370.Mektup

e-Posta Yazdır PDF

370. MEKTUP

MEVZUU: Yüce Hakkın Zikri, Hayrü'l-beşer Resulullah (sav) Efendimize salâvat okumaktan evlâdır. Şu şartla ki: Zikir kabule şayan ve iktida edilen bir şeyhten alınmış ola.

NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Molla Gazi Naib'e yazmıştır.

Hayru'l-beşer Resulullah'a salâvat okumakla bir zamanlar meşgul oldum" ona ve âline salât ve selâm olsun. Hem de, bütün kısımlar ve nevileri ile Dünya hayatında iken, onun üzerine iyi neticeler ve semereler terettüb ettiğini gördüm. Onlarla Velâyet-i Hassa-i Muhammediye'nin inceliklerini buldum; sırlarına da erdim. Onun sahibine salât, selâm ve tahıyyet

Bir müddet geçtikten sonra, bu amel üzerine tam bir fütur geldi. Onlara devam etmek başarısı zail oldu. Artık o salâvatları okumak belli zamanlara kaldı.

Bu sırada bana güzel gelen teşbih, takdis, tehlil ile meşguliyet oldu.

Bu işte de bir hikmet olmalı; görelim neler zuhur edecek?

Sonradan Allah'ın inayeti ile zahir oldu ki, bu vakitte zikir, hem salâvat okuyan hakkında, hem de salâvat okunan hakkında daha faziletlidir. Bu mana, iki cihetten gelmektedir. Söyle ki:

a) Bir hadis-i kudside şöyle gelmiştir

"Bir kimse, zikrimle meşgul olur da benden bir şey istemez ise, isteyenlere verdiğimden daha faziletlisini ona veririm."

b) Zikir, Resulullah (sav) Efendimizden alınmıştır. Bu zikrin sevabı, zikredene ulaştığı gibi, o sevabın bir misli de, Resulullah (sav) Efendimize ulaşmaktadır. Bu manadan olarak, Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştun

"Bir kimse, iyi bir sünnet (âdet) meydana getirir ise, ecri kendisinedir ve onunla amel eden kimseleredir."

Bunun misali, ümmetten hasıl olan her amel, yapana ecir getirdiği gibi; aynı miktar ecir Resulullah (sav) Efendimize de gider. Zira, o amelin vazıı ve meşru kılanı Resulullah (sav) Efendimizdir. Yapanın ecrinden de bir noksan gelmez.

Bu arada ameli işleyen kimsenin, Resulullah (sav) Efendimizin niyeti ile de işlemesi lâzım gelmez. Zira, Sübhan Hakkın ihsanında, ameli işleyenin bir sun'u yoktur.

Evet, eğer ameli işleyenden de, Resulullah (sav) Efendimize dair bir niyet bulunur ise, bu da ameli işleyenin ecrinin artmasına sebep olur. Bu ziyadelik dahi, Resulullah (sav) Efendimize aittir.

Bir ayet-i kerime meali:

"Bu, Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Ve Allah büyük fazlın sahibidir."(62/4)

Hiç şüphe edilmeye ki, zikirden asıl maksat, Sübhan Hakkı anmaktır. Ecir talebi, onu takib eder. Salâvat-ı şerife okumakta ise, asıl maksat, hacetin yerine gelmesi talebidir. İkisi arasında çok fark vardır.

O feyizler ki, Resulullah (sav) Efendimize zikir yolundan ulaşır; salâvat okumak yolundan ulaşan bereketlerden kat kat fazladır.

Şunun da bilinmesi yerinde olur ki: Anlatılan mertebe her zikir için değildir. Elbette o zikre mahsustur ki, kabule şayan ola... O zikir ki, anlatılan manada değildir; anlatıldığı gibi olmaz. Bu durumda, salâvat-ı şerife okumak, ondan daha faziletlidir. Bu salâvat-ı şerifelerden gelen bereketler daha çok olur.

Ne var ki; talip olan bir kimsenin, kâmil ve mükemmel bir şeyhten aldığı zikir ve tarikat şartlarına göre ona devamı salâvat okumaktan daha faziletlidir. Zira, bu zikir öbür zikre vesiledir. Bu zikir vazifesini yapmaya, öbür zikre ulaşamaz.

Üstte anlatılan mana icabı olarak; tarikat şeyhleri, zikirden başka bir şeyle meşgul olmasına cevaz vermemişlerdir. Farzlarla ve sünnetlerle yetinmesini (yani Sünen-i revatıb ile) emretmişlerdir. Nafile işleri yapmaktan dahi, onu men etmişlerdir.

***

Üstteki beyandan da anlaşıldığına göre; ümmet ferdlerinden hiçbir ferde, kemalâtta yüksek dereceye ulaşsa dahi peygamberi ile müsavat hasıl olmaz. Zira, kendisinde hasıl olan o kemalâtın tümü, o peygamberin şeriatına tabi olduğundan dolayı hasıl olmuştur. Dolayısı ile, bu kemalât dahi, o peygamber için sabit olmaktadır. Hem de, kendisine mahsus olan kemalâlat ile, o tabilerine mahsus olan kemalâtla birlikte. Ona salât ve selâm olsun.

Keza, o kâmil olan ferd, asla bir peygamberin mertebesine ulaşamaz. İsterse o peygambere hiç kimse tabi olmasın; davetini dahi kabul etmesin. Zira, her peygamber, asaleten davet sahibidir; şeriatın tebliği ile de memurdur. Ümmetlerin inkârı, davette ve tebliğde bir kusur olamaz.

Bu arada şu da zahirdir ki, hiçbir kemâl, asla davet ve tebliğ mertebesine ulaşamaz. Zira, Alluhu Taala'ya kulların en sevimli olanı, Allahu Taala'yı kullarına sevdirendir. Allahu Teala katında kulların en sevgilisi olan, o davetçi ve tebliğci olandır.

Herhalde şu manada gelen bir haberi (hadis-i şerifi) duymuş olacaksın:

"Kıyamet günü, ulemanın mürekkebi, şühedanın kanı ile tartılacaktır. Amma, ulemanın mürekkebi, şühedanın kanından ağır gelecektir."

Bu devlet, ümmet için müyesser olmaz. Onlarda bir şey hasıl olmuş ise, uydu ve bir mana zımnındadır. Asıl olan asıldır; fer (parça) ise bir yerden alınmadır.

Yerinde olur ki, anlatılan manadan, bu ümmetin ayanı ve onların tebliğcileri için olan fazilet idrak edile...

Tebliğde ve davette dereceler olduğu gibi; ayan ve tebliğciler dahi değişik derecelerde bulunmaktadırlar.

Ulema, zahirin tebliğine mahsusturlar. Sofiye ise, batına ihtimam gösterirler.

O kimse ki, hem sofiyedendir; hem de alim, kibrit-i ahmerdir. Zahir ve batın tebliğe hakkı vardır. Resulullah'ın (sav) naibi ve onun varisi bulunmaktadır.

itikadım o ki, bu ümmetin muhaddisleri ki, Resulullah (sav) Efendimizin hadis-i şeriflerini tebliğ ederler; bu ümmetin en faziletlileridirler.

Her ne kadar, mutlak surette, kendilerinin en faziletli olduklarına itikad derlerse de; bu biraz karışıktır. Eğer bu manayı, zahir tebliğcilerine mabetle söylüyorlarsa, yeri vardır. Ancak, mutlak fazilet o kimseyedir ki, zahir batın tebliğini, zahir ve batın davetini camidir.

Çünkü, bir işin belli bir şeye inhisarında kusur vardır; fazilet itlakına münafidir Bu manayı anla, kusurlulardan olmayasın.

Evet her ne kadar zahir umde, necatın dayanağı, bereketi çok, yaran umumi ise de, lâkin onun kemâli batın bağlıdır. Zahir, batınsız tam olmadığı gibi, batın dahi, zahirsiz bir şeyden sayılmaz. O ki, zahiri, batını camidir, kibrit-i ahmerdir.

Hüdaya ittiba edenlere selâm.

Bir ayet-i kerime meali:

"Rabbimiz nurumuzu tamamla, bizi bağışla. Çünkü Sen, her şeye kadirsin."(66/8)

***