HADİS USULÜ VE MUHTELİF HADİSLERİN MAHİYETİ

e-Posta Yazdır PDF

Soru: "Son yıllarda kütüb-ü sitte ve diğer hadis mecmuaları tercüme edildi. Bazı mütercimler hadislerin ravilerini atlayıp, sadece metinlerini tercüme ediyorlar. İsnad zinciri, yani ravileri bilinmeyen hadislerle amel edilebilir mi? (..) Bazı arkadaşlarımız, Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim'de mürsel hadislerin bulunduğunu iddia ediyorlar. Bu iddia doğru mudur? Doğru ise mürsel hadislerle amel edilemez mi? Kütüb-i sitte'de yer alan ve muhtelif olan hadisleri nasıl anlamamız gerekir? Muhtelif olan hadislerden birisinin mensuh olması şart mıdır? (..) Hadis usulüne vakıf olmayan bir mükellef, tercüme hadislerle amel edebilir mi?"

CEVAP: Türkiye'de geniş bir kitle, "Usul-i Hadis" ilmine vakıf değildir. Bu sebeble "Kütüb-i Sitte'nin" tercemesi, bazı problemleri beraberinde getirmiştir. Hadis usulünün temelinde, isnad sistemi vardır. İsnad "Bir rivayeti, ravilerini atlamadan ve zaman bakımından kesinti yapmadan, ilk kaynağına dayandırmak" şeklinde tarif edilmiştir. İmam-ı Sevri:"-isnad mü'minin silahıdır. Yanında silahı olmayan ne ile savaşır"(3) diyerek, isnadın önemine işaret etmiştir. Hadislerin ravilerini atlamak ve sadece metinleri tercüme etmek, doğru bir usul değildir. Mürsel hadis meselesine gelince: Bir sahabe, diğer bir sahabeden duyduğu hadis-i şerifi, doğrudan Resul-i Ekrem (sav)'den duymuş gibi rivayet edebilir. Buna "Sahabe mürseli" denilir. Tabiun'dan birisi; hangi sahabeden aldığını belirtmeden, hadis rivayet etmiş ise, buna da "tabiun mürseli" denilir. Mesela: Emeviler döneminde; başta Hasan-ı Basri (rh.a) olmak üzere, bazı fakih kimseler, Hz. Ali (ra)'den duydukları hadisi (siyasi sebeblerle) mürsel olarak rivayet etmişlerdir. İsnadında zaaf bulunan mürsel hadisleri, tek bir sınıfta mütalaa etmenin imkanı yoktur. Sahabe ve Tabiun'un mürseli ile üçüncü asırdan sonraki mürseller, farklı değerlendirilmişlerdir.(4) Hanefi ve Maliki fukahası; bazı şartları taşıyan mürsel hadisleri, delil olarak benimsemişlerdir. Bilindiği gibi mensuh, zayıf veya mevzu hadislerle, sünnet sabit olmaz. Müctehid imamların amel açısından "Sünnet-i Hüda" ile "Sünnet-i zevaid" arasındaki incelikleri de dikkate aldıkları malulmdur. Sahih bir hadis-i şerifin, sünnet-i zevaid hükmünde olan bir ameli ifade etmesi mümkündür.
Bu tesbitten sonra "Kütüb-i sitte'de yer alan ve muhtelif olan hadisleri nasıl anlamamız gerekir? Muhtelif olan hadislerden birisinin mensuh olması şart mıdır? sualine geçebiliriz. Hadis ulemasının "muhtelifu'l hadis" ve fakihlerin "tearuzu'l-edille" (delillerin tearuzu) diye isimlendirdiği ve çözüm yollarını gösterdiği, yüzlerce hadis-i şerif vardır. Bu konuyla ilgili müstakil eserler kaleme alınmıştır. Zahiren biri helal, diğeri haram kılan hadislerin varlığı da sabittir. Her ikisi ile aynı anda amel etmenin imkanı yoktur. Dolayısıyle birisinin mensuh olması zaruridir. Mesela: Resul-i Ekrem (sav)'in "Üç şey vardır ki bunlarla oruç tutan kimse iftar etmiş olmaz: Kan aldırmak, kusmak ve ihtilam"(3) buyurduğu malumdur. Hz. Şeddad (ra)'dan rivayet edilen "Kan alan da, aldıran da iftar etmiştir" (4) mealindeki hadis-i şerif, buna muhaliftir. Hz. Abdullah İbn-i Abbas (ra)'dan rivayet edilen bir diğer Hadis-i Şerif'te "kan aldırmanın orucu bozmayacağı" beyan edilmiş ve Resul-i Ekrem (sav)'in oruçlu iken kan aldırdığı haber verilmiştir. (5) Bütün muteber hadis mecmualarında yer alan ve birbirine muhalif olan bu hadis-i şeriflerin tamamı sahihtir. Hz. Şeddad'dan rivayet edilen "Kan alan da, aldıran da iftar etmiştir" mealindeki hadis-i şerif mensuhtur. Zira vürud sebebi şudur: Resul-i Ekrem (sav) bir ramazan-ı şerif ayında; (Hicri sekizinci yıl) kan alan ve aldıran iki Müslüman'ın, o esnada gıybet ettiklerine şahit olmuştur. Buradaki "iftar etmiştir" hükmü, orucun sevabından mahrumiyeti ifade etmektedir. Hz. Abdullah İbn-i Abbas (ra)'dan rivayet edilen ve Resul-i Ekrem (sav)'in oruçlu iken kan aldırdığı beyan eden hadisenin, hicri onuncu yılda cereyan ettigi sabittir. Dolayısıyle Hz. Şeddad'dan rivayet edilen "Kan alan da, aldıran da iftar etmiştir" hadisi, zahiri esas alınsa dahi (zaman açısından) mensuhtur. Müctehid imamlar; kan almanın veya aldırmanın, orucu bozmayacağında icma emişlerdir. Misalleri daha çoğaltmak mümkündür. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Hadis hafızı olmayan (sened ve metin) bir kimsenin, tercüme hadislerle amel etmesi mümkün değildir. Hatta tercüme eden kimse dahi; müctehid veya hadis hafızı değilse, amel edemez.. Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim.

(1) İmam-ı Hatib El Bağdadi- Şerefu Ashabi'l Hadis- Ankara: 1972 Sh: 42.
(2) İmam-ı Serahsi- Temhidu'l Füsul (İlmu'l Usul)- Beyrut: 1393 C: 1 Sh: 363
(3) İbn-i Hümam- Fethu'l Kadir- Beyrut: 1315 C:2 Sh: 64
(4) Sahih-i Buhari, Savm:43 Ayrıca Sünen-i Ebu Davud, Savm:28. Sünen-i Tirmizi, Savm:60, Sünen-i İbn-i Mace, Siyam:18, Sünen-i Darimi, Savm:26
(5) Sahih-i Buhari Sayd:11, savm:22, Tıb:12, 14, 15, Ayrıca Sahih-i Müslim: Hacc -27-28, Sünen-i Ebu Davud: Menasik -35, Sünen-i Tirmizi: Hacc -22, Savm -60, Sünen-i Nesai: Hacc - 92, 93, 95, Sünen-i İbn-i Mace - Siyam - 18, Menasik - 87. Tıb - 21, Sünen-i Darimi: Menasik - 20, İmam-ı Malik- El Muvatta : K. Hacc - 7