Mevlâna Abdurrahman Cami (Nefahat-ül Üns Muharriri)

e-Posta Yazdır PDF

MEVLÂNÂ ABDURRAHMAN CAMİ

MEVLÂNÂ ABDURRAHMAN CAMİ

LAKABI İmadüddin, meşhuru Nureddin... Cam kasabasın­da 817 tarihinde dünyaya geldiler. Silsileleri, müctehitlerin bü­yüğü imam Muhammed Hazretlerine varır. İmam Muhammed. İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleriyle de akraba...

Küçük yaşta Herat'a geliyorlar ve orada Nizamiye medre­sesinde tahsile başlayıp henüz bulûğ çağına varmadan zekâlariyle hocalarını ve arkadaşlarını teşhir ediyorlar. Meseleleri öyle bir kavrayış ve kucaklayış ki, bir çok yerde hocalarını mat etmeğe kadar varıyor ve hocalarından birine şu sözü söyletiyor : «Semerkant bina edildi edileli bu Camî isimli civandan daha zeki ve kabiliyetli bir kimse görmedi!.» Semerkant'ta «Heyet - Astrono­mi» ilmine dalıyor ve zamanının âlimlerine parmak ısırtacak ha­rikalar gösteriyor. Bir gün şehre gelen bir heyet ilmi mütehas­sısının suallerine o türlü cevaplandırıyor ki, bu ilme bütün öm­rünü vermiş bulunan mütehassıs, nereden geldiği meçhul bilgi karşısında şaşırıp kalıyor ve tesellisini şu tefsirde buluyor : «An­ladım ki, bu âlemde, her şeyin üstünde kudsî bir nefes mevcut imiş...»

Bazıları da vaziyeti şöyle izah ediyor : «Mevlânâ Cami'de tecelli eden ilim. Hâcegân - Nakşi büyükleri yolunun ilme ilim. akla akıl katan feyzinden gelmektedir.» Gerçekten, Mevlânâ Ca­mî hazretlerindeki ilim, «kisbî» tabiriyle ifade edilen, çalışılarak, uğraşılarak elde edilen bir şey değil, «vehbî» dedikleri ruhanî bir feyiz eseri...

. Diyorlar ki : . Kimseden ders almadım ki, onun bana hükmettiğini, beni istilâsı ve fermanı altına aldığını görmüş olayım. Kendi öz anlayı­şımla bunların hepsine galib çıkardım. Kimsenin, benini üzerim­de, bir şey öğretmiş olma hakkı yoktur. Ben hakikatte kendi ba­bamın talebesiyim, başkasının değil...

*

Bir gün arkadaşlarından birkaçı onu yanlarına alıp zamanenın sultanı Mirza Şahruh'un vezirlerinden birinin huzuruna götürüyorlar. Gitmek istemediği halde yaka-paça sürüklenerek gö­türülen Mevlânâ Camî, kapıda bekletildiklerini görünce fena halde müteessir oluyor. Vezirle karşılaşılıp geri dönülürken de arka­daşlarına şöyle diyor : «Benim sizinle beraber olduğum iş bu noktaya kadardır ve burada biter. Bundan sonra beni, böyle ziyaret

lerde yanınızda göremezsiniz!.» Ondan sonra Mevlânâ Camî'yi dünya ehli ve dünya makamı sahiplerinden hiç kimsenin kapısın­da gören olmamıştır. Hattâ Hocalarının bindiği atların sağrısın­dan giden talebelere de benzememiş, vakar ve haysiyetini üstün tutmuştur.

*

Yola girişinin başında güzel bir kıza tutuluyor. Kara sevda­ya benzer bir tutkunluk... Nihayet, gönlü bu işde çıkar yol bula­mayınca Herat'ı bırakıp Semerkant'a göç ediyor. Semerkant'da kendisini bâtınî kemâl yolunda kitaplara gömüyor. Fakat kalbin­deki alâka büsbütün düğümleniyor ve bir türlü çözülüp silinemiyor.

Bir gece, rüyasında Mevlânâ Alâeddin Kaşgarî Hazretleri... Rüyasında ona diyor ki : «Öyle bir yâra bağlan ki, bırakılmasın­da çare olmasın...» Bu rüya, Mevlânâ Camî Hazretlerini bir kar sırga gibi allak-bullak etmiştir. Ver elini. Horasan ve Herat.. Hu­zura çıkıyor ve teslim oluyor. Az zamanda öyle derecelere erişi­yor ki, görenler «Hâcegân yolu bu genci nasıl da kaptı ve tez za­manda ne yüksekliklere eriştirdi!» diye hayretlerini belirtiyorlar.

*

Mevlânâ Sadeddin Hazretleri Herat Camii avlusunda, na­mazlardan evvel ve sonra yakınlariyle sohbet ederlermiş. Mevlâ­nâ Camî ne zaman önlerinden geçse ona bakıp derlermiş ki : «Bu gençte görülmemiş bir istidat okuyorum. Ona âşkım... Onu avla­mak için bilmem ki, ne yapsam?.» Mevlânâ Hazretleri henüz hu­zura çıkmış değildir. Huzura çıktığı gün de Mevlânâ Sadeddin şöyle buyuruyor :

«İşte şimdi tuzağımıza bir şahin düştü!» Zahiri ilim yolun­dan gelen böyle bir dehânın, bütün elde ettiklerini feda edip, ba­şını manevî kemâl eşiğine koyması, müthiş söylentilere yol açı­yor. Söylenen söylenene : «Beş, yüz yıldır Horasan toprağının bir eşini yetiştiremediği bir ilim erini, Mevlânâ Sadeddin Kaşgarî, bir nazarda yolundan çevirdi ve kendi yoluna aldı!» Ve : «Dinde, resmî ilimlerden üstün bir kemâl yolu bulunabileceğine inana­mazdım; tâ ki, Mevlânâ Camî'ye kadar... Onun tasavvufa yöneli­şinden sonra inandım.»

*

Mevlânâ Camî, Mevlânâ Sadeddin Kaşgarî emriyle, başlan­gıçta, ağır rizayetlere, nefes çarpışmalarına katlanıyor.    Halktan ve ortalarda görünmekten de tamamiyle kesiliyor. Ancak çilesini doldurduktan sonradır ki, halkla münasebete girişebiliyor. Fakat bu defa da başka bir hâl... Halkın konuştuğu dili unutmuş gibi­dir. Hemen hemen kimseyle arasında müşterek mefhum kalma­mış gibi bir şey... öyle bir âlemde uçmaktadır ki, oranın mücer­ret tecellileri önünde müşahhas lisan iflâsta,    hattâ korkunç bir gaflet ifadesi içindedir. Ancak, iki ayrı şahsiyet hâlinde,    birini kendisine, öbürünü halka verip nefsine cebretmek yoluyle onla­ra hitab edebiliyor. Daha sonra üzerine öyle bir keyfiyet biniyor ki, şuurunu kaybedecek gibi oluyor. Ne yaptığını bilmeden Kabe istikametinde yollara düşüyor ve bir menzilde duruyor.    Orada, içine bir güneş düşüyor, şuuru aydınlanıyor ve hemen geri dönüp Mevlânâ Sadeddin Kaşgarî Hazretlerinin irşâd kucağına atılıyor. Mürşidinden aldığı telkinlerle bütün bu hâllerin «Hâcegân» yo­luna bağlı bir tasavvuf eseri olduğunu anlayan    Mevlânâ Camî, yapıştığı velî eteğini bir daha bırakmıyor.

*

Mevlânâ Camî anlatıyor:

— Bu yola girdiğim ilk zamanlarda nur belirtileri gördüm. Mürşidim Mevlânâ Sadeddin'in gösterdiği yönden ayrılmadım o nura iltifat göstermedim. O nuru, saklı kalıncaya kadar nefyet­tim. Bilmek lâzımdır ki, nur, keşif ve keramet zuhuratına güven yoktur. Dervişe en üstün keramet, şeyhinin sohbetinde cezbeye erişip kendinden kurtulmaktır.

*

Mevlânâ Abdülgaffur anlatıyor :

— Mevlânâ Camî'ye sordum : «Bu taifeden kimine âlemler keşfolunur, kimine de gizli kalır. Hikmet nedir?» Dediler : «Yol iki türlüdür : Biri terbiye yoludur ki, sâlik ne suretle bu âleme inmişse yine aynı suretle ve aynı çizgi üzerinden aslına döner. Biri de hâs olan yoldur ki, «Hâcegân» yolu odur. Bu yola giren­lerin yönelişi, esere değil, müesseredir ve sadece Zat'a bağlıdır.» Mevlânâ Camî hazretlerinin mizaçları, eşyaya «İcmal - hülâsa» gözüyle bakmaktan ziyade «kesrette vahdet - çoklukta birlik» gö­rüşüne yakındı. Bu görüşe «tafsili müşahede - tafsilâtlı görüş» derler. Buyururlardı ki : «Kendimi ne zaman icmal mertebesine tutsam mağlûb olurum. Mürşidimiz Mevlânâ Sadeddin Hazretle­ri, icmalden tafsile az geçerlerdi. Bu yüzden de «istiğrak - ken­dinden geçiş»leri çok olurdu. Vahdet sırrı ve tevhit mânası bana öylesine galip gelmiştir ki, onu üzerimden atmaya kaadir ola­mam. Bu hususta benim asla iradem yoktur. Hiç bir şey bende bu mânanın önüne geçemez ve bu fikir, ruhumda, bütün fikir ve duyguların başında gelir.»

*

Mevlânâ Camî Hazretlerinin ilk rastladıkları büyük pîr ve mürşid, Hoca Muhammed Pârisâ Hazretleri... Mevlânâ Camî Haz­retleri —ki tasavvufun en büyük eserlerinden biri olan «Nefahat»ı yazmışlardır— kitabında Şeyh Muhammed Pârisâ'dan şöy­le bahseder :

— Hoca Muhammed Pârisâ Hazretleri 822 senesinde Hicaz seferi niyetiyle Şam'dan geçerlerken, pederim, yakınlarından bir kafile insanla kendilerini karşılamaya çıkmışlardı. Ben o zaman beş yaşımı henüz tamamlamamıştım. Babam beni akrabamızdan birinin omuzlarında beraberine almıştı. Beni Hoca Hazretlerinin huzuruna sürdüler. Hoca Hazretlerinin iltifat ve nevazişlerine na­il oldum. Bana bir çiçek hediye ettiler. O gün bugün 60 yıl geçti. Hâlâ nurlu yüzlerinin safası ve mübarek şekillerinin zevki gönlümdedir. Umarım ki, «Hâcegân» hanedanına bağlılığım ve sev­gim, beni dairelerine kabule ve aralarında haşr olunmamı temine vesile olur.

*

Çocukluğunda tanıdığı büyüklerden biri de Fahreddin Lâristânî'dir.

Molla Camî, «Nefahat» ında bu tanışmayı şöyle anlatır:

— Fahreddin Laristânî, ailemize ait bir saraya konmuşlar­dı. Beni kucaklarına oturtmuşlardı. Zekâ ve bilgimi anlamak için parmaklariyle havada «Ali» ve «Ömer» gibi isimleri işaretlemek­te ve okuyabilecek miyim diye yüzüme bakmaktaydılar. Ben, sa­dece bir parmak hareketinden ibaret bütün isimleri okumuş ve kendilerini hayretler içinde bırakmıştım. Henüz okuma çağında bile olmayan bir çocuktum. Fakat babam beni okumaya erken alıştırmıştı. Fahreddin Laristânî Hazretlerinin de güzellik ve za­rafeti beni büyülemişti. O gün bugün «Hâcegân» yolunun üstün kılavuzlarına muhabbet içimde yer etti. Allah beni, onların muhabbetiyle diriltsin... Onların muhabbetiyle can vereyim ve onla­rın dostları zümresinden olayım...

*

Tanıdıklarından biri de, Hoca Burhaneddin Ebunasr Pârisâ.. Bir gün Ebunasr Hazretlerinin meclisinde şu söz geçiyor :

«Füsus candır, Fütuhat ise gönül... (Muhiddin Arabî Hazret­lerinin iki meşhur eseri...) Füsusu anlayan ve yüksek bilen, Allah Resûl'ünün ruhaniyetlerine yaklaşmış ve O'na bağlılığını arttır­mış olur.»

Bir başka tanıdığı da    Şeyh Bahaeddin Ömer...    Bu Şeyh . umumiyetle istiğrak hâlinde kalır ve sık sık semaya bakardı. Melekleri gördüğü, seyrettiği, yahut düşündüğü sanılırdı. Mevlânâ Camî diyor ki :

— Bir gün bir bölük insan şeyhi ziyarete gittik. Kendileri­nin bir âdeti vardı : Gelenlere şehirden haber sorarlardı. Âdetle­ri gereğince herkese ayrı ayrı sordular. Herkes ayrı ayrı cevaplar verdi. Sıra bana gelince iş değişti. Herkes «Şehirde şu var, bu var! > diye cevap verirken, ben hiç bir şeyden haberim olmadığı­nı söyledim. «Yolda ne gördün?» sualine de «Hiç bir şey görme­dim!» karşılığını verdim. Bunun üzerine buyurdular : «Derviş huzuruna işte böyle varılır; şehirden habersiz olarak ve yolda hiç bir şey görmeyerek...»

*

Ve Hoca Şenısüddin Muhammed... Bu zât vaazlariyle meşhurmuş... Mevlânâ Sadeddin Kaşgarî Hazretleri başta, büyükler­den bir çoğu bu vaazlarda hazır bulunurlarmış. Kendisini dikkat­le dinlerler ve anlayışını överlermiş. Aynı vaaz halkası içinde Mevlânâ Camî Hazretleri de göründükçe Hoca Şemseddin Meh­met «Bugün meclisimizi bir güneş şulelendirdi» demiş. Ve o gün, vaazından, daha ulvî mâna ve hakikatler süzülürmüş... Bu şeyh, Muhiddin Arabî hazretlerine fevkalâde bağlı ve Tevhid anlayı­şında onunla berabermiş. Tevhid ilmini minber üzerinden öyle talim eder ve en girift mânaları öyle çözermiş ki, anlayabilmek için yüksek mertebede olmak gerekir ve kimsede en küçük itiraz tavrı görünmezmiş... Bazen vaaz esnasında kendilerine derin bir vecd kaplar, hattâ çığlık kopardığı olurmuş. Bu hâl dinleyenlere de sirayet eder ve herkesi bir vecd dalgası sararmış. Bazı kimse­leri de, nefslerindeki galip vasfın belirttiği hayvan şeklinde görürlermiş. Mevlânâ Camî Hazretlerinin «Nefahat» da kaydettik­lerine göre, bir gün kendileri Hoca Şemseddin Mehmed ile na­maz kılarken onu öyle vir vecd ve istiğrak hâlinde görmüş ki, kâh sağ elini sol elinin, kâh sol elini sağ elinin üstüne getirecek şekil­de şuursuz hareketler yapmakta ve kendisinden tamamiyle ha­bersiz bulunmakta imiş.

*

Yine tanıdıkları içinde Mevlânâ Şemseddin Mehmed Esed... Mevlânâ Camî onu şöyle anlatıyor :

— Yolda gidiyorduk. Dönüp dedi ki : «Bana birkaç gündür öyle bir hâl oldu ki, kendimde ummadığım, asla düşünmediğim ve beklemediğim kuvvetler görmeğe başladım. Ben o zaman ken­dilerinin «cemi - toplam» makamında olduklarını anladım. Allah bir kimseye zatiyle tecelli edecek olursa o kimse bütün mevcut­ların zatlarını, sıfatlarını ve fiillerini Hakkın zatı, sıfatları ve fiil­leri ışığında kararmış görür; ve kendisini, mevcutlar içinde san­ki kâinatın idarecisi farz eder. Mevcutları da kendi âzası hayal eder. Kendi zâtını Hakkın zâtı, sıfatlarını Hakkın sıfatlan, fiille­rini Hakkın fiilleriyle bir sanır. Bu, Tevhid denizinde boğulmak, tükenmek harcanmak hâlidir. Tevhidin ileri mertebesinde, ona bağlı olanı kendine bağlı görmek «istihlâk - tüketim» noktasıdır ve en üstün makamdır. (Şeriata zıt bir hükme varmamak kaydiyle...) Mümkün ile vacibi (mutlak olanı) birbirinden ayıran akıl nuru, «kadîm - ezelî» zatın nuruyle Örtülünce «hadîs - sonradan olan» ve «kadîm - başlangıcı olmayan» arasını ayırma kudretini kaybeder, öyle ki, Hak zahir olunca bâtıl da göze görünmez olur. Bu hâle tasavvuf lisanında «cemi - cem'» makamı denilir.

*

Ve Ubeydullah Taşkendî Hazretleri...

Mevlânâ Camî ile Ubeydullah Taşkendî arasında dört kere buluşma oluyor, îki kere Semerkant'da... Üçüncüsü, Mirza Sul­tan Ebu Said zamanında Hoca Ubeydullah Hazretleri Mâveraünnehr'den Horasan'a geldikleri sırada Herat'ta... Dördüncüsü de, Hoca Ubeydullah Hazretleri aynı sultanın ricasiyle Merv'e gel­dikleri vakit, Mevlânâ Camî'nin kendilerini görmek üzere oraya gidişinde...

Merv'de Hoca Ubeydullah Hazretleri Mevlânâ Camî'ye so­ruyorlar :

— Yaşınız kaçtır ?

— Elli beş...

— Bizimki sizden on iki yaş fazla...

Mevlânâ Camî Hazretlerinin Hoca Ubeydullah Hazretleri hakkındaki manzum ve mensur yazıları pek meşhurdur ve onlar­dan bahsetmeğe lüzum yoktur. Şu var ki, bu yazılarda, Mevlânâ'nın Hoca Ubeydullah'a ne büyük bir ihlâsla bağlandığı, her tür­lü tasavvurun üstündedir.

Mevlânâ Camî Hazretleri Semerkant'a üç kere varmışlar. Bi­rincisi Mirza Uluğ bey zamanında, tahsil için... İkincisi Hoca Ubeydullah Hazretlerinin sohbetine can atmak için. Üçüncüsü de yine Hoca Hazretleriyle buluşmak için... Mevlânâ Camî ile Hoca Ubeydullah Hazretlerinin sohbetleri sükût içinde, âdeta lisansız geçermiş. Bazı, Ubeydullah Hazretlerinin kelâm ettikleri de olur­muş. Bir gün Mevlânâ Camî rica etmiş :

— Şeyh-i Ekberin «Fütuhat» ında halledemediğim noktalar var... Bunların çözümünü istirham ediyorum.

Hoca Ubeydullah Hazretleri emretmişler; «Fütuhat» getiril­miş... Kitap Mevlânâ Camî'ye uzatılmış. O da içinden çıkamadı­ğı noktaları bulup göstermiş. Okumuşlar... Sonra büsbütün için­den çıkılmaz sözler söylemişler. Daha sonra bir müddet sükût... «Şimdi açıp tekrar okuyun!» emri verilmiş.. Bu defa açılıp oku­nunca, her incelik, berrak ve aydınlık bir vuzuh içinde anlaşıl­mış...

874 yılında...

Mevlânâ Camî :

— Hoca Ubeydullah Taşkendî Hazretleri ilâhî marifet yo­lunun kelâmını o kadar ince, nükteli ve helâvetli şekilde ederler­di ki, insan, bu sözlerin hiç kimseden işitilmediğini hayranlıkla tasdik ederdi. Ayrıca Hoca Hazretlerinin, gönülleri ıslâh ve «havatır» dan temizlemekte büyük maharetleri vardı.

Hoca Ubeydullah Taşkendî'den nakil:

— Horasan'da Mevlânâ Camî'yi görenlerin, buraya ve bize kadar zahmet etmelerine ihtiyaç yoktur. Horasan'da nur deryası dalgalanırken, halk, küçük bir ateş yakmak için Mâveraünnehr'e geliyor. «Hâcegân» halkasının başı Abdülhalik Gucdevânî Haz­retlerinin meşhur sözüdür : «Şeyhlik kapısını kapa, dostluk kapı­sını aç; halvet kapısını kapa, sohbet kapısını aç!» Sır, bu sözün içinde...

*

Mevlânâ Camî Hazretleri kimseye zikir telkin etmezlerdi. Mevlânâ Sadeddin Kaşgarî Hazretlerinden izinli ve ruhaniyet âle­minden salahiyetli oldukları halde tarikat edeplerini emretmek­ten çekinirlerdi. Ama bir tarikat isteklisi zuhur edecek olursa ona tarikat hakkında fikir vermekle yetinirlerdi. Bunun sebebi, mizaçlarındaki incelik ve letafetti. Derlerdi ki : «Şeyhlik yüküne tahammül edemem!» Fakat nihayete doğru isteklileri istemeğe başladılar. O zaman da şöyle derlerdi : «Gerçek istekliyi bulmak çok zor. Herkes kendi zevk ve hazzının isteklisi...»

*

877 senesi Hicaz seferinde, Bağdad'a vardıkları zaman etraf­larını saran «Rafızî» zümresiyle mücadeleleri ve o sırada göster­dikleri hikmet ve keramet, dillere destan... Halk, Mevlânâ Camî'nin «Rafızî» leri perişan etmesinden o kadar memnun oluyor ki, reislerini bir eşeğe, ters bindirip peşindekilerle beraber Bağdat sokaklarında gezdiriyor. Bağdad'da dört ay kadar kalıp Hicaz'a revan oluyorlar. Gidiş ve dönüşlerinde mübarek yerleri ziyaret ve nice gazel, kasîde ve naat nazmediyorlar. Yolda, sultanlardan, emirlerden, din adamlarından ve halktan görmedikleri hürmet yok...

* Buyurdular :

— Soyluluk, kişinin, büyük makam sahibi babalardan gel­mesinde değildir. Soyluluk, insanın zâtında bir cevherdir ki, gü­zel ve üstün fırsattan ibaret...

Buyurdular :

— Kötü adam, halkın aybını saymak isterken kendi ayıpla­rını dile getirir.

*

Buyurdular :

— Yoksullara ve el açanlara şefkat ve merhamet gösterme­li.. Lokmayı iyiden ve kötüden esirgememeli... Böyle hâllerde, isteyenin kim olduğuna değil, yaratıcısına nazar etmek lâzım... İhsan, Cüneyd ve Şiblî gibi kimselere olmaz. Yüksek derece ve yü­ce himmet sahibi hiç el açar mı diye düşünmemeli... Pılı pırtı içindeki o insanın keramet sahibi olmadığı nereden malûm... Al­lah'ın velîleri, hâllerini gizlemek için bu kılığa bürünebilirler.

*

Buyurdular :

— Huzur ve afiyet, ayağını bir beze sarıp bir köşede otur­mak değildir. Afiyet, kendinden kurtulmaktır. Kurtul da ondan sonra dilersen bir köşede otur, dilersen halk içine karış!

*

Buyurdular :

— Üstün ruh, daima hüzün ve kaygı içinde olandır. Hüzün ve kaygı çekmeyen insandan gaflet kokusu gelir. Hüzün ve kay­gı çeken insandan da huzur rayihası tüter. Bu yolun bağlılarında şiar, hüzün ve kaygıdır.

*

Buyurdular :

— Zatî muhabbet, bir kimsenin bir kimseyi sevmesi demek­tir. Lâkin sebebini bilmeden sevmek... Bu türlü muhabbet halk içinde çoktur. Allah'a böyle bir muhabbetle bağlanmaya zatî sev­gi denilir. Muhabbetin bu türlüsü en âlâ olanıdır. Zatî muhabbet, lâtif gördükçe sevmek, kahra uğrayınca da sevgiyi zayıflatmak değildir. .

*

Açık zikre fazla düştüğü için çekiştirilen bir adam mevzuun­da dediler ki:

— Kıyamet gününde onun ettiği açık zikir kendisini kurtar­maya yeter! Onun açık zikrinden öyle bir nur fışkırır ki, bütün kıyamet sahrasını aydınlatır. Açık zikirde öyle bir hususilik var­dır ki, gizli zikirde bulunmaz. Akıl, onun mefhumiyle, hayal, tasavvuruyle, kulak da işitilmesiyle teessüre düşer ve bu hâl bütün vücuda yayılır.

*

Allah'ın «Ben zikir edenlerin meclisindeyim» buyurmasını ele alıp «Bunu bilerek zikre insanda takat kalır mı?» diye soran­lara buyurdular ki :

— Türlü günah ve mânâsız işleri yaparken Allah'ın her yerde hazır ve nazır olduğu düşünülmüyor da zikir meclisinde bulunduğu mu düşünülüyor? Allah zahirde ve bâtında bütün eş­yayı kuşatıcıdır.

*

«Tasavvuf kelimelerini ve bahsini niçin az tutuyorsunuz?» diye soranlara buyurdular ki:

— Farzedin ki, bir zamanlar birbirimizi aldatmışız. Tasav­vuf hâldir, «kaal-söz» değil... Onu kelimelere dökmek, oyundur, aldatmacadır. Meğer ki, iki gönül ehli, birbirinin yolunu anlamak için söyleşsinler...

*

Buyurdular :

— Evliyanın kudsî kelimeleri Muhammedi hakikat nurun­dan devşirilmiştir. Kur'an ve hadîsin gerektirdiği tâdmi evliya kelâmına da göstermek lâzımdır. Kendi bahtiyarlığını dileyen kimse, evliya kelâmına edep ve saygı göstermelidir.

*

Buyurdular :

— Bugün hatırıma hiç bir yerde görmediğim bir mâna gel­di : Hakikatin mazharı, aynada görünen surettir, ayna değildir. Mazhar, zahirin hâlini anlatıcıdır, kendisi değildir. Aynada bu keyfiyet yoktur.

*

Büyüklerden biri, kitabında, «Bismillah - Allah'ın ismiyle» kelimesini «kâmil insanın ismiyle» şeklinde tefsir ediyor. Bu tef­sir zamanın din âlimlerine gayet çetin ve giran geliyor. Gidip Mevlânâ Cami Hazretlerinden soruyorlar.

Buyuruyor :

— O, lâfız isminin tefsiridir; Allah lâfzının tefsiri değildir.

*

Hoca Şemseddin Mehmed Hazretlerinin vaazda söyledikleri «Kabirde mü'min ve kâfir herkesin sağı soluna, solu da sağına gelir» sözünü hazmedemeyen, bunu bir azap kabul eden ve mü'minlere yaraştıramayan bazı kimseler, Mevlânâ Camî Hazretle­rinden hakikatin ne olduğunu soruyorlar.

Buyuruyor :

— Tasavvuf ehli berzaha kabir derler. Berzah, cismanî âlemle ruhanî âlem arasında vasıtadır. Cismanîyi ruhaniye, ruha­niyi cismaniye çevirirler, demek istiyor. Ruhaniyi cismaniye çe­virmek odur ki, ruha misal âleminden bir suret verirler. Cismanî mahiyetler ise kendi suretleri bakımından öbür âlemde mânalandırılmak yoluyla ruhaniye dönerler.

*

Buyurdular:

— Bir kimse öncelerin ve sonraların bütün ilimlerini nefsin­de toplasa son anında onlardan hiç bir fayda bulamaz. Tâ ki, hu­zur hâli ve Allah'ı bilme duygusu kendisinde yer etsin..

*

Buyurdular :

— «Hâcegân» yolundan ruhunda en küçük bir korku ve çeş­ni bulunan her fert, sahabete ermiştir. Böyle olup ta tarîkate ka­bul edilmemiş pek az kimse gördüm. Bu yolun başındakiler, baş­ka yollardakilerin nihayet noktasına bulunanlara denktir. Bu yo­la kabul edilenlerin, nefs ve havasına ne kadar kapılırlarsa kapıl­sınlar, terk edildikleri nâdir görülmüştür. Onu, daireden dışarı­ya kaydıkça orta yere çekerler.

Buyurdular :

— Bazı insanlar, sarhoş olmak için şarap ve esrar içerler. Şarap içen kimse islâm dairesinden çıkar ve yırtıcı canavar olur. Halk onlardan ıstırap çeker. Esrar veya afyon çekenler de eşek veya sığıra döner ve boyuna lokma atıştırmaktan başka bir şey bilmez. Bu hâlleri de zevk ve hımır sayarlar. Kişinin kendi hâli­ni murakabe edebilmesi için ayıklıktan büyük saadet mi olur?.

*

Buyurdular :

— İhtiyarlık, gençliğin sonu ve neticesidir.    Son ve netice

ise başa bağlıdır. Gençliğini iyi geçiren ihtiyar, derisinden belli­dir.

*

Bir gün Mevlânâ Camı Hazretlerinin huzuruna küstah ada­mın biri geldi. Bu adam züht ve takvadan dem vuruyordu. Yeme­ğe oturuldu. Küstah adam hizmetkârlardan birine dönerek : «Sof­rada tuz yok; getirin de yemeğe onunla başlayalım!.» dedi.    Bu kaba züht satışı Mevlânâ Hazretlerine dokundu ise de tavırlarını bozmadılar ve gülümseyerek, lâtife kılıklı «ekmekte tuz vardır» dediler. Yemeğe başlandı. Kaba adam bununla da kalmayarak ek­meği tek elle koparan birine «ekmeği tek elle koparmak "mekruh­tur!» diye ihtarda bulundu. O zaman Mevlânâ Hazretleri dayana­madılar ve dediler : «Yemekte sofradakilerin eline ve ağzına bak­mak daha mekruhtur!» Adam biraz sonra    «yemekte konuşmak sünnettir!» diye yeni bir itiraz kanısı açmaya bakınca su karşılı­ğı aldı : «Çok söylemek   gevezelik etmekse mekruhtur!»

*

Biri.  Mevlânâ  Hazretlerinden,    ömrünün  geri  kalanını ona bağlamak üzere Allah yolunda bir uğraşma istedi.

Buyurdular :

— Aynı şeyi Mevlânâ Sadeddin Hazretlerinden de istemiş-

lerdi. O zaman Mevlânâ Hazretleri, mübarek ellerini göğüslerine götürerek kalblerini işaret etmişler ve «Bununla meşgul olun ki, iş bundan ibarettir!» buyurmuşlardı. Başka bir şey söylemeğe değmez.

ŞİİR

Eğer yârın yüzünü görmek istersen.

Kalbine yönel, onu ayna yap!

*

Hicaz seferinde Mevlânâ Camî Hazretlerine yoldaşlık eden din âlimlerinden biri anlatıyor :

— Bağdad'da hastalandım. Hastalığım şiddetlendi. Mevlânâ Hazretleri tarafından sorulup aranmadığımdan çok üzgündüm. Bir gün dostlardan biri aceleyle gelip Mevlânâ Hazretlerinin be­ni görmeğe geldiklerini, yolda olduklarını haber verdi. Bu haber beni o kadar mesut etti ki, âdeta hafifledim; başımı yastıktan kal­dırıp yatağa oturdum. Kapı açıldı ve Mevlânâ Hazretleri göründüler. Bana yakın oturdular. Halimi sordular ve hastalığımın çok uzadığını söylediler. Kendilerine, âşıkların ümit içinde yüz yıl hasta yattıklarına dair bir şiirle cevap verdim. «Şiirle mi cevap veriyorsun?» dediler. Ve bir lâhza murakabeye vardılar. Kendi­mi birdenbire büsbütün hafiflemiş hissettim. Ter içinde kalmış­tım. Başlarını murakabeden doğrultunca yüzüme baktılar, alnımdaki ter damlalarını görüp emir verdiler : «Yatağınıza oturma­yın, yatın! Umarım ki. bu terden sonra iyi olursunuz!» Ve çıkıp gittiler. O gece kuvvetli bir terden sonra sabahleyin dipdiri kalk­tım.

Mevlânâ Hazretlerinin bu şekilde def ettikleri hastalıkların hikâyeleri pek çoktur. Bir defasında, büyük velîlerin, bir hastayı kurtarmak için onun marazını kendi üzerlerine çekmelerindeki sırra işaret ederek. Buyuruyorlar :

— Abdülgaffur'un marazını işittim ve müteessir oldum. Ya­nına gidip meşgul olmak ve hastalığı ondan kaldırmak istedim. Maraz ondan kalktı, fakat bana geçti. «Benim bu yükü taşımaya tahammülüm yoktur!» diye niyaz ettim. Hastalık benden de kalktı.

Mevlânâ Camı Hazretlerinin bazı ihlâs sahiplerini, kefenleri hazırlanırken, can çekişme anında bile, ilâhî lütuf sayesinde kur­tardıkları olmuştur.

*

Hicaz yolunda bir çöl adamı, Mevlânâ Hazretlerinin devesi­ni görüp satın almak istiyor. O türlü tepinip asılıyor ve ısrar gös­teriyor ki, Mevlânâ Camî, deveci çöl adamının dileğini kabul et­mekten başka çare bulamıyor. Devesini satıyor. Fakat, kim bilir neden, deve çok geçmeden bir kum tepesinin yanı başında ölü­yor. Çöl adamı Mevlânâ Hazretlerinin peşinde... Buluyor.    «Sen bana, hasta, illetli deveyi sattın! Beni kandırdın!» diye söyleme­diğim bırakmıyor. En ağır kelimelerle sövüp sayıyor.    Mevlânâ Camî Hazretleri çöl adamına altınlarını iade ediyorlar ve arka­sından diyorlar ki : «Bu adamın yüzünde bir değişiklik okudum; galiba ölümü yakın...» Adamı, Mevlânâ Camî'nin devesini göm­düğü kum tepesinin yanı başına gömüyorlar.

*

Hicaz seferinde Bağdad'a uğrayıp da «râfızî» lerle çekişme­si sırasında kendilerine hakaret eden Fethi isimli «râfızî» reisi­nin ölüm şekli de pek manalıdır. Atının yem torbasında arpa ka­lıp kalmadığını anlamak üzere elini torbaya sokan herifin şehadet parmağını, at, bir ısırışta dibinden koparıyor. Ve aldığı yara, onu, ölüme kadar götürüyor.

*

Bir dere kenarındalar... Sular taşkın halinde... Akıntı bir kirpi ölüsünü sürüklüyor. Mevlânâ Hazretleri, kıyıya doğru ge­len kirpiyi çekip alıyorlar. Kucaklarına oturtuyorlar ve dikenli sırtını okşuyorlar. En küçük hayat eseri göstermeyen kirpide ânî bir kımıldanış, diriliş... Kirpiyi şehre kadar getirip kapısında bı­rakıyorlar.

*

Bir yolculuk esnasında kervanda bulunan herkes, gece vakti bir kenara çekilip uykuya yatıyor. Yatsı vaktinden fecre kadar, gözüne uyku girmediği için, belki 10 - 20 kere yatağından doğru­lan bir genç, uzaklarda, loş bir köşede, Mevlânâ Camî hazretleri­nin, iki dizi üzerinde murakabe hâlinde olduğunu görüyor. Belki 8-10 saat aynı vaziyette murakabe... öbürleri uykularında de­vam ede dursun...

*

Filân yere gitmek üzere Mevlânâ Camî Hazretlerinden emir alıp ta gitmeyen bir adamın evine hırsız giriyor ve nesi varsa gö­türüyor, adamı çırıl çıplak bırakıyor.

*

Bir gün Herat'ın Şeyhülislâmı, yanında bazı din âlimleri ol­duğu halde Mevlânâ Cami'yi ziyarete geliyor. Mevlânâ kendileri­ne nefîs bir ziyafet çektikten sonra saz da çaldırtıyor. Gazel, ne­fes, saz ve söz... Birkaç gün sonra Şeyh Şah isimli bir zât Mevlânâ'ya şu itirazda bulunuyor : «Siz âlimlerin rehberi ve ariflerin kılavuzu iken lâyık mıdır ki, meclisinizde def ve ney çalınsın?.» Mevlânâ Cami, itiraz edenin kulağına eğilip birkaç kelime söylü­yor. Adamcağız yere düşmüş çırpınmaktadır. Biraz sonra kendi­sine gelince Mevlânâ'nın dizlerine sarılıp af dileyecektir.

*

Mevlânâ Hazretlerinin talebelerinden biri anlatıyor :

— Bir gün Mevlânâ Hazretlerini ziyaret etmek üzere şehir­den çıktım. Şehir dışında bir tekke yanında bir güzele rastladım. Bu çarpıcı güzelliğe bir iki kere gözlerimi dikmekten kendimi alamadım. O sırada yanımdan, şehre sırtında öte beri taşıyan bir adam geçti. Adamın sırtındaki bohçanın ucu gözüme öyle bir do­kundu ki, beni gözümden okla vurdular sandım. Tekkenin eşiği­ne oturdum ve yaş akan gözümü dakikalarca kurutmaya çalıştım. Sonra kalkıp Mevlânâ Hazretlerinin hizmetlerine vardım. Gör­düm ki, yakınlariyle mescitte oturuyorlar. Bir köşeye çekilip ben de oturdum. Bir lâhza sonra mübarek başlarını yukarı kaldırıp dediler ki : «Bir derviş Kabe tavafında bir güzele nazar etmiş... Birden bir el peydahlanıp dervişin yüzüne bir tokat indirmiş... Bir zaman dervişin göz yaşı dinmemiş. Peşinden bir ses gelmiş : Her bakışa bir tokat... Gözünü dikmekte devam edersen bizde seni tokatlamakta devam ederiz!» Ve bana bakıp ilâve ettiler : «Kişi uygunsuz yerlere bakmaktan sakınmalıdır!»

*

Yine yakınlarından biri:

— Mevlânâ Hazretlerini ziyarete gittim. Haremdeydiler. Çıkmalarını beklemek için oturdum. Bir bekleyen daha vardı. Onunla konuşmaya başladık. Söz Muhiddin-i Arabî Hazretlerine intikal etti. O ziyaretçi Muhiddin-i Arabî Hazretlerine ait bir hü­küm olduğu iddiasiyle bir söz söyledi : «Sene 12 aydır. Oruç ise bu aylar içinde bir tanesidir. Hangi ay olursa olsun... Oruç Ra­mazan ayma mahsus değildir.» Bu söz üzerine fena halde sarsıl­dım. Şeyh-i Ekber hazretlerine tam bir itikatla bağlıydım. Onun böyle bir söz söylemiş olmasını kabul edemezdim. O kadar müte­essir oldum ki, Mevlânâ Hazretlerini bekleyemeden çıkıp gittim. Sonradan kendilerini görüşümde vakayı anlattım. Buyurdular ki: «O söz Şeyh-i Ekber'in değil, zamanının fakihlerinden birinindir. Muhiddin-i Arabî Hazretleri o sözü nakil ve tenkit yoluyle söyle­mişlerdir. Sözleri ve mânaları yerli yerine oturtmadan hüküm vermek büyük suçtur.» Sonradan öğrendik ki, bir zamanların Mı­sır fakihlerinden birisi, devrin sultanına ait bir fikri desteklemek ve sultana yaranmak için, din hakikatlerini feda edercesine böy­le bir fetva vermiştir.

*

Mevlânâ Celâleddin-i Rumî evlâdından biri Rum diyarından Horasan'a, Mevlânâ Cami Hazretlerini ziyarete geliyor. Misafire büyük alâka ve hürmet gösteriyorlar ve kendilerine, konakların­da bir daire tahsis ediyorlar. Bir gece, yatsı namazından sabaha kadar sohbet... Herkes derin bir vecd sükûtu içinde... Geceyi an­latan zât diyor ki : «Yatsıdan sabaha kadar geçen zaman tek bir nefes alıp vermek gibi geldi.» O gece söylediklerinden bir cümle: «Hâcegân yolunun bir hususiyeti de şudur ki, bu yolun büyükle­ri, kendilerinden feyiz almaya gelenlerin hâline yönelip onlara gönülden iltifat ve imdat itmeyecek olurlarsa bu yoldan hiç bir şey elde edilemez.

*

898 yılında hastalanıyorlar... Muharrem ayının 13 üncü pa­zar günü... Hastalıklarının altıncı günü de (cuma) sabah namazı vakti nefesleri kesilip önlerinde açılan ebediyet kapısından beka âlemine geçiyorlar...

Zamanın şairleri, âlimleri, fadılları, arkalarından, mersiye­ler, methiyeler, tarihler kaleme alıyor.

Mevlânâ Sadeddin Kaşgarî Hazretlerinin oğlu Hoca Külan­ın iki kızından biri Mevlânâ Cami Hazretlerinin, öbürü de bu ese­rin muharriri Şeyh Safî'nin zevcesi... Yani Mevlânâ Cami ile Mevlânâ Safî Hazretleri bacanak...

Dört oğullarından, birinci, ikinci ve dördüncüsü, en küçük yaşlarında ölüyorlar. Üçüncü oğullan Hoca Ziyaüddin Yusuf ya­şıyor.

*

Mevlânâ Hazretlerinin «Hâcegân» yoluna ait bir hususiyeti belirtişleri şöyledir :

Bir gün bir fakir gelip   kendilerinden bu yolda bir meşgale istiyor. Kendisine «nefy» ve «ispat» yoluyle zikir talim ediyor­lar. Bunu yaparken   kendi mübarek çehrelerini de hayal etmeği (rabıta usulü) istekliye emir buyuruyorlar. Adam emredildiği gi­bi yapıyor. Bu arada, kendisinde, bu yola ait alâmetler belirme­ğe başlıyor. Kendisini aydınlık bir fezada görüyor, nur içinde yüz­düğünü ve içine dipsiz bir zevk ve lezzet düştüğünü hissediyor. Bu hâlini Mevlânâ Hazretlerine bildirince şu cevabı alıyor : «Bu, yolumuzun hâlidir, öyle bir sırdır ki, bu, en yakın dosttan bile gizlenmesi gerektir. Devam et!» Adam devam ediyor ve hâli her an biraz daha derinleşiyor.    Sık sık kendini kaybettiren hâllere düşüyor. Adam bu hâl içinde o kadar mesut ki, dış alâkaların ken­disini alıkoyduğundan Mevlânâ'ya şikayette bulunuyor.   Ve işte o zaman «Hâcegân» yolunun hususiyetine ait emri Mevlânâ Haz­retlerinden alıyor : «Çare yok! Bu hâli, dış alâka ve meşguliyet­lerden biriyle cem' etmen lâzım... Bu nisbeti kimden elde etmiş­sen onun sohbetinden ayrılmayacak ve dış meşguliyetlerden bi­riyle de hâlini peçeleyeceksin! Mürşidinden in'ikâs (aksetme) yo­luyla aldığın feyzi, kendi malın oluncaya kadar çalışa çalışa nef­sinde gerçekleştireceksin! Ve âlemden gizleneceksin! Bunun için kendini zahiri bir iş perdesi ardında gizlemen lâzım... Halkın için­de başkalarından farklı görünmemen lâzım... Nitekim senin gibi Hak isteklilerinden biri,    baş vurduğu mürşitten zahiri bir işle meşgul olmak emrini almış ve eskicilik etmeğe koyulmuştur. Bil ki, bu taifenin sülûkü bir dış meşguliyet olmadan olmaz.»

Ve buyuruyorlar:

— Bu nisbetle tahakkuk, Hâcegân nisbetiyle gerçekleşme bir anda olur. Bu işin hakikati îraz ve ikbaldir (el çekme ve el verme)... Masivâdan (dış âlemden) îraz ve Allah'a ikbal... Bu bir anda mümkündür, insanın nefsi, yüzü dış âleme dönük bir ayna­ya benzer. Onu Hakka döndürmek lâzımdır. Kalb Allah'a bağlanınca insana öyle bir şuursuzluk gelir ki, dış dünyayı unutturur. Buna hâl derler. Bazen da unutturmaz. Ona da ilim derler, ilim, hâlin içindedir. Onu da hâlden bir şube saymışlardır. Bu keyfi­yetlerin derecesi, şahsın istidadına göre değişir.

*

Ve buyuruyorlar :

— Zikir insanda kendinden geçiş hâlini meydana getirince bu hâli düz bir çizgi farzetmek ve onun götüreceği yoldan tek ve toplu istikamette kalmak icap eder. Kâinatın Efendisi, Hazreti Ali'ye, yolu, dümdüz bir çizgi kabul etmelerini emir buyurmuş­lardır.

*

Ve buyuruyorlar:

— Bizim «Hâcegân» yolumuzun bir güzelliği de şu nokta­dadır ki, her yerde, her zaman ve herkesle bu nisbet içinde temas edilebilir. Asıl olarak bu nisbete çalışıp zaruret miktarınca başka işlere bakılabilir. Bu nisbet son derece lâtiftir. Onun belli başlı sının ve zamanı yoktur. Kâh olur ki, mürit farkında değilken bir­denbire zahir olur. Bu nisbete bir kesiklik ve durgunluk gelecek olursa, müride, onun ne sebepten geldiğini düşünmek ve define çare aramak düşer.

*

Ve buyuruyorlar :

— öyle hayal ve tasavvur unsurları vardır ki, murakabeyi sürdürmek ve güçlendirmekte tesirlidir. Meselâ çöl tasavvuru «ıtlâk» manasınadır. Dağlar heybet ve azamet mânasını canlandırır, Su sesi murakabeyi uzatıcıdır. Gölge, sahibine bağlılığı ve istiklâlsizliği bakımından kendi kuvvet ve hüviyetinden sıyrılışı ifa­de eder. Vahşi canavarları ve onların yırtıcılığını hayal etmek dehşet ve hayret aşılayıcıdır. Cenaze hayali, fânilik fikrine kuv­vet verir. Ağlama sesi ve çığlık, kaybedilmiş sevgiliyi hatırlatır.

*

Ve buyuruyorlar :

— Bir gün Mevlânâ Sadeddin Kaşgarî Hazretleriyle bir yere gidiyorduk. Yolda, gözlen açık bir eşek ölüsüne rastladık. Mevlânâ Hazretleri bu manzara karşısında kendilerinden geçer gibi oldular. Nisbetleri bir anda taşkın bir hâl aldı.

*

Ve buyuruyorlar :

— Bir gün içimde müthiş bir «kabz - bunalma, sıkılma» hâ­li peydahlandı. Sahraya, açık havaya çıktık. Uzaktan çam ağaç­ları göründü. Hatırıma bir fikir geldi : Bu ağaçlar, başlangıç nok­tasından feyiz alıp onunla devam ederler. Bu fikirle bir anda ben­den «kabz» hâli kalktı. Mehtaplı gecelerde beni «kabz» istilâ et­tiği ve «gölge» düşüncesiyle bu «kabz»ın kalktığı çok olurdu.

*

Bir gün huzurlarına çıkıp halkla ihtilâttan şikâyet eden biri­ne diyorlar ki:

— Allah'ın mahlûklarını dünyadan sürmek olmaz. Onlarla öyle düşüp kalkmak gerektir ki, tesirlerinden uzak kalınabilsin..

*

«Nefahat» isimli meşhur eserlerini kaleme almaktayken bu­yurdular :

— Bazan sayfalarca yazıldığı olur ki, ne yazıldığından şuu­rumuz olmaz. Kalem kendi kendisine akıp gider.

*

Buyurdular :

— Bazı büyükler demişlerdir ki, gönül çalışması lâf etmek­le bir araya gelmez. Bu hüküm bence gariptir. Gönül çalışması lâf etmekle bir araya gelebilir. Elverir ki, gönlünü dilinden ayrı çalıştırmayı bilen bir insan olsun...

*

Bir gün «Cin» bahsi konuşuluyordu. Mevlânâ Hazretleri Şeyh Muhiddin-i Arabî Hazretlerinin bir sözünü naklettiler: «Cinlerin babası şeytan mıdır, değil midir; bunda ihtilâf vardır.»

Ve buyurdular :

— Sözün gerçeği şudur ki cinlerin babası şeytandan başka­dır. Fakat şeytan cin taifesindendir. Cinlerin babası hünsadır. Oyluğunun birinde erkeklik, öbüründe de dişilik âleti vardır. Oy­luklarını birbirine sürtmekle cinden çocuk meydana gelir. Cinle­rin terkibi ateş ve havadan olduğu için bu iki hafif unsur yüzün­den göze görünmez. Onlara ruh da ilâve edilmiştir. Gayet hafif ve harekette son derece hızlıdırlar. Gayet ince ve endamdan mah­rum... insanlar tarafından hafifçe azarlansalar hemen telef olur­lar. Bu cihetten ömürleri gayet kısadır. Onlar, misal alemindeki suretlerden biriyle insana görünseler bile yine hemen kaçıp na­zardan silinirler. Bunları kaçmaktan alakoymak için tek çare, gö­zü suratlarına dikip hiç indirmemek, ve sağa sola bakmamaktır. O zaman cin, insan gözünün bakış mahrutu içinde mahpus kalır ve sağa sola fısıldayamazlar. Yalnız oldukları yerde türlü hare­ketler gösterirler. O türlü hareketler ve şekillerde insanı oyala­maya bakarlar ki, göz bir an suratlarından uzaklaşsın da kaçabil­sinler diye çabalayıp dururlar. Bunların böylece hapsedilmesi bi­ze ilâhî ilimle vâki olmuştur. İlham yasıtasiyle... içlerinde ilim ve irfan azdır; manevî incelikleri anlamakta da son derece istidat­sızdırlar İlâhî marifet mevzuunda tamamiyle anlayışsız ve ah­mak... Bunlarla düşüp kalkmakta fayda yoktur, sohbetleri de za­rarlıdır. Ateşle havadan yaratıldıkları için galip sıfatları kibir ve serkeşliktir. Onun içjn kendileriyle düşüp kalkanlara kibir aşılar­lar. Çöllerde ve rüzgârsız havalarda peydahlanan ve tozu duma­na katan kasırgamsı hâdiseler, bunların birbirleriyle boğuşmalarından olur. Bunların böbürlenme ve birbirini yenme, kibir ve cebbarlık zatî sıfatları olduğu için aralarında muharebe eksik ol­maz, öldükleri zaman berzaha intikal ederler ve «melekût» âle­mine yükselmeğe kaadir olmadıkları için orada kalırlar. Haşr gü­nünde de bunlardan azaba müstahak olanlar, ateşten müteessir olmadıkları için «soğuk» cehenneme atılırlar.

*

Şeytanî ve nefsanî «havatır» bahsinde buyurdular :

— Şeytan ikidir : Sûrî ve manevî... Sûrî şeytan, bilinen ib­lis... Manevî şeytan ise nefs... Mânevi şeytan bazı öyle işler ya­par ki, sûrî şeytan o kadarını yapamaz. Meselâ sûrî şeytan, son­radan, caydırmak üzere insana iyi işler telkin ederken, manevî şeytan, iyiliği bahane ederek en büyük fenalığa gider. Allah Resûl'ünün güzel sünnetlerde devam eden ve onları yayanların se­vabına ait hadîsini ele alıp güzel bir sünnet iddiasiyle uydurma hadîsler tertiplemeğe dek varır. Şeytan ise bu kadarına kaadir olamaz. Ve yine meselâ, sûrî şeytan insana yüksek sesle Kur'an okumayı telkin eder ve bunda türlü tuzaklar tasavvur eder. Ma­nevî şeytan olan nefs ise bu telkini, halka karşı Kur'an okuduğu­nu göstermekle itibar kazanmak hevesinde bir riyakârın kötü ah­lâkına tahvil eder. Vesaire vesaire...

*

«îztırarî - mecbur olarak» edilen ibadetle «ihtiyarî - gönül­lü» ibadet arasındaki farkı şöyle ifade buyurdular :

— idrak ki, marifettir, nasıl mecburî ve îztırarî ibadeti ge­rektirirse, idraki idrak te ilimdir ve ihtiyarî ibadeti gerektirir. Bunlardan ilki umumî, ikincisi de hususî rahmeti çeker. Seyr ve sülük ise (tarîkat) hususî rahmet dairesi içindedir. İdrakten.mu­rat basit anlayıştır. Allah insanı öyle yaratmıştır ki, aklî fıtrattan Hakk'ın vücudunu hissedicidir. Bu, incelikleri bilmeyen bir vic­dan duygusudur. Aynanın, hayali kabul edişi gibi... Zira «müd

rika» dediğimiz anlayış merkezi, evvelâ mânayı zaptetmek ve on­dan sonra anlamak durumundadır. Vücut, bir nurdur ki, onu ev­velâ göz zapteder ve ondan sonra eşya idrak edilir. Mademki «müdrike» Hakkın vücudunu fıtrattan hissedicidir, vücudun te­cellileri, yani müessirin eseriyle müteessirdir. Ve bu teessür ıztırarî, yani mecburîdir. Bu teessür iman sahibine baş eğme ve kü­çülme şeklinde tezahür eder ve Allah'ın vücuduna nisbetle bü­tün vücutların helak üzere olduğu idrakinde biter. Fakat herkes, ister dilesin, ister dilemesin, dış vücudu ve onun gerektirdikleri­ni kabul ve aynı teessüre iştirak mevkiindedir, ibadetin hakikati de bu teessürden gelen baş eğme ve küçülmedir, işte bu keyfiyet îztırarî ibadete götürür. Ve bu basit idrak umumî ve gerektirdiği rahmet de herkese şâmildir. İhtiyarî ibadete gelince, o, alınan dış teessürden daha üstün bir mânaya geçmek ve iradesini topyekûn bu mânaya bağlamak, onu nefsinde iradeleştirmek diye ifade olu­nabilir. Bu makamda Allah'ın emir ve yasaklarını zahir bakımın­dan tatbik ederken de bâtınını o zahire uydurmak kıymeti var­dır. Bu hâl, yüksek mertebelere ulaştırıcı ve «seyr» ve «sülük» yoluna ileticidir. Rahmet bakımından da umumî içinde ayrıca hu­susîdir. Allah'ın insan ile cinni, ibadet etmeleri için halkettiği em­rine de tam bir cevaptır. Bu şekilde her iki ibadet nev'î de bir ira­dedir. Ulular demişlerdir ki: «ihtiyarî ibadet, îztırarî ibadete mutabık olmalıdır!»

*

Kâfirlerin çekeceği ebedî azap bahsinde ve bu mevzuda ulu­lar arasındaki değişik görüşler mevzuunda buyurdular :

— Bazıları demiştir ki: «Sınırlı günahın cezası da sınırlı ol­mak lâzımgelir; adalet ve hikmet bunu gerektirir. Sınırlı küfrün azabı, acaba hangi hikmet noktasından sonsuz oluyor?» İmam Gazalî Hazretleri bu bahiste şöyle demişlerdir: «Amellerin cezası­na derece ve miktar tayini Allah'ın bileceği iştir. Bunu anlamak ve ölçüye vurmak kudreti insanda mevcut değildir. Küfre denk cezanın ebedî olması gerektir. Bu işin sır ve hakikatine Allah'tan başka kimse eremez.» Bazıları da şöyle demiştir: «Kâfirin niyeti devamlı olarak küfür üzerinde kalmaktır. Cezası da niyetine gö­re olacaktır.» Ebedî azaba inanmayanlar ise demişlerdir ki: «Kü­für, ruhun mizacına uymayan arızî bir cehalettir. Cehalet nihayet kalkar ve ruhun Hakk'ı doğrulayıcı aslî mizacı avdet eder.»