73.Mektup

e-Posta Yazdır PDF

73. MEKTUP


MEVZUU:

a) Dünyanın ve dünya adamlarının zemmi..
b) Faydasız ilimlerin tahsilini bırakmak..
c) Fuzuli mubahlardan kaçınmak..
d) Hayırlı işlere ve yararlı ameller işlemeye teşvik. Anlatılanlara uysun bazı hususlar.

***

NOT : İMAMI RABBANİ Hz. bu mektubu, Kıhçhanoğlu Kılıcullah'a yazmıştır..

***

Sübhan Allah, Şeriat-ı Mustafaviye caddesinde bizlere istikamet nasib eylesin.. O şeriatın sahibine salât, selâm ve tahiyyet.. Sonsuz ebediyete kadar..

Ey oğul,

Bu dünya, imtihan ve iptilâ mahallidir. Onun yüzü yaldızla ve çeşitli süslerle tezyin edimiştir.

Sureti nakışlıdır; çirkin bir kadın gibi.. Kaş çekilmiş, yanaklar boyanmıştır, ilk nazarda tatlı gelir; göze tazelik ve canlılık hayali verir. Lâkin hakikatta o: Üzerine koku atılmış cifeye benzer. Sineklerin ve kurtların içine dolduğu bir mezbele gibidir. Su gibi görünür; o bir seraptır. Sekir suretinde, zehirdir. Onun içi, harap ve psk kötüdür. O, bu boyası süsü hayasızlığı ile; söylenenlerin ve anlatılanların tümünden şerlidir. Onun aşıkı sefih ve büyülüdür. Fitneye düşmüş, çıldırmış ve aldatılmıştır. Her kim onun zahirine aldanırsa.. ebedi kayıp zehiri ile zehirlenmiş olur. Her kim onun tazeliğine ve tadına bakarsa., onun nasibi sonsuzluğa kadar pişmanlık olur..

Seyyid'ül-Kâinat Resulûllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:

— «Dünya ve âhiret iki kuma gibidir; birini razı etsen, diğeri darılır..»

Anlatılan üstün manaya göre; her kim, dünyayı razı etmeye çalışırsa., âhireti kendisine darıltmış olur. Şüphesiz, âhiretten yana da hiç bir nasibi olmaz.

Noksan sıfatlardan, münezzeh olan Yüce Allah, bizi ve sizi dünyaya ve dünya ehline mahabbetten korusun.

***

Ey oğul,

Dünya nedir bilir misin?.

Kadın, çocuk, mal, makam, riyaset, oyun, oyuncak, lüzumsuz işlerle uğraşmak., bütün bu sayılanlardan hangisi seni Sübhan Hak'tan alıp başka şeylerle oyalayıp perdeliyorsa., o dünyaya dahildir.

Âhiret işleri ile ilgisi olmayan ilimler dahi aynı şekilde dünyaya dahildir. Faydalı olsa dahi; mantık, hendese, hesap ve benzeri ilimler eğer bir şeye yarasaydı; felsefeciler ehl-i necat olurlardı.

Resulûllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:

— «Yüce Hakkın kulundan irazına alâmet odur ki; kendisine lâzım olmayan şeylerle meşgul olur.»

Bu manada bir şiir şöyledir:

Varsa bir kimsenin kalbinde hardal kadar; Hak arzusunun gayrı, bil, hastalığı var.

Nücum ilmi için:

— Namaz vakitlerini bilmeye lâzımdır..

Dedikleri, o dernek degüdir kî:

— Namaz vakitlerini bilmek, ilm-i nücum marifeti olmadan mümkün değildir.

Bunun asıl manası şudur:

— Nücum ilmi, vakitleri bilmek yollarından biridir.

İnsanlardan pek çoğu vardır ki, nücum ilminden yana hiç bir şey bilmedikleri halde, pekâlâ namaz vakitlerini bilirler. Hatta, nücum ilmine vâkıf olanlardan daha fazlasını bilirler..

Anlatılan manaya yakın olarak, umumî manada mantık, hesap ilmi vb. tahsilinin, şeriat ilimlerinden bazısına dahli olduğunu belirtmişlerdir.

Hulâsa olarak: Bu gibi ilimlerle meşguliyet cevazı, nice hile yolu arandıktan sonra zahir olur. Bu da şu, şartladır ki: Şer'î ilimlerin marifetinden başka bir maksad için olmaya.. Bir de, kelâm ilminin delillerini takviye için.. Aksi halde, hiç bir şekilde bunlarla meşgul olmak cevazı yoktur.

İnsaf edilmelidir. Mubah olan bir şeyle meşgul olmak, vacip bir emri kaçırmayı gerektirirse., o zaman, mubah olma durumundan çıkar mı yoksa çıkmaz mı?. Hiç şüphe yok ki, bu gibi ilimlerle meşgul olmak, öğrenilmesi zarurî ilimlerle meşgul olmayı bıraktırır.

Ey oğul,

Sübhan Hak, sonsuz inayetinin kemalinden sana nasib verdi. Bilhassa, gençlik çağında sana tevbe nasib eyledi.

Sana, Silsile-i Aliyye-i Nakşibendiye dervişlerinden bir dervişin eli ile inabe başarısı verdi. Allah-ü Taâlâ, onların sırlarının kudsiyetini artırsın.

Şimdi bilemiyorum; o tevbede sebatlı mısın?. Yoksa, çeşitli müzahrefat ile Şeytan seni azdırdı mı?..

Tevbe üzerine durup devam ettirmek müşkil görülebilir. Zira, çağ gençlik çağıdır. Dünya metama gelince, elde etme sebebleri çok ve kolay. Bu manada, arkadaşların çoğu da uygunsuzdur.

***

Ey oğul,

Asıl önemle üzerinde durulması gereken iş, mubah şeylerin fuzulî kısmını terk etmek ve onların zarurî olan mikdarı ile yetinmektir. Bu zarurî mikdar dahi, ibadet vazifelerinde toplu olmak re kuvvet bulmak niyeti ile alınmalıdır. Şöyle ki:

Yenen yemekten maksad, taatın yerine getirilmesi İçin kuvvet husulü olmalıdır.

Elbise giymekten maksad, avret mahallini kapamak, sıcaktan ve soğuktan korunmaktır.. Bu kıyası sair zarurî mubah işlerde dahi devam ettirmelidir.

***

Nakşibendiye büyükleri, azimetle ameli tercih etmişlerdir; imkân nisbetinde ruhsatlardan kaçınmışlardır. Bu azimetli işler cümlesinden olarak, zarurî mikdarla yetinmek vardır. Şayet bu devlete ermek müyesser değilse., mubahlar dairesinden çıkıp karışık ve haramlar dairesine girilmemelidir.

Sübhan olan Yüce Allah, tam manası ile yeterli manada nice nice çok nimetlerini kereminin kemali icabı olarak mubah eylemiştir. Anlatılan bu nimetler dairesini de hayli geniş kılmıştır. Bütün bu nimetler üzerinden nazarımızı alalım; hangi nimet, hangi yaşamak, kulun fullerine Mevlâsının rızası gibi olur?. Hangi cefa, o kulun yaptıklarına karşı efendisinin dargınlığı kadar ağır gelir?.

Allah-ü Taâlâ'nın rızası; cennette, cennetten daha hayırlıdır.

Allah-ü Taâlâ'nın dargınlığı; cehennemde, cehennemden daha şerlidir.

İnsan, bir hükmün mahkumudur. Hem de, babanın çocuğunu başıboş bırakmayacağı, istediği ameli işlemeye terk edemeyeceği şekilde..

***

Tefekkür lâzımdır. Kalbe dayalı işleri yapmak gerekir.. Aksi halde, yarın ziyandan ve nedametten başka bir şey hâsıl olmaz.

***

Amel işleme vakti gençliktir. Akıllı olan bu vakti kaçırmaz; fırsatı ganimet bilir. Zira iş müphemdir. İnsan, yaşlılık zamanına kalmayabilir. Kaldığını farz edelim: derlenip toparlanmak müyesser olmayabilir. Böyle bir derlenip toplanmanın olduğunu farz edelim; bir amel işlemeye güç yetmez. Zira o zaman, zaafın ve aczin bastırdığı zamandır.

Halbuki şu anda, derlenip toparlanma durumu mevcuttur; elde edilmesi de kolaydır. Hele, ana babanın hayatta olmaları, Yüce Hakkın nimetlerinden biridir. Senin maişetini onlar, üzerlerine almışlardır.

Îşbu mevsim, fırsat mevsimidir. Kuvvet ve gücün yettiği zattandır.

Bugünün işini yarma bırakmak için şu andaki durumda, ne gibi bir özür olabilir?. Ertelemeyi tercihe ne gerek var?.

Anlatılan manada, Resulûllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:

— «İşi erteleyenler helak oldu.»

Evet..

Bugün, âhirete dair işlerle bir meşguliyet varsa; bu düşük dünyanın işini yarına bırakmak cidden güzel olur; tam bunun aksi dahi, pek çirkin bir şey olur..

Şu zaman ki, gençlik zamanıdır; nefisten ve şeytandan din düşmanlarının istilâ zamanıdır. Bu zamanlarda yapılan az amele biçilen itibar; bu vakitlerden başka zamanlarda yapılan amellere biçilmez.. Nitekim şu bir askerî kaide olmuştur: Düşmana karşı duran, kahraman askerlere; bilhassa düşmanların istilâ zamanında, çok çok itibar edilir. Hatta, o zaman; bunlardan az amel ve az sebat, pek değerli ve itibarlı görülür. O kadar ki, böyle bir itibar; düşman şerrinden emin olunduğu zaman, hiç olmaz..

Ey Oğul,

Varlıkların hulâsası olan insanın yaratılmasından gaye: Oyun, oyuncakla eğlenmek, yemek ve içmek değildir. Onun yaratılmasından gaye şudur: Kulluk vazifelerini yerine getirmek, zül, inkisar, acz, iftikar, Yüce Sultan Mukaddes Gaffar Allah'a devamlı bir şekilde iltica ve tazarrudur.

Şeriat-ı Muhammediye'nin anlattığı ibadetlere gelince., bunların edasından gaye: Kulların faydası ve onların yararıdır. Bunlardan hiç biri, şanı aziz Mukaddes Cenab-ı Hak yararına değildir; çünkü onun böyle bir şeye ihtiyacı yoktur.

Durum anlatıldığı gibi olunca; onların edası gayet memnuniyeti mucip olmalıdır. Koşmalı, çabalamalı: Bu emirlerin yerine getirilmesi ve yasaklardan kaçınmak için..

Sübhan olan Yüce Allah, zatının mutlak zenginliği ile, kullarına emir ve yasaklar yolundan ikramlar eylemiştir. Bu durumda bize düşen: Tam manası ile bu nimetlere şükür etmektir; Kemal-i memnuniyetle o emir ve yasaklardan ne varsa, hepsinin yerine getirilmesine çaba harcamaktır.

***

Ey Oğul,

Bilmiş ol ki, zahiri saltanat ve surette bir makam.sahibi olan dünya adamlarından biri; hizmet nev'inden bir işi kendi yakınlarından birine yaptırdığı zaman; bunun menfaati, sonunda o hizmeti emredene döner.. Böyle bir hizmete muhtaç olan kimse, nasıl izzet sahibi olur?.. Sonra, o hizmeti alan kimse der ki:

- Yüksek değerde bir şahıs bu vazifeyi bana verdi. Bana düşen memnuniyetle bu vazifeyi yerine getirmektir. Bu uğurda hangi belâ gelirse gelsin; hangi musibet isabet ederse etsin?.

Durum yukarıda anlatıldığı gibi olunca; Yüce Hakkın azameti, o şahsın azametinden daha mı azdır ki, onun emrine uyulmaz, o Şanı Yüce Hakkın ahkâmına imtisal için çaba harcanmaz.. Böyle bir şeyden haya edilmeli ve tavşan uykusundan uyanmalıdır.

Yüce Hakkın emirlerine uymamak, iki şekilde tefsir edilebilir:

a) Şer'i haberler yalana yorulabilir.
b) Yüce Hakkın azameti, dünya adamlarının azametinden daha düşük görülür.

Anlatılan her iki işin, şenaati düşünülmelidir.

***

Ey Oğul,

Defalarca, yalan söylediği denenmiş bir kimse haber verse ki:

— Tam bir istilâ için bu gece düşman şu kavme hücum edecektir..

Böyle bir haber üzerine o kavmin aklı başında olanları elbette, derhal korunma tedbirlerini alırlar. O haberi veren kimsenin yalancı olduğunu bildikleri halde, o belânın defini düşünmeye başlarlar. Çünkü, tehlike ihtimaline karşı dikkatli olmak lâzımdır.

Halbuki, doğru haberci Resulûllah S.A. efendimiz, bütünüyle âhiret azabını haber vermiştir. Durum bu iken, bu doğru haberden hiç müteessir olmamaktadırlar. Eğer müteessir olmuş olsalardı; ondan korunma çarelerini düşünürlerdi; ondan kurtulma yollarını ararlardı. Kaldı ki, doğru haberci Resulûllah S.A. efendimiz, ondan kurtulma çarelerini dahi haber verip anlatmıştır. Ona salât ve selâm olsun.

O ne uygunsuz bir imandır ki; sahibi yanında doğru haberciye, yalan haberi verene olduğu kadar itibar yoktur.

Surette İslâm olmak, hiç bir necat sağlamaz. Necatın sağlanması için, yakin tahsili lâzımdır. Anlatılan halin yakin neresinde?. Yakin değil; zan ve vehim dahi yoktur. Aklı başında olanlar, mevhum tehlike bulunan şeylerde dahi dikkati elden bırakmazlar; korkarlar.. Allah-ü Taâlâ, Kitab-ı Mecid'inde şöyle buyurdu: — «Allah, yaptığınız şeyi Hakkı ile görendir.» (49 18)

Bu ilâhî emri duydukları halde, görülen kötü amelleri işlerler. Şayet onlar; yaptıkları en küçük bir işe, bir şahsın muttali olduğunu hissetseler, hiç bir şekilde, kötü bir ameli işlemezler..

Hali anlatıldığı gibi olanların durumu, şu iki şeyden hali değildir:

a) Yüce Sübhan Hakkın verdiği haberi yalan sayarlar..

b) Yüce Hakkın, kendi amellerine muttali olduğuna itibar etmezler.

Anlatılan iki manadaki iş, imandan mı sayılır; yoksa küfürden mi?.

Hali anlatıldığı gibi olan çocuğa lâzımdır ki: Yeniden imana gelip tecdid-i iman ede.. Nitekim bu manada Resulûllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:

— «İmanınızı, LA İLAHE İLLALLAH (Allah'tan başka ilâh yoktur.) kelâmı ile yenileyiniz.»

Sübhan Allah'ın rızası olmayan işlerden nasuh tevbesi ile dönmelidir. İlâhî emirlerle yasak olan haram işlerden kaçınmalıdır.

Beş vakit namaz cemaatle kılınmalıdır.

Mümkün olursa., gece namazına ve teheccüd namazına kalkmalıdır. Böyle bir ibadeti yapmak ne büyük saadettir.

Malların zekâtını vermek, islâm rükünlerindendir; mutlaka zekâtın verilmesi gerekir.

Zekât verme yollarının en kolayı şudur: Her sene zekât niyeti ile, maldan fakirlerin Hakkını ayırmalı; yanında saklamalı; sene sonuna kadar zekât yerlerine sarf etmeli.

Anlatılan şekilde, zekât mallarını sarf ederken, her defasında niyeti yenilemek lâzım gelmez. İlk defa mal içinden zekâtı ayırırken ettiği niyet yeter..

Şu malumdur ki: İnsan sene boyunca, fakirlere ve müstahak olanlara ne mikdar mal sarfettiğini bilmez.. Bu sarfettiği şeyler, zekât niyeti ile olmayınca, zekâttan sayılmaz. Ama üstte belirtilen şekilde yaparsa., zekât borcu düşmüş; hiç bir sıkıntıya girmeden de yerlerine harcanmış olur.

Şayet sene sonuna kadar vereceği zekât mikdarını sarf edemez de, ondan bir mikdar kalırsa., bunu da, mallardan ayrı olarak saklamalıdır.

Anlatılan biçimde, fakirlerin malları ayrılmış bir yere konmuş olursa., bugün yerine verilmese dahi, yarın verilmesi için başarı hâsıl olur..

***

Ey Oğul,

Nefis kendi özünde cimridir. İlahi hükümleri yerine getirmekten kaçar. Bunun için, kelam rıfk ve yumuşaklıkla devam etti. Yoksa mallar ve mülkler hep Yüce Allah'ın Hakkıdır. Malı durutmada, vermekten geri kalmakta kulun ne mecali olabilir. Kula asıl lâyık olan, zekatı tam bir memnuniyetle vermektir.

Sonra, hiç bir şekilde yakışmaz ki; nefsin arzularına uyarak ibadetlerin edasında tenbellik yoluna gidilip ağırdan alına..

Tam manası ile, kulların Hakkı ödenme cihetine gidilmelidir. Bu yolda tam bir gayret sarf edilmeli; ta ki: Üzerinde hiç kimsenin Hakkı kalmaya.. Şundan ki: Bu dünyada hak ödemek kolaydır; yumuşaklıkla, tatlı sözle helallik almak mümkündür. Ama âhirette, iş zordur; orada çare bulmak kabil değildir.

Şer'i hükümleri, fetvaları; âhiret ulemasından sorup öğrenmek uygundur. Zira, onların sözlerinde tesir vardır. Belki, onlara sorulduğu için, nefeslerinin bereketi ile, amelde başarı hâsıl olur.

İlmi kendilerine makam vesilesi yapan dünya âlimlerinden kaçınmak yerinde bir iştir. Meğer ki, muttaki âlimler bulunmaya da, zarurî olarak bu dünya âlimlerine baş vurula.. Ama, zaruretin icab ettirdiği kadar..

Hacı Muhammed Meyan Etre, oradaki mütedeyyin âlimlerdendir. Şeyh Ali Etre dahi sizin ahbabınızdandır. Anlatılan her iki şahıs da, bu çevrelerde birer ganimettir. Şer'î meselelerin tahkiki için, bunlara müracaat etmek en münasibidir.

***

Ey Oğul,

Dünya adamları ile, bizim ne işimiz var?. Onlarla aramızda ne gibi bir münasebet olur ki; kendilerinin hayrı ve şerri üzerine söz edelim?.

Şeriata dair nasihatlar, anlatılan mevzularda, tam manası ile tamam olarak, ekmel surette gelmiştir. Bu manada şu âyet-i kerime meali pek güzeldir:

— «... o halde, tam ve kâmil hüccet, Allah'ın (hücceti) dir.» (6/ 149)

Ama evlâd, fukaraya dönük, inabe yolunda onların mensubu olduğundan, çoğu zaman, onun hallerine kalbin teveccühü vardır. Dolayısı ile o teveccüh, bu sözlerin söylenmesine sebeb oldu.

***

Bilmiş olasm ki,

Bu nasihat yollu meseleler, ona ulaştı; kulağına girdi.. Ama, ondan maksad, ameldir; mücerred bilgi değüdir, hastalığının ilâcını bildiği zaman, bu hastalığının ilâcını bilmesi kendisine yetmez.. O ilacıı kullanmadıkça, şifa hâsıl olmaz.

İşte, bu üzerinde durmalar, ısrarlar hep amel içindir. Zira, amelen arınmış bir ilim, sahibinin aleyhine bir hüccettir. Bu manada, Resulûllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:

— «Kıyamet günü, insanların en şiddetli azaba uğrayanı; Allah'ın, kendisine ilimden fayda vermediği kimsedir.»

***

Evlâd bilmelidir ki, geçmişte yapılan inabe; cemiyet halini bulan zatlarla sohbetin azlığı dolayısı ile, bir semere vermiyorsa da, istidadın nefis cevherini anlatmaktadır. Ümid odur ki: Bu inabe bereketi ile noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah onu rızasına muvaffak eder ve kendisini necat ehli kılar..

Her hal ü kârda, bu zatların mahabbet bağını koparmamak uygundur. Bu büyük zatlara tazarru ve ilticayı şiar edinmelidir. Böylece, bu taifeye mahabbet yoluyla Yüce Hakkın mahabbeti ile şerefyab olmayı beklemelidir. Bu mahabbet sonunda, zatına tam manası üe cezbedilmeyi, bütün kirlerden bozuk işlerden halâs olmayı gözetlemelidir..

Bu manada bir şiir şöyle söylenmiştir:

Aşk ancak bir şuledir yanan;
Halktan öte sevgili kalan..