Vasiyet

e-Posta Yazdır PDF

KİTÂBÜ'L-VESÂYÂ..

(VASİYETLER)

1- VASİYETİN MÂNÂSI; VASİYETİN CAİZ OLMASININ ŞARTI; CAİZ OLAN VE CAİZ OLMAYAN VASİYETLER; VASİYETTENRÜCÜPUN MÜMKÜM OLDUĞU VE MÜMKÜN OLMADIĞI HÂLLER..

Vasiyetin Mânası:

Vasiyetin Rüknü:

Vasiyette Kabul

Vasiyetin Şartı

Vasiyetin Hükmü.

2- VASİYET SAYILAN VEYA SAYILMAYAN LAFIZLAR; KİMLERİN VASİYETİNİN CAİZ OLUP, KİMLERİNKİNİN CAİZ OLMADIĞI

3- MAUN ÜÇTE BİRİNİ VASİYET ETMEK; BİR KİMSENİN, OĞLUNUN VEYA KIZININ HİSSESİNİ VASİYET ETMESİ; MALIN ÜÇTE BİRİNDEN FAZLASINI VEYA NOKSANINI VASİYET ETMEK; VASİYETE VÂRİSLERİN İZİN VERMESİ VEYA VERMEMESİ; YAHUT VASİYETE VÂRİSLERDEN BİR KISMININ İZİN VERİP BİR KISMININ İSE İZİN VERMEMESİ

4- BİR OĞULUN, HASTA OLAN BABASININ VASİYETİNE İZİN VERMESİ; BİR OĞULUN, BABASININ VEYA KENDİSİNİN BORÇLU OLDUĞUNU İKRAR ETMESİ; VE HANGİ BORCU ÖDEMEYE ÖNCE BAŞLANACAĞI

5- MARAZ-I MEVTTE KÖLE AZÂD ETMEK; MEHABET VE HÎBE.

Birden Çok Vasiyetin Bir Araya Gelmesi

6- AKRABAYA, EV HALKINA, KOMŞULARA, BİRİNİN OĞLUNA, YETİMLERE, KÖLELERE, İLİM EHLİNE, HADİSCİLERE VE DİĞERLERİNE VASİYET ETMEK  

7- MESKENİ, KÖLENİN HİZMETİNİ, AĞACIN MEYVESİNİ, KÖLENİN GELİRİNİ, BAĞ VE BAHÇENİN GELİRİNİ, ARAZİNİN GELİRİNİ VE BUNLARA BENZER ŞEYLERİ VASİYET ETMEK..

8- BİR ZİMMÎNİN VE BİR HARBÎNİN VASİYET ETMESİ

9- VASÎ VE ONUN SAHÎP OLDUĞU HAKLAR..

10- VASİYET HUSUSUNDA YAPILAN ŞEHÂDETLER..


KİTÂBÜ'L-VESÂYÂ
 
(VASİYETLER)
 

1- VASİYETİN MÂNÂSI; VASİYETİN CAİZ OLMASININ ŞARTI; CAİZ OLAN VE CAİZ OLMAYAN VASİYETLER; VASİYETTENRÜCÜPUN MÜMKÜM OLDUĞU VE MÜMKÜN OLMADIĞI HÂLLER
 

Vasiyetin Mânası:
 

Vasiyet: (Lügatte) emir; bir işi bir şahsa ısmarlama, demektir. Vasiyetin çoğulu vesâya'dır.

Şeriatte vasıyyet: Bir malı veya menfaati, ölümden sonra'ya izafe ederek, bir şahsa veya bir hayır cihetine teberru yoluyla (yani, meccanen = karşılıksız olarak) temlik etmektir.

Vasiyet, bu tarifteki Ölümden sonra kaydiyle, hîbe gibi, filhal ( = hemen = hfil'de) vâki olan teberrûlardan; teberru yoluyla kaydiyle de, bir malı satmak veya kiraya vermek gibi karşılığı olan şeylerden ayrıl­maktadır.

Mûsâ bin: Kendisi ile vasiyet olunan „ yani ölümden sonraya izafe edilerek, teberru' yoluyla temlik edilen mal veya menfaat demektir. Mûsâ leh: Kendisine vasiyet olunan şahıs veya bir hayır cihetidir. Vasiyet-i mürsele: Mûsâ bih'in (= vasiyet edilen mal veya men­faatin) miktarı belli olup; sülüs (= üçte bir), rubû' (= dörtte bir) gibi bir kesir ile mukayyet olmayan vasiyettir.

Bir kimseye (meselâ:) bir milyon lira vasiyet edilmesi gibi. .. Vasiyet-i gayr-i mürsele: Mûsâ bih'in miktarı malum (=  belli) olmayıp; üçte bir, dörtte bir, altıda bir gibi bir kesir ile mukayyet olan vasiyettir.

Bir şahsa, terekenin üçte birinin vasiyet edilmesi gibi..

Vasiyet-i mutlaka: Muayyen bir hâdise ile veya bir zaman yahut mekan ile kayıtlanmayan vasiyettir.

Bir kimsenin: "Malının dörtte birini, şu cihete vasiyet ettim. demesi gibi...

Vasiyet-i m uk ay yed e: Muayyen bir hâdise veya vakit yahut mekan ile kaydedilen vasiyettir.

Bîr kimsenin: "Şu yolculuğumda veya şu şehirde ölürsem, terekenin dörtte biri, şu cihete vasiyet olsun." demesi gibi.

Vasiyet-i muallaka: Bir şarta bağlanmış olan vasiyettir.

Vasiyet-i muallaka, vasiyet-i mukayyede kabilindendir.

Bir kimsenin: "Şu hastalığımdan dolayı ölürsem; şu malım, filan şahsa vasiyet olsun.'' demesi gibi...

Mûsî: Bir malı veya bir menfaati, vefatından sonraya izafe ederek, bir şahsa veya bir hayır cihetine teberru' yoluyla tahsis ve temlik eden kimse (= vasiyet eden kimse) demektir.

tsâ: Bu kelime vasiyet mânâsına geldiği gibi; vasî nasbetmek mânâsına da gelir.

Buna, tavsiye de denir ki; bu: Bir şeyin yapılmasını, bir şahsa sipariş etmek, ısmarlamak, demektir.

Vasî: Bir kimse tarafından, kendi mallarında ve çocuklarının işlerinde tasarrufta bulunmak üzere nasbedilen şahıs, demektir.

Vasî'ye, mûsâ ileyh de denir.

Vasî'nin hâiz olduğu sıfata, vesayet denir.

Vasiyy-i muhtar: Bir kimse tarafından, vefatını müteakip tereke­sinde veya diğer işlerinde tasarruf etmek üzere tayin edilen vasî, demektir.

Vasiyy-i muhtar'a, vasiyyü'l-meyyit (= ölünün vasî'si) de denir.

Vasiyy-i muhtar'a; -ayrıca- vârislerin hallerine bakılarak, vasiyyü*l-eb (= babanın vasîsi); vasiyyü*l-ah (= kardeşin vasî'si) veya vasiyy-i zevi'l-erham (= zevi'l-erhamın vasî'si) de denir.

Vasiyy-i mensub: Bir kimsenin, her hangi bir hususu için, hâkim tarafından nasb ve tayin olunan vasî'dir.

Vasiyy-i mensub'a, vasiyyü*l-kadi da denilir.

Nazır: Vasî'nin yapacağı tasarruflara nezarette bulunmak üzere mûsî (= vasiyet eden şahıs) veya hâkim tarafından tayin edilen kimse, demektir.

Nazır'a, müsrif de denilir. [1]

 

Vasiyetin Rüknü:
 

Vasiyetin rüknü: Mûsî'nin (= vasiyet eden şahsın: "Şunu, filana vasiyet ediyorum." diyerek îcab'da bulunması (ve muayyen olan mûsâ leh*in (= kendisine vasiyet edilen şahsın) de, bunu -serahaten veya delâ-leten kabul etmesi)dir. Serahsî'nin Mnhıytı'nde de böyledir.

Vasiyet, müstehabtır.

Bu hüküm, üzerinde hak olmayan kimse içindir. Şayet, üzerinde hakkullah olan bir kimse olursa (zekât, oruç, hac, farz ve vacip olan namaz gibi...) o zaman, vasiyet vâcibtir. Tebyîn’de de böyledir. [2]

 

Vasiyette Kabul
 

Vasiyette, ya sarahaten (= açıktan) veya delâleten kabul şarttır. Şöyle ki: Kendisine vasiyet yapılan zat, yapılan vasiyet verilmeden ve alıp kabul etmeden önce ölürse; onun ölümü, vasiyeti kabul olur. O vasiyet olunan şeye, onun vârisleri, vâris olurlar. Kerderî'nin Vecîzi'nde de böyledir.

Vasiyeti kabul, vasiyet edenin ölümünden sonra olur. Vasiyet eden sağ iken, kendisine vasiyet edilen şahıs kabul veya reddederse; bu bâtıldır; kabul, ölümden sonra olacaktır. Sirâciyye'de de böyledir.

Fiil  ile  kabul  vasiyeti  yerine  getirmek  gibidir.   Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir. [3]

 

Vasiyetin Şartı
 

Vasiyet eden şahıs, vasiyet ettiği şeyin sahibi olmalıdır. Kendisine vasiyet olunan şahıs da temellüke (= onu mal edinmeye) ehil olmalıdır.

Vasiyet edilen şey de, vasiyet edenden sonra, mal kabiliyetine sahip olmalıdır. [4]

 

Vasiyetin Hükmü
 

Vasiyetin hükmü: Kendisine vasiyet yapılan şahsın -bağışa sahib olduğu gibi- yeni bir mülke sahib  olmuş olmasıdır.  Kifâye'de de böyledir.

Bir kimsenin, malının üçte birinden azını vasiyet etmesi, -vârisleri, ister fakir, ister zengin olsunlar- müstehaptır. Hidâye'de de böyledir.

En ef dal olanı, malı az olup, vârisi de bulunan bir kimsenin vasiyet etmemesidir.

Malı çok olan için de, onun üçte birini tecâvüz etmemek efdâldir. Hizânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

Vasiyet edilen bir mala, onu kabul etmekle sahip olunur.

Şayet, kendisine vasiyet yapılan zat, vasiyet edenin ölümünden sonra kabul ederse; vasiyet olunan mal, artık onun malı olur.

Onu teslim alsın veya almasın farketmez.

Şayet, kendisine vasiyet edilen şahıs, onu reddedip, kabul etmezse; bize göre, bu reddi bâtıldır. Kâfî'de de böyledir.

Vârislerin izni olmasa bile, bir yabancıya karşı vasiyet yapmak caiz olur. Tebyîn'de de böyledir.

Bir kimsenin, malının üçte birinden fazlasını, vasiyet etmesi caiz değildir.

Ancak, Ölümünden sonra vârisleri rıza gösterirler ve bunların hepsi de büyük olurlarsa caiz olur. Vârislerin, o şahıs hayatta iken gösterdik­leri rızaya da itibar edilmez. Hidâye'de de böyledir.

Bir adam, bütün malını vasiyet eder ve o şahsın vârisi olmazsa; bu vasiyeti geçerli olur.

Bu durumda beytü'I-mâlin iznine ihtiyaç olmaz. Hızânetü'I-Müftîn'de de böyledir.

Bize göre, vârise vasiyet edilmesi caiz olmaz.

Ancak, diğer vârisler rıza gösterirlerse; o zaman caiz olur. Bir adam, vârisi ile birlikte, bir yabancıya da vasiyet eylese; yabancı   * hakkındaki vasiyeti caiz olur.

Vârisin hissesi ise, diğer vârisler izin verene kadar elde tutulur.

Eğer vârisler izin verirlerse; bu vasiyet caiz değilse bâtıldır.

Vasiyet edenin sağlığında rıza göstermelerine de itibar edilmez. Sonra ondan rucû edebilirler (= dönebilirler). Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Onun vârisi olsun veya olmasın, itibar, Ölüm vaktinedir; vasiyet vaktine değildir.

Hatta vârisi olan kardeşine vasiyet eylese; sonra da bir oğlu dünyaya gelse; kardeşi için yaptığı vasiyet sahih olur.

Şayet, kardeşine -kendisinin de bir oğlu olduğu halde vasiyet ettikten sonra; oğlu vasiyet eden ölmeden Önce ölürse; onun, kardeşi için yaptığı vasiyet bâtıl olur. Tebyîn'de de böyledir.

Vârisin izni ile caiz olanın tamamı, o kendisi için -bize göre vasiyet eden tarafından- izin verilene caizdir. Teslim alma işi tamam olmasa bile bu böyledir. Şüyûun, icazetin (= iznin) sahih olmasına mâniliği yoktur.

Vâris için, geri dönmek de yoktur. Kâfî'de de böyledir.

Şayet izin veren hasta olur ve bu hastalığından iyileşip kurtulur; kendi de baliğ olursa; onun icazeti sahih olur.

Aynı hastalıkdan ölürse; onun icazeti, ibtidâen vasiyeti yerindedir. Kendisine vasiyet edilen şahıs, vâris de olsa; hastanın diğer vârisleri izin verdiyse; bu caiz olur.

Şayet yabancı olursa; bu vasiyeti yine caiz olur.

Ancak, bu durumda onun malının üçte birine itibar edilir. Muhıyt'te de böyledir.

Eğer, vârislerin bir kısmı izin verir de, bir kısmı vermez ise, izin verenlerin hissesi kadarı caizdir; diğerlerininki ise bâtıldır. Kâfî'de de böyledir,

İcazete ihtiyaç olan her yerde, gerçekten izin veren, izin vermeye ehil ise, izni caizdir.

Ehil olmasının şartı ise, onun baliğ, akıllı ve sağlıklı olmasıdır. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

Bir mükâtep, vârisine veya kölesine vasiyet ederse; işte bu bâtıldır.

Mefosût'ta da böyledir.

Kasden adam öldüren bir kimsenin veya hatâen adam öldüren bir kimsenin lehine vasiyet caiz değildir. Hidâye'de de böyledir.

İster yaralamadan önce olmuş olsun, isterse, yaraladıktan sonra olsun; katile vasiyet yapmak caiz değildir.

Vârisler katil için izin vermiş olsa bile, böyledir. Bu, İmam Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'in kav­lidir. Mebsût'ta da böyledir.

Şayet katil sabî veya mecnun ise, onun için vasiyet, -vârisler izin vermese bile- caiz olur.

Bir adam, kendi katiline vasiyet eder ve ondan başka da vârisi olmazsa;  İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.):

"Caizdir." buyurmuşlardır.

Bir mükâtep veya müdebber yahut ümm-ü veled, katiline vasiyet eyleseler; bu durumda, vârislerinin icazeti (= izin vermesi) caiz olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kadın bir erkeğe demirle veya başka bir şeyle vurduktan sonra; ona vasiyet olunsa; sonra da, onu nikâhlasa; ona miras yoktur; vasiyet de yoktur. Ancak, mehri kadarı vardır; fazlası bâtıldır.

Katî işine on kişi ortak olur ve onlardan biriside kendi kölesi olursa; bir kısmı diğerine cinayeti vasiyet ederler; o şahıs da kölesini azâd ederse; vasiyeti bâtıldır.

Bir adam, malının üçte birini, kölesine vasiyet ederse; bu caizdir. Şayet, kölesi onu öldürürse, işte o zaman, vasiyeti bâtıldır.

Buna göre, bir müdebber, efendisini kasden veya hatâen öldürse; vasiyetin reddi (= geri dönmesi) için, kıymetini ödemesine ruhsat vardır. Şayet kasden Öldürmüşse, kısas yapılır.

Bir adama, bir şey vasiyet edilince; ona karşıda beyyine ibraz ederek   "onun   katil   olduğunu"   söyler;   vârislerin   bir   kısmı   bunu doğruladığı hâlde, bir kısmı da yalanlarsa; o yalanlayanların diyetinden kurtulmuş olur. Onların hisselerinin üçte birine de, vasiyet olarak hak sahibi olur. Doğrulu yanların diyetini verir. Onların hisselerinin üçte biri, vasiyette bâtıl olur.

Bir adam, iki kişiye vasiyette bulunduğunda; onlardan her birinin vârisleri, beyyine ikâme ederek "kendilerine vasiyet edilenlerin birisi, arkadaşını hatâen öldürdü." derlerse; onlardan herbirisi için, üzerine beyyine ibraz olan şahsa; beşbin dirhem diyet vardır. Üzerine beyyine ibraz olan şahsa; vasiyet de yoktur. Diğerleri hakkında, hisseleri kadar, vasiyet caizdir.

Bir adam, iki kişiye vasiyette bulunursa; birisi için üçte biri vardır. Diğerine de bir köle vardır. Üçte bir vasiyet olunan, "kölenin, katil olduğunu" söylerse; bu batıldır (= geçersizdir).

Keza, iki şahid, vârise karşı veya yabancıya karşı, "O, hatâ ile kat-leyledi." diye şehadette bulunurlarsa; bu da batıldır.

Bir adam, hastalığında, bir sabiyi (= küçüğü) azâd eder; ondan başka da hiç malı bulunmaz; sonrada, o sabî, efendisini kasden öldü­rürse; ona, kıymetinin iki mislini ödemesi gerekir. Onun için yapılmış olan üçte bir vasiyet de kalkar; geride kalanı ödemeye gayret eder.

Şayet büyük olmuş olsaydı ve hatâ ile efendisini öldürseydi; vâris­lere kıymetinin iki katını Öder ve kendisine de vasiyet hakkı verilmezdi. Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir.

tmâmeyn'e göre ise, diyetini, âkilesi Öderler. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adamın, vârisinin oğluna vasiyet etmesi caizdir.

Keza kendi mükâtebine veya müdebberine vasiyet etmesi de caizdir.

Bunlar istihsandır.

Katilin, her ne kadar yukarıda olsa bile- babasına vasiyet etmesi caizdir.

Keza, her ne kadar aşağı inse bile, katilin, oğluna vasiyet etmesi caizdir. Onların kölelerine, müdebberlerine de vasiyet etmesi caizdir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir adam, diğer birinin kölesine, "her ay, on dirhem infak eyle­meyi", vasiyet ederse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) şöyle buyurmuşlardır: "Köle için, yapılan vasiyete karşı, efen-

dişi, onunla anlaşma yapar; buna köle de razı olursa; bu sulh caiz olur. Şayet, köle azâd oldukdan sonra, izin verirse; işte bu bâtıl olur.

Bir adam: "Filan adamın atı için, ayda on dirhem harcama yapılsın." diye vasiyet ederse; bu vasiyet, atın sahibine âit olur. O, atı satarsa; vasiyet de bâtıl olur. Zahîriyye'de de böyledir.

Bir müslüman bir zimmîye; bir zimmî de bir müslümana vasiyet eyleseler; bu caiz olur. Kâfî'de de böyledir.

Bir harbî için vasiyette bulunmak sahih olmaz.

ZimmŞerden müste'men olmayanlara vasiyette bulunmak da caiz olmaz. Bedâî'de de böyledir.

Bir müslüman, dâr-i harbde olan bir harbîye vasiyette bulunursa; bu vasiyet de -her ne kadar vârisler izin verse bile- caiz değildir.

Bu, vasiyet eden dâr-i islâm'da bulunup; vasiyet olunanın, dâr-i harbde olduğu zaman böyledir.

Fakat, vasiyet eden dâr-i harbde olursa o zaman âlimler ihtilaf eylediler. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, dâr-i İslâm'da bulunan güvenceli bir harbîye vasiyette bulunsa; "bu vasiyetin, vârislerin izni olmasa bile caiz olacağı" söylendi.

Ancak, vasiyetin, vasiyet eden şahsın malının üçte birinden olması gerekir; fazla olursa, vârislerin iznine ihtiyaç vardır.

Keza, ona bağışta ona tasaddukda bulunsa; bu tasadduk nafile olunca, caizdir. Zâhirü'r-rivâyede de böyle     zikredilmiştir. Tatarhâniyye'de de böyledir.                                              ,

Bir müslümanın, bir mürtede vasiyeti caiz değiIdir-Fetâvâyi Kâdı-hân'da da böyledir.

Bütün malını kuşatacak kadar borcu olan, bir kimsenin vasiyeti caiz olmaz.

Ancak,  alacaklıları vazgeçerlerse o müstesnadır.  Hidâye'de de böyledir.

Teberrûsu sahih olmayanın, vasiyeti de sahih olmaz.

Mecnun, mükâtep ve me'zun kölenin vasiyetleri de caiz değildir.

Keza, bir mecnun vasiyet eder ye iyileşmeden de ölürse; mübaşeret ehli olmadığından bu vasiyet de caiz olmaz, el-lhtiyâr'da da böyledir.

Mükâtebin vasiyeti -şayet kitabet borcunu ödeyemedi ise- sahih olmaz. Hidâye'de de böyledir.

Mükâtebin vasiyeti üç kısımdır.

1) Bir kısmı, bi'!-icma bâtıldır.

Bir mükâtep, malının a'yanmdan bir aynı vasiyet ederse, bu bâtıldır.

2) Bir kısmı, bi'1-icma caizdir.

Bu da, kendi azad olduktan sonra, vasiyet etme hakkına sahip olduğu zamandır.

Şöyle ki: "Ben azâd olunduğum zaman, malımın üçte biri filana vasiyetimdir." demesi gibi...

Kitabet bedelini, kendisi veya başkası öder ve ölürse; kendisine vasiyet eylediği şahsa; malının üçte birisi verilir.

3) Bir kısım daha vardır ki, oda ihtilaflıdır.

O da: "Malımın üçte birisini, filâna vasiyet ediyorum." demesidir Azâd olduğu zaman, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre bâtıldır. İmâmeyne göre ise, caizdir. Tebyîn'de de böyledir.

Mürâhık olmadıkça, sabinin vasiyeti caiz değildir. Mürahık olsa da caiz değildir. Fetâvâyi Kâdihân'da da böyledir.

Sabinin me'zun  olması  ile olmaması farketmez;  müsavidir. Bedâi'de de böyledir.

Bulûğa erişmesinden önce ölmesiyle, sonra ölmesi de müsavidir. Kâfî'de de böyledir.

Eğer: "Bulûğa erişirsem, üçte birim filanındır." derse; -ehliyeti olmadığı için- bu vasiyeti bâtıldır. Tencizi de, ta'lıki da mümkün değildir.

Fakat, köle ve mükâtep, vasiyeti azâd olduktan sonraya izafe eder­lerse; bu sahih olur. el-İhtiyar'da da böyledir.

Şaka (= lâtife) yapanın, zorlananın ve hatâen söyleyenin, vasiyeti caiz (= sahih) değildir. Bedâi'de de böyledir.

Hür ve akıllı erkek ve kadının vasiyeti caizdir. Mahcur sabînin vasiyeti caiz olmaz.

Reşid olmadan bulûğa ermiş olsa bile, kıyâsen böyledir. îstihsanen ise caizdir.

Malı   yanında   olmayan   yolcunun   vasiyeti   caizdir.   Fetâvâyi Kâcühân'da da böyledir.

Bir sabî veya mükâtep vasiyet ederler; sonra da sabi bülüğa erişir; mükâteb de azâdedilirse; önceki yol üzre rıza gösterirse; vasiyeti sahih olur.

Hamile bir kadın, hamlini vasiyet eder ve vasiyet vaktinden altı ay geçmeden de doğum yaparsa; bu vasiyeti caizdir.

Bir adam, cariyesini vasiyet eylese de; karnmdakini müstesna kusa; bu vasiyeti de, istisnası da sahihdir. Kâfi'de de böyledir.

Bir adam, kadının karnmdakini vasiyet eder; kadın da vasiyet eden öldükten bir ay sonra, ölü olarak doğum yaparsa; onun için vasiyet olmaz.

Sağ olarak doğsa da, sonra ölse; -malın üçte birinden- vasiyet caiz olur ve o, diğer vârisler arasında mîras olur.

Şayet, kadın iki doğum yapar ve birisi sağ, diğeri ölü olursa; onlardan sağ olan için vasiyet geçerli olur.

İkisi de sağ doğar, sonra da birisi ölürse; vasiyet ikisi için de geçerli olur.

Ölen için, vârisler mirasçı olurlar. Muhıyt'te de böyledir.

Vasînin, vasiyyetinden dönmesi sahihdir. Bundan sonra dönüş, açık ve sabit olur.

Delâleten de sabit olur. Birincisi: "Döndüm.*' demekle olur.

Bi'1-fiil dönerse; o da delâleten dönmek olur.

İnsanın yaptığı bir iş, başkasının mülkünde sahibinin hakkını kat ederse (= keserse) onu vasiyet yapan yapınca; vasiyetten rucû etmiş ( = dönmüş) olur.

Vasiyet edilen şeyde fazlalığı gerektiren ve tesmiyesi onsuz olmıyan her işin yapılması da, vasiyet eden onu yapınca, bir dönüş olur.

Bir tasarruf, mülkün zevalini gerektiriyorsa; işte o da, bunlar sabit olduğu zaman (= meydana çıktığı zaman) bir dönüştür:

Bir adam, bir elbise vasiyet ederek onu kesse ve^dikse veya pamuk vasiyet etse de, onu eğirip iplik yapsa; yahut iplik vasiyet etse de, onu, dokuyup bez yapsa; veya demir vasiyet edince onu, bir kap yapsa; işte bunların tamamı vasiyetten dönüş olur.

Şayet, kavrulmuş un vasiyet eder ve ona yağ katarsa; veya bir yer vasiyet edince, orayada bir ev yaparsa; yahut pamuk vasiyet eder ve onu elbisede kullanırsa; veya çarşaf vasiyet edip, onu yatağa serer veya dışına kaplarsa; işte bu sebebler, vasiyeti bâtıl kılar. Zira, vasiyet eden şahıs, vasiyet ettiği şeyi bizzat kendi tasarruf eylemiştir. Kâfî'de de böyledir.

Vasiyet dört durumdadır:

1) Vasiyet hem söylemek, hem de yapmakla olur. Yani söz ve fiil bir arada cem olur.

2) Yapmaksızın, söylemekle olur.

3) Söylemeksizin yapmakla olur.

4) İkisine de ihtimali olan bir şekilde olur.

Bir kimse belirli bir şeyi vasiyet ettikten sonra", onu sözüyle fesh edip, bozabilir.

Şöyleki: "Vasiyeti bozdum veya vasiyetten döndüm." diyebilir.

Fiil cihetinden ise, ya satar, ya azad eder veya mülkünden çıkarır.

Bu yönlerden biriyle, bunlar sebebiyle fesh mümkün olmaz; bu bir mutlak tedbirdir.

Vasiyeti fiilsiz, -sözle- caiz olan bir kimse; malının üçte birini veya dörtte birini vasiyet eder; sonra da bu vasiyetten rücû' ederse; caiz olur. Şayet, onu mülkünden çıkarmış olursa; vasiyeti bâtıl olmaz; geride kalan malından, vasiyet verilir. Ve bu vasiyet, malının üçte birinden geçerli olur.

Sözsüz, işe gelince, bu da mukayyed vasiyyet olur. Bi'1-fiil rücû ederse, bu dönüşü de sahih olur.

Meselâ, onu satarsa; sözü sahih olmaz. Hızânetü'l-Müfün'de de böyledir.

Bir adam, gümüş yüzük parçalarını vasiyet ettikten sonra, onu mühür, yüzük veya benzeri bir şey yapsa; işte bu dönüş olur.

Bu cevap, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un ve İmâm Muhammed (R.A.)'in cevabıdır.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavline gelince, bunun, dönüş olma­ması gerekir.

Sahih olan da budur. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet, vasiyet edilen şeyi, vasiyet eden şahıs satar; sonra onu geri satın alır; veya onu bağış yapar, sonra da bu bağışından dönerse; vasiyeti bâtıl olur.

Vasiyet eden şahıs, vasiyet olunan koyunu boğazlar veya vasiyet olunan çamaşırı yıkarsa; bu bir rücû (= dönüş) olmaz.

Bir kimse, vasiyeti inkâr ederse; onun inkârı dönüş sayılmaz. Mebsût'da: "Dönüş olur." denilmiştir.

İhtilaf: Eğer inkar, kendisine vasiyet yapılan yokken yapılmışsa; rivayetlerin çoğunda: "Bu dönüş sayılmaz." denilmiştir.

Mebsût'a göre: "Eğer inkâr, kendisine vasiyet olunanın huzurunda yapılırsa; o dönüş olur." mes'elesinde iki rivayet vardır.

Câmî kitabındaki rivayet, İmâm Muharamed (R.A.)'den gelen rivâyetdir. Mebsût'ta ise; İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'dan rivayet edilmiştir.

Esahh olan da budur.

Eğer vasiyet eden adam: "Fülan için yaptığım vasiyetin tamamı haramdır." veya "...Ribâdır ( = fâizdir.)" derse; bu sözler, vasiyetten dönüş olmaz. "Bâtıldır." derse; bunun hilafından yani bu vasiyetten dönüş olur. Kâfî'de de böyledir.

Bir adam, birisine bir vasiyette bulunup; ona: "Bu, bir teber-rudur. Vasiyetini tehir eyle." denilince; o da: "Tehir eyledim." derse; bu, vasiyetten dönüş olmaz.

Şayet, ona: "Vasiyeti terk et." denilir; o da: "Terkeyledim." derse; bu, vasiyyetten dönüş olur. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

Bir adam, bir köleyi: "Filan adama vasiyet eyledim." der; o köle de başkasının malı olursa; bu da vasiyet sayılmaz.

Keza: "O, filan varisimindir." derse; bu vasiyetten dönüş olur.

Bundan sonra vârisler muhayyerdir: Dilerse izin verir; dilerse red­dederler.

Bir kimsenin vasiyet eylediği kişi ölürse; vasiyet haliyle kalır. Vasiyet bâtıl olur ve vasiyet edenin vârislerinin olur. Kâfî'de de böyledir,

Bir adam, kölesini vasiyet ettikten sonra, onu rehin bıraksa; bu vasiyetten dönüş olur.

Şayet,  vasiyet eylediği köleyi icara verir veya vasiyet eylediği cariyeye cima ederse; bunlar vasiyetten dönüş olmaz.

Bir adanı, bir demiri vasiyet ettikten sonra, o demiri kılıç veya mızrak yaptırsa; vasiyetten dönmüş olur.

Bir adam, kölesini, başka bir adama vasiyet ettikten sonra, o köleyi mükâtep vâya müdebber eylese veya başka yönlerden mülküye-tinden çıkarsa; bunlar vasiyetten dönüş olur. Hatta, sonradan tekrar kendi mülküyetine geçse bile, önceki vasiyetine itibar olunmaz. Hızâ-netü'l-Müftîn'de de böyledir.

Bir adam, kölesini birine vasiyet ettikten sonra, o köleyi başka birine daha vasiyet eylese; kendilerine vasiyet yapılanlar, o köleye ortak olurlar.

Şayet: "Ben, kölenin yarısını filana vasiyet eyledim." derse; önceki, vasiyetten dönmüş olmaz.

Bir adam, birine bir câriye vasiyet ettikten sonra, o cariyeden bir çocuğu doğsa; bu vasiyetten dönüş olur.

Keza, bir adam, birine buğday veya un vasiyet ettiği halde, onu r..ımur yuğursa; işte bu da vasiyetten rüc'û { = dönüş) olur.

Bir adama: "Filan köleni, filan adama vasiyet ettin mi?" denilir; o da: "Hayır, ben ona, filân cariyeyi vasiyet eyledim." derse; bu köleyi 'asiyetten dönüş olur.

Bir adam, diğerine, bir ev vasiyet ettikten sonra, o evi kireçle badana yapsa veya yıksa; bunlar vasiyetten dönüş olmaz.

Şayet çamurla sıvasa, işte bu da dönüş olur.

Bir adam, bir yerini vasiyet ettikten sonra; oraya sebze ekse; bu bir dönüş olmaz.

Eğer o yere bağ veya bahçe fidesi dikerse; işte o dönüş olur.

Bir adam, hurma ağaçlarmdaki çağlaları vasiyet eder; onlar da, vasiyet eden şahıs Ölmeden önce olgunlaşır veya büsr halinde iken, vasiyet ettiği hâlde, hurma olgunlaşır yahut yaş üzümü vasiyet eder de, o kuru üzüm olur veya başakları vasiyet ettiği halde; onlar buğday dânelerî olur; yahut gümüşü vasiyet eder de; o yüzük olur, veya yumurtayı vasiyet edince; ondan civciv çıkarsa; ve bunlar vasiyet eden Ölmeden önce olursa; vasiyet bâtıl olur.

Çünkü; o şey, vasiyetinden başka şey hâline gelmiştir.

Şayet, bu değişim ölümünden sonra olursa; bu vasiyet geçerli olur.

Büsr (= hurma koruğu) vasiyet edilir ve onun bir kısmı da rüteb (- taze hurma) hâline gelirse; o şahsın vasiyeti bâtıl olur. Bu durumda, taze hurma olan kısma itibar edilir.

Ruteb halinde vasiyet eylese de, vasiyet edenin ölümünden önce hurma olsa; veya bir kuzuyu vasiyet edince, o kuzu koç olsa; istihsânen, bu vasiyet bâtıl olmaz. Kâfî'de de böyledir.

Bir adam, başkasının malından bin dirhem veya onun kölesini yahut elbisesini -ölümünden önce veya sonra- vasiyet eder; malı vasiyet edilen şahıs da buna razı olursa; kendisine vasiyet edilen adam, ona mü­racaat eder. O da verirse caiz olur. Ve bu, hibe (= bağış) yerine geçer.

Aslında, bir başkasının malını vasiyet etmek; onu atıp, teslim etmeden sahih olmaz. Mebsût'ta da böyledir. En doğrusunu, ancak Allahu Teâlâ bilir. [5]

 

2- VASİYET SAYILAN VEYA SAYILMAYAN LAFIZLAR; KİMLERİN VASİYETİNİN CAİZ OLUP, KİMLERİNKİNİN CAİZ OLMADIĞI
 

Bir adam, diğerine: "Ben Öldükten sonra* sen benim vekilimsin." derse o adam, onun vasîsi olur.

Şayet: "Sen benim sağlığımda vasîmsin." derse; o, onun vekili olmuş olur. Zahîriyye'de de böyledir.

Bir adam, diğerine: "Senin, bende yüz dirhem ücretin vardır. O, benim vasiyetim olsun." derse; bu şart bâtıldır. Onun için, yüz dirhem -ayrıca-vasiyet caizdir. Hizânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

İbnü Semâa, İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştîr:

Bir adam: "Şahit olunuz; ben filana bin dirhem vasiyet eyliyorum ve ben, o filan için, bin dirhem vasiyet eyledim." demiş olursa; bu söylediklerinin birincisi vasiyet; ikincisi ise, ikrar olur.

el-Asıl'da şöyle zikredilmiştir:

Bir adam: "Evimin üçte birisi vasiyetimdir." ve: "Ona razı oluyorum; o filanındır." derse; işte bu vasiyet olur.

Şayet: "Filan için, altıda birini vasiyet ettim." derse ikrar olur.

Bundan dolayı bir adam: "Filan adamın, benim malımda bin dirhemi vardır."derse; işte bu, istihsânen vasiyet olur.

Bir adam: "Şu kölem, filanındır: şu yerim de filanındır." dese de, bunun vasiyet olduğunu" söylemese; "ölümümden sonra," sözünü de söylemese; bu kıyâsen de istihsânen de bağış olur.

Hâli hayatında, onu teslim alsa; sahih olur.

Şayet, teslim almaz ve adam da ölürse vasiyet bâtıl olur.

Şayet,   vasiyetinin   arasında  söylerse;   Şeyhu'1-İmâm  Ahmed et-Tavasî, Vesaya Şerhi'nde şöyle buyurmuştur; "Aslolan, kıyasdır. Bu durumda vasiyet olur.  İstihsanda ise, vasiyet olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, hastalığı hâlinde, diğerine, farsca olarak: "Benden sonra, çolcuklanma bak; ihtiyaçlarım temin eyle." derse; onu -terekesi hakkında-vasî yapmış olur.

Keza, hasta bir şahsı, diğer birine: "Benim ve çocuklarımın işine, benden sonra ihtimam göster." veya: "Çocuklarımı perişan bırakma" derse; işte bu takdirde, o adam, vasî olmuş olur,  Zahîriyye'de de böyledir.

Bir kimse, kardeşine: "Filanı icarla; vasiyetimi yerine getirsin." derse;    bu   durumda,    kardeşi   -bunu   kabul   ederse vasî   olur. Hizânetü'l-Müftm'de de böyledir.

Bir adam: "Ölümümden sonra, evimin üçte bîrini filan İçin bağış olmasını vasiyet eyliyorum." derse; bu bir vasiyet olur. O evin, vasiyet edenin sağlığında alınması gerekmez; bu şart değildir.

Şayet, "üçte ikisi filanın." veya "Altıda birisi filanın" yahut "Dörtte biri filanın" dedikten sonra, onu teslim etmeden önce, ölürse; kıyâsda bu vasiyet bâtıldır.

İstihsanda ise, bu vasiyet caizdir.

Bunun te'vili: O şahıs, bunu diğer hasiyetleri arasında söylerse böyledir. Bunu, İmâm Muhammed (R.A.) İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'tan, o da, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'den rivayet eylemiştir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir hasta, diğer bir adama: "Borçlarımı öde." derse; o adam, onun vasîsi olmuş olur. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

Bir adam, hastalı veya sıhhatli hâlinde iken: "Şayet, benim için bir hâdise çıkarsa; o şey filanındır." derse; işte bu bir vasiyettir. Hadise de bize göre ölümdür.

Keza, bir adam, diğeri için: "Malımdan üçte biri onundur." derse; işte bu da -her ne kadar ölümünü söylememiş olsa bile bir vasiyettir.

Bir  adam:   "Filanın,  malımda  bin  dirhemi  vardır."  veya: "Malımın  yarısında  hakkı  vardır."   yahut:   "Dörtte  birinde  hakkı vardır."  derse;  işte  bu  bâtıldır.  Ancak,  bunu,  vasiyeti  esnasında söylerse, o vasiyet olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, vasiyet ederek: "Ben, babamın vasiyetini yerine geti­remedim. O ise yazılıdır. Siz onu yerine getiriniz." der ve bunu da -ölmeden-sağlığında ikrar ederse; âlimler: "işte bu da -eğer varisler onu doğrularsa- bir vasiyettir. Şayet onu yalanlarsa; bu onun malının üçte birinden ödenir." demişlerdir. Zahîriyye'de de böyledir.

Bir hasta: "Benim malımdan bin dirhem çıkarın" veya "Bin dirhem çıkarınız." der ve başka bir söz söylemeden kendisi de ölürse; Fakıyh Ebû Bekir: "Bu vasiyet caizdir. O bin dirhem, fukaraya verilir." buyurmuştur.

Hasta yatan bir adama: "Bir vasiyette bulun." denilince; o: "Malımın üçte biri." deyip fazla bir şey söylemese; Fakıyh Ebû Bekir'e göre onun malının üçte biri fakirlere sarf edilir.

Muhammed bin Seleme: "Bu cevap doğrudur. Ve o şahsın malı, fukaraya taksim edilir." demiş ve başka bir tafsilatta bulunmamıştır.

Muhammed bin Mukatil de: "Bir adam, "insanlar için bin dirhem verilmesini" vasiyet eylese; bu vasiyeti bâtıladır. Şayet, bin dirhem tasaddukda bulunulmasını vasiyet ederse, bu caizdir. Ve o, fakirlere sarf edilir." buyurmuştur.

Bir hasta, farsca: "Benden dolayı, yüz dirhem veriniz." derse; jfeyhu'1-îmâm Ebû Bekir Muhammed bin Fadl:   "Bu bâtıldır. Çünkü, bu hem fakirlere, hem de zenginlere âit olur." demiştir.

Şayet: "Yüz dirhem, benden revan künîd." derse; vasiyeti caiz olur. Çünkü; bu sözle Allah'a yakınlık irade ediliyor." demiştir.

Kadı Ebû'I-Hasan Ali bin Hüseyn es-Sağdî şöyle buyurmuştur: "Revan kunîd, bizim dilimizden değildir. Biz, onu bilmiyoruz.*' Fetâ­vâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir adam: "Eğer yolculuğumda ölürsem, filan adamın üzerimde alacağı olan bin dirhemi vardır." derse; o, malının üçte birinden vasiyet olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir adam, "Öldükten sonra, ölüsünün filan yere götürülmesini ve oraya defnedilmesini ve orda, malının üçte birinden bir misafirhane yapılmasını" vasiyet edip, kendisi de ölse; o dediği yere götüfülmez.

Fakıyh Ebû'l-Kâsım şöyle buyurmuştur: "Bu şahsın, misafirhane vasiyeti caizdir; cenazesini götürme vasiyeti ise bâtıldır.

Şayet, vasî onu götürürse; o götürme masrafını -vârislerin izni olmadan götürmüşse- tazmin eder. Şayet, vârislerin izniyle götürürse; tazminat gerekmez.

Bir adam, kabrinin yapılmasını ve onun süslenmesini vasiyet eylese; işte bu vasiyet de bâtıldır.

Bir kimse: "Ölümünden sonra yemek yedirilmesini" vasiyet eder ve ta'ziye için gelenlere yemek yedirilirse; Fakıyh Ebû Ca'fer: Bu, malının üçte birinden caizdir." demiştir. Taziyeye gelenler, uzak yer­lerden gelmişlerse; fâkir-zengin farketmez; yemeleri helâldir.

Mesafesi yakın olanlar için caiz olmaz..

Şayet yiyecekten fazla bir şey masraf edilirse; vasî onu tazmin eder.

Eğer az olursa tazmin eylemez.

Şeyhu'1-tmâm Ebû Bekir el-Belhî şöyle buyurmuştur;

Bir adam, ölümünden üç gün sonra insanlara yemek yedirmeyi vasiyet eylese; âlimler: "Bu vasiyet bâtıldır." buyurdular.

Fakıyh Ebû'l-Kâsım şöyle buyurmuştur:

Ölü sahiplerine yemek götürmek; onlarla birlikte yemek yemek, ölü ehlinin, ölenin techiz-tekfini ile meşgul bulunduğundan dolayı mekruh olmaz.

Fakat, üçüncü gün, yemek götürmek müstehap değildir. Çünkü, üçüncü gün ağıtçılar toplanırlar. Onlara yemek yedirmekle, günaha yardımcı olunmuş olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Natifî'nin Vakıâtf nda şöyle zikredilmiştir:

Bir kimse, bin dinara kefenlenmesin!" veya "onbin dirheme kefen-lenmesini" vasiyet eder ve o orta halli kefenle kefenlenirse, israf olmaz.

En güzeli, onun cum'a da, bayramda, düğünde giydiği elbiseye bakılıp, onun misliyle kefenlenmesidir. Tatarhânivye'de de böyledir.

Bir kadın, kocasına, "kocasının üzerinde olan mehir alacağına karşılık,  kendisini  kefenlemesini"  vasiyet eylese;  kefen  hususunda kadının emri de nehyi de bâtıldır. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir adamın, kendi evine defnedilmesini vasiyet etmesi bâtıldır. Ancak, bir kimsenin, "bir yerini, müslümanlar için kabir yapmalarını" vasiyet etmesi müstesnadır. Yani bu bâtıl değildir.

Hulasa Fetvaları'nda şöyle denilmiştir:

Bir adam, "kendi evinde defnedilmesini" vasiyet ederse; bu vasiyet bâtıldır. Ve, o şahıs müslümanlarm mezarlığına defnedilir.

Şayet üzeine cenaze namazını kıldırmak üzre, birine vasiyet eylese; Uyun kitabında "Bu vasiyet bâtıldır.' denilmiş; Hulasa Fetvâlan'nda da: "Sahih değildir." denilmiştir.

İbnü Semâa'nm Nevadiri'nde, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

Bir adam, malının üçte birini, müslümanlara kefenlik parası olarak" veya "müslümanlara kabir kazılması için" yahut "müslüman-lan sulamak için" vasiyet ederse; İmâm: "Bu bâtıldır." buyurmuştur.

Şayet, "malının üçte biri ile, fukara olan müslümanlarm kefen-lenmesini veya kabirlerinin kazılmasını" vasiyet ederse; bu caizdir.

Bir adam, "bir arsasının, kabristan yapılmasını" vasiyet eder; vârisinden birisi de ölürse; onu oraya defnetmek caizdir.

Fadli'nin Fetvâlan'nda şöyle yazılmıştır:

Bir adam, "bir evinin han yapılmasını, insanların orda yatıp kalk­masın .- :;iyet ederse; bu sahih olmaz. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Pot kimse, meşru olmayacak şekilde vasiyet yaparsa; bu vasiyet batıl olur. O, da diğer insanlar gibi kefenlenir ve onlar gibi defnedilir.

Bir adam, "mezarını çamurla sıvatmayı" veya "kabrinin üzerine bir kubbe yapılmasını" vasiyet ederse; bu vasiyet bâtıldır.

Vahşi hayvan ve emsali şeylerin korkusu olduğu zaman, definden sonra kerpiçle örmek gibi hâllerde, ihtiyacı kadar çamur koymak müs­tesnadır.

Fakıyh Ebû'l-Kasım'dan soruldu:

—  Bir adam, hastalığında bir kızına elli dirhem verir ve: "Ben ölürsem, kabrimi yaptır; beş dirhemini de sen al. Kalanı ile de buğday satın al ve onu tasadduk eyle." derse ne olur?

İmâm, şöyle buyurdu:

—  Bu caiz olmaz. Ve duruma bakılır. Şayet kabrini sağlam yap­masını emretmiş; güzel olmasını emretmemişse; ihtiyacı kadar tamir yaptırır. Geride kalanı, fukaraya sarfeyler. Eğer, ihtiyacından fazla ile emrederse, o vasiyet bâtıldır.

"Belirli bir okuyucuyu -ücretle değil de- sıla yönüyle gelip mezarının başında okumasını, vasiyet etmek uygun olur." denilmiştir.

Şayet, okuyucu belirli kişi olursa caiz olmaz." da denilmiştir.

Ebû Nasr, Ebû'l-Kasım'dan sormuş:

— Bir kimsenin, on adet kabir kazılmasını vasiyet etmesi, caiz olur mu?

İmâm, şu cevabı vermiş;

—  Eğer, belirli bir mezarlığa, oraya ölü defnedilsin için, vasiyet eylemişse; bu caizdir.

Şayet, belirsiz yere "fakir veya yolcu defnedilsin diye" vasiyet yapmışsa; işte bu vasiyet bâtıldır.

Vâkıât'ta zikredildiğine göre, İmam Muhammed (R.A.), şöyle

buyurmuştur:

Bir adam, "mahallesi için, yüz adet kabir kazılmasını" vasiyet eylese, bu güzel olur. Kimi büyük, kimi küçük kazılır. Bazı âlimler, fetva için, bu görüşü ihtiyar eylediler ve: "Eğer bir mezarlık ta'yin eylemedi ise, caiz olmaz." dediler,

Bir kimse, "kitablarım gömmeyi vasiyet" eylese; onu gömmek câız olmaz.

Ancak okunulmaz hâle gelmiş, bozulmuş, yazısı belirsiz olmuşsa, o zaman caiz olur. Mumyt'te de böyledir.

Bir adam, malının üçte birini beyt-i makdes (=  Kudüs'deki Mescid-i Aksa) için, vasiyet etse; bu vasiyet caizdir. Bu mal, onun ta'mirine, lambasına ihtiyacına sarfedilir.

Âlimler şöyle buyurmuşlardır: "Bu, "mescidin vakfına, kandilleri lambaları için yağ satın almak; ramazan ayında, bir kölesini mescidin temizlik işinde çalıştırmak için vasiyet .etmenin caiz olduğuna'' bir delildir.

Bir adam, Allah yolunda, kendisi için birinin gazaya gitmesini ve onun nafakasının, gidip gelinceye kadar olan ihtiyaçlarının, görülmer-ini vasiyet eylese, bu caiz olur.

Yalnız/o nafakadan artan olursa; gazi, onu kendi efradı ailesine harcayamaz. Onu vârislere iade eder.

Bu, bir hac vasiyeti gibi olur. Onun adına, vasînin de, bir zengimn de gazaya gitmesi caizdir.

Keza, vasiyet edenin oğlu da gidebilir.

Bir   müslümanın,   hıristiyan   fakirlerine   vasiyette   bulunmadı caizdir. Çünkü, onların fakirlerine vasiyet yapmak, ma'siyet (= günâh) değildir.

Kilise yapılmasını vasiyet etmek bunun hilâfmadır. Yani, o gü-nâhdır; caiz değildir. Kim onun yapılmasına yardım ederse; günah . işlemiş olur.

Bir adam, malının üçte birini herhangi bir mescide sarf etmeyi vasiyet ederse; bu caiz olur ve o vasiyet parası, onun imarına, ihtiyacına sarfedilir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, mescidin lambası, ışığı için vasiyet etmek caiz olmaz.

Bir adam, kölesinin satılmasını vasiyet eylese de, müşterisini söylemese bu caiz olmaz.

Ancak: "Parasını tasadduk eyleyiniz." derse, o zaman caiz olur.

Keza, bir adam: "Cariyemi filana, ümm-ü veled yapmak veya mtidebbere eylemek üzere satınız." derse; bu caiz olmaz.

Bir adam, öleceği zaman, yanında bulunan topluluğa hitaben: "Benim için, yapılması caiz olanı yapınız." diye vasiyet eylese; onun malından fakirlere vermek caiz olur ve bu vasiyet de caiz olur. Malının üçte birinden verilir.

İmâm Muhammed (R.A.) böyle buyurmuştur.

Bir adam, kölesini bir adama vasiyet ettiğinde; bu köle borçlu olur; vasiyet eden şahıs ölürse; bu kölede alacağı olanların: "Biz razı değiliz." demeye hakları olamaz. Alacakları, bu kölenin üzerinde durur.

Bir adam, ekili bir yerini, ekini hariç vasiyet eylese; bu caiz olur. İçindeki ekin, ecr-i misliyle hasad olana kadar bifakılır.Fetâvâyi Kâdı-hân'da da böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.), şöyle buyurmuştur:

Bir adam: "Ben, benden bedel atımın Allah yolunda gaza etmesini vasiyet eyliyorum." derse; bu vasiyet sahih olur. Ona binen, ister fakir olsun, ister zengin olsun, farketmez. Gazi, gazadan geri dönünce, o atı vârislere geri verir. Onlar da o at hayatta oldukça, onu gazaya gönde­rirler. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet, bir adam: "Atım ve silahım Allah yolundadır." demiş olursa; işte bu bir temlik olur ve ona, bîr fakir sahib olur.

Keza, adam: "Malımın üçte biri, gaza içindir." veya "... Allah yolundadır." derse; işte bu fakirlere karşı bir temlik olur; ben, gazada kullanılmasını daha fazla severim.

Bir adam, atını gazaya tahsis edince; o da bir fakire verilse; o ona sahib olunca, o atı istediği yerde istimal eder; kullanır.

Şayet, atın sahibi: "Hasseten Allah yolundadır." derse; o at aske­riyeye alınır ve üzerinde gaza yapılır. Gazadan müstağni olunca da, imâm onu yiyeceği içeceği için, icara verir, tcarlayan olmazsa, onu satar. Ve parasını vakfeder. Gazaya ihtiyaç olduğu zaman da, onun parasıyla bir at satın alır ve onu gazaya yollar. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir adam, "mescitlerde okunmak üzre, Kur'an-ı Kerîm'ler vak-fedümesini vasiyet ederse;  İmâm Muhammed (R.A.):  "Bu vasiyet caizdir."  buyurmuş;   İmâm  Ebû  Hanîfe  (R.A.)  ise: , "Bu  vasiyet batıldır." buyurmuştur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, bir yerini, miskinler için kabristan olarak vasiyet eder; veya oraya gelip geçenler için, han olmak üzre vasiyet ederse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre bu vasiyet bâtıldır.

Şayet, oraya mescit yapılmasını vasiyet ederse, bu hilafsız olarak caizdir.

Bir kimse, malının üçte birini Allah için vasiyet ettiğinde; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre bu vasiyet bâtıldır.

İmâm Muhammed (R.A.) ise: "Bu vasiyet caizdir." buyurmuş ve: '' İyilik için sarf edilir.'' demiştir.

Fetva da bu kavle göre verilmiş ve: "Fakirlere verileceği" söylenmiştir.

Bir adam, malının üçte birini Allah yolunda vasiyet etmiş oba; İmfim Ebû Yûsuf (R.A.): "O, gazada kullanılır." buyurmuştur.

"Hac için sarf edilir." diyenlerde olmuştur.

İmâm Muhammed (R.A.) ise: "Hac için verilmesi de caizdir. Ben, onun gaza için verilmesini daha çok severim." buyurmuştur. Fetva ise, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavli üzerinedir.

Bir adam, malının üçte birini, iyi ameller için veasiyet ederse; Ebû'I-Leys'in Fetvaları'nda: "Mülküyet olmayan her yer, iyi amellerdir. Hatta mescidlerin tamiri, ışıklandırılması, -zinetinin dışında- iyi amel­lerdendir. Bu mal, zindan yapımında kullanılmaz. İster hükümdarın zindan (= hapishanesi) olsun, isterse hâkimin hapishanesi olsun far­ketmez." denilmiştir. Muhiyt'te de böyledir.

Hulâsa Fetvâlan'nda şöyle zikredilmiştir:

Bir adam, malının üçte birinin, hayır yönüne sarfını vasiyet ederse; o mal, köprü yapımına, mescid yapımına,ilim talebelerinin okutulması­na sarfeder. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir adam, malının üçte birini, misafirhaneye vasiyet ettiğinde; oranın içinde ikamet edenler bulunur; ve onlara sarfını irâde eylediğine dâir de bir delâlet olursa; onlara sarfedilir. Yoksa, oranın tamirine sar-fedilmez.

Fadlî'nin Fetvâları'nda şöyle zikredilmiştir:

Bir adam, köyünün masrafı için malının üçte birini vasiyet ederse; bu vasiyet bâtıldır.

Ebû'l-Leys'in Fetvâları'nda şöyle zikredilmiştir:

Bir adam: "Ben mescid İçin (veya köprü için) yüz dirhem vasiyet eyledim." derse; tmâm Mubammed (R.A.): "Bu, nassan caizdir." buyurmuştur. O dirhemler, onların ıslahında sarfedilir. İbnü Mukâtil, bunu kabul eylemiş; Hasan bin Ziyâd ise, "ıslahı için demediyse, vasiyeti bâtıldır." buyurmuştur.

Fetva da, bunun üzerinedir.

Uyun kitabında, İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğu nakledilmiştir:

Bir adam: "Malımın üçte biri, Ka'be içindir." diye vasiyet etse; bu caizdir ve o Mekke'nin fakirlerine verilir.

Bir kimse, bir malını "filan adamın dişleri için." diye vasiyet eylese; bu kıyâsda bâtıl; istihsanda ise caizdir. Muhıyt'te de böyledir.

En doğrusunu, ancak Allahu Teâlâ bilir. [6]

 

3- MALIN ÜÇTE BİRİNİ VASİYET ETMEK; BİR KİMSENİN, OĞLUNUN VEYA KIZININ HİSSESİNİ VASİYET ETMESİ; MALIN ÜÇTE BİRİNDEN FAZLASINI VEYA NOKSANINI VASİYET ETMEK; VASİYETE VÂRİSLERİN İZİN VERMESİ VEYA VERMEMESİ; YAHUT VASİYETE VÂRİSLERDEN BİR KISMININ İZİN VERİP BİR KISMININ İSE İZİN VERMEMESİ
 

Bir adam, malının dörtte birini bir adama; yarısını da bir başka­sına vasiyet ettiğinde; şayet vârisleri buna icazet (= izin) verirlerse; malının yansı, kendisine vasiyet edilen şahsın; dörtte biri de, bu, kendi­sine vasiyet olunan şahsın olur.

Geride kalan da ferâiz usulünce vârislerinin olur.Şâyet, vârisler izin vermezse; vasiyeti, malının Üçte birinden caiz sahih olur. O üçte bir, iki­sinin arasında taksim edilir. Bu, yedi hisse yapılır. Dört hissesini, yarısını vasiyet eylediği adam; üç hissesini de dörtte birini vasiyet eylediği şahıs alır. HızânetüM-Müftîn'de de böyledir.

Bu, tmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göredir.

tmâmeyn'e göre ise, üç sehim olarak taksim ederler; iki hissesini, yarı vasiyet edilen şahıs; bir hissesini de, dörtte bir vasiyet edilen şahıs alır.

tmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, yedi sehme taksimi; onun yoludur ve bu durumda, malın yarısı kendisine vasiyet edilen zat için, üçte birle darb edilir. Dörtte biri vasiyet edilen adam için de dörtte birle darb edilir. Sülüsle rubûun (= üçte birle, dörtte bir'in) çarpımı oniki olur. Bunun, üçte biri, dört; dörtte biri ise, üç olur. Biz, ikisinin vasiye­tini, yedi üzerinden yaparız ki, bu malının üçte biridir; üçte ikisi ondört, tamamı ise yirmi birdir. Malın tamamı yirmibir olunca, bundan yedi hissesi (Üçte biri) kendilerine vasiyet edilen iki kişinindir. Onun dördü, yarısı kendine vasiyet edilenin olur; üçü de, dörtte biri kendine vasiyet edilenin olur.

İmâmeyn'e gelince, üçte bir, üçe taksim edilir. Zira, kendisine malın yansı vasiyet edilen zat için, İmâmeyn'e göre, tamamı darb olunur; dörtte biri vasiyet edilen için de dörtte birle darb olunur. Dörtte bir, yarının yarısı olduğundan, her dörtte bir bir senim olur. Yan ise, iki sehim olur. Bir sehim ile, iki sehimin toplamı üç sehim olur. O da üçe taksim edilir, tki sehmini, kendisine yan vasiyet edilen şahıs alır; bir sehmini de kendisine dörtte bir vasiyet edilen şahıs alır.

imâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, aslolan, üçte birden fazlası ken­disine vasiyet edilenin, üçte birden fazlası darb edilmez. Ancak, üç vasiyet müstesnadır.

Birisi azâd etme vasiyetindedir. Bunun açıklaması: Bir adam: "Şu iki köleyi azâd etmeyi", vasiyet edince; onlardan birinin kıymeti, bin dirhem; diğerinin kıymeti ise, iki bin dirhem olur; o iki köleden başka hiç malı da bulunmaz ve şayet, vârisler buna izin verirse; her ikisi de azâd olunurlar.

Şayet izin vermezlerse; o takdirde, ikisi de üçte birden azâd olu­nurlar ki, bu şahsın mahnınüçte biri, bin dirhemdir. Bu bin dirhem, iki köle arasında onlara göre yapılan vasiyet mikdarmca taksim edilir. Bu, bin dirhemin üçte ikisi, kıymeti iki bin dirhem olan kölenindir. O, geride kalanı ödemeye çalışır.

Üçte biri de kıymeti bin dirhem olan kölenindir. O da geride kalanı ödemeye gayret eder.

Keza, vasiyet eden şahsın; birinin kıymeti bin yüz dirhem, diğerinin kıymetide altı yüz dirhem olan, iki kölesi olduğunda; bu adam: "Birisi satılacak; filan adama yüz dirhem verilecek; diğeri de satılacak, filan adama yüz dirhem verilecek.'' diye vasiyet etse; bu durumda, birine bin dirhem; diğerine beşyüz dirhem vardır.

Bunun tamamı hastalık halindeki vasiyetidir ve şayet, bu üçte birden çıkarsa caiz olur. Üçte birden çıkmaz ve vârisler de izin vermezse; ancak malının üçte biri, kadarı caiz olur. O üçte bir de onlara karşı olan vasiyeti mıkdanncadır. Birinde bin dirhem diğerinde beşyüz dirhemdir. Tahâvî'de de böyledir.

Vasiyet eden zat, onlardan birisi için üçtebir; diğeri için de altıda bir vasiyet ederse; malının üçte biri, aralarında üçte bir hisse olarak taksim edilir: Üçte birin, üçte ikisi, kendisine üçte bir vasiyet edilenin olur. Üçte bir hissenin üçte biri de kendisine altıda bir vasiyet edilenin olur, Hidâye'de de böyledir.

Şayet, bir adam: "Malımın Üçte birisi filanındır ve filanındır; filan için yüz dirhem; filân için de yüz elli dirhem vardır." der; malının üçte biri de üç yüz dirhem olursa; her birisi için söylediği miktar verildikten sonra;   artanı   aralarında   yan   yarıya   taksim   ederler.   Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.                   -

Bir adam, malının tamamını bir adama; üçte birini de bir başka -sına vasiyet ederse;vârisi yoksa;veya olduğu hâlde onlar izin verdilerse; o mal onların aralarında, tmfim Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, münazaa yoluyla taksim edilir. Üçte birden fazlası, münâzaasız malın tamamı kendisine vasiyet edilenin ^lur. İkisinin münâzaalı taksimi üçte birdedir. O da yarı yarıya olur.

İmâmeyn'e göre ise, aralarında avl yoluyla taksim edilir. Onlardan herbirine vasiyetinin tamamı darb olunur. Kendisine üçte bir vasiyet olunana, üçte birle darb olunur. O onun sehinidir.- Kendisine tamamı vasiyet olunan da tamamıyla darb olunur ve o üç sehim olur. Araların­daki mal, dört sehim üzerine taksim edilir.

Bu, vârisler izin verdiği zaman böyledir.

Şayet, vârisler izin vermezlerse; bu vasiyetin üçte biri caiz olur. Ve* ba üçte bir, aralarında yan yarıya taksim edilir.

Bu taksim, İmâm EbÛ Hanîfe (R.A.)'ye göredir. Çünkü, vasiyet eden, birisine üçte birden fazla vasiyet eylemiştir. O darb olunmaz. Ancak, üçte bir olarak darb olur.

İmâmeyn'e göre ise, herbirisi için, tamamı darb olur ve dört sehim olarak taksim edilir. Tahâvî Şerhî'nde de böyledir.

Bir adam; bir adama, malının üçte birini; bir diğerine de üçte birini vasiyet eder; vârisler de, buna razı olmazsa; malının Üçte bin, o ikisinin arasında, yarı yarıya taksim edilir. Kâfî'de de böyledir.

Bir adam: "Ben, malımın Üçte birini, filan ve filana vasiyet ediyorum. Falana elli dirhem; filana yüz dirhem." der; onun malı da üçyüz dirhem olursa; onun üçte birini, onlar için söylediği gibi taksim ederler. Başka yapılacak bir şey yoktur. SerahsS'nin Muhıyü'nde de böyledir.

Yapılan vasiyetlerin tamamı toplanır;  bunlar,  malının üçte birinden fazla olmazsa; (Şöyle ki: Bir adam için, malının üçte birini vasiyet eder; diğeri için de dörtte birini vasiyet ederse) vârisler de buna razı olmazsa; kendisine vasiyet edilenlerin her birinin, onun malının üçte birine, vasiyeti nisbetinde hakları vardır. O üçte bir, ikisinin arasında müsâvî olarak taksim edilmez. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, diğer birine, malından bir nasib veya bir şey yahut malından bir parça vasiyet eder ve vasiyet eyleyen sağ olursa; onu açıklaması istenir.

Eğer Ölmüş ise, bunu açıklamak vârislerin hakkıdır. Tahâvî Şerhi'nde de böyledir.

Şayet bir adam, malından bir sehim veya bir cüz vasiyet ederse; vârislerine: "Ne istiyorsanız onu veriniz.'* denilir.

Bu söylediğimiz, âlimlerin ihtiyarıdır.

Fakat rivayetin aslı buna muhalifdir.

Mebsût'da şöyle denilmiştir:

Bir sehim vasiyet edilince, vârislerin en az hisse alanı kadar, o vasiyet edilene hisse verilir. Ancak, bu südüsden (= altıda birden) az olursa; işte o zaman, südüs (- altıda bir) verilir.

el-Asl'ın bu rivayetini İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) tecviz eylemiştir. Altıda birden fazlasını tecviz eylememiştir.

Câmiu's-Sağîr'de ise: Altıda birden fazlasını tecviz eylemiş; aşağısını tecviz eylememiştir.

tmâmeyn ise: "Kendisine vasiyet olunana, vârislerin sehminden en az olanı verilir. Ancak bu üçte birden fazla olursa, o takdirde üçte bir verilir.*' buyurmuşlardır. Kâfî'de de böyledir.

Bir adam, diğerine, malından bir sehim vasiyet ettikten sonra ve hiç vârisi olmadan ölürse; ona, yarısı verilir. Çünkü beytü'1-mâl bir oğul yerindedir. Sanki iki oğlu varmış gibi, yan yarıya taksim edilir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir adam, malının üçte birini vasiyet eylesede "ancak bir şeyi veya azı, veya hafifi, veya binin bir miktarı veya bin dirhemin tamamı, veya şu bindirhemin büyük bir kısmı veya şu bin dirhemin fazla bir kısmı müstesnadır.*' dese işte bu takdirde üçte birden yarısı çıkarılır yarıdan fazla olanı veresenindir onlar, o vasiyet olana kendi diledikleri kadarım verirler. Çünkü müstesna meçhuldür, fakat meçhuldan vasiyet şahindir. MebsÛt'ta da böyledir.

Bu muhayyerlikle, yarıdan fazlayı murad eylemiyorsa; vermekle vermemek arasında muhayyerlik olmaz. Vermek gerekir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir adam, diğer birine oğlunun hissesi kadarını vasiyet eylese; işte bu, iki halden hâli kalmaz: Ya oğlunun nasibi kadarını vasiyet eder veya kızının nasibi kadarım vasiyet eder. İster oğlu olsun, isterse olmasın veya oğlu olsa da onun nasibi kadarını vasiyet etse yahut kızı olur da onun nasibi kadarım vasiyet ederse; eğer oğlunun nasibini veya kızının nasi­bini vasiyet eder ve onun da oğlu veya kızı olursa; işte bu vasiyet bâtıldır.

Şayet öyle vasiyet eder de oğlu ve kızı da olmaz ise, işte o vasiyet caizdir.

Şayet, oğlunun veya kızının nasibi gibi, vasiyet ederse; oğlu ve kızı da varsa; vasiyet yine caiz olur. Çünkü, bir şeyin misli, onun aynı değildir.

îşte bu durumda oğlunun nasibi kararlaşır; sonra da onun benzeri artırılarak kendisine vasiyet edilene verilir.

Şayet, üçte birden fazla olursa; vasiyet vârisin iznine bağlıdır. Eğer, üçte bir kadar veya daha az olursa; işte o vârislerin izni olmaksızın caiz olur.

Mesela: Oğlunun nasibi kadarını vasiyet eder; onun da bir oğlu olur ve eğer oğlu izin verirse; vasiyet olunana malın yarısı vardır.

Şayet razı olmazsa; kendisine vasiyet olunana Üçte birisi vardır.

Eğer vasiyet edenin iki oğlu var ise, malı üçünün arasında üçe taksim edilir. İzine de ihtiyaç kalmaz.

Vasiyet eden, kızının nasibi kadarını vasiyet etmiş ise, bir de kızı varsa; adamın malının yarısı vasiyet edilenin olur.

Eğer o kız razı olur da izin verirse bu böyledir. Şayet izin vermezse; onun için üçte bir hisse vardır. Eğer vasiyet edenin kızı iki ise, mes'ele hâli üzeredir. Kendisine vasiyet olunana üçte bir mal vardır.

Şayet, vasiyet eden zat, oğlunun hissesi kadarını vasiyet eder ve oğlu da mevcud olursa; cevap, yukarda olduğu gibidir. Tahâvî Şerhi'nde de böyledir.

İmâm Muhammed (R. A.) şöyle buyurmuştur:

Bir adam ölür ve onun terekesi de olur; bir de ana ile oğlu bulunur; kendiside bir adam için -şayet olmuş olsaydı- bir kızın hissesi kadarını vasiyet ederse; bu durumda, onun terekesi on yedi hisseye bölünür; beş sehmini, kendisine vasiyet edilen şahıs alır; ana için iki sehim vardır. On sehmini de oğlu alır.

Vasiyet eyleyen "Şayet ölmüş olursa, bir kızın hissesi kadar" diye 1 vasiyet edince; farz olan hissenin üzerine, kızm hissesi ziyâde kılınır, (ki, o da oğlanın hissesinin yarısı kadardır) farz olan; asim üzerine, iki sehim birde yarım sehim ilâve edilmiş olur ve toplam sekiz buçuk sehim olur; kesir olunca, katlanması vacip olur; o takdirde, katlanınca, onyedi sehim olur. Sehimlerm hepsi katlanınca, önce kendisine vasiyet olunana, beş sehim (= hisse) verilir. Çünkü, vasiyet üçte birden azdır. Bu, mîrasda öncelik alır. Geride on iki sehim kalır. Anneye, bunun altıda biri olan, iki sehim verilir. Geride on sehim kalır ve bizim, kendisine vasiyet olunan şahsa -şayet olmuş olsaydı- kıza verilecek hisseyi vermiş olduğumuz açığa çıkar. Sonuç doğrudur.

Şayet, vasiyet eden zat, bir karısı ile bir de oğlunu bırakır; bir de oğlu varmış gibi, onun hissesini vasiyet eder; vârisler de bu vasiyete izin verirse; işte burda farz olan sehim on beş hisseden yedi hissesi, kendisine vasiyet olunanın olur. Bir hissesi karısının olur. Yedi hissesi de oğlunun olur.

Bu söylediğimizin taksim şekli: Şayet, vasiyeti olmamış olsaydı, hisse sekiz olacak; karısının bir hissesi; oğlunun da yedi hissesi olacaktı.

Adam oğlunun nasibi kadarını vasiyet yapınca, o olmuş gibi olacak hisse, vârislerin izin vermesi şartıyla on beş olacaktı .Çünkü, burda yapı­lan vasiyet Üçte birden fazla oldu. Bu tür mes'elelerde, vârislerin izni şarttır.

Keza, oğlu olmuş gibi vasiyet ederse; cevap söylediğimiz gibidir. Çünkü bir şeyin misli, aynından başkadır. Bunun için, şayet oğlu var gibi vasiyet ederse; müsâvî ve doğru olur.

Bir adam ölür; bir kız ile bir de kardeş terk eder ve -olmuş gibi- bir oğlan hissesini de vasiyet eder; onun vasiyetine de kızı ile kardeşi râa olurlarsa; kendisine vasiyet olunana, malının üçte ikisi gider. Geride kalan üçte biri, kızı ile kardeşi yarı yarıya taksim ederler.

Bu izin verdikleri zaman böyledir.

Şayet buna izin vermezlerse, o takdirde, kendisine vasiyet olunan zat, malın üçte birini alır. Geride kalan üçte ikiyi,kızı ile kardeş yarıyarı-ya taksim ederler.

Şayet, vasiyet eden şahıs, -varmış gibi- oğlunun nasibinin mislini, vasiyet eylemiş olursa; mes'ele hâli üzredir. Yani, bu durumda kendisine vasiyet edilen şahsa, malın beşte biri verilir.

Bir adam ölür; bir erkek, bir de kız kardeş bırakır; bir adamada -varmış gibi- bir oğul hissesi vasiyet eder; onlar da buna izin verirlerse (râzi olurlarsa) o takdirde, malın tamamı Vasiyet olunan zatın olur. Diğerlerine bir şey düşmez. Şayet, -olmuş olsa- oğlunun nasibinin mislini vasiyet eder; bacısı ve kardeşi de buna razı olurlarsa; bu zaman da, yansı vasiyet olunanın olur. Yarısını da bacı ve kardeşi (üçte ikisini kardeşi, üçte birisini de bacısı almak suretiyle) taksim ederler.

Şayet, bacı ve kardeş razı olmazlarsa; kendisine vasiyet edilen şahıs, malın Üçte birini alır. Geride kalan üçte ikiyi de (ikili birli) bacı kardeş aralarında taksim ederler.

Bir adam ölür ve geride bir kız ile bir de kız kardeş bırakır; başka bir adam için de, kızın nasibi kadarını vasiyet ederse; şayet olmuş olsa, kendisine vasiyet edilene, üçte bir hisse vardır. Vârisler izin verseler de, vermeseler de bu böyledir. Şayet, olmuş olsa kızın, nasibinin mislini vasiyet ederse, -izin versinler veya vermesinler- malın dörtte biri, vasiyet olunanın olur.

Bir adam ölür; bir oğul ile babasını terk eder ve bir adam için de oğlunun nasibinin mislini -varmış gibi- vasiyet eder; oğul ile baba da buna razı olurlarsa; malının on bir hissede beş hissesi, vasiyet olunan adamın olur. Bir hissesi, babanın olur. Beş hissesi de oğlunun olur.

Şayet, baba ve oğul razı olmazlarsa; vasiyet olunan şahsa; vasiyet edenin malının üçte biri vardır. Kalanın altıda biri, babanın; altıda beşi de oğlunundur. Hesaba ihtiyaç olursa, üçte biri kendisine vasiyet olu­nanındır. Geride kalan üçte iki, diğerlerinindir.

Altıda biri babanın altıda beşi de oğulundur.

Şayet, onlardan birisi izin verir de, diğeri izin vermezse; el-Asıl'da: O takdirde, izin verenin hâli ile vermeyenin hâline bakılır: İcazet zamanında onbir hisseden beş hissesi kendisine vasiyet edilenindir, tzin verilmediği zaman, dokuz hissede üç hissesi kendisine vasiyet edile­nindir." denilmiştir.

Bu durumda iki farîza birbirine darbedilir; doksan dokuz hisse olur. İcazet verilmediği zaman, otuz üç hissesi, kendine vasiyet edilenin olur.

Babanın ise, onbir hissesi olur.

Altıda bir olarak, elli beş hisse de oğlunun olur.

İcazet vaktinde ise, kendine vasiyet edilenin hissesi, onbir hisseden beşidir. Dokuz ile çarpılınca, kırkbeş eder. İki hâlin arasında, kendisine vasiyet edilenin hisse farkı on iki olur: İki sehim babanın sehminden (-dokuzdan onbire-); on sehim de oğuldan, -kirkbeşden dübeşe kadar-almır.

Şayet, onlardan birisi izin verirse, onun hakkında amel yapılır. Diğerinin hakkında amel yapılmaz.

İzin veren baba ise, onun nasibinden iki hisse, kendisine vasiyet edilene çevrilir. O takdirde vasiyet olunanın hissesi, -otuz üç değil de-otuz beş olur.

Eğer izin veren oğul ise, oğlun hissesinden, on hisse vasiyet olunana dönüşür ve hissesi kırküç olur.

Bir adam, ölür; iki oğlu kalır; bir adam için de malının üçte birini veya o oğullarından birinin hissesinin mislini vasiyet eder, yahut –varmış gibi-üçüncü oğlunun hissesini vasiyet eder; iki vasiyette de iki oğul izin verirler; kendisine vasiyet edilen kimse; her üç hâlde de hissesi üçte birdir. Üçte iki ise iki oğlunundur. Hesap dokuz hisseden olursa, üçte biri olan üç hisse, kendisine vasiyet edilen şahsındır. Geride kalan altı hisse de iki oğul ile kendisine vasiyet edilen arasındadır; ve onların her birinin altı sehim de ikişer sehimleri vardır.

Bir' adamın beş  oğlu olur ve bu adam,  bir başkasına  "o oğullarından birisinin hissesi kadarını" vasiyet eder; bir başkası için de sülüsü ma yebkayı vasiyet ederse; sehim ellibir olur; nasip sahibine sekiz hisse vardır. Sülüsü ma yebkâ sahibine, üç hisse vardır. Her bir oğul için de sekizer hisse vardır. Kâfî'de de böyledir.

Bir adam: "Malımın altıda biri filanındır." dedikten sonra; aynı meclisde veya başka bir meclisde:  "Onun için, malımın üçte birisi vardır." der; vârisler de buna izin verirse; onun için üçte bir vardır. Çünkü; altıda bir,, onun içine dâhil olmuştur. Hidâye'de de böyledir.

Bir adam, dirhemlerinin üçte birini veya koyunlarının üçte birini vasiyet eder; üçte ikisi de zayi olur ve üçte biri kalırsa; o kalandan üçte biri, vasiyet edilmiş olur.

Bir adam, kölelerinden üçünün, üçde birini vasiyet eder; onların da ikisi ölürse; kendisine vasiyet edilen adama kalanın üçte biri verilir.

Bu İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir.

İmâmeyn'e göre, kalan kölenin tamamı vasiyet olunan adamın olur.

Bir adam, elbiselerinin üçte birini vasiyet eder ve onun üçte ikisi zayi olup, üçte biri kalırsa; vasiyet olunan şahıs, ancak kalanın üçte bîrine hak sahibi olur. Âlimler şöyle buyurmuşlardır:

Bu, elbiseler ayrı cinsten olursa böyledir.

Şayet, cinsleri bir olursa; bu dirhemler menzilindedir. Keza, ölçülen, tartılan şeyler de aynısıdır. Yani, muhtelif yerlerde muhtelif elbiseler gibidir. Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir. Kâfî'de de böyledir.

Bir adam, diğerine bin dirhem vasiyet ettiğinde; onun belirli malı ve borcu olur ve eğer, bin dirhem aynın üçte birinden çıkarsa; bu, kendişine vasiyet olunana verilir. Şayet, ondan çıkmazsa, aynın üçte birine verilir. Borçdan çıkdıkca, -bin dirheme kadar- alınır. Hidâye'de de böyledir.

Bir adam, malının üçte birini Zeyd ile Bekir'e vasiyet eder; Bekir de Ölmüş olur; vasiyet eden, onun ölmüş olduğunu bilsin bilmesin; yahut Zeyd de, Bekir de sağ olurlar da vasiyet eden ölürse, veya vasiyet eden: '*Şu evdekine vasiyet ediyorum." der; evde de kimse olmazsa; bu vasiyete müstehak olmadığından, vasiyet geçerli değildir.

Bir adamın, beş oğlu olur; sonra da başka bir adam için, o oğullarından birinin hissenin mislini vasiyet eder; bir başka adam için de sülüsü mâ yebkayi vasiyet ederse; işte bu durumda, sehimleri elli bir sehime baliğ olur; o hisse nasib sekiz hisse düşer; sülüsü ma yebkaya üç sehim düşer. Her bir oğluna da sekizer hisse düşer (6x8 = 48; 48 + 3 = 51). Böylece elli bîr hisse tamam olur, yazmak yoluyla, beş oğlunun aldığına, bir sehim daha ziyade kılınır. Çünkü, "onlardan birinin hissesi kadar" vasiyeti   vardır.   O   misil   de   başkasımndır   (yani   vasiyet   eylediği adamındır). Sonra da böylece üçe darb edilir. Çünkü, sülüsten sülüsü ma bakiye vardır. İşte o zaman üç altı ile çarpılınca onsekiz olur. Sonra da artırdığı bir sehim çıkarılır. Geride on yedi hisse kalır. Sülüsân da ona ilâve edilince malın tamamı 51  olur.  Bu durumda,  ondan, ziyâde kılınanı, üçtebir ile, üçte iki belli olsun diye çıkarırız. Üçte ikide vasiyet yoktur. Fazla olan sehme itibar mümkün değildir. Bunun için, onu tarh ederiz. O zaman, malın üçte birinin onyedi olduğunu anlarız. Burada hisseyi anlamanın yolu, o hisseyi almakdır; oda birdir. Onu üçe darb ederiz-

Sonra da,o üç, üçte bir olunca, tamamı dokuz olur. Sonra da o sehim -önceden çıkarıldığı gibi- çıkarılır. Geride sekiz kalır; işte o bir hissedir. Böylece on yediye yükselir.

Sülüsü ma bakiyenin vasiyet edildiği altı, baki kalır. Malın üçte iki­sine katınca kırk üç olur. Bunun kırkı, beş oğul arasında pay edilir; her birine sekizer hisse düşer. Böylece taksim doğrulmuş olur.

Şayet vasiyet eden şahıs, onlardan birinin nasibinin mislini, sülü-sü mâ bekanın da dörtte birinini, bir diğerine vasiyet ederse; işte bu durumda mes'ele, altmış dokuz hisse ile çözülür:

Bir nasip sahibine, onbir hisse vardır.

Sülüsü ma bekaya ise, üç hisse vardır.

Herbir oğul için de onbir hisse vardır.

Böylece tamamı altmış dokuz hisse eder.

İ?ah: Oğlanların sayısı alınır. Onlar beş oğuldur.

Onların üzerine bir sehim daha ilâve edilir. O da bir oğulun nasibi kadar, vasiyet edilenin hissesidir.

Sonra da bu, mâ bekiyenin dördü ile çarpılır. Sonuç yirmi dört olur (4x6=24).

Sonra, bundan bir sehmi çıkarılır. Geride yirmi üç sehim kalır, tşte bu sülüs ve sülüsândır. Tamamı altmış dokuz yapar (23 + 46 = 69). İşte, mal budur.

Üçte biri, yirmi üçtür. Bunların hisselerine gelince; bir nasibi alıp; onu dört ile çarparsın; sonra da üçle çarparsın. O, on iki olur. Sonra, ondan bir çıkarırsın; onbir kalır. İşte, bu on bir bir hissedir. Yirmi üçten, on biri çıkarırsın; on iki kalır.

Dörtte bir, sülüsü mâ bekaya üç hisse düşer. Geride dokuz kalır.

Bunu üçte ikiye ilâve edince -ki, o kırk altıdır- elli beş eder (46h-9 = 55). Böylece, her bir oğulun hissesi belli olur ki, bu onbir his­sedir. (11x5=55).

Şayet, vasiyet eden zat; vasiyet eylediği bir şahsa; oğlunun birinin hissesi kadarını vasiyet eder; diğerine de sülüsü ma bekanın, beşte birini vasiyet ederse; bu durumda mes'ele, seksen yedi ile çözülür.

Tam nasip sahibine on dört hisse isabet eder.

Diğerine de üç hisse isabet eder (14 + 3 = 17).

Her bir oğula da on dört hisse isabet eder (14x5 = 70).

İ7 kendilerine vasiyet edilen şahısların hisseleri, 70 de oğulların his­seleri; bunların toplamı 87 olur.

İzah: Beş oğula, bir de, kendisine bir oğul nasibi vasiyet edileni ilâve edersin. O zaman -oğul gibi- olurlar. Sonra da, beşte bir vasiyeti ma beka olanın besiyle, onu çarparsın (6x5 = 30). Otuz olur.

Sonra, ilave ettiğini çıkarırsın (o birdir). Geride yirmi dokuz kalır. Ve bunun sülüsânı elli sekiz; malın tamamı ise seksen yedi olur.

Hisselerin belirlenmesi: Böylece, bir hisseyi alıp beşe çarparsın. Onu da üçe çarparsın. Ve o, onbeş olur (1x5x3 = 15).

Ondan, biri çıkarırsın; geride 14 kalır. îşte bu hissedir.

Üçte bir olan yirmi dokuzdan, on dördü çıkarınca; on beş kalır. Sü­lüsü beşe biri ma bekanın, üç hisse olur. Geride on iki hisse kalır.

Onu da üçte ikiye ilâve edersin. Ki, ö elli sekizdir.

O zaman yetmiş olur. Bu yetmiş, beş oğul arasında olur -ki, her birine ondört hisse düşer. Ve, bu kendisine oğul nasibi vasiyet edilmiş olanın mislidir. (14x5 = 70; 70 +14 = 84; 84 + 3 = 87)

Eğer vasiyet eden zat; birisine, "bir oğlunun misli" vasiyet eder ve: "Ancak, nasibinden sonra, üçte birden, üçte biri müstesna" derse; işte bu durumda hisse; elli yedi hissedir.

İstisna üçtür.

Her oğul için, on hisse vardır.

İzah: Beş oğlu alırsın, bunlara bir nasip sahibini de ilave edersin. Sonra da bunu üç ile çarparsın. Onsekiz olur (6x3 = 18).

Sonra da üzerine bir sehim daha ilâve edersin; on dokuz olur. işte bu, malın üçte biridir.

Malın üçte ikisi, otuz sekiz eder. Ve, tamamı elliyedi eder. .

Hisselerin anlaşılmasına gelince; Bir olan nasibi alıp, onu üçe çarparsın (1x3 = 3). Onu da üç ile çarpınca dokuz eder (3x3 = 9).

Sonra, onun üzerine bir hisse korsun. Malın aslında olduğu gibi, o, on olur. îşte bu, tam nasiptir.

Bir çıkarınca dokuz kalır.

Bu takdirde, istisnaya müracaat edersin. O da sülüsü ma bekadır ve o üçtür. Bu üçü, dokuzun üzerine koyunca, on iki olur. Onu da üçte ikinin üzerine koyunca (ki o otuz sekizdir) elli olur.

İşte bu elli, beş evlad arasında adam başı on hisse olarak taksim edilir. Bu da, tam nasibin mislidir.    .

Bir adam, ölür; iki kızı ile bir anası, bir de karısı ve bir de asabası kalır; kendisi de, iki kızın hissesi kadarını, bir şahsa vasiyet eder ve malının üçte birinden de sülüsü ma yebkayı vasiyet ederse; işte bu durumda mes'ele, altmış altı hisse itibariyle çözülür:

İki kızın nasibi, on altıdır. Sülüsü mâ yebkâ ise ikidir.

îzah; Önce vasiyetsiz hisseleri tashih edersin ve:"Hissenin aslı altı­dandır: îki kız için, üçte iki vardır. Bu dört eder. Onun için de südüs ( =altıda bir) vardır. Karısı için de sekizde bir vardır. Bakisi asabanındir.

Bu durumda taksim, kadının hissesinde kesir olduğundan dolayı, kadının hissesi yirmi dört hisseden yapılır.

Ancak, onların hisselerini bilmek için, sehmin aslını, altıdan yaparsın. Onun üzerine, iki kızın birinin nasibini ilâve edersin. O vasiyetinin hissesi olur. O zaman, hisse sekiz olur.

Sonra onu üç ile darb edersin; yirmi dört eder.

Sonra, ilave eylediğin, iki hisseyi düşersin; yirmi iki hisse kalır. îşte o sülüs ve sülüsandır; kırk dört eder. Mal ise altmış altıdır.

Hisselerin durumu: İki sehmi alırsın; üç ile çarparsın. O, altı olur.

Sonra da üç ile çarparsın; onsekiz olur.

Sonra, iki sehmi çıkarırsın; on altı kalır. İşte o nasibtir.

Onu da, üçte bir olan, yirmi ikiden çıkarınca, altı kalır. İşte o, ken­disine sülüsü ma yebka vasiyet olunanın hissesidir. Onun üçte biri de, ikidir.

Geride dört kalır; onu da malın üçte ikisine ilâve edersin; (o kırk dört idi) dört ilâve edilince kırk sekiz oldu.

İki kız için, üçte iki vardır, (ki otuz ikidir). Ve her birine on afü hisse vardır. Bu nasibin mislidir. Ana için, südüs (= altıda bir) vard;r; bu sekiz hisse eder.

Karısı için, sekizde bir vardır; o da altı hisse eder.

Geride kalan iki hisse de asabanındır (16 + 32 + 8 + 6 + 2 = 66). Tamamdır.

Vasiyet eden zat, $âyet, "kızlardan birinin nasibi kadar" vasiyet eder ve ancak, onun nasibinden, sülüsü ma yebkayı, üçte birinden istisna ederse; bu durumda, sehimler; altı yüz yirmi altıdan (626) hesaplanır. Nasip yüz altmıştır.

Geride kalan -üçte bir- onaltıdır.

İmâm Muhammet] (R.A.), bu hesabı -karısının mirasını tamam çıkarmak için- uzun yapmıştır.

Bize göre, buna ihtiyaç yoktur. Bu meselede vasiyeti belirlemek, bundan başka bir yolla da mümkündür.

Onu biz zikreyledik.

Sehimler altıdan olur.

Sonra, kendisine vasiyet olunan şahsı, iki kızdan birinin nasibi

Fetâvâyi Hindiyye

kadar ziyâde kılarsın; bu iki sehimdir. İşte o takdirde, sekiz olur.

Sonra da onu üç ile darb edersin; yirmi dört olur.

Sonra da onun üzerine iki sehmi ilave edersin (istisna meselesinde olduğu gibi) yirmi altı olur.

İşte bu, malın üçte birisidir.

Üçte ikisi için de, bunu iki ile çarparsın. Elli iki olur.

Tamamı ise seksen yedi olur. Nasibin anlaşılmasına gelince: Nasibi iki sehim olarak alırsın; onu üçe darb edersin ve o , altı olur.

Sonra, üç ile çarparsın; on sekiz olur.

Sonra da, iki sehim artırırsın; yirmi olur.

İşte bu, tamam nasibdir. Üçte birden çıkarınca altı kalır. İstisna için, ona müracaat edersin.

Sülüsü ma yebkâ ise, iki sehimdir. Sülüsle birlikte sekiz olur.

Onu, sülüsü'1-mâle ilâve edersin (o elli iki idi) altmış olur.

Bu da, vârisler arasında taksim edilir.

İki kız için, üçte iki vardır. Bu kırk eder. Ve her birine yirmi hisse düşer. Bu, tam nasîbin mislidir.

Ana için de (altıda bir olan) on hisse vardır.

Karısı için, sekizde bir vardır.

Sekiz de bir sahih (= tam, kesirsiz) olmadı. Bunun için, İmâm Muhammed (R.A.), hesabın aslını (yetmiş sekiz olarak) darb eyledi (=çarptı). O, bunu sekiz ile darb eyledi. O zaman (78x8 = 624 = ) altı yüz yirmi dört oldu ve mes'ele böylece yükseldi.

Şayet adam, karısının nasibinin mislini vasiyet eylese ve sülüsü ma yebkayı da -malının üçte birinden- vasiyet eylese; bu durumda, sehimler (234 = ) ikiyüz otuz dört olur. Nasib yirmi dörttür. Sülüsü baki on sekizdir.

İzah: Burda, yirmi dördü sahih (= kesirsiz, tam) hisse kabul edersin. Çünkü o, karının nasibinin mislidir. Elbette karının nasibini doğru bilmek gerekir. Hisseleri yirmi dörtten hesap edersin. İki kız için, üçte iki olan onaltıyı, onlara; altı da bir olan dördü, anaya; sekiz de bir olan üçü de karısına ayırırsın. Geride kalan da asabanm olur. O da bir sehimdir.

Sonra kadının nasibine üç ilave edersin. Adamın vasiyet yaptığı içinde, yirmi yedi olur.

Sülüsü mabekâyı, vasiyetinden dolayı, üç ile darb edersin. O tak­dirde (27x3 = 81 =) seksen bir eder.

Sonra o üçü çıkarırsın. (81-3 = 78 = ) yetmiş sekiz kalır. Bu, malın üçte biridir.

Sülüsan (= üçte iki) ise, bunun iki katıdır. (78x2=156 = ) yüzelli altıdır.

Malın tamamı, (234 = ) ikiyüz otuz dörttür. Nasiblerinin anlaşılmasına gelince: Üç olan nasibi alırsın; onu üç ile çarparsın; o dokuz olur.

Sonra da, onu üçle çarparsın; yirmi yedi olur.

Sonra üçü çıkarırsın, yirmi dört kalır. İşte o, kendine vasi/et edi­lenin nasibidir.

Onu, sülüs olan yetmiş sekizden çıkarırsın. Geride sülüsü ma yebkâ için elli dört kalır. Onun üçte biri on sekiz eder.

Geride otuz altı kalır. Onu, üçte ikiye ilâve edersin; (o, yüzelli altı idi) şimdi tamamı yüzdoksan iki oldu.

Karısına vasiyet olunan kadarı, yirmi dört hissedir. Geride kalan bizim beyan eylediğimiz gibi vârisler arasında taksim edilir

Bir şahsın beş oğlu olur; onlardan birine nasibi ile birlikte malın tamamının dörtte birini vasiyet eder; malının üçte birinden süitte <l mâ bekayı da bir diğerine vasiyet eder; vârisler de buna razı olursa; bu durumda, sehim on ikidendir.

İkisi ve dörtte birin tamamı birinindir. Sülüsü ma beka da biri­nindir.

Meselenin izahı: Eğer mal beş oğul arasında taksim edilseydi, her birine birer hisse düşerdi. Babaları, onlardan birine nasibiyle birlikte, dörtte bir vasiyet eylediği için, bu vasiyet sahih olmazdı. Ancak vâris­lerin izni ile, sahih oldu.

Bu durumda onlar izin verince, yol şudur: Kendisine vasiyet olunan oğlun nasibini tarh eder; çıkarırsın. O bir sehimdir.

Geride dört sehim kalır. Sonra, bu ma yebkâ, malının üçte biri ile çarpılır; oniki olur. İşte bu maldır. Nasibi, hesabetmenin yolu: Bir nasib alırsın; üç ile çarparsın, üç olur.

Sonra ondan biri çıkarırsın; iki kalır. Bu, kendisine vasiyet edilenin nasibidir.

Bunu, malın üçte ikisi olan sekize ilâve edersin; on olur.

Bu on hisse de, beşinin hissesi olur. Her biri ikişer hisse alırlar.

Böylece tamamı on iki olan malın dört hissesini kendisine vasiyet yapılan almış olur. İkişer hisse de dört kardeş alınca, tamamı oniki hisse olur. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, diğerine, bir oğlunun nasibini vasiyet eder; ancak, diğer oğlunun nasîbini müstesna kılar; veya diğerinin nasibinin mislini vasiyet eder yahut, -olmuş olsa- onun nasibi kadarını vasiyet eder veya -olmuş olsa- diğerinin nasibinin mislini vasiyet eder; iki de oğul terkederse; kendisine vasiyet edilen şahsa, üçte bir mal vardır. İki oğluna da sülüsan vardır. Çünkü, malı bir sehim kılarsın. Çünkü oğul birdir. Onun üzerine bir sehim de vasiyet yaptığı için ilâve edersin; o zaman, iki sehim olur. Sonra da oğlun,nasibini diğer oğulun nasibini tanımamız için iki sehim yaparsın; onun nasibi iki sehim olunca; kendisine vasiyet edilen şahsın hissesi de iki olur; bu zaruridir. Zira diğerinin misli olacakdır.

Diğer biri daha olmuş olaydı, onun da bir sehmi olurdu. Ondan diğerinin nasibini tarh edersen, geride üç sehim kalır; kendine vasiyet olunana iki hisse; diğer oğluna da bir hisse düşer.

Bir adam: "Malımın üçte biri Zeyd ile Bekir arasındadır." demiş ve ölmüş olsa; veya "...Zeyd'in iki oğlu içindir." dese de onun bir oğlu olsa; bu durumlarda mevcut bulunanlar için, üçte birinin yarısı (yani malın altıda biri) vardır.

Bir adam: "Malımın, üçte biri, Zeyd ile Bekir'in oğulları arasın­dadır." demiş olsa; onlardan da birinin oğulları olmasa; üçte birin tamamı, mevcut olanların olur. Kâfî'dede böyledir.

Şayet bir adam: "Malımın üçte biri Zeyd'in ve Amr'ındır." veya "Zeyd ile Amr arasındadır." dedikten sonra ölür; daha sonra da kendi­lerine vasiyet edilenlerden birisi ölürse; o üçte birin yansı, kalanındır. Yarısı da kendisine vasiyet edilen ve ölen şahsın vârislerinindir.

Keza, onlardan birisi; vasiyet eden şahsın vasiyetinden sonra ve malını teslim almadan önce ölürse; o mala, ikisi de ortak olurlar. Ve ölmeyen ile ölenin vârisleri yarı yarıya alırlar.

Şayet kendilerine vasiyet edilenlerden birisi, vasiyet edenden önce ölürse; onun hissesi, vasiyet edene döner. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.

Bir adam: "Malımın üçte biri filan ile, Abdullah'ın fakir oğlu içindir." der ve vasiyet eden de, Abdullah'ın oğlu da ölürse; o üçte birin tamamı, diğer vasiyet olunan adamın olur.

Eğer Abdullah'ın oğullarından bazıları fakir olurlar ve vasiyet eden de ölürse o üçte bir, vasiyet edilen adamla, Abdullah'ın fakir oğulları arasında sayıları nisbetinde taksim edilir.

Abdullah'ın oğullarının fakirlikleri; doğduklarından buyana zail olmaz (= gitmez) vasiyet eden de ölürse; netice söylediğimiz gibidir.

Şayet, hiçbiri fakir olmazlarsa; bu üçte birin tamamı, diğer adamın olur.

Abdullah'ın vasiyet sırasındaki oğulları ölse de, sonradan bir oğlu daha olsa ve bu zengin iken, vasiyet eden şahıs ölmeden önce, fakir düşse; vasiyet edilen üçte bir, onların arasında taksim edilir.

Keza, bir kimse; "Malımın üçte biri, filan ile Abdullah'ın oğlu arasında vasiyetimdir." der; Abdullah'ın da o oğlu ölür ve başka bir oğlu -vasiyet eden şahıs ölmeden önce- dünyaya gelirse; o mal, vasiyet olunan o filanla, Abdullah'ın oğlu arasında taksim edilir.

Şayet vasiyet eden zat: "Malımın üçte biri, filan ile Abdullah'ın fakir olan şu oğulları arasında taksim olunacaktır." der; onlar da vasiyet eden şahıs ölene kadar fakir kalmazlar ve vasiyet eden Ölürse; o filanın hissesi, adedi ruûse ( = kişi sayısına) göredir. Muhiyt'te de böyledir.

Kocası olan bir kadın, malının yarısını bir yabancıya vasiyet eylese ve ölse; bu vasiyeti caizdir.

Kocası için, onun malının üçte birisi vardır.

Yabancı için ise, yarısı vardır. Altıda biri de beytü'1-mâle kalır. Çünkü, yabancıya mîrasdan önce üçde birini vasiyet etmiş olunca, malının üçte ikisi kalmış olur. Kocasrbunun yarısını alır. O da tamamın üçte birisi olmuş olur.

Geride Üçte bir kalır.

Mîrasa, başka hak sahibi olmadığından; vasiyetinin kalan kısmı da geçerli olur.

işte böylece, altıda birisi de vasiyet edilene geçer.

O zaman, o malın yarısını almış olur.

Geride altıda bir kalır; ona da hak sahibi bulunmadığından, o beytü'l-mâlin olur.

Keza, karısı olan bir adam, malının tamamını bir yabancıya

vasiyet etse ve kadın da buna razı olmasa; vasiyet edilen için altıda beş vardır.

Kadın için ise, altıda bir vardır. Çünkü, vasiyet olunan, üçte bire tam hak sahibidir.

Geride kalan üçte ikiye de ortak olur. Kadın, -kalandan- dörtte bir olan hakkını alır.

Geride kalan ise, kendisine vasiyet edilen şahsın olur. Çünkü o, beytü'l-mâl'den öncedir. Seralısî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bu mes'elenin misâli:

Bu kocanın bütün malı dokuz yüz dirhem olursa; -Önce- bunun üç yüz dirhemini, mûsâ leh (= kendisine vasiyet edilen şahıs) alır.

Geride kalan altı yüz dirhemin dörtte biri olan, yüz elli dirhemi de, kadın -hakkı olarak- alır. Bu, malın tamamının altıda biridir.

Geride kalanı da, kendisine vasiyet edilen şahıs alınca; (ki o, beytü'l-mâl'den Öncedir), onun hissesi yediyüz elli dirhem olmuş olur.

el-Asd'da şöyle zikredilmiştir:

Bir adam, malının üçte birini, filan adamın oğullarına vasiyet eder; o adamın da, vasiyet sırasında oğlu olmaz da, sonradan dünyaya gelir; vasiyet eden de ölürse; malının üçte biri, sonradan olan oğulların olur. Bu "filanın oğulları" dediği zaman böyledir.

Fakat, vasiyet eylediği zaman; O filan şahsın oğulları olduğu hâlde, onların adlarını (Ahmed, Zeyd, Bekir) gibi söylemeyip, onlardan birisine de işaret eylemese; (meselâ: "Şunlara vasiyet ediyorum." gibi işaret etmese) o takdirde vasiyet, vasiyet edenin öldüğü gün vasiyet sırasında mevcut olanlara âit olur.

Hatta, o mevcutlar, vasiyetten sonra ölürler; ondan sonra da yenileri dünyaya gelir; sonra da vasiyet eden ölürse; üçte bir, o sonradan olanların olur.

Şayet, isimlerini söyledi veya işaret eyledi ise, işte o zaman, vasiyet onlara âit olur.

Hatta onlar ölecek olsalar, vasiyet bâtıl (= geçersiz) olur. Muhıyt*te de böyledir.

Bir adam: "Malımın üçte biri, Abdullah, Zeyd ve Amr'm..." der; Amr'ın da, o adamdan yüz dirhem alacağı olur; bu adamın malının üçte biri de ancak yüz dirhem olursa; işte o yüz dirhem, Amr'm olur.

Şayet, malının üçte biri, yüz elli dirhem olursa; yüz dirhemi, Amr'm olur. Elli dirhemini de Abdullah ile Zeyd • aralarında taksim ederler. Yarısını biri yarısını diğeri alır. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir adam, malının üçte birini bir şahsa vasiyet ettiği hâlde, bu şahsın  vasiyet  vaktinde  malı  olmazsa;  Öldüğü  zaman  nesi  varsa, vasiyetten sonra ne kazandı ise, -ister ayn olsun, ister nev' olsun- üçte biri, vasiyet eylediği kimsenin olur. Fakat, bir aynın veya bir nev'in üçte birini vasiyet ederse; (koyunlarının üçte biri gibi...) o da kendisi ölmeden önce zayi olursa; vasiyeti bâtıl olur.

Hatta, aynı adam, o zayi olan koyunlardan başka koyunlar kazanır; veya zayi olan ayndan başka bir ayn kazanırsa; onlar kendisine vasiyet. olunana taalluk etmez (yani, Önceki vasiyet geçerli olmaz).

Şayet, vasiyet eden, vasiyeti zamanında koyunları olmadığı hâlde vasiyet etmiş ve sonradan koyunlar kazanmışsa; bu vasiyeti sahih olur.

Bir adam, vasiyet ederek: "Onun için, malımdan bir koyun vardır." dediği hâlde onun koyunu olmazsa; koyunun kıymeti verilir.

Koyun vasiyet eylese de, "malımdan" demese; koyunu da olmasa; bazı âlimler: "Bu vasiyet, sahih olmaz." buyurmuşlar; bir kısmı da: "Sahih olur." demişlerdir. Eğer: "Koyunlarımdan bir koyun..." derse; koyunu da olmazsa; bu vasiyeti batıldır.

Buna göre, mal enva'ı, (sığır, deve ve benzeri gibi...) hep böyledir. Olmayan şeyi vasiyet bâtıldır. Tebyîn'de de böyledir.

Bir adam, malının üçte birini, tasadduk olarak vasiyet eylese; bir adam da vasiyet edenin malını gasbedip onu telef eylese; vasiyet eyleyende onu gâsıba tasadduk edip gasıb da bunu ikrar eylese; vasiyeti caiz olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir adam, diğerine: "Sana malımdan bir koyun vasiyet ediyorum." derse; bu vasiyet vasiyet eylediği günkü koyuna taalluk etmez. Bu durumda, mûsâ leh'e (= kendisine vasiyet edilen şahsa; mûsî'nin = vasiyet eden şahsın) vefat eylediği zamanda olan koyunu verilir.

Mûsî'nin malından bir koyun vasiyet etmesi sahih olunca, öldüğü zaman vârisleri muhayyerdir. İsterlerse, bir koyun verirler; isterlerse, bir koyunun kıymetini öderler.

Bundan sonra, el-Asri'da, bu vârislerin ucuz bir koyunmu, orta halli bir koyun mu yoksa, pahalı bir koyun mu vereceği; veya bunlardan herhangi birinin bedelini mi vereceği zikredilmemiştir.

Hasan bin Ziyâd, İmamlarımızın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir.

Bu durumda, vârisler muhayyerdir. Dilerlerse, orta halli bir koyun; dilerlerse, böyle bir koyunun kıymetini verirler. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, vasiyet ederek:  "Palanh   kırmızı   at,   filana vasiyetimdir." dediği hâlde; kendisi, o ata sahib olmazsa; ondan istifâde edilmez, (yani, bu vasiyet bâtıl (~ geçersiz) olur.)

Böyle diyen kimsenin durumu, "iki gözü kör olan kölem (veya Sind'Ii yahut Habeşli kölem) filanındır." diyen kimsenin durumu gibidir.

Bir kimse, şayet: "Kölecik'im (= küçük kölen) veya küçük atım filanındır." der ve bu sözüne bir ilâve yapmaz, bir isim de vermezse; bu şey, zamanı gelip, istifâde edilecek hâle gelir ve mûsâ leh (= kendisine vasiyet edilen şahıs) yaşıyor olursa; mûsâ bih (= vasiyet edilen şey) onun olur.

Ebû Nasr, şöyle demiştir:

Bir kimse: "Şu inek, filanındır." derse; vârislerin, o ineğin kıyme­tini vermeye haklan yoktur.

Şayet, bu şahıs: "Şu inek, fakirlerindir." demiş olsaydı; bu caiz olur ve inek satılıp, bedeli, fakirlere tasadduk edilirdi.

Fakıyh Ebû'1-Leys, bu görüşü kabul etmiştir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse, malının üçte birini amaların evlâdına vasiyet eder ve bunlar üç kişi olurlar; ve fakirlere, miskinlere de vasiyet eder ve bunlar da üç kişi olurlarsa; bu mal beş serime ayrılıp; biri fakirlere verilir; biri de miskinlerin olur.

Bu, tmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre göyledir. Bu malın, üç hissesi de anaların evladının olur. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a görede böyledir. Kâfî'de de böyledir.

Bir adam, malının üçte birini filana ve miskinlere de vasiyet ederse; işte onun yarısı o filanın; yarısı da miskinlerin olur. Bu, tmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre bÖyledir.Zahi-riyye'de de böyledir.

Bir adam, malının üçte birini, miskinlere vasiyet ederse; iki îmâm'a göre de o,  bir miskine sarf edilebilir.  İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre ise, bir değil, bir kaç miskine sarf edilir.

Bir adam, malının üçte birini bir adama vasiyet eder; bir başkas­ına da "Seni de ortak eyledim." derse; o üçte bire, ikisi ortak olurlar.

Şayet, bir adama yüz dirhem, başka bir adama da yüz dirhem." vasiyet ettikten sonra, bir başkasına: "Seni, onlara ortak eyledim." derse, o, her ikisine de ortak olur. İkisi üçte birini alırlar.

Bir adam, birine yüz dirhem vasiyet eder; diğer birine de yüz dirhem vasiyet eder; sonra da, bir başkasına: "Seni, o iksine ortak eyledim." derse; o şahıs, her yüz dirhemin üçte birini alır.

Bir adam başka bir adama dört yüz dirhem vasiyet eder; bir diğerine de ikiyüz dirhem vasiyet eder; sonra da bir başkasına: "Seni, onlara ortak eyledim." derse; onun ölümü hâlinde; bu son şahıs, onlara ortak olur.

Bir kimse, vârislerine: Filan adamın bende alacağı vardır." der; vârisler de onu doğrular; sonra da adam ölürse; vârisler onun alacağını, -üçte birden fazla da olsa- verirler.

Bu istihsandır.

Bir kimse,  ne kadar vasiyet yaparsa yapsın, o malının üçte birinden çıkarılır. Üçte ikisi, vârislerin hakkıdır. Kâfî'de de böyledir.

Üçte bir ayrılınca, vasiyet ehline:  "İstediğiniz gibi tasadduk ediniz." denilir.

vârislere de "İstediğinizi tasadduk ediniz." denilir.

Eğer her fırka, bir şeyde ikrar ederlerse, her iki tarafın da alacağt meydana çıkar.

Sülüs ashabı, üçte birini alır. Vârislere de üçte ikiyi alırlar.

Her birinin ikrarı, hisselerinde geçerli olur. Eğer biri fazlasını ikrar ederse. Her bir fırkaya da yemin verilir.

Şayet adam, vârislerin haricinde, bir yabancıya malının yansını vasiyet etmişse; işte o, vârisler hakkında bâtıl olur.

Buna binâan, katile ve yabancıya vasiyette bulunmuşsa; bu vasiyet bâtıldır.

Şayet, bir ayn'i veya borcu, vârisine ve yabancıya vasiyet eylemişse; bu yabancı için sahih olmaz. Tebyîn'de de böyledir.

İmâm Timürtaşî, şöyle buyurmuştur:

Bu, bâtıl hükmünü her ikisi de doğrularsa, ikrar etmekle olur.

Fakat, bir yabancı, ona vârisle ortak olduğunu inkâr ederse; veya vâris, ona yabancı ile ortaklığını inkar ederse; o zaman ikrar bâtıl olur.

İmâm Muhammed (R.A.): "Yabancının hissesi, sahihdir." buyurmuştur. Nihâye'de de böyledir.

Bir adam, bir hayvanını veya bir elbisesini vasiyet ederse; bu durumda,  varisler,   istediği  hayvanı  ve  istediği  elbiseyi  verebilirler. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adamın, kötü, orta, iyi durumdaki üç elbisesini bir adama vasiyet eder ve bu elbiselerden birisi zayi olur ve hangisinin zayi olduğu bilinmez; vârisler de bunu inkâr ederse; bu durumda vasiyet bâtıl oiur.

Onların inkarından maksat, her birinin, ayrı ayrı bir elbiseyi söylemesidir. Bu, -cehaletten dolayı- hükmün sıhhatine mâni olur. Maksûdun talebi bâtıl olur.

Ancak, varisler, geride kalan iki elbiseyi verirler.

Bu durumda, onu teslim ederlerse; mâni zail olur.

Yeni elbiseyi inkar eden için, o elbisenin üçte ikisi vardır. Orta halli elbiseyi inkâr edene, tazenin üçte birisi vardır. Eskiyi inkâr edenin de üçte ikisi vardır. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

İki adamın müşterek bir yurdu olur; ve onlardan birisi, bizatihi o yeri birine vasiyet ederse; o zaman bu yer ikiye taksim edilir.

Şayet vasiyet edenini hissesine, ev isabet ederse; işte o ev İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, kendisine vasiyet olunanın olur.

İmâmeyn'e göre ise, o yerin yarısı, kendisine vasiyet olunanın olur.

Şayet, bu diğerinin hissesine düşerse, o yerin misli vasiyet edilene verilir.

Bu da, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir.

İmâmeyn'e göre, verilecek yerin yarısı da verilir.

Bir adam, diğerinin bizzat bin dirhemini, bir başkasına vasiyet eder; adam öldükten sonra da, malı vasiyet olunan izin verirse; ondan faydalanmak ve onu harcamak caiz olur.

Şu mes'ele, bunun hilafınadır: Bir kimse, malının üçte birinden fazlasını vasiyet eylese veya katile vasiyet eylese yâ'hut vârise vasiyet eylese; vârisler de buna izin verse; bundan, onlar imtina edemez. Tebyîn'de de böyledir.

Vârisler ikrar ederek; "babalarının, malının üçte birini filan adama vasiyet eylediğini" söyleseler; şahitler de "başka birine vasiyet eylediğine" şahitlik yapsalar; sonra da vârisler: "Belki de filana vasiyet etmiştir." veya "Onu, filana vasiyet etmiş olabilir; hayır, filana vasiyet etmiştir." deseler; bu iki durumda da, ikinciye bir şey yoktur.

Şayet, muttasılan ikrar ederek: "Filana vasiyet eyledi; filana vasiyet eyledi." derse; üçte bir, onların ikisinin arasında taksim edilir.

"Filana vasiyet eylediğini" ikrar ederek; ona, malı da verdikten sonra: "Hayır, belkide filana vasiyet eyledi." derse; ikinciye, birinciye verdiği kadarı tazmin eder. Birincininki de sadaka olur.

Şayet, önceki verdiğine, hâkimin hükmüyle verdi ise; ikinciye bir şey vermek gerekmez.

Bir adam, "bin dirhem olan malının üçte birini biaynihî, bir adama vasiyet eylediğini" ikrar ettikten sonra, bunu, başka birine de ikrar eder; daha sonra da iş hâkime çıkarılırsa; işte o bin dirhem, öncer kine hükmedilir. İkinci adamın, o varisde, bir hakkı olmaz.

Eğer, ikinci adam için vârislerden ikisi: "Filan için, üçte biri vasiyet eyledi." diye şahitlik yaparlarsa; onu, o ikisi öderler.

Sonradan: "Biz hatâ eyledik, diğerine vasiyet eylemişti." derlerse; tasdik olunmazlar. Ve tazminatta bulunurlar.

Şayet o şahitlik yaptığı şahsa, bir şey vermedilerse; önceki vasiyet ibtâl edilir. Mal üç bin dirhem olur; vârisler de üç kişi olur ve her birisi biner dirhem alırlar; sonra da, onlardan birisi, "babalarının, filan zata, malının üçte birini vasiyet eylediğini" ikrar eder; diğer ikisi de bunu inkar ederse; bu durumda, o ikrar sahibi ona istihsânen elindekini verir.

Keza, varis iki; mal da ikibin dirhem olursa; mes'ele hâli üzeri­nedir. İkrar eden, elindekinden, tam malın üçte birini istihsânen verir.

Şayet mal bin dirhem ayn, bin dirhem de borç olur ve üzerinde borç olmayan, "babalarının, üçte bir vasiyetini" ikrar ederse; o bin dirhemin üçte birini alır.

İkrar eden için, üçte ikisi vardır.

Bir adam, yirmi iki dirhem tereke bırakır; iki vâris de onu yan yarıya taksim ederler; sonra da birisi gaip olur ve bir adam da beyyine ibrazı ile, hazır olana karşı "üçte bir vasiyetin kendine ait olduğunu" söylerse; onun elindekinin yarısını alır. Çünkü onların hakkında beyyine ibraz etmiştir.

Burda kiyasen almış oldu. Ve bu, ikrar mes'elesinin hilafınadir. Çünkü, burdaki kendisine karşı şahitlik yapılan şey hazırda olan ve olmayana aittir.

Hatta, gaip geri gelince, hakkından ziyadesi İçin, ona müracaat ederler. İkrar mes'elesinin hilafına elinde olan, olmayan gibi olmaz. Mebsûl'ta da böyledir.

Vasiyet edilen şey vasiyetten sonra artar, çoğalırsa; (bir cariyenin doğum yapması, gelir ve kazancın artması, nikah bedeli gibi...) ve bu kendisine vasiyet edilen şahıs olmadan önce olursa; o artan, kendisine vasiyet edilenin olur mu?

imâm  Muhammed  (R.A.),  bunu  zikretmemiştir.   Kııdûri şöyle buyurmuştur: O artan şey, kendisine vasiyet edilen şahsın olmaz. Hatta, kendisine vasiyet olunan malın tamamı, kendisine vasiyet edilse de, ekseri âlimlerimiz: "O da kendisine vasiyet olunanın olur." ve üçte birden çıkarılır." demişlerdir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir adam, cariyesini vasiyet eder ve o, vasiyet eden zat öldükten sonra, doğum yaparsa; bu câriye ve çocuğu, malının üçte birinden çıkarılır. Ve ikisi de kendisine vasiyet kılınan şahsı olur.

Şayet ikisi birden sülüsden çıkarılmaz ise, önce anadaki vasiyet yerine getirilir. Sonramda çocuğu hakkında infaz yapılır.

İmâmeyn'e göre ise, her ikisi de beraber infaz edilir.

Meselâ: Bir adamın, altı yüz dirhemi olur; cariyesi de üçyüz dirheme bedel olur; ve bu adam, o cariyeyi birine vasiyet ettikten sonra ölür; câriye de bir çocuk doğurur o çocuğun kıymeti de üç yüz dirhem olur ve çocuk taksimden önce doğarsa; bu durumda, kendisine vasiyet edilen şahsa, câriye verilir. İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, çocuğun üçte biri de verilir.

İmâmeyiTe göre ise, cariyenin de, çocuğun da üçte ikileri verilir.

Bu, taksimden ve kendisine vasiyet edilen şahıs, cariyeyi almadan önce olursa; böyledir. Şayet,kabul ettikten sonra doğum yaparsa; yapı­lacak bir şey yoktur. Câriye de, çocuğu da vasiyet edilen şahsın olur.

Eğer, bu câriye, taksimden önce, kabulden sonra doğum yaparsa; Kudurt şöyle buyurmuştur:

"O vasiyet edilmiş olmaz. Onun üçte birden çıkmasına da itibar edilmez. Tamamı, kendisine vasiyet olunanın olur. Taksimden sonra doğmuş gibidir. Bazı âlimlerimiz de: "O, vasiyet edilmiş olmaz. Üçte birden çıkması itibara alınır. Bu, kabulden önceki gibidir." demişlerdir.

Şayet, câriye, vasiyet eden zat ölmeden önce doğum yaparsa; o çocuk vasiyetin içine girmez. Ölenin mülkü olarak kalır. Çünkü vasiyette dahil değildir. Söylediğimiz, diğer çocukları gibidir. Kâfî'de de böyledir.

Bir adamın, kıymeti üçyüz dirhem olan bir cariyesinden başka malı olmaz; onu da bir adama vasiyet ettikten sonra, Ölür ve bu cariyeyi, kendisine vasiyet olunan şahıs olmadan, ölenin vârisi satar; câriye de müşterinin yanında doğum yapar; onun kıymeti de üç yüz dirhem olur; bilâhare de kendisine vasiyet yapılan şahıs gelerek, o cariyeyi isterse; satış caiz olmaz. Müşterinin cariyenin de, çocuğun da üçte ikişerini vermesi gerekir.

Kendisine vasiyet yapılan şahsın, o cariyede üçte bir hakkı vardır. Çocuğun da dokuzda biri onundur. Geri kalan vârise iade edilir.

Câriye bedenen gelişip, kıymeti altı yüz dirhem olursa; onun üçte ikisi, müşterinin olur; üçte biri ise, vârislerin olur.

Şayet, cariyenin değeri noksanlaşır ve ancak yüz dirhem eder hâle gelirse; kendisine vasiyet edilen şahıs, onun üçte birini alır. Ve vârislere müracaat ederek kıymetinden kırk dört dirhem bir de dirhemin dokuzda dördünü alır. Tamamı, malın üçte birisi olmuş olur. Serabsî'nin Mnhıyü'nde de böyledir.

En doğrusunu bilen Allahu Teâlâ'dır. [7]

 

4- BİR OĞULUN, HASTA OLAN BABASININ VASİYETİNE İZİN VERMESİ; BİR OĞULUN, BABASININ VEYA KENDİSİNİN BORÇLU OLDUĞUNU İKRAR ETMESİ; VE HANGİ BORCU ÖDEMEYE ÖNCE BAŞLANACAĞI
 

Bir adam, üç bin dirhem bırakarak ölür; onun bir de oğlu olur ve ölmeden Önce, bu adam, iki bin dirhemini bir adama vasiyet eder; oğlu da ona râzi olur (izin verir); sonra da adam ölür ve başka malı da bulunmazsa; kendisine vasiyet yapılan şahsa, -izinsiz olarak- bin dirhem verilir

Geride kalan iki bin dirhemin de üçte biri verilir. Ve o, oğlanın malının üçte birisi olur.

Babasının vasiyetine izin veren oğul, kendi malının üçte birini, bir başkasına vasiyet ederse; bu durumda,  iki bin dirhemin üçte birisi babasıyla kendisinin vasiyet eylediği kişiler arasında, yarı yarıya taksim edilir.

Bu, İmâmEbû Hanîfe(R.A.)'nin kavlidir.

İmâmeyn'e göre ise, beşte üçü, öncekinin; beşte İkisi sonrakinin olur.

Şayet oğlanın vasiyeti köleyi azad etmek olursa; bu, babanın vasiyetinden üstündür.

Keza, oğul nefsine karşı veya babasına karşı, borç ikrar ederse; bu borç daha evladır. Çünkü, izin, vasiyet makamındadır.

Bir adamın hastalık anında bir köleyi azad etmesi vasiyettir. Îki vasiyet cem olduğu zaman, birisi azad olursa; o vasiyet evlâdır; borç ise, öncelik alır. Serahsî'nin Mnhıyb'nde de böyledir.

İzin, vârisden, vasiyetin sıhhati için olursa; azâddan evlâ olur. Bu borç ve vasiyeti,  ikrardanda evlâ olur.  Keza, sağlığında babasının vasiyetine izin verdikten sonra, babasına karşı borç ikrar ederse; önce icazetten başlar; sonra da borçtan bir şey artarsa, borcuna verir.

Şayet bir şey kalmaz ise, izin verdiği gibi, borcunu da kendisi tazmin eder.

Bir adamın babasının borçlu olduğu iddia edilir; kendine vasiyet edilen şahıs da vasiyet olunan şeyi iddia eder; oğlu da bunları doğrulasa; önce borcunu öder. Diğerine birşey kalmaz ise, yapacağı bir şey olmaz.

Vâris, babasının vasiyetine icazet verdikten sonra, kendisinin borçlu olduğunu ikrar ederse; bu borcu ödemesi evladır.

Ondan sonra, duruma bakılır: Şayet bir şey artmışsa, babanın vasiyeti yerine getirilir. Muhıyt'te de böyledir.

Hastalığı hâlinde icazet verir ve sonra da babasının ve kendisinin borçlu olduğunu ikrar ederse; önce babasının borcundan başlar; sonra da kendi borcunu öder. Daha sonra da iznini yerine getirir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir  adamın,   bir  kölesinden  başka  malı  olmaz  ve  onu  da hastalığında azâd eder; bir tane de vâris bırakır, o vârisin de -kıymeti babasının kölesinin kıymeti kadar olan- bir kölesinden başka malı olmaz ve bu oğul babasının vasiyetine izin verir; baba da ölüm hastalığında, o köleyi azâd ederse; önceki kölenin üçte birisi izinsiz azâd edilmiş olur. Bu açıktır. Scnra önceki kölenin üçte ikisinin üçte biri, ikinci kölenin üçte birinin tamamı, iki köle arasında beş hisse olarak taksim edilir. Üç hissesi birinci kölenin olur. tki hisseside ikinci kölenin olur.

Hasta bir adamın, ikibin dirhemi olur ve ondan başka da malı olmaz; ölüm de yaklaşır ve onun bin dirhemini bir adama vasiyet eder; bin dirhemini de bir başka adama vasiyet eder; sonra da Ölür ve oğlu da bu vasiyetlere -birine diğerinden önce olmak üzere- râzi olur ve başka da malı olmazsa; iki bin dirhemin üçte biri, önceki vasiyeti sebebiyle, vasiyet eylediği iki kişinin arasında yarı yarıya taksim edilir.

Bir adamın bin dirhemi olur; onu da birisine vasiyet ettikten sonra da kendisi ölür; bir adam da ona vâris çıkarsa; o bin dirhem, onun olur. Keza, onu vârisi de bir adama vasiyet eder ve sonra da ikinci adam ölür; bir vâris bırakır; o da babasının vasiyetine izin vermiş olduğu gibi, dedesinin vasiyetine de -maraz-ı mevtinde izin vermiş olur ve kendisine vasiyet olunandan başka malı olmadığı halde ölürse; önceki vasiyet olunan şahsa -izinsiz olarak- bin dirhemin üçte birisi vardır. Sonra da ona, ikinci bin dirhemin üçte ikisi ilave edilir. Böylece, ikinci vasiyet edilen zat için -izinsiz- üçte bir vardır. Sonra da, üçüncü ölenin malının sülüsü ma yebkasına bakılır; o da önceki kendisine vasiyet edilenle, son­raki kendisine vasiyet eden şahıs arasında hisselerine görs -icazet sebebiyle taksim edilir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, bir kadına borçlu olduğunu ikrar eder; veya ona bir vasiyette bulunur'yahut ona bir bağış yapar; sonra da onu nikâhlar ve bilahare de ölürse; bize göre, ikrarı caiz olur.

Vasiyeti ve hibesi ise bâtıl olur.

Bir hasta, kâfir olan oğluna veya kölesine vasiyette yahut bir bağışta veya ona borç ikrarında bulunduğunda oğlu müslüma? olur; veya o, ölmeden, bu köleyi azâd ederse; vasiyetin tamamı bâü! olur. Oğlu mükâtep olsa da böyledir. Kâfi'de de böyledir.

Konuşmaya gücü yetmeyen bir hasta, baş işaretiyle vasiyet ederse; eğer işaretinden anlaşılırsa, bu vasiyeti caiz olur; değilse, caiz olmaz.

Bu, tekrar konuşmaya gücü yetmeden önce, ölen şahıs için böyledir. O, halet-i yeisdedir ve ahras gibidir. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

Yatalak ve felçli gibi, ölüm korkusu olmayanlar sahih gibidirler. Hatta bunların mallarının tamamından bağış yapmaları caizdir.

Şayet yatalak adamın hastalığı uzun sürerse; o da önceki gibidir. Fakat, yatalak hastalanır ve ölümünden korkulur ve tedavi de kabul etmezse; hibesi, malının üçte birinden geçerli (= muteber) olur.

Bir adam vasiyet ettikten sonra cinnet getirirse; hâkime baş vurulur. O, onun vasiyetine izin verirse, vasiyet caiz olur; yoksa, bâtıl olur.

Mecnun hakkında fetva; onun tasarrufatı hakkında bir sene cakdir edilir. Yani bir seneye kadar ifakat bulursa vasiyeti geçerli olur. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

Bir adam zindanda mahpus olup, kısas için öldürülecek veya recmedilecekse, onun hükmü hastanın hükmü gibi değildir. Öldürülmek için çıkarıldığı zaman hastanın hükmündedir.

Kıtal safında duran kimsenin hükmü, sahih (= sağlam kimse) gibidir. Düşmanla karşılaşınca, hasta hükmünde olur.

Gemide olanın hükmü, sağlıklı hükmündedir. Dalgalara tutu-: lunca, hasta hükmüne girer.

Ölümden tekrar zindana dönenler, cenkten saflarına dönenler, fırtına dalga durduğu zaman gemide olanlar; hastalıktan kurtulup iyileşen hastalar gibidirler. Ve bunlar, bütün mallarında her türlü tasarruf hakkına sahiptirler. Tahâvî Şerhi'nde de böyledir.

Meczumîar, humma hastalığına yakalananlar yatağa düşerlerse; ölüm hastalığına yakalananlar gibidirler. Hidâyet Şerhi Aynî'de de böyledir.

Bir adama felç isabet eder ve dili söylemez olursa; işte o, ahras menzilesindedir.

Sonra işaret yapar veya yazarsa, bir seneye kadar beklenir ve ona göre hareket edilir. Hızânetü'i-Müftîn'de de böyledir.

Bir kadın, bir hastalığa yakalandığında, malının üçte birine itibar edilir.  Selâmet bulup  kurtulursa,  bütün malında tasarrufu caizdir. Tahâvt Şerhi'nde de böyledir.

En doğrusunu, ancak Allahu Teâlâ bilir. [8]

 

5- MARAZ-I MEVTTE KÖLE AZÂD ETMEK; MEHABET VE HÎBE
 

Hasta bir adam, "kölesinin azad edilmesini*' vasiyet ederse; vârisler azâd etmedikçe, o azâd olmuş olmaz.

Onun için diğer vasiyetler gibi bu vasiyetinden kavlen ve fiilen dönüş hakkı vardır. Zira azad emri, azâdsız vaki olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, hastalığında, kölesini azâd eder veya satar yahut hîbe ederse; bunların tamamı, malının üçte birinde caizdir. Vasiyet erbabına darb olunur.

Önce muhabbet eder, sonra azad ederse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre mehabet evlâdır, önce azâd eder, sonra hâki ederse; işte bunun ikiside birdir.

İmâmeyn ise: "Bu iki mes'elede de, azâd eylemek evlâdır." buyur­dular, tmâm Ebû Hanîfe (R.A.), şöyle buyurmuştur.

Bir adam, önce kölesinin yarısından vazgeçer; sonra onu azadeder; daha sonra da hâbi yaparsa; iki habî yansına müsavi olur. Sonraki mehabet, onunla azâd arasında taksim edilir.

Şayet, önce azad eder, sonra hâbi eyler; sonra yin azâd ederse, üçüncü kısım ıtk ile muhabet arasında taksim olunur. Itk, onunla ikinci ıtk arasında taksim olunur.

tmâmeyn'e göre ise her hâlde, ıtk (= azad etmek) evlâdır. Hidâye'de de böyledir.

Mehabet: Hasta bir şahsın, yüz dirhem değerinde olan şeyi, elli dirheme satması veya elli dirhem değerinde olanı, yüz dirheme satın alması demektir.

Satın almada kıymetini bir kat artırmak; satmakta da kıymetini bir kat noksan etmektir. İhtiyar'da da böyledir.

Bir adam, ölümünden sonra kölesinin azâd edilmesini vasiyet eder; veya: "Onu azâd eyleyiniz." veya: "Benden sonra, o hürdür." der; yahut, bir adama, malının üçte birinden, -hasseten bin dirhem-vasiyet ederse; bu durumda önce, azâd eylemeden başlanmaz. Ancak, onun: "Benden sonra hürdür." dediğinden başlanır. Sonra da, "has­seten bin dirhem"  dediğinden başlanır.  Önce, onu azâd etmekten başlanmaz.

Ancak ''benden sonra hürdür.'' dediğinden başlanır. Veya sağlığında azad eylemişse; yahut: "Hastalığımda benim için bir şey yaparsa; işte o hürdür." demişse, o vasiyetten önceye alınır.

Keza, ölümünden sonra olan ve bir vakitte mukayyet bulunmayan azâd etme, vasiyetten önceye alınır. Mebsût'ta da böyledir.

Şayet, hasta vasiyet ederek: "O benim Öldüğüm gün hürdür." veya "...Bir aya kadar hürdür."  der;  o müddet de geçerse;  İbnü Semâa'nın, İmâm Muhammed (R.A.)'den rivayetine nazaran, o köle ancak vârislerin veya vasinin azâd etmesi ile azâd olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir kimse, hastalığında, cariyesini azâd ettiğinde, o câriye azâd olmadan ve o adam ölmeden, bir çocuk doğurur veya öldükten sonra doğurursa; o çocuk vasiyete dâhil olmaz.

Bir adam, kölesini müdebber eder ve bir  başkasına  da: "Hastalığımda iyi davranırsan, işte sen hürsün" dedikten sonra ölürse; ikisi de -malının üçte birinden- dediği gibi olur.

Bir adam, kölesine belirli bir miktar dirhem veya belirli bir mal vasiyet ederse; işte bu caiz olmaz.

Şayet, bir kısım köleliğini azad ederse; o köle, o nisbette azâd olmuş olur (yarısı, üçtebiri gibi...). Geri kalanını ödemeye çalışır; öderse, hür olur. Bu İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir.

Sağlığında bir kısmını bağışlamış gibi olur.

Şayet, tamamını vasiyet ederse; ancak üçte biri azad olmuş olur.

Keza, köleliğini bağışlar veya tasadduk ederse; -hastalık hâlinde-ancak üçte biri bağışlanmış veya sadaka olmuş olur. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, kölesine, malının üçte birisini bağışlarsa; vasiyeti caiz olur.

Ölümünden sonra kölenin üçte birisi azâd olmuş olur.

Sonra, bakılır: Eğer malı dirhemler veya dinarlar ise, kölenin kıymetine de bakılır. Eğer üçte iki kıymeti, kendine bağış yapılana eşit ise, karşılık olur. Şayet vasiyet yapılan mal, fazla ise; o fazlalık ona verilir.

Eğer kölenin üçte ikisi ziyâde ise, o fazlalık vârislere iade edilir. Eğer tereke urûzise kısas yapılmaz. Ancak -cinsin ihtilafından dolayı-karşılıklı rıza ile yapılır. Ve köle, üçte iki kıymetini Ödemeye çalışır. Diğer malların da üçte biri onun olur. Vârisler üçte biri, ondan satın alabilirler. İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavli budur. İmâmeyn'e göre ise, tamamı müdebber olur. Adam ölürse, köle tamamen azad olmuş olur. Onun azadı da, diğer vasiyetlerden öncedir.

Ölenin malının üçte biri, o kölenin kıymetinden fazla ise, vârisler, onu da ona verirler.

Eğer kölenin kıymeti fazla ise, vârislerin o fazlayı almalarına da ruhsat vardır. Bedâi"de de böyledir.

Bir adam, kölesini bir başkasına "onu azad etmek veya müdebber kılmak üzere" vasiyet ederse; bu bir rücû (= vasiyetten dönüş) olur. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, hastalığında, kıymetleri eşit olan kölesine ve müdebbe-rine:   "Biriniz hürsünüz."  der; sonradan  "hangisinin hür olduğunu açıklamadan ölürse; malının üçte biri aralarında taksim edilir. Bunun üçte birini köle alır; ikisini de müdebber alır. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir adam,  vârislerine:  "Benimle daha Önce sohbet yapanın tamamını azâd ediniz." derse; bir sene içinde, sohbet edenlerin hepsi azâd olunurlar.

Muhtar olan budur. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

Bir kimse, oğlunun kölesinin satın alınarak azâd edilmesini" vasiyet edip, kendisi de ölürse; tmâm Ebû Hanîfe (R.A.) : "Bu vasiyet bâtıldır." buyurmuştur.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ise: "Bu vasiyet sahihdir. O köle kıyme­tinin karşılığı ile satın alınıp azâd edilir. Eğer adam ölmeden, o köle bir yabancıya satılmış ise, bi'1-icma, satın alırlar ve onu azâd ederler.

Şayet, vârisler, onu, adam öldükten sonra satmışlarsa; tmâm Ebû Hanîfe (R.A.): "Bu, vasiyet batıldır." demiştir. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ise: "Kıymeti kadarı ile satın alınır ve azad edilir." buyurmuştur.

Bir adam: "Ben vasiyet ediyorum ki, şu kölem hürdür." dese; işte bu bir azâd olur. O adam ölmeden önce» bu köle azâd edilmiş olur.

Bir adam, filanın kölesi satın alınacak" diye vasiyet ederse; o köle kıymeti kadarla satın alınır; fazla verilmez.

Şayet efendisi o köleyi satmaktan kaçınırsa, onun parası vârislere iade edilir.

Eğer, bir kimse:  "Filanın kölesini satın alın; onu da azâd eyleyin." der; kölenin efendisi de, kölesini satmaya razı olmazsa; onun parası o köle ölene veya azâd olana kadar, elde tutulur.

Bir adam, kölesini bir başkasına vasiyet ettikten sonra, "belirli bir miktarla, bir başkasına satılmasını" vasiyet eder; onun başka bir malı da olmazsa; kendisine satılması vasiyet olunan zat, o köleyi dilerse kıyme­tinin üçte ikisinin altıda birine satın alır veya terk eder. Çünkü, bu vasiyet, bir mehabettir. Ve diğer vasiyetler gibidir. Bu vasiyetlerin ikisi de üçte bir bakımında müsavidir. Üçte birin yarısı kendisine vasiyet edilen şahıs, altıda birine sahip olur; diğeri de altıda bir olunca, ikisi üçte bir olur. Kendisine altıda beşe satılması vasiyet olunan, kıymetinin üçte ikisinin altıda beşini satın alır ve onu satmaya razı olmazsa, aynı kölenin üçte biri kendisine vasiyet edilenin olur. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, tek bir köle bırakır; başka da bir şeyi olmaz ve bu kölenin kıymeti, bin dirhem olur; efendisi de, "onu filana, bin dirheme satmayı" vasiyet ettikten sonra, onu vasiyet ederse; bunda üç durum vardır:

1) Ya bizzat onu vasiyet eder.

2) Ya mal vasiyet eder.

3) Veya, malının üçte birini vasiyet eder.

Şayet, biaynihî vasiyet etmişse; vârisler, ister izin versin, isterse vermesin, bu kölenin satımı caiz olmaz. Kendisine vasiyet edilen şahsa; altıda bir hisse vardır. Geri kalan, bin dirhemin altıda beş hissesi için satılır. O da vârislerin olur. "Bu, İmâmeyn'in kavlidir .İmâm Ebû Hani-fe (R.A.)'ye göre, ise vasiyet edilene altıda 'birin yarısı vardır. Altıda beşi satılır. Altıda birin yansı diğerine verilir. Geri kalanı da vârislere verilir." denilmiştir.

Şayet, vârisler icazet verirler ve satış sahibi de buna razı olursa; her birisi vasiyetin tamamı ile çarpılır ve yarı yarıya taksim edilir. Yarısı kölenin sahibinin olur; yarısı da vârislerin arasında taksim edilir.

İkinci durum: "Köleyi, bir adama, bin dirheme satmayı vasiyet eder; diğerine de malının tamamını vasiyet eder. Bu mes'elede önceki gibidir. İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, ancak kendisine tamamı vasiyet edilen zat, vârislerden paranın tamamının altıda birini alır.

Birinci mes'elede, parasından birşey yoktur. Çünkü orda mal vasiyet eylemişti. Burda ise, malın parasını vasiyet eyledi. Aynen, -köle gibi-parada vasiyetin geçerliliği de caizdir. Ayn, başka şeydir; para başka şeydir.

Üçüncü durum: Filan için, "bin dirheme satılmasını;" diğerine de "malının üçte birini" vasiyet eylemesidir.

Burda,  İmâm Muhammed  (R.A.)'in kavli İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavlinin aynıdır.

Üçte bir sahibi için, on iki hisseden bir hisse vardır. Geri kalanı, kendisine vasiyet edilen için satılır. Bin dirhemin on ikide onbiri, onun olur.

Ancak, üçte bir sahibi, paradan üçte birini alır. Çünkü malın da, parasının da üçte birisi,  ona vasiyet edilmiştir.  İmâm Ebû Yûsuf  (R.A.)'a göre ise, kendisine vasiyet edilen şahıs için, tamamı satılır ve üçte biri, kendisine üçte biri vasiyet edilene verilir. Serahsî'nin Muhıyü'nde de böyledir.

Bir adam, kölesini bin dirhem karşılığında azad eder ve bin dirhemden bir dirhemi zayi olursa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, o bir dirhem sebebiyle azâd olmuş olmaz.

îmâmeyn ise: "Olur" buyurmuşlardır.

Bir adam, "bütün malıyla köle satın alınıp, azâd edilmesini" vasiyet eder; vârisler de, buna razı olmazsa; vasiyet bâtıl olur.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre bu böyledir. İmâmeyn ise: "Kölenin üçte biri satın alınıp azâd edilir." buyurmuşlardır,

Şayet, bir kimse vasiyet ederek: "Köle onun için, bin dirheme sat­ılacak  ve  fazlası,  üçte  bire  verilecek."  derse;  İmâm Ebû  Hanîfe (R.A.)'yegöre, bu bâtıl olur.

İmâmeyn   ise:   "Köle   üçte   bir   için   satılır   ve   azâd   olur." buyurmuşlardır.

Şayet, o mal ile kendi yerine, hac yapmasını vasiyet etseydi, ondan da bir dirhem noksanlaşsaydı, geride kalanla yetişe bildiği kadar hacca giderdi.

Eğer, hiç bir şey zayi olmasaydı, onunla hac yapardı. Eğer, ondan bir şey artarsa; onu vârislere geri verirdi.

Eğer, malının üçte biriyle hac yapmasını, vasiyet eder ve ona: "Senin üçte bir malın hacca kâfi gelmez." denilirse; ozaman, o zat diğerlerine: "Ona yardım ediniz." derdi ve onunla hacda fukaraya yardım ederlerdir.

Şayet, kölesini azâd etmeyi vasiyet eden şahıs ölür; köle de bir cinayet işleyip de bu cinayete bedel o köle verilirse; bu vasiyet bâtıl olur.

Eğer vârisler kendilerinden ödeyerek, vasiyeti yerine getirirlerse; bu vasiyet yerine getirilmiş olur.

Bir adam, malının üçte birini Zeyd'e vasiyet ettikten sonra Ölür ve bir köle ve vâris bırakır; kendine vasiyet edilene de: "Onu sağlığında azâd etti." der; vâris de: "Onu hastalığında azad etti." derlerse; bu durumda vârisin sözü geçerli olur. Kendine vasiyet olunan şahsa bir şey gerekmez. Çünkü, o malın üçte birinden fazladır. Kendisine vasiyet edilen şahsın, o kölenin, malın üçte biri makamında olduğuna beyyinesi varsa; azâd etmek, sahih olur.

Bir kimse, geride bir oğlunu bırakarak ölür; bir de kölesi olur ve bir-başka adam da: "Babanda bin dirhem alacağım vardır." der; köle de: "Baban beni sağlığında azâd eyledi." der; oğlu da: "İkinizi de doğruluyorum." derse; kölenin kıymeti olan bin dirhemi, alacaklıya verme selâhiyeti (= ruhsatı) vardır.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ise: "Hiç bir şeye selâhiyeti yoktur." buyurmuştur.

Bu hilaf üzerine:

Bir adam ölür; geride bir oğul ile, bin dirhem de para bırakır; bir başka adam da: "Ölen adam da bin dirhem alacağım vardır.* der; bir başkası da: "Bu bin dirhemi, ben babana emânet bırakmıştım." der; oğlu da: "İkinizi de tasdik ediyorum." derse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, o bin dirhemi alacaklı ile, emânet bırakan yarı yarıya taksim ederler. İmâmeyn ise: "Emanet bırakan daha haklıdır." buyurmuşlardır.

Bir adam ölüp, iki de oğul bırakır ve bin dirhemi kalır; lcıymeti bin dirhem olan bir de kölesi kalır; onu da hastalığında azâd eylemiş olur; iki oğlu da buna rıza gösterirlerse; bu durumda, bir selahiyetleri kalmaz; köle azâd olmuş olur. Hidâye'de de böyledir.

Bir adam, hastalığında, "köle olan oğlunu, bin dirheme satınahr; ondan başka da, bin dirhemi olursa; oğlu azâd olmuş olur. Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir. Diğer vârislerin, onun üzerinde bir hakkı olmaz.

İmâm EbÛ Yûsuf (R.A.) ise: "O, bir miras gibi, diğer vârislerin malı olur," buyurmuştur.

Bir adam, oğlunu bin dirheme satın alır; onun kıymeti de beşyüz dirhem olur; başka bir köleyi de azâd eder; onun kıymeti de beş yüz dirhem olur; bunlardan başka bir malı olmazsa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavline göre, oğul takdim edilir. Vârislerin onda bir hakkı olmaz.

Diğer köle de meccanen azâd olmuş olur.

Bir adam, cariyesini azâd ettikten sonra, onu nikâhlar; kendisi de hasta olur; sonra da ona cima eder; mehr-i misli yüz dirhem; kıymeti de mehri kadar olursa; kıymeti de, mehr-İ misli de mîrasdan çıkarılır. Ve ona, mehr-i misli verilir. Ona, başka mîras gitmez.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavlidir.

İmâme> rTe göre ise her haliyle, onun nikâhı caizdir; o hürdür. Şayet borcu varsa; mehr-i mislinden ödenir.

Bir adam, kıymeti bin dirhem olan cariyesini azâd ettikten sonra, ona yüz dirhem borç verir; sonra da onu nikahlayıp, ona cima etmeden ölür; iki bin dirhem de terk ederse; nikah caizdir. Ve o vâris olur; men-, rini de alır. Ölüm sebebiyle, nikâh sona ermiştir. Alacağını alma hakkı davardır.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre ise nikâh bâtıldır. Çünkü, malından borcunu ödememiştir. Sonra da ona mehr-i misli -vasiyeti sebebiyle-verilir.

Kıymeti ve mehr-i misli malın üçte birinden fazla olduğu için, nikâhı bâtıldır.

Şayet, o cariyeyi azad eder; ondan başka da hiç malı olmaz; sonra onunla evlenir; onda da iki yüz dirhem borç alıp, nefsi için harcar; sonra da ölürse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre bu nikâh bâtıldır. Ona mîras da yoktur; mehir de yoktur. Şayet, ona cima yapamadı ise, alacağından başka üçte bir vasiyetine selâhiyeti vardır.

Eğer, hastalığında azâd eder; sonra da onunla evlenir; ondan başka da malı olmaz; sonra da biraz mal kazanırsa; nikâh caiz olur. Malının üçte birinden mehri verilir. Mirasa da hakkı vardır. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, cariyesinin azâd edilmesini vasiyet eder ve ona malının üçte birisinin verilmesini de vasiyet ederse ve o câriye belirli ise,'azadı da, vasiyeti de caizdir.

Eğer câriye belirli değilse, azadı caizdir. Ona, maldan vasiyet yoktur.

Ancak vasiyet eden, vasîye: "Ona verilmesini severim." demişse; caiz olur. Bu durumda o: "Malımı, istediğine ver." demiş gibi olur.

Şayet, hasta bir kimse vasiyet ederde: "Şu kadar buğday satın al; şu kadar dirheme de bir köle satın al ve azâd eyle." der ve kendisinin de bir kölesi olursa; onu azad eylemek caiz olmaz. Çünkü satın alınmasını vasiyet eylemiştir.

"Şu kadar buğday satın al da, fakirlere dağıt." der; kendisinin de buğdayı olur ve vasî o kadar buğdayı fakirlere dağıtırsa; işte bu, -kölenin hilafına- caiz olur.

Bir kimse vasiyet ederek: "Benden dolayı, bir köle azâd ediniz." der veya vasîye, onun ölüm zamanı: "Bunun için, bir köle azâd eyle." denilir; hasta da kölesini birine satar; sonra da, onu vasî satın alıp, azad ederse; bu caiz olur.

Bazıları da: "Öu, ölüm zamanında caiz olmaz." buyurmuşlardır.

Hastanın: "Benim için bir köle azâd eyleyin." demesiyle; "satın alınız ve azâd eyleyiniz." demesi arasında bir fark yoktur. Serahsî'nin Mutaıytı'nde de böyledir.

Bir hasta, "kölesinin azâd edilmesini" vasiyet ettiğinde, o köle, azâd  edilmeyi kabul etmezse', onun malının üçte birinden olmak üzere azâd edilir. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam ölür; aynı kıymette üç aded kölesi bulunur ve onlardan birisi, "kendisinin azad edildiğini" iddia eder; o adamın oğluna yemin verilince de o, yeminden kaçınırsa; bu kölenin azad olunduğuna hük­medilir.

îkinci köle de aynı şekilde iddiada bulunur; yine, kendisine yemin verilen, yemin etmekten kaçınırsa; o da azâd edilmiş olur.

Üçüncü de aynısıdır.

Eğer birincisi, hakemlerin huzurunda iddiada bulunur ve yeminden kaçmıhrsa; bu sebeple onun ıtkına (=  azad edilmesine) hükmedilir, îkinci ve üçüncü  köleler de böyledir. Strahsî'nin Muhıytf ndede böyledir.

Bir adam, kölesinin azâd edilmesini vasiyet eder; diğer bir köle­sinin de filana satılmasını vasiyet ederse; satılacak olanın üçte bir kıymeti  ikisinin  arasında  yarı  yarıya  taksim  edilir.  Mebsût'ta  da böyledir.

Bir adamın, iki kölesi olur ve bunların, malının üçte birinden çıkarılmasını vasiyet eder; iki de vârisi bulunur ve onların birine, "o kölelerin ikisi de azâd etmesini" vasiyet eder; sonra da, vârislerin ikisine, "o kölelerden herhangi birisini azâd etmelerini" söylerse; vârislerden birinin, yalnız başına, onlardan birini azâd etmesi hâlinde, O azâd olmuş olmaz.

Ölen bir kimse, "kölelerden birinin azâd edilmesini" vasiyet etmiş olur; vârislerden her biri de onlardan belli birinin azâd edilmesini diler­lerse; her ikisinin, ayrı ayrı köleleri değil de bu iki vâris, kölelerden birini azâd etmeleri hususunda cebredlir.

Eğer, onlardan birisi, Ölenin adına, o kölelerden birini azâd eder; arkasından da diğer vâris, diğer köleyi azâd ederse; her birisi, kölelerin yarı kıymetlerini tazmin ederler. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.

Bir adam, "kölesinin satılmasını" vasiyet eder ve başka bir şey söylemez veya "kıymetine göre satılmasını" vasiyet ederse; bu bâtıldır. Zira bu vasiyette, vasinin yapmasını gerektiren hakka yaklaştıncı-bir taraf yoktur. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, kızım kendi rızası ile, onu kölesine niKâh eder; o köleyi de bir adam için, malının üçte birinden çıkarılmasını vasiyet eder; sonra da o adam ölürse; bu nikâh fâsid olmaz. Kendisine vasiyet olunan da azâd edilmiş olmaz.

Şayet üçte birden çıkmaz ise, nikâh fâsid olur. Çünkü onun raka-besine (= köleliğine) sahiptir.

Eğer, kölenin azâd edilmesini vasiyet eder; başka malı da olmazsa; nikâh fâsid olmaz. Onu, vârisler, azâd ederlerse; bu köle onlara, kıyme­tini ödemeye gayret eder.

Eğer, bu köle azâd olmadan önce ölürse; bu durumda vasiyet bâtıl olur. Çünkü ıtk, mahall-i ıtk'da olmamıştır.

Şayet, bu kız mehrini almazsa; vasiyet bâtıl olur. O köle, satı­larak, kızın mehri alınır. Ve nikâh, yine .fâsid olmaz.

Şayet, kölenin bedeli, mehirden fazla olursa, bu fazlalık mîras olur.

Eğer, kölenin üzerinde mehir borcu olmaz ve ölen zatın, kölenin kıymeti kadar veya daha çok borcu olursa; o borç için, bu köle satılır. Bunun, nikâha, bir zararı olmaz.

Şayet, bir kusurundan dolayı müşteri bu köleyi geri verirse, iş eski hâline avdet eder.

Eğer, müşteri, hâkimin hükmü olmaksızın, o köleyi geri verir; bir sebebden dolayı da ölenin borcu ödenmiş olursa; bu köleyi vasiyet etmek bâtıl olmaz. Ancak, nikâh fâsid olur.

Eğer ölen zatın borcu olmaz da, bu köle bir cinayet işler ve o yüzden, o köle, kendisine karşı cinayet işlenen şahsa verilirse, nikâh fâsid olmaz. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.

Bir adam, kölesinin satılmasını vasiyet ederse; bu vasiyeti sahih olur. Sonra, o satılıp, bedeli, üçte birden düşülür.

Şayet, "bir adama satılmasını" söylediği hâlde, parasının ne olacağını söylemezse; köle, o adama satılır. Kıymetinden bir şey nok-sanlaştırılmaz. O adam da isterse satın alır, isterse terkeder (= satın almaz). Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, kıymetleri müsavi olan üç kölesi olduğu halde ölür; bir tek  de vârisi bulunur;  o  kölelerden birine:   "Ölen zat,  seni azâd eylemedi." der; sonra da: "Hayır, seni azâd eyledi." der; sonra da aynı sözü ikinci ve üçüncü kölelere söylerse; üçü de azad edilmiş olurlar.

Keza, önce birine "azad edildiğini" söyler; sonra bunu inkâr ederse; bu inkâr, ikrarı ibtâl eylemez.

Şayet, hepsine birden: "Sizi azâd eylemedi." der; sonrada: "Hayır, hepinizi azad eyledi." derse; istihsânen, bu köleler kıymetlerinin üçte ikisinin ödenmesine, gayret ederler.

Keza, "Ölen zat, sizi azâd eyledi." der; sonra da: "Sizden birinizi azâd  eylemedi."  derse;  her biri  kıymetlerinin üçte ikisini öderler. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir  adam,   "kölesinden  birinin,  tamamen  azâd  edilmesini, diğerinin de üçte birinin azâd edilmesini" vasiyet ederse; dediği gibi yapılır. Mebsût'ta da böyledir.

Bir   adam,   "yüz   dirhem   kıymetinde   olan   kölesinin   azad edilmesini" vasiyet eder ve malının üçte biri de yüz dirhemden az olursa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu köle azad edilmez.

İmâmeyn'e göre ise, onun, üçte biri azâd edilmiş olur.

Câmiu's-Sağîr'de şöyle zikredilmiştir:

Bir adam, "malının üçte birinden bir kölesinin azâd edilmesini" vasiyet eder; vasî de öyle yapar; sonra da bu adamın borcu, malının üçte ikisini kaplıyacak kadar çok olursa; bu durumda da, onun vasiyeti tamamdır.

Vasîyi, hakim tâyin etmiş olsa da, bu böyledir.

Şayet, bu işi hâkim veya onun naibi yapacak olurlarsa; o köleyi nefisleri için satın alamazlar. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir adam, ölmeden önce vasiyet ederek: "Filan adamın kölesini satın alınız ve azâd eyleyiniz."  derse; bu durumda,  malının üçte birinden, o köle saün alınıp azâd edilir.

Şayet,  o  kölenin  sahibi,  köleyi  satmaya  razı  olmazsa;  bu durumda, malın üçte biri -o adam, köleyi satana kadar- elde tutulur.

Eğer, bu köle Ölürse, -vasiyet mahalli olmadığından- o para vâris­lere taksim edilir.

Bir adam, diğer birine, "belirli bir köleyi, yüz dirheme satın almasını ve onu azâd eylemesini" söyler;'sonra da o yüz dirheme bir hak sahibi çıkar veya bir kısmına bir hak sahibi çıkar; yahut, o adamın borcu meydana çıkar ve o yüz dirhem de malının üçte birinden fazla olursa; vasî, o yüz dirhemi tazmin eder.

Şayet, ölen zatın bilinmeyen yerden malı çıkarsa; ve o takdirde, kölenin bedeli malının üçte biri kadar olursa; bu durumda vasinin taz­minatta bulunması gerekmez. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, "kendi kölesinin satılıp, onun bedeli ile başka bir köle satın alınarak, onun azâd edilmesini" vasiyet eder; vasî de dediği gibi yapar; yani, onun kölesini satıp, parası ile bir köle satın alır ve onu azâd eder; sonra da önceki sattığı köle, onda bulunan bir kusur sebebiyle, iade edilirse; vasî, onun parasını tazmin eder.

Şayet, ikinci defa, başka birine, önceki sattığı fiata satarsa; ölenin yerine yaptığı köle azadı caiz olur.

Eğer, o fıattan fazlaya veya noksana satarsa; o azâd vasî tarafından yapılmış olur. Onun bedeli ile ölen adam adına, yeniden bir köle alıp, azâd etmesi gerekir. Bu, köle hâkimin hükmüyle geri verildiği zaman böyledir. Çünkü, bu umum hakkında geçerli olan bir fesihtir. Ve o köle ölenin mülkine tekrar dönmüş olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de *«yledir.

Bu köle, bir kusuru sebebiyle geri verilmez; fakat, o köleye bir hak sahibi çıkarsa; müşteri, onun parası için vasiye mürâcat eder; vârislere -hisseleri kadar- mürâcat edemez.

Bir adam, malının üçte birinden üçyüz dirheme, bir köle satın alınıp onun azâd edilmesini vasiyet eder; vasî de yüz dirheme bir köle alıp, onu azâd eder ve ikiyüz dirhemini de vârislere verir; sonra da o köleye bir hak sahibi çıkar ve bu köle, o sahibine geri verilir; bu vasî, yüz dirhem daha alıp, ona da bir köle almak isterken, onu zayi ederse; vâris­lere bir yüz dirhem için daha müracaat eder ve onabir köle satın alıp, onu azâd eder.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu hareket bâtıldır. Çünkü, vasi­nin yaptığı iş, vasiyete muhaliftir.

İmâmeyn'e göre ise, vasînin ilk taksimi caizdir. O, vârislere isabet edene, müracaat edemez. Ve, bu vasiyet bâtıldır.

Hasta zat, belirli bir köleyi satm alıp azâd eylemeyi vasiyet ettiğinde; vasî, onu satın alır ve azâd etmeden önce; o adam ölürse; bu vasiyet geçersiz (= batıl) olur.

Keza, satm alınan köle azâd edilmeden önce, bir cinayet işlese de bu cinayetin yerine verilse; vasiyet bâtıl olur. Vârisler, ayrıca bir köle alıp azâd ederlerse; bu ölü adına nafile bir azâd olur.

Bir hasta, "malının üçte birinden bir câriye alınıp, onun azâd edilmesini" vasiyet eder ve o câriye, azâd edilmeden önce doğum yaparsa; çocuk, vârislerin kölesi olur.

Hasta bir kimse: "Eğer eve girersen, sen hürsün." veya "Ben ölürsem, sen hürsün." derse; -söyleyenin ölmesi veya o kölenin eve gir­mesi hâlinde- o'köle müdebber olmaz ve ölenin adına azâd edilmiş olur.

Şayet, vârisler, bir cariyeye: "Bin dirhemi kabul edersen, sen hürsün." der; câriye de kabul ederse; hür olur. Başka birşey gerekmez.

Bir adam, üzerine vacip olan zıhar keffareti yeya buna benzer bir şeyden dolayı, bir köle satın alınıp azad edilmesini vasiyet ederse; bu vasiyet, malının üçte birinden yerine getirilir.

Aynen nafileler gibi... Zekât, ve hac da böyledir.

Bir kimsenin azad edilmesini vasiyet eylediği köle veya câriye, malının üçte birinden azâd edilir.

Şayet, vasiyet edilen köle veya cariyenin üzerinde cinayet diyeti varsa; onun diyetini vermek vereseye aittir.

Bir adam,  bir başkasına  "kölesini satıp, parasını fukaraya tasadduk eylemesini" vasiyet eder; vasî de onu satıp, parasını alır ve o para, onun yanında zayi olur; sonra da o köleye bir sahip çıkarsa; İmâm Ebû Hantfe (R.A.): "Vasî, onu tazmin eder ve kimseye de müracaat edemez." buyurmuştur. Sonra bu kavlinden dönmüş: "Vasî, ölenin malına müracaat eder." buyurmuştur.

Bu, İmâmeyn'in de kavilidir. [9]

 

Birden Çok Vasiyetin Bir Araya Gelmesi
 

Birden çok vasiyet bir araya gelirse; o takdirde, malın üçte biri, şu iki hâlden hâli kalmaz.

1) Malın üçte biri, bu vasiyetleri içine alabilir. Yani, onlardan çok olabilir.

2) Malın üçte biri, vasiyetlerden az olabilir.

Şayet, içine alırsa; onların tamamı malın üçte birinden infaz edilir (= yerine getirilir).

Bu vasiyetler, ister Allah için olsun Allahu Teâlâya kurbiyet kas-diyle yapılan, farz olan hac, zekât, oruç, namaz, nezir, fıtır sadakası, kurban, nafile hac, nafile oruç, mescid yapmak, köle azâd etmek, deve boğazlamak ve benzerleri gibi...) isterse; kullar için olsun, (Zeyd, Bekir, Halid için yapılan vasiyetler gibi...) farketmez.

Şayet, malın üçte biri bu şekil vasiyetleri içine alamazsa varislerin razı olup izin vermeleri hâlinde bunlar yerine getirilir.

Fakat, malın üçte biri, bu vasiyetlere kâfi gelmez ve vârisler de izin vermezse; bu vasiyetler de, şu üç halden hâli kalmaz: Bu vasiyetler:

a) Allah için yapılmış olabilir.

b) Bir kısmı Allah için, bir kısmı kul için vasiyet edilmiş olabilir,

c) Yalnız kul için vasiyet edilmiş olabilir. Şayet, tamamı Allah içinse, o da:

1) Farzlar için vasiyet edilmiş olabilir.

2) Vacipler için vasiyet edilmiş olabilir.

3) Nafileler için vasiyet edilmiş olabilir.

4) Farzlar, vacipler ve nafileler için karışık olarak vasiyet edilmiş olabilir. Şayet, tamamı farzlar için vasiyet edilmiş ise; önce, vasiyet edenin vasiyetinden başlanır. Bedâi'de de böyledir.

Bir kimse hac ile zekâtı birlikte vasiyet eylese, önce hacdan başlanır. Her ne kadar, haccı lafzan tehir eylese (= sonra söylese) bile, bu böyledir.

Bir kimse, öldürme keffareti ile yemin keffaretini vasiyet eylese; önce adam öldürme keffâretinden başlanır ve bir köle azâd edilir.

Fıtır keffâreti ile hatâen adam öldürme keffaretini vasiyet eylemiş olsa, bu durumda, adam öldürme keffâretinden başlanır. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

Âlimler, şöyle buyurmuşlardır:

Hac ile zekât, keffâretlerin üzerine tekaddüm eder. Keffâretler sadakayi fıtrin üzerine tekaddüm eder. Sadakayi fıtır, kurbanın üzerine tekaddüm eder. Bize göre her ne kadar kurban kesmek vacip ise de, fıtır, sada­kasının vücûbu bi'1-ittifakdır.

Kurban kesmenin vâcibliği ictihad mahallidir. Vücûbu ittifakla olan ise, daha kuvvetlidir ve ondan başlanır.

Keza, fıtır sadakası, ramazandaki fıtır keffâretinin üzerine takdim edilir. Âlimlerimiz şöyle buyurmuşlardır:

Fıtır sadakası, nezredilen şeylerin üzerine; nezredilenlerde kurban'ın üzerine; kurban da nafilelerin üzerine takaddüm eder.

Bu söylediklerimiz köle azadı olmadığı zaman böyledir.

Eğer azâd edilmesine izin verilmiş veya hastalık hâlinde azad edilmiş yahut ölüme tealluk eden (yani müdebber) bir köle hakkında bir vasiyet olursa; bu öne alınır.

Şayet, vasiyetin içinde, belirli bir mescidin ta'miri veya başka yapılması belirli olan şeyler olur ve üçte bir mâlda bunlara kâfi gelmezse;, malın üçte biri, vasiyetin tamamına taksim edilir. îsâbeti kadar onlara hisse ayrılır.

Vasiyetin içinde hac'dan başka bir vacip yoksa; hacdan başlanır.

Eğer hac masrafı, malın üçte birinin tamamını içine alıyorsa, diğer vasiyetleri bâtıl (= geçersiz) olur.

Eğer hac masrafından fazla bir şey artarsa; vasiyet edenin öncelikle söylediği ne ise, artan, ona sarfedilir.

Şayet böyle bir hâl yoksa, diğer vasiyetlerine taksim edilir. Hızâ-netü'l-MüftîiTnde de böyledir.

Fakat, köle azadını vasiyet eylemişse; bu azâd da vacip ise, onun hükmü, keffâretlerin hükmü gibidir. -Ki, biz onu daha önce söyledik.-

Eğer, bu azâd vacip değilse, o takdirde, hükmü nafilelerin hükmü gibioh'r.

Şayet, vasiyetlerin bir kısmı Allah için, bir kısmı da kullar için olur ve vasiyet eden şahıs, belirli bir topluluk için yapmışsa bu, malının üçte birinden, -hisselerine göre- taksim edilir. Bunlardan bir kısmı, diğer kısmına takdim edilmez.

Allah için yapılan vasiyetler, cem edilir; önce farz olanlardan başlanır. Sonra vâcibler; sonra da nafileler ödenir.

Eğer, Allah için vasiyetle birlikte, tek ve belirli bir kişi için de vasiyet yapılmışsa; o zaman da kurbiyet (= Allah'a yakınlık) cihetine yapılan vasiyetler birer hisse; o da bir hisse olarak darb edilir ve her birinin hissesine düşen nisbet, o hisse için sarf edilir.

Bir adam: "Malımın üçte biri, hac, zekât, keffâretler ve Zeyd içindir." derse; bu durumda, malının üçte biri dörde taksim edilir. Bir sehmi, kendisine vasiyet edilen zata; (Zeyd'e) verilir. Bir sehmi, hac, bir sehmi zekât, bir sehmi de keffâretler için ayrılır. Bedâi'de de böyledir.

Bir adam, "malının üçte biri ile hac yapılmasını" vasiyet ederse; o mal ile kaç defa hac yapılabilirse, hepsi, bir senede, ayrı ayrı adamlar vasıtasiyle yaptırılır.

Köle azadı ve fukaralara sadaka da böyledir. Serabşî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Fakat, vasiyetin tamamı kullar içinse, en kuvvetli olanı, en öne alınır. Ölenin, önce söylediği şahıstan başlanmaz.

"Eğer vasiyetin içinde köle azadı varsa, o öne alınır." denilmiştîf.

Şayet, yapılan vasiyette, kişiler kuvvet bakımından müsavi olur­larsa; o takdirde, vasiyet edenin önce söylediği, öne alınır.

Eğer, vasiyetin tamamı nafile ise ve içinde belirli bir şahıs yoksa, (meselâ: "Bir nafile hac yapılsın" veya "Bir köle azâd edilsin." yghut "Fakirlere sadaka dağıtılsın." gibi söylemişse) vasiyet edenin önce söylediği, önce yerine getirilir. Bu hususta tmâm Muhammed (R.A.)'den -zâhirü'r-rivâye üzerine- nas vardır.

Keza, "bir köle azâd edilmesini" vasiyet etmiş ve onu da belirt-memişse; bu Allah rızası için olur; kul için olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, "yüz dirhem fakirler için, yüz dirhem akrabaları için, geride kalanı da fukaralara yemek yedirmek için." vasiyet edip kendisi de ölür; üzerinde de bir aylık namaz kazası bulunur; malının üçte biri de vasiyetine kâfi gelmezse; Şeyhu'1-tmâm Muhammed bin Fadl: "O üçte birin, yüz dirhemi fakirlere taksim edilir. Yüz dirhemi de akrabalarına verilir. Her bir vakit namaz için, buğdaydan iki menn buğday, akraba­ların hissesinden ayrılır; noksan kalanı da fakirlerin hissesinden ayrılır." buyurmuştur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir adam, farz olan hacci vasiyet ederse; bu hac vasiyet edenin bulunduğu yerden, vasıtaya binilerek yapılır.

Şayet, vasiyeti, hac masrafına kâfi gelmez ise, vârisleri onu tamamlar.

Bir adam, hacca giderken yolda ölür ve kendisi için hac yapıl­masını vasiyet ederse; İmâm Ebû hanîfe (R.A.) ve İmâm Züfer (R.A.)'e göre, gidecek şahıs ölenin kendi beldesinden hacca yollanır.

îmâmeyn'e göre ise, nerede Ölmüşse, ordan itibaren hac yaptırılır.

İstihsânen bu böyledir. Bu, başkası için hac yapanın, yolda ölme­line muhaliftir. Kâfî'dede böyledir.

En doğrusunu Allahu Teâlâ bilir. [10]

 

6- AKRABAYA, EV HALKINA, KOMŞULARA, BİRİNİN OĞLUNA, YETİMLERE, KÖLELERE, İLİM EHLİNE, HADİSCİLERE VE DİĞERLERİNE VASİYET ETMEK
 

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.), bu vasiyete hak sahibi olma hususunda şu dört şarta itibar etmiştir:

1) Hak sahipleri, iki kişi veya daha fazla olmalıdır.

2) En yakın akrabaya itibar edilecektir.

Yakın akraba, uzak akrabayı -mirasda olduğu gibi- mahcub (= mahrum) kılar.

3) Vasiyet edenin zevi'l-erham olması gerekir. Hatta, bu vasiyete amca oğlu hak sahibi olamaz.

4) Mûsâleh (= kendisine vasiyet edilen şahıs) vâris olamayacaktır. Burada kadın ile erkek müsavidir.  Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Vasiyet hususunda, müslüman, kâfir, erkek, kadın, hür, köle, küçük ve büyük müsavidir.

tmâmeyn'e göre, vasiyete -ister baba tarafından olsun, isterse ana tarafından olsun- en uzak akraba da dahil olur. Akrabanın yakını da uzağı da, teki de topluluğu da, inananı da inanmayanı da müsâvîdir.

Yukarıdaki babanın, müslüman olması şart mıdır?

Bazı  âlimler: "Şarttır."  dediler;  bazıları  da  "Şart  değildir." buyurdular.

Fakat İslâm'a idraki ve İslâm'dan sonra tanınması şarttır.

Hatta, Hz.Ali'ye mensup bir kimse, müslüman olması şartıyla, akrabalarına vasiyet eylemiş olsa; bu, Ebû Talib'in evladlarına değil de Hz.Ali'nin evladlarına sarf edilir.

Islâmiyeti şart koşmazsa, o takdirde, vasiyet Ebû Talib'in oğulları olan UkayI ve Ca'fer (R.A.)'in evlâdları da dâhil olur. Bi'1-icma, Abdü'l-Müttalib'in evladlan, bu vasiyete dahil olmaz. Çünkü o, İslâm'a erişmedi. Ve bi'1-icma verasete dâhil değildir. Ziyâdât'ta da böyledir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, şayet yakın akraba tek kişi ise o, vasiyetin yarısına sahip olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bu vasiyete baba ve oğul dâhil olmadığına göre, dede ve oğlun oğlu dâhil olur mu?

Ziyâdât'ta şöyle zikredilmiştir: îkisi de dâhil olurlar. Bunun hilafı da zikredilmemiştir.

Hasan bin Ziyad, İmâm Ebû Hanîfe (R.A-.)'nin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

Bunlar vasiyete dâhil olamazlar. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'da böyle buyurmuştur.

Sahih olanı da budur.

Bir adam ölür ve iki amca ile iki dayı bırakır, onlar da vâris olmazlarsa (şöyle ki: Bir adam Ölür ve bir oğlu ile iki amca ve iki dayısı kalırsa) Ölenin vasiyeti amcalarına olur; fakat dayıların olmaz.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir.

İmâmeyne göre ise bu vasiyet, dört hisseye bölünür. îki hissesini, iki amcası iki hissesini de iki dayısı alır.

Şayet, bir amcası; iki de dayısı olursa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre malının üçte birindeki vasiyetin yarısını bir amcası; diğer yarısını da iki dayısı alırlar ve aralarında taksim ederler.

İmâmeyn'e göre ise, bu üçte bir, üç hisse olur ve her birisi birer hisse alırlar.

Ölen şahsın, bir amcasından başka zi rahm olan bir yakını olmazsa; malın üçte birinden olan yarısını amcası alır. Yarısı tekrar vârislere verilir.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'yegöre böyledir.

İmâmeyn'e göre ise, kalan yarısı vârislere verilmez; zi rahm olmayan akrabasına verilir. Bedâi'de de böyledir.

Bir adam Ölür ve bir amca, bir hala bir dayı ve bir de teyzesi kalırsa; bu durumda, -yakınlıkları müsavi olduğundan- bu vasiyeti amca ile hala aralarında -eşit şekilde- pay ederler. Hidâye'de de böyledir.

Bir adam, yakın akrabalarına veya zî rahm olan akrabasına vasiyet ederse, onun tamamına, birisi hak sahibi olur.

Şöyle ki: Bir adam Ölür, bir amcası ile bir de dayısı kalırsa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu vasiyetin -vasiyet edenin malının üçte birinden fazla olmaması şartıyle- tamamını amcası alır. Serahsî'nin Muhıytrnde de böyledir.

Bir adam, akrabalarına vasiyette bulunur ve onun da pek çok akrabası olursa; âlimler, bu durumda vasiyetin caiz olup olmadığında ihtilaf ettiler:

Bazıları: <(Bu vasiyet bâtıldır." dediler.

Muhammed bin Seleme: "Caizdir." dedi. Fetva da buna göredir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir adam, ev halkına vasiyette bulunursa; bu vasiyete İslâm'da en uzak babasına kadar, hepsi dâhil olur.

Şayet, bu vasiyeti yapan zat, Hz. Ali'ye mensup bir kimse olursa; baba tarafından, Hz. Ali'ye varana kadar, Hz.AH'ye mensup olanlar, bu vasiyete dâhil olurlar.

Şayet, vasiyet eden şahıs Abbasî ise, bu vasiyete Hz. Abbas'a mensup olanlar dahil olurlar. Erkek, kadın müsavidirler.

Ana tarafının nisbeti yoktur.

Keza, bir kimse hasebine ve nesebine vasiyet ederse; İslam'da baba tarafından en sonuna varana kadar, hepsi, bu vasiyete dahil olur. Zira nesep ananın dışında babaya nisbet olunur.

Haseb de böyledir.

Haşimî o\:.ı bir kimse, bir câriye nikâhlar; ondan da bir çocuğu doğarsa; o çocuk, -anasına değil de- babasına nisbet edilir.

Hasebi de öyledir. Hasebi ve nesebi ananın haricinde babaya nisbet edilir. Keza, bir kimse, cinsine vasiyet ederse; onlar da baba tarafıdır. Lâhmi de cinsinden ibarettir.

Keza, âline vasiyet de böyledir. Bu vasiyete de ana tarafı dâhil olmaz. Bedâi*'de de böyledir.

Bir kadın, kendi cinsine veya ev halkına vasiyette bulunursa; kendi çocukları ona dâhil olmaz. Çünkü onlar, babaya nisbet olunurlar. Ancak,   kocası   kendi   aşiretinden   olursa;   o   zaman   müstesnadır. Ziyâdâl'ta da böyledir.

Bir adam, malının üçte birini, kendi ehline veya filanın ehline vasiyet eylese; bu vasiyet, yalnızca karısına has olur. Diğer bir kimse buna dâhil olmaz.

Bu kıyâsen böyledir.

Ancak biz: "îstihsânen, -o vasiyete köleleri cariyeleri hariç- diğer hane^halkının hepsi dahil olur." deriz.

Şayet ehli, iki beldede veya, iki evde ise, tamamı bu lafza dâhil olur. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir adam, üç türlü kardeşlerine vasiyet eder; (Ana baba bir kardeşi, baba bir kardeşi, ana bir kardeşi) bir de oğlu bulunursa; bu vasiyet caiz olur. Ve aralarında müsâvî şekilde taksim ederler. Çünkü onlar, oğlu bulunduğundan dolayı vâris değildirler.

Şayet, oğlun yerinde kızı olsaydı, o takdirde vasiyet baba bir ve ana bir kardeşine caiz olurdu da ana-baba bir kardeşine bâtıl olurdu. Çünkü, o kızıyla birlikte veresedir.

Eğer oğlu da, kızı da olmamış olsaydı, o takdirde, bu vasiyetin tamamı, baba bir kardeşinin olurdu. Zira, o vâris değildir.

Ana-baba bir kardeşi ile, ana bir kardeşi vâris olduklarından, onlara vasiyet bâtıl olurdu.

Bir kadın, geride kocasını terk ederek ölür; malının yarısını da bir yabancıya vasiyet ederse; o yabancı, malın yarısını alır. Kocası için de, malın üçte biri vardır. Altıda biri de beytü'l-mâlin olur. Zira, münazaa yapılmadan yabancı önce üçte birini alır. Geride üçte ikisi kalır. Kocası geride  kalanın yansını alır.  Ve o,  üçte birdir.  Yabancı,  vasiyetin tamamının, altıda birini daha alır. Altıda bir de beytü'I-mâle kalır.

Bir kadın, malının yarısını kendini öldüren şahsa vasiyet ettikten sonra ölür ve geri de  kocası kalırsa;  bu durumda kocası,  malın tamamının yansım alır.

Çünkü mîras, katile vasiyetten öncedir.

Sonra da katil, o malın yarısını alır. Beytü'1-mâle bir şey kalmaz.

Şayet, bu kadın, malının yansım kocasına vasiyet eylemiş olur; başka da bir vasiyeti olmazsa; malının tamamı kocasının olur. Yansı mîras yönünden, yansı da vasiyet cihetinden böyledir.

Bir adam ölür ve bir tek vâris olarak karısı kalır; malının tamamını da bir yabancıya vasiyet etmiş olur ye aynı şekilde karısına da vasiyet etmiş bulunursa; önce, o yabancı -münâzaasız- üçte birini alır. Geride kalanın dörtte birini de karısı alır ve bu, tamamın altıda bîridir. Onu, mîras hükmüyle alır. Geride malın yansı kalır. Onu da yabancı ile, vasiyet yönünden yan yarıya taksim ederler.

Bir kadın,'malının tamamını kocasına vasiyet eder ve ölür; ondan başka da, hiç bir vârisi olmaz ve aynı şekilde, malının tamamını bir yabancıya da vasiyet eder veya her birine malının yarısını vasiyet ederse; önce, yabancı üçte birini alır; geride üçde ikisi kalır; onun yarısını (ki tamamının üçde biri olur) da, kocası alır. Çünkü, yabancıya vasiyet öncelik alır. Geride kalan üçte bir, üçe bölünür ve Üçde birini yabancı alır; üçte ikisini de kocası alır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir adam: "Ben, malımın üçte birini yakınlarıma ve başkalarına vasiyet eyledim." derse, vârislere bir şey reddedilmeksizin, üçte birin tamamı onun akrabalarının olur. O, sanki "akrabalarıma ve âdem oğullarına..." demiş gibi olur.

İmâm M uham m e d (R.A.) şöyle buyurmuştur:

Bir adam, malının üçte birini kardeşlerine vasiyet ederse; o vasiyet, ona nisbet olunan ve bilinen kardeşlerinin olur.

Bir kimse, kavim ve kabilesine vasiyet ederse; bu caiz olmaz. Ancak, "onların fakirlerine..." derse, o zaman vasiyeti caiz olur. Köleler buna dahil olmazlar.

Şayet, kudemâsına vasiyet ederse; bu vasiyete, otuz sene önceye kadar olanlar dahil olurlar. Serahsî'nin Muhıyti'nde de böyledir.

Bir adam, "malının üçte birini, filan adamın oğullarına" vasiyet ederse; bunda iki durum vardır:

1) Bu adamın oğulları bir cemaat (== topluluk) olabilirler. Temim oğulları gibi, Esed oğulları gibi...

2) O adamın oğulları bir cemaat olmayabilirler. Bu hususta, önce şu isimlerin bilinmesi gerekir:

1- Şa'b,

2- Kabile,

3- İ mâ re,

4- Baün, 5-Fahz, 6- Fasîle,

Mudar, Kureyş için şa'bdır.

Kinâne ise, kabiledir.

Kureyş imâredir.

Kusa, batındır.

Hâsım Peygamber (S.A.V.)'in dedesinin babasıdır ki fahzdır.

Abbas ise fasiledir.

Şeyhu'l-İslâm böylece zikretmiştir.

Bu cümlenin açıklaması şöyledir:

Bir adam, Kinâne Oğullarına vasiyette bulunursa (ki o, kabîlenin babasıdır); bu vasiyete, mudar oğulları dahil olmazlar; Fasileye kadar, Kinâne Oğulları ve onların Oğullan dâhil olurlar.

Bir adam,  Kureyş Oğullarına vasiyette bulunsa; bu durumda Kureyş, imâredir. Bu vasiyete Mudar ve Kinâne Oğulları dâhil olmazlar. Kureyş Oğullan, Kusa Oğullan, Hâşim Oğulları, Abbas Oğulları ve onun evladlan dâhil olurlar.

Bir  kimse.   Kusa  Oğullarına  vasiyet   etmiş  olsa,  o  kabilenin batınıdır.   Bu   vasiyele.   Mudar   Oğulları,   Kinâne   Oğulları,   Kureyş Oğulları dâhil olma/. Bunun dışında kalanlar dahil olurlar.

Şayet, bir kimse,  Haşim Oğullarına vasiyet eylemiş olsa; (bu fahz'dır); yukarda olanlar bu vasiyete dahil olmazlar. Aşağıda olanlar, dahil olurlar (ki onlar, Fasîle Oğullarındır.).

Bir kimse, Fasile Oğullarına vasiyette bulunduğu zamanda, bu vasiyete Abbas Oğullan dâhil olurlar. Ebû Talib ve Hz. Ali evlâdı dahil olurlar.

Yukarda olanlar dahil olmazlar.

Bu cümleyi anladıktan sonra, mes'elemize gelelim.

Durum şöyledir:

1) Şa'b: Mudar oğulları.

2) Kabile: Kinâne oğulları.

3) Imâre: Kureyş oğulları.

4) Batın: Kusa oğulları.

5) Fahz: Hâşim oğulları.

6) Fasîle: Abdulmuttalib oğullan.

Bir adam,  malının üçte birini,  kabilenin babası filan filan oğullarına vasiyet eder; kendinin de erkek ve kız çocukları olursa; onun malının üçte biri, bi'1-icma müsâvî şekilde taksim edilir.

Tamamı kız iseler; bu durum el-Asıl'da zikredilmemiştir. Uygun olanı, üçte birin onlar arasında taksîm edilmesidir.

Tamamı erkek olsalar yine aynıdır. Fakat, bu adam, vasiyetinde özel olarak, bir babanın oğullarını söylerse; malının üçte biri onların arasında pay edilir.

Şayet, onların tamamı kız iseler, onlara bir şey yoktur.

Fakat, vasiyette, filanın evlâdı, erkek, kız karışiksa; burda ihtilaf vardır.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.), şöyle buyurmuşlardır:

Vasiyet, kadınlara değil, erkekler için olur.

Şayet, bir kimse, "filânın ve filânın evlâdı için" diyet vasiyet ederse; bu vasiyeti, erkek-kadm eşit olarak paylaşırlar. Erkekler kadın­lardan fazla almazlar.

İmâm şöyle buyurmuştur:

Şayet, vasiyet eden zatın karısı hâmile ise, bu vasiyete o da dâhil olur.

Bu vasiyete, evlâdın evlâdı dahil olamaz. Bu, baba özel olduğu zaman böyledir.

Fakat, vasiyet olunan şahıs Ebû'1-Fahz olursa, onun evlâdının evladı da vasiyete dâhil olur.

Bu, onun sulbünden çocuk olduğu zaman böyledir.

Şayet evlâdının evlâdı yoksa, üçte birin tamamı kendisinin olur.

Bu mes'ele, bir tek çocuğu olana yapılan vasiyete muhaliftir: O vasiyetin yarısına hak sahibidir.

Bir adam, bir başkasının evlâdına vasiyet eder; onun da sulbünden evlâdı olmazsa; bu vasiyete evlâdının evlâdı dâhil olur.  Kızlarının çocukları da dâhil olur mu?

Bu hususta, "dâhil olur/' ve "dâhil olmaz." diye iki rivayet vardır. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, başka birisinin vârislerine vasiyet ederse; onun vasiyeti, onların aralarında kızlar bir, erkekler iki hisse olarak taksim edilir. Hidâye'de de böyledir.

Bir insan, filanın vârislerine vasiyet ettiğinde; bu vasiyete onun oğullarının oğulları dahil olur. Kızlarının oğullan da dahil olur mu?

bu hususta iki rivayet vardır:

Bazı âlimlerimiz: "Onlar da dahil olurlar." buyurmuşlardır.

Fakat, bu vasiyete kızların kızları dâhil olmazlar.

Bu hususta da bir rivayet vardır. Zehiyre'de de böyledir.

Bir adam, filanın kızları için vasiyet ettiğinde; o adamın oğullan da olsa; bu vasiyet, hasseten kızlar için yapılmış olur.

Şayet, vasiyet oğlanlar ve kızların oğullan için yapılmış olursa; bu durumda vasiyet, oğulların kızları için yapılmış olur.

Şayet, kızların kızları ve bu kızlar da olmasalardı; bütün âlimlerin iki rivayetlerinden birine göre onlar vasiyete dâhil olmazlardı.

Bazı âlimler ise: "Bir rivayette, kızların kızları söylenmiş oisalar (şöyleki: "Filanın kızları içindir." deseydi) onların da anaları ölmüş olsaydı, kızlarına vasiyet yapılınca onların kızlarının olurdu. Âlimler arasındaki bütün rivayetlere göre de böyle olurdu. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam: "Ben, malımın üçte birini filanın oğullarına vasiyet eyledim; onlar beş tanedir." der; onlar da üç veya iki tana olurlarsa; bu durumda, o üçte bir, onların olur.

Şayet: "Filanın oğulları içindir." der; onun da bir oğlu olursa; bu üçte birin, yansı onun olur.

Eğer: "Filanın oğlu Zeydve Amr içindir." der ve onun da bir oğlu olursa; üçte birin tamamı onun olur.

Eğ3r: "Filanın oğulları içindir. Onlarda üç tanedir." der ve onlar beş tane olurlarsa; bu vasiyet onlardan üçü için olur ve vârisler onların üçünü seçer.

Onlarla beraber bri başkasına da vasiyet etmiş olsa; dörtte biri de onun olur.

»Şayet: "Malımın üçte birini, filanın oğullarına vasiyet eyledim. Onlar beş tanedir ve malımın üçte biri filanındır." der; öncekinin de üç tane  oğlu  olursa;   sonrakiler  mirasın  dörtte  birine  ortak  olurlar. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: Bir adam, "belirli birine, malının üçte birini" vasiyet eder; malının üçte birinin de bin dirhem olduğunu haber verir veya: "Üçte biri, bin dirhemden fazladır." derse; bu İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, malının tamamının üçte biridir; onun ismini söylemesi bâtıldır. Bu malının üçte birinden hiç noksan olmaz. O şahıs, vasiyetten de dönemez. Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R. A.)'un da kavlidir.

İmâm şöyle buyurmuştur:

Şayet: "Koyunlarımın tamamını vasiyet eyledim. Onlar da yüz koyundur." der ve koyunlar daha, fazla olursa; o vasiyet üçte birden çıkarılır. O takdirde, tamamı caiz olur.

Eğer: "Ona, koyunlarımı vasiyet eyledim. O da şudur." der ve o şahsın başka koyunları da olursa; malının üçte birinden çıkarılır.

Kıyâs böyledir. Fakat, kıyas bırakılır ve söylediği'koyunlar vasiyet 3İur.

Bir adam: "Gerçekten kölelerimi filana vasiyet eyledim. Onlar da üç tanedir." der; fakat onun beş tane kölesi olursa; onların beşi de vasiyet eden şahsın malının üçte birinden çıkarılır. Bedfti"de de böyledir.

Bir adam, malının üçte birini, Hz. Muhammed (S.A.V.)'in, o beldedeki yakınlarına vasiyet ederken Ebû'I-Kâsun" dese; kıyâsda bu vasiyet batıldır. Istihsanda ise caiz olur ve fakir olanlara taksim edilir. "Taraftarları" derse; bu onu sevenler olur. Diğerlerinin hâricinde, onların alâmetleri vardır.

Bir adam, malının üçte birini komşularına vasiyet ederse; bazı âlimler: Eğer, onlar sayılabilirlerse; bu vasiyet zenginlerine de fakirlerine de taksim edilir.

Keza, mescid ehline vasiyet edilince de böyledir.

Şayet, malının üçte birini Mekke mücavirlerine tahsis ederse; Şeyhn'1-tmâm Ebû Nasr: "Bu vasiyet caizdir. Eğer, onlar çok iseler, ihtiyaç sahiplerine harcanır. Eğer, az iseler, adam basma taksim edilir. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, çokluğun hududu: Bu mücavirler yaz­madan ve saymadan hesap edilemezlerse çokturlar.

İmâm Muhammed (R.A.) ise şöyle buyurmuştur: Yüz kişiden fazla iseler, çok sayılırlar.

Bazı âlimler  de: Bu, hâkimin re'yine havale  edilir." buyurmuşlardır.

En kolayı, İmâm Muhammed (R.A.)'in kavlidir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur:

Bir adam: "Filan oğullarının yetimlerine vasiyet ediyorum." dediğinde; eğer onlar sayılacak kadar çok iseler, bu vasiyet sahih olur ve onlara sarf edilir.

Bu, "şu sokaktaki yetimlere vasiyet ediyorum." demek gibi olur. Orda bulunan yetimler, ister fakir, ister zengi olsunlar; farketmez.

Yetimler sayılmayacak kadar çok bile olsalar; yine bu vasiyet caizdir. Bu vasiyet onların fakirlerine harcanır.

Bir adam, "malının üçte birini, filan oğullarının dul kadınlarına" vasiyet eder ve onlar da, sayılacak kadar az veya sayılmayacak kadar çok olurlarsa; (yani, yüzden fazla iseler) bu vasiyet caiz olur. Vasiyet caiz olunca da, o, onlara harcanır.

Bir adam, komşularına veya filanın komşusuna vasiyet ettiğinde, onlar yüz kişiden çok olurlarsa; bu vasiyet bâtıl olur.

Keza, mescid ehline vasiyet ettiğinde; onlar da yüz kişiden çok olur­larsa, bu vasiyet de batıldır. Zindan ehline vasiyet eylemek de böyledir. Yani, onlar yüz kişiden fazla iseler, vasiyet batıldır. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir adam, ölürken, kızlarının kocalarına vasiyet ettiğinde; bu kızlar da boşanmadan dolayı iddet beklemekte olsalar; bâin iseler, bu vasiyet sahih olmaz.

Şayet, "zengin veya fakir yetimlere" vasiyet ederse; bunların sayısı yüzden aşağı ise, vasiyet caizdir; fazla iseler; vasiyet onların fakirlerine verilir.

Körler de böyledir. Zimmiler, borçlular, yolcular, mahpuslar, gaziler ve dullar eğer yüzden aşağı iseler, zengin-fakir müsavidir.

Eğer, yüzden fazla iseler, vasiyet, bunların fakirlerine âit olur.

Körler, dullar, kocası olmayan kadınlar, gençler, yirmi beşten otuz yaşa kadar olanlar veya kırk yaşa kadar olanlar (= kühl); otuz veya kırk yaştan altmış yaşa kadar olanlar (= şeyh); elli yaşından yukarı olanlar; onbeş yaşdan aşağı olanlar, ihtilam olana kadar; babasından sonraya kalanlar; vârisler de böyledir. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

Bir adam, komşularına vasiyet ettiğinde; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Züfer'e göre, bunlar, evine en yakın olanlardır.

Bu, kıyasdır. tstihsanda, tmâmeyn'e göre ise, bunlar vasiyet edenin mahallesinde olanın hepsidir; mescid ehli olanlardır. Erkek olsun, kadın olsun; evde otursun veya oturmasın müsavîdir. Müslim olsun, zimmî olsun, küçük olsun, büyük olsun aynıdır. Yalnız, buna köleler, cariyeler, müdebberler, ümm-ü veledler, mükatebler dâhil olmazlar. Ziyadat'da ve Muhıyt'te de böyle zikredildi; bunun hilafı söylenmedi.

İmâm Muhammed (R.A.), şöyle buyurmuştur:

Bir adam, bir adamın komşusuna, yüz dirhem vasiyette bulun­duktan sonra, mal da vasiyet etse; vasiyetine bakılır: Az olanı, çok olanın içine dâhil olur. Serahsî'nin Mumytı'nde de böyledir.

Bir adam, "filan oğullarının körlerine veya filan oğullarının mefluçlarına vasiyette bulunsa; eğer sayıları yüzden aşağıda ise, vasiyeti, onlardan fakir, zengin, kadın, erkek müsâvî şekilde dağıtılır.

Eğer sayıları, yüzden çoksa; vasiyet onların fakirlerine âit olur.

Bir adam, filan oğullarının gençlerine veya evli olmayanlarına yahut dullarına veya kızlarına vasiyet yaptığında; sayıları yüzden aşağı ise, bu vasiyet caiz olur; değilse caiz olmaz.    -

Şayet, azâd edilmiş kölelerine vasiyet ederse; bu vasiyet bâtıldır. Ancak sağlığında bir açıklama yaparsa, o caiz olur.

Bu vasiyete; azad eylediği, ister sağlığında, isterse hastalığında olsun cümlesi dâhil olur.

Yalnız müdebberi ve ümm-ü veledi dâhil olmaz.

Bir adam, kölesine: "Eğer, seni dövmezsem, sen hürsün." der ve onu dövmeden ölürse; bu vasiyete o, dâhil olur.

Vasiyet eden adam arab'dan olur ve malının üçte birini mevâlisine vasiyet eylese; buna, mevle'l-müvâlât dahil olmaz. Azâd eylediğinin, azâd eylediği de dâhil olmaz.

Şayet, mevâlîsi ve onların evladı da yoksa, o takdirde, malının üçte biri mevâlisinin mevâlisine âit olur. Kâfî'de de böyledir.

Bir kimsenin, azâd eylemiş olduğu mevalisi ( = kölelerinden, duran   veya   onların   o   iki   veya   daha   fazla   evlâdı   bulunur   ve mevâli'l-mevâlisi de olursa; malının üçte biri ikisine verilir.

Şayet, vasiyet, onlara umûmi mâhiyette yapılır;    onlardan ve evladlarmdan da tek bir kişiden başka kimse kalmazsa; o vasiyetin yarısı ona verilir; yarısı tekrar vârislere iade edilir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, filan oğullarının mevâlisine vasiyette bulunur; onların sayıları da yüzden az olursa; azâd olunmuşlar, azâdhların azâdhları ve azadı dövmeye taalluk edenlerin tamamı, bu vasiyete dahil olurlar.

Yalnız müdebber ve ümm-ü veledler, bu vasiyete dahil olamazlar. Kâfî'de de böyledir.

el-FadH'nîn Fetvâlan'nda şöyle zikredilmiştir.

Bir adam, mevâlisine vasiyette bulunur; vasiyet edenin azad eylediği bir câriye de bir çocuk doğurmuş olursa; bu çocuk da vasiyete dâhil olur. Her ne kadar, babası azâd edilmiş olmasa bile bu böyledir.

Azâd edilmiş bu cariyenin çocuğunun babası, arab ise, o, vasiyete dâhil olamaz.

Bunda ihtilaf yoktur.

Şayet, o çocuğun babası, bir başkasının azâdlısı ise, arabda değilse, o takdirde çocuk, mevle'1-mevâli'l-ümm olur.

Bu, tmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ile İmâm Muhammed (R.A.)'e göre böyledir.

tmâm Ebû Yûsuf (R.A.), buna muhaliftir.

Bir adam, malının üçte birini mevâh'sine vasiyet eder ve on**a azad edilmiş   hiç   mevalisi   olmadığı   gibi,   onların   evladı   da   olmaz; mevâli'l-mevalıleri de olmaz, ancak babasının efendisi veya oğlunun efendisi olursa; ona, bu vasiyetten bir nasip olmaz. Tatarhâniyye de de böyledir.

Bişr'in Nevâdİr'inde tmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

Bir adam, çocuklarının analarına vasiyette bulunur ve sağlısında azâd eylediği çocuğunun anası ile öldükten sonra azâd edilmiş çocuğun anası da bulunsa, bu durumda vasiyet, öldükten sonrakinin olur.

Bir kimse, evlâdlarının analarına bin dirhem vasiyette bulunur; bin dirhemde mevâlileri için vasiyette bulunursa; bu durumda her iki zümreye de itibar edilir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, asharına (= karısının yakınlarına) vasiyette bulunursa; o vasiyet, karısının zîmahrem sayılan yakınlarına âit olur. bu vasiyete, karısının babası, babasının karısı ve diğer yakınları ve kanlar dâhil olurlar.

Bu vasiyet, vasiyet eden şahsın öldüğü gün, nikahının altında bulunan karısının yakınlarına aittir.

Veya, nc'î talak ile boşadığı karısının yakınları, bu vasiyete dahildir. Hatta, bu adam öldüğü zaman, iddeti bitmemiş olan kadın­larının yakınları da bu vasiyete dâhildir.

Eğer talâk bâin ise veya iddet bitmişse, bu durumda onun yakınları, bu vasiyete dâhil olamazlar.

Bir kimse, dâmad ve eniştelerine vasiyette bulunsa; bu vasiyete, rahm sahiplerinin hepsinin kocaları dâhil olur. Kızlarının kocaları gibi, bacılarının kocaları gibi, halalarının kocaları gibi, teyzelerinin kocaları gibi..

tmâm Muhammed (R.A.)'de böyle buyurmuştur. Çünkü, haten ismi, cümlesine şâmildir. Kâfi'de de böyledir.

Âlimlerimiz şöyle buyurmuşlardır:

Bu, kûfe'nin örf ve âdetine göre böyledir.

Fakat, başka yerlerde haten, yalnız bir kimsenin kocasına denilir, diğerlerine haten denilmez.

Bu durumda, örfe itibar edilir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adamın, karısının hateni kendisinin hateni olmayabilir. Şöyle ki: Karısının önceki kocasından olan kızının kocası, vasiyet eden zatın hateni (= damadı) değildir. Vasiyetten, ona hisse (= nasip) yoktur. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir adam, malının üçte birini, filan oğullarına vasiyet eder; onlar da, yüz kişiden fazla olurlarsa; bunlara azâd olmuş köleler dâhil olduğu gibi, onların azâd eyledikleri de dâhil olurlar. Ve bu vasiyet, aralarında müsavi bir şekilde taksim edilir.

tmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre hepsine vermek caizdir.

tmâm Muhammed (R.A.) ise: O filan belirli bir kişi olursa "en çok ikisine verilir." buyurmuştur.

O filan, bir kabilenin babası olmaz veya bir fahz'ın babası olmazsa; o takdirde, vasiyet sulbünden olan oğlu için olur. O vasiyete, başkası dahil olmaz. Efendisi de, yardımcısı da dahil olmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Fakıyh Ebû Ca'fer'den sorulmuş:

—   Bir adam,  Allah Resulü (S.A.V.)'nün evladlarına ve âline vasiyette bulunsa ne olur?

— Nasıyr bin Yahya şöyle buyurmuştur: Onun vasiyeti, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin efendimizin (R.A.) evlâdına âit olur. Başkalarına âit olmaz.

Fakat, Ömerîlere vasiyet edilirse; bu vasiyete dâhil olurlar mı? İmâm şöyle buyurdu:

— Bakılır, Hasan ve Hüseyn (R.A.) o nisbet oluyor mu? Ve oraya vâsıl oluyor mu? Eğer oluyorsa, dâhil olur. Şayet olmuyorsa, dâhil olmazlar.

Eğer, Hz. Ali (R.A.)'ye mensup olanlara vasiyet edilirse; Fakıyh Ebû Cafer'in:   "Caiz olmaz."  dediği nakledilmiştir.  Çünkü onlar, sayılmazlar.   Bu   isimde,  fukara  ve   ihtiyaç   sahiplerinden   haber verilmemiştir.

Şayet, "Hz. Ali (R.A.)*nin mensublarmm fakirlerine" denilmiş olursa; bu vasiyet caiz olur.

Bu vasiyete binâen âlim olanlarmada caiz olmaz.

Eğer onların da fakirlerine vasiyet edilirse, bu da caiz olur.

Keza, bir adam, ilim öğrenenlere vasiyet eylese; bu caiz cimaz; fakat, onların fakirlerine vasiyet eylese, bu caiz olur.

Şeyhu'1-İmâm Şerasü'l-Eimme el-Halvânî şöyle buyurmuştur: Buna kıyâsla, bir adam, ilim talebesi için bir kür buğday vasiyet eylese; bu caiz olmaz.

Eğer ilim talebesinden bir fakiri için vasiyet eder veya Hz. AH (R.A.)'ye mensup olanların fakirleri için vasiyet ederse; tmâm Ebâ Yûsuf (R.A.)'a göre, bu caiz olur. tmâm Muhammed (R.A.)'e göre ise, ancak, iki veya daha fazlasına olursa; caiz olur.

Bir adam, âlimlerin fakirleri için vasiyette bulunursa; Fakıyh Ebû Câ'fer: "Bize göre, bu vasiyet fıkıhda en yüksek seviyeye çıkmış olana mahsustur.   Yoksa,   her   fakıyh  için,   bu  vasiyette  hisse  yoktur." buyurmuştur.

Bir adam, bir beldenin ilim ehli için vasiyette bulunursa; bu vasiyete fıkıh ehli ve ehl-i hadis dahil olur.

Hikmet ilmi okuyan dahil olmaz.

Kelâm ilmi okuyan dahil olur mu?

Bu husus, el-Asil'da nassan zikredilmemiştir.

Fakıyh Ebû'l-Kfisun'ın şöyle buyurduğu nakledilmiştir:

Kelâm kitapları, ilim kitabları değildir.

Örf de böyledir. Bunlar mutlak kitaplara dahil olmaz. Buna binâen, kelamcılar, bu vasiyete dâhil olamazlar.

Bir adam, malının üçte birini, ilim talebelerinin hadis ashabından fakirlerine vasiyet eylese; o beldede de, medreseler muhtelif, ayrı ayrı olsalar farketmez.

Keza, fıkıh öğrenenler de bu vasiyete dâhil olurlar.   ' Şâfi'î, hanefî ve diğer mezhep ayırımı yap'Jmaz.

Ancak, hadis ilmi okumuyorlarsa, dirücıiîiyorlarsa, o takdirde, fıkıh okuyanlar bu isme dâhil olamaz ve bu vasiyetten de nasip ala­mazlar. Muhıyt'te de böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.), şöyle buyurmuştur:

Bir adam, bir filân için, Temim oğulları için, mallarının üçte birini vasiyet eder; sonra da: "Üçte birin tamamı, filan içindir.'* derse; Temim oğullarına, o vasiyetten nasip kalmaz ve bu şahsın, onlar için olan vasiyeti bâtıl (= geçersiz) olur.

Şayet, bir adam: "Malımın üçte birisi filan ve müslümanlarm erkekleri için vasiyetimdir." derse; o malın yarısını, o fülâna verir; başka bir şey yapmaz.

Keza, bir adam: "Malımın üçte biri, filân ve mü slüm ani ardan on kişi içindir." derse; o malı onbire böler; bir parçasını o filana verir; müslümanlar için yapacağı bir şey yoktur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

En doğrusunu bilen Aİlahu Teâlâ'dır. [11]

 

7- MESKENİ, KÖLENİN HİZMETİNİ, AĞACIN MEYVESİNİ, KÖLENİN GELİRİNİ, BAĞ VE BAHÇENİN GELİRİNİ, ARAZİNİN GELİRİNİ VE BUNLARA BENZER ŞEYLERİ VASİYET ETMEK
 

Bir kölenin hizmetini, evlerde oturmayı, kölenin ve evin gelirini, arazinin, bağ ve bahçenin gelirini vasiyet etmek caizdir.

Bu, bütün imamlarımıza göre böyledir.

Hizmet etmeyi vasiyet caiz olunca; bir adam, "kölesinin, başka bir adama, bir sene hizmet etmesini" vasiyet eder; ondan başka da malı olmazsa; burada iki durum söz konusu olabilir:

1) Bu kölenin hizmet edeceği sene, belirli bir sene olabilir:

Şöyle ki: "Ben, şu kölenin 470 senesinde, filan adama hizmet etme­sini vasiyet ediyorum." diyebilir.

2) Kölenin, hizmet edeceği sene belirli olmayabilir. Bunların her birinin iki yönü vardır:

Bu köle, vasiyet eden şahsın malının üçte birinden çıkar veya üçte birinden çıkmaz.

Şayet, belirli bir sene hizmeti vasiyet eylemiş; o sene de vasiyet eden zat Ölmeden önce geçmişse; bu vasiyet bâtıl (= geçersiz) olur.

Eğer vasiyet eden zat, o senenin bir kısmı geçtikten sonra ölmüş; (meselâ: Altı ayı geçtikten sonra ölmüş) ve geride, senenin altı ayı kalmışsa; veya vasiyet eden şahıs, o sene girmeden önce ölmüş; sonra da sene girmişse; köleye bakılır: Eğer, bu köle, o şahsın malının üçte birinden çıkmış ise veya Üçte birinden çıkmış olmadığı hâlde, vârislerin izin verdiği bir kimse ise, işte o zaman, o köle kendisine vasiyet edilen '-zata-teslim edilir. Ve, vasiyet yerine gelene kadar, ona hizmet eder.

Eğer senenin yansı gitmiş de yarısı kalmışsa; bu durumda yarım sene hizmet eder.

Şayet, sene girmeden, vasiyet eden adam ölmüşse; sene girince o köle hizmet etmeye başlar ve bir sene hizmet eder.

Şayet, bu köle, malın üçte birinden çıkma değil veya veresenin izin vermediği biri ise, o takdirde, bu köle, üç günün birisini vasiyet edilen zata hizmet eyler; iki gününü de vârislere hizmet eder.

Sene tamam olana kadar, bu böyle devam eder. Sene tamam olunca, bu köle, vârislere teslim edilh. Bu, sene belirli olduğu zaman böyledir.

Şayet, sene belirli olmaz işe, köle ya üçte birden çıkmıştır veya vârisler ona izin vermiştir. O takdirde köle, kendisine vasiyet edilene teslim edilir ve ona bir tam sene hizmet eder.

Sonra da, vârislere iade edilir.

Şayet, köle üçte bir maldan çıkmaz; vârisler de izin vermez ise, bu durumda köle, bir gün kendisine vasiyet edilene hizmet eder; iki gün de vârislere hizmet eder.

Üç sene, böyle devam eder. Üç sene tamam olunca, vasiyet yerini bulmuş olur.

Vâcib olan, Ölüm senesi ta'yhı etmektir. Muhiyt'te de böyledir.

Bir adam, diğer birisi için kölesinin hizmet etmesini, diğer birinin de başkasına köle olmasını vasiyet ettiğinde; o da, malının üçte birinden çıkınca; o köle, vasiyet olanın kölesi olur; diğeri de hizmet etmesi vasiyet edilenin olur. Hidâye'de de böyledir.

Bir adam, evinin gelirini veya kölesinin gelirini vasiyet eder; vasiyet edilen zat da, o evde kendi oturmayı veya o köleyi kendisine hizmet ettirmeyi isterse; bu sahih olur mu?

Bu, el-Asl kitabında zikredilmemiştir.

Âlimlerimiz, bu hususta görüş ayrıhğındadırlar.

Ebû Bekir el-A*meş şöyle buyurmuştur:

Bu sahih olmaz.

Sahih olanı da budur. Bedâi"de deböyledir.

Bir adam, diğer bir adam için, evinin bir senelik oturma hakkını verir; ondan başka da malı olmazsa; o evin üçte birinde, kendisine vasiyet edilen şahıs oturur. Üçte ikisinde de vasiyet eden şahsın vârisleri oturur.

Bu durumda vârisler, elinde bulunan üçte ikiyi satamaz. Kendisine vasiyet edilen şahıs da, o üçte biri satamaz.

Ancak, böyle bir köleyi, her iki taraf da icara verebilirler.

Böyle bir köle, Kûfe'de ise, bu köleyi Kûfe'den çıkarmak doğru olmaz. Ancak, kendisine vasiyet edilen zat ve onun ehli Kûfe'de değilse, -şayet üçte birden çıkmışsa- o zaman bu köle oradan çıkarılıp, onların oldukları yere hizmet için götürülür. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, evini, birine ariyet olarak vasiyet ederse; bu vasiyet bâtıldır.

Keza, bir kimsenin, kendi yerinden bir mevsimde, bir ay su vermeyi vasiyet etmesi de bâtıldır.

Bu, tmâm Ebû Hanife (R.A.)'nin kavlidir.

Bir adam: "Şu samanı, filan adamın hayvanları için vasiyet ediyorum." dese; bu da bâtıldır.

Eğer: "Filan adamın davarları (hayvanları) yesin." dese; bu caiz ölür. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Müntekâ'da,  Muallâ'mn, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'ım şöyle buyurduğunu naklettiği zikredilmiştir:

Bir adam; diğerinin, evinde oturmasını vasiyet ettiğinde; vakitten söz etmese; bu müddet, onun yaşadığı kadardır.

tmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: Bir  adam:  "Şu  filan için,  kölenin gelirini (kazancını) vasiyet ettiğinde; bir vakit belirtmese; ve o malının üçte birinden çıkmış olsa;, o kölenin, hayatı boyunca kazancı, vasiyet edilen şahsın olur.

Her ne kadar, bu kölenin kazancı, üçte birden fazla olsa bile, bu böyledir.

Bîr kimse, bahçesinin veya evinin yahut kölesinin gelirini vasiyet eylese; o da böyledir.

Bu, İmâmeyn'in kavlidir.

Bişr'in   Nevadiri'nde,   İmâm   EbÛ   Yûsuf   (R.A.)'un   şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

Bir adam, kölesinin hizmetini veya evinde oturmayı, bir adamın kölesine vasiyet eylese; bu caizdir. Ve o köle, kendisine vasiyet edilen köleye hizmet eder; onun efendisine hizmet etmez. Ve vasiyet edilen evde, o köle oturur; efendisi ol tu ram az.

Kendisine vasiyet edilen köle ölürse; bu vasiyet bâtıl olur.

tbnü Semâa'nın Nevâdiri'nde İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

Bir adam, bir kimseye, -ihtiyaçsız olana kadar- kölesinin hizmet etmesini vasiyet ettiğinde; şayet o filan, küçük ise; o bulûğa erişene kadar, eğer büyük de, fakir ise, o zengin olana kadar; ona hizmet eder.

Şayet, vasiyet edilen zat zengin ise, bu vasiyet bâtıl olur. Muhıyt'te de böyledir.

Kendisine vasiyet edilen zat, oturması için vasiyet edilen evi ve hizmet etmesi için vasiyet edilen köleyi icara veremez.  Serahsî'nin Muhjytı'nde de böyledir.

Bir adam, bahçesinin gelirini (meyvesini) bir adama vasiyet ettiğinde; o sırada mevcut olan geliri, kendisine aittir; gelecekteki geliri ise, vasiyet edilen zata aittir. Kâfî'de de böyledir.

Bir adam, bahçesinin gelirini (meyvesini) bir adama vasiyet ettiğinde; burada iki durum olabilir:

Vasiyet eden şahıs:

1) "Daimî olarak..." diyebilir.

2) "Daimîolarak..." demiyebilir.

Şayet,''daimî olarak...*' dememişse bu da iki durumdadır.

a) Eğer, vasiyet eden zat Öldüğü zaman meyve mevcut ve bu meyve de malının Üçte biri olursa; bu durumda o, kendisine vasiyet edilen zatın olur.

b) Fakat, adamın öldüğü zaman bahçede meyve yoksa; kıyas, bu vasiyetin bâtıl olmasıdır.

Bu durumda vasiyet, Öldükten sonra olacak meyveye âit olmaz.

Fakat, istihsânda, kendisine vasiyet edilen şahıs ölene kadar, o bahçede olacak meyve onun olur.

Eğer o bahçe malın üçte birinden çıkarsa bu böyledir. Bu söyledik­lerimizin tamamı "ebed" (= daimî) kelimesi söylenmediği zaman böyledir.

Fakat, vasiyet eden adam: "Ben, sana bahçemin meyvesini daimî olarak vasiyet eyliyorum." derse; o öldükten sonra, bahçede meydana gelecek meyve, bunun olur.

Müntekâ'da şöyle zikredilmiştir:

Bir adam, bahçesinin gelirini ebeden vasiyet ettiğinde; o bahçede hurma kökünden bir ağaç meydana gelip meyve verirse; onun meyvesi de, bu vasiyete dâhil Olur.

Bir adam, bahçesinin gelirinin üçte birini, ebediyyen vasiyet eder ve onun ondan başka bir malı da olmazsa; bu vasiyet caizdir.

Kendisine vasiyet edilen zat, bahçenin gelirinin üçte biri bir sene, vârislere bir sene de vasiyet edilene olmak üzere ortaklaşacak olur ve bahçe de onlardan birinin hissesinde iken meyve vermezse; verdiği senenin meyvesi, ikisinin arasında pay edilir.

İmâm şöyle buyurmuştur:

Vârisler, bu bahçenin üçte ikisini satarlarsa; onu satmalan şahıs, kendisine vasiyet edilen şahıs ile, geliri taksim eder.

Şu, bunun hilâfınadır: Sahibleri bahçenin tamamını satarlarsa; kendisine üçte biri vasiyet edilen şahsın hissesinin satışı caiz olmaz.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.), şöyle buyurmuştur:

Şayet vasiyet, vasiyet edilen için evin gelirinin üçte biri ise; o, onundur. Vârislerin olmaz. Bu ev taksim de edilmez. Bu ev taksim edi­lince, gelirinin azalmasından korkarım.

İmâm EbÛ Yûsuf (R.A.) ise: "Bu evi taksim edebilirler. Vasiyet edilenin üçte birini çıkarıp ayırırlar. Geliri olursa, bu onun malıdır. Geliri olmazsa; ona bir şey yoktur.

Vârisler, taksimden Önce veya sonra, hisselerini satabilirler.

Bir adam, başka birisine bir arazisinin gelirini vasiyet ettiğinde; o yerde hurma ağacı veya başka bir ağaç olmaz; ondan başka da bir malı bulunmazsa; orayı icara verir ve bu icarın üçte biri, kendisine vasiyet edilen şahsın olur.

Şayet, o yerin içinde hurma ağacı veya başka bir ağaç bulunursa; o ağaçların meyvelerinin üçte birisi, vasiyet olunanın olur.

O yeri yarıya veya üçte bir hisse ile ziraî ortaklığa veremez.

Bir adam, tarlasının belirli senelerdeki icarım vasiyet ettiğinde; o malının tamamı olursa; onun icarına bakılır: Şayet belirlediği icar, ecr-i misil olursa; bu vasiyetin yerine getirilmesi gerekir.

Eğer, belirlenen icar, ecr-i misilden az ise (şöyle ki: Ölenin malının üçte biri kadarsa) bu vasiyet de yerine getirilir.

Şayet, üçte biri kadar yoksa; o takdirde kendisine vasiyet edilene: "İstersen bu yeri sen icara ver; onun üçte birini sen al." denilir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, koyunlarının yününü devamlı olarak vermeyi, veya onların yavrularını vermeyi vasiyet ettikten sonra, kendisi ölür, veya sü­tünü vasiyet ettikten sonra, kendisi ölürse; bu durumlarda; koyunların karnında   olan   yavrular   veya   memelerinde   bulunan   sütler   yahut sırtlarında olan yünler vasiyet edilen şahsın olur. "Ebeden" desin veya demesin bu böyledir. Hidâye'de de böyledir.

Bir adam, diğerine bostanının gelirini vasiyet ettikten sonra; ken­disine vasiyet edilen zat, o bostanı ölenin vârislerinden satın alırsa; bu muamele caiz olur ve bu durumda, vasiyet sona ermiş bulunur.

Keza, vârisler, o yeri satmayıp, o yerin vasiyet edilen geliri için, bir şey karşılığı anlaşma yapsalar bu da caiz olur.

Evin ve kölenin gelirinin vasiyet edilmesi de böyledir.

Bir adam, evinin oturma hakkım veya kölesinin hizmetini yahut hayvanının sırtını (ona binmeyi, yük yüklemeyi) fakirlere vasiyet eylese, işte bu vasiyet caiz olmaz.

Ancak, kendisine vasiyet edilenler belli olursa, o zaman bu vasiyet caiz olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, bağının üç senelik meyvesini (üzümünü) fakirlere vasiyet edip; kendisi de Ölse; o bağdan, evine üç sene müddetle hiçbir şey taşınmaz.

Bazı âlimler de: "O bağ, üç sene vakfedilir," buyurmuşlardır.

Fakıyh Ebû'1-Leys de: "Bizim âlimlerimize göre, bu muvafıktır." buyurmuştur.

Bir adam, bağının gelirini, bir şahsa vasiyet ettiğinde; o vasiyetin içine, üzümün budanan çubukları yaprakları, meyveleri ve odunları dahil olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir adam, giydiği elbiseyi birisine vasiyet ederse; işte bu da caizdir. Bu vasiyete, vasiyet edenin cübbeleri, gömlekleri, donları, ridâları ve başına giydiği şeyler dâhil olur.

Ayakkabı ve çorapları, bu vasiyetten hâriç; diğer bütün giysileri dâhil olur. Çünkü bu sonrakiler giysi değildirler. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir adam, vasiyet ederek: "Şu elbiselerimi tasadduk ediniz." derse; bu takdirde, vârisler isterse onu satıp parasını dağıtır; isterse, onun kıymetini vererek elbiseyi yanlarında bırakırlar.

Bir adam, diğerine vasiyet ederek -farsca-: "Deh yetimrâ câmeh kün (= on yetimi giydiriniz)." derse; o zaman vasî, on yetimden her birine,  terzi parasını da vererek, birer  kat elbise yaptırır. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

Uyûn'da şöyle zikredilmiştir:

Bir adam, diğerine vasiyet ederek, "onun her sene, on dönüm yerini ekmesini" söylese; o zaman o yerin tohumu, haracı, sulaması kendisine vasiyet olunan şahsa âit olur.

Şayet, vasiyetinde: "Vasiyet edilen için, her sene on dönüm ekil­mesini" söylemişse; o takdirde, tohum da, vergisi de, sulaması da ölenin malından olacaktır.

Bir adam, hurmalığının meyvelerini veya ziraatını, diğer birine vasiyet ettiğinde; onlar olgunlaşıp kemâle erişirlerse; onları toplamak, hasad etmek vasiyet olunana aittir. Haracı da ona aittir.

Bunlar toplandıktan, hasad yapıldıktan sonra vasiyet ederse; haraç vasiyet edene aittir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Şayet, bir adam, çuvaldaki buğdayı vasiyet ederse; o çuval, vasiyete dâhil olmaz.

Bir sepet za'feran, bir küp veya tulum bal veya yağ, yahut zeytin yağı vasiyet eylese, sepet, küp veya tulum, bu vasiyete dahil olmaz. SerahsTnin Muhıytı'nde de böyledir.

Kılıç vasiyet eden kimse onu, kim ile birlikte verir.

Bir adam, bir at eğeri vasiyet eylese; bu vasiyete, o eğere tâbi olan şeyler de dahil olur.

Zâhirü'r-rivâyeye göre, onun keçesi, üzerinin Örtüsü, kayışları, üzengileri ve göğüslüğü -hepsi- dâhildir.

Kur'an vasiyet eden kimse, onu kılıfsız olarak verir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un görüşü budur. İmâm EbÛ Hanîfe (R.A.)'nin görüşü de aynıdır. Kudûrî'de de böyledir.

Bir adam, bir küp sirke vasiyet ettiğinde; sirkesi de, küpü de ken­disine vasiyet edilen şahsın olur.

Bir adam, hayvanların yerini (ahırı) vasiyet ederse; hayvanlar ona dâhil olmazlar.

Keza, bir kimse, bir gemi buğday vasiyet eylese; bu vasiyetten gemi hariç, buğday ise dahildir. Serahsî'nin Muhiyti'nde de böyledir.

Bir adam, diğerine bir terazi vasiyet ettiğinde; o terazi, eğer biay-nîhî ise, tam tekmildir; değilse, kilo ve gıramlan dâhil değildir.

İbrahim, İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

Bir adam, kölesini azad eder ve kendisi de ölür; "kölenin kisvesi de kendisinindir." derse; onun ayakkabıları, başının örtüsü, gömleği, izan, donu onun olur. Kılıcı, kalkanı bu vasiyete dâhi! olmaz.

Şayet: "Eşyası da onundur.' derse; o zaman neyi var neyi yok hepsi onun olur.

Bişr'in   Nevâdiri'nde,   İmâm   Ebû   Yûsuf   (R.A.)'un   şöyle buyurduğu nakledilmiştir:

Bir adam, diğerine, koyunlarından bir dişi koyun vasiyet ettiğinde, "bu koyunlarımdan..." demese; vârisler de vasiyet edilene, bir dişi koyun verseler ve o koyun da vasiyet eden zat öldükten sonra doğursa; bu vasiyete, o yavru dahil olmaz.

Şayet vasiyet eden: "Koyunlarımdan şu dişi koyunu vasiyet ediyorum." demiş olursa; o koyunun, o adam öldükten sonra doğurduğu yavrusu da kendisine vasiyet edilen adamın olur.

Ta'yin edilmeden önce, vârisler yavruyu zayi ederlerse; tazminat gerekmez.

Keza, bir adam, köküyle birlikte hurma ağacını vasiyet ederken: "Benim şu hurma ağacım." demezse; bu da -yukarda söylenen- koyun gibidir.

Bu durumda da vârisler, kendisine vasiyet edilen şahsa, her hangi bir hurma ağacını verirler.

Bir adam, vasiyet ederek: "Şu cariyeyi azâd ediniz." dese ve ken­disi de ölse; bu câriye de azâd edilmeden önce bir çocuk doğursa; onun ikisi, malın üçte birinden çıkarılır. Câriye azâd edilir; çocuğu kalır; azad edilmez.

Bir kimse, "Ölümünden sonra, mükâtebesinin azad edilmesini" vasiyet ederse; o da böyledir.

Şayet, satılmasını veya mal karşılığı azâd edilmesini vasiyet eylemiş olur ve o da, vasiyet eden öldükten sonra doğurursa; doğurduğu, bu vasiyetin haricinde kalır. Vasiyet ona infaz edilmez.

Bir adam: "Şu câriye, fakirlere sadakadır." veya "Filana sada­kadır." yahut: "Filâna bağış yapılmıştır." der; bu câriye de adam öldükten sonra doğum yaparsa; vasiyet edilen cariyede olduğu gibi, doğurduğunda da geçerlidir.

Bir adam, "cariyesinin, bin dirheme, filan adama satılmasını" vasiyet ederse; vasiyet eden öldükten sonra câriye bir çocuk doğurursa; bu câriye satıîir; çocuk kalır.

Bir adam: "Şu cariyeyi satın; parasını fakirlere tasadduk edin." veya "parasını, filana tasadduk edin." der; adam öldükten sonra da, bu câriye bir çocuk doğurursa; bu vasiyet, çocukta da infaz olunur (yani, o da satılıp, parası tasadduk edilir).

Bir adam: "Şu cariyeyi, bin dirheme, filâna satın." der; bir köle de gelerek, o cariyeyi öldürür ve köle, o cariyenin yerine verilir; veya elini keser de onun yerine verilir yahut, şüphe ile o cariyeye cima yapılır ve ona karşılık mehir alınırsa; işte bu durumlarda .cariyenin yerine alı­nan köle satılmaz. Diyet ve mehri vermek de gerekmez.

Duruma bakılır: Şayet, câriye ölmüş ise, vasiyet mahalli olmadığından, o vasiyet bâtıl olur.

Eğer eli kesilmişse, o vasiyet edilen şahsa -isterse- yarı fiatına satılır.

Şayet, cima edilmişse ve o da bakire idiyse, kıymetinden bekâreti kadar noksana satılır.

Dul ise, kıymetinden bir düşme yapılmaksızın satılır.

Keza, gözü veya eli semavî bir arıza ile zayi olursa; o -müşteri dilerse- tam bedeli ile satılır.

Bir adam, vasiyet ederek: "Şu câriye, bin dirheme, filana satılsın ve parası fakirlere tasadduk edilsin." der; o filan da, onu satın almaktan kaçınırsa; bu vasiyetin tamamı bâtıl olur.

Keza, vasiyet eden öldükten sonra, cariye öldürülüp, öldüren şahıs, onun kıymetini borçlansa; bu vasiyet batıl olur.

Keza, bir adam, "cariyesinin mükâtebe yapılıp, kitabet bedelinin tasadduk edilmesini" vasiyet eder veya "bizzat satılmasını ve parasının tasadduk edilmesini" vasiyet eder; o câriye de kitabetten veya satımdan geri dönerse; bu iki vasiyet de bâtıl olur.

Bir adam, belirli bir cariyesinin satılmasını ve parasının tasadduk edilmesini vasiyet eder ve adam öldükten sonra da, câriye doğum yaparsa; o câriye yalnız başına satılır; çocuk satılmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, "kölesinin, diğer bir adama, bir sene hizmet etmesini vasiyet eder; "diğer bir adama da, iki sene hizmet etmesini" vasiyet eder; vârisler de buna razı olmazsa; o köle, dokuz seneye kadar, bir gün; bir sene vasiyet edilene, iki gün de iki sene vasiyet edilen adama, hizmet eder. Her altı günün üçünü de vârislere hizmet etmekle geçirir.

Şayet, vasiyet eden zat, ta'yin ederek: "Filan için bu sene; filan için de diğer sene." derse; bu vasiyet dediği gibi infaz edilir (= yerine geti­rilir, uygulanır).

Bir adam, kölesini, bir insana hizmet eylemesi için" vasiyet ettikten sonta; "bir diğeri için daha" vasiyet eder; sonra da yine, "hizmet eylemesini" vasiyet ederse; veya yüzüğünü, bir adam için; kaşını, diğer biri için vasiyet eder; sonra da, kaşıyla beraber, sonraki için vasiyet ederse; yahut, cariyesini, bir insan için; çocuğunu da diğer biri için vasiyet eder ve daha sonra da cariyeyi çocuğu ile beraber vasiyet ederse; işte bu durumlarda asıl ile tab'ı, ikisinin arasında yarı yarıya taksim edilir.

Kölenin hizmetinin yarısı, biri için; yarısı da diğeri için olur. Câriye de, yüzük de aynıdır.

Şayet, ikinci adam için, kölenin yarısını vasiyet ederse; bu köle, ikisinin arasında üçe taksim edilir. İkinci adam için, hizmetinin yarısı vardır.

îbnü Semâa şöyle buyurmuştur:

tmâm Ebû Yûsuf (R.A.), bu görüşünden rücü eyledi (= döndü) ve şöyle buyurdu:

Bir adam, kölesini başka bir adama hizmete vasiyet eylese, diğerine de köleyi vasiyet eylese; sonra da hizmet etmesini vasiyet eylediği zata, o kölenin kendisini vasiyet eylese; bu köleye ikisi müşterek (= ortak) olurlar. Hizmeti ise, tamamen, hizmet eylemesini vasiyet eylediği adama mahsustur.

Âlimler şöyle buyurdular:

Bir adam, cariyesini, bir adama vasiyet ettiğinde; o, malının üçte birinden çıkarılır.

Onun karnında olanı da, bir başkasına vasiyet edip ve karmndakini vasiyet ettiği şahsa, o cariyeyi de vasiyet eylese; işte bu durumda, câriye ikisinin arasında yarı yarıya ortak olur.

Çocuğun tamamı ise, çocuğu vasiyet ettiği şahsa âit olur. Cariyeye ortak olan, ona ortak olamaz.

Bir adam, diğer bir adama, bir ev vasiyet edip, o evin belirli bir yerini de, bir başkasına vasiyet eylese, o yere ikisi de ortak olurlar.

Keza, bir adam, belirli bin dirhemi, bir adama vasiyet edip, onu yüz dirhemini de başka birisine vasiyet eylese; dokuzyüz dirhemi kendi­sine bin dirhem vasiyet edilenin olur. Yüz dirheme de ikisi ortak olurlar.

Bu, kendisinde ihtilaf olmayan bir mes'eledir.

Ancak, hilaf bunun taksimindedir.

tmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, münazaa yoluyla taksim edilir.

fmâm Ebû Yûsuf (R,A.)'a göre ise, mudârebe yoluyla taksim edilir.

Bir adam, belirli bir binasını, bir adama vasiyet eder ve onun bir bölümünü de başka bir adama vasiyet ederse; o sonraki yere ikisi ortak olurlar.  Yarısı  öncekinin,  yarısı da sonrakinin  olur.  Bedâi"de de böyledir.

Bir kimsenin; hizmetini ve kendini vasiyet eylediği kölesi, cinayet işlerse; onun fidyesi, kendisine vasiyet edilen şahsa aittir.

Onun fidyesini vermek, onu temize çıkarmak demektir.

Şayet, hizmet sahibi ölürse; vasiyet de son bulur.

Sonra, o kölenin rakabesine sahip olan şahsa: "Kendisine hizmeti vasiyet edilenin vârislerine, o fidyeyi öde." denilir. Şayet, vârislere ödemekten kaçınırsa; o takdirde köle sanki, kendi üzerinde borç varmış gibi satılır.

Eğer fidyeden önce hizmet sahibi kaçınırsa; ona karşı cebredilmez.

Kölenin rakabesine sahib olana "ya köleyi ver veya cinayetinin fidyesini ver." denilir. Hangisini yaparsa yapsın, kendisine hizmeti vasiyet edilenin vasiyeti bâtıl olur.

Bir adam, hatâ ile bir köleyi öldürse; onun kıymeti, âkilesinin üzerinedir. Onun kıymeti ile bir köle satın alınır. Ve o köle, kendisine hizmet etmesi vasiyet edilen şahsa hizmet eder.

Şayet, öldürme işi kasden yapılmışsa; ona kısas yapılmaz. Ancak, kölenin sahibi ile hizmetinin sahibi cem olurlar. Eğer aralarında ihtilaf olursa; kısasın ifâsı özürlü olur. Katilin malından, onun kıymeti alınır. O mala, -öncekinin yerine bir köle satın alınır. Kendisine hizmet etmesi vasiyet edilen şahsa; alınan bu hizmet eder.

Bir adam, vasiyet edilen bir kölenin elini keser veya gözünü çıkarır ve ondan, o kölenin sağlam halinin kıymeti alınsa, onun yerine bir köle satın alınır.

Veya, o kölenin eli kesilir yahut gözü çıkarılır veya yaralanır; onu yapan da diyetini verirse; eğer o cinayet hizmete mâni oluyorsa; o kıymet ile bir köle satın alınır; bu köle önceki ile birlikte kendisine hizmet itmesi vasiyet edilen zata hizmet ederler.

Veya, cinayet diyeti alman köle satılıp, onun yerine başka bir köle satın alınır ve hizmet işini o yapar. Bu, her ikisi de ittifak eyledikleri zaman böyle olur.

Şayet, ihtilaf ederlerse, köle satılmaz. Diyetiyle bir köle satın alınir

ve hizmete birlikte bakarlar.

Şayet, o kölenin diyeti yerine, başka bir köle bulunmazsa; o diyet aralarında anlaşma yapana kadar bekletilir.

Eğer aralarında yarı yarıya anlaşma yaparlarsa bu caiz olur mu'?

Şayet, o kölenin cinayet hizmetine bir noksanlık vermiyorsa; bu durumda o diyet, kölenin asıl sahibinin olur

Köleye yapılan bağışlar ve verilen sadakalar veya onun kazancı tamamen asıl sahibinin olur.

Şayet, kölenin yerinde bir câriye olmuş olaydı, onun yaptığı doğum da asıl sahibinin olurdu.

Kölenin yiyeceği ve giyeceğine gelince, o, hizmetini yaptığı zata mahsustur.

Bir adam, küçük bir kölenin, başka birine hizmetini vasiyet edip, onun köleliğini de başka birisine vasiyet eder; o da malının üçte biri­sinden çıkarılmış olursa; onun nafakası, -hizmet zamanına gelene kadar-köleliği kendisine vasiyet edilene aittir.

Hizmete başlayınca, artık onun yiyim ve giyimi, kendisine hizmet  etmesi vasiyet yapılana aittir.

Şayet, bir adam, diğer bir adama, hayvanının üzerini vasiyet eder; menfaatini de başka birine vasiyet ederse; bu aynen köle gibidir. Mânaca her ikisi de müsavidir. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adamın üç kölesi olmuş olsa; onlardan üç yüz dirhem kıyme­tinde olan birisim, bir adama vasiyet eylese; diğer kölesinin ise, hizmetini vasiyet eylese ve onun kıymeti de beşyüz dirhem olsa; üçüncü köleninde kıymeti bin dirhem olsa; onlardan her birini dörtte üç yapmak caiz olur. Hizmet sahibine üç gün, vârislere de iki gün hizmet eder. Çünkü, vârisler ona izin vermiştir. Zira malın üçte birisi, altıyüz dirhemdir. Vasiyet ise, sekizyüz dirhemdir. Malın üçte birisi, vasiyet olarak dörtte üçtür. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Hizmet sahibi ölürse, kölenin sahibi, kölenin tamamına sahihtir. Köle ölürse yine böyledir.

Bir adam, kölelerinin tamamını bir adama rakabe olarak vasiyet eder; birisini de, bir başkasına hizmet etmek üzere vasiyet ederse; onlardan rikab sahibine, yalnız birin kımetini darb etmek gerekir. Bu kendinden önceki mes'ele gibi olur.

Bu, tmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavlidir. Ve bu, belirli bir vasiyete binâen böyledir.

Üçte birden fazla olur ve vârislerin de rızası olmazsa; darb da, istihkak da bâtıl olur.

Şayet üçte birden çıkarılırsa; kendine kölelerin rakabesi vasiyet edilen adam, köleleri alır. Kendisine hizmet etmesi vasiyet edilene de genişlik vardır.

Kölenin birinde, hem rakabelik hem'de hizmet toplanmış olur.

Hizmet edeceği zat ölürse, o zaman, rakabesi olduğu adama döner.

Şayet, vasiyet edenin kölelerden başka malı yoksa; ve onlardan her birinin üçte birisini de bir başkasına vasiyet etmişse, belirli birisinin de hizmet etmesini bir başka adama vasiyet etmişse; o kölenin üçte birisi, ikisinin arasında taksim edilir. Onun üçte biri, beş sehim olur. Beşte üç sehim, hizmet sahibine âit olur. Bu köle, üç gün hizmetine tahsis edildiği adama hizmet eder; iki gün de vârislere hizmet eder. Diğer adama ise, geride kalan iki köle hakkında üçte birlerinin beşte bir kölelikleri vardır.

Şayet, bir adam, malının üçte birini rakebe sahibine vasiyet eder; onlardan belirli birinin hizmetini de bir başkasına vasiyet ederse; onlardan başka mah da bulunmazsa; o kölenin üçte biri, onların arasında yarı yarıya taksim edilir.

Bir adam, kölesinin hizmetini bir adama; kazancını da başka bir adama, vasiyet eder ve o da, onun malının üçte birinden çıkarsa; bu durumda, hizmetine tahsis edildiği zata bir ay hizmet eder. Onun, yemesi, giymesi ona aittir. Bir ay da, kârı kendisine tahsis edilene çalışır. Bu bir ayda da yemesi o adama aittir. Giymesine ise, ikisi müşterektirler.

Şayet, bu  köle bir  cinayet işlerse;   "fidyesini  ortak olarak verirler." denilmiştir.

Eğer fidyesini müştereken verirlerse; hâli üzere kalırlar.

Şayet, fidyesini vermeye razı olmazlar ve onu vârisler verirse- her ikisine karşı yapılan vasiyet de bâtıl olur. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, kölesinin kazancını, her ay bir dirhem olarak, bir başkasına vasiyet eder; diğer bir adama da malının üçte birini vadyet eder; o köleden başka da hiç bir malı olmazsa; bu takdirde, o kölenin üçte birisine, kendilerine vasiyet yapılan adamlar ortak olurlar.

tmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavli budur.

Bu kölenin kazancı hesap edilir ve her ay kendisine bir dirhem kârının verilmesi vasiyet edilene, bir dirhem verilir.

Altıda dört sehmi de vârislerindir.

Kendisine kazancı vasiyet edilen zat ölür; ondan da bakiye kalırsa; kalan o bakiye, rakabesi kendisine tahsis edilene verilir.

Keza, o rakâbe, sahibi için bekletilir ve ona verilir. İmâmeyn'e göre üçte bir, dörtte bire karşı taksim edilir. Kâr sahibi için üçte birin tamamı darb edilir. Rakabe sahibi için de, sehmin üçte birine darb edilir.

Bir adam, evinin gelirim, bir başka adama vasiyet eder; başka birine de kölesini vasiyet eder; bir başkasına dâ, elbisesini vasiyet ederse; burada şu iki durum söz konusu olur:

1) Bu vasiyet ettiği şeyler, malının üçte birinden çıkabilir.

2) Bunlar, malının üçte birinden çıkmaz.

Şayet, üçte birden çıkarsa, vasiyet edilen şeyleri, kendisine vasiyet olunanlar alırlar.

Eğer, üçte birden çıkmaz; fakat, vârisler, bu vasiyete razı olurlarsa; hüküm yukardakinin aynıdır.

Eğer, vârisler razı olmazsa; onlardan her biri, hakkıyle darb olunur. Onlardan hiç birisi, üçte birden fazla olmaz. İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, ziyade sebebiyle darb olunmaz.

Gelir sahibi öldüğü zaman, vasiyeti bâtıl olur. Ve malının üçte biri, kalanlar arasında taksim edilir.

Bir adam, evinin gelirini, bîr başkasına vasiyet eder; oturma hakkını da diğer birine vasiyet eder; kölesinin rakabesini de bir başkası­na vasiyet eder, o da üçte bir olursa; vasiyet eden şahıs öldükten sonra, bir adam o evi yıkarsa; yıktığının kıymetini borçlanır.

Sonra da onu eski haline göre bina eder. Ve o, icara verilir. Geliri kendisine vasiyet edilen şahsa, o evin icarı verilir. Diğeri de, vasiyet edilen evde oturur.

Keza, bir adam, bahçesinin gelirini, bir adama kölesini de başka bir adama vasiyet eder; bir başkası da bahçenin ağacını keserse; o adam, kestiği ağacın kıymetini borçlanır ve o para ile kestiği ağaç gibi bir ağaç satın alır.

Bir adam, malının üçte birini vasiyet eder; bir başkasına da evinin gelirini vasiyet eder ve bu evin kıymeti de bin dirhem olursa; ev kendisine vasiyet edilen şahsa; onun kıymeti olan bin dirhem vardır. Geliri vasiyet edilen adama da, evin gelirinin yarısı vardır. Üçte biri vasiyet edilen adama ise, o üçte birin yarısı vardır.

İmâmeyn'e göre, taksim avl yoluyla yapılır. Tamamının sahibine, tamamiyle darbedilir. Üçte bir sahibi, üçte birle çarpılır.

Şayet, geliri kendisine belirlenen varsa; işte onun için, evin ve malın üçte birisi vardır. Şayet, eve bir hak sahibi çıkarsa; onun geliri, kendisine zikredilen için bâtıl (- geçersiz) olur. Üçte bir vasiyet edilen şahıs, malın üçte birini alır.

Hangisi o binayı yaptırmaya razı olmazsa; o cebredilmez; diğeri de hissesini yaptırmakdan men edilmez. îcâra verir ve oturur. Bedfti'Me de böyledir.

Bir adam, bahçesinin gelirini, bir başkasına vasiyet eder; bir diğerine de, bir kölesini vasiyet eder ve o da malının üçte biri olursa; bu köle, sahibinin kölesi olur. Bahçenin geliri de kendisine vasiyet olunanın olur.

Bu bahçenin bakımı sulaması, haracı, ıslahı için ilaçlaması, -hepsi de- geliri kendisine âit olan şahsa âit olur.

Bir adam, koyunlarının yününü veya sütünü yahut sütün yağını veya yavrularını, dâimi olarak vasiyet ederse; bu vasiyet caiz olmaz. Ancak, o sene üzerlerindeki yün, memelerirideki süt ve sütte olan yağ, karınlarında olan yavru müstesnadır. Ondan sonra meydana gelecekler vasiyet olmazlar.

Bir adam, hurmalığının gelirini, ebeden (- daimî olarak) diğer bir adama vasiyet eder; bir başkasına da kölesini vasiyet eder ve hurmalıkta meyve yetişmezse; onu sulamak, bakmak, köleyi ikâme sahibine aittir.

Şayet, hurmalık meyvesini verirse, masrafı, geliri kendisine vasiyet edilen şahsa âit olur.

Meselâ: Köle, kendisine hizmet etmek üzere vasiyet edilenin nafa­kasının, kendisine âit olduğu gibi... Köle, geceli-gündüzlü vasiyet olunan şahsa hizmet eder. Uykusu müstesnadır.

Şayet, böyle yapmazsa; yâni nafakasını kendisine hizmet eden vermez ve kölenin asıl sahibi verirse; vasiyet bâtıl olur. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, diğerine pamuğunu vasiyet eder; bir diğerine de ekinle­rinin hububatını vasiyet eder; veya belirli bir koyunun etini birisine vasiyet eder; derisini de bir başkasına vasiyet eder yahut bacaktaki buğdayları birine vasiyet eder; samanını da bir başkasına vasiyet ederse; her ikisine yaptığı vasiyetler de caiz olur.

O vasiyet olunanlar harmanı beraber sürer, koyunu beraber yü­zerler.

Bir adam, sapında ve kozasında olan pamuğu birine, sapmı ve kozasını   da   bir   başkasına   vasiyet   eylese;   bu   durumda,   pamuğu kozasından çıkarmak; bi'1-ittifak pamuk sahibine aittir.

Bir adam, susam yağını bir adama, onun tortusunu da diğer birine vasiyet eylese, onun yağını çıkarmak, yağı kendisine vasiyet edilene âit olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir adam, diğerine bir koyun vasiyet eder; onun derisini de başka birine vasiyet ederse; t mâm Ebû Hanîfe (R.A.): "Eğer o koyun, üçte birden çıkarsa, bu koyun kendisine vasiyet edilenin olur; derisi vasiyet edilene bir şey yoktur." buyurmuştur.

Bununla beraber, bir adam, koyunun budlarım birisine, derisini de bir başkasına vasiyet eylese, İmâm: "Koyun kesilir, budlan kendisine vasiyet edilen şahsa onlar; derisini kendisine vasiyet edilen şahsa da derisi verilir. Kalanı sahibinin olur." buyurmuştur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir adam, kaymağını birisine, altının yoğurdunu başka birisine vasiyet eylese; kaymağı çıkarmak, kendisine kaymak vasiyet edilene aittir.

Bir adam, yüzüğün halkasını birine, kaşım bir diğerine vasiyet ederse; -her ikisine de- bu vasiyeti caiz olur.

Şayet, kaşı, halkadan ayırmak zararlı olacaksa, bakılır: Halkanın kıymeti kaşından fazla ise, ona: "Kaşın kıymetini tazmin eyle (= öde)" denilir. Ödeyince, kaşı da onun olur.

Şayet, kaşın kıymeti, yüksekse, ona: "Halkanın kıymetini öde." denilir.

İnci yutan tavuk gibi... cevap, aynıdır.

Bir adamın bağı ve bahçesi olur ve onların yerini birine, bağının ve bahçesinin ağaçlarını da bir başkasına verirse; yer sahibi, bağı ve bahçe ağaçlarım söktürür ve yerini düzelttirir.                                    \

Bir adam, "kölesini bir adama; onun hizmetini de diğer bir adama" vasiyet ederse; o kölenin nafakası, hizmeti vasiyet edilen adama aittir. Şayet, köle hastalanıp, hizmet edemez hâle gelirse; onun nafakası, kendisine vasiyet edildiği  şahsa âit olur.  Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir adam, bostanının gelirini bir adama dâimi olarak vasiyet edip, kendisi de ölür ve o bostandan başka malı da bulunmayıp, bostanın geliri yüz dirhem, kıymeti ise, üçyüz dirhem olursa; kendisine vasiyet edilen şahsa; bostanın hâli hazırdaki gelirinin üçte biri ile, sonraki sene­lerinde, devamlı olarak gelirinin üçte biri verilir.

Bir adam, bahçesinin gelirinden, her sene olmak üzere, bir başkasına verilmesini vasiyet ettiğinde; senenin birinde geliri çok az; birinde fazla olursa; o gelir elde tutulur ve her sene yirmi dirhem -yaşadığı müddetçe- ona verilir.

Keza, bir adam, diğer bir adama, her ay -kendi malından- beş dirhem verilmesini vasiyet ederse; vârisler, o adamın üçte birini toplar, ve her ay ondan vasiyet edilene on dirhem verir. Mebsût'ta da böyledir.

Hişâm, İmâm Muhammed (R.A.)'den sormuş:

—  Bir adam, iki kişiye, her ay şu kadar dirhem verilecek diye, vasiyette bulunursa ne olur? İmâm, şöyle buyurmuş:

— Malının üçte birinden, onlara vasiyeti mikdarı .verilir.

Sonra da vârisler, kendilerine vasiyet yapılanlarla bir şey karşılığında anlaşma yaparlarsa, artık her ay, onlara vermekten kurtu­lurlar. Sulh olanlar bir daha vârislere müracaat edemezler. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, birisine olan bin dirhem borcu için, evinin satılmasını vasiyet eylese, bu vasiyeti gereğince ev satılır, borcu ödenir. Kalanı vârislerinin olur. Serahsî'nin Muhıyti'nde de böyledir.

İmâm Muhammed (R. A.) Câmî"de şöyle buyurmuştur:

Bir adam, vasiyet ederek: "Yaşadığı müddetçe, bir adama ayda beş dirhem; diğer bir adama da malının üçte birinin verilmesini" söyler; vârisler de, buna razı olursa; onun malı altıya taksim edilir; sehmin üçte birisi, kendisine Üçte biri vasiyet edilene verilir. Geri kalandan, her ay kendisine beş dirhem vasiyet edilene, Ödeme yapılır.

Fakat, vârisler bu vasiyete razı olmazsa; üçte bir, vasiyet edilenler arasında, İmâm Ebû Hanîfe (R. A.)'ye göre yan yarıya taksim edilir.

tmâmeyn'e göre ise, üçte birin yansı, kendisine üçte bir vasiyet edi­lene verilir. Geride kalan yanda elde tutulur ve her ay ondan beş dirhem diğerine verilir.

Şayet, kendisine ayda beş dirhem verilmesi vasiyet edilen şahıs, his­sesi tamamlanmadan ölürse; geride kalanı, kendisine üçte bir vasiyet edilene verilir.

Bir adam, vasiyet ederek, "iki kişiye, hayatlan boyunca, her ay, on dirhem verilmesini ve diğer birine de malının üçte birinin verilmesini" söyler, vârisler de buna rıza gösterirlerse; o şahsın malı altı hisseye ayrılır.

Bu, tmftm Ebû Hanîfe (R.A.)*ye göre böyledir.

Şayet, vârisler razı olmazsa; tmflm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, onun malı yan yarıya taksim edilir.

tmftmeyn'e göre ise, dörtte bire taksim edilir.

Kendilerine nafaka vasiyet edilenin birisi ölürse; onun hissesi, ken­disine üçte bir vasiyet edilene verilmez; diğer arkadaşına verilir.

Bir kimse, ölmeden önce: "Malımın Üçte birini, filana vasiyet eyledim. Filan adama da hayatı boyunca her ay beş dirhem vasiyet eyledim. Filan adama da hayatı boyunca beş dirhem vasiyet eyledim.** der; buna da vârisleri razı olursa; tmftm Ebû Hanîfe (R.A.)*ye göre onun malı dokuz sehme ayrılır. Üçte biri, kendisine üçte bir vasiyet edilene verilir. Diğer iki kişi için de, dört hisse elde tutulur.

İmâmeyn'e göre ise, bu mal, yedi sehme ayrılır. Yedide biri, kendi­sine üçte biri vasiyet edilene verilir. Yedide üçü de, nafakaları vasiyet edilenler için elde tutulur.

Bu, varislerin izin verdiği zaman böyledir.

Şayet, varisler, buna razı olmazsa; tmftm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, darb ve istihkak bâtıl olur. Malı, üçe taksim edilerek, üçte biri kendisine vasiyet edilene ve diğer nafakaları vasiyet edilenlere, üçte birli taksim edilir.

Şayet, nafakası vasiyet edilenin ikiside ölürse, bu durumda hisseleri tamam olmadan ikisinin de hissesi üçte biri I t dine vasiyet edilene verilir.

Eğer onlardan birisi ölür; hissesinden de, bakiye kalırsa; onun yansı, üçte biri vasiyet edilene, yansı da diğerine verilir.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir.

İmâmeyn'e göre ise, dörtte biri, üçte bir sahibinin olur; dörtte Üçü ise, nafakaları vasiyet olunanların olur.

Bir adam, "yaşadığı müddetçe filana her ay beş dirhem; filan ve filana da yaşadıkları müddetçe her ay on dirhem; her birine beş dirhem, vasiyet ediyorum'* der; vârisleri de buna izin verirse (= razı olursa) iki taraf için, ikiye taksim edilir. Kendilerine on dirhem vasiyet edilenler için, malın yansı tutulur. Yansı da beş dirhem vasiyet edilen için tutulur.

Bu, sanki malın tamamını üçüne vasiyet-etmiş gibi olur.

Malın, bunlar arasında yan yarıya olacağı bi'1-ittifaktır.

Yalnız olarak vasiyet edilen ölürse; geri kalan diğerleri için elde tutulur. Ve onlara, her ay on dirhem verilir. İkisine bin dirhem vasiyet edilenin birisi ölüp, diğeri kalsa; onun kalan hissesi, arkadaşı için bekle­tilir ve ona her ay beş dirhem verilir.

Şayet, bu vasiyete vârisler razı olmazsa; üçte bir ikiye taksim edilir. Yarısı tek olarak vasiyet edilene, yansı da diğer iki kişiye verilir.

Bu da bil-ittifaktır. Çünkü, kendisine beş dirhem vasiyet edilene de, ikisine on dirhem vasiyet edilene de malın tamamından vasiyet edilmiştir.

icazet olmayınca da, üçte bir üçte birle çarpılır. Her iki tarafa da üçte birin yansı isabet eder. Ve onu yan yarıya taksim ederler.

Bir adam: "Filan adama, yaşadığı müddetçe, beş dirhemi her ay; filan adama, hayatı boyunca her ay beş dirhem'* vasiyet eder; vârisler de buna razı olursa; bi'1-ittifak, malı üçe taksim edilir.

Şayet, vârisler bu vasiyete razı olmazsa; üçte bir, onlar için elde tutulur.

Şayet, onlardan birisi ölürse, onun hissesinden kalan diğerinin olur.

Bir adam, diğerine, "malının Üçte birinden, hayatı boyunca, her ay dört dirhem verilmesini** vasiyet eder ve "Filan ve filana da hayatlan boyunca on dirhem verilmesini" vasiyet eder; vârisler de buna razı olursa; malın üçte biri -kendisine dört dirhem vasiyet edilen için- elde tutulur. Diğer üçte biri de, kendilerine on dirhem vasiyet edilen için elde tutulur. Hissesi tamam olmadan kendisine dört dirhem vasiyet edilen zat Ölürse; geri kalan hissesi vasiyet edenin vârislerine verilir.

Şayet, diğerilerinden birisi Ölürse; onun kalan hissesi, arkadaşı için bekletilir.

Ondan sonra diğeride ölürse; geride ne kalmışsa, vârislere iade edilir.

Eğer, bu vasiyete, vârisler razı olmazlarsa; üçte bir ikiye taksim edilir. Üçte birin yarısı, kendisine dört dirhem vasiyet edilen için bekle­tilir. Diğer yarısı da kendilerine on dirhem vasiyet edilen için bekletilir.

İmâm Muhammed (R.A.), Câmî"de şöyle buyurmuştur:

Bir adam: "Ben, malımın üçte ikisini vasiyet ediyorum; hayatı boyunca, filan adama, her ay dört dirhem verilecek ve yine vasiyet ediyorum ki; filan ve filana, hayatları boyunca, on dirhem verilecek." der ve şayet vârisleri buna razı olursa; dört dirhem vasiyet edilene tamam malın üçte biri verilir; o, onu dilediği gibi sarfeder. İkinci üçte bir de, on dirhem vasiyet edilen iki kişiye verilir. Onlar, onu, aralarında taksim ederler. Bunun azı da, çoğuda bekletilmez. Onlardan herhangi birisi ölürse, hissesi ölenin vârislerinin olur.

Şayet, bu vasiyete vârisler razı olmaz ise, o takdirde, üçte birin yarısı, kendisine dört dirhem vasiyet edilene verilir; üçte birin yarısını da diğerleri aralarında taksim ederler.

Keza, bir adam: "Malımın üçte ikisinden, filan adama her ay dört dirhem vasiyet eyliyorum. Filan, filan için de her ay beş dirhem vasiyet eyliyorum ve filana, her ay üç dirhem vasiyet ediyorum." der ve vârisleri buna razı olursa; kendisine dört dirhem vasiyet olunan şahıs, tamam malın üçte birini alır. Diğerleri de üçte ikisini alır. Ve aralarında yarı yarıya taksim ederler. Ve, istediklerini yaparlar.

Şayet, bu vasiyete vârisler razı olmazsa; o zaman kendisine dört dirhem vasiyet olunan şahıs, üçte birin yansını alır. Geri kalan yarıyı da diğerleri aralarında taksim ederler.

Onlardan birisi ölürse, hissesi vârislerine kalır. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, vasiyet ederek, "her ay, bahçesinin gelirinden dört dirhem, bir adama verilmesini" söyler; bir başkasına da beş dirhem verilmesini söyler o bostandan başka malı da olmazsa; o bostanın geli­rinin üçte biri, onların aralarında yarı yarıya taksim edilir.

Sonra da bostanın gelirinin altıda biri satılır; onlardan her birine verilmek üzere bekletilir.

Eğer vasi yoksa, her birine, her ay yapılan vasîye ödenir.

Şayet, her ikisi de ölür; geride de bir şey kalırsa; o vasiyet edenin vârislerine iade edilir.

Bu vasiyet, kendilerine vasiyet edilenlerin ölmesi ile bâtıl olur.

Şayet: "Filana dört dirhem; filana beş dirhem." derse; altıda biri yalnız için olur; altıda biri de diğerleri için bekletilir.

Bir adam, bostanının gelirini, bir adam için vasiyet eder; yarısını da bir başkası için vasiyet eder; o da malının tamamı olursa; üçte bir geliri, ikisinin arasında taksim edilir.

tmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu her sene böyledir.

Şayet, o bahçe üçte birden çıkmışsa; tamamı kendisine vasiyet edilen şahsa; gelirinin dörtte üçü verilir. Dörtte biri de diğerinin olur.

Bu taksim tmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre münâzaalı olarak yapılır.

İmâmeyn'e göre ise, avl yoluyla taksim edilir.

Şayet, o bahçeden başka malı yoksa; üçte biri, üçte birli olarak taksim edilir. Üçte ikisini, tamamın kendisine vasiyet edilen alır. Üçte birini de diğeri alır.

Şayet, üçte birinden çıkmış ise, tamamı aralarında Üçe bölünür. Tamamı tamamı ile çarpılır; diğeri için de yarısıyla çarpılır.

Bir adam, bostanının gelirini, bir başka adama vasiyet eder; onun kıymeti de bin dirhem olur; diğer birine de kölesinin gelirini vasiyet eder; onun da kıymeti, beş yüz dirhem olur; vasiyet eden şahsın ayrıca üç yüz dirhemi daha bulunursa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, ikisinin arasında, vasiyet edenin malının üçte biri on bir sehme ayrılır. Köle sahibine, beş sehim; bostan sahibine ise, altı sehim verilir.

Bir adam, diğerine bir yerinin gelirini vasiyet eder; bir başkasına da oranın müküyetini vasiyet eder ve o da, malının üçte birinden çıkmış olursa; onu, mülküyeti kendisine vasiyet edilen şahıs satıp, geliri kendi­sine vasiyet edilene teslim ederse; bu satış caiz, vasiyet ise bâtıl olur. Onun parasında hakkı olmaz.

Bir adam, diğerine, bostanının gelirini senelerce vasiyet eder ve bu bostan, adam ölmeden önce gelir getirir; sonra da adam ölürse; vasiyet edilene, o gelirden hisse yoktur.

Ancak öldükten sonraki gelirinde hissesi vardır.  Mebsût'ta da böyledir.

Şayet, bir adam: "Şu bin dirhemi filana vasiyet ediyorum; ondan yüz dirhemini de filana vasiyet ediyorum." derse; bu vasiyetten dönme olmaz.

O yüz dirhem, ikisinin arasında taksim edilir. Dokuzyüz dirhemi ise, önceki vasiyet edilenin olur.

Şayet: "Filana vasiyet ediyorum. Ancak, yüz dirhemi onlardan birisinindir." derse; yüz dirhem sonrakinin olur; dokuz yüz dirhem de öncekinin olur.

Bir adam, malının üçte birini, bir adama vasiyet ettikten sonra: "Filana ye filana yüz dirhem vasiyet eyliyorum." derse; üçte bir, hep­sinin arasında taksim edilir.

Bir adam: "Malımın üçte birini filan filana ve filana elli; filan da yüz dirhem almak üzere vasiyet ediyorum." der; malının tamamı da üçyüz dirhem olursa; malının üçte biri, o iki şahıs arasında, üçe taksim olunur.

Bir adam: "Malımın üçte biri, Abdullah ve Zeyd ve Amr içindir. Ve Amr için yüz dirhem vardır." der ve üçte birin tamamı da yüz dirhem olursa; işte o, Amr'm olur.

Şayet, üçte bîr yüzelli dirhem olursa; onun yüz dirhmei, Amr'm, kalanı da Zeyd ile Abdullah'ın olur. Ve onu, yan yarıya taksim ederler.

Bir adam, keza: "Bin dirhem, filanın ve filanındır; ondan yüz dirhemi filanındır." derse; dediği gibi olur. Yüz dirhemi birisi alır; dokuzyüz dirhemi de diğeri alır.

Şayet, onun bir kısmı zayi olursa; o takdirde, on'a taksim edilir; onda dokuzu, birinin, on'da biri de, kendisine yüz dirhem vasiyet edi­lenin olur.

Şayet, adam, üçüncü bir kişiye de, bin dirhem vasiyet eder ve malının üçte biri de yalnız bin dirhem olursa; onun yarısı, bin dirhem vasiyet edilenin olur; kalanı da onda birli nisbetle diğerlerinin olur.

Bir adam: "Bu bin dirhem, filanındır ve filanındır; onun yüz dirhemi de filanındır; baki kalanı da filanındır." derse; önceki adam için, yüz dirhem vardır.

Şayet, bin dirhem zayi olup» ancak yüz dirhem kalırsa; işte ö, öncekinin olur; ikincinin olmaz. Ancak, fazla bir şey artarsa; o ikincinin olur.

Bununla beraber, bir adam, diğerine "bin dirhem" vasiyet eder ve onun malının üçte biri de bin dirhem olursa; ortada olana bir şey verilmez. Bin dirhem on bir sehim olur; on sehmi, öncekine; bir sehmi de yüz dirhem sahibine verilir.

Şayet,  adam:   "Malımın  üçte birini  filan ve  filana vasiyet ediyorum; ondan yüz dirhemi, filanın olacak." der; malının tamamı da üç bin dirhem olur ve onun üçte biri , bin dirhem ederse; taksim vakti ise, beşyüz dirhem olursa; kendisine "yüz dirhem" dediğine; o yüz dirhemi, tamam öder; geride kalanı da diğerine verir.

Bununla birlikte, bin dirhemi vasiyet eder; o da malının üçte birinin tamamı olur ve hiç noksanlaşmış bulunmazsa; yarısını, en son­rakine, diğer yansım da -onda birli olarak- öncekilere verir. Yani, beşyüz dirhemin onda biri  olan elli  dirhemi,  yüz dirhem  vasiyet eylediğine; dörtyüz elli dirhemini de, bin dirhem vasiyet eylediğine verir.

Şayet, adam: "Malımın üçte birinden, filana yüz dirhem; geri kalanını da filana vasiyet ediyorum. Bin dirhem de filan için vasiyet ediyorum." derse; mes'ele hâli üzredir. "Geri kalanını" dediği zata, bir şey yoktur. Malının üçte biri, on bire taksim edilir.

Bir adamın, Üç bin dirhemi olur ve her bin dirhemi, belirli bir kesede bulunur; kendisi de, bir adama: "Bunda olanı sana vasiyet eyliyorum." der; sonra da, bin dirhemi bir başkasına vasiyet ederse; öncekine bir şey verilmez.

Şayet, bir adam: -'Şu bin dirhemi, filana vasiyet ediyorum ve filana vasiyet ediyorum; filan için, yedi yüz dirhem vardır. Filan için de altıyüz dirhem vardır." derse; o bin dirhem, aralarında on üçe taksim edilir. O da on bire taksim edilir.

Şayet: "Ben, bu bini, şu filana vasiyet eyledim; filana da vasiyet eyledim; ondan bin dirhemi filanındır." demiş olsa; onun tamamı onun olur.

Eğer: "Filanın, ondan bini vardır. Filanın da bini vardır." derse o bin dirhemi yarı yarıya taksim ederler. Serahsî'nin Mnhıytı'nde de böyledir.

Eğer: "Filan ve filana, bu bin dirhemi vasiyet ediyorum; filanın, ondan bin dirhemi vardır; filanın da, kendisine vasiyet eylediğimden, bin dirhemi vardır." veya: "Malımın üçte birini, filana vasiyet eyledim; filana da vasiyet eyledim; onlar filanın bin dirhemi vardır; o binden de filanın bin dirhemi vardır." derse her iki durumda da, bin dirhem, ikinci adamın olur.

Bir adam, bir topluluğa vasiyet eder ve onlardan bir kısmı hazır bulunurlar ve beyyine ibrazı ile, haklarını isterlerse; tmâm: "Onların hisselerini ayırır; diğerlerinin hisselerini bekletirim. Şayet, bir zayiat olursa; almıyanlar, alanlara ortak olurlar." buyurmuştur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse: "Filana bin dirhem verilecek; o da ona bir esir satın alacak." diye vasiyet edip, ölse, bu da'va onun dediğinin yerine getiril­mesi için hâkime çıkarılır. Hızânetü'l-Müftin'de de böyledir.

Hasta bir şahıs: "Malımdan yirmi bin dirhem çıkarın; onu filana şu kadar verin; filana da şu kadar verin ve onbir bin dirhem olana kadar devam edin. Kalanını da fakirlere verin." der ve Ölür; onun malının üçte biri de dokuzbin dirhem olursa; Fakıyh Ebû Bekir H-Behiî: Her birine, dokuzda biri verilir. Yirmi cüden, o on bir kişiye yaptığı vasiyet bâtıl olur. Veya öncekiler baki kalır. Sanki, o onlara dokuz bin dağıtmış gibi olur.  Çünkü onları önce söylemiştir.  Kalan dediğimiz gibi olur." demiştir.

Bu mes'ele, şuna muhaliftir: Şayet: "Malımın üçte birini filana verin." filana da verin. Kalanı da fakirlere verin." demiş olursa; mes'ele hâli üzeredir. Burada fakirlere bir şey yoktur. Onun tamamı, kendilerine vasiyet edilen şahıslara verilir. Onların her birine, onbirde dokuzu verilir ve iki sehm bâtıl olur.

Bir adam, "evinin satılmasını, onun parası ile, on yük buğday alınmasını, bin menn de ekmek alınmasını" vasiyet ederse, keza, vasiyet ederek, "evinin satılmasını ve onunla da buğday ve ekmek satın alın­masını"   söylerse;  bu  adamın,  başka malı  da  bulunursa;  Fakıyh Ebû'l-Kasim: "Onunla, üçte birni tekmil eylemiş olur. O kimse, on yük buğday ve bin menn ekmek vasiyet etmiş gibi olur." demiştir.

Bir adam vasiyetlerde bulunur ve bu durum yani onun vasiyet ettiği vârislerince duyulur; fakat ne vasiyet eylediğini, onlar bilmezler ve: "Neyi vasiyet eyledi ise, biz razıyız.' derlerse; Müntekâ'da: "Onların izinleri (= rızâları) caiz olmaz. Ancak vasiyetin ne olduğunu bildikleri zaman caiz olur." denilmiştir.

Bir adam, başka bir adama ve fukaralara malını vasiyet eder; vasiyet olunan da muhtaç bir kimse olursa; fakirlerin hissesi, ona verilir mi?

Burda ihtilaf vardır:

Muhammed bin Mukâtil şöyle buyurmuştur:

Halel ve Şeddad'a göre verilir. İbrahim en-Nehâî ve Hasan bin Muti" ise: "Verilmez." buyurmuşlardır. önceki görüş, esahh olan görüştür.

Nevâzii'de şöyle zikredilmiştir:

Bir adam, bir başkasına ve fukaraya, azâd olmuşa yüz dirhem vasiyet eder; ölümünden sonra da azâd edilen köle ölürse; burada vasiyet eylenen arasında, vasiyet eylenen vardır; ölen kişinin hissesi de fukaraya

sarf edilir.

Fakat, her birinin hisseleri vasiyet eden şahıs tarafından belirler-nirse; o takdirde vasiyet edilenin hissesi vârislerine verilir.

Buna binâen, bir adam, vasiyetlerde bulunup, beherine bir mikdar tâyin eylese; fukaralara tasadduk eylenir. Sonra da vasiyetin bir kısmı, vasiyet edenin vârislerine verilir.

Veya kendilerine vasiyet edilenin bir kısmı ölürse; geride kalanı, diğer fukaraya verilir. Şayet, ondan dönüş olmazsa, bu böyledir. Muhıyl'te de böyledir.

En doğrusunu Allahu Teâlâ bilir. [12]

 

8- BİR ZİMMÎNİN VE BİR HARBÎNİN VASİYET ETMESİ
 

Zimmînin-muâmelât cinsinden olan- vasiyeti, bil-icma caizdir. Şayet, muamelât cinsinden değil ise, bu dört nevı'dir:

1) Bizimle onların arasında bir yakınlık olma hali.

Bu vasiyet sahihtir. İster muayyen bir topluluk olsun; isterse muayyen olmasın müsavidir,

2) Bizimle, onların arasında bir ma'si yet bulunması hâli. Buda eğer topluluk muayyen ise sahihtir.

Onlar için, mülküyet şarttır; Allah'a yakınlık ciheti şart kılınmamıştır.

Eğer topluluk muayyen değil ise, bu vasiyet batıldır.

3) Bize göre kurbet (- yakınlık); onlara göre ma'siyet (= günah) olması hâli. Bu vasiyet de şayet, belirli iki topluluk için olursa sahihtir. Onlar için. mülkiyet şart kılınmıştır. Vasiyet edenin kurbiyeti şart kılınmamıştır. Eğer iki topluluk belirli değilse, bu vasiyet de bâtıldır.

4) Bize göre masiyet, onlara göre kurbet olma hâli.

Bu da, İmâm Ebft Hantfe (R.A.)'ye göre sahihtir. îster iki topluluk belirli olsun, İster belirsiz olsun müsavidir.

İmftmeyn'e göre ise, bu vasiyet bâtıldır. Ancak iki toplum muayyen iseler, o müstesnadır.

Bir zimmî, "malının üçte birisiyle belirli köleler satın alınıp, azâd edilmesini" vasiyet eder veya "belirli olmayan köleleri satın alıp azâd eylemeyi" vasiyet eder yahut "tasadduk edilmesini*' vasiyet ederse; "malının üçte birinin, fakir ve miskinlere'* veya "Beytü'l-Makdese lamba alınmasına" vasiyette bulunur veya onunla "gaza edilmesini" vasiyet eder ve vasiyet eden de hıristiyan olursa; bu durumda, bu vasiyetleri sahih olur.

Bir zimmî, malının üçte birini "söyleyerek ağlayanlar veya "şarkı söyleyenler için" vasiyet eder ve şayet onlar belirli kimseler olursa; bu vasiyeti sahih olur. Onların mülkiyetine itibar edilir.

Eğer, bu şahıslar belirli değillerse, bu vasiyet bâtıldır.

Bir zimmî, malının üçte birini, "müslümanlardan bir topluluk hac yapsınlar diye" vasiyet eder veya "müslümanlar için, mescid yapılsın" diye vasiyet eder ve şayet, vasiyet eylediği topluluk belirli bir topluluk olursa, bu vasiyeti sahihtir. Onların mülküyetirie itibar olunur.

Müslümanlar muhayyerdirler; isterlerse o mal ile hac yapar, mescid bina ederler; isterlerse, yapmazlar.

Şayet, vasiyet edilen topluluk belirli bir topluluk değilse, bu durumda o vasiyet bâtıldır.

Bir   zimmî,   "malının  üçte  biriyle,  bir havra   veya   kilise yapılmasını" vasiyet eder; veya "kendi evinin havra ve kilise yapıl­masını" vasiyet ederse; tmâmeyn'in kavline göre, bu vasiyeti geçersizdir (= bâtıldır).

Ancak, belirli bir topluluk için vasiyet eylemişse, o müstesnadır.

işte o, onların mülkü olur.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre ise, her haliyle, vasiyeti şahindir.

Bu ihtilaf üzerine âlimlerimiz şöyle buyurmuşlardır:

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin'cevabı: "Bu, köyde olursa böyledir. Fakat, şehirde olursa; bu vasiyet yerine getirilmez. Muhiyt'te de böyledir.

Güvenceli bir harbî, müslümanlara veya zimmîlere vasiyette bulunsa; bu vasiyet, bi'1-ittifak sahihtir.

Şayet, kendi ile birlikte vârisleri de, dâr-i islam'a gelmemişse veya bu güvenceli harbî, malının üçte birinden fazlasını vasiyet etmiş; vârisleri de buna razı olmuşsa; bu böyledir.

Şayet, hiç bir vârisi yoksa, bütün malını vasiyeti sahih olur. Müslim ve zimmî gibi...

Keza vârisi var da onlar dâr-i harbde iseler, vasiyeti sahihtir.

el-Asıl'da şöyle zikredilmiştir:

Bir harıbî, dâr-i harbde vasiyet ettikten sonra, o memleket mtis-lüman veya ehl-i zimmet olur; sonra da, hâkime o vasiyet hakkında mü­racaat ederler ve vasiyet edilen şey mevcut olursa; hâkim, o vasiyete izin verir.

islam olmadan önce vasiyet edilen nesne, zayi olmuşsa; vasiyet bâtıl olur. Bedâi"de de böyledir.

Güvenceli (=  emniyet altındaki) bir harbî, bir kısım malını, masum birine vasiyet ederse; kalan kısmı, -ehli harb olsalar bile- varis­lere iade edilir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Güvenceli bir harbî, dâri İslâm'da, hastalığı zamanında, kölesini azâd eder veya müdebber kılarsa; bunun üçte birine bakılmaksızın, köle azâd olmuş olur.

Bir zimmî, üçte bir malından fazlasını vasiyet eylese veya bir kısmını kendi vârislerine vasiyet eylese bu sahih olmaz.

Şayet, kendi milletinin haricine vasiyet ederse; bu sahih olur.

Bir zimmî, güvenceli olmayan bir harbîye vasiyette bulunsa; bu vasiyeti sahih olmaz. Kâfi'de de böyledir.

Bir zimmî, güvenceli bir harbiye vasiyette bulunsa bu, caiz olur. Serahsî'nin Muhıytf nde de böyledir.

Bir müslüman, yahûdi veya nasranî yahut mecûsi olsa (yâni irtidat eylese) sonra da vasiyette bulunsa; bu vasiytleri İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bekletilir. Tekrar müslüman olursa, vasiyeti geçerli olur; değilse bâtıldır.

tmâmeyn'e göre ise, mürtedin tasarruf atı, irtidadı halinde de geçerlidir. Kime vasiyet eylemişse, sahihdir.

Şayet, masiyet için, vasiyet eylemişse, tmâmeyn'e göre vasiyet eylediği kimseler belirsiz ise, vasiyeti bâtıldır.

el-Asıl'da şöyle zikredilmiştir:

Mflrted, masiyet için vasiyet ederse (meselâ: Bir havra veya bir kilise, yahut benzeri bir şey yapılması gibi...) bu da, belirsiz bir topluluk için olursa, biz onun vasiyetini muhafaza etmeyiz.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'den de böyle rivayet edilmiştir.

Bazı âlimler: "Bu tür vasiyet sahihtir.'* demişlerse de bazıları:

"Sahih olmaz." buyurmuşlardır. Muhıyt'te de böyledir.

NefsÜ nevasına tabi olan bir kimse, şayet, alenen küfürde bulun­muyorsa; onun vasiyeti, müslümanın vasiyeti menzilindedir. Çünkü açıkta İslâm'ı iddia ediyor.

Şayet, küfrünü söylüyorsa, o mürted hükmündedir. İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ile, İrnâmeyiTin, onun vasiyetini tasarruf hakkındaki görüşleri ayrıdır. Kâfi'de de böyledir.

Bir yahûdi veya bir hiristiyan sağlıklarında bir havra veya bir kilise yaptırırlar; sonra da ölürlerse; bu havra veya kilise miras olur. Hidâye'de de böyledir.

Vasiyet yapmamaya yemin eden bir kimse; ölüm hastalığında, bir bağışta bulunur veya o hâlinde kendi oğlunu kölelikten satın alıp, azâd ederse; yeminin bozmuş olmaz.

Şayet, o adam, hastalığı hâlinde vârislerine bir şey bağışlar veya ona bir vasiyette bulunur; ve onun infazını isterse; Şeyhu'1-İmâm Ebû Bekir Muhammet! bin Fadl:' 'Her ikisi de bâtıldır." buyurmuştur.

Eğer, diğer vârisleri onun yaptığına razı olurlar ve: "Biz ne dedi ise, razıyız.'* derlerse; onların razı oldukları vasiyet infaz edilir. Çünkü, onlar me'mur olmuş olurlar.

Bağış böyle değildir.

Şayet, vârisler: "Biz ölen zatın yaptıklarına razıyız." derlerse; bağışına da, vasiyetine de izinleri sahih olur.

Bir hasta, vasiyetlerde bulunur; sonra da o hastalığından iyileşip senelerce yaşar; daha sonra da yine hastalanırsa; önceki vasiyeti bakidir.

Eğer, o zaman: "Ben, bu hastalıktan ölürsem." veya "Bu has­talıktan iyileşemezsem." demedi ise bu böyledir.

Fakat: "Şu kadar vasiyet eyüyorum." veya "Bu hastlaıkta ölüm gelirse..." yahut: "Bu hastalıktan ölürsem." dedi ise, bu takdirde, iyileşince o vasiyeti bâtıl olmuştur.

Bir adam, vasiyet ederek: "Bu hastalıktan ölürsem, kölem hür­dür; filana, malımdan şu şu kadarını veriniz; benim için hac yapılsın." der ve sonra da o hastalıktan iyileşir; sonra, tekrar hasta olursa; şahitler de önceki vasiyetine şehâdette bulunurlarsa; İmâm Muhammed (R.A.): "Kıyasta, bu bâtıldır. Çünkü o hastalıktan iyileşince, vasiyeti geçersizdir. Fakat, biz bunun geçerliliğini güzel görür; üçte bir malından vasiyetim yerine getiririz.*' buyurmuştur.

Bu, kıyâs ye istihsândır. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, vasiyetler yapar ve onu da kağıda yazar; sonra da has­talanır; yine vasiyetler yapar ve yazsa; ikinci yazdığını da söylemezse; her iki vasiyetine göre de amel edilir. Hizânetü'l-Müftînde de böyledir.

Bir adam, vasiyet ettikten sonra, onu vârisler tutarlar ve o bunak olursa; o takdirde, beklenir: Şayet, ölürse, İmâm Muhammed (R.A.): "Vasiyeti batıldır." buyurmuştur.

Zayıflığından dolayı, söz söylemeye gücü yetmeyen bir hastanın, aklı başında olur ve başıyla işaret ederek vasiyet ederse; Muhammed bin Mukâtil: "İşaretle yapılan vasiyet caiz olur," buyurmuş; diğer alimle­rimiz ise, bunu caiz görmemişlerdir.

N atî fi, Kisâniyyat'ta şöyle buyurmuştur:

Bir adama felç isabet etse de, dili konuşamasa; işaret eder veya yazabilirse; onun durumu ahrasın durumu gibi olur (isteği yerine geti­rilir).

Hasan bin Ziyâd şöyle buyurmuştur:

Bir adam, diğerine bin dirhem verip, ona: "Bu bin dirhem filanındır. Ben, ölürsem, ona ver." dedikten sonra, kendisi ölürse; o adam, emredildiği gibi, o bin dirhemi verilmesi istenilen zata verir.

Şayet: "O filandır." demez; fakat: "Ona ver." der ve kendiside Ölürse; emredilen şahıs, onu o filana vermez.

Ebû Nasr ed-Debbüsî şöyle buyurmuştur:

Bir hasta, bir adama dirhemler verip ona: "Bunu, kardeşime ver." veya "oğluma ver." dedikten sonra Ölür ve ölenin de borcu olur ve eğer:

"Kardeşime veya oğluma ver." demiş; fazla bir şey söylememiş olursa; bu durumda, me'mur, o dirhemleri ölenin alacaklılarına verir.

Nasıyr şöyle buyurmuştur:

Bir kimse: "Şu, dirhemleri filana veriniz." veya "Şu elbiseleri, filana veriniz." dediği hâlde: "Bu, onundur." veya: "Bu, ona vasiye-timdir." demezse; bu bâtıldır. Çünkü, bu bir ikrar değildir; vasiyet de değildir.

Bir adam, vasiyetlerde bulunur; onun vasiyetleri de zayıf dirhem­lerle yerine getirilir ve kötü dirhemler verilirse; âlimler bu hususta ihtilaf etmişlerdir:  Şeyhu'1-lmâm  Ebû Bekir Muhammed  bin Fadlı şöyle buyurmuştur:

Şayet vasiyet, belirli bir topluma yapılmış onlar da buna razı olmuşlarsa; bu caizdir. Eğer belirsiz fakirlere yapılmışsa, yine caizdir.

Bu tmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavil­leridir.

Bir   adam,   muhtelif   vasıflarda   olan   nakidlerle   vasiyette bulunduğunda; bu vasiyeti geçerli olur.

Bir hasta, bin kırık dirhemlerini ve sağlam dirhemlerini vasiyet ederek:  "Sağlam dirhemleriyle, bir şey satın alınıp, sonrada kınk dirhemlerle birlikte satılmasını ve tasadduk edilmesini" söylerse; bu vasiyeti yerine getirilir.

Bir hastaya: "Ne için vasiyet etmiyorsun?" denildiğinde o: "Ben vasiyet eyledim; malımın üçte birinden çıkarılıp, bin dirhemi fakirlere tasadduk edilecek." der ve başka bir şey söylemeden Ölürse; malının üçte biri de iki bin dirhem olursa; Şeyhu'İ-lmâm Ebû'l-Kâsım: "Ondan, ancak bin dirhemi tasadduk edilir." buyurmuştur.

Şayet, hasta: "Malımdan üçte birinin çıkarılmasını vasiyet eyledim." deyip başka birşey söylemezse; o takdirde, malının üçte birinin tamamı tasadduk edilir.

Hasan bin Ziyâd, şöyle buyurmuştur:

Bir hasta: "Malımın üçte birini, filana vasiyet ediyorum. O da bin dirhemdir." dediği hâlde, malın üçte biri bin dirhemden fazla olursa; onun, vasiyeti, malının üçte birine iblâğ edilir.

Keza: "Bu evdeki hissemi, (ki o üçte birdir) vasiyet eyliyorum." dediği hâlde, hissesi yarı olur ve şayet; malının üçte biri onun kadar varsa; evin tamammdaki hissesi olan yansı, vasiyet edilmiş olur.

Bir hasta: "Bin dirhem vasiyet ediyorum. O, malımın onda biri­sidir." der; onun da bin dirhemden başka malı olmazsa; on bin, ona bölünür. Bundan fazla veya noksan olursa; yine böyledir.

Bir adam:  "Şu kesemde olan,  bütün malımı filana vasiyet eyledim." der ve "onun da bin dirhem olduğunu" söylerse; kesede de iki bin  dirhem  olursa;  kesede  olanın tamamı  -malının  üçte  birinden çıkmamış olsa bile- vasiyet olur.

Keza, kesede dinarlar veya mücevherlerden ve başka kıymetli şeylerden başka şeyler de olursa; kesede bulunan o şeyler, üçte birden fazla değillerse; onlar tasadduk edilir.

Şayet adam: "Filan adama bin dirhem vasiyet ediyorum. O da kesemde olanın tamamıdır." der; kesede de bin dirhemden fazla bir şey olmazsa; o bin dirhem, vasiyet edilenin olur.

Bir kimse eğer: "Şu kesede olan bin dirhemi, filana vasiyet ediyorum. O bin dirhem de yarısıdır." der; bu kesede ise, üç bin dirhem mevcud olursa; kendisine vasiyet edilen şahsa bin dirhem verilir.

Eğer, bu kesede bin dirhem bulunursa; o, vasiyet olunan şahsın olur.

Kesede beşyüz dirhemden fazla olmazsa; bu durumda, vasiyet edilen şahsa o verilir; başka bir şey verilmez.

Şayet, kesesinde dinarlar veya cevahirler olursa; o takdirde bir şey gerekmez.

Fakıyh Ebû'1-Leys, şöyle buyurmuştur:

tmâm EbÛ Hanîfe (R.A.) ve tmâm EbÛ Yûsuf (R.A.)'un kıyâsları­na göre, uygun olanı bin dirhem kıymetinde bir şeyi, vasiyet edilen yer­lere sarfetmekdir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir adam: "Şu evde olanın tamamım vasiyet ediyorum. O da bir kür buğdaydır." der; evde de çok kür buğday olur veya arpa ve buğday bulunursa; vasiyet edilen şahsa; -onun malının üçte biri kadarsa- hepsi verilir. Hızânetü'İ-Müftîn'de de böyledir.

Şayet adam:  "Bu kesemden,  onun için bin dirhem vasiyet eyliyorum. Ve onun için, şu kesemden de bin dirhem vasiyet ediyorum." derse; (yâni ikinci bir keseden) işte bu takdirde, her iki keseden de biner dirhem vermesi gerekir. Muhiyt'te de böyledir.

Bir adam, "kendisi için, bin dirhem tasadduk edilmesini" vasiyet ettiğinde; onun yerine buğday tasadduk ederler, veya bunun aksi olursa; İbnü Mukâtil: "Bu caizdir." buyurmuştur.

Fakıyh Ebû'1-Leys ise şöyle buyurmuştur:

Bunun ma'nası, bin dirhem karşılığında buğday tasadduk etmekdir.

O'na soruldu:

— Şayet, buğday mevcut ise ne olur? Şöyle buyurdu:

—  Buğdayın kıymeti olan dirhemleri verirse; umarım ki, bu caiz olur.

"Eğer dirhemler vasiyet edildiği hâlde, onun yerine buğday verilse; bu caiz olmaz." diyenler olmuşsa da Fakıyh Ebû'1-Leys: "Bu caizdir." buyurmuştur.

Biz de bu görüşü kabul ediyoruz.

Bir adam: "Şu köleyi satınız; parasını fakirlere tasadduk ediniz." derse; binefsihi o köleyi tasadduk eylemek de caizdir.

Şayet, adam, vasîye: "On elbise satın al ve tasadduk eyle." der; vasî de on elbise satın alıp onu satar ve bedelini tasadduk ederse, bu da caiz olur.

İmâm Muhammed (R.A.), şöyle buyurmuştur: Bir adam, "belirli bin dirhemin, sadaka olarak verilmesini" vasiyet eder; vasî de, onun yerine, ölen zatın başka malından bin dirhem karşılığında sadaka verirse; bu caiz olur.

Şayet önceki bin dirhem sadaka olarak dağılmadan önce, zayi olursa; onun mislini vârisler tazmin edip, öderler.

Keza, İmâm Muhammed (R.A.), şöyle buyurmuştur:

Bir adam belirli bin dirhemin, tasadduk edilmesini vasiyet edince; o bin dirhem zayi olursa; vasiyet bâtıl olur.

Bir adam, "ihtiyaç sahibi fakirlere, malından bir şeyler verilme­sini" vasiyet ettiğinde; onu, başka fakirlere vermek caiz olur mu?

Şeyhu'1-lmâm Ebû Nasr: "Caiz olur." demiştir. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un: "bir adam, Mekke fukarasına vasiyet eylese; başka fakirlere vermesi caiz olur." buyurduğu gibi...

Bir adam "malının üçte birinin tasadduk edilmesini" vasiyet eder; o malı da, vasiden bir gâsıp gasbedip onu zayi eder; bu durumda vasî de, onu gâsıba tasadduk etmek isterse; gâsıbın fakir olması hâlinde Fakıyh Ebû'l-Kâsım bunun caiz olduğunu söylemiştir.

Bir adamın eline, haramdan bir eşya geçer ve onu, eşya sahibine tasadduk etmeyi vasiyet ederse; eşya sahibi, onun kendi malı olduğunu bilir veya bilmeyebilir.

Eğer, eşya sahibi durumu bilirse; malı kendisine geri verilmiş olur.

Şayet, bilmezse; tasadduk olur. Vasiyet eden de aynısıdır. Eğer, "o eşyanın, onun olduğunu" bilirse, red; bilmezse sadaka olur.

Şayet, vârisler, bu hususta murisi yalanlarlarsa; malının üçte birini tasadduk ederler.

Bir kadın, vasiyetinde: "Malım, akrabama tasadduktur." derse; onun malı, vârisi olmayan akrabasına tasadduk edilir.

Burda takdir; sözle kime söylemişse ona olur; söylediği kadar adlarını söylediklerine, istediği kadarı verilir. Fetâvâyi KâdStaân'da da böyledir.

Bir adam, kölelerinin en üstününü, miskinlere vasiyet eder veya "en   hayırlısının   satılıp,   parasının   fakirlere   tasadduk   edilmesini" söylerse; o takdirde bakılır, kıymet yönünden en efdali ve en hayırlısı kimdir? O satılarak, vasiyeti yerine getirilir.

Şayet: "Kölemin hayırlısı için vasiyet ediyorum." veya "Malımın üçte birini kölemin en efdali için vasiyet eyliyorum." derse; o takdirde, dinde en hayırlısı için vasiyet edilmiş olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, "malının üçte birini, miskinler için." vasiyet edince, -ister kendi beldesine olsun, isterse başka yerde olsun- önce kendi vatanında olana tasadduk edilir. Kendi vatanında yoksa* o zaman, başka yerde olan miskinlere tasadduk edilir.

Bir  adam,   "malının  üçte  birini,   Belh  fakirlerine"  vasiyet ettiğinde, efdal olanı, o malı tasadduk eylemektir. Başkalarına verse o da, caiz olur.

Fetva da buna göredir.

Bu İmâm EbÛ Yûsuf (R.A.)'un görüşüdür. İmâm Muhammed (R.A.) ise: "Başkasına vermek caiz olmaz." buyurmuştur.

Nevazil'de şöyle zikredilmiştir:

Bir adam, "on gün tasadduk yapılmasını" vasiyet ettiğinde; yaptığı vasiyet, bir günde verilse; bu caiz olur. Keza: "Her fakire, birer dirhem verilmesini" vasiyet eylese de, vasî de yarım dirhemi bir fakire; yarısını da diğer bir fakire verse; Önceki fakir de hissesini zayi eylese; ona taz­minat yapılmayacağını umarım. Hulâsa'da da böyledir.

Bir adam, keffaretinin yerine, on fakire yemek yedirmeyi vasiyet eder; vasi de onları sabah ve akşam yedirirse; bunlar, vasiyet edenin söylediklerinden başka fakirler olsalar bile, tazminat gerekmez.

Bir adam: "Benim için, on fakiri, sabah akşam doyurunuz." der ve keffaret olduğunu söylemez; vasî de on fakiri sabah doyurur; onlar da Ölürler; akşama da başka on fakiri doyurursa; her iki hâlde de vasîye tazminat gerekmez.

Bu istihsânen böyledir.

Fetva da buna göredir. Hızânelü'l-Müflîn'de de böyledir.

Bir adam, üç yüz ölçek buğday tasadduk edilmesini vasiyet eder ve bunun ölçeğinin ölümünden sonra fakirlere verilmesini söyleyip iki yüz ölçeğini de sağlığında ayırırsa; Ebû Nasr: "Vasî, onun sağlığında ayırmış olduğunu borçlanır.

Şayet, hâkimin hükmüyle ayırırsa, ölümünden sonra da olsa taz­minat gerekmez.

Eğer kendi başına ayırırsa, tazminatı gerekir. "Varislerin emriyle olursa, aralarında da küçük varsa; onların emri caiz olmaz. Şayet, küçük yoksa, o takdirde caiz olur." denilmiştir.

Büyüklerin emriyle olan sahih olur; küçüğün hissesi sahih olmaz. Fetâvâyi Kâdînân'da da böyledir.

Bir kimse hastalığında vasiyet ederek: "Ben, ramazanda karımla cima eyledim. Siz fakıyhlere bana ne gerekeceğini sorunuz. Malımdan bir köle azâd edilecekse, öyle yapınız." derse; onlar, önce onun namına -malının üçte birinden çıkarsa- bir köle azâd ederler.

Şayet, malının üçte birinden bir köle çıkmaz; vârisler de buna izin vermezse; o takdirde, altmış fakire, -her birine iki müd olmak üzere-buğday verilir. Eğer üçte bir malından bu kadar çıkarsa, böyle yapılır. Hizânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

Bir adam, buğday ve ekmek satın alıp, fakirlere tasadduk etmeyi vasiyet ettiğinde, hamal ücreti o vasiyete dâhil olur mu?

Âlimler, şöyle buyurmuşlardır:

Vasiyet eden şahıs, böyle bir şey söylemedi ise, uygun olan, onu ücretsiz yapmak, o ücreti de fakirlere vermektir.

Şayet, vasiyet yapan mescide taşımalarını vasiyet eylemişse, ücreti ölenin malından ödenir.

Bir adam, diğerine "malının üçte birisini tasadduk etmesini" emrettiğinde; şayet o adam, kendi nefsi için bir hisse ayırırsa; bu caiz olmaz.

Eğer, -büyük veya küçük- akıllı çocuklarına verirse bu caiz olur. Şayet, verdiği çocuğunun aklı yetmiyor ise, o caiz olmaz.

Sultanın âmili, fakirlere, "malından, şu kadar verilmesini" vasiyet ederse; İmâm Ebû'l-Kâsım şöyle buyurmuştur:

"Başkasının malından olduğunu bilirse, onu almak caiz olmaz. Eğer karışık olduğunu bilirse, alması caiz olur.

Şayet, onun başkasının malı olduğunu bilmezse, -başkasının malı olduğunu açıklayana kadar- yine caiz olur.

Fakıyh Ebû'1-Leys, şöyle buyurmuştur: Şayet, katışık ise caiz olmaz.

Bu, İmâmeyn'e göre böyledir. O malı sahibine reddetmek gerekir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, katışmakla mülküyetine sahib olmuş olur. Onu almak caiz olur.

Câmi"de şöyle zikredilmiştir:

Bir adam, malının üçte birinden, seksen dirhem her sene, fakirlere tasadduk edilmesini vasiyet eder; veya: "Ben, malımın üçte birinden, her sene, fukaraya seksen dirhem vasiyet ediyorum." derse; vasî, malın üçte birini, bir senede tamamen tasadduk eder. Diğer senelere tevzî eylemez.

Bir adam, Ölüm hastalığında "katilin affını" vasiyet eder; ölüm de kasden yapılmış olursa; bu vasiyet kıyâsda bâtıldır. İmâra Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavli budur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir adam, "önce, malının altıda birini, sonra da yine altıda birini" aynı mecliste veya ayrı ayrı meclislerde vasiyet eder ve buna ikide şahid olur veya hiç şahit bulunmazsa; bi'1-icma, kendisine vasiyet olunan şahsa, malın altıda biri verilir.

Ancak, iki vasiyet birbirinden fazla olursa; o takdirde, az, çoğun içine dâhil olur. Ve çok olan verilir. Diğerinin hükmü sakıt olur. Tahâvî Şerhi'nde de böyledir.

Bir adam, malının üçte birini vasiyet eder; vasî de, bilmeden onu zengin kişilere verirse; ne olur? İmâm Muhammed (R.A.): "Câİz olmaz. Vasî, bi'İ-icma, o vasiyeti fakirlere tazmin eder." buyurmuştur. Tatar-hâniyye'de de böyledir.

Bir adam, malının üçte birini, borcu olduğu bir adama vasiyet eder; bir başka şahsa da, belirli olarak, malının üçte birini vasiyet eder-ve borcu da yüz dirhem olursa; o belirli olan üçte bir, ikisinin arasında taksim edilir. Eğer, borçtan elli dirhemi çikarmışsa onu belirli olana ilâve eder. Üçte birin tamamı beş sehim olur.

Şayet, o aynın üçte birini birine vasiyet eder; o aynı ve borcu da, borçlusuna vasiyet ederse; o ayndan bir şey çıkarmaz. O ayinin Üçte birini yarı yarıya taksim ederler.

Eğer borcunu elli dirhem olarak beyan ederse; işte o, o ayna ilave edilir. Sanki, onun üçte birini vasiyet eylediği elli dirhemi aralarında üçte birli taksim edecek gibi olur. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavli budur.

tmfira Mnhammed (R.A.) ise: "Üçte bir, o ayn kendisine vasiyet edilenin olur. Üçte iki ise, diğerinin olur." buyurmuştur.

tmflm Ebû Hanîfe (R.A.)'de: "Üçte bir aralarında beş hisse olur." buyurmuştur.

Bir adamın, belirli yüz dirhemi bulunur; bir yabancıya da, yüz dirhem borcu olursa; o yüz dirhem için, malının üçte birini vasiyet ederse; o, o aynın üçte birisini alır. Zahhİyye'de de böyledir.

Fadlİ'nin Fetvalarında şöyle zikredilmiştir:

Bİr adam, alacaklı bulunduğu kimseye vasiyette bulunursa; vasiyeti borca taalluk eder. Borçlunun, bir kısım borcunu bağışlarsa; o nisbette vasiyeti bâtıl olur. O kadar miktarda, vasiyetinden dönmüş gibi olur.

Bakkalt şöyle buyurmuştur:

Buğdayda, vasiyete dahil olur. Ayn'ı vasiyet edildiği zaman dinarlar, dirhemler de dâhil olur. Mnmvt'te de böyledir.

Semerkant ehlinin fetvalarında şöyle zikredilmiştir:

Bir adam, vücûdunun eşyalarını vasiyet ettiğinde, bu vasiyete, baş giysisi, ayakkabıları, yorganı, yastığı, döşeği ve âdette eşya denilen her şeyi, giydiği giysiler, sergiler, yaygılar perdeleri dâhil olur.

Kapları da dâhil olur mu?

Bunda ihtilaf vardır:

İmâm Muhammed (R.A.) Siyer'de: "Dahil olur." diye işaret etmiştir.

Bir adamın, diğer bir adama, atını ve silahını vasiyet etmesi hususu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a sorularak:

— Bu silah kimin olur? denildi. fmftm şu cevabı verdi:

— Bu silah, kendisine vasiyet edilen adamın olur. Bakkal!'de, Fetvalarında şöyle buyurmuştur: Silahın ednası kılıçtır; yaydır; oktur, mızraktır.

Bir adam, "onun için, altın veya gümüş" vasiyet eder; vasiyet edenin de altın ve gümüş kabzalı, işlemeli bir kılıcı olur ve kendisine vasiyet edilene o verilirse; bakılır: Eğer, o altın ve gümüşü almak kılıca fazla zarar vermezse; onlar alınıp vasiyet edilene verilir.

Şayet onların alınması fazla zarar verecekse, bir onların kıymetine bakılır; bir de kılıcın kıymetine bakılır. Şayet kılıcın kıymeti daha fazla ise, vârisler muhayyerdir: isterse, vasiyet olunana, onun cinsinin hilaf­ına, kıymetini verirler ve kılıç, hulliyatı ile kendilerinin olur. Eğer, hul-liyatın değeri kılıçtan fazla ise, bu defa da kendisine vasiyet edilen şahıs muhayyerdir: Dilerse, kılıcın kıymetini vererek, onlarla birlikte alır; dilerse bırakır.

Şayet, her ikisinin kıymeti müsâvî ise, muhayyerlik yine vârisle­rindir.

Bir adam, diğerine ipek vasiyet ettiğinde; vasiyet edenin bir cübbesi veya kaftanı olur; onun da astarı ipek olursa; bir şey gerekmez.

Şayet, ipek elbise vasiyet etmiş olan şahsın cübbesinin astarı ipekten, dışı da ipekten olursa; bu cübbe, kendisine vasiyet olunan şahsın olur. Diğer elbiseleri, vârislerin olur.

Bir adam, diğerine "ipek cübbesini" vasiyet eder ve onun cübbe­sinin içi de dışı da ipek olursa; o vasiyete dâhil olur.

Şayet, dışı ipek içi başka şey olursa; yine vasiyete dâhil olur. Eğer dışı başka şey, astarı ipek olursa; bir şey gerekmez.

Bir adam, hulliyatmı vasiyet ettiğinde; o vasiyete hulliyat denilen her şey dahil olur. İster zümrüt, ister yakut ile işlemeli olsun; isterse, olmasın müsavidir. Tamamı vasiyet edilenin olur.

Bir adam, diğerine altın vasiyet eder; kendinin de altın işlemeli bir dibacesi olursa; bu dibacede altın görünüyor ise, o, vasiyet edilenin olur; değilse, olmaz. O takdirde, ö dibace, satılır; içindeki altının kıymeti kadarı kendisine vasiyet edilene verilir; kalanı da vârislerin olur.

Bir adam, ziynet eşyalarını (= hulliyatmı) vasiyet ettiğinde, bu vasiyete, altından yapılmış yüzük dahil olur.

Gümüşten yapılan yüzük de dâhil olur mu?

— Eğer kadınlar için değil de erkekler için yapılmışsa, dâhil olmaz. Fakat, kadınlar için yapılmışsa, dâhil olur. İnci, yakut, zeberced de dâhil olur mu?

— Şayet, altın ve gümüşe katılmış ise, bi'1-ittifak dâhil olur,

Eğer altın ve gümüşle terekküp edip birleşmemişse, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre bunlar, bu vasiyete dâhil olmaz. Çünkü, onlar hulliyattan değildirler.

tmfimeyn'e göre, bunlar hulliyattandırlar ve bu vasiyete dahildirler.

Muhıyt'te de böyledir. [13]

 

9- VASÎ VE ONUN SAHÎP OLDUĞU HAKLAR
 

Bir kimsenin vasiyeti kabul etmesi uygun değildir. Çünkü vesayet, tehlikeli (= muhataralı) bir iştir, tmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:  Önce vasiliğe girmek yanlıştır; ikinci def*ası hiyanettir, üçüncüsü ise sirkat (= hırsızlıktır.

Bazı âlimlerimiz şöyle buyurmuşlardır:

"Vasî, Ömer b. Hattâb (R.A.) bile olsa, tazminattan kurtulamaz."

tmâm Şâfî (R.A.)'de, şöyle buyurmuştur: Ancak ahmak veya hırsız olan vasî olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Vasîler şu üç durumda olurlar:

1) Emîn  (=   güvenilir),  güçlü  ve vasiyeti yetine getirebilecek durumda olan vasîler.

Bu vasî sağlamdır. Hâkim onu azledemez.

2) Güvenilir fakat âciz olan vasîler. Hâkim, bu durumda olan vasî'ye yardımcı verir.

3) Fâsık, kâfir veya köle olan vasîler. Böyle olan vasinin azl edilmesi gerekir. Onun yerine başka bir vasî ta'yin edilir. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

Bir adam, diğerine, onun şahsı hakkında vasiyette bulunduğunda; kendisine vasiyet olunan zat: "Ben, kabul eylemem." derse; reddi sahih olur. Ve o, vasî olmamış olur.

Şayet, vasiyet eden şahıs, kendisine vasiyet olunana: "Ben senin kabul etmiyeceğini zannetmiyordum." der; kendisine vasiyet olunan da, bundan sonra: "Kabul eyledim." derse; bu caiz olur.

Şayet, vasiyet edenin sağlığında susar ve vasiyet eden ölürse; işte o zaman muhayyerdir: Dilerse vasiliği kabul eder; dilerse reddeder. Fetâ­vâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse, huzurda olmayana vasiyet ettiğinde; onun vasiyeti, vasiyet edilen şahsa; vasiyet eden Öldükten sonra ulaşır; o da: "ben, kabul etmiyorum." der; sonra da: "Kabul ediyorum.** derse; işte bu, -hükümdar,    "kabul    eyledim."    demeden    önce    onu   vasilikten çıkarmadıkça caizdir- Sirâcü'I-Vehhâc'da da böyledir.

tmâm Mu h amme d (R.A.), Câmiu's-Sağîr'de şöyle buyurmuştur: Bir adam, diğerine vasiyette bulunur; o da, onun sağlığımda onu kabul ederse; vasiliği tamamdır.

Hatta, vasiyet eden öldükten sonra, vasilikten çıkmak istese, buna hakkı olmaz.

Şayet, sağlığında reddederse; bu reddi, reddir ve sahihtir.

Yüzüne karşı reddeylemez ise, sahih olmaz. Yüzüne karşının ma'naşı, reddettiğini onun bitmesidir.

Yüzüne karşı olmamasının ma'nası da, reddettiğini onun biîmeme-sidir. Mahıyt'te de böyledir.

Bir adam, diğerini vasî yapar ve: "O ne zaman isterse, vasilikten çıkar." derse, bu caizdir,O vasî istediği zaman ve istediği vakit vasi­likten çıkar. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

Bir adam, diğerini vasî yaptığında; o adam: "Ben kabul etmem." der; vasiyet eden de susar; sonra da ölür; vasiyet olunan kişi de: "Kabul eyledim." derse; onun kabulü sahih olmaz.

Şayet, kendisine vasiyet edilen susup; bir şey söylemez ve yüzüne karşı: "Kabul etmiyorum." der; sonra da vasiyet eden adam ölmeden önce, veya öldükten sonra, onun gıyabında bir mecliste: "Gerçekten vasiliği kabul eyledim." derse; kabulü caiz olur. İster hâkimin huzu­runda olsun, ister olmasın müsavidir. Şayet, onun: "Ben, kabul etmem." dediğini, hâkim bilirse; onu vasilikten ihraç eder (= çıkarır).

Sonra: "Kabul eyliyorum." dese bile, kabulü sahih olmaz.

Şayet, bir adam, kendisine vasiyet edenin gıyabında: "Ben, onun vasiyetini kabul etmiyorum."  der veya bir elçi yahut bir mektup gönderir ve o vasiyet edene ulaşır; sonra da: "Kabul ediyorum." derse; kabulü sahih olmaz.

Eğer vasiyet edenin yüzüne karşı kabul ettiği hâlde, vasiyet edenin olmadığı zaman: "Şahit olunuz; ben onun vasiliğinden çıktım/' derse, Hasan bin Ziyad İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin: "Çıkması sahih olur." buyurduğunu rivayet etmiştir.

Şayet, vasî, vasiyet edenin olmadığı hâlde, vasiyeti reddederse; bize göre, bu reddi bâtıl (= geçersiz) olur.

Bir adam, diğer bir adama, vasiyet ettiğinde; vasînin ondan haberi olmaz ve vasiyet eden öldükten sonra, kendisine vasiyet olunan şahıs, vasiyet edenin terekesinden bir şey satarsa; satışı caiz olur ve vasiyeti kabul etmiş sayılır. Fetâvâyi Kâdfhân'da da böyledir.

Bir adam, iki adama vasiyette bulunduğunda; onlardan birisi kabul edip, diğeri sussa; kabul eden şahıs, susana, vasiyet eden Öldükten sonra: "ölü için bir şey satın al." deyince; o da alıp, onunla, ölüye kefenler veya bundan Önce "evet." derse; vasiyeti caizdir.

Keza, susan diğerinin hizmetkârı olup, hür de olmaz ve ölen için, ona kefen satın almasını söyler; o da satın alır veya "olur." derse; işte bu, vasiyeti kabul olur. Huânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

tmâm Kerhî şöyle buyurmuştur: Vasî, vasiyeti kabul eder; veya ölümden sonra tasarrufa baslar; sonra da, kendini vasilikten çıkarmak isterse; bu caiz olmaz. Ancak, hâkimin yanında çıkarsa; bu caiz olur.

Âlimlerimiz şöyle buyurmuşlardır: Vasî, önce kabul edip; sonra da hâkimin huzurunda, nefsini vasilikten çıkarırsa; hâkim, onun haline bakar: Eğer güvenilir biriyse ve tasarrufa da kadirse, onu vasilikten çıkarmaz.

Şayet, hâkim onun âciz olduğunu ve çok meşguliyeti olduğunu bilirse; o takdirde, vasilikten çıkarır. Sirâcü'l-Vehbâc'da da böyledir.

Bir adam, kendi kölesine veya bir diğerinin kölesine vasiyette bulunursa; bu üç durumdadır:

1) Vârisler büyük kişiler olabilirler.

2) Vârisler, büyüklü küçüklü karışık olabilirler.

3) Vârislerin hepsi de küçük olurlar.

Şayet, hepsi de büyük veya büyüklü küçüklü iseler, işte bu takdirde, vasiyet bâtıldır.

İmâm Muhammed (R.A.), Câmiu's-Sagîr'de ve el-Asü'da böyle buyurmuştur.

"Bâtıl olur." sözüyle de, "yakında bâtıl olur." mânâsım kasdetmiştir.

Hatta: "İbtâlden önce, terekeden tasarrufta bulunup, satış yapsa bu gibi tasarrufları geçerli olur. Ve vârislerin uhdesinde olur." buyurdu.

Şayet, vârisler, tamamen küçük iseler; vasiyet eden de, onu başka birisinin kölesine vasiyet ettiyse; o vasiyet bâtıladır.

Eğer kendi kölesine vasiyet eyledi ise bu durumda, o vasiyet İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, caizdir. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) is*1" "O bâtıladır.'' buyurmuştur.

"imâm Muhammed (R.A.)'e gelince, bazı rivayetlerde İmânı Ebû Hanîfe (R.A.) ile beraber; bazı rivayetlerde de tmâm Ebû Yûsuf (I'.A.) ile beraberdir." denilmiştir. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet, mükâtebesine vasiyet ederse; bu caiz olur. Vârisler, ister büyük olsunlar, isterse küçük olsunlar; o verir veya azâd ederse, yaptığı iş geçerlidir.

Eğer âciz olursa, onun hükmü köle gibidir.

Kitabet bedelini ödemişse, bil-ittifak vasiliği caizdir. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.

Bir adam, fâsik bir kişiyi vasî tâyin eder ve malından da korku-lursa; el-Asl'da: "Bu vasiyet bâtıldır." denilmiştir.

Âlimler: "Bunun ma'nası, hâkim onu vasilikten hemen çıkanr; demektir." buyurmuşlardır.

Hasan   bin   Ziyâd,   tmâm   Ebû   Hanîfe   (R.A.)'nin   şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

Bir adam, bir fâsika vasiyet ederse; hâkime uygun olan,onu vasi­likten çıkarmasıdır. Onun yerine, başka bir (ehliyetli) kişi tayin etmesi uygun olur.

Şayet hâkim, o fası kın vasiyetini geçerli kabul ederse; o ölenin borcunu öder. Hâkim, onu azletmeden önce, bazı tasarruflarda bulunursa; bunların tamamı caiz ve geçerli olur.

Şayet, fışkına tevbe eder ve hâkim, onu hâli üzerine bırakırsa, vasiliğine devam eder. Fetâvâyi KâtÜhân'da da böyledir.

Şayet, hakimin haberi olmaz, bilmez ve ondan başka bir vasî tayin ederse, o vasinin yanında, bu hareket, öncekini vesayetten çıkarma olmaz. Hulâsa'da da böyledir.

Şayet, hâkim, ölenin vasî tayin eylediğini bilmeden, bir başkasını vasî yaparsa; o takdirde, vasî ölenin vasisidir. Hakimin tâyin ettiği değildir. Serabsî'nin Muhıytf nde de böyledir.

Vasiyet eden şahıs, güvenceli bir harbîyi veya güvencesi olmayan bir harbîyi vasî tayin ederse, bu bâtıl (= geçersiz) olur. Çünkü, bir müslim, bir zimmîyi vasî yapsa, hakim onu azleder.

Bir zimmî, bir harbîyi vasî yapsa; işte bu da caiz değildir. Çünkü, zimmî, harbiye göre müslim ma kanundadır.

Bir zimmî, diğer bir harbîye vasiyet eylese; o da bâtıladır. Çünkü, onun, harbînin malı almasından korkulur. Hakim, onu hemen vasilikten ihraç eder. Ve yerine, âdil bir kimse tayin eder.

Şayet, bir zimmî, diğer bir zimmîyi vasî tayin eylemişse; işte bu caizdir; hakim onu, vasilikten çıkarmaz. Mumyt'te de böyledir.

Bir müslüman, bir harbîye vasiyet ettikten sonra bu, harbî müs-lüman olsa; vasiyet hâli üzre kalır.

Keza, bir mürtedi vasî eylese, o da tekrar müslüman olsa; hâli Üzre kalır.

Şayet, akıllı birini vasi kılar ve o delirir; deliliği de sürekli olursa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.): "Uygun olanı, hâkimin, onun yerine, bir başkasını tayin etmesidir. Şayet hâkim böyle yapmaz ve bu deli de akıl­lanırsa; hâli üzerine, vasî olarak kalır." buyurmuştur.

Bir adam; bir sabîyi veya bir bunağı yahut bir mecnunu vasî tâyin etse; bu caiz olmaz, tster ifakat bulsun, isterse bulmasın farketmez.

Bir mürted, küçük oğlunun malını satar ve o müslüman olur; sonra da bu mürted müslüman olursa; İbnü Rüşt em, İmâm Muhammed (R.A.)'in: "Satışı caiz olur." buyurduğunu rivayet etmiştir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir adam, bir kadını veya bir körü vasî tayin ederse; bu caizdir. Keza, bir kimse, kendisine hadd-i kazf uygulanmış bir kişiyi vasî

yapsa; bu da caizdir.

Bir kimse, bir sabî'yi vasî tayin ederse; hâkim, onu vasilikten çıkarıp, onun yerine, başka birini nasbeder.

Hassâf şöyle buyurmuştur: Hâkim, çıkarmadan önce sabînin tasarrufu -zimmînin tasarrufunun caiz olduğu gibi- ve kölenin tasarru­funun caiz olduğu gibi caiz olur mu?

Âlimler bu hususta ihtilaf etmişlerdir:

Bir kısmı: "Caiz olur." bir kısımda: "Olmaz." buyurmuşlardır.

Sahih olanı, caiz olmayışıdır.

İmâm şöyle buyurmuştur:

Eğer hâkim, köleyi, sabîyi, zimmîyi vasilikten çıkarmaz ise, sabî hakkında yine ihtilaf vardır.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.): "Sabî, vasî olamaz." buyurmuştur. Fakıyh EbÛ'l-Kâsım ise: "Sabî, vasî olur." demiştir.

İmâm Muhammed (R.A.)'in kavli ise, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavlinin aynısıdır.

İbrahim'in Nevâdiri'nde,  İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

Bir adam, diğerine vasiyet ederek ona: "Ben Ölürsem, sen benim vasünsin. Senden sonra da filândır." derse; önceki vasîde, delirirse; diğeri onun yerine bakar. O deli ölene kadar, öncekinin söylediği vasî vasîdir.

İbnü Samâa, Nevâdiri'nde, İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

Bir kimse, kendi küçük oğluna, vasiyet eder ve onun vasiliğini, hâkim de kabul ederse; yaptığı işleri geçerli olur. Büyüdüğü zaman da tam vasî olur.

Onu, hakim vasilikten çıkarmadıkça, vasî olarak kalır. Muhiyt'te de böyledir.

Bir adam, vasiliğe gücü yetmiyen bir kimseyi vasî tayin ederse; bu durumda hâkim, ona -ilâve yaparak- bir yardımcı tayin eder.

Vasî, bir şikâyette bulunursa; hakikatini bilmedikçe, ona hakim icabet etmez.

Eğer hâkimin kanaatınca, vasînin aczi malum olursa; hâkim onu değiştirip, bir başkasını vasî tayin eder.

Şayet, vasî, tasarrufa gücü yeten, emin (= güvenilir) bir kimse ise, hâkim onu vasilikten çıkarmaz.

Keza, vârislerin tamamı veya bir kısmı, vasîyi hâkime şikâyet ederlerse; hâkimin, onun hiyâyetini bilene kadar, onu azletmemesi uygun olur.

Şayet hıyanetini bilirse, hemen onu azleder. Kâfi'de de böyledir.

Hâkim vasiyi itham ederse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.): Hâkim onu çıkarmaz; onun yanına bir yardımcı verir.'' buyurmuştur.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'da: Hakim, onu vasilikten çıkarır.' buyurmuştur.

Zahir olan da budur.

Fetva da buna göredir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Fadîî'nin Fetvaları'nda şöyle zikredilmiştir:

Vakfın vasisi veya bir ölünün terekesinin vasîsi, ölenin emrini yerine getirmekten aciz olursa; veya vakfın gereğini yapamıyorsa; hâkim başka bir vasî tayin eder.

Sonra da önceki vasî: "Benim artık gücüm yeter oldu." derse; hâkim onu tekrar vasî yapar mı?

Hakimin onu geri vasî yapmaya ihtiyacı yoktur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, iki vasî tayin ettiğinde; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammet! (R.A.): "Onlardan birisi, yalnız başına tasarrufta bulunamaz. Ancak, arkadaşının izniyle tasarrufta bulunabilir.'' buyurmuşlardır.

Şayet, onlardan biri ölüyü kefenlemekte, borcunu ödemekte yalnız kalırsa; eğer borç bir cinsten ise, o, belirli bir şeyi infazda, köleyi azâd etmekde, emaneti ve gasbolunanı vermekde, yetkili olur.

ölenin emânetini almakta, alacağını almakta, tek başına yetkili olmaz. Çünkü bunlar, emânet babıdır.

Ölenin başkasında olan hakkı için, tek başlarına davâ açabilirler.

Bu, bil-ittifak böyledir.

Bağış, kabulünde de yalnız olabilirler.

Ölçülecek ve tartılacak şeylerin taksiminde de yalnız olabilirler. Bunlar, yetimin malını, tek başlarına icara verebilirler.

Ve yetimi, yalnız başına okutabilirler.

Hile yapılacağı korkusu olmayan bir şeyi; tek başına satabilirler.

Bir şeyi,-meyv^gibi-tek başına saklayamazlar.

Bir hasta, "kendisi için şu şu kadar tasadduk edilmesini ve malından sarf edilmesini" vasiyet edip, fakirleri belirtmezse; iki vasî, birbirinden ayrılamaz.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmam Muhammed (R.A.) göre, bu böyledir.

İmam Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ise, infirad edip ayrılabilirler.

Şayet, fukaraları belirtmişse, bi*l-icma ayrılabilirler.

Bu muhalefet üzerine; bir adam, bir şeyi miskinlere vasiyet edip, onları da belirtmese; vasîler, infazda (= vasiyeti yerine getirmede) bir­birinden ayrılamazlar. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ayrılabilirler.

Şayet, miskinler tayin edilmişlerse, bi'1-icma ayrılabilirler.

Bu ikisine birlikte, tek kelime ile vasiliklerini söylediği zaman böyledir.

Eğer önce birine söyler; sonra da diğerine söylerse; Şemsü'l-Eimme Halvânî, şöyle buyurmuştur:

Bu hususta da âlimler ihtilaf halindedirler: Bazıları: "Herbiri, diğerinden ayrılır. Kendi basma tasarruf eder." demişler; bazıları da: "Tasarrufta birbirlerinden ayrılamazlar." buyurmuşlardır. Bu İmam Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'in kavlidir.

Şemsü'l-Eimme Serahsî,bu görüşü kabul eylemiştir. Fetâvlyi Kadı-hftn'da da böyledir.

Bir adam, iki kişiye vasiyet ederek: "Her birisi, tam vasidir." derse; bunların herbiri; ayrı ayrı tasarrufta    bulunabilirler. Hızânetü'I-Müftîn'de de böyledir.

Bir adam, diğerini belirli bir şey hakkında vasî kılar; (meselâ: Borcunu ödemede) diğerini de başka bir nevide vasî kılar (meselâ: Üze­rimde olan kazalar için vasîsin derse) diğer birine de: "Malım hakkın­daki işler hususunda vasîmsin.'* der; başka bir şey de demez ve: "Bütün malımı, filana vasiyet ediyorum." derse; bunların her biri, her şey için vasîdirler.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, her neye tahsis edilmişlerse ancak ona vasîdirler; başkasına karışamazlar. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Şeyhu'1-İmâm   Ebû    Bekir   Muhammed   bin   Fadl   şöyle buyurmuştur:

Birisi, bir adamı, oğluna vasî tayin eder; diğer bir adamı da diğer oğluna vasî tayin eder veya onlardan birini, hazır malına vasî tayin edip, diğerini de hazırda olmayan malına vasî tayin ederse; eğer her birini kendi işi ile şartladı ise, onların her biri, diğerini vasî kıldığı şeye vasî olamaz.

Eğer şart koşmadı ise, her ikisi de serbestirler; istedikleri gibi tasarruf ederler.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavlidir.

Fetva da buna göredir. Mubıyt'te de böyledir.

Bir adam, iki adamı vasî tâyin ettiğinde, onlardan birisi ölürse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, sağ kalan tasarrufatta bulunamaz.

Bu iş, hâkime akseder. Eğer hâkim isterse, onu tek başına vasî kılar. O takdirde, tasarrufta bulunur, isterse, ona bir yardımcı tayin eder.

İmâm Ebü Yûsuf (R.A.)'a göre ise, sağ kalan yalnız başına vasiliğine devam eder.

Burda üç mes'ele vardır:

1) Yukarıdakinin aynısıdır.

2) ölen vasî vasiyet eden ölmeden önce ölmüş olabilir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, tek başına kalan vasî, bir tasarrufta bulunamaz. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)*a göre, tasarrufta bulunur.

3) tki kişiye vasiyet ettiğinde, onlardan birisi fâsık olursa; hâkim muhayyerdir: Dilerse, yetkinin tamamını fâsık olmayana verir; dilerse, fâsıkın yerine başka bir adam tayin eder.

Bundan sonra da, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, adil olan, yalnız başına tasarrufta bulunamaz.

İmâm, Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, bulunabilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir adam, bir toplulukla yolculuk yaparken ölürse; en güzeli, onun eşyalarını ve elbiselerini satmaktır.

Kölesi satılmaz.

Ölenin malından, o köleye harcama da yapılmaz. Fakat, onların yanlarında, efendisinin nafakası varsa; ondan yer veya kendi dirhemle­rini harcar. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir adam ölür ve kendisinin, diğer insanlarda alacağı olduğu gibi, insanlara borcu da olur; geride de, hem malı, hem de vârisleri kalır; bir adam da iki şahit dinleterek "kendisini ve bir de hazırda olmayan bir şahsı, vasî tayin ettiğini söylerse; işte bu durumda hâkim, o adamın beyyinesini kabul eder. Çünkü, beyyinesi kendi hakkındadır ve hazırda olmayanın hakkına bitişiktir. İkisi de vasi olmuş olurlar. Hali hazırda olan, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ile, İmâm Muhammed (R.A.)'e göre yalnız başına o gaip olan adam gelene kadar bir tasarrufta bulunamaz. Ancak, kendisinin yalnız başına yapacağı işler varsa; onları yapar.

Gaip olan da geldiği zaman beyyinenin iadesi gerekmez, ikisi birden vasî olmuş olurlar. Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre böyledir. Ve, gaip hazırda olan beyyineyi yenilemedikce vasî olamaz.

Eğer gaip, vasîliğini inkar ederse; hâkim muhayyerdir: Dilerse, önceki adamı tekbaşına vasî eder; dilerse, ona bir adam daha ilâve eder.

Bir adam, iki kişiyi vasî tâyin ettiğinde, onlardan birisi, tek başına yetimlerin malından bir şey satamaz. Keza, iki vasî, iki yetime, vasî olsalar, birisi diğeri olmadan, o yetimlerin birinin malını satamaz.

Bir adam, iki kişiyi vasî tayin edip, kendisi de ölür; ölene karşı da alacak iddia edilirse; o vasilerden birisi, yalnız başına hakime şahit din­leterek "ölenin malından alacaklısına Ödeme yapmış olduğunu" bildi­rirse; bu durumda, hâkim onun şahitlerine itibar etmez ve Ödediğini tazmin eder.

Eğer, ikisine birden, hâkim borcu hükmettikten sonra, o ödeme yapsaydı, tazminat gerekmezdi.

îki vâris, ölende alacaklarının olduğunu" iddia ederlerse; şehâ-detleri kabul edilir.

Ölen zatın vasisinin, şahitler huzurunda, onun borcunu ödemesi caiz olur; tazminat gerekmez.

Eğer, hâkimin emri olmadan borcun bir kısmım öderse; o takdirde, tazminat gerekir.

Eğer hâkimin emriyle ödeme yaparsa; tazminat gerekmez. Alacaklı zat, önceki alanın aldığına ortak olur.

Bir adam, iki kişiye vasiyet eder; o vasîlerden birisi de ölür ve o da diğerine vasiyet etmiş olursa; bu caiz olur.

Sağ kalan, her türlü tasarrufu yapar. Zira hayatta iken arkadaşına izin verenin izni geçerli olduğu gibi, izinden sonra Ölürse; yine bu izin geçerlidir. "Bu, caiz olmaz.** diyenler olmuşsa da, sahih olan, caiz olmasıdır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir vasîye ölüm yaklaşsa, kendisine vasiyet edenle birlikte bir başkasını vasî yaparlarsa; vasiyet yapanın, onu vasî yaptığı, sarih (« açık) olmaz. Zehıyre'de de böyledir.

Bir adam, vasiyet eder ve ölür; yanında da insanların emânetleri bulunur; iki vasîden birisi, o emânetlerden, diğer arkadaşının haberi olmaksızın alır; veya vasîlerin haberleri olmadan, onları vârisler alır ve o mal zayi olursa; vasîye tazminat gerekmez.

ölen zatın borcu olmaz; iki vasîden biriside ölenin malından alır ve o elinde zayi olursa; bir şey tazmin eylemez.

Şayet, vârislerden birisi almış olsa; hissesinden, o aldığı şeyi tazmin eder.

Ancak, zayi olma korkusuyla almış olursa; o takdirde, tazminat gerekmez.

îstihsânen, bu böyledir.

Ölenin borcu pek çok olur ve malını tamamen ihata eder; kendi­sinin de birinde emâneti olur ve emânet alan şahıs, onu ölenin vârislerine iade eder ve o vârislerin elinde zayi olursa; alacaklı muhayyerdir: İsterse kendisine emânet verilene ödetir; isterse; vârislere ödetir.

Ölen zatın malı, gasıbın elinde olur; vasîler de o malı ondan ala­mazlar; kendisine emanet bırakılan şahıstan da, o emâneti alamazlar ve vârislerin içinde güvenilir biri bulunursa; hâkim, gâsıptan onu alıp, o vârise verir.

Emânet îse, emânetinin yanında kalır.

îki vasîden birisi, cenazeyi taşıtmak için, iki hamal icarlayıp, cenazeyi mezara kadar taşırlar; diğer vasîde orada bulunur ve bir şey konuşmaz veya hamalı vârislerin bir kısmı kârlarlar; vâsiler de orda bulunurlar; ikisi de susarsa; bu da, kefen satın alma gibi, caizdir. Ve bu ücretler, Ölenin malından ödenir.

ölen şahıs,  cenazesi   kalkmadan  önce fakirlere   buğday dağıtılmasını" vasiyet eder; onlar da Öyle yaparlar ve eğer, vasîlerden birisi yapmış olursa; Fakıyh EbÛ Bekir : "Eğer, o buğday terekenin içinde mevcutsa, onun vermesi caizdir. Diğeri ona mani olamaz. Şayet buğday, terekenin içinde yoksa; vasilerden birisi onu satın alıp tasadduk ederse; bu sadaka, verene âit olur." buyurmuştur.

Fakıyh Ebû Bekir şöyle buyurmuştur:

Biz, bu kavli alırız. Bu kavil, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmam Muhammed (R.A.)'in kavlidir.

Nâtıfî şöyle buyurmuştur: Terekenin içinde, giyecek, yiyecek olur ve onları, vasilerden birisi yetimlere verirse; bu caiz olur.

Şayet, tereke de olmaz ve satın alır; diğeri de orada olursa; ondan izinsiz alması do&ru de&ildir.

Bir adam, iki kişiye vasiyet eylese; onlardan birisi de bir kdle satar; sonra da o köle, aybı sebebiyle, vasîlere geri verilirse; birisinin, onun parasını reddeylemesi; diğerinin ise, müşteriden onu geri alması gerekir.

Bir kimse, bir köleyi alıp, azâd eylemeyi, vasiyet ettiğinde ki vasiden birisi, ayrılamaz; birlikte alır ve azad ederler.

Birlikte satın aldıktan sonra, birisinin tek başına azâd eylemesinde bir beis yoktur.

Bir adam, iki kişiye vasiyet ederek, ikisine: "Malımın üçte birisini istediğiniz yere harcayınız." der; sonra da bu vasilerden birisi ölürse; tbnü Mü kât il: "Bu vasiyet bâtıl olur". Üçte bir, vârislere geri verilir." demiştir.

Şayet o iki vasiye böyle söyledikten sonra: "Malımın üçte birini fakirlere tasadduk eyledim." demiş olsaydı; ve onlardan birisi ölseydi; o takdirde, hâkim ikinci bir vasî tayin ederdi. Veya geride kalan adama: "Sen, yalnız başına taksim eyle." derdi. Bu, tmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un son kavlidir.

tki sabinin ortaklaşa; yıkılmaya mahkum bir duvartarı bulunur ve her bir sabînin de birer vasileri olur; onlardan birisi, duvarın tamirini ister; diğeri de buna razı olmazsa; ŞeyhıTI-îmâm Ebû Bekir şöyle buyurmuştur:  "Hakim, güvenilir bir kişi gönderip o duvara iyice baktırır. Eğer, onu o hâlde, bırakınca zarar vereceği bilinirse; o razı olmayan vasî, onu yaptırmaya zorlanacaktır. Ve, birlikte yapacaklardır.

Bir adam, iki adama, "malının üçte birinden şu köleyi satın alıp, azâd etmelerini" vasiyet eder ve vasiyet eden zat, o kölenin adım da söylerse; Ebû'l-Kâsim: "Eğer, vasiyet eden şahıs, ikisini bir vazifelen­dirdi ise, sahibinden onu satın alırlar. Şayet, o köleyi, sahibi bir yabancı­ya satarsa; vasîler ondan satın alırlar." buyurmuştur.

En doğrusu da budur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir adam, diğerine vasiyet ederse; malının üçte birini, istediği gibi sarfedebilir. Ö takdirde, vasiyet edilen zat da ondan alabilir.

Şayet, kendisinin de almasını açıkça söylerse; bu da sahih olur.

Şayet, vasiyet eden zat: "Kime istersen, ona ver." derse; kendi nefsine veremez. Çünkü, bu durumda vermek tahakkuk etmez; ancak, birisinin almasıyla tahakkuk eder. Serahsî'nin Muhıytf nde de böyledir.

Bir adam, diğerine vasiyet ederek, ona: "Filanın ilmiyle amel eyle." der; vasî de başkasının ilmiyle amel ederse; bu caiz olur.

Şayet: "Amel eyleme; ancak, filanın ilmiyle amel eyle." derse; işte o takdirde, başkasının ilmiyle amel eylemek caiz olmaz. Fetva da buna göredir.

Bir adam, diğerine: "filanın re'yine göre amel eyle." veya: "Amel eyleme; ancak, filanın re'yi ile amel eyle." derse; onun dediği gibi yapar. Hızânetü'I-Müftîn'de de böyledir.

Ebû Nasr şöyle buyurmuştur:

Vasiyet eden şahıs, vasiyet olunan şahsa: "bu işte, filanın emriyle hareket eyle." derse; o, vasînin kendisidir.

Eğer: "Amel yapma; ancak, filanın emriyle amel yap." derse; onlar vasiyet olunanlardır. Bu bizim âlimlerimizin sözleri gibidir. Mnhıyt'tede böyledir.

Bir adam, kendi vârislerinden birini vasî olarak vasiyet ederse; bu caiz olur.

Şayet, vasî, vasiyet edenden önce ölürse; o, başka birine vasiyet eder.

Eğer, o zat: "Benim bu vasiyet eylediğim kimse, benim malıma da, bana malım vasiyet eyliyenin malına da vasidir." derse; o, ikinci vasî, iki terekenin ikisine de vasî olur.

Şayet, o vâris, ikinci adam için: "Sana vasiyet ediyorum." der ve fazla bir şey söylemez ise; bize göre, yine de terekenin ikisinin de vasîsi olur.

Şayet, o vâris, ikinciye: "Sana iki terekeyi vasiyet eyliyorum." derse; tmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, o zat, her iki terekeye de vasî olmuş olur.

İmâmeyn'e göre ise, o zat hasseten ikinci ölenin vasisi olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir adam, diğer bir adama vasiyet ettikten sonra, vasiyet eden şahıs, başka bir adama da vasiyet eder; sonra da ikinci vasiyet edilen zat ölürse; birinci vasiyet edilen şahıs, onun vasisidir. Sonra da birinci vasiyet edilen adam Ölse ve o ikinciye vasiyet etmemiş olsa; onun vasîsi ikisinin de vasîsi olur. Tahâvî şerhi'nde de böyledir.

Bir adam, bir topluma hitaben: "Ben öldükten sonra, şöyle şöyle yapınız." der; onlar da, kabul ederlerse; hepisi de onun vasîsi olurlar.

Şayet, ses çıkarmazlar ve o adam ölürse, sonra da onlardan ba'aları vasiyetini kabul ederler ve kabul edenler; iki veya daha ziyâde iseler; onlar vasî veya vasîler olurlar. Bu durumda, ikisinin veya bir çoğunun infazları caiz olur.

Eğer bir kişi olursa; onun vasiliği de kabul edilir. Fakat, onun infazı -hâkim tarafından ona selâhiyet verilmedikçe veya bir yardımcı verilmedikce-câiz olmaz.

Bir adam, diğerini vasî tayin edip, bir başkasını da ona yardımcı kılsa; malı o vasî kıldığının tutması evlâ olur. Diğeri, vasî olamaz. Onun bir faydası vardır ki, onun bilgisi olmadan vasî tasarrufta bulunamaz. Hızânetü'l-Miiftîn'de de böyledir.

Vasîler bir malın kimin yanında kalacağı hususunda ihtilaf ettik­lerinde; şayet bu mal kabil-i taksim ise, onu aralarında taksim ederler. Ve, her birinin yanında, o malın yansı kalır.

Şayet, mal taksimi kabul eylemez ise; bu malın, onlardan her hangi birinin yanına emânet bırakılması caiz olur.

Eğer, iki vasî de yetimler için ise, onlardan birinin taksim yapması caiz olmaz.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'in kavilleridir.

Ancak, her ikisi de hazır bulunurlar veya birisi huzurda bulunmaz ise, huzurda olan, o zaman taksim yapabilir. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, onlardan birinin taksimi caizdir. Çünkü taksim, satış ma'nasınadir.

iki vasiden birisi de satış yapınca, her ne şekilde olursa olsun, caizdir ve taksim de böyledir.

Bir kadın, babasını veya kocasını, köle azâd eylemeye veya başka bir şeye vasî tâyin eder; kendisi de bir kısım eşya, elbise, hulliyat terkeder ve süt emen iki de çocuğunu bırakır; kocası "Vasiyetini, ben kendi öz malımdan    yerine  getireceğim.  Onun  elbisesini  ve hulliyatını satmayacağım." der ve kocası, bu vasiyetleri, diğer vasîsi olan babasının izniyle yerine getirirse; ve bu vasiyeti içinde namazı yoksa; o yüzden bir eşyasının satılması da gerekiyorsa; onu yapmak için, terekeye müracaat edebilir.

Eğer, terekeye müracaat eylemezse; vasiyet yerine geçmez. . Hiç bir yönden vasiyet cereyan etmiş olmaz.

Şayet, kocası, onun eşyalarının çocuklarına kalmasını isterse; o takdirde, kendi şahsi malından yaptığı tasar ruf at caiz olur. O takdirde, bağışta bulunur. Sonra da o bağışladıkları satılarak, onun vasiyetine sarfedilir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir vasî, Ölenin borcunu ödemek için, onun akarını satar; borcu ödedikten  sonra  da,   elinde  bir  miktar  mal   kalırsa;   bu  caizdir. Hızânetü'l-Müftın'nde de böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.), şöyle buyurmuştur: Babanın vasîsi -akar olsun, menkûl olsun- gabn-i fahiş olmaksızın, küçüklerin ara­larında, taksim yaparlar.

Böyle şeylerde aslolan, taksim edilebilmek için, satmaktır. Mnhıyt'te de böyledir.

Vasî için, kendisine vasiyet yapılan şahsa; küçüklerin hisselerini bekletmek üzere taksim edip vermesi -eğer vârislerin bir kısmı, büyük iseler ve huzurda yok iseler- uygun olur.

Vasî, terekeyi taksim eder ve kendisine vasiyet edilen de huzurda bulunmazsa; vasinin kendisine vasiyet edilip de huzurda olmayan adam hakkındaki taksimi caiz olmaz. Çünkü, o vârislere ortak olmuştur.

Şayet, vârislerin tamamı küçük iseler; vasî taksimini yapar. Üçte birini, kendisine vasiyet edilene verir; kalanına sahip olursa caiz olur. Şayet, vasinin elinde o mal zayi olursa; vârisler ona müracaat edemez ve bir şey isteyemez. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Hâkim, yetimler için bir vasî nasbedip, onu her hususta yetkili kılar; o da akarı ve araziyi onlar için taksim etse; bu caiz olur.

Bu, hâkimin vasîyi yetkili kıldığı zaman böyledir.

Fakat, vasîyi yalnız onların nafakaları için vazifelendirse veya onların bir şeylerini muhafaza için vasî tâyin etmişse; onların mal taksim etmeleri caiz olmaz.

Şayet, vasî, kendisine üçte bir vasiyet edilen şahıs için, vârislere karşı taksim yapar; onların içinde de küçükler olur; üçte birini kendisine vasiyet edilene verip, kalanını ise, yanında bırakırsa; bu caiz olur.

Hatta, vasînin yanında iken o mal zayi olursa; bu vasîye tazminat gerekmez.

Eğer vârislerin tamamı büyük veya ba'zıları büyük iseler yahut büyük vârislerden bazıları huzurda olurlarsa; vasînin, kendisine üçte bir vasiyet edilen ile akarı veya menkulü taksim eylemesi bâtıldır.

İmâm Zafer (R.A,) ve Vakûb şöyle buyurmuşlardır: Bu durumda muhalefet vardır, tmâm EbÛ Hanîfe (R.A.) ve İmâm Züfer (R.A.): "Taksim caiz olmaz.*' buyurmuşlardır.

tmâm EbÛ Yûsuf (R.A.) ise: "Taksim caiz olur." demiştir.

Menkûle gelince, kendisine vasiyet edilenle vârisler arasında olur.

Fakat, vasînin taksimi vârisler ile kendisine vasiyet olunan arasında vârisler huzurda olur da, kendisine vasiyet olunan huzurda olmaz ise, işte o zaman, batıl (= geçersiz) olur.

Akar ve menkûl ikisi de aynıdır.

tmâm Züfer (R.A.) ile Ya'kûb (R.A.), bu mes'elede ihtilaf etmişlerdir, tmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve tmâm Züfer (R.A.): "Taksim caiz değildir." buyurdular.

tmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ise: "Taksim caizdir.' demiştir.

Şayet, kendisine vasiyet edilenin hissesi, vasînin yanında zayi olup, vârislerin hissesi baki kalırsa; kendisine vasiyet edilen şahıs, vârislerin hissesinden üçte birini alır.

Eğer, onların yanında vârislerin, hissesi zayi olur ve kendisine vasiyet olunan şahsın hissesi de vasînin elinde zayi olursa; vasî tazmi­natta bulunmaz.

O takdirde, kendisine vasiyet olunan şahıs muhayyerdir: Dilerse, vasîye; dilerse vârislere hissesini tazmin ettirip (= ödetir). Mohiyt'te de böyledir.

Bir kimse, malının üçte biri olan, bin dirhemi vasiyet eder; vârisler de, onu hâkime çıkarıp, onun taksim edilmesini isterler; kendisine vasiyet olunan da huzurda bulunmazsa; bu durumda hâkimin taksimi, sahih olur.

Hatta teslim alınan şey, hâkimin yanında zayi olur; sonra da kendi­sine vasiyet edilen zat gelirse; vârislere karşı yapacağı bir şey yoktur. Kâfî'de de böyledir.

Vasînin yanında, iki yetim için, ikibin dirhem olur; onlar da bulûğa erişirler; vasî onlardan birine bin dirhemini verir; dikeri de huzurda olur ve aldığını inkâr ederse; vasî, ona beşyüz dirhem borçlanır.

Şayet, birisi huzurda bulunmazsa; vasinin taksimi caiz olur; hisse­sini verdiğini tazmin eylemez.

Şayet, alan ikrar ederse; diğeri ise beşyüz dirhemini alrriak için vas­iye müracaat eder.

iki yetim buluğa eriştikten sonra, vasîleri onlara: "İkinin bin dirhem verdim." der; onlardan birisi, bunu doğrular; diğeri ise yalan­layıp inkâr ederse; inkâr eden kardeş, ikiyüz elli dirhem için, diğer kardeşine müracaat eder.

Eğer ikisi de inkâr ederlerse, vasîye bir şey gerekmez.

Şayet, vasî: "Her birinize, ayrı ayrı beşyüzer dirhem verdim; birinizinki sadaka idi." der; diğeride onu inkar ederse; inkâr eden şshıs, ikiyüz elli dirhem için, vasîye müracaat eder.

Şayet, her ikisi de gaip olsalar bile, yine de taksim caizdir.

Bir kimse, ölür, iki küçük oğlu kalır; onlar da buluğa erişseler ve miras haklarını isteseler; vasî de: "Babanızın terekesinin tamamı bin dirhem idi." der; onların her ikisi de bunda ihtilaf ederlerse; her birine, beşyüz dirhem verilir.

Onlardan birisi inanır da, diğeri inanmaz ise; inanmayan, inanana iki yüz elli dirhem için müracaat eder. Vasîye, bir şey için müracaat edemez. Bu, İmâm Züfer (R.A.)'e göre böyledir. O da, bunu tmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'den rivayet etmiştir.

İbnü Ebi Mâlik ise, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un: "O, vasîye de müracaat eder." buyurmuş olduğunu rivayet etmiştir. Serahsî'nin Muhıyü'nde de böyledir.

Ananın vasîsi, anadan tereke kalan menkûlü (~ taşınır malı) -eğer vârislerin arasında küçük ve bir de babanın vasîsi yoksa taksim eder. Fakat, bunlardan birisi varsa, taksim edemez, O (ananın vasîsi) akarı taksime de yetkili değildir. Küçükler varsa, hiç bir hâlde taksim yapamaz; ister menkul olsun, ister akar olsun cevap aynıdır.

Kardeşin ve amcanın vasîsi de böyledir.

Şayet vasî, vârisler arasında taksim yapar ve her bir vârisin hissesini ayırırsa; bu beş vecih üzeredir:        ,    .

1) Vârislerin tamamı küçük olur. İçlerinde bir tane bile büyükleri olmaz ise, bu durumda, asla mîras taksim edilmez. Bu, babanın hilafınadır.

Şayet, babanın vasîsi olsaydı, içlerin de hiç bir büyük vâris olmasa bile, taksimi caiz olurdu. Âlimlerimize göre, bunun çaresi:

Bu durumda vârisler iki küçükse, onlardan birinin hissesini muşa yoluyla satar. Onun hakkı, diğerinden böylece ayrılmış olur. Sonra da satın alan şahıs, diğeri ile taksim yaparlar. Sonra da hissesi satılan çocuğun hissesi, geri satm alınır. Böylece, her birinin hissesi ayrılmış olur.

İkinci çare: İkisinin hisseleride bir şahsa satılır. Sonra da ayrı ayrı, her birinin hissesi geri satm alınır.

2) Vârislerin tamamı büyük kişiler olur.

Bu durumda, bir kısmı hazır olurlar da, bazıları bulunamazlarsa; hazırda olanların hisseleri ayrılır. Eğer tereke arazi ise bu taksim caizdir. Fakat akar ise onların aleyhine taksim caiz olmaz.

3) Vârisler -küçüklü büyüklü- karışık olur ve büyükler de huzurda bulunmazlarsa; bu durumda da, taksim caiz olmaz.

4) Vârisler, büyüklü, küçüklü karışık olur ve büyüklerde mevcut olurlarsa;   onların   hisseleri   ayrılıp,   onlara   verilir. Bu durumda, -küçüklerin  hisseleri de ayrılmış olurlar. Faljat,  kendilerine  teslim edilmez. Tefrizi caizdir.

5) Büyüklerin, küçüklerin hisseleri ayrılıp, sonra tamamı hakkında taksim yapılırsa; bu taksim fâsiddir. Büyüklerin hisseleri verilse de, küçüklerin hisseleri elde tutulur.

Sonra da, onların hisseleri taksim edilir.

Büyüklerin hisseleri kendi aralarında taksim edilirse; bu sahih olur.

Şayet, vârislerin bir kısmı büyük, bir kısmı küçük olurlar ve büyük­lerden birisi, küçüklerin vasîsi olur da, terekenin taksimi isterlerse; İmâm Ebû Hafs el-Kebîr şöyle buyurmuştur: O vasî olan zat, büyüklerin hisselerini taksim eder. Küçüklerin hisselerini ayırır. Ve kendi hissesiyle birlikte, onları ayırdıktan sonra; kendi hissesini bir yabancıya satar. Sonra da, müşteri o hisseleri birbirinden ayırır. Sonra da o büyük hisse­sini müşteriden geri satm alır. Böylelikle, herkesin hissesi taksim edilmiş olur. Muhıyt'te de böyledir.

Babanın vasîsi, babanın terekesinden bir şey satarsa; bunda da iki durum vardır:

1) Ölenin borcu olabilir ve ikinci bir şahsa da vasiyeti bulunmaya­bilir:

Bu durum hakkında el-Asıl'da şöyle buyrulmuştur:

Terekeyi ne var, ne yok satar.

Vârisler arasında küçükler olsa bile böyledir.

Borçlunun her şeyi -borcu ödenene kadar- satılır.

el-AsPm cevabı budur.

Şemsü '1-Eimme el-Halvânî, el-Asıl'daki önceki durumu söylememiştir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bu hususta müteahhîrin âlimlerinin cevabı şudur:

Şayet, Ölen zatın üzerinde borç varsa; çocukları küçük bile olsa, akarın satılıp, borcun ödenmesi gerekir.

Ancak, borç, o akarın geliri ile ödenir veya o akarın gelirine çocuklar muhtaç olurlar, yahut müşteri kıymetini katlarsa; o müstes­nadır.

Fetva da bunun üzerinedir. Kâfî'de de böyledir.

Veya, o terekede infazı gereken bir vasiyet varsa; yahut satımı, yetimler hakkında hayırlı olacaksa; (şöyle ki: Gideri gelirinden çoksa; veya akar bir dükkan veya ev olup o da yıkılacaksa, harap olmaya yüz tutmuşsa) bu durumlarda, o akar satılır. Vasînin, onu ğabni fahiş denilen halkın aklanılmış diyeceği şekilde satması caiz olmaz.

Keza, vasî yetim için bir şey satsa; onu da ğabn-i fahiş ile satması caiz olmaz.

Bu vârislerin tamamının küçük olduğu zaman böyledir.

Şayet, vârislerin tamamı büyük kimseler olur ve huzurda bulunur­larsa; vasînîn hiç bir şey satması caiz değildir. Ancak, onlar söylerse, o takdirde satabilir.

Büyük vârislerden de huzurda olmayanlar varsa; vasî yine akarı satamaz. Akarın haricinde olan şeyleri ise satabilir.

Tamamını icara verebilir. Çünkü vasî, hazırda olmayanların hak­larını koruyacaktır.

Fakat, akar mahfuz ise, satılması doğru olmaz; değilse, (satıl­mayınca zarara uğrayacaksa) satılır.

Eğer vârislerin tamamı büyük olurlar; onların bir kısmı da hazırda olur; bir kısmı olmaz ise; o zaman vasî, hazırda olmayanların hisselerini satabilir. Zira hazırda olanların yanında, hazırda olmayanların hissele­rini satmakda bir sakınca olmaz.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavlidir.

İmâmeyn'e göre ise, satışı caiz olmaz.

Bu, terekede borç olmadığı zaman böyledir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Şayet, ölenin terekenin tamamını ihata edecek kadar borcu varsa; bi'l-icma, bütün terekesi satılır.

Eğer borç tamamını içine almıyorsa; borç karşılığı kadarı satılır. Fazlası da satılabilir.

Buna İmâmeyn muhaliftir. Kâfi'de de böyledir.

Şayet, terekeden çıkarılması gereken vasiyet varsa; o nisbette satmaya vasî yetkilidir.

Bu, bi'Mttifak böyledir.

Bir kısmını satınca geri kalanı da satabilir. Bu, İmâm EbÛ Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir.

Iraâmeyn'e göre satamaz.

Eğer vârislerin içinde, bir tek küçük var ve diğerleri hep büyük ise; terekede de borç yoksa, vasiyet de yoksa; o takdirde, bil-ittifak, küçüğün hissesini vasî satabilir.

Bir kısmını satan vasî, İmâm Ebû Hanîfe (R.A)'ye göre, tamamını da satabilir.

İmâmeyn'e göre, büyüklerin hisselerini satamaz.

İmim Ebû Hsnîfe (R.A.)'ye göre, vasî için, terekenin bir kısmını satması sabit olunca; tamamını satmaya velayeti (yetkisi) vardır. Zira babanın vasîsi, babanın yerindedir.

Keza, dedenin vasîsi de babanın vasîsi gibidir.

Hakimin ta'yin eylediği vasînin vasîsi de, hâkimin vasîsi yerindedir.

Asanın, kardeşin, vasisine gelince, ana ölürde, malı ve bir de oğlu kalır ve o da küçük olur; ana da bir adamı vasi kılarsa; veya bir adam ölür; kardeşini terk eder; terekesi de olur; bir adama da vasiyet ederse; işte o vasînin de tef ekeyi satması caiz olur.

Yine akar hâriçtir. Akan satması caiz olmaz.

Keza, sabinin vasîsi, sabinin nafakasından başka bir şey satın alamaz. Ancak yiyeceğini ve giyeceğini satın alır. Çünkü, onun vazifesi sabinin malını muhafazadır. Fetâvâyi Kftdftıân'da da böyledir.

Ananın vasîsi, sabinin babasından intikal eden mirasını satamaz. İster akar olsun; ister menkûlü olsun; isterse borcu bulunsun veya bulunmasın müsavidir.

Eğer borçtan hâli ise, ana tarafından olan mirasını da satamaz.

Vasiyet varsa, gayr-i menkûlü satabilir. Akan satamaz.

Şayet borç, terekeyi ihata etmiş (= kuşatmış) sa, ana tarafından intikal eden bütün terekeyi satabilir.

Şayet borç, bütününü içine almıyorsa, borcu nisbetinde olanını satar.

Ananın vasîsi nasılsa, kardeşin, amcanın vasîsi de aynıdır. Eğer, vârisler büyük ve huzurda iseler ve terekede borçtan hâli ise, o takdirde ananın vasîsi, terekeden hiçbir şey satamaz.

Şayet tereke, borçla meşgul ise, o takdirde, ananın vasîsi de, babanın vasisi gibidir. Bu hususta, bir yönden ittifak; bir yönden de ihtilaf vardır.

Eğer vârisler, büyüklü küçüklü, karışık ve büyükler de huzurda bulunmuyor; terekede de borç yoksa; o takdirde, ananın vasisi, büyük­lerin de, küçüklerin de gayr-i menkûllerini satabilir; akarlarını satamaz. Büyük küçük müsavidir.

Şayet, terekede çok borç varsa; işte o zaman, cevab: Babanın vasisi nasılsa, ananın vasisi de öyledir.

Şayet, vârislerden büyük olanlar huzurda olurlar; terekede de borç olmaz ise, işte o zaman, menkûlden küçüklerin hisseleri satılabilir.

Büyüklerinki de satılır mı?

Mes'ele ihtilaflıdır:

Akar asla satılamaz.

Fakat, tereke vasiyet ve borçla meşgul ise, o takdirde, menkûl de gayr-i menkûl de tamamı satılır. Şayet, bqrç terekeyi kaplamıyorsa; o zaman menkûller satılır; gayr-i menkûl kalır.

Şayet, menkûl borcu karşılamaz ise, kalan borç nisbetinde, gayr-i menkûlden de satılır.

Bi'1-icma bu böyledir.

Borçtan fazlasındaki satışta ihtilaf vardır. Muhiyt'te de böyledir.

Vasinin velayetinde aslolan;  vasiyet edenin verdiği salahiyet kadardır.

Koruma velayeti tasarrufa tabidir.

İki kişinin ortak bulunduğu bir câriye, bir çocuk doğurur; her İki adam da o çocuğu iddia ederlerse; bu çocuğun nesebi, ikisinden sabit olur. Câriye de azâd edilmiş olur. O da ölür ve terekesi kalırsa; bir adamı da vasî tayin ederse; onun velayeti, -vasisinin dışında- babalarına aittir. Çünkü, ananın vasisi ana gibidir; tasarrufa yetkisi yoktur. îşte, bu vasî de böyledir. Onun da koruma velayeti yoktur. Çünkü, o tasarrufa tabidir. Hatta, babalan huzurda olmazlarsa; o takdirde, ananın vasisi, onun hıfzına (= korunmasına) yetkilidir. Onun gayr-i menkûlünü sata­bilir. Çünkü, korunacaktır. Kâfî'de de böyledir.

Şayet, babalarından birisi huzurda var da; diğeri yoksa; cevap, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'in cevabıdır.

Yani vasî, onun bir şeyini satamaz.

Anası öldükten sonra, babasının birisi de ölür; o küçükten başka, o kadının vârisi de bulunmaz; ölen babanın da vârisi olmaz ve o da bir vasî tayin eylemiş olursa; her iki terekenin de tamamı o çocuğun olur. Ananın ve babanın vasilerinin olmaz.

Ve hâkim, ikinci baba var iken, vesayette, ona onunla birlikte tasarruf için başkasını ilâve edemez.

Şayet, geride kalan baba, huzurda olmaz ise; ananın vasisi, çocuğu korur; terekesini de korur. Zira ananın varisi, ana yerindedir.

Gerçekten baba huzurda olmadığı zaman, çocuğu da, malını da koruması anaya aittir. İşte burda da, ananın vasisi, ana yerindedir.

Bundan sonra, o ikinci baba da ölür ve bir başkasını vasî tayin ederse; işte bu vasî, önceki ölenin tâyin eylediği vasîden daha evladır. Ananın vasisinden de daha evlâdır.

Keza, sonradan ölen, babanın babası olsa; (yani çocuğun dedesi) işte o, babanın tayin eylediği vasîden daha evlâdır.

Baba ölünce, tayin eylediği vasîde baki mes'ele aynısıdır. îşte o, bizim söylediğimiz diğer vasilerden evlâdır.

Sonraki babanın vasîsi de ölür ve o da kimseyi vasî tayin etmez veya sonraki babası ölür de vasî tayin etin ;z ve Önceki ölen babanın babası kalırsa; (çocuğun dedesi) işte o, vasiler Jen evlâ olur.

Babaların ikisi de ölür; fakat, birisi diğerinden önce ölür ve her iki­sinin de babaları bulunur; onlar da, başka birer kişiye vasiyet ederler; hangisinin önce öldüğü de bilinmezse; tasarrufta birlikte hareket ederler. Çünkü, hangisinin önce öldüğü bilinmiyor.

Onlar, aynı anda ölmüş gibi olurlar. O takdirde,tasarruf, iki vasi­nin olur.

Şayet birinin önce öldüğü bilinirse; diğerinin tayin eylediği vasî tasarruf eder.

O vasî de ölür ve başka birini vasî tâyin eylemezse; veya babanın birinin sonra öldüğü bilinir ve o bir vasî tayin eylemezse; o takdirde, tasarruf hakkı, iki dedenindir. Onlar, ayrı ayrı iş yapmazlar. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam ölür ve küçük çocuklarını ve babasını terk eder; kimseyi de vasî tayin etmezse; işte o zaman, babası -terekeyi muhafazada ve diğer tasarruflarda- vasîdir.

Şayet ölen, borçlu olur ve borcu çok olursa; baba (yani çocukların dedesi) -borcu ödemek için- satmaya yetkili olmaz.

Keza, ölecek zat mürâhik olan oğluna izin verir ve onun, alış-verişe aklı ererse, onun tasarrufu geçerlidir.

Bir adam, borçlanır; sonra da ölür ve babasını geride bırakırsa; o baba, onun terekesinden, borcu kaza edemez (= ödeyemez).

Ölenin vasîsi, borç ödemek için terekeden satarsa; borç çok fazla değilse, bu caizdir.

Bu, tmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir. İmâmeyn'e göre ise, caiz değildir.

Şayet terekede borç yoksa, fakat küçük vârisler varsa, hâkim tere­kenin tamamını satarsa; tmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, infazı geçerlidir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.), baba ile vasiyi birbirinden ayırarak şöyle buyurmuştur:

Ölenin vasîsi, borç için terekeyi satarsa; bu geçerli olur. Fakat, ölenin babası (çocukların dedesi) o oğlunun terekesini, onun çocuklarının bakımı için satabilir de, borcu için satamaz.

Şemsü'l-Eimme Halvânî, şöyle buyurmuştur:

Bu muhafaza yönünden faydalıdır, tmâm Muhammed (R.A.)'e gelince, O: "Dede, babamakamındadır." buyurmuştur.

el-Asıl'da şöyle denilmiştir:

Bir adam Ölür; bir vasî, bir de babası kalırsa; vasîsi, babasından daha evlâdır.

Eğer vasîsi yoksa, babası evlâdır. Sonra dedenin tayin eylediği vasî evlâdır. Sonra da hâkimin tâyin eylediği vasî evlâdır. Şemsü'l-Eimme Halvânî: "Hassaf'ın kavli budur." demiştir. Bununla fetva verilir.

Bir küçük, bir mala vâris olur ve onun müsrif, mübzir ve mahramiyete hak kazanmış bir babası olursa; onun, -bu halinden dolayı-velayeti sabit olmaz.

Şemsü '1-Eimme Hal vâ nî, Edebü '1-Kâdî  Şerhi'nde şöyle buyurmuştur:

Hâkim, babası olmayan bir yetim için, bir vasî tayin ederse; o vasî, babanın vasîsî menzilinde olur.

Eğer, hâkim bütün tasarrufa yetki verdi ise bu böyledir.

Şayet, bir nevi tasarrufa yetki vermişse, işte o, hasseten ona bakar; babanın vasîsi de bunun hilâfınadır. Çünkü onda tahsis yoktur.

Şayet, baba bir nev'e vasî kılsa bile, o vasî bütün nevilere vasî sayılır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Vasî, terekeden vadeli bir şey satar ve bu, yetim için zararlı olursa; (alanın inkâr etmesi, zamanı gelince ödememesi gibi...) ona vermek caiz olmaz.

Şayet, yetime bir zararı dokunmayacakşa, (onun zamanı gelince vereceği, inkâr eylemeyeceği gibi...) o takdirde, vadeli satış da caizdir.

Buna binâen âlimlerimiz şöyle buyurmuşlardı:

Bir adam, yetimin malından, vadeli bir şeyi bin dirheme satın almak ister; bir diğeri de, aynı şeyi, va'deli bin yüz dirheme satın almak isterse; vasî, istenince vermiyeceğinden veya inkâr eylemeyeceğinden kork­muyorsa ona satar; fazlaya almak istese bile, korkulana vermez; kor­kulmayana verir.

Keza, yetimin bir evi olur; bir adam da onu aylığı sekiz dirheme icarlamak ister; diğeri de, on dirheme icârlamak ister ve sekiz dirheme icarlamak isteyen, daha sağlam olursa; ona icara verilir.

Vakıfların mütevellileri de, buna göre hareket ederler ve emin olan (güvenilen) kişileri ihtiyar ederler.

Bir vasî, yetimin bir eşyasını veya bir yerini, bir müflise -o onun bedelini ödeyemeyeceğini bilerek satarsa; Fakıyh Ebû'l-Kâsım: "Eğer satış, rağbet satışı ise, hâkim müşteriye üç günlük mühlet verir ve o, ya parasını ödeyip malı alır veya satış,bozulur." demiştir.

En uygun olanı, -müşterinin, onun bedelini ödeyemeyeceğini biliyorsa- vasînin satışının caiz olmamasıdır. Bu durumda, vasînin satışı o malı zayi etmek olur.

Ancak, satış feshedilmeden önce, parasını Öderse; o mal, müşterinin olur.

Gerçekten hâkim, gözetici (= nazır) nasbeder. Dediğimiz gibi, müşteri ya parasını verir veya satış bozulur.

Vasî, yetimin malından bir şey satar; sonra da sattığından faz­lasını isterse; hâkim onu, ehli basiret ve emânet ehline havale eder.

Eğer onlar, satışın yerinde yapıldığında ittifak ederlerse; onların sözü üzerine, müşteriden parası alınır.

Bu, İmâm Muhammed (R.A.)'in kavlidir.

Fakat, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (R.A.): "Bir kişinin kavli kâfidir." buyurmuşlardır.

Buna göre vakıf mütevellileri, vakıfları icara verirken, sağlam kişileri seçerler.

Bir vasî, ölenin terekesini -onun vasiyetini yerine getirmek için-satar; müşteri de satın alman şeyi inkâr eder ve iş hâkime aksedince, vasî, "müşterinin yalan söylediğine" yemin ederse; o takdirde, hâkim vasîye: "Eğer doğru söylediysen gerçekten ben de satışı bozdum." der ve satış bozulmuş olur.

Gerçekten burda, hakimin feshine ihtiyaç vardır. Şayet vasî, müşterinin inkârı üzerine da'vayı hâkime çıkarmazsa; hakikaten bu, bir ikâîeolur.

Hâkim satışı bozunca, müşteri ölen zatın malını geri verir. Fetâvâyi Kübrâ'da da böyledir.

Ebû'l-Leys'in Fetvâlan'nda şöyle zikredilmiştir:

Ölen bir kimse, malının üçte birisini vasiyet etmiş olur; arkasında da biraz akar bırakır ve vasî, vasiyeti için o akarın birini satar; vârisler de buna razı olmayıp, her birinin üçte birinin satılmasına razı olsalar -İmkân dahilinde- Öyle yapılır.

Ebû Bekir el-İskâf'dan sorulmuş:

— Bir kadın, bir yerinin satılıp, üçte birinin fukaraya verilmesini vasiyet ettikten sonra, bu kadın ölür; arkasında da büyük yaşta vârisi kalır; vasî de o yerin tamamını satmak ister; vâris ise, bundan imtina eder ve o yerin üçte birinin satılmasını isterlerse ne olur?

İmâm şöyle buyurmuştur:

— Üçte birinin satılması, vasiyet ehline ve vârislere zarar verirse; vasî, o zaman,'o yerin tamamını satar; değilse, yapılan vasiyete yetecek miktarını satar.

Ebû Nasr ed-Debbûsî bununla fetva vermiştir.                       ;

Zarar verecekse, İmâm Ebû Hamfe (R.A.)'ye göre, hareket eder; zarar vermeyecekse, tmâmeyn'e göre amel eder. Zehıyre'de de böyledir.

Vasî, yetimin malını veya Ölenin malını, nefsi için kullanmaz; bu caiz değildir.

Şayet, onu kullanır ve kâr da yaparsa, sermâyenin aslını tazmin eder. Kârını da sadaka olarak dağıtır.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, böyledir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Vasî için, sabînin malını mudârebe olarak verme hakkı vardır. Onu, ortağa da verebilir. Muhıyt'te de böyledir.

Vasînin, ölen zatın malını uzun süreli icara verip de, onun bor­cunu ödemeye çalışması caiz değildir.

Bir kimse, borçlu olur; bir adamı da vasî kılar; o da huzurda bulunmaz ve vârislerin bir kısmı, malım satıp da borcunu ödemeyi kas-dederler ve vasiyetini yerine getirmek isterlerse; işte bu satış, hâkimin emri olmadan fâsid olur.

Bu, tereke borcu kuşatıyorsa böyledir.

Şayet, borcu ihata etmiyorsa, her vâris kendi hissesinden -hissesi kadar- borcunu öder. Ancak satınlan, evden belirli bir yer olursa; bu müstesnadır. Büyük olan bir vâris, Ölenin terekesinden veya akarından bir şey satar ve yine de geride borç kalır; vasî de onun satışının reddini ister ve eğer, vasînin elinde bir şey bulunursa; onu vasiyeti yerine getirmek için satmasını reddedemez.

Bir kadın Ölür ve kocası ile bir kızı, bir de kardeşi kalır; kardeşine vasiyet eder ve o da kabul edip borcunu öder ve eşyasından, kocasının hissesini satın alır; akardan da hissesini satın alır; müşteri onun hisse­sinin miktarını bildiği hâlde, satıcı bilmezse; vasiyet yerine getirilmiş olur; satış da caiz olur. Vasiyet yerine getirilmese ve iş hâkime çıkarılsa; hakim, bu satışı ibtal edip, Önce ölenin borcundan başlar ve vasiyetini yerine getirir; sonra da vârislerine, mirasım taksim eder. Hızânetü'l-Müftfn'de de böyledir.         ^

Borçlu bir kimse, borcu ödendikten sonra, kalan malının üçte birini vasiyet eder; geride de bir. ev bırakır ve vasinin, onun borcunu ödemeye ve vasiyetini yerine getirmeye gücü yetmez; ancak, o evin parasıyla bu işleri yapabilecek olur; vârisler de evin tamamının satılma*, ına razı olmaz ve şayet, vasi, borcun malın tamamını içine aldığım ve ev satılınca geride bir şey kalmayacağını; kalsa da, çok az bir şey kalacağım bilirse; o takdirde, vasî evi satar. Başka yapacağı bir şey yoktur.

Şayet, evi satmaması hâlinde, ölü uzun süre borçlu kalacaksa; evi satıp, borcunu Öder.

Vasînin, yetimin malını başkasma ödünç vermesi -bütün rivayet­lere göre- bi'1-ittifak doğru değildir. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet vasî, yetimin malından borç verirse; onu tazmin eder.

Bu işi, hâkim yapabilir. Âlimler, baba hakkında ihtilaf eylediler. Sahih olan rivayet, baba da vasî gibidir; hâkim gibi değildir.

Bir vasî veya baba, kendi şahsî borcu için, yetimin malını rehin bırakmış olsa; kıyâsda, bu caiz değildir. îstihsanda ise caizdir.

Vasî, yetimin malından kendi şahsi borcunu ödese; bu caiz olmaz. Şayet, bu işi babası yaparsa; bu caiz olur. Fetâvâyi KâdtfcâVda da böyledir.

Vasî, alacaklısına, yetimin malını ayn'ına karşılık olarak satarsa; baftm Ebû Hanife (R.A.) ile İmâm Mohammed (R.A.)'e göre, bedeli kısas (misilleme) olduğundan, bu caiz olur. Vasî aynısını tazmin eder. Muhıyt'te de böyledir.

Bir vasî, yetimin malını rehin biralar; mürtehin de onu teslim alır; sonra da, vasî yetimin ihtiyacına binâen, onu ariyet olarak geri alır ve vasînin yanında da o mal zayi olursa; yetimin malı olarak zayi olmuş olur. Alacaklının alacağı, olduğu gibi kalır ve onu vasîden alır.

Şayet vasî, o rehini, rehin alandan gasbedip, küçüğün ihtiyacında kullanır ve elinde de zayi olursa; yetimin hakkı olarak değil de, rehin alanın hakkı olarak tazmin eder.

Şayet, kendi ihtiyacında kullanırken zayi olursa; yetimin hakkı olarak tazmin eder.

Hatta, önceki durumda, rehin alana ödeme yaparsa; yetimin malına müracaat edebilir. İkinci durumda ise, yetime ve malına müracaat edemez.

Vasî, bir adamın kölesini gasbeder ve onu yetimin işinde kullanır; onun kıymetini de gasbeylediği adama öderse; yetimin malına müracaat edebilir mi?

Bu hususta âlimlerimizden bir rivayet yoktur. Âlimlerimiz: "Uygun olan, müracaat etmemesidir." buyurmuşlardır.

Vasî, sabîyi, güzel işlerde icara verirse, işte bu da caizdir. Keza, sabinin kölesini icara verirse, bu da caiz olur. Keza, sabinin malını, başkasma icara verse; o da caizdir.

Şayet, sabî buluğa erişirse, -kendi aleyhine olan- icâreyi feshede­bilir. Fakat, lehine olursa, onu feshedemez.

Vasî, yetim için icarla bir şey alıp ecrini de ecr-i mislinden -halkın aldatılmış demeyeceği kadar yüksek verse; KâdiM-İmâm Rüknü'1-lslâm AU es-Sagdî, Siyer-i Kebir Şerhi1 nde şöyle buyurmuştur: Müste'cir, onu kendi  nefsi  için  icarlamış  olur.   Onun  Ücretinin  tamamını,  kendi maundan öder.

Şeyhu'l-îslam ise, Şerhi'nde: "Gerçekten icare sabiye âid olur; fakat, ecr-i misil olur. Fazla aldığı ücret olursa, o geri sabîye verilir/* demiştir.

Vasî, sabî için ecr-i mislin dışında bir ev icariasa; müste'cire ecr-i misil gerekir mi? Yoksa, o yeri gasbetmiş mi olur? O yer için ücret verilir mi? Fadl,  şöyle demiştir: Âlimlerimiz asıl fetvalarında   şöyle buyurmuşlardır: Onu gasbeylemiş olur; ecir gerekmez.

Hassâf ise, Kitabında şöyle buyurmuştur: Gâsip olmaz; ecr-i misil gerekir.

Hassâf'in fetvası ile fetva verilir mi?

"Evet." denilmiştir.

Bazı nüshalarda: "Tam ecr-i misil gerekir." denildiğini gördüm. Eğer, ücreti söylendi ise, onu vermek gerekir. Onun üzerine fazlalık yapılmaz.

Âlimlerimiz, ecr-i misille fetva vermişlerdir. Ancak, noksan olursa, yetimin faydasınadır. O takdirde, noksan olarak verilir. Zehıyre'de de böyledir.

Vasî, babanın hilafına, yetimi, nefsi için icarlayamaz.

Şayet, icarlar veya icara verirse; -yetimin faydasına- bu caiz olur.

İmâm Kudûrî de, böyle buyurmuştur.

Keza, Fadlî de, böyle cevap yermiştir.

5âyet vasî, sabînin nefsini veya bir malını -yetimin işinde çalıştırmak üzre; icara verirse; işte bu caiz olmaz.

îmâm Sa'dî, şöyle buyurmuştur:

Vasî, kendi nefsi için icara verirse veya babası, kendi nefsi için icara verirse, bi'1-ittifak caiz olur.

Fetva ise, Kudûrî'nin kavline göredir. Fetâvâyi Kübrâ'da da böyledir.

Bir vasî, sabîyi kendi nefsi için icarlasa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre uygun olanı bunun caiz olmasıdır. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Vasî,   yetimin   malını   -karşılıklı  olsa  bile-  bağış   yapamaz. Karşılıksız ise, hiç bağış yapamaz.

Baba da böyledir.

Bir adam, sabîye bir bağışta bulunur; babası da, ona yetimin malından karşılık verirse; bu da caiz olmaz; bağış yapan, ondan dönüş yapar.

Vasî de aynısıdır. Yetimin malından ta'viz veremez. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Hişam'm   Nevadiri'nde   îmâm   Mulıammed   (R.A.)'in   şöyle buyurduğu nakledilmiştir:

Yetimin vasîsi, yetim için, kıymeti bin dirhem olan bir köleyi, bu vasî muhayyer olmak şartıyle satın alıp, muhayyerlik müddetinde, onu iki bin dirheme artırsa; vâsi için, bu alış-veriş doğru olmaz;

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kav­lidir.

İmâm Muhammed (R.A.) de aynısını buyurmuştur.

Vasî, yetim için, -üç günlük muhayyerlik üzere- bir köle satın alır; üç güne kadar da, yetim bulûğa erişirse alış-veriş caiz olur.

Şayet vasî, alış-verişe üç güne kadar icazet verir veya ölür; çocuk ise razı olmazsa, bu durumda bu alış-veriş caiz olmaz.

Şayet yetimin vasîsi, yetim için, bir köleyi -üç gün muhayyerlik kaydıyla sattıktan sonra, yetim ölürse, bu üç gün içinde, satış caiz olur.

Baba da aynısıdır. Çünkü sözleşme çocuk için yapılmıştır.

Vasî, muhayyerlik şartıyle, yetim için bir köle satar; o müddet içinde de, yetim bulûğa erişirse; satış tamam olur. Ve bu muhayyerlik bâtıl olur. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavli budur.

Vasî, yetim için bir câriye satın aldıktan sonra, yetim bülüğa erişir ve vasî de, o cariyede bir kusur bulur ve yetim, onu nehyetmeden, o hâlde kabul eder veya nehyinden sonra kabul ederse; işte o vasî, vekil hükmündedir.

Vasî, yetim için bin dirheme üç günlük muhayyerlik şartıyla bir köle satın.alır ve o günlerde de yetim buluğa erişir; sonra da vasî ona icazet verirse; bu durumda yetim muhayyerdir: Dilerse, razı olur; dilerse, onu vasîye ilzam eder.

Şayet, vasî icazet vermeden ve o kölenin onun kusuruna razı olmadan önce veya sonra ölürse; yetim muhayyerdir.

Eğer vasî ölmez de, köle, vasînin elinde, -muhayyerlik vaktinde veya o müddet geçtikten sonra ölür veya o müddet içinde, yetim ölürse; -vasî razı olmadan önce veya sonra- onu yetimin satın alması gereklidir. Muhıyt'te de böyledir.

Vasî, yetimin malından bir şey satar ve yetim de bulûğa erişirse; müşteri alacakdan beri olur.

Bazı âlimler: "..^satış sahih ise, müfsid değilse böyle olur." demişlerdir.

Eğer: "Sen, sende olandan berisin. Ben, sana ibra ediyorum." derse; o takdirde, müşteri borcundan "kurtulmuş olur.

Şayet: "Sen, senin üzerinde olandan berîsin." derse; o zaman bor­cundan kurtulmuş olmaz.

Fakıyh:. Bu, bizim âlimlerimizin görüşüne muhalifdir." buyurmuştur: Biz bunu kabul etmeyiz. Bilakis, müşteri, buluğdan sonra, yetimin berâeti ile beri olur." buyurmuştur. Fetâvayi Kübrâ'da da böyledir.

Vasî, yetimin malını kendi nefsi için veya yetim için satarsa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'tan bir rivayete göre, ı şayet bu satışta, yetime fayda varsa, caizdir. Eğer zahiren (= açık) bir fayda yoksa, caiz değildir.

İmâm Muhammed (R.A.) ise: "Ezhar rivayet, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un rivayetidir ki, her hâlinde, yetimin malım satmak caiz değildir." buyurmuştur.

Menfaatin açıklanmasında âlimlerin çeşitli kavilleri vardır: Bazıları: "İmam Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, sekiz yüz dirhemlik malını, bin dirheme satmak, menfaattir." dediler.

Bazıları da: Bin dirhemlik malı, bin beşyüz dirheme satmak men­faattir." buyurdular.

Sonra vasînin, yetimin malını kendisi: "Sattım veya satın aldım." demesi, -babanın böyle söylemesi kâfi geldiği gibi- kafi gelir mi? Veya iki şar da muhtaç mı?

Bu mes'ele, bu fasılda zikredilmemiştir.

Nâtıfi, Vâkiât'da şöyle buyurmuştur:

Babanın hilafına, vasînin satışında iki şart gereklidir, iki yetimin vasîsi birisinin malını diğerine satacaksa, bu caiz olmaz.

Keza, vasî yetimlere izin verse bile, birisi, malını diğerine satamaz. Zehıyre'de de böyledir,

Keza, yetim olan iki köleye, vasî tasarruf için izin verir ve birisi, diğerine bir şey satarsa; bu caiz olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Baba veya vasî küçüğe izin verirler veya köleye ticaret izni verir­lerse; işte bu şahindir'.

Onların susmaları da izin sayılır.

Şayet, baba veya vasî -o sabî buluğa erişmeden önce- Ölürse; bu izin batıl olur.

Eğer, baba veya vasînin sağlığında, bu sabî buluğa erişirse; izin batıl olmaz.

Baba veya vasî küçüğün malım satmak üzre veya onun için birşey satın almaya bir vekil tayin ederler ve baba ölür; sabî de bulûğa erişirse; vekil azledilmiş olur.

Hâkim küçüğe veya bunağa yahut köleye, ticâret için izin verirse; sahih olur.

Men eylese de böyledir.

Hâkim, bunak birisinin kölesini, ticaretle uğraşırken görü: ve bir şey söylemeyip susarsa; bu bir izin sayılmaz.

Hâkimin izin verdiği sabî ve köleyi, bu izinden, baba ve vasî men etseler; bu menleri sahih olmaz.

Keza, ayni hâkim vefat etse bile, baba ve vasî, izinli sabî ve Köleyi, izinden men edemez; ancak, durumu diğer hâkime bildirirler. O men ederse, bu men sahih olur. Zira o, diğerinin yerine kâimdir. Fetâvayi Kâdthftn'da da böyledir.

Şayet, izinli sabî, vasîye bir şey satar veya ondan bir şey satın alırsa; İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, bu asla caiz olmaz.

Bu durumda vasî, kendisi için, kendisinden satın almış gibi olur., Fakat, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, (ki bu Cami ve Ziyadât kitaplarının rivayetidir ve başka rivayetler de vardır.) şayet, sabî için bunda açık bir menfaat varsa; sahih olur. Eğer açık bir fayda yoksa, sahih olmaz. Zehıyre'de de böyledir.

Bir vasî, yetimin tarlasını ekmek için alırsa; âlimler bu hususta ihtilaf eylemişlerdir. Bazıları: "Bu, mutlak caizdir ve başkasına zirâat için vermek gibidir."'demişler; bazıları da: "Tohumu yetimden olursa; caiz olmaz. Eğer tohum vasîden olursa caiz olur." buyurmuşlardır.

Ekseri âlimler ise: "Ecr-i misil verir. Veya noksanlığını, yetime faydalı olsun diye tazmin eder." buyurmuşlardır.

Netice: Zirâat yetim için faydalı olacaksa, caiz; değilse caiz değildir. , Muhiyt'te de böyledir.

Vasî, yetimin sadaka-i fıtrini, yetimin malından verir.

Şayet, yetim zengin ise, onun kurbanım da keser.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, vasî ölenin alacağını ibra edemez. Yani ondan vaz geçemez.

Ondan birşey de eksiltemez.

Onu, te'hir de edemez.

Şayet, ibra eder ve te'cil yaparsa, vasî onu tazmin eder. Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve tmâm Mu h amme d (R.A.)'in görüşüdür.

Eğer vasî, ölen zatın alacağına karşılık, bir şey mukabili anlaşma yapar ve alacak da beyyineli olur veya hasmı, onu ikrar (= kabul) ediyor bulunur yahut durumu hâkim biliyorsa; bu durumda vasînin sulhu (= anlaşması) sahih olmaz.

Şayet beyyinesi yoksa, anlaşma sahih olur.

Şayet sulh, Ölenin veya yetimin alacağına karşı değil de, borcuna karşı yapılır; müddeinin de beyyinesi bulunur veya hâkim onun hakkına hükmetmiş olursa; Nasıyr: "Bu sulh caizdir." buyurmuştur.

Şayet, müddeînin beyyinesi, hâkimin de hükmü yoksa, vasînin sulhu caiz olmaz. Çünkü; bu, yetimin malını telef olur.

Meselâ: Şayet, sultan zâlim veya müteğallibe ise, o takdirde vasî, yetimin bazı malını alır.

Nasıyr: "Vasînin, yetimin malım alması münâsip olmaz. Eğer alır ve birine verirse, tazmin eder." buyurmuştur.

Fakıyh Ebû'I-Leys, şöyle buyurmuştur:

Şayet, vasî, kendi nefsinden veya uzuvlarının kesilmesinden yahut yetimin malının tamamının alınmasından korkar ve yetimin malından bir miktar vermekle kurtulacak olursa; o takdirde, yetimin malından bir kısmını verir; bu durumda tazminat da gerekmez.

Şayet, bağlanacağını veya hapsedileceğini yahut vasînin malının bir kısmının alacağını bilir ve kendisine de kifayet miktarı mal kalacak olursa; yine yetimin malını vermesine ruhsat yoktur.

Şayet verirse, tazmin eder.

Eğer bu işi hükümdar veya müteğallibe yapar ve vasînia elinden yetimin malını alırsa; vasiye tazminat gerekmez. Fetva Fakıyh Ebû'l-Leys'in ihtiyarına göredir.

Bir vasî, yetimin malı ile bir zalime uğrayıp, o malı, o zalimin alacağı korkusundan dolayı, elinden atsa; bazı âlimler:  "Tazminat gerekmez." buyurmuşlardır.

Müdarip de böyledir. Mudârebe malıyla bir zalime uğrasa, mes'ele yukardakinin aynısıdır.

Ebû Bekir el-İskâf: "Bu, bizim ashabımızın görüşleri değildir. Bu, ancak Muhammed bin Seleme'nin kavlidir. Ve, bu güzeldir." derriştir.

Fakıyh Ebû'1-Leys, îmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyur uğunu rivayet etmiştir:

Sanatkâr olan vasîler için, yetimin mallarını kullanmaya izin ardır.

Ebû Seleme'nin ihtiyarı da, bu kavle uygundur.

Fetva da buna göredir.

Da'va için, mahkeme masrafı, yetimin malından vasî taramadan verilirse; tazminat gerekmez.

tcâre yoluyla verilince de tazminat gerekmez.

Şeyhu'1-îmâm   Ebû    Bekir   Muhammed bin   Fadl, ->öyle buyurmuştur:

Ecr-i misil ve ğabn-i yesr olursa, tazminat gerekmez. Rüşvet yoluyla verilirse tazminat gerekir.

Âlimler şöyle buyurmuşlardır:

Nefsinden ve malından haksızlığı def için, mal vermek nefis (can) hakkında rüşvet olmaz. Başkasının hakkını almak için mal vermek, rüşvet olur.

Bir adam ölür; bir kadına vasiyet eder ve küçük bir de vâris bırakır; zalim bir hükümdar, o kadının evine iner ve kadına: "Eğer bir şey vermezsen, evin veya akarın isti'la edilecek." denilir; bu kadın da akardan  bir   şey  verirse;   âlimler:   "bu   kadının  yaptığı   caizdir." demişlerdir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

NesefTnin Fetvaları'nda şöyle zikredilmiştir:

Miras mes'delerinde, vasîden, yetimin evinin vergisi istense (şöyle ki: Şayet vasî, onu vermez ise daha da artacak olsa) o takdirde, o vergiyi verirse tazminat gerekmez.

Fakıyh EbÛ Cafer'den soruldu:

— Bir adam ölür, iki kızı ile bir asabası kalır; hükümdar da terekeyi talep eder; vasî de hükümdar için, dirhemler borçlanıp, hükümdar bu durumda terekeyi istemekten vazgeçerse; bu, hasseten o asabanın hisse­sinden ödenir. Veya mirasın tamamından ödenir.

Şayet vasî, başka imkan bulamaz ise, malın tamamından mahsub edilmek üzre borçlanır. Muhıyt'te de böyledir.

Vasî, yetimin malından, Kur'an öğrenmek, edeb öğrenmek üzre harcama yaparsa; eğer sabi öğrenmeye elverişli ise bu caizdir ve vasî ecir kazanır.

Eğer sabî, öğrenmeye elverişli değilse, elbette vasî namazını kılacak kadarını, okutmakla mükelleftir.

Vasî, masrafını yetimin durumuna göre tanzim eder. İfrat ve tefrid yapmaz. Orta halli masraf eder.

Vasî, yetimin işinde çalışacak hayvanın ücretini, yetimin malından verir.

Onun bineceği hayvanın masrafını ve yetimin nafakasını, onun malından öder.

Bu, elbette istihsan olur.

Nasıyr şöyle buyurmuştur:

Vasî, yetimin işini takip ederken, onun hayvanına biner ve malından masraf yapar.

Fakıyh Ebû'1-Leys: Bu, vasî fakir olduğu zaman böyledir." buyurmuştur.

Bazı âlimler de: "Onun malına binmek ve harcamak caiz olmaz." buyurmuşlardır.

Bukıyâsdır.

îstihsan olan, muhtaç olunca, ondan kifayet mikdarı sarf etmekdir.

Vasî, ölen büyük veya küçük vârisi yoksa; onun malından kendi nefsi için satın alabilir. İşte bu caizdir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Nâtıfî'nin Vâkıâü'nda şöyle zikredilmiştir:

Şayet vasî, yetimin malından alır da, kendi nefsi için harcar ve sonra da benzerini yerine korsa; tazminattan kurtulamaz. Ancak, yetim büyür de ona verirse; veya yetim için bir şey satın alır da, sonra da şahitlere: "Yetimin bende şu şu kadar alacağı var; onun için satın aldım.' derse; işte bu kısas olur. Tazminat gerekmez. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.), şöyle buyurmuştur:

Bir kimse ölmeden vasiyet ederek, "kölesinin satılıp, tasadduk edilmesini*' söylerse (yâni parasının, fâjrirlere tasadduk edilmesini isterse) bu köle satılıp; parası alınır; o da vasînin elinde zayi olursa; son­rada, o köleye bir hak sahibi çıkarsa; vasî kölenin bedelini müşteriye öder. Sonra da terekenin tamamına müracaat eder. Bu mes'ele, böylece Câmiu's-Sağîr'de zikredilmiştir ve zâhirü'r rivâyedir.

Şayet, tereke zayi olmuş olursa, vârislere de fakirlere dağıttı ise, onlara da müracaat edemez.

Vasî, terekeyi, vârislere dağıtır; bir küçüğe de bir köle isabet eder; onu da vasî satıp, parasını alır; o da elinde zayi olur; sonra da o köleye bir hak sahibi çıkarsa; müşteri vasiye müracaat eder; vasî de sabiye mü­racaat edince taksim bâtıl olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam Ölür; elinde de bir topluma vereceği bir şey bulunur; bir takım da mal terkeder; borcu da malını kaplar; vâsi de emanet sahiple­rinin emânetlerini, onun evinde -sahiplerine vermek üzere; veya malını borçlarına vermek üzere- alır o da, bu vasînin yanında zayi olursa; ona tazminat gerekmez.

Keza, ölenin üzerinde borç olmaz da, vasî onu evinden alır ve elinde zayi olursa; tazminat gerekmez. Zehıyre'de de böyledir.

Şayet vasîye emânet bırakılan şahıs: "Onu, bağış yapmasını veya onu sadaka vermesini" söyler; o da Öyle yaparsa; tazminat gerekir.

Şayet: "Onu, filana ver." der; vasî de, onu ona verirse, tazminat gerekmez.

Keza, ölen zat müdâribe: "Müdarebe malını, filana ver veya onunla şu işi yap." der; müdârip de öyle yaparsa; bu müdâribe tazminat gereicmez. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Vasî, terekeyi küçüklere infak eder ve tereke tükenip, hiç bir şey kalmaz; sonra da, bir adam gelerek, ölen şahıs da alacağının olduğunu, hâkimin huzurunda iddia edip, onu da beyyinesiyle (= jsbat eylese) ve hâkim alacağı hakkında hükmeylese; alacaklı şahıs, vasîye o alacağını Ödetebilir mi?

Bu mes'ele, el-AsıI'da zikredilmemiştir Uygun olanı, tafsilat üzerine olmasıdır:

Şayet vâsi, terekeyi hâkimin hükmüyle dağıttı ise, tazminat gerekmez.

Şayet, hükümsüz taksim ettiyse, tazminat gerekir.

Keza, ölenin üzerine, bu borç, hâkimin hükmüyle vacip oldu ise, vasî onu kaza eder (= öder).

Sonra da başka bir borç ilâve edildi ise, (şöyle ki: Ölen zat, sağlığında bir kuyu kazmış ve ona bir hayvan düşüp Ölerek, sahibine borçlanmış; veya bir eşya satmış da, müşteri kusuru sebebiyle, onu geri iade eylemiş ve vasîye geri teslim etmiş; parası ölende alacak olarak kalmışsa) vasî, bu hâldeki borçları öder mi?

Bu iki haldedir: Ya vasîye, hâkimin hükmü olmadan verilmiştir. Veya, onun emriyle verilmiştir.

Eğer hâkimin emriyle verilmişse; vasiye de, hakime de tazminat gerekmez.

Şayet, öncekilerin aldıkları ellerinde duruyorsa; onlara ortak olur. Şayet, elinde durmuyorsa, hissesi kadar borçlanır. Vasî ikinciye de tazminatta bulunmaz. Çünkü, taksimi hâkimin emriyle yapmıştır.

Bu durum, vasî, hâkimin emriyle, öncekinin borcunu vermişse böyledir.

Fakat, emirsiz ödeme yapmışsa; vasî, ikincinin alacağını tazmin eder.

Vasî, ikincinin alacağını tazmin edince, birinciye, müracaat edebilir mi?

Bu hususta âlimler ihtilaf eylediler. Bazıları: "Vasî öder.** dediler; bazıları da: "Ödemez." buyurdular. Muhiyfte de böyledir.

Bir adam, diğerine bir mal emânet bırakıp ona: "Şayet, ben ölürsem, bunu oğluma ver." der; başka bir vârisi de olursa; emâneti onun oğluna veren şahıs, diğer vârislerin hissesini tazmin eder.

Şayet: "Filana ver." der ve "o ver dediği" vâris olmasa idi, ona verince yine tazminat gerekirdi.

Bir hasta akrabalarını başına toplasa malının tamamını yeseler, Ebu El-Kasım Saf far buyurmuş ki: Şayet hastanın emriyle yediler onlardan  bir  kısmıda  verese  ise  onlara  tazminat, gerekir,   verese olmayanlara ise üçte birden sayılarak tazminat gerekmez. Fakıyh Ebû el-Leys ise israfsız yemişlerse maa aile istihsanen onlara tazminat gerekmez buyurmuştur.

Bir adam, borçlu olarak ölür ve onun vasisi de,kÖlesini alacaklı­ları için satıp, parasını alır; onu da zayi eder veya köle, vasînin yanında, müşteriye teslim etmeden önce ölür; müşteri de parasını vasîden alırsa; o takdirde vasî de alacaklılara müracaat eder.

Şayet, bu köleye, bir hak sahibi çıkar; müşteri de parası için vasîye müracaat ederse; o takdirde, vasî alacaklılara müracaat edemez. Ancak, alacaklılar; onun satılmasını emrederler.

Keza, şayet alacaklılar: "Ölenin filanın kölesini sat ve borcunu Öde." derlerse; onun parası için, Vasî onlara müracaat edemez.

Bir adam, vasîsine: "Şu köleyi sat; gerçekten o filanındır." der; vasî de: "Ben onu satmam." der; sonra da onu satar; daha sonra da o köleye bir hak sahibi çıkar; parası da zayi olursa; bu durumda alacaklı, vasîye müracaat eder. Ölenin üzerinde borç olmaz; fakat, vasî, köleyi büyük olan vârisler için satarsa; işte onlar, her yönüyle alacaklılar

durumundadırlar.

Şayet, vârisler küçük iseler, istihsânda onlarar müracaat edilmez.

Eğer, hâkim, köleyi borç için satar; parası da onun yanında zayi olur; sonra da o köleye bir hak sahibi çıkarsa; bu durumda müşteri, parası için hâkime müracaat edemez.

Bir adam, "kölesinin azâd edilmesini" vasiyet ettikten sonra; o köle -vasî öldükten sonra- bir cinayet işler; vasî de, onu -onun cinayet işlemiş olduğunu da bilerek- azâd ederse; o takdirde vasî fidyesini tazmin eder.

Şayet, bilmiyorsa kıymetini tazmin eder. Ve vârislere de müracaat edemez.

Eğer, yetimlerin kölesi cinayet işlerse; onların vasîsi muhayyerdir. İsterse, köleyi tutar; yetimlerin malından onun cinayet diyetini verir. Ancak, kölenin kıymeti Hle diyeti arasında farklılık varsa, o takdirde köleyi tutamaz.

Vasî, hâkimin yanında: "Gerçekten ben, kölenin tutulmasını seçtim." veya "onun üzerine şahitler edindim.*' derse; köleyi geri almaya müracâat hakkı yoktur.

Şayet, böyle olmaz ise (yani o köleden başka malı olmaz ise) köleyi satıp, onun cinayet diyetini öder. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.) Câmiu'I-Kebir'de şöyle buyurmuştur: Bir adam, bin dirheme bir köle satın alıp, onu da teslim alır; fakat, parasını ödemiş olmaz; kendisi de o köleyi birisine vasiyet eder ve ölür; ölenin üzerinde de o kölenin borcundan başka bin dirhem daha borç olur; o köleden başka hiç bir malı da olmazsa; vasî de o kölede bir kusur bulup, hâkimin hükmü olmaksızın geri verirse; işte bu caizdir. Alacaklı, buna bir şey diyemez. Vasî de, köleyi satana müracaatla, onun parasının yarısını alır ve ölenin diğer alacaklısına verir.

Şayet, kölenin parası satıcısına ödenmiş ise, vasîye tazminat gerekmez. Mubıyt'te de böyledir.

Bir  topluluk  "ölen adamda,  alacaklarının olduğunu"  iddia ederler; beyyineleri de olmaz; ancak vasî, onların alacaklı olduklarını bilmekte olursa; Nasıyr : "Vasî, terekeden, o alacaklının birisine bir şey satar; alacaklı da, onun bedelini inkâr ederse; işte bu bir kısas olur ( = önceki alacağına karşılık olur)." demiştir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Âdil şahitler'şehâdette bulunurlar ve: "Filan adamın ölen zatda, şu şu kadar alacağı vardır." derler ve bunu, vasînin yanında söyleyip hâkimin huzurunda söylemeseler; vasînin, o borcu ödemesine ruhsat var mıdır?

Bu borcu, aynı zamanda vârisler de inkâr ederlerse; bu hususta bir rivayet yoktur.

Yalnız, âlimler ihtilaf ederek ba'züan: "Vasî, o borcu Öder." buyurmuşlar; ba'zıları da: "Ödemez." demişlerdir. Muhıyt'te de böyledir.

ölen zat, ölmeden, borcunu ikrar eder; bunu da vasîye söyler; vasî de, o borcun ödenmesini isteyince, ona erişemezse; yine âlimlerden bir kısmı: "Burda, beş vücûh vardır." buyurmuşlar.

Bir kısmı da: "En uygun olanı, hâkime baş vurmaktır." demişlerdir. Hâkim, ona (vasîye): "Vârislerin hissesini dağıt; alacaklısı varsa, beyyinesiyle açığa çıksın." der; beyyineli olan alacaklı var iken, beyyinesi olmayana bir şey verilmez. Onun da'vasma da bakılmaz. O, tazminat için, kimseye müracaat edemez. Ba'zı âlimler de: "Vasî, ölenin ikrar eylediği borcu öder. Ve onu, vârislere bildirmeden gizlice verir." buyurmuşlardır.

En uygun olanı: Vasî, terekeden, borç miktarını ayırıp; yanında kor. Ve alacaklının gelip, alacağını alması için ona haber gönderir.

Şayet, borcu vasî bilmez de vârisler bilirse; o zaman vasî vârislere: "Benden başkasını vasî yapın; da*vayı o görsün," der. Bazı âlimler de: "Münâsip olanı: Borcunun benzerini vasî yanında kor; alacaklı da gelip, onu alırsa; tam bir misilleme olur ve emânet vermiş, geri almış mesabe­sinde olmuş olur." demişlerdir.

Âlimlerden bir kısmı da: "Vasî, ölen zat ikrar ederken, onun sözüne karşı iki şâhid edinir veya kendisinden başka bir şahit bulundurur. Ala­caklı geldiği zaman, o iki şahit şehâdette bulunurlar veya vasî ile diğer tek şahit şehâdette bulunurlar; sonra da vasî, o borcu alacaklıya öderse, tazminat gerekmez." demişlerdir.

Vârisler, vasîye karşı tazminat isteğinde bulunarak: "Sen, ölenin üzerine ödenmesi vacip olmayan borcu Ödedin." derler; vasî de bunu inkâr eder ve vârisler, vasînin yemin etmesini isterlerse; hâkim, vasîye Allah adına yemin vermez. Ancak, "vârislerin iddia eylediği tazminatın kendi üzerinde olup olmadığına dair" yemin ettirir. Zehıyre'de de böyledir.

Bir adam Ölür; diğer bir adama da borcu olur; alacak sahibi: "Ben, onun üzerinde olan alacağım bin dirhemi, onun sağlığında aldım.' der; diğer alacaklıları da: "Hayır, sen onu onun hastalığında aldın. O aldığına, biz de ortağız," derlerse; âlimlerimiz: "Şayet, o bin dirhem, mevcut duruyor ise, diğer alacaklılar da ona ortak olurlar. Eğer alman bin dirhem durmuyor ise, artık diğer alacaklıların ona karşı yapacakları bir şey yoktur." demişlerdir.

Ölen zat, bir takım vasiyetlerde bulunur; vasî de onlardan kendi­sine bir şey çıkarmayı isterse; âlimler şöyle buyurmuşlardır: "Bu, ölenin vasiyetini infaz olur veya kendi Öz malından, Ölenin borcunu ödemişse, ona karşılık olur. Fakat, uygun olanı: "Ben ölenin malından bedel olarak Ödüyorum." demesidir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Vasî, vasiyetleri çıkardıktan sonra, yetimler için borç alsa; bakılır:

Eğer varislerin içinde küçük varsa, bu sahih olmaz; değilse sahih olur. Mubiyt'te de böyledir.

Vasî, "ölende  alacağının  olduğunu"  iddia  ederse;  âlimler: "Hâkim, onun alacağını ölenin malından çıkarır mı? Çıkarmaz mı?" diye ihtilaf ettiler.

Bazı âlimler: "Çıkarmaz. Ancak vasî belirli bir şeyi iddia etmişse, bu müstesnadır. Hâkim ölenin malından belirli şeyi çıkarıp vasîye verir." demişlerdir.

Bazı âlimler de: "Vâsinin beyyinesi olmasa bile, yine hâkim vasiyetlerden onun iddia eylediği alacağım çıkarıp ona verir.'' demişlerdir.

Fakıyiı Ebû'1-Leys şöyle buyurmuştur:

Hâkim iddiacıya şöyle sorar: "Sen iddiandan vazgeçiyor musun? Yoksa, alacağının olduğunu beyyineliyor musun? Değilse, seni vasiyetten çıkarıyorum." Eğer iddiacı, beyyine ibraz etfeajezse; vasiyetten çıkarılır.

Mnbammed bin Seleme, şöyle buyurmuştur:

Vasî, ölen adamdan alacak iddiasında bulunur; beyyinesi de olmazsa; hakim, onu vasilikten azleder.

Şayet, beyyinesi varsa, beyyinesini ibraz edene kadar, vasilikte kalır; sonra hâkim muhayyerdir: Dilerse, onu vasilikten çıkarır; dilerse; çıkarmaz; olduğu gibi bırakır.

Hassâf şöyle buyurmuştur:

Gerçekten hâkim, husûsi olarak, ölen adamda alacağı olduğunu iddia edeni, alacağı mikdarınca, vasî kılar. Onu vasilikten çıkarmaz. Âlimler bu görüşü almışlardır. Fetva da buna göredir.

Ölen adamın üzerinde,birinin alacağroiur; o adam da ölenin vasîsi olursa; bir de küçük oğlu bulunur ve o küçük bulûğa erişir; sonra da vasî alacağını alırsa; bu caizdir.

Şayet, bulûğa erişen oğul, vasîyi men ederse; onun alacağını alması sahih olmaz.

Bir adam, ölür ve onun bin dirhem borcu olur; bir adamda da bin dirhem alacağı bulunursa; borçlu olan zat, ölenin borcunu öder.

el-Asıl'd a şöyle zikredilmiştir:

Şayet, vasînin veya vârislerin emri olmadan ödeme yaparsa; nasıl olur?

İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur:

"Hâkimin huzurunda: "Şu bin dirhem, benim üzerimde alacağı olan filan adamındı. O ise Öldü. Bunu, senin onda olan bin dirhemine karşılık, sana veriyorum." derse; işte bu caiz olur.

Şayet, böyle söylemeden verirse; işte o teberru olu ve borç üzerinde kalır.

Emânet olan şeyi, kendisine emânet edilen şahıs, emânet edenin borcunun yerine verirse;  bu durumda emanet veren muhayyerdir, tsterse, buna razı olur; isterse emaneti ona tazmin ettirip, borcunu ken­disi öder.

Bir adam karısını vast yapar ve kendisi de ölür; karısının da onun üzerinde mehir olarak alacağı bulunursa; eğer ölen zat, o mehir kadar mal birakmişsa; işte o mal, -mehir olarak- kadının olur.

Bir borçlunun, alacaklısı ölür ve bu alacaklısı da, varisi veya vasîsi olursa; o miktar terekeden çıkarılıp, hak sahibine verilir.

Küçük çocukları olan bir adam ölür ve o kimseyi vasî olarak tayin etmemiş olursa; bu durumda hakim onun terekesi hakkında, bir vasî nasbeder. Bu durumda, bir kimse, "ölen şahısda alacağının olduğunu" iddia eder; veya "emânet bir şeyinin olduğunu" söyler; karısı da, "onda mehrinin olduğunu" iddia ederse; Âlimler: "Borç ve emânet iddia eden­lere bir şey ödenmez. Ancak, onu beyyine ile isbat ederlerse; o takdirde ödenme yapılır. Mehire gelince, eğer nikâh ma'ruf ise, kadının sözü geçerli olur. Ve onamehr-i misli kadar ödeme yapılır." demişlerdir.

Fakıyb Ebû'I-Leys şöyle buyurmuştur:

Bu, o kadına, mehri teslim edilmemiş olursa, böyledir. Şayet, bu da'vâ kadın, nefsini kocasına teslim ettikten sonra ise, o zaman mehr-i misilden, peşin verilmesi âdet olan mikdârı kadarı düşülür. Yâni, o kadarı, kadına verilmez. Zira, zahir olan şudur ki: "Kadın, peşin meh-rini almadan, nefsini teslim etmez.

Burda nazar edilecek neviler vardır. Çünkü her mehir, nikâh sebebiyle vacip olur ve zahiri hükme göre birşeyi düşmek hükmedilmez. Zira, zahir -ibtâli sabit olmasından dolayı-hüccet olmaz.Fetâvâyi Kâdî-hân'da da böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.), Câmi"de şöyle buyurulmuştur:

Bİr adam ölür; mal ve tek bir vâris îerkeder; bir adam da beyyinesi ile "Ölen adamda, bin dirhem alacağı olduğunu" söylerse, o zaman, hâkim vârise: "O bin dirhemi, alacaklıya vermesini" hükmeder. O da, o bin dirhemi alacaklıya verir.

Varis huzurda bulunmaz ve diğer bir alacaklı daha çıkıp gelirse; önceki alacaklı ile, onun bir davası yoktur.

Şayet, önceki alacaklı huzurda değil iken, ikinci bir alacaklı gelirse; vâris onunla mahkeme olur.

Eğer hâkim, vârise karşı hükmederse; ikinci alacaklı, birinciye mü­racaatla, onun aldığının bir kısmını, -ondan- alır.

NevâziTde şöyle zikredilmiştir:

Bir adam ölür; terekesini kaplayacak kadar da borcu olursa; vârisler, alacaklılarla mahkeme olur mu?

"Olur." diyenler olduğu gibi, "Olmaz." diyenler de olmuştur.

Husûmet hususunda, ölenin yerinde olduğu için, mahkeme olma hakkı vardır.

Ebü*l-Leys, bu görüşü almıştır.

Fetva da bunun üzerinedir.

Terekeyi tamamen borç kaplar veya borç daha da çok olur; bir başka adam daha gelerek, "ölende, alacağının olduğunu" iddia eder; fakat beyyine getirmekten âciz olur ve vârislerle diğer alacaklıların yemin etmesini isterse; diğer alacaklıların, asla yemin etmesi gerekmez.

Onun gibi vârislerin yemin etmesi de gerekmez. Şayet, terekenin tamamını diğer borçlar kaplamışsa, bu böyledir. Şayet, adamın beyyinesi varsa; vasî ile mahkeme olur. Eğer, ölenin vasîsi ve vârisi yoksa; hâkim bir vasî tayin eder ve onunla mahkeme olur.

Şayet, terekenin, borçtan fazla kalanı varsa; o takdirde, vârisler yemin eder.

Biz, EdebüM-Kâdî kitabında şöyle zikreyledik:

Varis, terekeden bir şeye vâsıl olmasa bile, iddiacının beyyinesi yine de dinlenip, kabul edilir. Fakat, onun için mal meydana çıkmadıkça, ona (yâni vârise) yemin verilmez.

îki Fakiyh (Ebû Ca'fer ile Ebû'1-Leys) bu görüşü ihtiyar eylemişlerdir.

Bir adam, "Ölen zat'da alacağının olduğunu" iddia ettiğinde; onun vasîsi gaip olursa; bu durumda, hakim yeni bir vasî tâyin eder ve bu iddiacı ile mahkeme olurlar.

Keza, vasî, hazır olur ve iddiacının iddiasını ikrar ederse; hâkim, bir vasî daha tâyin eder ve mahkeme olurlar.

Fadlî, fetvaları'nda böyle buyurmuştur.

Vâkiât'ın ikrar bölümünde de: Ölenin vasîsi: "Filan ölünün bütün borçlarını üzerime aldım." der; sonra da bir alacaklı daha gelerek, "ölen zat'da alacağı olduğunu" iddia eder ve vasîye: "Sana şu şu kadar verdim." der; vasî de: "Ben, senden hiç bir şey almadım; senin onda bir alacağının olduğunu da bilmiyorum." derse, -yeminle birlikte- vasînin sözü geçerli olur.

Şayet adam, alacağının aslını beyyinelerse; vasî bir şeyle ilzam olunmaz.

Keza, vasî: "Filan adamın Kufe'deki bütün borcunu üzerime aldım." der; veya sözünü bir şehre veya köye ızâfa ederse yine böyledir. Alacağı, emâneti, müdârâbe malını almaya vekil edilen zat da böyledir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir vasî, kendi malından infazda bulunsa, âlimler: "Şayet vasî, vâris ise; ölenin terekesine müracaat eder; değilse, müracaat edemez." demişlerdir.

"Vasî, vasiyet insanlar içinse, infazından dolayı terekeye müracaat eder. Bu bir borcu kaza etme gibidir. Şayet, vasiyet Allah hakkı içinse, o takdirde infazı için, terekeye müracaat edemez." denilmiştir.

Her iki hâlde de müracaat edilir." denilmiştir.

Fetva da buna göredir.

Keza, vasî, küçükler için bir giyecek satın alır veya onlar için, kendi malından harcamada bulunursa; o tatavvu (= nafile) olmaz.

Keza, bir adam, vârisin emri olmadan, ölen kişinin borçlarını, kendi şahsî malından öder ve bu hususta şahidi de olursa; o da nafile olmaz, (yâni; terekeden o kadarını alır)

Keza vasî, büyük olan vârisler için yeme, giyim masrafım kendi nefsî malından yaparsa; o da tatavvu olmaz, ölenin terekesine müracaat ederek harcadığı kadar masrafını alır.

Keza vasî, yetimin haracını veya öşürünü, nefsî malından harcasa; bunlar da tatavvu olmazlar.

Şayet, o söylemeden, öleni .şahsî malından kefenlerse; o da tatavvu olmaz.

Vârislerden birj, kendi şahsî malından ölen zatın borcunu öderse; -önce- müracaat ederek, terekeden o ödediğini alır. Sonra, mîras hak­larına başvururlar. Zehiyre'de de böyledir.

Vârislerden biri, diğerlerinin emri olmadan, ölenin borcunu öder ve   kefenini   alırsa;   terekeye   müracaat   ederek,   ölenin   malından, -harcadığı kadar- hakkını alır.

Vasî veya vâris Ölen için kefen satın alıp, definden sonra da o kefende bir ayıp olduğunu anlarsa; vasî olsun, vâris olsun, onun noksanlığı sebebiyle müracaat ederler.

Şayet, o kefeni satın alan bir yabancı olmuş olur ve definden sonra da bir aybi olduğunu anlarsa; Natıfî: "Bazı rivayetlere göre, müracaat eder; bazılarına göre de edemez." demiştir.

Sahih olan görüş, yabancı müracaat edemez.

Bir garip, bir adamın evine misafir olur ve orda ölür; kimseye de bir   vasiyette   bulunmaz,    dirhemlerini    de   terk  ederse; Fakıyh Ebû'I-Kâsım, şöyle buyurmuştur:  "Bu işi hâkime çıkararak, onun emriyle, onu kefenler; kefen orta halli olur. Hâkimi .bulamaz ise, yine orta halli kefenle, onu kefenler,

Ölenin borcu olursa; o ev sahibi, onun borcu için, onun malını satamaz.

Şayet, bir de cariyesi olmuş olsa bile, onu da satamaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Sokak halkından bir kimse, yetimin malında tasarrufta bulunur; satar; satın alır; ölenin de vasisi olmaz ve o adam "bu iş hâkime çıkınca, hâkimin bir vasî tayin edeceğini ve onun da, bu yetimin malını alıp ifsad edeceğini" bilirse; Kadı ed-Debbûsî: "Zarurete binaen, onun tasarrufu caizdir." demiştir.

Kâdîhân da: "Bu güzeldir." demiş ve bununla fetva vermiştir. Fetâvâyi Kübrâ'da da böyledir.

Bişr bin Veiîd şöyle buyurmuştur:

Bir adam Ölür ve vârislerinden bir kısmı gelerek: "Babam borçlu olarak öldü; bir miktar da mal bıraktı ve bir kimseyi vasî yapmadı." der ve bu zat, böyle olduğunu da beyyinelemese, (Çünkü, şahitlerin, onun geldiği yerden olması gerekir) hâkim de onların adalet ehli olup olmadığını bilmezse; ve o gelene: "Eğer sözün doğru ise, o malı sat; babapın borcunu öde." der.

Hâkimin böyle yapması, çok güzeldir.

Ebû Nasr şöyle buyurmuştur:

Bir adam ölür; onun alacaklıları ve vârisleri: "Filan Öldü; bir vasî de bırakmadı." derler; hâkimin de bu durumlardan haberi olmazsa; hâkim onlara: "Eğer, siz doğru söylüyor iseniz, ben şu adamı vasî tayin ediyorum. *' der ve o adam vasî olur.

Eğer, o gelenler doğru söylemişlerse böyle yapar".

Bir kadın, "malının üçte birini, bir adama" vasiyet edip; bir de vasî tayin eder; o vasî de, onun vasiyetlerinin bir kısmını yerine getirip, bir kısmı da vârislerin elinde kalırsa; bu vasî, onu vârislerin elinde bırakır mı?

Âlimler şöyle buyurmuşlardır.

Eğer vasî, vârislerin elinde kalan malın, vasiyet edilen üçte birini vereceklerini bilirse; onların elinde bırakması caizdir.

Eğer, bunun aksi olacağını bilirse; onların ve o malı onların elle­rinden almaya gücü yeterse; elinde bırakmasına ruhsat yoktur.

Bir baba, ölenin küçük oğlu için, bir şey satın alıp, kendi şahsî malından onun bedelini -onu tekrar almak üzere- öderse; Nevâdir'de: "Şayet,  o baba,  aldığı şeyin parasını öderken verdiği parayı geri alacağına şahit edinmedi ise, o zaman o adam verdiği parayı almak için müracaat edemez." denilmiştir.

Burda, baba ile vasî arasında olan fark, gerçekten vasî, kendi parasından ödeme yaparsa; şâhid edinmeye ihtiyaç yoktur. Çünkü gâlib olan ana ve baba iyilik kasdederler; işte onun için onların şahid edinmesi gerekir.

Keza baba, oğlunun karısının mehrini verdi ve buna şahit edin­medi ise, müracaatta bulunup da, verdiği malı, onun terekesinden alamaz.

Keza, bir ana, küçük çocuğu için vasiyette bulunursa; o baba yerindedir.

Eğer, onun için masraf yaparken şahit edinmezse; o masraf için müracaat edip, onu geri alamaz. Felâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.), şöyle buyurmuştur:

Bir vasî, bir yetime: "Senin malını, senin için, şu senede, şu şu yer­lere harcadım." der ve o müddet içinde, o kadar malın, ifradsız tefridsîz harcanması doğrulanırsa; -onu fazla harcamadı ise- haklıdır. Muhıyt'te de böyledir.

Müddette ihtilâfa düşerler ve vasî: "Baban, öleli yirmi sene oldu." der; yetim de: "Babam öleli onbeş sene oldu." derse; el-Asıl'da: "Bu durumda oğulun sözü geçerlidir." denilmiştir.

Bu hususta, âlimler ihtilaf eylediler.

Şemsü'l-Eimme Halvânî şöyle buyurmuştur: "el-Asri'da zikredilen, tmâm Muhammed (R.A.)'in kavlidir.

Fakat, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.): "Bu durumda, vasfımı sözü geçerlidir." buyurmuştur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Vasî, yetime: "Baban, köleler bıraktı; ben de, senin malından, şu şu dirhem kadar masraf eyledim. Sonra da onlar öldüler. İşte şu Vadar nafaka baki kaldı." der; ölenin oğlu da onu yalanlayıp: "Gerçekten babam köleler bırakmadı." derse; bu durumda, vasînin sözü gtçerli olur.

Haniye'de zikredildiğine göre, Hasan bin Ziyâd, İmâm Muhammed (R.A.)'in buyurduğunu rivayet etmiştir:

"Oğlunun sözü geçerlidir."

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ise: "Vasînin sözü geçerlidir." buyurmuştur.

Bi'1-icma köleler sağ iseler vasînin sözü geçerlidir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Vasî, iddia ederek: "Yetimin kölesi kaçtı; onu bir adam alıp getirdi; ben de ona kırk dirhem verdim." der; yetim ise, bunu inkâr ederse; bu durumda vasînin sözü geçerlidir.

Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavlidir.

İmâm Muhammed (R.A.) ile Hasan bin Ziyada göre, oğulun sözü geçerli olur. Ancak, vasî, kırk dirhemi ödediğini isbât ederse, o müstes­nadır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Keza, vasî: "Baban köle bırakmadı; fakat, ben senin malından senin için bir köle satın aldım. Onun parasını da senin malından ödedim." derse; işte bunların tamamı doğrulanır.

Bu sözleri ne zaman söylerse yeminli olarak söyler. İşte bu kitabın eİ-Asıl'm cevabıdır.

Yalnız âlimlerimiz: "Vasîden yemin etmesini istemek -şayet hıyaneti aşikâr değil ise- güzel değildir." demişlerdir.

Hişâm'ın   Nevâdiri'nde,   İmâm   Muhammed   (R.A.Vin  şöyle buyurduğu nakledilmiştir:

Vasî iddia ederek: "Gerçekten çocuğun babası, -kölelerden- şu şu kadar mal bıraktı. Ben de, onlara, şu şu kadar masraf ettim. Sonra da onlar öldüler." der ve hakikaten, onun söylediği kadar, ölen zatın kölesi var idiyse; bu durumda vasînin sözü geçerli olur.

Şâyt, onun söylediği bilinmiyor ve ölenin, o kadar kölesi yok idiyse, sözü tasdik edilmez.

Vasî, iddia ederek: "Yetime, bir ayda yüz dirhem verdiğini" söylerse; bu bir farize ve zayıf bir söz olur.

İkinci ayda da yüz dirhem verir ve fahiş bir söz söylemez ise (yâni "defalarca verdim." demezse) bu sözüne inanılır. Şayet öyle söylerse, zâif olur.

Bir adamın yanında, bir köle olur ve o adam, "kölenin, kendi kölesi olduğunu" iddia eder; vasî de yetime: "Bu köleyi, bu adamdan, senin malından ve senin için satın aldım; kölenin parasımda verip onu teslim aldım. Kendi malından şu şu kadar da, bu köleye harcama yaptım. Bunu da şu şu kadar müddette yaptım. Sonra, bu adam bana galebe çalıp, köleyi elimden aldı." der; kölenin sahibi de yetim de bu vasîyi yalanlarlarsa; işte bu durumda, tazminattan beraat hakkın da doğrulanır;  fakat, -beyyinesiz- köle yanında  olan  hakkında doğrulanmaz. Hatta, köle o adamdan alınmaz. Çünkü müddeinin şahidi yoktur. Hüküm ise şahitsiz olmaz. Fakat, kendi nefsi hakkında yaptığı işler, yeminle birlikte kabul edilir. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet, vasî: "Hâkim, senin kardeşin için, her ay şu şu kadar nafaka takdir eyledi; on seneden beri, ben onu, ona veriyorum." der ve bu sözü, oğul yalanlarsa; bu durumda bi'1-icma vasînin sözü kabul edilmez ve o söylediğini tazmin eder. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Eğer vasî: "Baban öldü; şu araziyi sana bıraktı ve o haraç arazi­sidir. On senedir, onun haracını hükümete veriyorum; her sene şu şu kadar." der; buna karşılık vâris de: "Babam öleli, iki sene oldu." derse; işte burda verilen parada ihtilaf vardır.

Keza, babanın ölümüne on sene olduğunda ittifak ederler de, o yerin suyu hakkında ihtilaf ederler ve vâris: "Bu yer, sulanmaz; haraca tâbi olmaz." der; vasî de: "Sulandı ve haracı verildi." derse, âlimlerimiz bu hususta ittifak eylemişler ve: "O yer, da'vâ zamanı zirâata elverişli ise, suyu da yoksa, -yeminli olarak- vasinin sözü geçerli olur." demişlerdir.

Nevâzü'de şöyle zikredilmiştir:

Vasî, yetime: "Sen küçükken şu adamın, şu şu kadar malını zayi eyledin. Ben de, pnu senin malından ödedim." der; yetim de bu sözü yalanlarsa; bu durumda yetimin sözü geçerli olur. Vasî, o söylediği malı tazmin eder.

Bu, bi'1-icma böyledir.

Şayet vasî, yetime: "Gerçekten senin şu kölen kaçtı; Şam'a gitti; ben, bir adam icarlayarak, Şam'a yolladım; onu, yüz dirhem ücretle Şam'dan alıp getirdi ve onun ücretini senin malından verdim." der; yetim de bunu yalanlarsa; bu durumda bil-ittifak vasînin sözü geçsrli olur.

Şayet vasî: "Onun ücretini, ben kendi malımdan ödedim. Şimdi senden istiyorum." der; yetim de onu yalanlarsa; bi'1-icma beyyiriesi olmadıkça, vasîye inanılmaz. Muhıyt'te de böyledir,

Vasî, hâkime bir adam getirerek: "Bu küçüğün kölesidir; kaçtı; ben de o küçüğün malından masraf ederek, onu aldım getirdim." derse; hâkim bunu doğrular mı?

"Bi'1-ittifak doğrulamaz." denilmiştir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Mü&tekâ'da İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğu nakle­dilmiştir:

Ölen adamda, birisinin malı olur; onu da vasî ikrar ederek: "Ölen zat, ölmeden önce onu aldı." derse; bundan sonra, o malın alınması için, hâkim başka bir vekil tâyin eder. İmâm Muhammed (R.A.) de: "ölenin vasîsi ikrar edince, gerçekten ölenin malından onun borcunu öder." buyurmuştur. Muhıyt'te de böyledir.

Vasî, "ölen zat'da alacağının olduğunu" ikrar ederse; bu ikrarı sahih olmaz. Zehıyre'de de böyledir.

En doğrusunu bilen Allahu Teâlâ'dır. [14]

 

10- VASİYET HUSUSUNDA YAPILAN ŞEHÂDETLER 

İki vasî şehâdette bulunarak: "Bir adamın, ikisini birlikte, filana vasî tayin ettiğini1 söylerler; o filan da bunu iddia ederse; bu -kıyâsen değil de-istihsânen caizdir. Serahst'nin Muhıyö'nde de böyledir.

Şayet, o filân iddiada bulunmazsa; işte o zaman, ikisinin de şehâ-detleri, kıyâsen de, istihsânen de kabul edilmez. Her ne kadar, vârisler iddiada bulunsa bile, kendisi için şehâdette bulunulan inkâr ederse bu böyledir.

Eğer vârisler iddiada bulunmazsa; üçüncü adamın diğer ikisiyle bir­likte vasî olduğuna dâir vasilerin şehâdeti, kıyâsen de, istihsânen de kabul edilmez.

İmâm, el-Asıl'da şöyle buyurmuştur:

Üzerine şahitlik yapılan kişi, şahitleri yalanlarsa, bir şahit daha getirilir.

Âlimlerimiz: "Onlarla birlikte, bir şahit daha getirilir." sözü, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'e göredir."

buyurmuşlardır.

Bir kısmı da: "Hayır, tamamının sözüdür." demişlerdir.

Zahir olanı da budur. Bunun hilafı zikredilmemiştir.

İki  oğul,  şehâdette  bulunarak:   "Babalarının  filana vasiyet ettiğini" söylerler; o filan da bunu iddia ederse; kıyâsen, şehâdetleri kabul edilmez. İstihsânen ise, kabul edilir.

Fakat, o filan bunu inkâr ederse, diğer vârisler de iddia eylemez iseler, o takdirde, iki oğlun şehâdeti kabul edilmez. Bu, hem kıyâsen, hem de istihsanen böyledir.

Diğer vârisler iddia eder; da'valı da bunu inkâr ederse; bu kıyâsen de istihsanen de kabul edilmez.

tki adam, "Ölen bir kişide, alacaklarının olduğuna; onun da filan adama vasiyet ettiğine" şehâdette bulunurlar; o filan da, bunu kabul ederse; -kıyâsda- şehâdetleri kabul edilmez; istihsanda ise, kabul edilir.

Bu, vasinin vasiliğini iddia eylediği zaman böyledir.

Şayet, iddia eylemez ve ölenin de, bu iki alacaklısından başka iddia eden kimsesi yoksa; ikisinin şehâdeti de -hem kıyâsen, hem de istihsânen-kabûl edilmez.

Keza, iki kişi, "ölen zatın, kendilerinde alacağının olduğuna ve filâna vasiyet eylediğine" şehâdette bulunurlar; o filan da bunu iddia ederse; mes'ele kıyâsda ve istihsanda aynıdır.

Fakat, kendisine vasiyette bulunulan şahıs iddiada bulunmazsa; ve vârisler iddia ederlerse; bu, kıyâsen de, istihsanen de kabul edilmez.

Şayet, vârisler, inkâr ederler; iddia etmezlerse, yine kıyâsen de, istihsanen de şehâdetleri kabul edilmez.

Vasînin iki oğlu şehâdette bulunarak:  "Filan zat, babamıza vasiyette bulundu." derler; vasî de bunu iddia eder; -vârisler iddia etmezse; bu şehâdet de, kıyâsen ve istihsanen kabul edilmez.

Hâkim de, bu iki şahidin talebi üzerine, o zatı ölenin terekesine vasî tâyin etmez.

Her ne kadar, vasî buna rağbet etse'bile; onların şehâdetiyle vasî tâyin edilmez.

Fakat, vasî, inkâr eder de vârisler iddia ederse; işte o zaman, onların şehâdeti kabul edilir.

Eğer vârisler iddia eylemezse; şehâdetleri kabul edilmez.

Böyle bir hâlde, kardeşin şehâdeti makbuldür.

Mufavada ve diğer ortakların şehâdeti de makbuldür.

İki vasiden birisinin oğulları, şehâdette bulunarak: "Filan zat, babamızı vasi tayin eyledi; filan 4a beraber." derler ve eğer babaları da, bu iddiada bulunursa; işte bu şehâdet, babaları hakkında kabul edilmez; diğeri hakkında da kabul edilmez.

Şayet, babaları iddia eylemez de, vârisler iddia ederse; işte o zaman, şehâdet kabul edilir.

Eğer baba ve onun ortağı ve vârisler, iddiada bulunmazlarsa; -iddia olmadığından- şehâdetleri kabul edilmez.

İki şahit, şehâdette bulunarak: "Gerçekten Ölen zat, buna vasiyet eyledi. Bu zat döndü. Şuna vasiyet eyledi." deseler; bu şehâdetleri çâiz olur.

İki şahit: "Ölen zat, şu adama vasiyet eyledi." dedikten sonra, vasiyet olunanın iki oğlu şehâdette bulunarak "vasiyet eden zatın, baba­larını vasilikten azleylediğini ye filana vasiyet eylediğini" söylerlerse; bu şehâdetleri kabul edilir.

Şayet, şehâdette bulunurlar ve: "Ölen adam, babamıza vasiyette bulundu; sonra da onu azleyledi ve şu adama vasiyet eyledi." derlerse; bu şehâdetleri de caiz olur,

Şayet, ölen adamın iki oğlu veya iki alacaklısı, lehlerine veya aleyhlerine şehâdette bulunurlar; filanca da iddiada bulunursa; mes'ele kıyâs ve istihsâna göredir.

İki şahit, şehâdette bulunarak: "Filan ölümünden sonra, filanı bütün terekesine karşı vekil kıldı veya vasî kıldı." deseler; o adam vasî olur.

O iki şahidden birisi: "Perşembe günü vasî kıldı." diğeri de: "Cum'a günVasî kıldı." derse; şehâdetleri makbuldür. Muhıyt'te de böyledir.

îki vasî, ölenin küçük çocuğu için, ölenin malından veya başka bir şey üzere, şehâdette bulunsalar; şehâdetleri bâtıldır.

Şayet, ölenin malı hakkında, büyük bir vârisi şehâdette bulunursa; o da caiz değildir.

Eğer ölenin malının haricinde, bir şey için şehâdette bulunursa; o caizdir.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir.

Imâmeyn ise: "Eğer vâris büyük ise, her iki hâlde de şehâdeti caizdir." buyurmuştur. Hidâye'de de böyledir.

Kendisine vasiyet olunan zat belli olur; ancak, neyin vasiyet edildiği bilinmez; şahitler de, onun ikrarına şehâdette bulunurlarsa; işte bu şehâdet makbul olur. Ve, vasiyet edenin vârislerine müracaat ederek, vasiyet edilen şeyin açıklanması istenir. Muhıyt'te de böyledir.

îki şahit, iki adam için, "bunların, Ölen zat'da, bin dirhem alacağı vardır." diye şahitlik yaparlar; başka iki şahit de, "önceki iki şahide, bin dirhem borcu vardır." diye şahitlik yaparlarsa; her ikisinin şehâdeti de makbuldür.

Her iki fırka da, diğerinin lehine: "Bin dirhem borcu vardır." diye şehâdette bulunurlarsa; bu şehâdetleri kabul edilmez.

iki şahit, şehâdette bulunarak: "Cariyesini, şu iki adama vasiyet etti." derler; başkaları da şahitlik yaparak: "ölen zatın, bir kölesini o iki şahide vasiyet ettiğini" söyleseler; bi'1-ittifak, hepsinin şehâdeti de kabul edilir.

îki şahit, şehâdette bulunarak: "Ölen zat, malının üçte birini, şu iki kişiye vasiyet etti.' derler; başka şahitler de: "Ölen zat, malının üçte birini, bu iki şahide vasiyet eyledi." derlerse; işte bu durumda da şehâ-detler bâtıldır.

Keza, önceki iki şahit: "ölen zat, şu iki adama, kölesini vasiyet eyledi." derler; kendilerine karşı şahitlik yapılan iki zat da şehâdette bulunarak: "Ölen adam, bu ikisine, malının üçte birini vasiyet eyledi." derlerse; işte bu şehâdetler de bâtıldır. Çünkü, bu durumda şehâdetler ortaklan tesbit ediyor. Hızânetii'l-Müftîn'de de böyledir.

îki şahit, şehâdette bulunarak: "Ölen zat, şu iki kişiye dirhemler vasiyet eyledi." der; diğer iki şahit de, şehâdet ederek: "Başka iki kişiye vasiyet eylediğini" söylerlerse; iki tarafın şehâdeti de kabul edilmez.

Şayet, ikisi şehâdetlerinde: "Dinarlarını vasiyet eyledi." derler de; diğerleri de: "Dirhemlerini vasiyet eyledi." diye şahitlik yaparlarsa veya: "Kölesini  vasiyet  eyledi.' derlerse; bu şehâdetleri  makbul  olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir kimse, bir topluluğu, vasiyetine şahit tutar; ancak, onlara karşı bir şey okumaz veya onların yanında bir şey yazmaz fakat, son­radan yazar veya daha önceden yazmış olur; bu yazıda da: "Köle azâd etme. borç ikrarı ve diğer hususlardaki vasiyetleri" bulunursa bu durumda da şahit edinmesi sahih olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

En doğrusunu, ancak Allahu Teâlâ bilir. [15]

 

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 13/169-171.

[2] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 13/171.

[3] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 13/171.

[4] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 13/171.

[5] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 13/172-182.

[6] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 13/183-192.

[7] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 13/193-218.

[8] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 13/219-222.

[9] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 13/223-236.

[10] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 13/236-240.

[11] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 13/241-256.

[12] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 13/257-284.

[13] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 13/285-299.

[14] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 13/300-352.

[15] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 13/353-357.