529.Mektup

e-Posta Yazdır PDF

529. MEKTUP

MEVZUU: Kur'an-ı Kerim'in manası hakkında gelen bir hadisi-i şerif üzerine.

NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, Mevlâna Abdülkadir Enbali'ye yazmıştır.

***

Şeyh (Allah ondan razı olsun) AVARİF nam kitabında; merfu usulünde

Resulullah (sav) Efendimize ulaşan şu hadis-i şerifin beyanını yaptı.

"Kur'an-ı Kerim'den nazil olan her ayetin bir zahn, bir de hatnı vardır. Her harfin bir haddi vardır. Her haddin de bir matlaı vardır."

Bu mana üzerine şöyle devam etti:

-içime doğan mana odur ki; hadis-i şerifte geçen:

"Matla..." tabirinden murad fehim safiyeti ile vukuf değildir. Yani ayetteki derin sırra ve ince manaya. Burada:

"Matla..." manasından asıl murad odur ki, her ayette, onun tekellüm edenin şühuduna göre ıttıla peydan ola... Zira o ayet, onun vasıflarından bir vasfın, onun naatlerinden bir naatın tevdi edilmekte olan yeridir. Bütün bunlar, Kur'an ayetlerini tilâveti ve dinlemesi ile, onun için yeni yeni tecellilerle gelmektedir. Ve o ayetler, aynalar durumunu alır ki; Azim Celâl'den haber verirler.

Onun söyledikleri, bu tevil ve şerhi, böylece devam eder.

Bu manada, yüce Allah'ın kerime ile hatırıma gelen mana şudur:

"Zahn..." olarak anlatılan, Kur'an'ın nazmı olup icaz haddine ulaşmıştır.

"Batnı..." tabirinden murad ise, kelâm mertebelerinin nihayetidir. Bu dahi, fehmin safiyetine göre değişik olmaktadır. Yan derin manaları ve ince sırların fehmi.

"Haddi..." tabirinden murad ise, kelâm mertebelerinin nihayetidir. Bu dahi, onu tekellüm edenin şuhudur. Bu şühud dahi, naata bağlı bir tecelli olup Azim Celâl'den haber vermektedir.

"Matla..." tabiri ile de, o naata bağlı tecellinin üstü anlatılır. Bu da, öyle bir zati tecellidir ki bütün nisbetlerden ve itibarlardan muarradır. Ki bu, kelâm haddi ve nihayeti için isbat edilen bir matla (doğuş yeri) olmaktadır. Matla ise, kelâm ötesinde olduğu gibi, onun nihayetinin de ötesindedir.

Kelâm, yüce Allah'ın sıfatıdır.

O sıfatın aynasında, tekellüm edenin şühudu ise, o sıfat için bir tecellidir ve bu tecelli dahi, onun kemal mertebelerinin nihayetidir. Bu tecellinin ötesine muttali olmak ise, muhalatsız yoldan zati tecelliye terakki ile olur. Burada zati tecelliye vusul, kelâm sıfatının tavassutu ve Nazm-ı Kur'ani'nin tevessülü ile olur ki, bu o sıfata telâlet etmektedir.

Bu manada, iki hatve (adım atmak) mutlaka lâzımdır...

a) Delil olan nazm manadan geçip medlula gitmek,

c) Sıfattan mevşufa atmaktır.

Arif şöyle dedi: -İki hatvedir; sonrası vâsıl oldun sayılır.

Allah sırrının kudsiyetini artırsın.

Şeyh ancak birinci hatveyi anlattı. Bu seyri de onunla itmam eyledi. Tilâvetin faydasını da ona bağladı. Başka değil... Sırrı mukaddes olsun.

"Sübhansın Allahım, bize öğrettiğinden başka bildiğimiz yoktur. Aziz Hakim olan sensin..."(2/32)

***

Allah sırrının kudsiyetini artırsın; bundan sonra Şeyh, Cafer-i Sadık'tan -Allah ondan ve ecdad-ı kiramından razı olsun- şöyle nakletmektedir:

-Bir gün o, namazda iken bayılıp düşmüş. Bunun sebebi kendisine sorulduğu zaman söyle demiş:

-Ayet-i kerimeyi tekrar tekrar okuyordum. Nihayet onu tekellüm edeninden dinledim. (Durum budur)

Sofi odur ki, tevhid nuru, yani kendisine parladığı; vaadi ve vaidi dinlediği zaman kulağını verip de kalbini dahi yüce Allah'ın zatından başka şeylerden temizler ise, yüce Allah'ın önünde hazır ve şahid olur. Dilini veya dilinin gayrını, tilâvet sırasında Musa'nın (as) ağacı gibi görür. Allahu Teala ona:

"Şüphesiz ben Allahım..."(20/14) hitabını duyurmuştur.

O sofinin duyması Allah'tan olup duymaması dahi ona-olduğuna göre kulağı gözü, gözü dahi kulağı olur. İlmi ameli, ameli dahi ilmi olur. Evveli ahirine, ahiri dahi evveline döner.

Bundan sonra söyle devam etti:

-Sofi anlatılan vasıfla tahakkuk ettikten sonra; vakti sonsuzluğa geçer. Şühudu ebedi olur. Duyması peşpeşe gelir; hem de sözünü tecdid ederek.

Şeyh'in yukarıda şöyle bir cümlesi geçti.

-Sofi odur ki, tevhid nuru yani kendisine parladığı... Bu cümle, İmam Cafer Sadık'ın kavlini beyan etmektedir. Allah ondan razı olsun. Onun duymasının dahi şerhidir. Yani tekellüm edenden duymasını...

Zira, sofiye tevhid hali ağır bastığı ve başkasını şühud dahi nazarından zail olup gittiği zaman; yüce Allah'ın huzurunda hazır ve şahid olur. Kendisinden veya kendisinden başkasından duyduğu her kelâmı, Sübhan Allah'tan duymuş gibi bulur. Kendi dilini ve başkasının dilini Musa'nın (as) ağacı gibi görür.

İmam, ayeti tekrar edince, onu kendi nefsinden ve dilinden duymuştur. Taa,. bu tekrar esnasında tevhid hali kendisine parlayıncaya kadar. O zaman, onu tekellüm edenden duymuştur. İsterse, kendisinden ve kendi dilinden sudur etmiş olsun. Çünkü o, bu durumda dilini Musa'nın (as) ağacı gibi bulmuştur.

Zahir, kelâm, dilden gelmektedir. Tıpkı, o ağaçtan zahir olan kelham gibi.

Onun Allah kelâmı olduğu hakkında, Sübhan Allah'ın korumasına ve onun vereceği başarıya sığınarak derim ki:

-Secere-i Museviyeden duyulan, Sübhan Allah'ın kelâmı idi. Hem de muhalatsız olarak. O kadar ki, bir kimse bu manayı inkâr etse kâfir olur. Dillerden duyulan hakikat da Allah kelâmı değildir. İsterse sofi, hal galebesi ile onu Allah kelâmı tahayyül etsin; bunu inkâr eden kâfir olması doğru olmuş olur.

Çünkü o, dilin hareketinden ve mahreçlere dayanarak husule gelmiştir. Amma ağaçtaki böyle değildir. Bu iki kelâmdan biri nerede, öbürü nerede? Onun biri hakikata dayanır; diğeri ise hayale...

Asıl şaşılacak durum, o büyük Şeyhten gelmektedir. Allah sırrının kudsiyetini artırsın.

Burada, tevhid işinde mübalağa ile durulmuştur. O kadar ki, hayali, hakikat eylemiş; hal galebesinden dolayı, kuldan sudur eden kelâmı. Sübhan Hak'tan görmeye çalışmıştır. (Yani göstermeye...)

Halbuki kitabının bir başka yerinde; hal galebesi dolayısı ile, erbabından sudur eden kelâmı inkâr etmiştir. Bunu da, tevhid ve hulul şaibesinden kaçmak için yapmıştır. Halbuki, bunda hulul şaibesinden kaçmamıştır. Hatta hulul ve ittihada hükmetmiştir.

Ne var ki, bu makamda hak olan hal galebesi içinde ayniyete ve ittihada hüküm hayaldir, hakikat değil. Bu ittihadın; zatta, sıfatlarda ve fiillerde olması müsavidir.

O yüce Zat Sübhandır ki, kâinatta oluşan hadiseler dolayısı ile; hiç kimse onunla ittihad etmemiştir. Hiçbir şeyin sıfatı, onun sıfatı ile ittihad etmemiştir. Hatta hiç kimsenin fiilleri dahi, onun fiilleri ile ittihad etmemiştir.

O Sübhan Zat, daima olduğu gibidir. Mümkin dahi, sonradan yaratılmıştır. Durum hiç değişmez; ne zatta, ne sıfatta, ne de fiillerde.

Kadimle hadis arasındaki ittihad hükmü; aşkın telvinatından, mahabbetin ve sekrin galebelerindendir.

Ne var ki, o büyükler, hulul şaibesi, küfrü ve ilhadı gerektiren ittihad zannı ile muaheze olunmazlar. Çünkü onların muradı bu değildir. Sübhan Allah hakkı için, haşa ki; onların muradı, onun yüce mukades Zatına lâyık olmayan bir şey ola... Çünkü onlar, Sübhan Allah'ın veli kulları ve sevdikleridir. Allah için caiz olmayan bir şeye yol vermekten yana mahfuz bulunmaktadırlar.

O kimseler ki, hal dışındadırlar, sözün doğruluğu olmadan; kendilerini onlara benzetirler, onların kelâmından dahi muradlan olmayan manayı anlarlar. İşte bunlar, küfre, ilhada ve zındıklığa düşmüşlerdir. Hatta Sübhan Allah için hülûj ve ittihad isbat eyleyip mümkinin dahi vacip olduğuna hükmetmişlerdir. İş bu anlatılanlar, bahis dışıdır. Bu manada bir ayet-i kerime meali şöyledir:

"Allah onları katletsin; (yok etsin); (haktan batıla) nasıl da döndürülüyorlar?"(9/39)

***

Şu da gizli bir mana değildir ki, İmam'ın (ra) kavli üzerine yaptığı beyanında Şeyh'in (ks) anlattıktan, bir kavim hakkında doğru olabilir; ki bunlar, telvin ehlidir. Kendilerini sekir hali sarmış; tevhid ağır basmıştır. Ne var ki, İmam'a iyi zannım vardır; bunun için de, anlatılan manaya, onun hakkında cevaz veremem... Allah ondan razı olsun. Zira o, bana göre, temkin ve sahiv (ayıklık) erbabının en büyüklerindendir. Onun katında, hayal olan bir şey hakikat kılığına giremez; başkasından duymak dahi, Sübhan Hak'tan duymak gibi olamaz. Bunun için, onun kelâmına, kendi haline münasip bir yorum aranmalıdır. Yani üstte anlatılan tevil dışında.

Bu manada, şu dahi mümkündür ki, kul, Rabbin kelâmını duya... Amma bir keyfiyet olmadan. Nitekim Musa da, Tur dağında öyle duymuştu.

Burada şöyle bir soru sorabilirsin:

-Allahu Teala'dan kelâm duymanın manası nedir? Çünkü duyulan ancak, sestir ve harftir.

Bunun için derim ki:

-Bu sual memnudur. Görülmez mi ki, Allahu Teala'nın kelâmı, harfsiz ve sessiz duyulmaktadır. Şu mana caizdir ki, kul, yüce Allah'ın ahlâkı ile mütahallik olduğu zaman; onun kelâmını sessiz ve harfsiz duyar. Burada istihale (yani imkân dışı görmek) vehimden neş'et eden bir söz olup, gaibi şahide kıyas üzre gelmiştir. Hem de, arada büyük fark var iken... Böyle bir kıyas nasıl yapılabilir? Halbuki şahid, dar zamana sıkıştırılmıştır. Hem de, terettüp, takaddüm ve teahhür gerektirdiği halde. Halbuki, gaib üzerine zaman yürümez. Keza, onun için terettüp, teahhür dahi yoktur. Bu durumda, bazı şeylerin gaibe göre, caiz olduğu vaki iken, şahid için caiz değildir. Bu manadan anlamak gerek...

Doğruyu en iyi bilen Sübhan Allah'tır.

***

Bu manada, şu da bir başka tahkiktir:

Duymak, kulak duygusu ile olduğu takdirde; duyulanın elbette, ses veya harf olması gerekir. Amma duymak, duyanın cüzlerinin (parçalarının, duygularının) her biri ile olmakta ise, bir tek duyguya mahsus değilse, caiz olur ki, duyulan sessiz, harfsiz husule gele...

Biz, bütün külliyelimizle, cüzlerimizin her biri ile bir kelâm duyarız ki, onlar harfler cinsinden değildir. İsterse onlar; hayalde hayali sesler ve harfler olarak tahayyül edilsin.

Malum olan şudur ki: Bütün külliyemizle duyulup alınan kelâm; başta harften ve seslerden tecerrüd etmiştir. İkinci olaraktan, hayalde hayali seslere ve harflere bürünmüştür. Ta ki, anlamaya ve anlatmaya yakın bir durum gelsin.

Biz, üstte anlatılandan daha acayibini söyleyebiliriz... Şöyle ki:

Allahu Teala, bizim kelâmımızı duyar. Yani takdimli, tehirli, tertipli kelimelerden ve harflerden mürekkeb olan kelâmımızı. Lakin, Allahu Teala'nın duyması; ancak harf ve kelime tavassutu olmadan meydana gelmektedir. Takdimsiz, tehirsiz ve tertipsiz olmaktadır. Çünkü; tertipli, tehirli, takdimli terkib edilen kelâm için zaman iktiza eder. Halbuki, Süb-han Allah üzerine zaman yürümez. Zamanı yaratan Allahu Taala'dır. Harflerden ve kelimelerden terkib edilen kelâmı duymak; harfin ve kelimenin tavassutu olmadan caiz olunca. Bundan daha uygun olur ki, harfler ve sesler cinsinden olmayan kelâm duyulması caiz ola...

Bu manayı anla. Kusurlulardan olma. Keza akıllı geçinen cahillerden de olmayasın.

Doğruyu ilham eden Sübhan Allah'tır.

***

Bu kelâmın tahkikinden; bu müsveddeleri yazdıktan sonra, ikinci olarak bana gelen ilham odur ki, yüce Allah'ın hitabına ve o Sübhan Zat'tan bir şey almaya istidadı olan kul, alacağını evvelâ ruhani bir telâkki ile alır. Amma sesin ve nidanın tavassutu olmadan. Ki o hayal sultanına bütün eşyanın suretleri resmedilmiştir. Yani harfler ve sesler sureti ile... Çünkü şehadet aleminde ifade ve istifade, yalnız lâfızlar ve harfler tavassutu ile olmaktadır. Bu telâkki için:

-Keyfiyeti olmayan bir duyuş demek daha caiz olur. Zira, keyfiyeti olmayan kelâmı duymak dahi, aynı şekilde, keyfiyeti olmayan bir şekilde olmaktadır. Çünkü, keyfiyeti olanın, keyfiyeti olmayana yolu kapalıdır.

Üstte anlatılan manadan sahih oldu ki, yüce Allah'ın harften ve sesten mücerred olan kelâmı, keyfiyeti olmayan bir şekilde duyula... Bundan sonra da, hayalde, harf ve kelime suretine bürüne... Yani o kelâm.. Ta ki, cesetler aleminde bu şekilde ifade ve istifade meydana gele.

Üstte anlatılan inceliğe muttali olmayanlardan bazısı zanneder ki, kendisi Allahu Teala'nın kelâmını duymuştur. Ki bunlar, en iyi halli olanlardır. Lâkin, ona delâlet eden sonradan yaratılan kelime ve harf tavassutu ile...

Onlardan bazıları dahi, derler ki:

-Yüce Allah'ın kelâmını duyuyoruz...

Ne var ki bunlar, yüce Allah'ın şanına lâyık olanı ve olmayanı ayırd etmezler. Bunlar, battal cahillerdir. Allahu Teala için caiz olanla olmayanı, ayırd edemezler. Halbuki, hak olan, Allah'ın fazlı ve ihsanı ile benim yaptığım tahkiktir.

***

Gelelim Şeyh'in:

-Onun kulağı gözü, gözü dahi kulağı olur, deyişinden itibaren:

-Evveli ahirine, ahiri dahi evveline döner cümlesine. Yani hatasından ötürü. Bu mananın hasılı şöyledir: Allahu Teala, zerrelere şöyle hitab etti:

"Sizin Rabbiniz değil miyim?"(7/172) Zerreler dahi, vasıtasız olarak, gayet saf bir şekilde bu nidayı duydu.

Bundan sonra, devamlı olarak, zerreler, sullerde dönüp durdu; sonra da rahimlere intikal etti. Neticede, cesetlerde meydana çıktı. Bundan sonra, kudretten (uzaklaşıp) hikmetle kapandı. Değişik durumlardaki takallübü ile de, zulmetleri teraküm etti.

Allahu Teala, bir kulun güzel duymasını murad ederse, yani onu sofi ve safi kılmak sureti ile devamlı olarak, onu tezkiye ve tahliye rütbelerinde terakki ettiler. Taa, kudret fezasına kadar çıkarır. Onun basiret nüfuzundan dahi hikmet hicabını kaldırır. Bundan sonra onun:

"Sizin Rabbiniz değil miyim?"(7/172) hitabını duymasını, keşif ve ayan eyler. Onun tevhidini ve irfanını dahi, belli ve açık eyler. Şöyle ki:

Onun dili de başkasının dili, ona göre Musa'nın ağacı hükmünü alır. Ondan yüce Hakkın kelâmını dinler; tıpkı Musa'nın o ağaçtan dinlediği gibi. Bu manadan olarak:

-Evveli ahirine, ahiri evveline döner. Onun için sahih olur. Zira, Allahu Teala'nın kelâmını önceden nasıl duymuş idiyse, sonradan aynı şekilde duyar. Bazılarının:

"Sizin Rabbiniz değil miyim?"(7/172) hitabını duyuyorum, demelerini bu manaya yormak lâzımdır. Yani:

-Allahu Teala'dan duyduğum o hitabı, şu anda dillerden duymaktayım...

Şu mana, sana gizli kalmamalıdır ki:

Birinci hitap Allahu Teala'dan gelmektedir ve hakikattir. Zerrelerin ondan duyması dahi, hakikat yolludur.

Bu dillerden alınıp duyulan hitaba gelince... Ancak tahayyül ve tevehhüm yolu ile Allahu Teala'nın hitabı olmaktadır.

Nitekim, üstteki mana daha önce de anlatıldı. Bunun biri nerede? Diğeri nerede?

Burada asıl şaşılacak mana şudur ki:

Şeyh, büyük şanına rağmen; bunun birini diğerinin aynı kılmıştır. Hayal ile hakikat arasını ayırd etmemiştir. Böyle bir şey dahi, sekrin aynıdır; sırf tevhiddir. Bunun misali:

-Enel'l-Hak... (Ben Hak...) cümlesi ile:

-Sübhanım... Cübbemin altında Allah'tan başkası yoktur, cümlesindeki mananın mislidir.

Bundan daha şaşırtıcısını, bundan sonra söylemiştir:

-Sofi, anlatılan vasıfla tahakkuk ettiği takdirde, vakit sermedi olur.

Şu mana, senden uzağa gitmesin ki sofi, bu makamda ancak sıfatlara bağlı manevi tecelli ile tahakkuk etmiştir. Nitekim, bu mana daha önce de anlatıldı. Böyle bir şeyin oluşu dahi, telvin makamıdır; başka değil.

Mana üstte anlatıldığı gibi olunca; onun vakti nasıl sermedi olsun; müşahedesi dahi, ebediliğe ersin? Bir vakit için, devam ve sermedlik ancak zata vusulde ve zati tecelliye ermekte olur. Aynı şekilde şühud ve müşahede dahi ancak yüce Zat'a vüsulda olur. Nitekim bu manayı anlatmışlardır. Sıfatlar mertebesinde hasıl olana dahi:

-Mükâşefe... ismini vermişlerdir.

Halbuki şühud ve devamı, zata vasıl olan temkin erbabının nasibidir. Sıfatlarla bağlı kalan telvin ehlinin değil. Çünkü bunlar erbab-ı kulub olan takallüb ashabıdır.

Bir ayet-i kerime meali:

"Sübhansın; bize öğrettiğinden başka bildiğimiz yoktur. Çünkü sen, Aziz Hakimsin..."(2/32)