği yerin me­sahasına (= alanına) itibar edilir. O da, avuç içi kadar (bir alan) dır. Tebyin, Kâfi ve pek çok fetva kitaplarında da böyledir.

Miskâl'in ağırlığı 20 kırattır. Şemsü'l - Eirame'den rivayete güre; itibar her zaman dirhemedir. Sahih olan görüş evvelki görüş­tür, îzâh'tan naklen, Sirâcül - Vehhâc'da da böyledir.

İnsan vücudundan çıkmış olan ve abdesti veya guslü gerek­tiren bütün şeyler, necaset-i galîza'dır : tnsan tersi, idrar, meni, me-zi, vedi, irin, sarı su, ağız dolusu olan kusuntu gibi...Bahru'r-Râık'-ta da böyledir.

Keza, kan ve hayız, nifas, istihâze kanı da, necaset-i galîza-dir. Siracü'I Vehhâc'da da böyledir.

Ekmek yiyecek çağda olsun veya olmasın, küçük oğlan ve kız çocuklarının bevilleri de, birbirlerine müsavidir ve necaset-i ga-lîza'dır. İhtiyar Şerhi Muhtâr'da da böyledir.

İçki, akan kan, ölmüş hayvan eti, eti yenmeyen hayvanların -sidiği, at, katır ve merkep tersleri, sığır tersi, köpek tersi, tavuk, kaz ve Ördek tersleri de, necaset-i galîza'dır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Yırtıcı hayvanların tersleri, kedi ve farenin tersleri ve id­rarları, yılanın tersi ve idrarı, büyük gene ve keler denilen hayvanın kanı (eğer akıcı olursa) da yine necaset-i galîza (= ağır pislikleri), dır.

Bunlardan her hangi biri, bir elbiseye, bîr dirhem miktarı bulaşırsa, o elbise ile namaz kılmanın cevazına, fcaiz olmasına) ma­ni' olur. Muhryt'te de böyledir. [134]

 

2- Necaset-i Hafîfe (Hafif Pislikler)
 

Hafif necasetin, elbisenin dörtte birinden daha az mikta­rında olanı, afvediUp, bağışlanmıştır. Ekseri! - mtitûn'de de böyle­dir.

Dörtte birin tesbiti. hususunda, neye itibar e'dileeeği ko­nusunda ihtilaf vardır. «Mu'teber olan, hafif pisliğin bulaştığı tara­fın dörtte biridir, denilmiştir. Etek, yaka, kol, bacak ve benzeri gi­bi, elbisenin bölümlerinin, dörtte birine itibar olunur. Bu hüküm, pislik bulaşan şeyin, elbise olması halindedir.

Eğer, pisliğin bulaştığı şey; el, ayak gibi bedenin uzuvla­rından biri olursa, bu durumda, bu uzvun, dörtte birine itibar olu­nur. Tuhfe Sahibi, Muhıyt, BedfiÜ', Müctebâ, Sîrâcül - Vehhfic, bu görüşü sahih bulmuşlardır. Hakâık'ta ve Bahrü'r - Râık'ta da, fetva bunun üzerinedir.

Eti yenen hayvanlarla atın bevli ve eti yenmiyen1 kuşların tersleri, hafif pisliklerdir. Kanz'de de böyledir.

Hafif necaset, elbisede, meydana çıkıp görülür. Elbise, su­yun içinde olursa, görülemezler. Kâfî'de de böyledir.

Şehidin kanı, üzerinde durduğu müddetçe temizdir. Fakat, ondan ayrılınca pis olur.

Her hayvanın salyası, bevli C = idrarı) gibidir. Zahîriyye'de de böyledir.

İğne ucu gibi olan idrar sıçrıntılari, elbiseye dolsa bile, zaruretten dolayı   bağışlanmıştır. Tebyîn'de de   böyledir. Îğnenin ucu kadar değil de, iğnenin arkası kadar olan,   idrar sıçrmtılai hakkındaki hüküm de, aynıdır.

Bu hüküm, sıçnntılann, elbise veya bedene vâkiî olmaları ha.. Ündedir. Fakat, bunlar, suya sıçramış olurlarsa, onu pislendirirler ve bu durum,.bağışlanmış olmaz. Çünkü, suyun temizliği, bedenle^ rin, elbiselerin ve yerlerin temizliğinden/ daha kuvvetlidir. S4râ-cül - Vehhâb'da da böyledir.

idrar serpintileri, büyük iğnenin başı kadar olursa, ondan men olunur, çünkü bu durumda, o necistir ve bağışlanmaz, Bahrii'r Râık'ta da böyledir. [135]

 

Bu Konu İle İlgili Diğer Bazı Meseleler :
 

Yılan, boğazlanmış olsa bile, onun derisi pistir. Çünkü, yı­lan derisinin, tabaklanmasına ihtimal yoktur. Zehıyre'de de böyle­dir.

Yılanın gömleği temizdir,

Uyuyanın salyası (ağızdan çıkan su) temizdir. Salya, ister ağzından çıksın, ister kamından gelsin, İmâm Ebû Hanîfe (RjU ve İmâm Muhammed (R.A.) 'e göre, müsavidir. Fetva da bunun üzeri­nedir.

Ölünün ağzından çıkan su ise, pistir. Sirâcü'l - Vehhâc'da

da böyledir.

İpek, böceğinin suyu da, tersi de temizdir. Kunye'de de böy­ledir.

Eti yenilen kuşların tersi temizdir. Güvercinler ve serçe­ler gibi... Sîrâcül - Vehhâc'da da böyledir.

Sahih kavle göre, eşeğin südü temizdir. (Tebyın'de de boy-tedir. Fakat, yenilmez.) Ntiıâye ve HuJâsa'da da böyledir.

Boğazlanmış bulunan hayvanın, damarlarında kalan kan, çok olsa bile, elbiseyi pislendirmez. Fetiâvâyi' Kâdîhân'da da böyle­dir.

Etin içinde kaîan ve akıcı olmayan kan da temizdir. Serah-sî'nin Muhiyt'inde de böyledir.

Akıcı kandan, ete yapışan kısım, pistir. Münye'de de böyle­dir.

Ciğer ve böbrek kanları, pis değildir. Hazânetül - Fetâvâ'da böyledir.

Sivrisinek, pire, bit, kazıl böcek gibi hayvanların kanlan, çok olsa bile, elbiseyi pislendirmez. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyle-

Balığın ve diğer, suda yaşayanların kanı, elbiseyi ifsad et­mez. Bu hüküm, İmâmı A'zam (R.A.) ve İmâm Muhammed (R A.) 'e göredir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Fare tersi, buğday ambarına düşmüş ve onunla birlikte öğü­tülmüş ve un haline gelmiş olsa, unu ifsad etmez. Fakat, ünün tadı­nı, bozmamış olması da şarttır.

Fare tersi, yağ kabına düşmüş olunca, onu da, ifsad eylemez. Yine, yağın tadını bozmamış olması şartiyle.

Fakîh Ebûl Leys : «Biz de bu görüşü alırız, demiştir. 9    Ebû Hafs'ın meselelerinde::

«Fare tersi, şıra ve sirke kabma düştüğü zaman, onları ifsad ey­lemez.» denilmiştir. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet, bir elbiseye, pis bir yağ bulaştığında, bu yağın mik­tarı, dirhemden az olur, fakat, daha sonra, .etrafa yayılmakla dirhem miktarından fazla olursa; bazıları : «Bu durum, namazın cevazına manidir.» demişlerdir. Âlimlerin ekserisi de, bu görüşü aldılar. Mün­ye'de de böyledir.

Pis bir elbise, temiz bir elbiseye bitişse, yaş olan necasetin eseri de, temiz olan elbise de görünse ve bu temiz elbiseyi ıslatmış olsa, fakat, sıkıldığı zaman, o elbiseden şayet bir şey akmaz ve dam­lamazsa, esahh olan, o temiz elbisenin, pis olmamış olmasıdır.

Temiz bir elbise, pis bir elbisenin üstüne serilse veyahut da bu temiz elbise, ıslak ve pis olan bir yere serilmiş ve pisliğin izi de, o temiz elbisede görülse; fakat, —yukarıda bahsedildiği gi­bi— elbise yaş olmasa, yani, sıkıldığı zaman, ondan bir şey damla­nı asa fakat, geriden bakılınca, ıslanan yer belli oluyor olsa, esahh olan kavle göre, o elbise pis olmaz. Hulâsa'da da böyledir.

Bir kimse, ıslak ayağını, pis ve ıslak olan bir yere veya pis bir yaygının üzerine koymuş oba, o kimsenin ayağı, pislenmiş olmaz.

Eğer bir kimse, kuru ayağını, yaş ve pis bir yaygının üzerine ko­yar ve bu kimsenin ayağı ıslanırsa, pislenmiş olur. Fakat, nemlen­miş, rutubetlenmiş olmasına itibar edilmez. Muhtar olan da budur. SlrâciiT - Vehhâc'da da böyledir.

Çamurun içine gübre döküldüğü zaman, o çamurun yüksek­çe ve kuru olan bir yerinin üzerine, ıslak bir bez parçası konsa, o bez parçası, pis olmaz.

Kuru bir gübreyi veya pis bir toprağı, rüzgâr estiği zaman, ıslak bir elbiseye dokundurmuş olsa; pislik eseri görülmedikçe, o el­bise, pis olmuş olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Rüzgâr, pisliğe uğrar ve onu sürükleyip getirerek yaş elbiseye dokundurur ve elbisede pisliğin kokusu bulunursa, elbise pislenir.

Fakat, pis buharların elbiseye dokunması ile, o elbise, pis­lenmiş olmaz. Sahih olan da budur. Zehıyre'de de böyledir.

Pis duman, elbiseye veya bedene dokunursa, sahih olan, onu pislendirmemesi d ir. Sirâcü'l - Vehhâc'da da böyledir.

Fetvalar da : «Bir evde pislik yakılsa da, o pisliğin dumanı ve buharı, yükselerek tavana yetişse ve orada toplanıp yoğun-laşsa; sonra da, erişe veya tavan terlese, dökülen damlalar da elbi­seye bulaşsa, —onda herhangi bir— necaset izi görülmeden, elbise pislenmiş olmaz.» denilmiştir, İmâm Ebû Bekr Muhammed bin FazI'da, bununla fetva vermiştir. Fetâvâyi Gıyasiyye'de de böyledir.

Ahır, sıcak olduğu, penceresinin üzerinde bir tavan bulun­duğu veya tuvalet çukurunun üzerinde tavan olduğu vakit, tavan terlese ve damlasa; dokunduğu elbise, kendisinde necadet eseri gö­rülmedikçe, pis olmaz.

İçinde pislik yakıiıp, duvarı ve kublesi terlediği zaman, ha­mam da b.öyledir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse, su ile istinca yapsa (su ile önünü ve arkasını yı-kasa) da, bir havlu ile silinip kurulanmadan yellense, umumun gö­rüşüne, göre, bu yellenmesi etrafını pislendirmez.

Bir kimsenin donu, terledikten veya su ile ıslandıktan son­ra, o kimse yellense, donu pislenmez. Hulâsa'da da böyledir.

Bir kimse, kışın, ıslak bedeni ile bir davar ağılma girse ve­ya oraya ıslak elbise, veya benzeri bir şey götürse; bedeni veya gö­türmüş olduğu şey, ağılın sıcaklığından kurumuş olsa, bunlar pis­lenmiş olmazlar. Fakat, ıslak gömleğinde sararma görülmesi veya götürdüğü şeyin —<>rada— kur.uyunca sararması gibi, necasetin eseri görülürse, o şey pislenmiş olur. Zehıyre'de de böyledir.

Bir adam, yatağında uyuduğu vakit, yatağa bulaşmış olan meni kurumuş olsa ve adam terleyerek yatak ıslansa; şayet o kimse, bedeninde bu ıslaklığın izini görmezse, bedeni pislenmiş sayılmaz.

Eğer, ter çok olur da, yatak ıslanır, sonra da yatağın ıslaklığı adamın bedenine geçer ve bedeninde, o meninin eseri görülürse, o adamın bedeni, pislenmiş olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir eşek, suya bevletse de, o sudan sıçrayan serpintiler, bir kimsenin elbisesine dokunsa, bu durum, namazın cevazına mani olmaz. Fakat, sıçrayan şey çok olur ve kişi onun bevl (= idrar) olduğuna kanaat getirirse, bu durum, namazın cevazına mani olur.

Bir suya pislik atılsa da bu esnada meydana gelen sıçnn-tılar, bir elbiseye isabet etse; eğer, eseri elbisede belli olursa, elbi­seyi pislendirir. Aksi halde, pislendirmez. Muhtar olan kavil de bu­dur. Ebû'l - Leys de bunu almıştır. Suyun, akar su olması ile durgun su o'ması da müsavidir.

Ebû Bekr Muhammed bin Fadl : «Ayağında pislik olan bir at, suda yürürken, su serpintileri binicinin elbisesine sıçrarsa, o el­bise, pis olur. Suyun, akıcı veya durgun olması halleri müsavidir.» demiştir. Fakat, esahh olan görüş, evvelki görüştür. Münye Şerhi­nde de böyledir.

Tuvalet sineği, bir elbiseye konmakla, onu ifsad eylemez. Fakat, sayı itibariyle, çok olurlar da, —elbisenin, kondukları kısmı­nı görünmez edecek kadar— galebe çalarlar, o zaman, ifsad ederler. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Kendisine çamur bulaşan veya çamurda yürüyen bir şahıs, ayağını yıkamadan namaz kılsa —bu çamurda— pislikten eser ol­madıkça, kıldığı namaz caiz olur. İhtiyaten abdest almak ise, daha güzeldir. Vâkiât-ı Hüsâmiyye'den naklen, Fetâvâyi Karahânî'de de böyledir.

Pis samanın, çamura karıştırılması halinde, eğer saman, çamurdan çok duruyor (gözüküyor) sa, o çamur pis,- aksi halde ise, temizdir. Fetâvâyî Kâdihân'da da böyledir.

Fakat, bu çamur kurumuş olunca, onun temiz olduğuna hükmedilir. Muhıyt'te de böyledir.

Köpek, insanın elbisesini veya bir yerini tutmuş olsa, ıs­laklık eseri zahir olmadıkça, sadece tutmuş olması sebebi ile, tuttu­ğu yer pislenmiş olmaz. Köpeğin, Öfkeli hali ile rıza hali de müsa­vidir. Münyetü'l-Musallî'de de böyledir. Sıyrfiyye'de de : «Muhtar olan budur.» denilmiştir. Keza, İbrahim Halebî Şerhinde de böyle­dir.

Üzeri ıslak olmayan köpek, mescidin hasırının üstünde uyuşa, hasır .pislenmez. Köpek ıslak olsa bile, necaset eseri zahir olmadıkça, yine pislenmez. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Filin kemiği temizdir. Esahh olan da budur. Muhıyt'te de böyledir.

Filin salyası, (ağız suyu) arslan ve kablanınki gibi pistir. Hortumu ile, bir elbiseye bulaştirsa, o elbise pislenmiş olur. Fetâvâ­yi Kâdihân'da da böyledir.

Geviş getiren her hayvanın gevişi, gübresi gibidir. Sirâcü'l - Vehhâc'da da böyledir.

Devenin ve koyunun tersinde bulunan arpa, yıkanır ve ye­nir. Sığırın tersinde bulunan, bunun aksinedir. Çünkü onda, salâ-bet (katılık) yoktur. Zahîrİyye'de ide böyledir.

Ekmeğin içinde, fare tersi bulunsa; eğer o ters, sert ise, çıkarılıp atılır ve ekmek yenir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Deve, koyun ve keçi tersi (kığısı), süt sağılırken, süt kabı­nın içine düşse ve o anda alınıp atılmış olsa, bunda bir beis yok­tur. Eğer, kığı, sütün içinde ufanmışsa-, süt pis olur. Ve* daha sonra, temizlenme imkanı da yoktur.

Köpek kılından uçkur bağı yapılmasında, bir beis yoktur. Hulâsa'da ıda böyledir.

Koyun beyli ve insan bevli, bir şeye isabet ettiği zaman, —onda bulunan— hafif necaset, ağır necasete tabi kılınır. Zabîriy-ye'de de böyledir. [136]

 

İstincâ
 

 îstancâ' : Sebüeyn'den (Ön ve arkadan) çıkan pisliği, temiz­leyip, pâk etmekıtir.

Daha açık bir ifade ile, kazayı hacetten   (büyük ve küçük ab-desttcn) sonra, erkek ve kadının, ön ve arkasını temizlemesidir.

îstincâ'; su, taş, kesek, ağaç, parçası, toprak, bez, deri ve bunlara benzer şeylerle yapılır.

Çıkması mutad olan şeyin çıkması ile, mutad olmayan şeyin çıkması arasında, bir fark yoktur.

Arka ve ön yollardan çıkan şey, necaset ve idrar olmaz da, kan veya irin olursa, bunlar da, taş veya diğerleri ile temizlenirler. 0   îstincâ' mahalline, hariçten bir necaset bulaşsa, bu da istin-câ' yolu ile temizlenir.

Taşlarla İstincâ Yapmanın Şekli :

İstincâ' yapacak olan ' kimse, gücü yettiği  kadar, kıbleye, . rüzgara, güneşe ve ay'a dönmemek üzere, sol tarafına meylederek, oturur. Yanında olan üç taştan birisini, önden arkaya doğru; ikinci­sini, arkadan Öne doğru; üçüncüsünü ise, yine önden arkaya doğru sürtmek sureti ile istincâ'mı yapar.

Ebû Ca'fer'e göre, yaz günlerinde, yukarıda anlatıldığı gi­bi, kış günlerinde ise, önce arkadan öne, ikinci ile önden arkaya ve üçüncü ile de yine arkadan öne doğru sürtmek sureti ile istincâ^ yapılır.

Kadın ise, her zaman, erkeklerin, kış günlerinde yaptığı istjncâ' gibi âstincâ' yapar.

Taş ile yapılan istincâ' mahallinden çıkan ter, müteahhi-rûn'a göre, temizdir. Ve o terin isabet ettiği yerler, pislenmiş sayıl­maz.

Taşla istincâ' eden kimse, o halde, az bir suyun içine otur­sa, o su, Tebyî'in beyanına göre, pis olur. Zehiyre'de de böyledir. Sahih olan da budur.

îstincâ'da adet, sünnet değildir. Yâni, istincâ taşlarının, 3, 5, 7, 9, gibi muayyen sayılarda olması, sünnet değildir. Tebyîn'de de böyledir.                      :

îstincâ'da şart, temizliktir. Tek taşla temizlik vâki' olmuş olsa, yine sünnet yerini bulmuş olun Fakat, üç taşla temizlik hasıl olmamış olsa, sünnet de hasıl olmamış olur. Muzmarât'da da böy­ledir.

0. Müstehâb olan, istincâ' sırasında, kişinin, temiz olan taş­lan sağ tarafına koyup, kullanılanları, necis olan yerleri alt tarafa getirmek suretiyle, sol tarafa bırakmasıdır. Sirâcü'l - Vehhâc'da da

böyledir.

Şayat, avret yerinin açılma ihtimali varsa, su ile değil, taş ile istincâ' yapılmalıdır. Bu durumda, efdal olan budur. Fetâvftyi Kâdîhân'da da böyledir.

En üstün istincâ' şekli, önce taşla ve sonra da, su ile yapı­lanıdır; yani, hem taş hem de su kullanılan istincâ'dır. Tebyîn'de ide böyledir,

«Zamanımızda sünnet olan istincâ', taş ve su ile bitlikte yapılan istincâ'dır.» denilmiştir.

En sahih olan sünnet ise, mutlak temizliktir, (hangi şekil ile olursa olsun.)  Fetva da bunun üzerinedir. Sh-acü'I - Vehhâc'da da böyledir.

Taşlarla istincâ', necasetin az olduğu ve çıkış yerinin efr rafına dağılmadığı zaman caiz olur. Yoksa, dirhem miktarından faz­la olan ve nıak'adın etrafına taşan necaseti, taşlarla temizlemek kâ­fi gelmez. Bu durumda, su ile temizlik farz olur.

Zekerin deliğinden, etrafına yayılan idrar, dirhem mikta­rından fazla olursa, onu da, su ile yıkamak farz olun

Necaset, çıkış yerinin etrafında, dirhemden az veya dü-faem miktarı olursa, taşla istincâ', İmâmı Azam CR.A.) ve İmâm Afciham-med (R.A.)'e göre caizdir. Hatta, çıkış yerinin necaseti ile etrafmdaki necaset birleştiği zaman, dirhemden fazla olsa bile, taşlarla is­tincâ' caiz olur. Su ile yıkamaya ihtiyaç kalmaz. Bu durum, kerîh de değildir: Zehiyre'de de böyledir. Sahih olan da budur. Zadda da böyledir.

Necaset, istincâ' mahallinde, dirhem miktarından fazla ise, taşlarla istincâ' yapılır ve yıkanması gerekmez. Tahâvî Şerht'nde de böyle zikredilmiştir. Bu hususta görüş ayrılığı vardır. Bazdan: «Üç taşla-silmek temizler, bu caizdir.» demişlerdir, Esahh olan da budur. Fakih Ebû'l - Leys de böyle söylemiştir. Muhıyt'te de böyle­dir. Muhtar olan da budur. Sirâciyye'de de böyledir.

Zekerin deliğinin bir tarafındaki necaset, dirhem1 miktann-, dan az fakat, diğer yerde olanla birleşince, dirhemden fazla olsa, mes'ele yine aynıdır. Hulasa'd a da böyledir. Sahih olan da budur. Tecnîs'de de böyledir.

Mak'adı büyük olup da onda dirhemden fazla necaset bu Kınan fakat, etrafına taşmamış olan necasetin temizlenmesi mes'-elesinde de görüş  ayrılığı vardır. Ebû   Şüccâ' ve  Tahâvî'ye   göre, bu durumda da taşlarla istincâ'   caizdir. Biz de bu kavli alıyoruz. Tebyîn'de de böyledir.

Bevüden istincâ' ederken, zeker sol elle tutulur. Duvara, taşa veya kerbice sürtülür. Taş ve zeker, sağ elle tutulmaz. Taş, sol eUe de tutulmaz. Zaruret olursa, keseği iki topuğun araşma alır, sol eliyle zekerini o keseğe sürer. Ve eğer, özürü varsa, taşı sağ eliy­le tutar. Onu hareket ettirmez. Zâhidî'de de böyledir.

İ&tibrâ (idrar yerini temizlemek), kalb artık idrarın gel­mediğine karar kılıncaya kadar, vacibtir. Zahîriyye'de de böyledir.

Bazıları : «Bir kaç adım yürüdükten sonra istibrâ' yapılır» de­mişlerdir.

Bazıları da : «Bevlettikten sonra ayağını yere vurur», «... Ök-sürür gibi yapar», «...sağ ayağını sol ayağına sarar», «...yukarıdan aşağıya iner (oturur gibi yapar...., sonra da istibrâ' yapar demiş­lerdir.

Sahih olan : Kalbin kanaati, istincâ' ve istibrâ'da esastır. Mün-yetü'l - MusaHî'de ve Muzmarâtta da böyledir.

0 îstincâ' ve istibrâ'da da, —namazdaki gibi— şeytanın ves­vesesine iltifat etmeyip, abdestten sonra, eteğine biraz su serpme-lidir ki, gördüğü yaşlığı, o suya hamletsin. Zahîıiyye'de de böyle­dir.

Bir kimse, eğer oruçlu değilse, tamamen gevşedikten son­ra, su üe istincâ'i, sol eli iîe yapar. Ünce, orta parmağını diğer parmaklarının üzerine yükseltir ve tehâret mahallini temizler. Sonra, küçük parmağın yanmdakini yükselterek . temizlik yapar. Daha sonra da, küçük parmağını yükselterek istincâ' mahallini yıkar. Sonra da, şehadet parmağını yükselterek, kalbi mutmain oluncaya veya temizlendiğine dair zann-ı galibi hasıl oluncaya ka­dar temizlik yapar. Şayet, oruçlu değilse, bu işte mübalağada bu­lunur. Yani, iyice yıkar. Sayı takdir etmez, Ancak, bu kimse ves­veseli ise, üç defa iyice  yıkar. Tebyîn'de de böyledir.

İstincâ'da, üç parmaktan fazlası kullanılmaz. Ve parmak­ların uçları ile değil de, enleri ile istincâ' yapılır. Serâhsî'nin Mu-hıyt'inde de böyledir.

îstincâ sırasında su, gayet yavaş dökülür ve avret mahal­line su sertçe çarpılmaz.

İstincâ  esnasında, avret mahalli yavaş yavaş, mülâyemetle ovalanır.

Din büyüklerinin umumî görüşlerine göre, istincâ' esnasın­da, parmakları kaldırmamah ve avuç içi île istincâ' yapmalıdır.

Kadınlar hakkında, âlimlerin tamamı şöyle demişlerdir : Kadınları, bacakları açık şekilde otururlar. Avuç içleri ile, avret mahallerinin dışını yıkarlar. Parmaklarını, avret mahallerine girdir­mezler, Sirâcü'l - Vehhâc'da da böyledir. Muhtar olan da budur. Sıyrfiyye'den naklen Tatarhâniyye'de de böyledir.

Kadınlar,   erkeklerden daha açık   otururlar.   Muzmarât'ta da böyledir.

Ebû Hanîfe (R.A.) ye göre, avret yerlerinden, önce arka, sonra da ön yıkanır.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'e göre ise önce Ön, sonra arkayikamr. Tatarhâniyye'de de böyledir. Gazvî'nin görüşü de, îmâmeyn'in görüşüdür ki, eşbah olan da budur. İbn-i Emîril - Hacc'm Münyetül - Musallî Şeriü'nde de böyledir.

îstinca' mahallinin temizlenmesi üe birlikte, istincâ'" yapan el de, temizlenmiş olur. SiradyyeMe de böyledir.

îstincâ'dan sonra el yıkamak ise, daha önce yıkanmasında olduğu gibi, daha temiz ve daha nazîf oîur. (Şüphesiz ki, Peygam­ber (SJV.V.) Efendimiz'in, istmcâ'dan sonra elini yıkadığı rivayet olunmuştur.) Tecnîs'de de böyledir.

îstincâ', yaz mevsiminde mübalağa ile yapılır. Kış mevsiminde ise, tam bir temizlik hasıl olsun diye daha mübalağalı yapılır. Bu, daha fazla mübalağa hali, su soğuk olduğu zaman gerekir. Su sıcak olursa, kışın da yaz günü gibi yapılır. Fa­kat, soğuk su ile yapılan istincâ'mn sevabı, sıcak su üe yapılandan daha çok olur. Muzmarât'da da böyledir.

Aybaşı hali ve lohusahk dışında, kan gelen müstehâze kadı­na, eğer, büyük veya küçük abdest vâki' olmamışsa, her namaz vak­ti için, istincâ gerekmez.

Sol eli olmayan kimse, yardım edip su dökeni yoksa istincâ' etmez. Eğer gücü yeterse, akar sudan istincâ yapar. Hulâ-sa'da da böyledir.

Abdest olmaya güç yeüremiyen hasta bir adamın, kansı veya cariyesi yok da, oğlu veya kardeşi varsa, bunlar, ona, istincâ' etmeksizin, abdest aldırırlar. Çünkü, Onun avret mahalline el sü­rülemez, dolayısıyle ondan, istincâ' şakıt olur, Muhıyt'te de böyle­d

Hasta olan kadının, kocası olmaz ve kendisi de abdest al­maya güç yetiremezse, kızı veya kız kardeşi, ona, abdest aldırırlar. Ondan da, istincâ' düşer. Fetâvâyî Kâdîhân'da da böyledir.

îstincâ' halinde, ön ve arka tarafı, kıble istikâmetine, çe­virmek mekruhtur. Eğer, helada, gafletle o yöne oturulmuşsa, müstehab olan, imkân dahilinde, yün çevirmektir. Tebyîn'de de böyledir. Sahrada olsun, binalarda olsun, bize göre, bu hususta gö-rtiş ayrılığı yoktur. Vikaye Şerhi'nde de böyledir.

Kadınların, çocuklarını, kıbleye karşı tutup, abdest boz­durmaları mekruhtur. Sirâcü'l - Vehhâc'da da böyledir.

Kemikle, tezekle Cyani sığır, deve; at ve emsalinin gübresi ile), yenilecek şeyle, etle, camla, çanak-çömlek parçası ile, ağaç yaprağı ile, kıl ile istincâ' etmek mekruh olduğu gibi sağ elle istin­câ' etmek de mekruhtur. Tebyîn'de de böyledir.

Sol elinde, istincâ'ya mani' bir özrü bulunan kimsenin, bu durumda, sağ eli iİe istincâ' yapmasmda kerâhat yoktur. Sirâcü'l -Vehhâc'da da böyledir.

Necis şeylerle, kendisinin veya başkasının istincâ' yapmış bulunduğu taşla, istincâ' yapılmaz. Yalnız, taş —büyük veçok köşeli ise, her defasında bir tarafı ile istincâ' yapılması, mekruh değildir. Muhıyt'te de böyledir..

Beyaz olan kağıtla da, istincâ' yapmak mekruh olur. Muzmarât'ta da böyledir.

Kiremitle, kömürle, ipek gibi kıymetli olan şeylerle, istin­câ' yapmak da mekruhtur. Zâhidî'de de böyledir. [137]

 

İstinca Çeşitleri
 

Beş türlü İstincâ' Vardır :

Bunlardan ilk ikisi vacib, üçüncüsü sünnet, dördüncüsü müs-tehâb ve beşincisi de bid'at olan istincâ'dır. Şöyle ki

1- Cünüblükten, hayızdan ve nifastan    dolayı, necaset ma­hallini yıkamak vacibtir.                                                            

2- Mahrecini, (çıktığı yeri) geçip dağılan necaset, az olsun, çok olsun, İmâm Muhammed İKA.) 'e göre, onu yıkamak da vacib-tir. îmâmeyn'e göre, dirhem miktarından fazla olan bu gibd necase­ti, yıkamak vacibtir. Çünkü, taşlarla istincânm caiz olması, neca­setin, mahreç üzerinde olması halindedir. Dış tarafa taşmış olan ne­caseti ise, yıkamak gerekir.

3- Necaset, çıkış yerini ileri geçmediği zaman su ite is­tincâ sünnettir.

4- Küçük abdest yapıp da, büyüğünü yapmadığı zaman, ze­kerini veya fercini yıkamak müstehabtır.

5- Yellendikten   sonra, istincâ yapmak ise   bid'attir. Muh­tarın Şerhi olan İhtöyâr'da da böyledir.

Tuvalete girmek isteyen kimsenin, mümkünse, namaz kıl­dığı elbisenin haricinde, b&şka bir elbise ile tuvalete girmesi, değil­se, gücü yettiği kadar, elbisesini, necasetten ve mâ-i müstamelden korumaya çalışması, müstehabtır.

Tuvalete, başı Örtülü olarak girmek de müstehabtır.

Üzerinde, AUahu Teâlâ'mn isimlerinden birisi yazılı olan yüzükle veya üzerinde, Kur'ân'dan bir şey yazılı olan, herhangi bir şeyle, helaya girmek mekruhtur. Sirâcü'l - Vehhâc'da da böyledir. [138]

 

Tuvalete Girileceği Zaman :
 

Allah'ım; pis olajn şeytanın erkeğinden ve düşislînden sana sığmınm) demek, sol ayağı atarak helaya girmek ve sağ ayağı ata­rak dışarı çıkmak da müstehabtır.

Helada,    ayakta iken avret    mahalli açılmaz.    Oturunca, ayakların arası açılır; sol tarafa doğru meyledirilir;   konuşulmaz;Aİlahu Teâlâ zikredilmez; selâm verenin selâmı alınmaz; müezzi- nin okumakta olduğu ezana icabet edilmez. Heladaki kimse aksı-rırsa, dilini oynatmadan, kalbinden hamdeder. İhtiyaç olmaksızın,avret yerlerine bakmaz.  Avret yerinden   çıkanlara   da   bakılmaz.

Sümkürülnıez, tükürülmez, tanahmıh edilmez, Cöksürür gibi yapıl-maz.) Sağa - sola sallanılmaz. Vücûdu ile oynanılmaz. Helada olan  kimse, gözlerini havaya dikip bakmaz, küçük ve büyük abdest için,

İhtiyaçtan fazla oturmaz. Sirâcü'l - Vehhâc'da da böyledir. [139]

 

Heladan, Çıkıldığı Zaman.
 

Bana eziyet vereni çıkarıp, fayda vereni bırakan Allah'a hamdederîm.) denir. Tebyîn'de de böyledir.

Durgun suya, akar suya, nehre, kuyuya, havuza, ekin içine, pınar etrafına, meyveli ağaç altına, gölgesinden faydalanılan ağaç altına, cami civarına, bayram namazı kılman yerlere (namazgahla­ra) , mezarlıklara, yollara ve toplu halde bulunan hayvanların ara­sına, büyük veya küçük abdest bozmak mekruhtur.

Ayrıca, bir yerin alt tarafına oturup da, üst tarafına işemek; fare, yılan ve karınca deliklerine işemek; ayakta veya yatarken işe­mek ve özürsüz olarak çıblak iken işemek de mekruhtur. Bir Özür varsa, bu son şekil mekruh olmaz.

Abdest alman ve gusledilen yere, bevletmek de mekruhtur. Sirâcü'I - Vehhâc'da da böyledir.

O Sert bir yere işlemek zorunda kalan kimse, ya bevledeceği yeri taşla vurarak yumuşatır veyahut da oraya bir çukur kazar ki, idrar sıçrantılan üzerine isabet etmesin. [140]

 

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/3.

[2] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/5-6.

[3] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/7-10.

[4] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/11.

[5] Mâide süresi, âyet: 6.

[6] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/15.

[7] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/15-16.

[8] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/16-17.

[9] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/18-19.

[10] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/19-21.

[11] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/21-23

[12] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/24.

[13] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/24.

[14] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/24-25.

[15] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/25.

[16] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/25.

[17] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/25-26.

[18] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/26-27.

[19] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/27.

[20] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/27-28.

[21] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/28-29.

[22] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/29.

[23] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/29.

[24] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/29-30.

[25] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/30.

[26] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/30.

[27] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/31.

[28] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/31.

[29] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/31.

[30] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/31-36.

[31] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/36.

[32] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/36.

[33] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/36.

[34] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/36.

[35] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/37.

[36] Arka ve ön yollardan çıkan.

[37] İdrar yolundan çıkan beyaz bir su

[38] Şehvet netice­si, idrar yolundan çıkan vedi'den daha kaim beyaz bir su

[39] Zekerden atılarak çıkan beyaz ve mezi'den daha kalın bir su

[40] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/38-40.

[41] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/40-42.

[42] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/43-44.

[43] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/44-46.

[44] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/46.

[45] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/46.

[46] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/46-47.

[47] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/47.

[48] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/47-48.

[49] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/48.

[50] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/48.

[51] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/49.

[52] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/50.

[53] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/50-51.

[54] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/51.

[55] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/52-53.

[56] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/54.

[57] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/54.

[58] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/54-56.

[59] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/

[60] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/56-58.

[61] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/58.

[62] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/58-59.

[63] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/59.

[64] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/59.

[65] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/59-60.

[66] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/60-61.

[67] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/63.

[68] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/63.

[69] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/63.

[70] Münyetü'l-Musallî Şerhi (=HaIebi-Sagir), tarafımızdan sadeleştirtlip Ak-çağ tarafından neşredilmiştir

[71] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/63-65.

[72] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/65-66.

[73] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/66-67.

[74] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/67.

[75] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/67-69.

[76] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/69-70.

[77] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/70.

[78] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/70-71.

[79] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/71-72.

[80] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/72.

[81] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/72-75.

[82] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/75-76.

[83] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/77-81.

[84] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/81-83.

[85] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/84-90.

[86] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/91-92.

[87] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/92-94.

[88] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/94.

[89] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/94-96.

[90] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/96.

[91] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/97.

[92] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/97.

[93] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/98.

[94] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/98-102.

[95] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/102-104.

[96] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/105-108.

[97] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/109.

[98] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/109-114.

[99] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/115.

[100] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/115-117.

[101] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/117.

[102] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/118-119.

[103] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/119-120.

[104] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/120-121.

[105] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/121-122.

[106] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/123-124.

[107] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/124-128.

[108] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/129-130.

[109] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/130-131.

[110] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/132-133.

[111] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/134.

[112] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/135.

[113] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/135.

[114] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/135.

[115] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/136.

[116] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/136.

[117] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/136-137.

[118] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/137-138.

[119] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/138-139.

[120] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/139.

[121] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/140.

[122] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/140-143.

[123] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/143-145.

[124] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/147.

[125] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/147-153.

[126] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/153.

[127] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/153-154.

[128] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/154-155.

[129] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/155-156.

[130] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/156.

[131] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/157-158.

[132] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/158-159.

[133] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/160.

[134] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/160-161.

[135] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/161-162.

[136] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/162-166.

[137] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/167-172.

[138] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/172-173.

[139] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/173.

[140] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 1/173-174.