483.Mektup

e-Posta Yazdır PDF

483. MEKTUP

MEVZUU: Mevhum olan alemin incelikleri ile alemin yaratıcısı olan hakiki mevcud arasındaki incelikleri ayırd etmek.

NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, Mahdumzade Hace Ubeydüllah cenaplarına yazmıştır.

***

Bir ayet-i kerime meali:

"Vasıfların en yücesi Allah'ındır..."(16/60)

Vehimde, kendisinden daire neş'et eden nokta-i cevvale; hariçte mevcud olduğu gibi, vehimde dahi mevcuttur. Lâkin, orada dairenin zuhur nikabı olmadan vücudu vardır; burada ise, bu nikapladır. Onun hariçte mevcud oluşu, şu manaya değildir:

-Her iki mertebede dahi, aynı şekilde mevcuttur.

Kella, böyle bir mana yoktur. Elbette şöyledir:

-Hariçte ve vehimde onun tek vücudu vardır. Orada daire nikabı olmadan vardır; burada ise, anlatılan nikab iledir.

Vehimde zuhuru olan bu mevhum dairenin vücudu yoktur. Ancak, hissin galatından meydana gelmiştir. Şayet o mertebede mevcud kılınır da; kendisine sebat, istikrar ve vücud ile zuhur verilir ise, hissin galatından elbette çıkar. O zaman işin aslı cümlesinden olur; kendisi üzerine dahi doğru hükümler terettüb eder.

Bu daire için vehimde bir hakikat ve bir suret vardır. Onun hakikati kendisi ile kaim olduğu nokta-i cevvaldir; onun sureti ise, dairenin kendisi olup orada kendisine sübut ve istikrar arız olmuştur. Bu suret, kendisinde temayüz eden hükümlerin sübutu için o hakikatin aynı değilse de; lâkin o, hakikattan uzak ve ondan ayrılmış değildir. Zira bu zuhura tahayyül edilen, o hakikattir.

Bir şiir:

Ben gayrımla kanarım onu andığım zaman;

Zeynep zikri ile Leylâdan olurum heman...

Hazret-i Şeyh Muhyiddin b. Arabi -Allah sırrının kudsiyetini artırsın- bu makamda demiştir ki:

-Şayet istersen şöyle diyebilirsin:

-O, haktır...

Şöyle de diyebilirsin:

:O, halktır.

İstersen şöyle dersin

-O, bir cihetten hak, bir cihetten de halk...

istersen, hayrete dalıp ikisi arasında bir ayırım yapmazsın.

Lâkin, şunun bilinmesi yerinde olur ki,

Bu ayırd etme işi, suret ve hakikat arasındadır; şayet vehimde bulunur ise, ne zaman ki, yüce Allah'ın vücud vermesi ile bu mertebede mevcud oldu, onun için burada sebat ve takarrür husule geldi, o zaman elbette işin aslı cümlesine girer. Ayrıca kendisine işin aslına uygun biçimde bir ayırd etme meydana çıkar. Zıllıyet yolu ile de, hariçte mevcud olur. Zira, suret vücudu, hakikat vücudunun zilli olduğu gibi; bir oluşun ve vücudun husulünden sonra da, zuhur mertebesi, hariç zilli olur.

Ne zaman ki, hakikatle suret arasındaki ayırd etme işi, işin aslına göre hatta harici manada olur; o zaman, birini diğerine hamletmek mümteni olur. Biri de, diğerinin aynı olmaz. Bir kimse ki, ikisinin ayniyetine kail olur; vehmi ayırd etmeden başkasını anlamamış ve onun katında ilmi imtiyazdan başkası sabit olmamıştır.

Sübhanellah...

Vehim mertebesi, o mertebede vaki olan Sübhan Hakkın vücud vermesi ile hariç ve işin aslı olmuştur. Böylelikle de, ilim ötesi ve hariç bilinen iki şey olmuştur.

Bu mertebede hariç olunca; orada vehim mertebesi de ayırd edilmiştir.

Bu durumda, nokta hariçte mevcuddur; ondan neş'et edene de:

-Mevhum ismi verilmiştir.

Asıl şaşılacak şu ki:

O suret ki; hakikatten eş'et etmektedir ve her ne iki onda hasıl olur; o hakikattan olup asla onun için bir ayrılık yoktur. Ne var ki, ihtiyarsız olarak, hakikattan ayrılmış ve tevehhümden tahakkuk safhasına çıkmıştır. Böylelikle de, vehmi temyiz, harici olmuştur. Burada, şu ayet-i kerime manası mülâhaza edilmelidir:

"Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın san'atıdır."(27/88)

Şu manadan ötürü ki, hiçbir şey olmama hükmünde olanı; kudret-i kâmilesi ile bilen, gören güçlü, dileyen (alim, basir, kadir, mürid) bir şey haline getirmiştir.

Büyüklerden biri şöyle dedi:

Madem ki odur el ayak, göz kulak;

Hayret; kulun gözü tabirine bak...

Halbuki, burada gözü oraya rapta mecal yoktur. Göz raptı ancak o mahalde sabit olur ki, gayrı olan bir durum, vakıa olarak görülür. Burada ise, Sübhan Hakkın kudreti, gayrıvaki olanı, vaki eylemiştir. Yalancı hükümleri dahi, bu mertebede sadık (doğru) kılmıştır.

Şeyh Muhyiddin b. Arabi, ikisi arasında bir ayırd etme manasına kail değildir. Halbuki, kulla Rabbi arasında elli bin senelik mesafe vardır. Şu ayet-i kerime bu manaya işaret eder:

"Melekler ve ruh, oraya bir günde yükselir ki; onun mesafesi elli bin yıldır..."(70/4)

Şeyh, Muhyiddin b. Arabi (ks) bu yolun uzunluğunu bizzat itiraf etmektedir. Bunun için, üstte anlatıldığı gibi, hayrete kail oldu.

Aklı kıt olan, yol uzunluğundan sanmaya ki, Sübhan Hak uzaktır. Zira, Sübhan Hak yakındır. O kadar ki, kulun kendisine olan yakınlığından daha da yakındır. Elbette bu uzaklık, marifet ve idrak yönü iledir; mekân ve mesafe itibarı ile değildir. Halbuki, dairenin sonunda olan nokta; dairenin mebdeine, diğer noktalardan daha yakındır. Lâkin, arkasını mebdee (başlama noktasına) çevirdiği, yüzünü dahi öbür yana verdiğinden, başlama noktasına olan yakınlığına rağmen, uzak olmuştur. Bütün noktaları aşmaya bağlı kılınmıştır.

Bir şiir:

Ey oku ve yaylan uçuran;

Av yakın, sen uzağa atılan...

Her ki uzağa atar, uzaktır;

Böyle bir avdan da uzak kalan...

Evet, bir kimse ki, uzaklık ölçüsünü bilmez; o kimse, yakınlığın kadrini bilemez.

Yüce Allah'ın san'atı ne ise, o hayırdır.

Hüdaya ittiba edenlere selâm.

***