Bağışlar

KİTÂBÜ'L-HİBE.  

(BAĞIŞLAR)  

1- HİBENİN MANÂSI, RÜKNÜ, ŞARTLARI, NEVİLERİ, HÜKMÜ HİBE MANÂSINA GELEN SÖZLER VE HİBE LAFZI YERİNE GEÇEN VE GEÇMEYEN LAFIZLAR..  

Hibe Nedir  

Hibe'nin Şer'î Manası  

Hibe'nin Rüknü.  

Hibe'nin Şartları  

Hibe'nin Rüknüne Raci Olan Şartlar  

Vâhibe (= Bağışlayan Şahsa) Raci Şartlar  

Mevhûb (= Bağışlanan Şeye) Râci Şartlar  

Hibe'nin Hükmü.  

Hibe İfade Eden Lafızlar  

Vaz'an Hibe Yerine Vaki Olan Lafızlar  

Hibe'nin, Kinaye Ve Örf Olarak Vaki Olduğu Lafızlar  

Hibe İle Ariyetin Müsavi Olduğu Lafızlar  

2- CAİZ OLAN VE CAİZ OLMAYAN HİBELER..  

Hibenin Teslimi  

Hibeyi Teslim Alma.  

Meşgul Ve Şâgil'in Hibesi  

3- HELÂLLEŞMEKLE İLGİLİ MES'ELELER..  

4- ALACAKLI ŞAHSIN, ALACAĞI OLAN ŞEYİ, BORÇLU ŞAHSA BAĞIŞLAMASI  

5- HİBEDEN DÖNMEK VE HİBEDEN DÖNMEYE MANİ OLAN VEYA OLMAYAN HÂLLER    

Hibeden Rücü (= Geri Dönme) İfade Eden Lafızlar  

Hibeden Dönmeye Mâni Olan Özürler  

6- BİR KİMSENİN, KÜÇÜK ÇOCUĞUNA BAĞIŞTA BULUNMASI  

Hibenin Teslim Alınması  

7- HİBE'DE İVAZ (= KARŞILIK) VERMENİN HÜKMÜ..  

İvazın Caiz Olmasının Şartları  

8- HİBE İÇİN ŞART KOŞMANIN HÜKMÜ..  

Şarta Bağlanması Sahih Olmayan Ve Fasid Şartlardan Dolayı Bâtıl (= Geçersiz) Olan Akidler

Fasid Şartlarla Batıl (= Geçersiz) Olmayan Akidler  

9- VÂHİB İLE MEVHÛBÜN LEH ARASINDAKİ İHTİLAF VE BU HUSUSTAKİ ŞEHÂDET   

10- HASTANIN YAPTIĞI BAĞIŞ ( = MARÎZİN HİBESİ )  

Ölüm Hastalığı Nedir?.  

11- HİBE KONUSUNDA MUHTELİF MES'ELELER..  

12- SADAKA..  
 

KİTÂBÜ'L-HİBE

(BAĞIŞLAR)

 

1- HİBENİN MANÂSI, RÜKNÜ, ŞARTLARI, NEVİLERİ, HÜKMÜ HİBE MANÂSINA GELEN SÖZLER VE HİBE LAFZI YERİNE GEÇEN VE GEÇMEYEN LAFIZLAR

 

Hibe Nedir

 

Hibe (= Bağış): (Lügatde), bir kimseye istifade edeceği bir şeyi, lütuf ve ihsan olarak vermektir. Bu verilen şey, bir mal olabileceği gibi, olmayabilir de... Bu bakımdan, bir şahsa, bir malın karşılıksız olarak verilmesi bir hibe olduğu gibi, Allahu Teâlâ'nın, bir kuluna evlâd ihsan buyurması da bir hibedir; bir atıyyedir. [1]  

 

Hibe'nin Şer'î Manası

 

Hibe (= bağış): (Istılahta) bir malı, bir kimseye, ivazsız ( = karşılıksız, bedelsiz) olarak, derhal temlik etmektir.   Kenz'de   de böyledir. 

Yani hibe: Sıhhat ve inikadı için ivaz (- karşılık, bedel) verilmesi şart olmayan bir temliktir. İvaz şart kılınmış olsun veya olmasın bu böyledir. 

Hibe, şer'î tarifteki "ivazsız" kaydiyle ahş-verişten; "derhal" kaydiyle de vasıyyetten ayrılmaktadır. 

Hibe kelimesi, mevhûb (=  bağışlanan şey) manasına da kul­lanılmaktadır. 

Vahib: Bir şahsa, bir mal bağışlayan kimse demektir. 

Mevhûbün leh: Kendisine bir mal hibe edilmiş olan kimse demektir. [2] 

 

Hibe'nin Rüknü

 

Hibe'nin Rüknü, vâhibin (= hibe eden şahsın) "Bağışladım." demesinden   ibarettir.   Çünkü,'  bu   bir   temliktir.   Ve   bunun   için, —sadece— mal sahibinin böyle söylemesi (yani —yalnızca— icap) kâfidir. 

Kabul ise, mevhûbün leh'in (= kendisine bir mal hibe edilmiş olan kimsenin), mevhûbe (= hibe edilen şeye) malikiyeti (= sahip ve malik olması) için şarttır. 

Bunun içindir ki, bir kimse "hibe etmeyeceğine", yemin ettikten sonra, bir malım, bir şahsa hibe eder; mevhûbün leh de bunu kabul etmezse, yemininde hanis olur. (= Yeminini bozmuş bulunur.) 

Çünkü vahibin gücünün yettiği şey, yalnızca bu şekilde icapta bulunmaktır. (Yani: "Hibe ettim." demektir.) Böyle demiş olunca da, bu şahıs yeminine muhalif hareket etmiş olur. Şerahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir: [3] 

 

Hibe'nin Şartları

 

Hibe'nin sıhhatli olması için, 

1) Hibe'nin rüknü ile ilgili 

2) Vahible ilgili 

3) Mevhûb'le ilgili 

4) Mevhûbün leh'le ilgili —olmak üzere, bir takım— şartlar vardır. [4] 

 

Hibe'nin Rüknüne Raci Olan Şartlar

 

a) Hibenin, vücut ve ademi (= varlığı ve yokluğu; olması ve olma­ması) müteredded (= muhataralı) olan bir şeye muallak (= taalluk etmiş, bağlanmış) olmaması şarttır. 

Bir kimsenin: "...Zeyd girerse...", "...Âmr çıkarsa bağışladım." demesi gibi... 

b) Hibe'nin —müstakbel— bir zamana izafe edilmemesi de şarttır. Meselâ: Bir kimsenin, diğerine: "Bu şeyi, sana yarın bağışladım." veya  "...ay başı  gelince bağışladım."  demesi gibi...  Bedâİ de de böyledir. 

c) Rukba (=murakabe,intizar) yoluyla hibede (İmâm Ebû Hanîfe Bağışlar (R.A.) ile İmâm Muhammed (R.A.)'e göre) sahih değildir; batıldır. 

Şöyle ki: Bir kimse, başka bir şahsa hitaben: "Bu malım, ben senden evvel ölürsem, senin olsun; sen, benden evvel ölürsen, benim olsun." derse, bu durumda, bir rukbada bulunmuş olur. 

Jvlüftâbih olan kavle göre, bu durumda hibe sahih olmaz. 

Bu durumda, İmâm-ı A'zam (R.A.) ile İmâm Muhamed (R.A.)'e göre, mevhûb, mevhûbün lehin elinde ariyet olmuş olur. 

Mevhûbüri leh, kendisine hibe edilen şeyden intifaa mezun bulunur. Bu şeyi, hibe eden şahıs veya onun vefatından sonra varisi istirdad ede­bilir. (- geri alabilir.) 

İmâm Ebu Yûsuf (R.A.)'a göre ise, rukba sahihtir. 

d) Hibe'nin muvakkat bir zaman için yapılmış olmaması da şarttır. 

Binâenaleyh, bir kimsenin, bir malım, bir şahsa, bir müddet için hibe etmesi sahih olmaz. 

Bundan, umra mes'elesi müstesnadır. 

Şöyle ki: Bir kimse, başka bir şahsa hitaben; "Şu akarımı (veya "Şu menkul malımı) hayatta olduğum müddetçe —vefatımdan sonra bana geri verilmek üzere— sana verdim." yahut: "Şu evimi, ben hayatta olduğum müddetçe,— vefatımdan sonra, varislerime geri verilmek üzere— sana verdim." dediği zaman, umra suretiyle bir hibe meydana gelmiş olur.                                                                 

Bu şekildeki hibe ve temlik caiz; şart ise batıldır. [5] 

 

Vâhibe (= Bağışlayan Şahsa) Raci Şartlar

 

Hibenin sahih olması için, vahibin (= hibe yapan şahsın), hibe'ye (= bağış yapmaya) ehliyetli bir şahıs olması şarttır. Bunun için de, hibe (= bağış) yapan şahsın, 

a) Hür, 

b) Akıllı, 

c) Bulûğa erişmiş ve 

d) —Hibe ettiği— mala sahip olması gerekir. , 

Şayet, hibe yapan şahıs köle, mükâteb, müdebber, ümm-ü veled olur veya üzerinde kölelikten bir emare bulunur, yahut çocuk veya deli olur veyahut da kendisi hibe edeceği şeyin sahibi bulunmazsa, hibesi (= bağışı) sahih olmaz. Nihâye'de de böyledir. 

Hibe'de, vahibin (= hibe eden şahsın) rızası şarttır. 

Dolayısıyle cebir ve muteber bir ikrah ile yapılan bir hibe nafiz ( = geçerli, yerine getirilmesi gerekli bir hibe) olmaz. [6] 

Mevhûb (= Bağışlanan Şeye) Râci Şartlar

 

Hibe'nin sahih olması için, mevhûbun (= bağışlanan şeyin) şu şartları taşıması gerekir: 

1)  Mevhûb   (=   bağışlanacak   şey),   bağış   zamanında   mevcut olmalıdır. 

Akid esnasında huzurda olmayan şeyi, bağış yapmak caiz değildir. 

Gelecek senenin hurmasını bağışlamak... Doğuracak koyunların yavrusunu bağışlamak ve benzerleri gibi... 

Keza, bir kimse: "Şu cariyenin karnında bulunan bebeği bağışladım.'' veya: "Şu koyunun karnındaki bağışdır.'' yahut: "Koyunun memesindeki sütü bağışladım." diyerek yapılan hibeler batıldır. 

Keza, bir kimse sütteki veya susamdaki yağı, buğdaydaki unu bağışlasa, bu caiz olmaz. 

Bu kimse, diğer şahsa, meydana gelir gelmez alma yetkisi verse bile, —bu hibe— caiz değildir. Çünkü bağış yapılan şey, hali. hazırda, sözleşme (= akid) yerinde mevcut değildir. 

Esahh olan kavil budur. Cevahiru'l-Ahlâtî'de de böyledir. 

Bir adam, koyununun üzerinde bulunan yünü bağışladığında, onu kırkar ve teslim ederse, hibesi caiz olur. 

2) Mevhûb (= bağışlanan şey), vahibin (= bağış yapan şahsın) öz, sağlam, ve muhkem malı olmalıdır. 

Bir kimsenin, aslen kendi malı olmayan bir şeyi bağış yapması caiz olmaz. 

Hür bir adamı, İaşeyi, kanı haremin avım, hınzırı ve emsali şeyleri bağış yapmak caiz değildir. 

Mutlak mal olmayan bir şey de bağış yapılamaz. Ümm-ü veled, müdebber ve mükâteb gibi... 

Haram olan mal da bağış yapılmaz. İçki gibi. Bedâi'de de böyledir. 

3) Bağışlanan şeyin teslim edilmiş hibenin sıhhatinin şartların-dandır. 

Kendisine alması da, bağışlanan zat teslim almadan önce, mülküyeti sabit olmaz. 

4) Bağışlanan şeyin taksimi gerekiyorsa, bu şey kabil-i taksim olmalıdır. Bağışlanan şey, bağışlanmayan şeyden ayrılma imkanına sahib olmalıdır. Bağışlanmayan şeye ulalı olmamalı ve bağışlanmayan şey ile meşgul bulunmamalıdır. 

5) Bir kimse ekilmiş arazisini, içinde ekili bulunan şeyden ayrı olarak bağış yapamaz. 

Bunun aksisi de böyledir. 

Bir kimse, üzerinde hurma bulunan bir ağacı, hurması kendisine ait olmak üzere bağış yapamaz. 

Aksisi de böyledir. Bunlar, caiz değildir. 

Keza, bir kimse, içinde eşya bulunan bir evi, eşyası hariç olmak üzere bağış yapamaz. 

Keza, bir kimse içinde bir şey bulunan kabı da idindeki hariç olmak üzere bağışlayamaz. Nihâye'de de böyledir. 

6) Bağışlanan şeyin mal olması şarttır. , 

İbâhe'nin bağışlanması caiz değildir- Zira, mal olan bir şeyin, başkasına mal olarak temliki muhal değildir. 

7) Hibenin sahih olması için, hibe edilecek malın, hibe edecek şahsın asıl malı olması da şarttır. Bir kimse, başkasının malını, onun izni olmaksızın bağış yapamaz; böyle yapması caiz değildir. 

Hibe eden şahsın, kendi malı olmayan bir şeyi bağış yapması ve bunu temlik etmek mubah değildir. Bedâi"de de böyledir. 

Bu da temlik ve iskat olmak üzere, iki nevidir. İkisi hakkında da fetva ve icma vardır. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir. [7] 

Hibe'nin Hükmü

 

Hibe edilen şeyin, —mevhûbün leh'in —gayr-i lâzım olarak— mülkü olması sabit olur. 

— Bir mani bulunmayınca— hibe'de, rücu ve fesh cari olur. Çünkü hibe, gayr-i lazım bir akiddir. 

Hibe bir akd-i lazım olmadığından, bunda muhayyerlik şartı sahih olmaz. 

Bunun içindir ki, hibe eden şahıs, hibeyi alan şahsın üç gün muhayyer olmasını şart koşsa, bu durumda bağış sahih; şart ise batıl olur. 

Eğer, hibe alan şahıs, bu hibeyi kabul ederse —birbirinden ayrıl­madan önce— bu hibe geçerli olur. 

Fasid şartlarla da bağış bozulmaz. Hatta bir adam, diğerine, "kölesini bağışlamak şartıyle" bağış yapsa, bu bağışı sahih, şartı ise geçersiz (= batıl) olur. Bahru'r-Râık'ta da böyledir. [8] 

 

Hibe İfade Eden Lafızlar

 

Hibe ifade eden lafızlar üç nevidir: 

1) Vaz'an hibe yerinde vaki olan lafızlar; 

2) Hibe'nin kinaye ve örf olarak vaki olduğu lafızlar; 

3) Hibe ile ariyetin müsavi olduğu lafızlar[9] 

 

Vaz'an Hibe Yerine Vaki Olan Lafızlar

 

Bağış yapan şahsm, muhatabına: "Bu şeyi sana bağışladım." vaya "Sana mal eyledim."; "Senin eyledim."; "Busenindir."; "...Sana verdim." yahut "Bunu, sana bahşeyledim." demesi gibi sözlerdir ki, bunların hepsi ile hibe (= bağış) vaki olur. [10] 

 

Hibe'nin, Kinaye Ve Örf Olarak Vaki Olduğu Lafızlar

 

hibe eden kimsenin, muhatabına: "Bu elbiseyi sana giydirdim." veya "Bu evi, senin için yaptım." demesi de bağıştır. 

Keza, hibe eden kimse, muhatabına: "Şu yer benim veya senin ömründür." veya "... hayatım ve hayatındır." dere, bu şart batıldır; ölünce, hibe caiz olur. [11] 

Hibe İle Ariyetin Müsavi Olduğu Lafızlar

 

Bağış yapan şahıs, muhatabına: "Bu ev, senin için rakabimdir." veya "...habsdir." deyip ona verse, bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve. İmâm Muhammed (R.A.)'e göre ariyet, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ise hibedir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir. 

Şayet, bağış yapan zat, muhatabına: "Bu taamı-( =  yemeği, yiyeceği) sana yedirdim." der diğeri de: "Onu teslim alıyorum." derse, bu bir hibedir. Eğer, bir şey, söylemeden onu teslim alırsa; bu takdirde hibe de olur, ariyet de olur. Alimler, bu hususta şerhlerinde ihtilaf etmişlerdir. Muhıyt'te de böyledir. 

Bir adam, diğerine: "Seni, bu hayvana bindirdim." dese bu hayvan ariyet (= ödünç) olur. Anca, bu şahıs, hibe olarak niyet ederse, o müstesnadır. 

Bazıları: "Bu sözü hükümdar söylerse, hibe (== bağış) olur." demişlerdir. Zahîriyye'de de böyledir. 

Bu meselelerde aslolan: Mülkiyet sözünü ifade eden bir söz söylenmişse, verilen şey hibe (= bağış) olur. 

Menfaatini ifade eden bir şöz söylenince de verilen şey ariyet ( = ödünç) olur. 

Her ikisine de ihtimali olan bir söz söylenince de niyete itibar edilir. Nâfi Şerhi Müstesf â'da da böyledir. 

Bir kimse muhatabına: "Oturduğun evim, sana hibedir." veya "Şu yediğin yemek senindir." yahut "Şu giydiğin elbise senindir." derse, bu hibe (= bağış) olur. 

Keza, bir kimse: "Filanı hacca yolluyorum." dese de "...benim yerime." demese ve hacca gidip gelecek kadar da parasını verse, o şâhıs, söyleyen şahıs için hac yapmış olmaz. 

Keza, bir kimse, "hac için, bir şahsa bin dirhem verilmesini" vasiyet etse veya hac için bin dirhem verse, bu hac kendisi'için olmaz. Timurtâşî'de de böyledir. 

Bir adamın yanında, başkasının dirhemleri bulunduğunda, bu dirhemlerin sahibi: "Onları ihtiyacına harca." dese, bu borç olur. 

Şayet, bu dirhemlerin yerinde buğday olmuş olsaydı ve buğday sahibi de: "Onu ye." deseydi, o bağış olurdu. Hızânetü'I-Müftîn'de de böyledir. 

Şayet, o şahıs: "Evimi sana bağışladım." veya "Sana verdim." yahut: "Sana hibe eyledim." demiş olsaydı, bu durumda hibe olurdu. Tahâvî Şerhi'nde de böyledir. 

Bir kimse, diğerine: "Bu evi senin için yaptım." veya "Bu ev senindir; onu al." dese, bu da hibe olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.                                                                          

"Bu ev senindir." veya "Bu yer sana hibedir." sözü, ikrar olmaz. Gunye'de de böyledir. 

Bir kimse, diğerine: "Bu senin için ve senden sonrakiler için hibedir.'' demiş olsa, bu bir hibe ( - bağış) olur. 

Burada "...senden sonrakiler" sözü bir lağivdir. (= boştur.) Bu "senindir; senden sonrakinindir..." sözü de böyledir. Muhıyfte de böyledir. 

Bir adanı, diğerine: "Bu cariye senindir." derse, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.): "Bu hibe caizdir. Diğer şahıs onu teslim alırsa, onun malı olur." buyurmuştur. 

Bir kimse, diğerine: "Bu cariye sana helâldir." dese, bu, hibe olmaz. 

Ancak, bu şahıs, —bu sözü ile— diğerinin, bağış olarak istemesine dair sözünü kabul etmiş olursa, o zaman bu hibe olur. 

Eğer, bir kimse, diğerine: "—-Bu cariyenin— fercini sana bağışladım." der; diğeri de bunu kabul ederse, bu, bağış olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. 

Hibede aslolan: "Bu senindir." denildiği zaman, diğeri o şeyi teslim alırsa, bu durumda o şey hibe olur. Muhıyt'te de böyledir. 

Bir adam: "Şu kölem, filanındır." der "...vasiyyettir..." veya "...benden sonra..." demez ise, bu, kıyasen ve istihsanen bir bağıştır. (- hibedir.) Gınye'de de böyledir. 

Bir kimse, diğerine: "Şu köleyi, senin ve onun sağlığında, sana hibe eyledim." der; muhatabı da onu teslim alırsa, bu durumda bu bağış da(= hibe de) caizdir. Gâyetü'l-Beyân'da da böyledir. 

Bir adam, diğerine: "Bu şey senindir." dese, —o adamın teslim alması şartiyle— bu bir hibedir. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir. 

Bir adam, diğerine "Şu yer senindir; git orayı ek." der; diğeri de: "Kabul ettim."  derse, bu durumda kabul tamam olur. Şayet "...tarlayı"  demezse, o yer  (tarla)  onun olmaz. Zahîriyyede  de böyledir.                                                 

Ziyâdât kitabında şöyle zikredilmiştir: 

Bir kimse, müslüman bir topluma (= cemaata): "Bu mal sizindir." dese, bu hibe olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. 

Bir adam, diğerine: "Şu malı al ve Allah yolunda gaza eyle." derse bu borç olur; —bağış olmaz— Zahîriyye'de de böyledir. 

Bir adam, diğerine: "Şu bir çuval buğdayı ve şu bir tuluk yağı sana bağışladım." dese; buğdayla yağ bağışlanmış olur. Çuval ile tuluk ise, —bu bağıştan— hariç kalır. 

Şayet: "Buğdayın çuvalını, yağın tulumunu sana bağışladım." deseydi, bu defa da çuval ile tulum o adamın olur; buğday ile yağ ise dışarda kalır yani bağışlanmış olmazdı. Zahîriyye'de de böyledir. 

Bir kimse, bir başkası, için: "Bütün malım (veya her şeyim) filanındır." derse; bu bağış olur. İhtiyar'da da böyledir. 

Bu kimse: "Sahib olduğum şeylerin tamamı filanındır." derse, bu söz de bağıştır. 

Bu bağış, diğeri teslim almadan caiz olmaz. 

Şayet, bu adam: "Benim olduğu bilinen her şeyim..." veya "bana nisbet edilen her şey filanındır." derse, bu bir ikrar olur. Fetâvâyi Kâdî­hân'da da böyledir. 

Küçük bir çocuğun babası, diker veya bağ yapar; sonra da: "Ben, bunu oğluma yaptım." derse, bu bir hibe olur. 

Şayet: "Oğlumun adına yaptım." derse, bu daha açık bir hibe olur. 

Alimlerin çoğunluğu bu görüştedir. Gıyasiyye'de de böyledir. 

Bu şahıs, o hibeyi vermez ise, onu tasadduk eder. Mültekıt'ta da böyledir. 

Bir adam: "Oğlumun adına ağaç dikeceğim." dese, bu, bir hibe olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. 

Bir baDa:  "Hakkımın ve mülkümün tamamı, işte şu küçük oğlumundur." dese; bu bir temlik olmaz. Şayet, tayin ederek (= belir­terek): "Şu dükkanım veya evim küçük oğlumundur." derse, işte bu bir bağıştır.  Söylediği şeyin babasının elinde bulunması, onun sözünü tamamlar. Gınye'de de böyledir. 

Bir adam: "Şunu filan oğluma verdim." derse, bu bir bağış olur. Şayet: "Şu şey, küçük oğlum filanındır," dese, bu yine caiz olur. 

Bu  durumda hibe,  kabulsüz  de  tamam  olur.  Tatarhâniyye'de de böyledir. 

Bir adam, oğluna: "Şu malı sana kıldım, (veya adına kıldım." veya "...nasibine ayırdım." der yahut bunu, bu sözlerin yerine geçecek bir sözle söylerse, işte o şey, o oğluna temlik olur. Cevâhiru'l-Ahlâtî'de de böyledir. 

Bir adam, diğerine: "Şu elbiseyle seni faydalandırdım." veya "Şu dirhemlerle seni faydalandırdım." der; muhatabı da onu teslim alırsa, işte bu bağış olur. 

Keza, bir kimse, bir kadına: "Seni, mehirsiz olarak nikahladım. Gerçekten bu elbiseleri (veya bu dirhemleri) sana mal eyledim." dese; bu, bir bağış olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir. 

İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: 

Bir adamın yanında, başka birinin elbisesi emanet olarak durmakta iken, o adam elbise sahibine: "Bunu bana ver." der; diğer, adam da: "Sana verdim." derse, bu bağış olur. Şayet o elbise,kendinin yanında olmaz da, arkadaşının yanında bulunursa, o takdirde bağış değil, emanet olur. Muhıyt'te de böyledir. 

Bir adam, diğerine: "bu yeri (veya bu evi yahut bu cariyeyi) sana verdim." der, fakat bağış olarak niyet etmemiş olursa, işte o ariyet olur. 

Şayet: "Şu yiyeceği sana verdim, (veya: "Şu dirhemleri..." yahut: "Şu dinarları, sana verdim." der; —bunlar var olmakla beraber— hiç birinden fayda sağlanmaz halde olursa, işte o bağış olur. 

Eğer faydalanma imkanı olursa, biz o sözü ariyet'e hamlederiz. Çünkü, o ihtimal daha yakın bir ihtimaldir. 

Eğer, sözünü, helakini yapmadan önce, menfaati olmayana izafe ederse, o zaman o sözü hibeye hamlederiz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir. 

Fetâvâyi Âhû'da şöyle zikredilmiştir: 

İki adamın ortak olduğu bir hayvan hakkında, "bu hayvanın sahip­lerinden birisi, başka bir adama: "Ben, hissemin senin olmasını tensip eyledim." dese, bu hibe olur mu?" diye soruldu. 

İmâm şu cevabı verdi: 

"Hibe olmaz." Tatarhâniyye'de de böyledir. 

Bir adam, diğerine bir ev hakkında: "Bu senin için bağıştır; her ay dirhemler icarıdır." veya "îcaredir ve hibedir." derse; işte bu icare olur; hibe olmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir. 

Bir adam, diğerine: "Bana şu şeyi bağışla." dediğinde, muhatabı: "Sana feda olsun." veya "Ondan men edilmiş değilsin." derse; bu bir bağış olmaz. Siraciyye'de de böyledir. 

Bir adam, karısına: "Şu cariyeni bana bağışla." der; o da "Sana feda olsun." karşılığını verirse, bu durumda da o cariye, kocanın mülkü olmaz. 

Bir adam, karısına: "Şu köleni bana hibe etmen lazımdır; onu azad etmek yoktur." der; kadın da: "Sen ondan ayrı değilsin." derse, bu durumda, köleyi, ona hibe etmiş olmaz. Cevâhirü'l-Fetâvâ'da da böyledir. 

Müntekâ'da Hakim'in şöyle buyurduğu zikredilmiştir: 

Bir kimsenin, diğer bir adamın yanında bir kölesi bulunduğunda, köle yanında emanet duran zât, bu kölenin efendisine: "Bunu bana hibe et." der; efendisi de "O senindir." dedikten sonra "Kabul etmem." derse; bu durumda o, hibe olur. Muhıyt'te de böyledir. 

Bir kadın, önceki  kocasından iki oğlan geride bırakarak öldüğünde, onlardan birisi, anasının kabri yanında: "Anamın kocası üzerinde bulunan mehrini, anam bana bağışladı." der; diğer oğluna da: "Sen buna ne diyorsun?" denilir, o da: "Baba bana eziyet etmez." derse, bu, mehir hakkında bağış olmadığı gibi ibra da olmaz. Hissesini istemekle eza etmiş de olmaz. Cevâhiru'l-Fetâvâ'da da böyledir. 

İmâm Muhammed (R.A.), Siyer-i Kebîr'de şöyle buyurmuştur: Bir adam, bir cemaata: "Cariyemi hibe ettim; isteyen onu alsın." dediğinde, bir adam onu alırsa, o cariye, alan şahsın olur. 

Bir kimse, diğer bir adama, iki elbise vererek: "Hangisini istersen o senindir." deyip, devamla: "Diğeri de oğlunun..." der ve birbirinden ayrılmadan önce, açıklama yaparak: "Şu senin; şu da oğlunun" derse, bu hibe caiz olur; değilse caiz olmaz. Serahsî'nin Mutaıytı'nde de böyledir. [12] 

 

2- CAİZ OLAN VE CAİZ OLMAYAN HİBELER

 

Mevhûbun, mahuz (- ayrılmış, müstakil) olması şarttır. Bundan dolayıdır ki, kâbil-i kısmet (= taksim edilmesi mümkün) olan bir malın, muşa' bir durumda (yani o maldaki şeyi hisselerden bir kısmının) hibe edilmesi caiz değildir. 

Ancak kabil-i kısmet olmayan bir malın, müşâen hibesi caizdir. 

Meselâ: Küçük bir evin veya bir hamamın müşâen hibe edilmesi sahih değildir. Çünkü bu hibeden maksud intifadır; taksim edilmesi halinde ise, mütelâsî olur, maksud olan intifa meydana gelmez. 

Görüldüğü gibi, müşâın (taksimden önce veya sonra) hibe edilmesi sahih olmamaktadır. KâfTde de böyledir. 

Bağışlanacak şeyin (= mevhûbun), —bağış vakti değil de— daha önceden kabil-i taksim (= taksim olunabilir) cinsten olması şarttır. 

Meselâ: Bir adam, taksim edilmemiş bir evin yarısını hibe edip, bunu teslim etmez; sonra da geride kalan yarısını bağışlar ve tamamını teslim ederse, bu hibe ( = bağış) caiz olur. Zahîriyye'de de böyledir. 

Bir adam, bir evin yarısını, başka bir adama bağışlayıp teslim eder; sonra da geri kalan yarısını bağışlar ve onu teslim ederse, bu hibe caiz olmaz.  Bu durumda her iki bağış da fasiddir. (=  bozuktur.) Nihâye'de de böyledir. [13] 

 

Hibenin Teslimi

 

Teslim alınmayan hibenin hükmü tamam değildir. 

Bu hususta, bulûğa ermiş evlad ile yabancı bir kimse arasında bir fark yoktur. Muhiyt'te de böyledir. 

Kabz (= teslim almak) bağışın tamamı hakkında hükmün sübü-tunateallukeder. 

Teslim almak, mal sahibinin izniyle olur. 

Bu izin de bazan sarih ( = açık) bazan da delaletle sabit olur. 

Sarih olan izin: Bağış yapan şahsın: "Onu teslim al." demesidir. Bağış yapılacak şeyin hazırda olması halinde bu böyledir. 

Veya bağış yapılacak şey huzurda değilse, bağış yapan şahıs, bağışladığı şahsa: "Git, onu teslim al." der. 

Bağışlanan şey huzurda ise, bağışlayan zat bağışlayacağı kimseye: "Onu teslim al." der"; diğeri de o mecliste veya o meclisten ayrıldıktan sonra alırsa; kıyasen ve istihsanen alması ve mülküyeti sahih olur. 

Şayet açık olarak izin vermez, fakat ondan men de etmez bağışlanan zat da —aynı mecliste— bağışlanan şeyi teslim alırsa, bu durumda alması istihsanen sahih olur; kıyasen ise sahih olmaz. 

Eğer meclisten ayrıldıktan sonra alırsa, kıyasen de istihsanen de onu alması sahih olmaz. 

Şayet bağışlanan şey huzurda olmaz, bağışlanan .zat da gider ve onu alır ve alması bağışlayan şahsın izni ile olmuş bulunursa, bu istihsanen caiz olur; kıyasen ise caiz olmaz. 

Eğer izinsiz almış olursa, bu kıyasen de istihsanen de caiz olmaz. Zehıyre'de de böyledir. 

Bir adam, diğerine fasid bir hibe ile bir at bağışlayıp at ile bağışlanan zatı da baş başa bırakır ve bağışlanan zat bu durumda, bu atı alırsa bu caiz olmaz. Cevâhiru'l-Ahlâtî'de de böyledir. 

Bir adam, hazır olan bir şeyi, başka bir adama bağışlar kendisine bağış yapılan şahıs da:  "Teslim aldım." derse,  İmâm Muhammed (R.Â.)'e göre bu şahıs, o şeyi, teslim almış olur. 

İmâm Ebû Yûsuf (R. A.) buna muhalifdir. Siraciyye'de de böyledir. 

Bakkalı, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğunu nakletmiştir: 

Bu, "onu alırım." dediği zaman böyledir. 

Ancak, rnevhûbün leh: "Aldım." der ve huzurda olursa, caiz olur. 

Bu, mevhûbün lehe (= kendisine bağış yapılan şahsa) "aldım." demeden önce bir meşekkat, zahmet verilmediği zaman böyledir. 

Aksi takdirde, sadece "aldım." demesi kafi gelmez. 

"Alırım." dediği zaman da durum böyledir. 

Gerçekten almak, hibe edilen şeyi alıp götürmek, yerinden ayır­maktır. 

Kendisine hibe edilen şahıs: "Kabul ettim." demezse, p şey nak­ledip götürse bile bu —alış— caiz olmaz. Ancak hibe mes'elesiyle caiz olur. Muhıyt'te de böyledir. 

Bir adam, diğerine: "Şu köleyi bana bağışla." dediğinde, diğeri: "Bağışladım." derse, bu dudumda hibe tamam olur. Yenâbi'de de böyledir. 

Bir adam, diğerine: "Filana bin dirhem bağışla." der ve devamla: "Ben onu sana öderim." der; emredilen şahıs da öyle yapar; başkası adına kendisine bağış yapılan şahıs da bağışlanan şeyi alırsa, bu hibe caiz olur. 

Bu durumda emreden şahıs, o şeyi, —kendisi adına— veren şahsa öder. 

Ve bu durumda, bağış yapan şahıs, âmir (= emreden şahıs) olur; me'mur olamaz. 

Ve bu bağıştan, ancak amir dönebilir; me'mûr dönemez. Cevâhiru'l-Ahlâtî'de de böyledir. 

Bir adam, diğerine latife ile: "Şunu bana bağışla." deyince, diğeri de: "Bağışladım." der; o biri de: "Kabul ettim." derse, bağışlayanın onu teslim etmesi halinde hibe caiz olur. Zahîriyye'de de böyledir. 

Bir adam, diğerine, —hazırda bulunan bir köle hakkında: "Bunu sana bağışladım." der; diğeri de onu teslim alırsa, —her ne kadar "kabul ettim.'' demese bile— bu hibe caiz olur. Mültekıt'ta da böyledir. 

Şayet köle huzurda olmaz ve bağış yapan şahıs: "Sana, filan kölemi bağışladım." devamla da: "Git onu teslim al." der; bağışlanan zat da gidip, onu alırsa, —her ne kadar: "kabul ettim ve onu alırım." demese bile —bu hibe caiz olur. Havî'de de böyledir. 

Bağış yapan zat, diğerine: "Dilersen, o senindir." deyip onu verir; diğeri de: "İstedim." derse; işte bu hibe de  caizdir. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir. 

Bir adam, kölesini diğer bir şahsa bağışladığında, bu köle ikisinin huzurunda bulunur; bağış yapan zat da, çıkıp gider bağışlanan ise: "Onu alırım." demezse, bu durumda kendisine bağışlanan zat, onu alıp götüremez. Muhıyt'te de böyledir. 

Bir adam, kölesini, diğer bir şahsa hibe eder; kendisine bağış yapı­lan bu şahıs, o köle, başka birine hibe edilene kadar, onu alıp götürmez, sonra da bağış yapan şahıs, her ikisine de "onu almalarını" söyler; onlar da bu köleyi alırlarsa, işte bu köle, ikinci şahsın olur. keza, hibe eden şahıs, öncekine emreyler, o da bu köleyi alırsa, işte bu batıl (= geçersiz) olur. Hizânetü'l-Müftîn'de de böyledir. 

Büyûu'l-Fetâvâ'da şöyle zikredilmiştir: 

Bir adam, satın aldığı halde, henüz teslim almamış bulunduğu bir köleyi, bir başkasına hibe eder veya rehin verir ve ona, bu köleyi teslim almasını söyler, o adamda teslim alırsa, işte bu caiz olur. Hulâsa'da da böyledir. 

İzinli bir köleyi hibe etmek caiz olmaz. 

Eğer efendisi, buna izin verir ve üzerinde de borç bulunmazsa, bu durumda, onun hibe edilmesi caiz olur. Eğer borcu varsa,- —her ne kadar, efendisi ve alacaklısı izin vermiş olsalar bile, —caiz olmaz. Meb-sût'ta da böyledir. 

Bir adam, diğerine: "Şu şeyden, sana, bir ölçek bağışladım." deyince, mevhûbün lehin o şeyi, bağışlayanın huzurunda ölçmesi caiz olmaz. 

Şayet bağış yapan şahıs: "Sana, bu şeyden bir ölçek bağışladım." ve devamla: "Onu ölç." der; o da Ölçerse, bu caiz olur. Sirâciyye'de de böyledir. 

Bir adam, diğerine kitli bir sandıkta bulunan bir elbiseyi hibe edip, sandığı ona teslim eder; o adam ise, bu sandığı almazsa, hibe edilen şeyi kabzetmiş (- almış) olmaz. 

Eğer sandık açık olsaydı, hibe edilen şeyi almış sayılırdı; kitli olduğu için almış olmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir. 

Hibe edilen bir mal, bizzat mevhûbün leh'in yanında vedia ( = emanet) veya ariyet (= ödünç) olarak durmakta ise, bu hibe ve kabul yoluyla, o bağış (=  hibe) caiz olur. Her ne kadar onu ordan teslim almamış olsa bile bu böyledir. Kâfî'de de böyledir. 

Bir malını icara veren bir şahıs, icara verdiği bu malı karcıya; elinden zoraki bir şeyi alınan bir şahıs da, o malını zoraki alan şahsa bağış yapsa, bu caiz olur ve gasıb tazminattan kurtulur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir. 

Bir kimsenin, diğer bir şahsın yanında taksini yoluyla veya başka bir sebeble bulunan bir malını, —sahibinin— o şeyi yanında bulunduran şahsa bağışlaması halinde   bu bağış, (=  hibe) sahih olur. Mücerred konuşmakla mülkiyet sübût bulur. Kâfî'de de böyledir. 

Bağışlanan şey, rehin, bırakılmış bir şey olduğu zaman, Cami Kitabı'nda "...o teslim alınmış sayılır. Rehinlikten hibeye dönüşür. Rehinlik geçersiz; bağış ise caiz olur. Alacaklı olan ve bundan dolayı rehin almış bulunan şahıs, rehin veren şahsa, alacağı için müracaat eder." denilmiştir. Bedâi"de de böyledir. [14] 

 

Hibeyi Teslim Alma

 

Kabz (yani hibede teslim alma): Mevhûbün leh'in, kendisine hibe edilen malın bulunduğu yere varıp, onu olduğu yerden alması ve ordan gitmesidir. Müstesfâ'.da da böyledir. 

Hibeyi teslim alacak olan şahıslar iki kişi oldukları zaman birinin, diğerinin naibi olması esastır. 

Bu hususta ihtilaf ederlerse, mazmun olan naib olmalı; mazmun olmayan olmamalıdır. Mazmun olmayan, mazmun olanın yerine naib olmamalıdır. Cevheretü'n-Neyyire'de de böyledir. 

Bir kimse, kardeşinden bir köle veya bir elbise bir eşya, bir ev yahut bir hayvanı emaneten aldıktan sonra, bu emaneti veren zat: "Emanetimi sana bağışladım."  der;  o emanet de,  emaneti alanın yanında durmakta olursa, bu durumda "kabul ettim." demesi halinde, hibe caiz olur. 

Bir adam, kölesini, kardeşine bağışlar; kardeşi de o mecliste ve o anda veya biraz sonra, kardeşinin emriyle, o köleyi teslim alırsa, bu hibe nassan sahih olur. İkincinin dışında, kabul şartı öncekindedir. Gunye'de de böyledir. 

Kabil-i taksim (= taksim edilebilir) olmayan müşaı hibe etmek —ister ortağına olsun, isterse yabancıya olsun— caizdir. Füsûlü'l- Ima-diyye'de de böyledir. 

KabiM taksim (= taksim edilebilir) olan müşâı, —ister ortağına, isterse yabancıya— hibe etmek caiz değildir. 

Şayet, mevhûbün leh, böyle bir hibeyi teslim alırsa, bu mülküyet ifade eder mi? 

Hıısâmird-din, bu suâle, şu karşılığı vermiştir: 

—Muhtar olan, bu teslim alışın mülkiyet ifade etmemesidir. 

Başka bir yerde ise: "Fasid olarak mülkiyet ifade eder.'' denilmiştir. 

Fetva da buna göredir. Sirâciyye'de de böyledir. 

Taksim kabul etmeyen müşâın hibe edilebilmesinin o şeyin mik­tarının belirli olmasıdır. 

Şayet, bir kimse, böyle bir maldaki, hissesini hibe ederse, onun ne kadar hissesinin bulunduğu bilinmelidir. 

Bu mal, bir köle ise, bu durumda hibe caiz değildir. Çünkü bilgi­sizlik vardır ve münazaya meydan verilmiş olur. Bahru'r-Râık'ta da böyledir. 

Kendisine bağış yapılan zat, (= mevhûbün leh) bağış yapan şahsın {= vahibin) hissesini biliyorsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre uygun olan bu hibenin caiz olmasıdır. 

İmâmeyn'e göre ise, bu hibe caiz olmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir. 

Kâbil-i taksim olan bir müşâın, iki kişiye veya bir topluluğa bağışlanması, İmâmeyn'e göre sahihdir. 

İmâm-ı A'zam (R.A.)'a göre ise, bu hibe fasiddir; batıl değildir. Hatta teslim almakla mülküyet de ifade eder. Cevâhiru'l-Ahlâtî'de de böyledir. 

Sadru'ş-Şelıîd şöyle buyurmuştur: 

Taksimi muhtemel olan bir şeyi, bir kimsenin iki kişiye bağış yap­ması halinde İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre bu hibe fasiddir. Şayet, mevhûbün leh onu teslim alırsa, mülk fasid mülk olarak sabit olur. 

Bununla fetva verilir. Fetâvâyi Attabiyye'de de böyledir. 

Teslim almaksızın,  kendisine bağış yapılan şahsa mal temlik edilmez. Muhtar olan budur. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir. 

İki taraftan da taksimi muhtemel olmayan bir şeyin hibe edilmesi, bi'1-icma memnudur. Eğer, kendisine bağış yapılan kişi (= mevhûbün leh) tarafından şüyu varsa, —İmâmeyn'e muhalif olarak— İmâm-i A'zam Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre bu hibe caiz olmaz. Zehıyre'de de böyledir,. 

Bir adam, iki kişiye bağış yaptığında, eğer bağış yapılan şahıslar, fakir iseler, —bu hibe sadaka gibi,— bi'1-icma caizdir. 

Şayet bu kişiler zengin olurlar ve bağış yapan şahıs da herbirine yarı yarıya bağış yapmış bulunur veya kapalı konuşmuş ve "size bağışladım." demiş olur, yahut farklı olarak bağış yapmış ve "Şunun için üçte biri, şunun için de üçte ikisi bağıştır." demişse, İmâm Ebû Hanîfe (R. A.)'ye göre, üç haldede caiz olmaz. 

İmâm Muhammed (R.A.) ise; "Üç halde de caiz olur.'' buyurmuştur. 

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) da: "Tefâdul (fazlah-noksanlı) halinde caiz olmaz; diğer iki halde caiz olur." buyurmuştur. 

İbnü Semâa, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'ım şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: 

Bir adam, iki kişiye: "Şu evi, ikinize bağışladım; yarısı şunun, yarısı da sunundur." dese, bu (hibe) caiz olur. Çünkü, bu durumda, bu şahıs, o evin tamamını bağış yapmıştır. 

Şayet: "Yarısını sana bağışladım; yansı da şunun içindir." demiş olsaydı', bağış caiz olmazdı. Zira, böyle yapmakla, akidde birini diğerinden ayırmış olurdu. 

Eğer: "Şu evi ikinize bağışladım; üçte biri sunundur; üçte ikisi sunundur." deseydi, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre caiz olmaz; tmâm Muhammet! (R.A.)'e göre caiz olurdu. 

İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe (R.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) bu şekildeki akidlerin aslen fasid olduğunda müttefiktirler. 

Sadece, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.), teslim almakla işâenin mevcud olmasını fasid görüyor. 

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ise: İkisinin hisseleri arasında ihtilaf var da, akid biri hakkında delalet ediyor, diğeri hakkında etmiyorsa, o akid sanki tek kişi hakkında yapılmış akid gibidir. Çünkü hibede teslim almak şarttır. 

Rehin de böyledir. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir. 

îki kişinin, bir şahsa, bir ev bağışlamaları bi'1-icma caizdir. Müzmarât'ta da böyledir. 

Bir adam, bir bağış yapar; sonra da o yapılan bağışta şüyu bulunur veya onda hakkı olan şahıs, bu bağıştan dönerse, bu durumda bağış —rehinin hilafına— fesada gider. Vikaye Şerhı'hde de böyledir. 

Taksim olunmuş ve sahiplerine mal edilmiş müşâ'ı hibe etmek sahihdir. Siracü'l-Vehhâc'da da böyledir. 

Bir adam, bir yerin yarısını hibe ettiği zaman o yerin tamamını teslim etmesi caiz olmaz. Tamamını bağış yaptığı halde, parça parça teslim ederse, bu caiz olur. Tatarhâniyye'de de böyledir. 

Bir adam, evinin yarısını hibe edip, onu da bağış yaptığı zata teslim ettikten sonra, kalan yarısını da başka bir adama bağışlasa, işte bu caiz olmaz. Şayet, önce bağış yaptığı evin yansım, önceki mevhûbün lehe teslim etmeyip, ikinci yarıyı ikinci adama bağışladıktan sonra, evi ikisine teslim etmiş olsaydı, İmâmeyn'e göre, her ikisi hakkındaki bağış da caiz olurdu. Bu durumda evin, tamamım, iki kişiye bağışlamış gibi olurdu. Mebsût'ta da böyledir. 

Bir adamın, sağlam bir dirhemi iki kişiye hibe etmesinin caiz olup olmadığı hususunda, alimler ihtilaf etmişlerdir. Sahih olan görüş bunun caiz olmasıdır. 

Dinar ela, dirhem gibi sahilidir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. 

Dirhemlerin bir kısmını, (bir dirhemin, bir kısmını) bir adama hibe etmek caizdir. Fetâvâyi Suğrâ'da da böyledir. 

İki dirhemi olan bir şahıs, bir başka adama: "Bu iki dirhemden birisini sana bağışladım." derse, alimler: "Şayet her iki dirhem de ağırlık ve yenilik bakımından müsavi iseler, bu bağış caiz olmaz. Eğer farklı iseler, bağış caiz olur. Zira birinci durumda, o dirhemlerden birisi tenavül edilir. 

İkinci durumda ise, dirhemin vezni tenavül edilir. Bu ise, taksim ihtimali olmayan müşa'dır. 

Bir adam, diğerine iki dirhem verir ve ona: "Yarısı senindir." der ve bu dirhemler de tartıda ve değer de (yenilik ve iyilikte) eşit olurlarsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu bağış caiz olmaz. 

Şayet bu dirhemlerden birisi, diğerinden ağır gelir veya daha iyi, daha kötü olursa, bu durumlarda hibe caiz olur. Çünkü, bu taksimi muhtemel muşa dır. 

Şayet: "O iki dirhemin üçte birini sana bağışladım." der ve o iki dirhem de ağırlık ve iyilik yönünden birbirine müsavi olurlar ve o dirhemleri, ona teslim ederse, bu durumda bağış caiz olur.   

Eğer: "Onların birisi sana hibedir." demiş olursa, her ikisi de ister müsavi, ister muhtelif olsunlar, bu bağış caiz olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. 

Fetâvâyi Ahû'da şöyle zikredilmiştir: Kâdî Bedîü'd-dîn'den sorulmuş: 

Bir adam, mahremine acıyarak "Şu beş dinarı al, ye; senindir." deyip, onun tarafına atar; o da onları almadan Önce, ikinci dinarı alsa, ne olur? 

İmâm şöyle buyurmuş: 

— Bu "hibe sahih olmaz." Tatarhâniyye'de de böyledir. 

Bir adam, diğerine dokuz dirhem verir ve: "Üç dirhemi alacağının yerinedir; üç dirhemi bağıştır; üç dirhemi de sadakadır." der ve bu dirhemlerin tamamı zayi olursa, bu durumda, ö şahıs, hibe olan üç dirhemi tazmin eder. (= öder) Çünkü, bu hibe fasid bir hibedir. Sadaka olan üç dirhemi tazmin etmez. Çünkü sadakada muşa caizdir. Yalnız, bir rivayet müstesnadır. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir. 

Bir adam, diğerine bir kölenin yarısını veya üçte birini bağışlayıp onu teslim ederse, bu bağış caiz olur. Muhıyt'te de böyledir. 

Şayet bir adam, iki kişiye, iki kölenin veya muhtelif iki yahut muhtelif on elbisenin yarısını bağışlasa (bu elbiseler merevî, herevî, zatî ve benzeri olsalar) bu durumlarda bağış caiz olur. 

Keza, muhtelif hayvanların da bu minval üzre bağışı caiz olur. Şayet nevileri bir olsaydı, taksim edilmeden hibe edilmeleri caiz olmazdı. Mebsût'ta da böyledir. 

Bir adam, bir duvarda, yolda veya hamamda bulunan hissesini hibe edip, onu da belirtir ve teslim eder, diğeri de onu alırsa, işte bu bağış caiz olur. 

Meselâ: Bir adam, kendisine ait bir evi, diğer birine bütün hududu ve haklariyle bağışlanan zat da onu teslim alırsa, o evle başka birinin evinin arasında, gelip geçilecek bir yer bulunsa bile, bu hibe caiz olur. Ceyâhiru'l-Ahlâtî'de de böyledir. 

Bir adam, diğer bir adama iki elbise verir ve ona: "Hangisini istersem o senindir; diğeri de filanındır." der ve birbirlerinden ayrıl­madan önce, "elbisenin hangisinin ona, hangisinin de diğerine ait olduğunu açıklarsa, bu bağış caiz olur; değilse caiz olmaz. Sirâciyye'de de böyledir. 

Bir adam, üzerinde çok borç bulunan bir köleyi, başka birisine hibe eylese, hibesi caiz olmaz; borç onun (sahibinin) boynundadır. Bu köle, borcu için satılır. 

Ancak, kölenin efendisi onun borcunu öderse, hibesi caiz olur. 

Burada "hibe caiz olmaz." sözü "alacaklıların onda alacağı olup satılması gerekli olduğundan hibe caiz olmaz." demektir. 

Ancak kendisine bağış yapılan şahıs o kölenin yanına gider ve onu alıp götürür; onun borçlu olduğunu takdir edemezse, bu durumda ala­caklılar, kölenin bağışlandığı günkü kıymetini, bağış yapan şahıstan alırlar. Mebsût'ta da böyledir. 

Büyük mudarabada naa, hibe fasidde olsa onu alan borcuyla bir­likte almış olur. Şayet köleyi başkasına bin dirheme verirse onun yarısı mudarıbın olur yarısı da bağış olur. Eğer mudarıbın elinde bin dirhem zayi olursa mudarıb hibe hissesini öder. 

Bir adam, diğerine, evinin yarısını bağış olarak, yansım da sadaka olarak verir; aynı adam da alır kabul ederse, işte bu caizdir. Bağış yapan şahsın, bağış dediği yan hisseden dönme hakkı vardır. Zahîriyye'de de böyledir. 

Bir adam, evinin yarısını bağış veya sadaka olarak verip, teslim ettikten sonra, bu şahıs, o evi satarsa, bağışlanan yeri mi satar, sadaka olan yeri mi? 

Vakfu'1-Asl kitabında: "Gerçekten, onu satması caiz olunmaz." denilmiştir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. 

Asi kitabında şöyle denilmiştir: 

Bir kimse, evinin yarısını, başka bir şahsa hibe edip, onu da teslim eder; sonra da o bağışlanan yarım evi kendisine bağış yapılan zat satarsa, bu caiz olmaz. Fetvalar da nas vardır. Muhtar olan da budur. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir. 

İki adamın ortak olduğu bir köleye, bu ortaklardan birisi bir şey bağışladığında, şayet bağışlanan şey kabil-i taksim ise (= taksim ihtimali varsa) bu bağış sahih olmaz. 

Eğer, kâbil-i taksim değilse (= taksim ihtimali yoksa) bu durumda, bağış yapanın ortağının hissesi hakkındaki bağışı sahih olur. Çünkü o taksim ihtimali olmayan muşa bir hibedir. Serahsî'nin töuhıytı'nde de böyledir. 

Fetâvâyi Attâbiyye'de şöyle zikredilmiştir: 

Emanlı bir harbî, bir müslümana bağışta bulunup dâr-i harbe geri döndükten sona, tekrar dâr-i İslam'a gelse, bağış caiz oh1' 

Bu istihsanen böyledir. Şayet, bir harbînin, bir müslüman üzerinde iki nevi malı (alacağı) olsa ve onlardan birisini —açıklayarak— bağış yapsa, bu sahih olur. Tatarhâniyye'de de böyledir. 

Bir kimse, içinde kendisinin eşyası bulunan bir evi bağışlar ve bu evi içindeki eşya ile birlikte teslim ederse, bu hibe sahih olmaz. 

Bu durum için çare şudur: Bu şahıs, önce, eşyaları bağış yapacağı adama emanet eder. Sonra da evi bağışlar..Bu durumda evin bağışı sahih olur. 

Aksi de böyledir. Eğer —evin haricinde, sadece— eşyayı bağış yapacaksa, önce evi ona emanet bırakır; sonra da eşyayı bağışlar. 

Eğer evi ve eşyasını birlikte bağış yapacaksa, onları ayrı ayrı bağışlar. Cevheretü'n-Neyyire'de de böyledir. 

Şayet bu şahıs, teslim sırasında, evle eşyanın aralarını açarsa (Meselâ: Birisini bağışlayıp onu teslim eder; sonra da diğerini bağışlar ve onu teslim ederse) önce evin bağışını yapmış olması halinde, ev hakkın­daki bağışı sahih olmaz; eşya hakkındaki bağışı ise sahih olur. 

Şayet, önce eşyayı bağışlayıp teslim eder, sonra da evi hibe ederse, bu durumda her iksinin bağışı da sahih olur. 

Bir kimse, mezrûatı hariç tarlayı,veya tarlası hariç mezrûatı, yahut meyvesi hariç ağacı veya ağacı hariç meyveyi bağışlarsa, her iki halde de, bu bağış sahih olmaz. Zira bunlar birbirine muttasıldırlar. Ve taksimi muhtemel olan muşa hükmündedirler. 

Şayet bunların her birerlerini teker teker bağışlar (şöyleki: Önce tarlayı, sonrada ekinini veya önce ekinini, sonra da tarlayı bağışlar) ve teslim ederken, her ikisini de birlikte teslim ederse bu bağış her ikisi hakkında da caizdir. 

Şayet teslim sırasında aralarını ayırır ve birini önce teslim ederse; bu durumda her ikisi hakkında da bağış caiz olmaz. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir. 

Evini, birine bağışlayan bir kimse eşyasını bağışlayana kadar onu teslim etmez, sonra da her ikisini birlikte teslim ederse, bu durumda her ikisi hakkındaki bağış da caiz olur. 

Keza, bir kimse heybe, torba veya çuvalım bağışladığında onu teslim etmeden, içinde olanı da bağışlar veya bunları birlikte bağışlarsa, her ikisi de caiz olur. Muhıyt'te de böyledir. [15] 

 

Meşgul Ve Şâgil'in Hibesi

 

Bir adam, evini boş iken bağışladığı halde meşgul iken teslim etse, bu durumda bağış sahih olmaz. 

Burada "Bağış sahih olmaz." sözü, bağış yapan kimsenin kendisi veya ailesi yahut eşyası o evde bulunmakta iken "teslim al." veya "sana teslim ettim." demesi hallerinde geçerlidir. Tatarhâniyye'de de böyledir. 

Meşgul ve şâgil, ayrı ayrı hibe ve ayrı aym teslim edildiği zaman duruma bakılır: "Eğer evvela meşgul (meselâ: "Bir ev) hibe edilip, meşgul olduğu halde teslim olunursa, bu durumda hibe sahih olmaz. 

Fakat, evvela şâgil (meselâ: Hibe edilen bir evdeki eşya) hibe ve teslim olunur da, bundan sonra meşgul hibe ve teslim edilirse bu durumda, her iki hibe de sahih olmuş olur. 

Bu gibi mes'elelerde aslolan: Mevhûbun, vahibin mülkü olarak meşgul olması, hibenin tamam olmasına manidir. Çünkü, hibede teslim almak şarttır. 

Fakat, vahibin mülkünün, mevhûb ile meşgul olması, bağışın tamam olmasına mani değildir. 

Mesela: İçinde yiyecek olan bir çantayı, bir adam hibe etse, işte bu bağış caiz değildir. 

Şayet çantanın içindeki yiyeceği bağışlarsa, bu caizdir.  

Benzerleri de böyledir. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir. 

Bir adam, diğerine bir cariye bağışlayıp teslim ettiğinde, bu cariyenin üzerinde ziynet eşyası ve elbisesi bulunsa, bu hibe sahih olur. 

Sadaka da böyledir. 

Yalnız, bu durumda cariyenin üzerindeki ziynet eşyası ile elbisesi bağışlayan şahsın olur; bağış yapılan adamın olmaz. 

Sadaka verenin bulunduğu yerin örf ve adeti ne ise öyle olur. 

Şayet bağış yapılan cariyenin üzerinde bulunan elbisesi, avret yerini örtecek kadar ise, bu durumda o elbise, bağış yapılan şahsın (= mev-hûbün lehin) olur. 

Eğer vahib (= bağış yapan şahıs) cariyeyi değil de, üzerinde bulunan ziyneti veya elbiseyi bağışlarsa, bu bağış caiz olmaz. 

Ancak, cariyenin efendisi, o ziynet eşyasını veya elbisesini cariyeden çıkarır bağışlanan şahsa teslim ederse, o zaman bu bağış caiz olur. Fetâ­vâyi Kâdîhân'da da böyledir. 

Bir adam, diğerine, üzerinde eğeri, (semeri, palam) ve gemi bulunan bir hayvanı hibe edip, böylece de teslim ederse, bağış tamamdır. 

Şayet hayvan olmaksızın, onun üzerindeki eğeri ve gemini bağışlasa, bu bağış tamam olmaz. Muhıyt'te de böyledir. 

Bir adam, üzerinde yük bulunan bir hayvanı bağışlarsa, bu bağış caiz olmaz. 

Şayet, bu şahıs, o hayvanın üzerindeki yükü de bağışlar ve ikisini birlikte teslim ederse, bu durumda bağış caiz olur.  

Keza, bir adam, kabın içindeki suyu hibe etse, bu caizdir. 

Fakat, —suyun haricinde— bu suyun kabını bağışlasa, bu caiz olmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir. 

Bir kadın, kocasına içinde oturduğu evi hibe eder ve kocası ile bir­likte oturuyor olurlarsa, bu hibe caizdir. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir. 

Müntekâ'da, tmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: 

Bir erkek, evini karısına bağış yapamaz. 

Bir kadının da, evini kocasına veya yabancı birisine —her ne kadar içinde oturuyor olsalar bile— bağış yapamaz. 

Bir babanın, evini, büyük oğluna bağışlaması da doğru olmaz. Zehıyre'de de böyledir. 

Bir adam, bir başka şahsa tarlasının mezrûatım veya ağacının meyvesini yahut kılıcındaki tezyinatı veya evinin bir odasını veyahut da hububat cinsinden bir ölçek bir şeyi Verir ve bunu alan şahsa bağışlar veya yün kırkan şahsa, "kırktığı yünden, bir miktar almasını" söylerse, bu durumlardaki bağışı, istihsanen sahih olur. Böyle yapmakla, sanki o, mahsulattan bir kısmını bağışlamış gibi olur. Şayet almalarına izin ver­mezse, alanlar, o şeyi tazmin ederler. Kâfî'de de böyledir. 

Şayet ev, o şahsın yanında icare ise, bu durumda o evin kendisine bağışlanması halinde, bu bağış caiz olur. Tatarhâniyye'de de böyledir. 

Bir adam, içindeki eşyası ile birlikte bir evi bağışlayıp, onu teslim ettikten sonra, bu eşyaya bir sahib çıksa, bu durumda ev hususundaki hibe caizdir, sahihdir. Kâfî'de de böyledir. 

Bağışlanan şeyin, bağışlayan şahsın mülkünün gayrisiyle meşgul olması, bağışın tamam olmasına mani olur mu? 

Muhıyt Sahibi, Ziyâdât kitabının Hibe bahsinin birinci babında: "Gerçekten o, hibenin tamam olmasına mani değildir." demiş ve buyurmuş ki: "Bir adam, diğerine, ariyet olarak verdikten sonra, o yer kendisine ariyet verilen zat, gasbeylediği eşyayı o yere kor; bilaharede, o yeri ariyet veren zat, ariyet verdiği adama, o yeri, bağışlarsa, bu durumda o yer hakkındaki bağış sahih olur." 

Keza, ariyet veren zat, gasbeylediği eşyayı o yere kor; sonra da o yeri ariyet verdiği şahsa bağışlarsa, —her ne kadar, o yer bağışlanan ile meşgul olmasa bile— bu bağış tamam olur. Ve bağışlayan şahsın malı ile meşgul olmamış olur. 

Aksi halde, —bağış yapanın öz maliyle meşgul olsaydı— hibenin tamam olmasına mani olurdu. Füsûlü'l-imâdiyye'de de böyledir. 

Bir adam, diğerine bir evi ariyeten verir; bu evin içine de eşyalarını emanet olarak koyar; sonra da o evi hibe ederse, bu bağış sahih olur. 

Eşyalar bu evde zayi olduktan sonra da, bu eşyanın hak sahibi gelirse, bu ev kendisine bağışlanılmış olan zat, o eşyayı tazmin eder. 

İbnü Rüşt em: "Bu kavil, İmâm Muhammed (R.A.)'in kavlidir." demiştir. 

Fakat, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.): "Şayet o eşyadan, yalnız bir yastığa, başka birisi sahib çıkarsa, bu durumda evin bağışı batıl ( = geçersiz) olur." demiştir. Tatarhâniyye'de de böyledir. 

Bir adam, içinde eşya bulunan bir çuvalı veya içinde yiyecek bulunan bir çantayı bağışlayıp ve onu teslim ettikten sonra, bu çuvaldaki eşyaya veya çantadaki yiyeceğe başka bir sahip çıkarsa, bu durumlarda çuval ve çanta hakkındaki bağış caizdir, tamdır. Muhiyt'te de böyledir. 

Keza, bir adam, diğerine içinde eşya bulunan bir çuval hediye ettikten sona, bu çuvala bir sahib çıksa, bu durumda da çuvalın içindeki eşyanın hibesi sahihdir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. 

Bir adam, içinde eşya bulunan bir evi, bu eşya ile birlikte, birisine bağışlayıp teslim ettikten sonra, bu evdeki eşyalara, bir hak sahibi çıksa, bu durumda evin bağışı batıl olmaz. 

Şayet, bu eşya zayi olduktan sonra, ona bir hak sahibi çıkarsa, bu şahıs, Önce kendisine bağış yapılan şahsa müracaat eder. Ve dilerse, kendisine bağış yapılan şahsa ödetir; dilerse, bağış yapan şahsa ödetir. 

"Bu, İmâm Muhammed (R.A.yin görüşüdür." denilmiştir. 

"Diğer iki imâma göre, eşya nakledilmedikce tazminat gerekmez." denilmişse de esahh otan, bu kavlin bi'1-icma oluşudur. Serahsî'nin Muhıyü'nde de böyledir. 

Bir adam, diğerine bir ev bağışlayıp, mevhûbün leh de onu teslim aldıktan sonra, bu evin bir kısmına, bir hak sahibi çıkarsa, bu durumda, bu bağış batıl (= geçersiz) olur. Yenâbi'de de böyledir. 

Bir adam, ekili bir yerini, bir başkasına, yeri ile birlikte bağışlayıp ekilen şeyi de teslim eylese veya üzerinde hurması ile birlikte, bir ağacını hediye ve bunu teslim etse, sonra &u birisi, bu ekine ve meyveye sahip çıksa, bu durumda yerin ve ağacın bağışı geçersiz olur. Muhıyt'te de böyledir. 

Bir adam, tarlasını, ekiniyle birlikte bir adama bağışlayıp, onu sürüp savurarak çıkan mahsûlü o adama teslim etse, sonra da bir adam, o tarlaya veya mahsulüne sahip çıksa, bu durumda diğerine yapılan bağış geçersiz olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir. 

Bir adam, içi yiyecekle dolu bir gemiyi hibe ettikten sonra, o gemideki yiyeceğe bir hak sahibi çıkarsa, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, bu durumda bağış batıl olur. 

İbnü Rüstem: "Bu, aynı zamanda İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin de görüşüdür." demiştir. 

îmâm Muhammed (R.A.) ise: "Bu durumda gemi hakkındaki bağış batıl olmaz." buyurmuştur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. 

Bir adam, diğerine:"Şu iki evi sana bağışladım." der ve o evlerden birisi de meşgul olursa, bu durumda her ikisinin bağışı da batıldır. 

Şayet: "Şu evi sana bağışladım; diğeri olan şu evden de hissemi sana bağışladım." derse, bu durumda bağış caiz olur. Hızânetü'l-Müfftîn'de de böyledir. 

Fetâvâyi Attabiyye'de şöyle zikredilmiştir: 

Bir adam, evini karısına ve onun karnında olana bağışlar yahut her ikisine birden tasadduk ederse bu caiz olmaz. 

Bir adam, yaşayan bir kimse ile bir ölüye, bir şey bağışladığında, hibe ettiği şeyin tamamı dirinin olur. Tatarhâniyye'de de böyledir. 

Şayet bir kimse karısına bağış yaparken, karnındakini müstesna kılarsa, bu hibe caiz; istisna ise batıldır. Mebsût'ta da böyledir. 

Bir adam, cariyesinin karnında bulunan (çocuğu) azad ettikten sonra bu cariyeyi, birine hibe etse, bu. durumda anne hakkındaki bağış caizdir. 

Şayet, cariyenin karnında olanı müdebber yapar, sonra da anasını bağışlarsa; işte bu caiz olmaz. 

Bu hususta iki rivayet vardır: 

Bir rivayetde her iki halde de bağış caiz olmaz. 

Burda sahih olan, azad edilmesi halinde caiz; müdebber edince hibenin caiz olmayışıdır. Itk ile tedbîr arasındaki fark budur. Fetâvâyî Kâdîhân'da da böyledir. 

Bir adam incisini kaybettiğinde, başka birisine: "Nerde bulursan sana hibedir." der; o adam da, o inciyi bulup alırsa, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.): "İşte bu hibe fasiddir. Çünkü muhataralıdır, (ya bulunur ya bulunmaz)   Bu   da   doğru   olmaz."   buyurmuştur.   Zahîriyye'de   de böyledir. 

Bir adam, müdarabe malını, müdaribe bağışladığında, o malın bir kısmı halkın üzerinde alacak olarak bulunur, bir kısmı da kendinin yanında olursa, kendi yanında olanı hibe etmesi caizdir. 

Halkın üzerinde olana gelince: Eğer bağış yapılan şahıs: "onu alırım." derse, bu caizdir. 

Şayet o malda kâr varsa, bağış caiz olmaz. Mumyi'te de böyledir. 

İki ortaktan  birisi, diğer otağına: "Kârdan  hissemi sana bağışladım." derse, alimler: "Eğer mal elde mevcut ise, hibe sahih olmaz. Çünkü, bu, taksimi kabil olan müşâın bağışı olur. Eğer ortağı o malı zayi etmişse, hibe sahih olur. Bu takdirde iskat (^ düşmüş) olur." demişlerdir. Zahîriyye'de de böyledir. 

En doğrusunu bilen Allah'u Teâlâ'dır. [16] 

 

3- HELÂLLEŞMEKLE İLGİLİ MES'ELELER

Bir adam, diğerine: "Benim malımdan yersen sana helâldir." derse, bu durumda o şahıs böyle söyleyen kimsenin malından yiyebilir. Ancak, nifak çıkma ihtimali varsa, o zaman yiyemez. Mültekıt'ta da böyledir. 

Bir adam, diğerine: "Her kim benim malımdan yerse, o helâldir." derse, fetva, onun helal olduğu şeklindedir. Siraciyye'de de böyledir. 

İbnü Mükâtil'in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: 

Bir ağacın sahibi: "Bu ağacın meyvesinden, kim yerse yesin helaldir." derse; bu ağacın meyvesinden zengin fakir herkesin yemesinde bir sakınca yoktur. Yani hepsine de helaldir. Fetâvâyi Gıyasiyye'de de böyledir. 

Bir adam, diğerine: "Senin benim üzerimde bulunan bütün hak­larını helal eyle." der; o da öyle yaparsa; diğeri bütün haktan beri ( = kurtulmuş) olur. 

Şayet hak sahibi, o şahsın üzerinde bulunan haklarını biliyorsa, hem hükmen, hem de diyaneten, teklif sahibi olan şahıs, bunlardan kur­tulur. 

Şayet bilmiyorsa, bi'1-icma hükmen kurtulur; fakat diyanet yönüne gelince, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, bundan da kurtulur. 

Fetva da bunun üzerinedir. Hulâsa'da da böyledir. 

Bir adam, diğerine bir şey verdiğinde, o şahıs onu kendi malına kattıktan sonra, arkadaşından helâllik diler ve bu şeyi, kendi malından ayırabileceğine zannı galibi olmaz, veren şahıs da helal ederse; buna ruhsatlardır. Ancak, sonradan, onun malını tanır ve bulursa geri verir. Gınye'de de böyledir. 

Bir adam, diğerine: "Benim malıma, nerede rastlarsan, o sana heiâîdir. Ondan istediğin kadar al." derse; İmâm Ebû Yûsuf (R.A.): "Bu söz» yalnız dirhem ve dinarlar için geçerlidir. Onun arazisinden veya ağacının meyvesinden yahut ba'deminden veya koyun ve ineğinin sü­tünden alması helal olmaz." buyurmuştur. Zahîriyye'de de böyledir. 

Muhatap şahıs, bu sözü söyleyen şahsın meyvesini veya devesini yahut koyununu alırsa, bu helâl olmaz. Hulâsa'da da böyledir. 

Bir adam: "Filan adama, malımdan yemesini mübâh kıldım." der, fakat neyi mubah kıldığı bilinmezse; o şahsm, söyleyen kimsenin malından yemesi helal olmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir. 

Bir adamın, diğerinin malından yemesine —onun izin verdiğini bilmeden— ruhsat yoktur; yemesi helal olmaz; haram yemiş olur. Tatar-hâniyye'de de böyledir. 

Bir adamın, diğer birinin üzerinde alacağı olur fakat, alacaklı şahıs, alacağının ne kadar olduğunu bilmez; borçlu olan zat da alacak­lıya: "Benim üzerimde olan hakkından vazgeç." der; alacaklı ise: "îki dünyada da vazgeçtim." derse; Nasıyr: "Alacaklı şahıs, ancak zannetiği kadar alacağından vazgeçmiş olur." demiştir. 

Muhammed bin Seleme ise: "Tamamından vazgeçmiş olur." demiştir. 

Fakıyh Ebû'l-Leys de: "Hükümde cevap, İbnü Seleme'nin dediği gibidir. Âhiret hükmünde ise Nasıyr'ın dediği gibidir." buyurmuştur. Zehıyre'de de böyledir. 

Bir adam, diğerine: "Sen, benim malımdan yersen (veya alırsan yahut birine verirsen) helâldir." derse, sadece o şahsın yediği helal olur. Aldığı, verdiği helal olmaz. Siracü'l-Vehhâc'da da böyledir. 

Bir adam, diğerine: "Bu saatde (zamanda) veya dünyada bütün saatlerde ye; her iki dünyada berîsin." dese, muhatabı olan şahıs bütün saatlerde yediğinden beri olur. Kerderî'nin Vecizi'nde ve Hulâsa'da da böyledir. 

Bir adam, diğerine:  "Malımı senden istemem." veya "Dava eylemem.'* derse, bu bir şey değildir; hakkı, olduğu gibi diğerinin üze­rinde kalır. Hâvî'de de böyledir. 

Ebû'l-Kâsım'dan sorulmuş: 

— Bir adam, bir hayvanını yabana seyib ettiğinde (= bıraktığında, başıboş terkettiğinde) bir başkası da alıp ona baksa, bu hayvan kimin olur? 

İmâm, şu cevabı vermiş: 

—  Asıl sahibinin olur. Şayet onu bırakan:  "Kim alırsa onun olsun." der, onu da birisi alırsa, bu durumda alanın olur. 

Fakıyh Ebû'1-Leys de şöyle demiştir: 

—  Cevap aynıdır. Şayet, belirli bir topluluğa: "Sizden her kim isterse, onu alsın." derse böyledir. Eğer, böyle belirli bir cemaat için söylemezse, hayvan daima sahibine aittir. Onu, nerede bulursa, oradan alır.   Fetvalarda,   bu   mes'ele   mutlak   olarak   söylenmiş;   tafsilat verilmemiştir. Muhıyt'te de böyledir. 

Bir adam, hayvanını başı boş bırakıp: "Benim buna ihtiyacım kalmadı." dediği halde "...kim alırsa, onun olsun." demese, bir adam da o hayvanı alsa, bu durumda hayvan alan adamın olmaz. 

Şayet bir kimse, kendisine ait olan bir kuşu gönderse, oda başı boş bırakılan hayvan gibidir. 

Alimler, kuş hakkında: "Kuş, aslen vahşî ise, onu göndermek uygun olmaz." buyurmuşlardır. Eğer onu gönderirken: "Kim alırsa, onun olsun." demezse, bu durumda kuş, gönderen şahsın kendisinindir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. 

Bir adam, hayvanım salıverir ve onu bir başkası alıp ıslah ettikten sonra da asıl sahibi gelerek onu almayı ister ve: "Ben, bunu salıverirken (başıboş bırakırken) "kim alırsa, onun olsun diye bir şey söylemedim." der veya öyle söylediğini inkar eder; diğeri ise, onun, öyle söylemiş olduğunu isbat eder veya o şahıs, öyle dediği hususundaki yemin teklifini kabul etmezse, o zaman, o hayvan alan zatın olur. İster o adamın söylediğini kendisi duymuş olsun, isterse bunu başkası haber versin mü­savidir. Hulâsa'da da böyledir. 

İmâm Ebû Bekir'den soruldu: 

— Bir kimse, elbisesini atsa, durum ne olur? İmâm şu cevabı verdi: 

—   O elbiseyi, bir başkasının alması caiz olmaz.  Ancak, onu atarken: "kim alırsa, onun olsun." derse, o zaman, bu elbise onu alanın olur." buyurmuştur. 

Vâkıât'ta şöyle zikredilmiştir: 

Bir adam belirli bir malını dışarıya attığında, onu oradan alan şahıs atan şahsın: "Kim alırsa, onun olsun." diyerek attığını zannederse, bu durumda o şey, alan şahsın olur. 

Ancak bu, alan şahsın, "o malı atan şahsın böyle söylediğini" isbat eder veya ona yemin verdiği halde, atan şahıs yeminden kaçınırsa böyledir. 

Atan şahıs, onu atarken, alan şahıs huzurda bulunmaz ve durumu ona, başka bir kimse haber verirse, durum yine aynıdır. 

Verilen haberle almaya da ruhsat vardır. Hâvî'de de böyledir. 

Uyûn'da şöle zikredilmiştir: 

Bir adam, diğer bir adamdan zoraki bir yer veya dirhemler alır ve bu mal zoraki alan şahsın elinde iken, malı elinden alınan zat: "O, sana helal olsun." derse, bu durumda, onu alan şahıs, tazminattan kurtulur ve bu mal, asıl sahibinin malı olarak kalır. Tatarhâniyye*de de böyledir. 

Bir adam, başka birinin malını gasbettiğinde onun sahibi ile de, ondan önceki bütün hakları hususunda helâllaşsalar, Belh alimleri: "Bu şahsın elinde mevcut mal hariç, zimmetinde bulunan diğer mallar helal olmuş olur. Gınye'de de böyledir. 

İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur: 

Bir adamın, diğerinde malı (alacağı) bulunduğunda, mal sahibi: "Gerçekten, onu sana helâl eyledim." derse veya "O sana hibedir." der, fakat "Onu sana helâl eyledim." demezse, bu durumda, borçlu şahıs, o maldan beri (= kurtulmuş) olur. Zehıyre'de de böyledir. 

Şayet: "Onu, senin hakkında helâl kıldım." der ve muhatabı da borçlu olursa, borcundan kurtulmuş olur. 

Şayet: "Bütün alacaklarımı helâl eyledim." derse, onun bütün ala­cakları helâl olur. İcareler buna dahil olmaz. Hulâsa'da da böyledir. 

Hişâm'm Nevâdiri'nde şöyle zikredilmiştir: 

Handa bulunan bir hayvanın gübresini, sahibi hibe ederse, bu gübre kim alırsa onun olur. Han sahibi ona daha elyak olmaz. Tatarhâniyye'de de böyledir. 

Küçük olan birisinin yiyeceklerden bir şey bağışlaması, halinde İmâm Muhammet! (R.A.): "Ana ve babasının ondan yemesi helal olur." buyurmuştur. 

Buhara alimlerinin çoğunluğu ise: "Helâl olmaz." demişlerdir. Siraciyye'de de böyledir. 

Buhara alimlerinin ekserisi/ "çocuğun bağışının mubah olmadığı" görüşündedirler. Cevahiru'l-Ahlâtî'de de böyledir. 

Çocuğa hediye edilmiş olan meyveyi, anası ve babası yiyebilir; bu, onlara helal olur. Çünkü çocuğa yapılan hediye ana ve babasına yapılmış hediye (gibi)dir. 

Bir kimse, bir sünnet yemeği hazırladığında, halk ona hediye götü­rürse, alimler bu hususta ihtilaf etmişlerdir. Bazıları: "Bu hediye, çocuğundur. Veren zat, ister "bu çocuğun desin, isterse demesin mü­savidir. Çünkü o yemek çocuk için hazırlanmıştır." demişlerdir. 

Bazı alimler de: "Bu hediye ana-babanındır." demişlerdir. 

Bazı alimler ise: "Hediye getirenler "...çocuk içindir." demişlerse, bu hediye çocuğun olur. Şayet böyle demezlerse, hediye ana-babanın olur." demişlerdir. 

Fakıyh Ebû'1-Leys: "Eğer hediye çocuk elbisesi veya çocuğun kullanacağı şeylerden ise, o çocuğundur. Şayet hediyeler dirhemler ve dinarlar veya ev eşyası gibi şeyler yahut hayvan olur ve bunu da hısım akraba getirmiş bulunursa, o babanındır." buyurmuştur. 
 

Bir adam sünnet yemeği hazırladığında, insanlar hediyeler getirip çocuğun yanına bırakırlar ve bu durum, hakkında muhdî (= hediye veren şahıs) ister "bu çocuğundur." desin; isterse demesin, eğer bu hediye elbise veya çocuğun kullanacağı oyuncak, top gibi çocuğa elverişli şeylerse, bu durumda o, çocuğun olur. Çünkü, onun mülküyetinin çocuğun olması adettir. 

Şayet hediye, çocuğa elverişli bir şey değilse, (dirhemler ve dinarlar gibi) duruma bakılır: Eğer çocuğun babasının akraba veya tanıdıkları getirmişse, bu hediye babanındır. 

Eğer, ana tarafından olanlar getirmişse, o ananındır. Çünkü bunun, ananın olması örfdür. 

Bu söylediklerimizin dışında kalanlar tarafından getirilmiş olur ve ne sebeble geldiğine bir delalet bulunursa, o delile göre hareket edilir. 

Keza, bir zifaf ( = evlenme) ziyafeti hazırlanır ve insanlar hediye­ler takdim ederlerse, bunların taksimi de yukarı da açıkladığımız gibidir. 

Bunların tamamı muhalinin (= hediye eden kimsenin) bir şey söylememiş olduğu zaman böyledir. 

Ancak muhdî: "Ben babaya (veya anaya yahut damada veya geline) hediye ediyorum." derse, bu durumlarda hediyeyi veren şahsın sözü geçerlidir. Zahîriyye'de de böyledir. 

Bir adam yolculuktan döndüğünde, ziyaretine gelenler ona hediye getirirlerde ona: "Bu eşyayı, evlâdın, ailen ve nefsin arasında taksim et." derlerse, hediye getiren şahsın huzurda olması halinde, ondan "bu taksimin nasıl yapılacağını" açıklaması istenir. 

Şayet, hediyeyi getiren şahıs hazırda olmaz ve bu hediye kadına elverişli bir şey olursa, kadının olur. Küçük kızlara elverişli bir şey ise, onların olur. Küçük erkek çocuklarına yarayan bir şeyse onların olur. Bu adama yarayışlı bir şey ise, onun olur. 

Eğer erkek-kadın hepsine elverişli bir şey olursa, bu durumda hediye eden şahsa bakılır: Şayet erkeğin akrabası veya tanıdığı ise, hediye erkeğin olur. Şayet hediye eden kadının tanıdığı veya akrabası ise, bu durumda hediye kadının olur. Âdet bu veçhiledir. Muhıyt'te de böyledir. 

Bir kimse, bir kap veya bir zarfda bir hediye yolladığında, onu yemek helal olur mu? Eğer, gönderilen şey et yemeği veya benzeri bir şey ise, yenmesi mubah olur. Çünkü bunda delalet vardır. 

Keza, gönderilen şey meyve ise, onu yemek de mubahtır; değilse, mubah olmaz denildi ki: Eğer gelen hediye adet cinsinden değil ise ve geri yollanması da adet ise, geri gönderilir. 

Bir kimsenin hediyesi, adet cinsinden bir şeyse, o geri yollanmaz. 

Şayet gelen şey zarf ve içindeki de emanet olursa, onu kullanmak caiz olmaz. 

Hediye olmayan şeyi yemek, doğru olmaz. Eğer, bu şeyin kabından ayrılması ve başka yerekonması gerekiyorsa, Öyle yapılır. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir. 

İbnü Mukâtil'den sorulmuş: 

—  Bir topluluk, kendilerine ait olmayan bir masaya oturup, bir şeyler yeseler durum ne olur? 

İmâm şu cevabı vermiş: 

—  Eğer o masanın sahipleri ile birlikte yiyorlarsa, bunda bir beis yoktur. 

Fakıyh Ebft'1-Leys şöyle buyurmuştur: 

"Bu kıyastır, tstihsan işe, kime ne verilirse, onun onu yemesidir. Biz bunu kabul ederiz.'' Hâvî'de de böyledir. 

Bir adam, diğerine: "Bağıma gir; üzümünden al; fazla alma." derse, bu durumda muhatap doyana kadar alıp yiyebilir; bunda ser-bestir. Fetâvâyi Attabiyye'de de böyledir. 

Bir adam, diğerine: "Buğdayımdan al." dediğinde, muhatap, bu buğdaydan iki men alabilir. Muhıyt'te de böyledir. 

Bir sabî (= çocuk) birine bir hediye vererek: "Bu hediyeyi sana, babam yolladı." derse, onu yemek helal olur. 

Ancak kalbinden, onun yalan olduğu geçerse, o zaman onu yemez. Mültekıt'ta da böyledir. 

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) şöyle buyurmuştur: 

Bir adam, on dirheme bir elbise satın alıp, onu başka birine verir; ancak: "Bu senindir." veya "Sana helaldir." demezse, bu şey hediye olmaz. Hâvî'de de böyledir. 

Şayet vekil: "Sen, malını yemek için vermedin." der; amir de: Benim malımdan, senin yemen helaldir." der ve devamla: "...bir[17] 

 

4- ALACAKLI ŞAHSIN, ALACAĞI OLAN ŞEYİ, BORÇLU ŞAHSA BAĞIŞLAMASI

 

Bir adamm, başkasının üzerinde bulunan alacağım, ona hibe :mesi(= bağışlaması) caizdir. 

Bu, kıyasen de, istihsanen de böyledir. 

Bir adam, başkasında olan alacağını almasını," bir başka şahsa öylese,bu hibeistihsanencaizolur. Tatarhâniyye'de de böyledir. 

Bir adamm, başka birisinde olan alacağını ona bağışlaması ve bu ılacağmdan vazgeçmesi, borçlu kabul etmese bile tamam olur. 

Bütün alimlerin kavli budur. 

Muhtar olan da budur. Cevâhiru'l-Ahlâtî'de de böyledir. 

Bu, (bağışın) sarf karşılığı olmadığı zaman böyledir. 

Fakat, (bu hibe) sarf karşılığı olursa; alacaklının, ondan vazgeçmesi veya bağışının kabulü için; onu, borçlunun kabul edip etmemesi bek­lenir. Şayet kabul ederse, borçtan beri olur. Eğer kabul etmezse, borçtan kurtulmuş olmaz. Borçlu, sarfın dışındaki borçlardan, kabul etsin veya etmesin— berî olur. Yalnız, bağışı reddedebilir. 

Borçlu, alacaklısının hibesini reddederse, borcu (tahsil etmek) alacaklının hakkı olur. 

Kefil tarafından yapılan bağış ve onun ibra etmesi halinde, karşı taraf kabul etmeden, bu bağış tamam olmaz. Borçlu, onu reddedebilir. 

Şayet kefil, asıl alacaklı adma bağış yapar, borçlu da, bunu red­detmeden ölürse, bu borçlu, o borçtan kurtulmuş olur. 

Keza, ölen bir kimsenin, borcundan ibra edilmesi de caizdir. Şayet, ölen borçlunun varisi, bu hibeyi (ibrayı) reddederse, öylece amel edilir. 

Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavlidir. 

İmâm Muhammed (R.A.)'e göre ise, bu durumda ibra ibradır. Red kabul edilmez; ibra hali üzere kalır. Zehıyre'de de böyledir. 

Asıl alacaklı alacağından vazgeçer veya alacağını bağışlar, borçlu da onu kabul ederse, bu durumda, asıl borçlu da, kefil de beri olurlar: Şayet kabul etmezse beraat hasıl olmaz. Hulasa'da da böyledir. 

Bir adam, borçlu olarak ölür; alacaklı da, onun borcunu varisle­rine bağışlarsa, —ölenin ister geride ödeyecek terekesi olsun, isterse olmasın, bu bağış sahihdir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. 

Bu durumda varis, hibeyi reddeylese, reddi kabul edilir. İmâm Muhammed (R.A.), buna muhaliftir. 

Bu durumda hibe, varislerden bir kısmına yapılmış olsa bile, tamamına şamildir. 

Varislerin, alacaklı olarak ölen murislerinin alacağını hibe etmeleri de sahihtir. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir. 

Ahu Fetvâlari'nde şöyle zikredilmiştir: 

Alacaklı şahıs, borçlunun varislerinden birine bağış yaparsa, onun hissesine düşen sahih olur. 

Hızâne'de şöyle zikredilmiştir: "Borçluya, borcunu hibe edilmesi akdi" ölümle kayıtlanır ve borçlu bunu .kabul etmeden ölürse ve vasiyet eder, vasiyet ettiği şahıs da, bu hibeyi kabul etmeden ölürse, bu durumda hibe hibedir. (Yani bu hibe geçerlidir) 

Fetâvâyi Attâbiyye'de şöyle zikredilmiştir: 

Üzerinde borç bulunduğu hâlde ölen bir kimsenin küçük oğluna yapılan bağış caiz olmaz. Tatarhâniyye'de de böyledir. 

Borçlu  olan  zat,   alacaklıya:   "Senin,   benim  üzerimde  olan alacağını,   ibra  eyle."   der;   o  da;   "Üzerinde  olan  alacağımı  sana bağışladım." der; sonra da: "Kabul etmem." derse, borçtan beri olur. 

Hulâsa'da da böyledir. 

Vârislerden birisi, hissesini —taksimden önce— terekeye hibe etse, —ister nakid olsun, ister arazi olsun— bu istihsanen sahih olur. Bu durumda hibe sulh gibidir. 

Varise veya başkasına, belirli bir malı bağışlamak, —şayet taksimi kabil olmaz ise— sahihtir. Eğer taksim kabul ederse, sahih olmaz. Gınye'de de böyledir. 

Âhû Fetâvâları'nde şöyle zikredilmiştir: 

Bir adam, borçludan bir mal teslim aldıktan sonra, ona: "Sende olan alacağımı, sana bağışladım." dese, bu bağış sahih olur. 

Bağış sahih olunca da borçlu, alacaklıya vermiş olduğu mal için müracaat eder. Tatarhâniyye'de de böyledir. 

Bir alacaklı, borçluya, alacağını bağışladığında, borçlu kabul veya reddetmez ve o meclisten ayrılırlar, birkaç gün sonra da gelerek borcunu reddederse, bu durum hakkında alimler ihtilafa düşmüşlerdir. 

Sahih olan, bu durumda, borcunu reddedemez. Cevâhiru'l-Ahlâtı'de de böyledir. 

Alacakdan vaz geçme hususunda bu hibeyi aynı mecliste red­detmek, reddin sıhhatinin şartı mıdır? 

Alimler, bu hususta ihtilaf etmişlerdir: Bazıları: "Şarttır."; bazıları da: "Şart değildir." demişlerdir. Tatarhâniyye'de de böyledir. 

Ticaret yapmaya izin verilmiş buluğ çağındaki bir köle hakkında şöyle söylenilmiştir. Böyle bir kölenin, bir adamın kölesinde alacağı olur ve alacağı olan bu kölenin efendisi, o alacağı, borçlu olan köleye bağışlarsa, —köleler ister borçlu olsunlar, isterse olmasınlar— borçlu olan kölenin efendisi, dilerse bu hibeyi reddeder. 

Muhtar olan da budur. Gıyasiyye'de de böyledir. 

İki kişi alacaklı olduklarında, bunlardan birisi, kendi hissesini borçluya bağışlarsa bu bağış sahih olur. 

Şayet, bu şahıs, mutlak borcun yarısını bağışlarsa, bu bağış, alacağın dörtde birinde geçerli olur. Diğer dörtte biri hakkında beklenir. İki ortağın malı olan bir kölenin yarısının bağışlanmasında olduğu gibi... Sûrâ'da da böyledir. 

Borçlu bir kimse, borçlu olduğu şahsa, bir mal bağışlarsa, o mal, bu alacaklının olur. Borç ise, yerinde kalır. Verilen bu şey, bağış olur. Borca karşılık olmaz. Muhıyt'te de böyledir. 

Bir adam, mükâtebine:  "Üzerimde olan hakkımı sana bağışladım." dediğinde, mükâtep: "Kabul etmiyorum." derse; borç olduğu gibi kalır. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir. 

Fetâvâyi Âhû'da zikredildiğine göre, Bürhânüd-Din'den şöyle sorulmuş: 

—  Bir adam, borçlu ve müflis olarak ölür ve alacaklıları, alacak­larını teberru ederlerse, borç sakıt olur mu? 

İmâm, şu cevabı vermiş: 

—  Hayır, düşmesi tasavvur olunamaz. O şahsın müflis olarak ölmesi, hak sahiplerinin ahirete ait hakkını düşürmez. Tatarhâniyye'de de böyledir. 

Yine soruldu: 

— Müste'cir vefat eylese, icare fesholur mu? İmâm şu cevabı verdi: 

Kiralayanın varisleri mal sahibine: "Bize bağışla." deyince, kira ücretinden berî olurlar mı? Berî olmazlar. 

Şayet mezarın başında: "Bu borçludan borcunu azad eyledim." der; varisleri de "Kurtulmuştur." derlerse, yine kurtulmuş olmaz. Mül-tekıt'ta da böyledir, 

KadîBedîu'd-dm'den soruldu: 

—  Bir kadın, ölüm anında: "Malımı ve mehrimi evladıma tensib eyledim." dese, terekesinden vazgeçilir mi? 

İmâm:   Hayır;   vazgeçilmez,   buyurmuştur.  Tatarhâniyye'de  de böyledir. 

Bir adam, kendisine borçlu olan şahsa: "Alacağımı sana terkey-ledim." veya "Hakkımı sana ibka eyledim." dese, işte bu ibra olur. Ve bu durumda alacaklı alacağını iddia edemez. Füsûlü'I-Imâdiyye'de de böyledir. 

KâdîCemâlü'd-dîn'den soruldu: 

—  Bir adam, borçlu borcunu ödedikten sonra, alacağını teberru eylese, bu durumda, borcu kendisine teberru' edilen şahıs, verdiğini geri isteyebilir mi? İmâm şu cevabı verdi: 

— Bu durumda, o şahsın verdiğini geri isteme hakkı vardır. 

Bir kimse, diğerine: "Ananın, üzerinde hakkı bulunan babanın borcunu ıtk ediyorum. (~ borcunu ödüyorum.)" dese, o borç ödenir mi? 

İmâm: 

—  Hayır, ödenmez. Çünkü, söz muhataralıdır; bu da batıldır." buyurmuştur. 

Keza, bir kimse, diğerine: "Hakkını bana helal eyle."1 diğeri de cevaben: "Helâl eyledim." dese, bu ibra sahih olur. 

Keza, bir kimse, diğerine: "Sen bana helal eyle; ben de sana helal eyleyeyim." der; diğeri: "Helâl eyledim." o biri de: "Bütün alacağımı helal eyledim." derse, bu durumda gasbedilen ve emanet bırakılan şeyler hariç, alacağının hepsi helal olur. Tatarhâniyye'de de böyledir. 

En doğrusunu bilen Allahu Teâlâ'dır. [18] 

 

5- HİBEDEN DÖNMEK VE HİBEDEN DÖNMEYE MANİ OLAN VEYA OLMAYAN HÂLLER

 

Fetâvâyi Gıyasiyye'de şöyle zikredilmiştir: 

Sahih olan kavle göre, hibelerden rücû' (= bağışlardan dönmek) mekruhtur. Tatarhâniyye'de de böyledir. 

Çeşitli hibeler (- bağışlar) vardır: 

1) Yakın akrabaya yapılan bağış (= hibe) 

2) Yabancıya veya mahrem olmayan akrabaya yapılan bağış 

3) Mahrem olup da akraba olmayan kimseye yapılan bağışl. 

Bu bağışların tamamında, —teslimden önce— bağış yapan şahsın dönme hakkı vardır. Zehiyre'de de böyledir. 

Bağışlayan şahsın hazır veya gaib olması ve bağışladığı şeyin teslim   alınmasına  izin  verip  vermemesi  müsavidir.  Mebsût'ta  da böyledir. 

Vâhibin (= hibe eden şahsın) mevhûbu (= bağışladığı şeyi) teslim ettikten sonra, zi rahim olan mahreminde bağışladığı şeyden dönme hakkı yoktur. 

Vahib bunların dışında kalan kişilere yaptığı bağıştan dönebilir. 

Ancak teslimden sonra, hibe eden şahıs, tek başına dönüş yapamaz. Bu durumda dönüş yapabilmesi için hakimin hükmü veya —teslimden sonra— mevhûbün lehin (= kendisine bağış yapılan kimsenin) rızası gerekir. 

Teslimden önce, hibe eden şahıs yalnız başına dönüş yapabilir. Zehiyre'de de böyledir. 

Hibe eden şahıs, dilerse bağışının bir kısmından dönebilir. Zahî-riyye'de de böyledir. [19] 

 

Hibeden Rücü (= Geri Dönme) İfade Eden Lafızlar

 

Hibeden dönme lafızları:  "Hibeden döndüm." veya "Ondan döndüm." yahut "Onu mülküme çevirdim." veya "Onu ibtal eyledim." veyahut da "onu bozdum." gibi sözlerdir. 

Hibe eden şahıs, böyle söylemez, fakat, onu satar veya rehin bırakır yahut bağışladığı köleyi azad eder veya onu müdebber kılarsa; bunlar rücû (= hibeden dönüş) olmaz. 

Bir kimse, bağış yaptığı elbiseyi boyar veya bağış yaptığı yiyeceği kendi yiyeceğine katarsa, bu durumlarda, hibesi geçerli olmaz. 

Ay başı gelirse, bağıştan dönerim." sözü ile yapılan bağış da bağış olmaz; bu sahih değildir. Cevheretü'n-Neyyire'de de böyledir. [20] 

 

Hibeden Dönmeye Mâni Olan Özürler

 

Hibeden dönmeye mani olan bir takım özürler vardır: 

1) Bağışlanan şeyin zayi olması. Çünkü hibenin kıymetini almak için, mevhûbün leh'e müracaata yol yoktur. Zira onun hakkındaki konuşma sona ermiş, yok olmuştur. 

2) Bağış yapılan şeyin, mevhûbün lehin mülkiyetinden —satış, bağış ve benzeri olan— herhangi bir sebeple çıkmış olması. 

3) Ölüm. (Vahibin veya mevhûbün lehin ölmesi) Çünkü, varise sabit olan şey murise sabit olan şey değildir; ondan başkadır. Bir adam, başkasının kölesini birine bağış yapar. Mevhûbün leh de onu teslim alırsa, bu durumda bağış yapan şahıs ondan dönebilir. 

Mükâteb de böyledir. Yani, bir mükâtebe bağış yapılır, o da bağışlanan şeyi teslim alırsa, bu durumda da vahib (= hibe eden şahıs) hibesinden dönebilir. 

Şayet mükâteb, kitabet bedelini ödemeden aciz olursa, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, bu durumda, vahib, hibesinden dönebilir. 

4) Bağışlanan şeyde, bir fazlalığın, ilavenin bulunması. Bu, ister bağışlanan zatın işi olsun, ister olmasın müsavidir. Doğum veya başka şey gibi... 

5) Bağış yapılan şey bir cariye olur ve o zayıf iken şişmanlar veya bağışlanan şey bir ev olur ve onun içine bina yapılmış bulunur yahut arazi olur ve içine ekim yapılmış veya dolab kurulmuş olur veyahut da —sulamak için kanal açmak gibi— başka ilaveler yapılmış olursa —ister .az, isterse çok olsun— bunlar hibeden rücû mani olur. 

6) Bağış yapılan elbisenin boyanması da, hibeden rücû'a manidir. İster sarı boya olsun, isterse za'feran olsun farketmez. 

Bağış yapılan giyecek bir parça iken, dikilmiş ise veya cübbe, palto iken astarlanmış ise, yine hibeden rücû' edilemez. 

Şayet boyanan elbise kıymetini artırmamış veya eksiltmemiş ise o zaman bağış yapan şahıs, bundan dönebilir. 

7) Bağış yapan şahsın {-   vahibin) ölmesi de, hibeden rücu'u engeller Bedâi'de de böyledir. 

Mevhûbün leh, kendisine hibe edilen şeyin bir kısmını mülkünden çıkarmış olsa, bu durumda vahib, —zayi olan hariç— kalanından rücû edebilir. 

Kendisine bağış yapılan şahıs, onu bir başkasına bağışlamış, sonra da ondan geri dönmüş olursa, bu durumda önceki de dönebilir. Cevhe-retü'n-Neyyire'de de böyledir. 

Hasan bin Ziyâd, Mücerred'de, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin şöyle buyurduğunu nakletmiştir: 

Bir adam, diğerine bir elbise hîbe ettiğinde, hibe olunan zat, onu siyah boya ile boyarsa, bu durumda da, hibe eden şahıs -ondan rücû edebilir. Muhıyt'te de böyledir. 

İmâmeyn'e göre ise, bu durumda vahib, hibesinden —başka bir boya ile boyaması halinde olduğu gibi— dönemez. 

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) da, önceden, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) gibi buyurmuştu. Sonra, o görüşünden döndü ve şöyle buyurdu: "Siyaha boyanan, kırmızıya boyanandan daha sarfiyatlıdır." 

"Bu, siyaha boyandığı zaman, kıymetinin artması halinde böyledir." denilmiştir. 

Kıymeti artınca da bütün alimlere göre, vahib hibesinden rücû' edemez. (= dönüş yapamaz.) Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. 

Fazlalık (=  artım) bağışlanan şeyin (=  mevhûbün) nefsinde olmalıdır. Değeri, güzelliği, dikimi boyası ve benzerleri gibi... 

Eğer artış, narhda (piyasanın artmasında) olursa, bu durumda vahibin dönüş hakkı vardır. 

Keza, hibe edilen şeyin kıymeti artmaksızın, kendi nefsinde bir artım olursa, (bir yerden başka bir yere nakletmekle değeri taşıma ücre­tinden dolayı artar ve bu masraf gerekli olursa, Müntekâ'da: "İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Mııhammed (R.Â.)'e göre rücû'a ( = dönüşe) son verilir.'' .denilmiştir. 

Kâfir bir köle hibe edilmiş ve o mevhûbün lehin elinde müslüman olmuşsa veya kam helâl bir köle hibe edilmiş de, o mevhûbün lehin yanında iken cinayetin velisi tarafından affedilmişse, bu durumlarda da hibeden rücû' edilemez. 

Şayet hata yolu ile bir cinayet işlenmiş olur ve mevhûbün leh, mevhûbü, —bu cinayetten dolayı— fidye olarak vermiş bulunursa, bu hal,   hibeden  rücûa  mani  olmaz.   Mevhûbün  leh,   bu  fidyeyi  geri isteyemez. Tebyîn'de de böyledir. 

Eğer vâhib, mevhûbün leh, o köleyi fidye olarak vermeden önce dönerse, bu durumda cinayet köleye aittir. Bağış yapan şahıs, o köleyi veya fidyesini verir, Mebsût'ta da böyledir. 

Şayet,  hibe edilen kölenin eli  kesilir ve bu köle kendisine bağışlanmış olan şahıs, onun diyetini alırsa, bağış yapan şahıs ona mü­racaat edip köleyi geri alabilirse de, fidyeyi alamaz. Mebsût'ta da böyledir. 

Kendisine bir köle bağışlanan şahıs, bu köleye Kur'an okumayı veya yazı yazmayı öğretir veya bir san'at belletirse, bunlar vahibin dönüş yapmasına mani değildir. Bu, bizzat aynda bir artış değildir. Bu artış, piyasadaki artış gibi bir artıştır. Tebyîn'de de böyledir. 

Eğer artış, bağış yapılan şeyin cinsinden değil de, ayrı bir şeyse o da dönüş yapmaya mani değildir, ister o artış doğum yoluyla olsun ister süt, ister meyve gibi doğumun dışında bir artış yoluyla olsun isterse fidye, mehir kazanç, mahsul gibi bir şey olsun farketmez. 

Mevhûbün (= bağışlanan şeyin) noksanlaşması da dönüşe mani olmaz. 

Kendisine bağış yapılan zat da o noksanlığı tazmin etmez. ( = ödemez.) Bedâi'de de böyledir. 

8) Hibeden rücûa mani olan hallerden biri de ivaz O hibe edilen şeye bir karşılık, bir bedel vermek) dir. 

9) Hibeden rücûa mani olan hallerden biri de, mevhûbün tegayyü-rüdür. (= değişmesi, başkalaşması) Meselâ: Buğday iken öğütülüp un yapılması veya ufaltılıp bulgur yapılması gibi...  Veya unu ekmek yapmak yahut kavurup yağa katmak veya sütü peynir yapmak yahut yağım çıkarmak gibi... Tatarhâniyye'de de böyledir. 

10)  Hibeden rücûa mani olan hallerden biri de zevciyettir. ( = evlenmektir.) 

Koca ve kandan birisi müslüman, diğeri kafir olsa bile —bu karı-kocadan birisi, diğerine bir şey bağışlarsa, aralarında nikah kopsa dahi, bağıştan dönüş yapılmaz. 

Bir adam, yabancı bir kadına bir şey bağışladıktan sonra, onu nikahlasa veya bir kadın yabancı bir erkeğe bir hibede bulunduktan sonra, o erkekle evlense bu durumda bağış yapan, bağışından dönebilir. Çünkü, nikah bağıştan sonra yapılmıştır ve rücûa mani değildir. Fetâ­vâyi Kâdîhân'da da böyledir. 

11) Nesep yönünden olan karabet-i mahremiyye de, sahih hibeden rücûa mani hallerden biridir. 

Bu şekilde akraba olan, ister müslüman, isterse kâfir olsun müsa­vidir. Şemnî'de de böyledir. 

Akraba olan mahreme yapılan bağıştan dönülmez. 

Babalar, analar... her ne kadar yukarı giderse gitsin; evlâdda her ne kadar aşağıya giderse gitsin... böyledir. Oğlanların çocukları ile kızların çocukları müsavidir. 

Kardeşler, kız kardeşler, amcalar, ameler.. —akrabalık sebebiyle değil de, mahremiyet sebebiyle olanlar— bağıştan dönmeye manidirler. 

Emişme yönünden meydana gelen mahremiyyet hibeden ( = bağıştan)  dönmeye  mani  değildir.   Süt  babaları,   süt  anaları,   süt kardeşleri süt kız kardeşleri gibi.,. 

Keza musaharat sebebiyle meydana gelen mahremiyet de hibeden rücûa ( = bağıştan dönmeye) mani değildir. 

Bir kimsenin kayınvalidesi, aldığı hanımın önceki kocasından olan kızı ve oğullarının kanlan gibi... Hızânetü'I-Müftîn'de de böyledir. 

İmâm şöyle buyurmuştur: Güvenceli olarak bize gelen bir harbî­nin bizim yanımızda nıüslüman olmuş bir kardeşi bulunur ve bunlar birbirlerine bağış yaparlar ve birbirlerinin bağışını kabul ederlerse, bu durumda, bu kardeşler hibeden (= bağıştan) dönüş yapamazlar. 

Şayet, kendine bağış yapılan kardeş, bu bağışı kabul etmez ve dar-i habe dönerse, bu durumda hibe (= bağış) geçersiz olur. 

Şayet harbî olan kardeş, nıüslüman kardeşine bağışı kabul etmesini söyleyerek, kendi dar-i harbe gider; kardeşi de yapılan bu bağışı kabul ederse, bu hibe istihsanen caiz olur. Kıyasta ise, bu hibe caiz olmaz. Mebsût'ta da böyledir. 

Vekil olan bir kimse, kardeşine bağış yapsa, bu bağıştan dönemez. Çünkü mülk, akidle kardeşi için vaki olmuştur. 

Fakat, kardeşinin kölesine bağış yapsa, bu caiz olmaz. Şayet vekil, köleyi müvekkiline geri verir ve o da, onu kabul ederse, bu sahih olur. Gınye'de de böyledir. 

Bir adam, bir köleyi kardeşine hibe eder, bir yabancı da onu kabul edip, teslim alırsa, bu yabancının, kendi hissesi için ona müracaat hakkı vardır. Burada kül (= bütün) sebebiyle ba'z'a (= parçaya, cüz'e) itibar ediljr. Mebsût'ta da böyledir. 

Bir adam, evini birine bağışladığında, mevhûbün leh oraya farsca adı (kâşane) olan bir ziyafet evi veya ekmek pişirmek için bir fırın yapsa, bu durumlarda bağış, yapan şahıs geri dönebilir. 

Keza, mevhûbün leh, oraya hayvana yem yeri yapsa, bu durumda da bağış yapan şahıs, bu hibesinden dönebilir. Zahîriyye'de de böyledir. 

Bir adam, diğerine bir hamam bağışladığında, mevhûbün leh oraya bir mesken yapar veya bir ev bağışladığında, oraya bir gusülhane yaparsa, bağış yapılan bina, kendi hali üzere duruyor olması ve ona bir ilave yapılmamış bulunması halinde bağış yapan şahıs, dönüş, yapabilir. 

Şayet, mevhûbün leh, oraya bir bina ilave eylemiş veya ona bir kapu takmış yahut onu kireçle badana edip sıvamış ve ona İslah eylemişse veya çamurlar sıvamışsa, bu durumlarda ondan dönüş yapamaz. Muhıyt'te de böyledir. 

Şayet, kendisine bağış yapılan şahıs, bu binayı yıkmış ise, bağış yapan şahıs, onun yerine müracaat eder. 

Şayet yerinde, bir kısmı zayi olmuşsa, bu durumda vahib geride kalanı alabilir. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir. 

Bağış yapılan bina yıkılırsa, onun yerine müracaat edilir. 

Bir adam, diğerine bir bina hibe ettiğinde, mevhûbün leh, bu binayı kireçle veya çamurla sıvarsa veya altın yaldızla süslese veyahut içine gusülhane yapsa veya hibe edilen arsanın bir köşesine bir bina yapsa, bize göre dönüş yapamaz. 

Zuhruf ( = yalancı süs, sahte zinet, gösteriş, yaldız) da tehzip sayılır. Zahîriyye'de de böyledir. 

Bir adama, bir bina bağışlandığında, bu şahıs başka bir bina daha yapar ve önceki binanın bazı kısımlarını da hali üzerine terk ederse, onlardan hiç birisi için dönüş yapılamaz. Mebsût'ta da böyledir. 

Bir adam, diğerine boş bir yer bağışladığında, mevhûbün leh o yerin bir kısmını eker veya hurma ağacı diker yahut üzerine bina yapar veya sağmdan-solundan ilaveler yaparak onu fazlalaştırırsa, bu durum­larda, bu hibeden rücû edilemez. 

Fakat, mevhûbün leh, hibe edilen şeyi fazlalaş,tirmaz da noksanlaştınrsa, bu hal dönüşe mani olmaz. 

Ancak o yere küçük bir dükkan yapar ve o bir fazlalık sayılmazsa, bu dükkana itibar edilmez. Yani eğer yer büyükse, bu fazlalıklar fazlalık 'sayılmaz. 

Ancak, bu fazlalıklar küçük parçalarda, fazlalık sayılır. 

Bu durumda da, bu fazlalığın dışında olan şeye rücû' edilir. Kâfî'de de böyledir. 

Şayet, sonradan yapılan fazla bina yıkılmış olursa, bu durumda rücû ( = dönüş) hakkı tekrar doğar. Tatarhâniyye'de de böyledir. 

Bir  kimse,  taksim  olunmamış  bir yerin yarısını  satsa,  geri kalanından dönebilir. Ancak, geri kalan yarıdan bir şey satmamışsa, sattığı yarısından dönebilir. Çünkü onun tamamından dönme hakkı vardır. Böyle olunca da yarısından dönmesi hakka daha evla olur. Cev-heretü'n-Neyyire'de de böyledir. 

Bağış yapılan şey bir bina olur ve o da yıkılırsa; bağış yapan şahıs, bu binanın yerine dönüş yapabilir. Mebsût'ta da böyledir. 

Bağış yapılan yer bir bina olur ve o da yıkılırsa; geri de kalan kısma dönüş yapılabilir. 

Keza, bağışın bir kısmı zayi olsa, zayi olan kısımdan rücu hakkı düşer; geride kalan kısma rücu haki baki kalır. Gayetü'l-Beyân'da da böyledir. 

Bir adam, bağış yaptığı evin bir kısmına dönüş yapmak istese» geri kalan kısımdaki hibe hakkı kalmaz. Tatarhâniyye'de de böyledir. 

Bir adam, bir köleyi tedavi eder veya yarasını sarar ve bu köle iyi olursa; yahut kör veya sağır olan bir köle, dinler ve duyar veya görürse, rücû' hakkı batıl olur. Hulâsa'da da böyledir. 

Köle, mevhûbün lehin yanında hasta olur o da, bu köleyi tedavi ederse, rücû'dan kaçınabilir. Bahru'r-Râık'ta da böyledir. 

Bir adam, müdebber kölesini hibe eder, mevhûbün leh de, onu azad ederse, bu durumda rücû' hakkı ortadan kalkar. 

Eğer bu köle mükâtebe olur ve kitabet borcunu ödemeye de gücü yetmezse, sahibi ona rücu edebilir. 

Eğer bu köle, mevhûbün lehin mülkiyetinden kurtulmuş; sonra da ona geri dönmüşse, -fesih sebebiyle— vahib (= hibe eden şahıs) ona rücû edebilir. 

Şayet bu köle, mevhûbün lehe karşı, bir cinayet, (= suç) işlerse, bağışlayan köleyi geri alır ve bu cinayet de geçersiz olur. Muhıyt'te de böyledir. 

Bir adam, çocuk yaştaki bir köleyi hibe ettiğinde, bu çocuk genç; bilahare de yaşlı olduktan sonra sahibi hibesinden dönmek ister; bu durumda da   onun kıymeti bağış yaptığı zamandan daha az olursa, sahibi hibeden dönüş yapamaz.  Çünkü onun bir  müddet kıymeti artmıştır. Bu durumda dönme hakkı sakıt olur. Siracü*l-Vehhâc'da da böyledir. 

Bir kimse zayıf veya çirkin bir malı hibe ettikten sonra, o mal tavlanır   veya   güzelleşirse,    hibe   eden   şahıs   ona   dönüş   yapamaz. Hızânetü'I-Müftîn'de de böyledir. 

Bir kimse, uzun bir şeyi hibe ettiğinde, bu şey daha uzar ve bu uzama, onun değerini düşürür veya artmrsa, bu durumlarda bağışiayan şahıs    muhayyerdir.    İsterse    döner,    isterse    dönmez.    Serahsî'nin Muhiyti'nde de böyledir. 

Bir adam, satın alıp, teslim de aldığı bir köleyi sonradan, bir adama bağışlar; daha sonra da hakimin hükmü olmadan, bu hibeden rücû ederse, bu durumda hakimin hükmüyle dönüş yapmış gibi olur. Sonra da, bu kölede bir kusur bulursa, bu şahıs, onu satıcısına geri verebilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. 

Bir adam, borçlu olan kölesini, onun alacaklısına hibe ederse, bu durumda o kölenin borcu batıl (= geçersiz) olur. 

Keza, bir kölenin, kasden işlemiş olduğu cinayeti olur ve sahibi onu, cinayet işlenilen şahsın yakınlarına hibe ederse, bu durumda da cinayet batıl olur. 

İstihsanen, bağış yapan bu zat, bağışına dönebilir. Hibe ettiği şeye rücû edince de borcuna ve cinayetine dönemez. 

Bu, İmâm Muhammed (R.A.)'e göre böyledir. İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'dan gelen rivayetde budur. 

Kıyasda ise, hibeye dönüş yoktur. 

Bu da, İmâm Ebû Hanıfe (R.A.)'nin Hasan (bin Ziyad)'ın mualla isimli kitabından rivayet ettiği kavlidir. 

Muallâ isimli kitapta şöyle zikredilmiştir: 

Hişam'm rivayet ettiğine göre, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuşlardır: 

İstihsanda hibeden dönüş sahihdir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. 

Ziyâdât'da şöyle zikredilmiştir: 

Bir sabinin, bir memlûk üzerinde alacağı olduğunda bu memlûkün vasisi, bu sabiye bağış yapar; sonra da bu hibeden rücû etmeyi irade edere İmâm Muhammed (R.A.)'den rivayet edildiğine göre o: "Bu vasinin, rücûahakkı yoktur." demiştir. 

Zahirü'r-rivaye'de-ise, bu vasi, hibesinden dönebilir. Hulasa'da da böyledir. 

Bir adam, bir köleyi, iki kimseye hibe ettiğinde, o şahıslardan birisine ait olah hisseden dönebilir. 

Keza, hissenin birisini hibe edip, diğerini de sadaka edebilir. Bu durumda da bağış yaptığı hisseden dönebilir. Mebsût'ta da böyledir. 

İki şahıs, ortak oldukları bir köleyi bir adama hibe ederler, sonra da bu şahıslardan birisi, hissesini geri almak isterse, —diğeri gaip olsa bile— rücû edenin, hissesini geri alma hakkı vardır. Fetâvâyi Kâdîhân' da da böyledir. 

Bir adam, diğerine bir cariye bağışladığında mevhûbün leh bu cariyeye okuma veya yazma öğretse; bu durumda bağış yapan zat, ondan dönüş yapamaz. 

Muhtar olan da budur. Müzmerât'ta da böyledir. 

Bir adam, diğerine dar-i harbde bir cariye bağışlar; mevhûbün leh de bu cariyeyi dar-i harbden çıkarıp, dar-i İslam'a getirirse, bu durumda bağış yapan zat, ona müracaat edemez. Bahru'r-Râık'ta da böyledir. 

Şayet  bağış  yapılan  cariye, bir çocuk doğurursa,  o  Çocuk bağışlayan zatın olur. Hali hazırda anasına müracaat ederek, çocuğu alır. 

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.): "Çocuk ondan müstağni olana kadar, müracaat edemez. Sonra da —çocuğa değil— anasına müracaat eder." buyurmuştur. Zahîriyye'de de böyledir. 

Bişr şöyle demiştir: 

Müracaatta mahkeme olurlar; sonra da sağir (= küçük çocuk) bulûğa erişirse, hakim anası hakkındaki müracaatı reddeder. Havî'de de böyledir. 

Şayet bağışlanan şeyin bedeninde hayırlı bir artım olur; sonra da bu fazlalık zayi olursa, bu durumda bağışlayan, bu hibesinden rücû edebilir. Zahîriyye'de de böyledir. 

Bir kimse, bir cariyeyi hibe ettiğj zaman —onun çocuğu hakkında değil— ancak, hibe ettiği bu cariye hakkında rücû edebilir. 

Bütün canlılar, meyveler ve diğerleri de böyledir. Yenâbi'de de böyledir. 

Bir kimse, bağışladığı hamile cariyeden, rücû etmek istediğinde, eğer hayır fazla olursa, ondan dönüş yapamaz. Şayet şer fazla olursa, dönüş yapabilir. 

Cariyeler bu hususta muhtelifdirler. Bazıları hamile olunca semizleşir; güzelleşir. Bu güzelleşme, zatında bir güzellik olursa, dönüş yapmaya mani olur. 

Bazıları da, hamile olunca, rengi sararır; bacakları incelir ve böylece, zatında noksanlık vaki olur. Bu durumda ise, bağış yapan şahıs, dönüş yapamaz. Mebsût'ta da böyledir. 

Bir  adam,  bir  cariyeyi hibe ettiğinde,  bu cariye genç  iken yaşlanırsa, vahib dönüş yapamaz. 

Bütün canlılar da böyledir. Serahsî'nin Muhıyü'nde de böyledir. 

Bir adam, hamile bir cariyeyi veya hayvanı hibe edip, bu hibe­sinden de, o doğum yapmadan rücû ederse, şayet, dönüş yapma süresi uzamış ve hamide artış olmuşsa, bu durumda dönüş caiz olur; değilse caiz olmaz. 

Bir kimse, bir yumurtayı hibe etmiş ve bu yumurta civciv olmuşsa, bu durumda, dönüş yapamaz. Cevheretü'n-Neyyire'de de böyledir. 

Bir adam, cariyesini, onun kocasına hibe ederse, bu bağış batıl (= geçersiz) olur. 

Bu şahıs hibesinden dönerse, dönüş sahih olur. Alacağa ve cinayete dönülmediği gibi" nikaha da dönülmez. Hızânetü'I-Müfiîn'de de böyledir. 

Bir adam, nikahlı cariyesini karısına bağışlasa, nikah fesada gider. Sonradan, bağışlayan şahıs, nikaha avdet edebilir. 

Sadru'ş-Şehîd Iâfiyyât kitabında şöyle demiştir: 

İmâm Muhammet! (R.A.) şöyle buyurmuştur; Bir çok yerde, bağıştan dönen hibeci, önceki mülküne dönmüş olur. Bundan Murad, önceki mülküne dönüştür; sonrakine değildir. Görmüyormusun ki, bir adam zekat malını, sene geçmeden bir başkasına bağışlayıp ona teslim etse, bilahare de sene geçtikten sonra, hibesinden dönse, geçen zaman için, bağış yapan şahsa zekât vermek gerekmez. Önceki mülkü, geçmiş zaman için verilenin mülkü olmaz. 

Keza, bir adam diğerine bir ev bağışlayıp onu da bağışladığı zata teslim etse ve sonra da onun yanındaki evini satsa bilahare de bağış yapan şahıs, rücû etse, bu durumda bağış yapan şahıs şüf'a hakkı alamaz. Şayet önceki mülküne rücû ederse, sanki o ev, önceki mülkü gibi olur ve ondan şuf a almış gibi sayılır. Zemyre'de de böyledir. 

Bir adam, cariyesini birine bağışladığında mevhûbün leh'ona cima eylese, bazı alimler: "Bağış yapan şahıs —o hamile olmadan önce— ona müracaat edebilir." demişlerdir. Cevheretü'n-Neyyire'de de böyledir. 

Bir adam, başka birisinin kölesi olan kardeşine bir bağışta bulunsa bu şahıs, o bağıştan dönebilir. 

Kardeşinin kölesine bağış yapan şahıs da,  İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre bağıştan dönebilir. 

İmâmeyn'e göre ise, şayet her ikisi de zî rahim iseler, dönemez, Fakıyh Ebû  Ca'fer  Hindüvânî:  'Bütün  alimlere  göre  dönüş yapamaz. " demiştir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir. 

"Bu şahindir." denilmiştir. FetâvâyiKâdîhân'da da böyledir. 

Bir adam, mükâtebine hibede bulunur ve bu mukâtebei zi rahim ve mahrem olursa, kitabet bedelini ödemesi halind azad olmuş olur. 

Vahib, bu hibesinden dönüş yapamaz. Eğer, bu mükâtep, kitabet bedelini ödemeden aciz ise, İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, rücû edemez. 

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre rücu edebilir. 

Şayet mükateb yabancı olur ve onun efendisi, bağış yapan şahsın akrabası bulunursa, mükâtebi ıtk eden (= azad eden) şahıs, eğer o aciz ise, rûcü edebilir. 

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre de böyledir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir. 

Şayet köle, ticaretten men edilmiş biri olur ve kendisi de: "Ben ticaretten men edilmişim." "der; bağış yapan şahıs ise: "Sen, izinlisin. Efendin gelmeden önce, ben bağıştan dönebilirim. derse, bu durumda —yeminle birlikte— bağış yapan şahsın sözü geçerli olur. 

Alimler: "Bu istihsandır. Kıyasa göre ise, kölenin sözü geçerlidir." buyurmuşlardır. 

Şayet köle, mahcur olduğuna dair beyyine getirir, mevhûb da aksine yemin ederse, bu durumda kölenin beyyinesi kabul edilmez. 

Bunların tamamı, efendisi huzurda bulunmadığı ve kölenin hazır olduğu zaman böyledir. 

Eğer efendi hazır olur da, köle hazır olmaz ve bağışlayıcı da, hibeden rücû etmek isterse, bağışlanan şeyin kölenin elinde bulunmakta olması halinde, efendi dava edemez. Eğer bağış, efendinin elinde ise, o takdirde, dava edebilir. 

Şayet efendisi: "Filan kölem, bu cariyeyi bana emanet bıraktı. Ben, bunu, onun, sana bağışlayıp bağışlamadığını bilmiyorum.” der; davacı da "bağış yapıldığını" beyyinelerse, bu durumda efendi dava eder. 

Eğer hakim, cariyeyi bağışlayıcıya hükmeder ve o da bu cariyeyi teslim alır; cariyenin vücudu (kıymeti) de bağışlayıcının yanında artar ve sonra da kendisine bağış, yapılan şahıs gelir ve onun köle olduğunu inkar ederse; onun sözü geçerli olur. Onun, bu cariyeyi alma hakkı vardır. Bu durumda bağış yapan-şahıs, bağışından rücû edemez. 

Şayet, bu cariye, mevhûbün lehin yanında ölürse, bu durumda vahib (= bağış yapan şahıs) muhayyerdir. İsterse, bağış yapana cariyenin kıymetini ödetir; isterse, emanet bırakılan şahsa ödetir. 

Şayet, mevhûbün leh Öderse, kendisine emanet bırakılmış olan şahsa müracaat edemez. 

Eğer, kendisine emanet edilen şahsa ödetirse, o da aynı şekilde bağış yapan şahsa ödetemez. 

Kitabda emanet bırakılan şahsın ödeyeceği yazılmışsa da tmâm Kerhî: "Bunlar, İmâm Muhammed (R.A.)'in görüşüdür. Fakat, tmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre tazminat yoktur." demiştir. 

Eğer: "Ben, senin, "benim, sana emanet etmiş olduğum şeyi bağış yaptığını biliyorum. Ancak, onu, sen sonra bağışladın." der; iddiacı da —beyyinesi ile—: "O filan gaibdir." derse, bu beyyinesi —eğer köle hayatta ise— kabul edilmez. 

Şayet bağış yapan şahıs: "Benim beyyinem yok." der ve yemin talebinde bulunur; hazırda olmayan da, —köle değil— hür ise, bu durumda hakim, onun yemin etmesini ister. Eğer yemin ederse, husu­metten kurtulur. Şayet yeminden kaçınırsa, dava gerekir. 

Eğer iddiacı şahıs, efendinin ikrarda bulunduğunu isbat ederse, hakim hükmünü verir ve dönüş yaptırır. 

Şayet iddiacı şahıs, gaip olan şahsın, o zatın kölesi olduğunu isbat eder ve: "O öldü." derse; beyyinesi yine kabul edilir. 

Keza, iddiacı, "onu, bir başkasının, bin dirheme sattığım" isbat eder ve ondan da bin dirhemi teslim aldığını söylerse, beyyinesi. kabul edilmez. Şayet iddiacı, cariye yanında bulunan şahsın ikrarını isbat eder ve: "onu, filan gaibe sattı." der; diğeri de beyyine ibraz edemezse, hakim bu iddiayı da kabul etmez ve cariye elinde olan muhaseme olunmaz. Zehıyre'de de böyledir. 

Bir adam, diğerine bez hibe ettiğinde, mevhûbün leh, o bezi yıkatırsa, bu durumda hibe yapan şahıs, hibesinden dönemez. Zira, o bezin kıymetinde artış olmuştur. Kendisi, (bağışlayan şahıs) yıkamış olsaydı, dönüş yapabilirdi. Serahsî'nin Muhıyü'nde de böyledir. 

Şayet bağış alan şahıs, aldığı bağışı öldürürse, bu durumda bağıştan dönme hakkı —her ne kadar, onun kıymeti artmış olsa bile— olmaz. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir. 

Bir adam, kendisine bağışlanan bir Kur'an'a hareke koysa, bu durumda,   bağış   yapan   kimse,   bu   hibesinden   dönüş   yapamaz. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir. 

Bir adam, diğerine demir hibe ettiğinde, mevhûbün leh ondan bir kılıç yapar; veya ip hediye ettiğinde, diğeri onu dokursa, bu durumda da, bağış yapan, hibesinden dönüş yapamaz. 

Bir adam, diğerine bir halka hediye ettiğinde, bunu alan şahıs,onun üzerine bir kaş ilave eder ve zarar vermeksizin, bu kaşın, o hal­kadan  ayrılması  mümkün  olmazsa, bu durumda  hibe  eden,   bu bağışından dönemez. Eğer, bunlar zararsız olarak, birbirinden ayrılabi-lirse, vahib bağışından dönebilir. 

Bir adama, bir yaprak kağıt hediye edildiğinde, kağıt kendisine hediye edilen şahıs, onun üzerine bir sûre veya bazı ayetler yazsa, bu durumda bağış yapan şahıs, bağışından dönebilir. Çünkü, kağıdın bede­linden bir artış yapılmış olmaz. 

Eğer, mevhûbün leh onu mushaf yaparsa, bağış yapan şahıs, bu durumda dönüş yapamaz. Zira mushaf yazmak, onun değerini artırır. 

Eğer defterler bağışlanmış olur, sonra da üzerine fıkhı meseleler veya hadis yahut şiir yazılırsa, bunların, o defterin bedelini artırmış olmaları halinde, vahib, bu bağışından dönemez. 

Eğer yazı, defterlerin maddi değerini eksiltmişse, bu durumda vahib, bağıştan rücû edebilir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir. 

Kendisine bir ayna bağış yapılan şahıs, onu cilalasa bile, bağış yapan şahıs bu bağışından dönebilir. Gmye'de de böyledir. 

Bir kimse, kendisine hibe edilen bıçağı keskinleştirse, bu durumda bağış yapan şahıs ona dönüş yapamaz. (Yani onu geri alamaz) Muhıyt'te de böyledir. 

Bir adama bir kılıç hibe edildiğinde, bu şahıs onu bıçak veya kırarak ondan başka bir kılıç yaptırırsa, bu durumda vahib, hibesinden rücû edemez. Muhıyt'te de böyledir. 

Bir adam, diğerine bir dolap bağışladığında, bu bağışı alan şahıs, onu kırıp odun yapar; veya tuğla bağışladığında, onu toprak yaparsa, bu durumlarda vahib, hibesinden geri dönebilir. 

Şayet, bir kimse toprak bağışlar da,, mevhûbün leh onu kerpiç yaparsa, o zaman, vahib bağıştan geri dönemez. Zahîriyye'de de böyledir. 

Kendisine toprak bağışlanan bir kimse, onu çamur yaparsa, bu durumda bağış yapan kimse geri dönemez. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir. 

Kendisine kavut (= kavrulmuş un) bağışlanan bir kimse, onu suya katsa bile, bağış yapan şahıs, bu bağışından     dönebilir. Cevheretü'n-Neyyire'de de böyledir. 

Bir adam, diğerine, kaynattığı üzüm suyunun üçte ikisi gittikten sonra, bir o kadar daha su koyarak kaynatarak yine üçte ikisi gidip, üçte birisi kaldıktan sonra bağışlar; diğeride onu sirke yaparsa, bu durumda bağış yapan şahıs, bağışından dönemez. 

Bir adam, diğerine bir koyun veya bir deve, bir sığır bağışladığı zaman, mevhûbün lehin onu kurban veya hac kurbanı, ceza kurbanı, nezir kurbanı yapması icab etse veya deve yahut sığırı kılâdeleyip nafile olarak kurban etmek istese, bu durumlarda, bağış yapan zatın, —zahirü'r-rivayede— bu bağıştan dönüş hakkı vardır. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre bu durumlarda vahib, hibesinden rücû' edemez. Serahsî'nin Mnhıyti'nde de böyledir. 

Bir adama, bir koyun bağışlandığında, bu şahıs, onu boğazlarsa, bağış yapan ona müracaat edebilir. 

Bunda ihtilaf yoktur. 

Şayet mevhûbün leh, o koyunu kurban keser veya hac'da hedy ederse (= Hac kurbanı keserse) o takdirde bağış yapan şahıs, hibesinden dönemez. 

Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un görüşüdür. 

İmâm Muhammed (R.A.) ise: "Bu şahsın kurbanları caiz olur. Bağış yapan ise, bu bağışından dönüp, o koyunun etini alabilir." buyurmuştur. 

Bu konuda, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'den bir nas yoktur. Alimler, bu hususta ihtilaf - eylediler ve bir kısmı: Onun kavli de İmâm Muhammed (R.A.)'in kavli gibidir." dedi. 

Sahih olanı da budur. Muhiyt'te de böyledir. 

Bir adam, diğerine bir dirhem bağış yaptıktan sonra, mevhûbün lehden ödünç ister; o da verirse, bağış yapan zat, bu durumda hibesinden dönemez. Hızânetü'I-Müftîn'de de böyledir. 

Bir adam, diğerine bir dirhem hibe edip, hibe edilen zat da onu teslim alarak onu Allah için tasadduk ettikten sonra, ve tasadduk edilen bu dirhem teslim edilmeden önce hibe eden şahıs, bu hibesinden dönmek isterse, bunu yapabilir. Mebsût'ta da böyledir. 

Bir adam, diğer bir kimsede bulunan alacağını bağışlarsa, ona bağışladığı şeyi asla geri isteyemez. 

Bir adam, hurma ağacının meyvesini (hurmasını) hibe edip, muhatabına "onu teslim almasını" söyler diğeri de onu teslim alırsa, bu durumda hibe eden şahsın dönüş hakkı vardır. Siraciyye'de de böyledir. 

Bir adam, diğerine bir ağaç bağışlayıp, onu kesmesine de izin verir; ağaç kendisine bağışlanan adam da bu ağacı keser ve kestiği ağacı da tasadduk ederse, bu durumda önceki bağış yapan şahıs, bağışından dönebilir. 

Bağış yapan zat, bu ağacı kökü ile birlikte bağışlar;mevhûbün leh-de, o ağacı k"eserse; bağış yapan şahıs, o ağacın yerine dönüş yapabilir. (Yani, onun yerini geri alabilir.) 

Sahih olan da budur. 

Bağışı alan şahıs, bu ağacı kapı yaparsa, bu durumda, bağış yapan şahıs, hibesinden geri dönemez. 

Ağacı olan şahıs, onu. odun yapmış olsaydı, hibe eden kimse, bağışından dönebilirdi. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. 

Bir adam, kölesini başka bir adama bağışladıktan sonra, mevhû-bün leh, bu köleyi bir başkasına hibe eder ve onu ikinci defa bağışlanan bu zat teslim alırsa, bu durumda, ilk bağış yapan şahıs, hibesinden dönemez. 

Fakat, son hibe eden şahıs, isterse hibesinden dönebilir. Bu durumda ise, ilk bağışlayan şahıs, hibesinden dönebilir. Zehıyre'de de böyledir. 

Kendisine hibe edilen şeyi hibe eden ikinci şahıs, hibe yolu ile veya sadaka, miras, vasıyyet, satın alış yahut bunlara benzer bir yolla bir şey ulaştığı zaman, ilk vâhib, yaptığı bağıştan rücû edemez. Muhıyt'te de böyledir. 

Bağışlanan şeyi, mevhûbün leh sattığında, müşteri, onu bir kusu­rundan   dolayı  geri   verse;   önce   bağış   yapan   şahıs,   bu  durumda bağışından dönemez. Mecmu'l-Bahreyn'de de böyledir. 

Sağnâkî'de şöyle zikredilmiştir: 

Bir adam, gasbeylediği veya sattığı, tasadduk ettiği, icare verdiği, rehin verdiği, emanet verdiği veya ariyet bıraktığı bir şeyi, başka birine hibe eder ve mevhûbün leh onu helak ederse, o şeyin kıymetini tazmin eder. 

Bu durumlarda kendisine bağış yapılan ve sadaka edilmiş bulunulan şahsa rücû edilemez. Gasbeden şahsa müracaat edilir, tcarcıya emanet bırakılana, ariyet konulana da müracaat edilir. Müşteri de bedeline mü­racaat eder. Hırsız, kendisinden zoraki alan kimseye müracaat edemez. Gasbeden şahıs da, kendisinden gasbeden şahsa başvuramaz. Tatarhâ-niyye'de de böyledir. 

Hakimin hükmüyle hibeden dönülebileceğinde hiç bir ihtilaf yoktur. Hakim, hibe işlemini feshedebilir. Karşılıklı rıza ile bağıştan dönülüp dönülemiyeceği hususunda ihtilaf vardır. Alimler: "Taksimi muhtemel  olan,   müşanın  bağışından  dönüş,   —siya'   ile  birlikte— sahihdir. Siya' ile birlikte sahih olmaz.'' buyurmuşlardır. 

Hibenin sıhhati, teslim alınmasına bağlı değildir. 

Şayet hibe önce ise, sıhhati hususunda teslim alınması beklenir. 

Keza, bir adam, bir insana bir şey hibe ettiğinde, mevhûbün leh o şeyi, bir başkasına hibe eder ve sonra bu ikinci bağış yapan şahıs, yaptığı bağıştan geri dönerse, bu durumda ilk vahib (=. hibe yapan şahıs) da bağışından dönebilir. 

Şayet ikinci hibeci, bağıştan dönmezse birinci de dönemez. 

İbnü Semâa, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: 

—Hâkimin hükmü bulunmasa bile— mevhûbün lehin (= kendisine bağışta bulunulan şahsın), hibeyi (= bağışlanan şeyi) tasarruf etmesi caizdir. 

Ancak hakim, hibe işleminin bozulmasına hükmetmişse, bu durumda mevhûbün leh, hibede tasarrufta bulunamaz. 

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ile İmâm Muhammed (R.A.)'e göre böyledir. Muhiyt'te de böyledir. 

Hakim hükmü vermeden, bağış yapan da bağışını geri almadan önce mevhûbün leh ölürse, bağış yapan şahıs, bu hibeyi ödetemez. 

Ancak hüküm verildikten sonra, mevhûbün leh, hibeyi (geri) vermez ve buna mani olur, vahib ise ister, ancak hibe dönüşten sonra geri verilmezse, o müstesnadır. 

Şayet mevhûbün leh, o bağışı, tekrar vahibe (— hibe eden şahsa) hibe eder; vahib de onu kabul edip alırsa, bu, onun veya hakimin red­detmesi gibidir. Zehıyre'de de böyledir. 

Bir maniden dolayı, hakim bağıştan dönmeyi yasaklar; sonra da o mani ortadan kalkarsa, bağış yapan şahıs, yaptığı bu bağıştan dönebilir. Muhıyt'te de böyledir. 

Bir adam, bir fakire bir şey bağışladığında, ondan dönülmez. Bazı alimler: "Bu hüküm, verilen şeyin sadaka niyetiyle verilmiş olması halinde böyledir." demişlerdir. Sirâciyye'de de böyledir. 

Bir adam, diğerine bir şey bağışladıktan sonra, mevhûbün lehe: "Bağıştan dönüş hakkımı iskât ettim." dese, bu durumda bile, bu hakkı sakıt olmaz. Cevâhirü'I-Ahlâtî'de de böyledir. 

Bağışı verenle, bağışı alan, bağıştan dönüş hakkının kalkması üzere, bir şey karşılığında anlaşma yapsalar, bu anlaşma sahih olur ve dönüş hakkı ortadan kalkar. Cevâhiru'l-Fetâvâ'da da böyledir. 

Bir adam, mescide bir ip bıraktığında veya bir kandil astığında, ondan dönüş hakkı vardır. Ancak bu şahıs, kandili ip ile bağlarsa, o zaman dönüş yapamaz. Siraciyye'de de böyledir. 

Bağışlanan kimsenin, müslüman veya kafir olması, bağıştan dönme hususunda müsavidir. Mebsût'ta da böyledir. 

Bir adam, küçük çocuğunun annesine beş dinar vererek: "Bununla, bu çocuğa çeyiz yap." der; sonra da bu baba bağışından dönmek isteyerek, bu dinarları geri alsa, bunda hakkı yoktur. 

Bazı alimler ise: "Hakkı vardır. Bu durumda: "ona çeyiz satın al demek suretiyle, onu vekil tayin etmiş olur. demişlerdir. Ebû'l-Feth'in Fetvâları'nda da böyledir. 

En doğrusunu bilen Allahu Teâlâ'dır. [21] 

 

6- BİR KİMSENİN, KÜÇÜK ÇOCUĞUNA BAĞIŞTA BULUNMASI

 

Bir adamın sağlığında evladına bir şey bağışlaması ve çocuklarından bir kısmını, diğerlerinden üstün tutması (= tafdil etmesi) hususunda el-Asi kitabında bir rivayet yoktur. 

Alimlerimiz bu hususta bir şey söylememişlerdir. 

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin: "Dinde üstünlüğü olana fazla bağış yapmakta bir beis yoktur." buyurmuş olduğu nakledilmiştir. Ve o: "Eğer dinde, her ikisi de aynı seviyede ise tafdil etmek (= birini üstün tutmak) mekruhtur." demiştir. 

Muallâ kitabında ise, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) dan naklen: "Şayet birine zarar vermeyi niyet etmiyorsa, diğerim üstün tutmakta bir sakınca yoktur. Eğer böyle değilse, birine verdiğini, diğerine de verir." demiştir. 

Fetva da buna göredir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. 

Muhtar olan da budur. Zahîriyye'de de böyledir. 

Bir  adam, sağlığında,  bütün   malını   hakimin   hükmü  ile, çocuklarından birine verse, bu şahıs yaptığı bu işten dolayı günahkâr olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. 

Bir adamın çocuklarından birisi fasık olduğunda, —onun masiyet sayılacak, belirli suçu bulunursa,— bu çocuğa idaresinden fazlasını vermek uygun olmaz. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir. 

Bir adamın çocuğu fasık olur ve bu durumda baba, malını hayır yoluna sarf etmeyi irade ederek onu mirasından mahrum ederse; böyle yapması ona mal bırakmasından daha hayırlıdır. Halasa'da da böyledir. 

Bir adamın oğlu ilim ile meşgul bulunur ve bir kazancı da olmazasa, bu babanın, ona fazla ikramda bulunmasında bir sakınca yoktur. Müitekıt'ta da böyledir. 

Bir babanın, küçük çocuğuna yaptığı hibe (= bağış)'de akidle tamam olur. Eğer mal, onun elinde veya emanet bıraktığı bir yerde ise böyle yapmasında bir sakınca yoktur. 

Şayet o malı, elinden zoraki alınmış veya rehin bıraktığı yerde durmakta yahut icarcının yanında olduğu için ve onu teslim almadığından bağışı caiz olmayacak bir durumda ise, işte o zaman böyle yapamaz. 

Keza, bu baba o çocuğun anasına bağış yapar ve hibe ettiği şey o ananın elinde bulunur; bu durumda baba ölür ve vasi de olmazsa, yine böyledir. Kâfi'de de böyledir. 

Bir adam, bir kölesini, bir ihtiyaç için bir yere gönderdikten sona, onu küçük oğluna hibe etse, bu bağış sahih olur..Gönderdiği köle, baba ölene kadar gelmezse, aynı köle o çocuğun olur. O köle miras olmaz. Zehıyre'de de böyledir. 

Bir baba, dâr-i harbe giden (kaçan) kölesini, küçük çocuğuna hibe etse, bu bağış caiz olur. 

Şayet bu köle, dâr-i İslam'da kaçmış olsaydı, hibe yine caiz olurdu ye bulduğu yerde onu teslim alırdı. Fetâvâyi Suğrâ'da da böyledir. 

Bir baba, bir kölesini fasid bir satışla satıp, onu teslim ettikten veya müşteriye muhayyerlik şartıyla sattıktan sonra, onu küçük oğluna hibe etse, bu bağış caiz olmaz. Mebsût'ta da böyledir. 

Bu hususlarda, sadaka da bağış gibidir. Kâfî'de de böyledir. 

Bir yetimin vasisi, kölesini küçüğe bağış yapar; bu küçüğün de, o adamda alacağı bulunursa, bu hibe sahilidir; alacağı da sakıt olur. Şayet bağış yapan şahıs, bağışından dönmek isterse, zahirü'r-rivayede buna hakkı vardır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. 
 

Bir baba, kölesini küçük oğluna bağış yaptıktan sonra bu köle ölür, bilahare de bu köleye bir hak sahibi çıkarsa, bu durumda baba, onu tazmin eder ve hiç bir şekilde çocuğa müracaat edemez. 

Şayet bulûğdan sonra oğlu öder ve sonra da baba köleyi yenilerse, babanın tazmin etmesi için, çocuk ona müracaat edemez. Eğer, baba köleyi yenilemezse, çocuk, tazmin etmesi için ona müracaat eder. Zehıyre'de de böyledir. 

Bir adam, kendi evini küçük çocuğuna bağışladığında, bu evin içinde bağış yapan şahsın eşyası bulunsa bile o bağış caizdir. O eşya ordan alınabilir. 

Fetva da buna göredir. Fetâvâyî Attâbiyye'de de böyledir. 

Müntekâ'da İmâm Muhammed (R.A.)'den naklen şöyle zikre­dilmiştir: 

Bir adam, içinde oturduğu evini küçük çocuğuna hibe ettiğinde, bu ev icarlı olursa, hibe caiz olmaz. Şayet icarla olmaz veya hibe eden ken­disi oturuyor bulunursa hibe caiz olur. 

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'dan İbnü Semâa'nın rivayet ettiğine göre, hibe yapan şahsın içinde oturduğu evini küçük çocuğuna bağışlaması caiz olmaz. 

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'den gelen rivayet de böyledir. Zehıyre ve Mutaıyt'te de böyledir. 

Bir adam, evini küçük çocuğuna bağışladıktan sonra, bağış yaptığı bu evi vererek başka bir ev satın alsa, bu ikinci, ev, çocuğun olur. Mültekıt'ta da böyledir. 

Bir babanın, içinde oturduğu evi, küçük çocuğuna tasadduk etmesi, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre caizdir. 

Fetva'da buna göredir. Siraciyye'de de böyledir. 

Hasan   bin   Ziyad,   İmâm   Ebû   Hanîfe   (R.A.)'nin   şöyle buyurduğunu nakletmiştir: 

Bir adam, evini küçük oğluna tasadduk ettiğinde, bu şahsın o evde —ücretsiz olarak— eşyası dursa veya bu şahıs —ücret ödemeden— o evde oturuyor olsa; bu caizdir. 

Şayet ev, bir başkasının elinde icarda ise, bu durumda tasadduk caiz olmaz. 

İçinde ücretli veya ücretsiz oturulanev hakkında şöyle denilmiştir: Bu hibenin hilafınadır. Hibe hakkında rivayetler vardır. "Bağışlanan evde, baba oturuyor veya onun eşyası bulunuyorsa, hibe sahih olmaz." denilmiştir. 

Hibe fakir olmayana da verilir; sadaka ise fakire verilir. Bu iki mes'elede, bu iki rivayet vardır. Muhıyt ve Zehıyre'de de böyledir. 

Bir adam, ekili bir yerini, küçük oğluna tasadduk ettiğinde, eğer ekin kendisine aitse, bu tasadduk caizdir. Bu yer başkasına icarla verilmişse, caiz değildir. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir. 

Kitâbü'l-Ahkâm Sahibi: şöyle demiştir: Zahîrü'd-dîn bana şöyle yazarak sordu: 

—  Tohumu ziraatçının olmak üzere, yer sahibi, tarlasını küçük oğluna bağış yapsa, ziraattaki hissesini de, ona hibe eylese, bu sahih olur mu? 

— Şayet ortakçı razı olur ve mezrûatı aralarında taksim ederlerse, bu hibe sahih olur. Razı olmazsa hibe sahih olmaz. Ebûl-Feth'in Fetvâ-ları'nda da böyledir. 

Bir adam,  küçük çocuğuna: "Şu yerde tasarruf yap." der; çocukda, orayı alarak tasarruf ederse; o yer onun mülkü olmaz. Gınye'de de böyledir. 

Bir adam oğluna bağış yapar ve bunu ortağına yazarsa, oğlu onu teslim almadıkça, mevhûba sahib olamaz. 

Bir adam, oğluna bir yer verir ve bu oğul orda tasarrufta bulunursa, o yer babanındır. Ancak, onun malı olduğuna dair bir delil bulunursa o müstesnadır. Mültekıt'ta da böyledir. 

Bir adam, sağlığında bir yerini oğluna tasarruf için verir, o da öyle yapıp orayı çoğaltır ve baba ölürse, şayet  baba, orayı  oğluna bağışlamışsa, oranın tamamı o oğulundur. 

Eğer "baba kendisi için çalışmasını" söylemişse, bu durumda orası miras olur. Cevâhirü'l-Fetâvâ'da da böyledir. 

Bir adam, çocuğu veya talebesi için elbise hazırlar, sonra da onu başka bir çocuğuna veya başka bir talebesine vermek isterse, bunu yapamaz. Ancak, onun ariyet olduğunu açıklarsa, o zaman verebilir. Siraciyye'de de böyledir. 

Bir adam, elbiselik kumaş alır ve onu küçük oğlu için keser, dik­meden önce de ona teslim ederse, bu bir bağış olur. 

Şayet oğlu büyük ise, dikip teslim etmeden, —sadece vermesi— bağış olmaz. 

Şayet: "Bunu onun için satın aldım." derse, o zaman onun mülkü olur. Gmye'de de böyledir. 

KbıVl-Kasını şöyle demiştir: 

Bir kadın, karnındaki çocuk için cihaz' edinir ve bu çocuğu doğurduğunda, onu o elbisenin üzerine korsa, işte o elbise miras olur. 

Fakıyh ise şöyle demiştir: 

Bana göre, o elbise, —her ne kadar, kadın: "Ben, bunu bu sabi için yaptım." demese bile— o çocuğun olur. 

Şayet bir sabî on yaşma girse ve anasının altına serdiği şeyin üzerine yorgan örtse, bu, "Eğer bu, bunundur." denilmemiş, ise, o çocuğun olmaz. Bu, üzerine giydiği elbise gibi değildir. 

Ebû'l-Kasim şöyle demiştir: 

Bir kadın, küçük kızı için veya kız büyüyünce, ona cehiz hazırlar ve ana kendi sağlığında, onu bu kıza teslim ederse, bu çeyiz o kızın olur. Yenabi"de de böyledir. 

Bir kadın, kocasında olan mehrini aynı kocadan olan küçük çocuğuna bağışlasa, bu bağış —çocuk onu teslim alana kadar— caiz olmaz. Teslim aldığı zaman, onun mülkü olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. [22] 

 

Hibenin Teslim Alınması

 

Kendisine hibe yapılan şahıs onu teslim alma hakkına sahipse, teslim alması sahihdir. 

Şayet kendisine bağış yapılan kimse, küçük çocuk veya mecnun ise, hibeyi teslim alma hakkı onun velisinindir. 

Velisi ise, babası veya babanın vasisidir. 

Sonra dedesi, sonra onun vasisidir. 

Sonra da hakim veya hakimin tayin eylediği zattır. 

Sabî ister ailede tek olsun ister başkaları da bulunsun müsavidir. Tahâvî Şerhı'nde de böyledir. 

Şayet baba ve onun vasisi, dede (babanın babası) ve onun vasisi gaip  olurlarsa,  velayetti  ona yakın  olan  şahsın  alması caiz  olur. Hulasada da böyledir. 

Baba ve dedenin gayrisinin (kardeş, amca, anne veya diğer akra­baları gibi...) istihsanda bağış kabul etmeleri caizdir. 

Şayet ailelerinde küçük çocuk varsa, vasi de, îstihsanen hibe alma hakkına sahibtir. 

Şayet' ailesinin içinde ise, yabancı bir kimse de böyledir. Yani yetimin başka bir yakım bulunmazsa, bu kimsenin de yetim adına hibe kabul etmesi caizdir. Bu da istihsalidir. 

Bu mes'elelerde sabinin teslim almaya akıl erdirmesi veya buna aklı ermemesi müsavidir. 

Bunların tamamı babanın ölü veya sağ olduğu halde gaib olması halinde böyledir. 

Fakat baba sağ ve hazır olur, sabi de, o ailenin içinde bulunursa, hibe sahih olur mu? 

Bu bölüm kitaplarda, nassan sahih söylenmemiştir. 

Yabancı hakkında söylenen "yetimin kimsesi olmaz ise, onun adına bir yakını hibeyi alabilir." şartı, baba hazır iken kimsenin, onun adına hediyeyi alamamasını gerektirir. Dede de böyledir. Baba sağ iken, aynı aileden olan sabiyi kimse ayıramaz. Zehiyre'de de böyledir. 

Küçük bir çocuk (= sabi) amcanın yanında  ve ailesinin içinde bulunduğunda, bu küçüğe bir hediye verilir; babanın vasisi de hazır bulunduğu halde, verilen şeyi amca alsa; bazı alimler: "Onun alması caiz olmaz." demişlerdir. 

Sabiye verilen hediyeyi kardeş, amca veya anne alır ve bu küçük bir yabancının yanında, onun ailesinin içinde bulunsa, bu durumda, o şahısların, bu çocuğa verilen hediyeyi almaları caiz olmaz. 

Şayet yetimin malını, yetimin içinde bulunduğu ailesinden birisi alırsa, bu caiz olur. Fetâvâyi Kâdthân'da da böyledir. 

Emsaline cima yapılabilen bir sabi kız çocuğu, kocasının evinde bulunur ve verilen bağışı alırsa veya bağışı onun kocası alırsa bu bağış caiz olur. 

Bağışı kocasına veren şahıs, "onu, karısına vermesini" söylediğinde, eğer o kadın, kendi emsali cima' olunan bir kadınsa, alim­lerimiz: "Bu şart kabul edilir. Kadın, misline cima edilebilen bir kadın değilse, onun adına, kocasının alması caiz olmaz." demişlerdir. Emsa­line cima edilen bir kadına verilmek üzere, kocasına hediye verilmesi caiz olur. Zehıyre'de de böyledir. 

Sabî olan  küçük  kız,  dedesinin  veya kardeşinin,  annesinin, amcasının yanında bulunduğunda onun için bir bağış yapılır, kocasının o bağışı kabul etmesi caiz olur. Tatarhâniyye'de de böyledir. 

Şayet kız çocuğunun aklı yeterse, yani buluğa erişmişse, onun adına, babasının veya kocasının hediye alması caiz olmaz. Ancak, o izin verirse bu caiz olur. Cevheretü'n-Neyyire'de de böyledir. 

Babası olmadığından, yabancıların evinde duran bir sabi kız çocuğuna verilen hediyeyi, o yabancının alması caiz olur... Siraciyye'de de böyledir. 

Sabî (=   küçük yaştaki)  bir  kız dedesinin  veya kardeşinin, anasının, amcasının evinde bulunduğunda ona bir bağış yapılır ve o evden küçük olan bir kimse teslim alır ve o anda babası da orda bulu­nursa, bu durum hakkında alimler ihtilaf eylediler. Sahih olan, alman bağışın caiz olmasıdır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. 

Fetva da bunun üzerinedir. Fetâvâyi Suğrâ'da da böyledir. 

Aklı yeten bîr sabinin, babası sağ iken de, kendine yapılan hediyeyi kabul etmesi caiz olur. Kerderî'nin Veeizi'nde de böyledir. 

Bu, bizim üç imamımızın kavlidir. Zehıyre'de de böyledir. 

Bağış  yapılan   çocuğun   aklı   ermezse,   bağış   caiz   olmaz. Siracü'l-Vehhâc'da da böyledir. 

Sabinin bağışı kabul etmesi, —eğer bağışlanan şeyin kıymetini bilirse,— caiz olur; kıymetini bilmez ve zayi ederse, hibe caiz olmaz. 

Bir adam kör ve köle olan bir çocuğa bağış yapar veya onun evine toprak korsa, işte bu caiz olur. 

Yapılan bu bağışı, ondan satın almak da caiz olur. Zehıyre'de de böyledir. 

Hakim: "Bir adam, biri büyük, diğeri küçük olan iki oğluna bir ev hibe ettiğinde, büyük oğlan bu bağışı kabul ederse, bu durumda bu bağış batıldır. 

Sahih olan budur. Çünki küçüğe yapılan bağış, babasının teslim almasıyla kabul edilir. 

Bunun çaresi, önce ev büyüğe verilir. O da küçük kardeşine, onun hissesini bağışlar. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir. 

Haramdan kurtulup, helâle tevessül etmek ve hile cihetinden de kaçmak gerekir. Yapılacak en güze! iş, sabiye bağış yapmak değil, yabancı gibi tasattuk etmektir. Timıırtâşî'dede böyledir. 

En doğrusunu bilen Allah'u Teâlâ'dır. [23] 

 

“””””””””

 

Hibede ivaz (= karşılık, bedel) iki nevidir: 

1) Sözleşmeden sonraki ivaz. 

2) Sözleşmede şart koşulan ivaz. 

Akidden sonraki ivaz, iki yerde mevzuu bahis olur: 

1) İvaz'ın caiz olmasının şartının açıklanması. 

2) İvaz'm mahiyetinin açıklanması. [24] 

 

İvazın Caiz Olmasının Şartları

 

İvazın caiz olması için üç şart vardır: 

1) İvaz, hibeye mukabele etmektir. 

İvaz, mukâbele'ye delalet eden bir lafızla meydana gelir. 

Meselâ: "Bu, bağışına karşılıktır." veya: "Bağışına bedeldir." yahut: "Bağışının yerine..." veya "...bağışından dolayı..." "Sana atiyyedir." veyahut "Bunu, bağışın bedel olarak sana tasadduk eyledim."; "Seni mükâfatlandırdım." "Sana kifayettir." demek veya bunlara benzer bir şey söylemek gibi... 

Bir adam, diğerine bir şey hibe ettiğinde, mevhûbün leh onu teslim aldıktan sonra, hibe edene, onun gibi bir şey bağışladığı halde "...Bağışından bedeldir." demez veya —bizim yukarda söylediğimiz sözler gibi bir söz söylemezse, bu şey bir bedel olmaz. Bilakis herbirisinin ki yeni bir hibe olur ve her birinin dönüş hakkı bulunur. 

2) Verilen bedelin (ivazın), hibe akdi sebebiyle, ivazı veren şahsın mülkiyetine girmiş olmaması gerekir. 

Meselâ: Kendisine bağış yapılan zat, yapılan bu bağıştan, ivaz verse, bu ivaz sahih olmaz ve bu, ivaz olmaz. 

Şayet bağışlanan şey, halini bozup değiştirirse, dönüş memnu olur. Bu durumda bağışlanan şeyin bir kısmı, ivaz (= bedel) olur. 

Bu, bir veya iki şey bir akid ile olursa böyledir. Fakat, iki şey ayrı ayrı iki sözleşme ile bağışlanırsa, o bağışlanan iki şeyden birisinin, diğerine verileceği ihtilaflıdır. İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ile İmâm Muhammed (R.A.): "Onlardan birisi diğerinin yerine bedel verilir." buyurmuşlardır. 

Bağışlanan şeyin yerine, tasadduk olunan şey bedel verilebilir. Bunda icma vardır. 

3) Bedel olan şeyin, ( = ivazın) teslim olması şarttır. 

Eğer teslim olunmazsa, (Meselâ: Bedel olarak verilecek şeye, bir başkası sahip çıkarsa) o bedel olmaz... Bu takdirde, —bağışlanan şey, zayi olmamış ve artış yapmamış olarak bizzat duruyor ise-^- hibeden rücû edilebilir. 

Eğer bağışlanan şey zayi olmuş veya mevhübün leh onu zayi etmişse bu durumda tazminat gerekmez. Bedâi"de de böyledir. 

Eğer bedel olarak verilen şeyin bir kısmı başkasının hakkı ise, oda bedel olur. Şayet dilerse, geri kalanı bağışlayana reddeder. Bu da ken­dine bağış yapılan  şahısta,  yapılan bağış mevcut olduğu ve artış yapmadığı zaman böyledir. Siracü'l-Vehhâc'da da böyledir. 

Bedel olarak verilen şeye (= ivaza) gelince, bu bağışlanan şeye karşılık, yeni bir bağıştır. 

Bunun şartı, bağışlanan bu şeyde, başka bir kimsenin hakkının olmamasıdır. 

Şayet bağışlanan şey başkasının hakkı ise, o geri alınır. 

Eğer bağışlanan şeyin yarısı, mevhübün lehin ise, bu durumda verilen bedelin yarısı geri alınabilir. 

Bu da bağışlanan şeyin kabil-i kısmet cinsten olduğu zaman böyledir. 

O bedel ister artsın, isterse piyasa değeri noksanlaşsm,,müsavidir. Bu durumda bağışlanan şeyin yarısı geri alınabilir. Bedâi"de de böyledir. 

Şayet bağışlanan şeyden geride kalanı, bağışlayan şahıs geri alırsa;                                                                                         

2) İvaz şartiyle yapılan hibede, ivazın kâbil-i kısmet olan, muşa bir şey olmaması şarttır. 

3) Bağışlanan veya ona bedel verilen şeyin her iki tarafça da teslim alınması şarttır. 

4) Teslim aldıktan sonra, bu işlemde alım-satim hükmü sabit olur. Bu durumda iki taraf da dönüş yapamazlar. 

5) Bu, hem istihsan, hem de kıyastır. 

Bedel karşılığı yapılan bağışların (= ivaz şartiyle yapılan hibenin), ibtidası da, intihası da, önü de, sonu da alış-veriştir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. 

Bir kimse, bir evi, iki kişiye bin dirhem karşılığında bağışlasa, bu, bir  alış-veriş  olur.   Teslim  ve  tesellümden  sonra,  dönüş  yapılmaz. Gınye'de de böyledir. 

Şayet çok bağışa karşı, az bir bedel veya az bir bağışa karşı çok miktarda bedel verilse, bu durumlarda bedel bedeldir ve —miktarı ne olursa olsun— bedelin alınmış olması dönüşe manidir... 

Bir kimse, hibeyi, mevhûbun (= bağışlanan şeyin) bir kısmından yaparsa, bu bedel olmaz ve bunda dönüş de yoktur. Tahavî Şerhî'nde de böyledir. 

Mevhûbun leh, vahibe sadaka verir veya ona ait yıkılmış bir yeri tamir eder ve sonra da: "Bu, senin verdiğin bağışa karşılıktır." derse bu caiz olur. 

Yabancı bir kimseye, —kendisine hedaye verilenin emri olsun veya olmasın— bedel vermek caiz olur. Kendine bedel verilen yabancı, hibeden rücû' edemez. Ancak kendine bağış yapılan adam: "Bu, filana, benden bedeldir." derse o müstesna... Şöyle ki: Bir adam, diğerine: "Köleni benim yerime filan adama bağışla." der; o da bağışlarsa, bu durumda bağışlayan şahıs, kendisine emir verene müracaat edemez. Ancak emir yeren: "Ben, onu öderim." derse, o zaman müracaat ede­bilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. 

Bü meselelerde asıl olan, alanın da, verenin de, almana ve verilen sahip olmasıdır. Emirle yapılırsa şarta ihtiyaç vardır. Tazminata şart koşan onu öder. Zahîriyye'de de böyledir. 

Bir kimseye bir bağış yapıldığında, bu şahıs da ona karşılık, şartsız bir bedel verir, diğeri de onu teslim alır; sonra da verilen bu bedele bir sahip çıkarsa, o zaman, vahib bağışına müracaat eder. Eğer yapılan bağış, mevhûbün lehin yanında mevcut bulunur ve onda bir artış olmamış olursa, bunda rücûa bir mani yoktur. Siracü'l-Vehhâc'da da böyledir. 

Şayet verilen bedele bir sahip çıkar ve önceki bağışta ziyadelik meydana gelmiş olursa, bu durumda, hibe eden şahıs, ondan rücû' edemez. Hülâsada da böyledir.. 

Bağış zayi olur veya mevhûbün leh onu zayi ederse, alimlerimizin kavillerine göre, bu durumlarda tazminat gerekmez. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir. 

Bir adam, diğer bir şahsa bin dirhem hibe eder; mevhûbün leh de, o dirhemlerden birini bedel olarak verirse, bu bedel olmaz. Bu durumda önceki bağışı veren kimse, isterse bu bağışından geri dönebilir. 

Keza bir adam, diğerine bir apartman bağışlar; mevhûbün leh de, ondan bir daireyi, bedel olarak verirse, yine önceki bağış yapan şahıs, bu bağışından geri dönebilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. 

Fetâvâyi Attabiyye'de şöyle zikredilmiştir: 

Bir adam kıymeti bin dirhem olan evini, karşılık olarak hibe eder ve mevhûbün leh o evi, —bedelini ödemeden— iki bin dirheme satarsa, bu durumda evin şefîi, o evi iki bin dirheme alır ve vahib, mevhûbün lehe her neyi şart koşmuşsa, onu öder. Tatarhâniyye'de de böyledir. 

Bir adam, diğerine bir elbise ve beş dirhem hediye edip, bunların tamamını teslim ettikten sonra, mevhûbün leh, bu elbiseyi veya beş dirhemi bedel olarak verirse, bu, bize göre bedel olmaz. Fetâvâyi Kâdî­hân'da da böyledir. 

Bir adama buğday hediye edildiğinde, bu adam, o buğdayın bir kısmını öğütüp un yapar ve unu kendine buğdayı bağışlayan şahsa verirse, işte bu bedel olur. 

Keza bir adama, bir takım kumaş bağışlanır, mevhûbün leh de, bu kumaşın bir kısmını boyar veya elbise diker ve onu da kendisine bağış yapan şahsa verirse, bu da bedel olur.. 

Keza, bir adama kavrulmuş un hediye edilir ve o da onun bir kısmını helva yapıp, kendisine bağış yapan şahsa verirse, bu da bedel olur. Zehıyre'de de böyledir. 

Bir hıristiyan, bir müslümana bağış yaptığında, bu müslüman ona karşılık olarak, şarap veya domuz verse, bu bedel olmaz. Bu durumda hıristiyan, isterse, bu bağışından dönebilir. 

Keza, bir adam kendine bağış yapan bir şahsa, yüzülmüş bir koyun verir; sonra da bu koyunun murdar olduğu meydana çıkarsa, bu durumda da bağış yapan şahıs, bu hibesinden dönebilir. Fetâvâyi Kâdî-hân'da da böyledir. 

Bir adam, başkasına verilmek üzere, birisine bir elbise bağışlar ve ona teslim ederse, bu bağış caiz olur. 

Vahib, mevhubün lehden bir bedel almadan Önce, bağışından dönebilir. 

Şayet bir adam, kendine bağış yapan şahsa, bir ivaz verir ve bu iki şahsın arasında da akrabalık bulunursa, bu hal bağıştan dönmeye mani olmaz. Mebsût'ta da böyledir. 

Ticaret yapmaya izin verilmiş bir köle, bir adama bağış yapar ve mevhubün leh de, bu bağıştan bir kısmını bedel olarak verirse, bu şahıs­lardan her biri, verdiği şeyi geri alabilir. Çünkü, bu bağış batıldır. 

Keza küçük bir çocuğun babası, o çocuğun malından bağış yapar ve mevhubün leh de, bu hibeye karşılık verirse, bu durumda da, bu şahıslar bağıştan dönebilirler. Muhıyt'te de böyledir. 

Küçük bir çocuk, malını bir adama bağışladığında, bu bağışı alan şahsın, ona bir karşılık vermesi sahih olmaz. Çünki, böyle yapmakla batıl olan bir hibeye karşılık vermiş olur.  Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. 

Bir çocuğa  bağış yapıldığında, bu  çocuğun  babası, onun malından, bağış yapan şahsa karşılık verse, bu caiz olmaz. Her ne kadar bağış, bedel   karşılığı olarak şartlanmış olsa bile, bu  böyledir. Cevheretü'n-Neyyire'de de böyledir. 

Bir adam, diğerine iki cariye bağışladığında, bu cariyelerden birisi, mevhûbün lehin yanında doğum yapsa, ve bu mevhûbün leh o çocuğu, bağış yapan şahsa, bedel olarak verse, bu durumda bağış yapan şahıs dönüş yapamaz. Siracu'l-Vehhâc'da da böyledir. 

Hasta bir adam, sağlam birine, kıymeti bin dirhem olan bir köleyi bağışlar ve ondan başka da hiç malı olmaz; sağlam adam da bedel olarak hastaya bir şey geri verir ve bu hasta, onu teslim aldıktan sonra ölür; köle ise durmakta olursa; sağlam olan adamın verdiği bedel, kölenin kıymetinin üçte biri veya daha fazlası olması halinde, hibe geçerli olur. 

Şayet verilen bedel, kölenin kıymetinin yarısı kadarsa, bağış yapan şahsın varisleri yapılan bağışın altıda birini geri alırlar. 

Her ne kadar verilen bedel bağışın aslına şart koşulmuş olsa bile, kendisine bağış yapılan şahıs isterse, bağışın tamamını geri verip, verdiği bedeli alır; isterse, bağışın altıda birini varislere verip, geri kalan da kendisinin olur. Mebsût'ta da böyledir. 

En doğrusun bilen Allah'u Teâlâ'dır. 

 

8- HİBE İÇİN ŞART KOŞMANIN HÜKMÜ

 

Bakkalı'de, İmâm Ebü Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: 

Bir adam, başkasına:"Şu mal senindir. İstersen al." deyip ona verir; o adam da: "İsterim." derse, bu hibe caiz olur. 

İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyuduğu rivayet edilmiştir: Bir kimse, diğerine: "Şu hurma senindir. Ona boyun yetişirse al." 

veya "Yarın al." derse bu da caizdir. 

Bu, "Eve girersen, ev senindir." sözüne muhaliftir. Zehıyre'de de böyledir. 

Bir adam, diğerine, bir köle veya başka bir şeyi o şahıs üç gün muhayyer olmak şartıyla, hibe eder ve ayrılmadan önce izin verirse, bu hibe caiz olur. Şayet izin vermeden ayrılırsa caiz olmaz. 

Bağışlanan adam üç gün muhayyer olmak şartıyla, bir şey bağışlarsa, bu bağış sahih; muhayyerlik ise batıl olur. Çünkü bağış bağıştır ve bağışlayan için muhayyerlik olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. 

Bir adamın, diğerinde, bin dirhem alacağı olur ve ona "Yarın geldiği zaman, bin dirhem senindir." veya "Sen ondan berisin (= kur­tulmuşsun) yahut: "Şayet malın yarısını bana verirsen, geri kalandan berisin." veya "...kalanın yarısı senindir." derse, bu sözler batıldır. (-geçersizdir.) Camiu's-Sağîr'de de böyledir. 

Fetâvâyi Attabiyye'de şöyle zikredilmiştir: 

Bir kimse, diğerine: "Köleni azad etmen karşılığında, seni alacağımdan berî kıldım. (=  kurtardım)." veya "Sana olan ibrama karşılık, köleni azad etmen şartıyle sen borçtan berîsin" der; diğeri de; "Kabul ettim." veya: "Köleyi azad eyledim.*' derse, borçtan beri olur. Tatarhâniyye'de de böyledir. 

Ebû'l-Leys'in Fetvâlan'nda şöyle zikredilmiştir: Ebû'n-Nasr'a soruldu:  Bir adamdan şöyleki o adam diğerine; 

"muhayyer olmak üzere, benim, senin üzerinde olan hakkımı, sana ibra eyledim." dese durum ne olur? 

İmâm şu cevabı verdi: 

— Beraat caiz; muhayyerlik ise batıldır. Baksanıza, bir adam, muhayyerlik üzere bir şeyi bağışladığında bağış makbul oluyor da, muhayyerlik batıl oluyor. Beraat ise daha evladır. Muhıyt'te de böyledir. 

Müntekâ'da, İbnü Semâa, İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: 

Bir adam, diğerine: "Şu cariyeyi, bin dirhem bedel vermen karşılığında sana bağışladım." der ve ona bu cariyeyi teslim eder; o da cariyeye cima eder ve ondan bir çocuk meydana gelirse, bu durumda cariyeyi veren şahıs, bedelini veya şart koşulan kıymetini Ödemesini o şahsa emreder. Zehıyre'de de böyledir. 

Bütün alimlerimiz şöyle buyurmuşlardır: Bir bağış yapılırken, fasid bir şart köşulursa, bu durumda bağış caiz; şart batıl olur. 

Meselâ: Bir adam, bir cariye bağışlar ve mevhûbün lehe, onu sat­masını veya onu ümm-ü veled yapmasını .şart koşar yahut o cariyeyi birine satmasını söyler veya bir ay sonra kendisine geri vermesini şart koşarsa, bu durumlarda bağış caizdir. Şartların tamamı ise batıldır. Siracü'l-Vehhâc'da da böyledir. 

Bir adam, diğerine, "kendisine geri vermek" veya "onu azad eylemek" şartıyla bir cariye hibe eder veya bir evi, "onun bir kısmını, kendisine geri vermek" şartıyla bağışlarsa, bu durumlarda hibe caiz; şartlar ise batıldır. Kâfi'de de böyledir. 

Burada aslolan, teslim almanın şart koşulduğu akidlerde bu şart akdi feshetmez. Hibe ve rehin akidlerinde de  böyledir. Siracü'l-Vehhâc'da da böyledir. [25] 

 

Şarta Bağlanması Sahih Olmayan Ve Fasid Şartlardan Dolayı Bâtıl (= Geçersiz) Olan Akidler

 

Şarta bağlanması sahih olmayan ve fasid şartlardan dolayı batıl olan akidler 13 çeşittir. 

1) Beyi>( = Alış-Veriş) 

2) Taksim 

3) İcâre  

4) Ric'at(= dönüş) 

5) Maldan sulh 

6) Alacağın ibraı 

7) Ticaret izninden men etme 

8) Vekaletten azletme (Tahavî Şerhî'nin rivayetinde) 

9) İtikâfi kabulü şarta bağlama  

10) Müzâraat 

11) Muamele  

12) İkrar  

13) Vakf[26] 

 

Fasid Şartlarla Batıl (= Geçersiz) Olmayan Akidler

 

Fasid şartlarla batıl olmayan akidler şunlardır: 

1) Talâk 

2) Hulû (= Mal mukabili karı boşamak) 

3) Mal mukabili olmaksızın karı boşamak 

4) Rehin 

5) Borç 

6) Hibe  

7) Sadaka 

8) Vesayet 

9) Vasiyyet                      

10) Şirket 

11) Müdârabe 

12) Kaza (= Hüküm verme) 

13) Emaret 

14)  Tahkim (= Hakim tayin etme) (İmâm Muhammed) (R.A.)'e göre 

15) Kefalet 

16) Havale     

17) İkâle (= İki tarafın rızası ile alış-veriş akdini bozma)  

18) Neseb 

19) Köleye ticaret izni vermek 

20) Çocuğu çağırma 

21) Kasdeh adam öldürmede sulh ( = anlaşma) yapmak 

22) Kısas gerektiren yaralamada sulh (= anlaşma) yapmak 

23) Gasb cinayeti 

24) Vedia (= emanet bırakmak) 

25) Ariyet bırakmak 

26) Ayb sebebiyle reddetmeyi şarta bağlamak Muhayyerlik sebebiyle, geri verebilmeyi şarta bağlamak. Zimmet akdi 

Hakimin azlini ve nikahı şarta bağlamak sahih değildir. 

Keza, ticarete izinli bir köleyi, ticaretten men etmeyi şart koşmak, hibe, sadaka, kitabet gibi akitler belirli veya belirsiz şartlarla sahih olur; bunlarda koşulan şart ise batıl (= geçersiz) olur. 

Şu on dört şeyi gelecek zamana izafe eylemek sahih olmaz. 

l) İcare 

2) İcareyi bozma; 

3) Müzaraa; 

4) Muamele; 

5) Müdârebe; 

6) Vekâlet; 

7) Vekâletten azl; 

8) Vasî tayini; 

9) Vasiyyet; 

10) Hüküm; 

11) Emaret; 

12) Talâk  

13) Itak;  

14) Vakıf. Şu dokuz şeyi de, gelecekte zamana izafe etmek sahih değildir: 

1) Alım-satım; 

2) İcazet vermek ve onu bozmak; 

3) Taksim; 

4) Ortaklık; 

5) Bağış (= Hibe) 

6) Nikah;  

7) Rücû' 

8) Malda sulh; 

9) Alacaktan vazgeçme. el-İsterûşnî'de de böyledir. 

Bir adam, diğerine, bir yeri,  "çıkacak mahsûlünü kendisine vermek şartıyle" hibe ederse, Ebû'l-Kâsım es-Saffar: "Şayet o yerde üzüm bağı veya ağaçlar varsa, bu bağış caiz, şart ise batıl olur. Eğer bu yer boş (hâlî) bir yer ise, bu durumda bağışda fasiddir." denmiştir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. 

Şayet yapılan bağış bağ olur ve hibe eden şahıs "onun mahsû­lünden kendisine verilmesini şart koşmuş" bulunursa, bu hibe sahih olur; şart ise batıldır. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir. 

İsbîcâbî'de şöyle zikredilmiştir: 

Bir adam, diğerine bir bağışta veya tasaddukda bulunduğunda, verdiği şeyin üçte birini veya dörtte birini yahut bir kısmını geri kendi­sine vermek şartıyle hibede bulunsa, o takdirde hibe caiz olur; ancak, bu şahsın dediği kendisine geri verilmez ve bedel olarak da, bu şahıs bir şey alamaz. Tatarhâniyye'de de böyledir. 

Müntekâ'da şöyle zikredilmiştir: Bir kadın, kocasına: "Benim sende alacağım olan bin dirhemi, senin benim üzerime bir cariye veya bir kadın nikahlamamana karşılık olarak tasadduk eyledim." deyip, kocası da bunu kabul ettikten sonra da, bu kadın kendi eliyle, kocasına bir başka kadını nikahlar; kocası da bunu kabul etmezse, (muhtar olan kavle göre, borçlu kabul etmese bile, hibe sahih olduğuna göre) —bu kadın, mehrini kocasına tasadduk etmiş olur. Koca, kadının emrini kabul ederse, bu durumda ibra geçmiştir; kabul etmez ise, artık o muh­tardır: İsterse mehrine avdet eder. 

Keza bir kadın, "kocasında olan alacağı bin dirhemi, kendisini dövmemek ve yatağından ayrılmamak üzere." veya "kendine şöyle bir şey bağışlamak üzere" ibra eder ve bağıştaki şart da tahakKuk etmezse, yine bu kadın mehrine avdet edemez. Kerderî'nin Vecizi'nde ve Hulâsa'da böyledir. 

Bir kadın, kocasına: "Eğer dediğimi yaparsan, mehrimi sanater-keyledim." der; kocası da bu kadının dediğini yaparsa, mehri —nefsini boşamadıkca,— hali üzere kalır. Çünkü bu kadın, mehrini, isteğine bedel etmiştir; bu bedel ise, sahih değildir. Müzmarât'ta da böyledir. 

Bir kadın, kocasına: "Mehrimi sana bağışladım; şayet sen, bana zulmetmezsen..." der; kocası da bunu kabul eder; sonra da ona zulme­derse, Fakıyh Ebû Bekir el-İskâf ve EbûH-Kasım es-Saffar: "Bu bağış fasidedir. Çünkü şartlı bağışın şartının hilafı yapılmıştır." demişlerdir. Şayet kadın: "Mehrimi sana bağışladım; bana zulmetmemene karşılık." demiş, kocası da bunu kabul etmiş olsaydı, bu durumda hibe (= bağış) sahih olurdu. Çünkü bu bağışın tealluku kabul iledir. Koca kabul edince, hibe tamam olmuştur.  Bundan sonra kadın, mehrine rücû edemez. 

"Koca zulmederse, kadının mehri hali üzere kalır." diyenler de olmuştur. 

Fetva da bu kavil üzeredir. 

Şayet koca, şartı kabul ettikten sonra, karısını haksız olarak döverse, bu durumda kadın, mehrine rücû edebilir. 

Eğer kocası, onu terbiye için dövmüş ve o da, buna müstehak olmuşsa, bu durumda mehre dönüş yoktur. Zahîriyye'de ve Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. 

Ebû Bekir'den soruldu: 

— Bir kadın, kocasına: "Cihazım (= çeyizim) esnasında yemek yedir; yaptığın masrafı mehrimden düşür." derse, durum ne olur? 

İmâm: 

— Mes'ele, kadının dediği gibi olur." buyurmuştur. Havî'de de böyledir. 

Bir adam, karısına: "Sen bana, benim sana şu şekilde bağış yap­mana kadar, mehrini ibra eyledin; ben de onu sana ibra eyledim." dedikten sonra, bu koca, o bağıştan kaçınırsa, Nasıyr "Bu kadın, kocasında olan mehrine olduğu gibi avdet eder." buyurmuştur. 

Kitabü'l-Hâc'da şöyle denilmiştir: Bir kadın, mehrini, "kocasının kendisine hac yaptırmasına karşılık olarak", ona bağışladığı halde, kocası onu hacca götürmezse, Muhammet! bin Mu katil: "Bu durumda mehir hali üzre avdet eder." demiştir. 

Sadru'ş-Şehîd de, Vâkıât'da şöyle buyurmuştur: 

Nasıyr'ın ve Muhammed bin MukatiPin dediği gibi, mehir avdet eder. Müzmarât'ta da böyledir. 

Bir kadın, kocasına: "Gerçekten sen benden çok ayrılıyorsun; yanımda kalıp gaip olmazsan, filan yerdeki duvarımı sana bağışladım." der; kocası da onunla beraber bir müddet kaldıktan sonra, onu boşarsa, işte bu mes'elede beş cihet vardır: 

1) Kadın, iddet beklemekte ise, bu durumda hali hazırda hibe vaki olmaz ve duvar kocanın olmaz. 

2) Kadın bağış yapıp, onu teslim eder; kocası da ona, "onunla beraber kalmayı" vadedederse, işte bu durumda duvar kocanın olur. Şayet kadın teslim etmemişse, duvar kocanın olmaz. 

3) Şayet kadın, kocasıyla beraber kalmayı şart koşup, duvarı da kocasına teslim eder; kocası da bunu kabul ederse, bu durumda duvar kocanın olur. 

Bunu, Şeyh Ebû'l-Kâsim zikretmiştir. 

Ancak,   Nasıyr ve Muhammed bin  Mukatil:  "Duvar  kocanın olmaz." buyurmuşlardır. Muhtar olan da budur. 

4) Kadın: "Benimle kalırsan, sana bağışladım." derse, bu durumda da duvar (avlu) kocanın olmaz. 

5) Kadın,  "kocasıyla beraber kalmasına karşılık olmak üzere, duvarı bağışlamak hususunda" anlaşma yaparsa, işte bu durumda da duvar (avlu) kocanın olmaz. Muhıyt'te de böyledir. 

Bir kadın, kocasına, "her sene iki elbise (alması) karşılığında, mehrini bağışladığında, kocası da bunu kabul eder ve iki sene geçtiği halde elbise yaptırmazsa, Şeyh Ebû Bekir Muhammed bin Fadl: "Bu şart, hibe hakkında ise, mehir hali üzre kalır. Şayet hibe hakkında değil ise, kadının mehri sakıt olur. (=  düşer) Ondan dönüş yapamaz." demiştir. 

Eğer kadın, mehrini kendisine iyilik etmesi şartıyle bağış yapar; kocası da iyilik yapmazsa, bu hibe batıl olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. 

Bir kadın, kocasına: "Elini üzerimden kaldır; mehrimi sana bağışladım." derse, erkek, onu boşamadıkca, mehirden kurtulamaz. Zahîriyye'de de böyledir. 

Bir  kadın,  mehrini  kendisini  boşamayıp yanında tutmasına karşılık olarak, kocasına hibe eder; kocası da böylece kabul ederse; ŞeyhıTl-İmâm Ebû Bekir Muhammed bin Fadl: "Eğer, yanında tut­masını bir vakitle kayıtlamamışsa, mehrini geri almak için rücû edemez. Şayet böyle bir vakitle kayıtlamış ve bu vakit gelmeden önce de, koca, bu kadını boşamış olursa, mehir olduğu gibi durur. "Şayet bir Vakit tayin etmemiş ve kasdıda ölene kadar yaşamak idiyse, —yalnız talak sözü yoksa— yine böyledir." denilmiştir. 

Bir kadın, mehrini, —kendisini boşamamak üzere— kocasına bağışlar; kocası da onu kabul ederse, Halef: "Kocası boşasın veya boşamasın,  bu  bağış  şahindir."  demiştir.  Fetâvâyi  Kâdîhan'da  da böyledir. 

Ebû Ca'fer'den soruldu: 

— Bir adam, ana ve babasına gitmekten men ettiği karısı hasta olunca, ona: ' 'Eğer mehrini bana bağışlarsan, seni ana-babana yollarım." der; kadın da: "Bağışlarım." karşılığını verir ve kocası, buna şahitler getirmeye gider; kadın da mehrinin bir kısmını bağışlayıp bir kısmıriı da fukaraya verilmesini veya başka türlü tasarruf edilmesini vasiyyet eder; bundan sonra da kocası karısını baba-ana evine yollamaz veya onu gitmekten men ederse durum ne olur? 

İmâm şu cevabı verdi: 

— Bu bağış batıldır. (= geçersizdir) Çünkü bu şekilde bağış yapmak mekruh menzilindedir. Hâvî'de de böyledir. 

Bir kadın, hasta olan kocasına: "Eğer sen, bu hastalıktan ölürsen, mehrim sana helaldir." veya "Üzerinde olan mehrim, sadakadır." derse, işte bu batıldır.  Zira bu söz muhataralıdır.  Zahîriyye'de de böyledir. 

Hasta bir kadın, kocasına: "Şayet ben, bu hastalığımdan ölürsem, mehrim sana sadakadır." veya "...Mehrim sana helaldir-." der ve o has­talıktan da ölürse, bu sözü batıldır. (= geçersizdir) Ve bu kadının mehri kocasının üzerindedir. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir. 

Bir kadın, kendisini boşayan bir şahısla, ikinci bir kocadan sonra nikahlanmak istediğinde, onu önceden boşayan zat: "Seni, bende olan malım, bana bağış yapmadıkça nikahlamam." der; kadın da, "kendi­sini, onun nikahlamasına karşılık," mehrini ona bağışlar ve sonra da adam onu nikahlamazsa, mehri, o kocanın üzerinde baki kalır. Çünkü o kadın, nikaha karşılık, nefsini bedel etmiştir. Nikahda bedel, kadına karşı değildir. Bu bedel kadının üzerine (borç) değildir. Fetâvâyi Kâdî-hân'da da böyledir, 

Bir adam, karısının yanında yatmadan kaçınsa ve karısına: "Sen, bana mehrini bağışla, ben de seninle beraber yatayım." der; kadın da bunu kabul ederse; "bu bağış, cimaya çağıranın muhabbetinden dolayı bağıştır. (= ibradır) 

Bir adam, borçlusuna: "Sen ölene kadar, üzerinde olan malımı vermezsen, sen ondan muafsın." derse, bu söz batıldır. (= geçersizdir) Bahru'r-Râik'ta da böyledir. 

Şayet alacaklı: "Sen ölürsen, sana helal olsun." derse, işte bu caizdir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. 

Eğer: Ben   ölürsem,   sen   berisin.''   derse,   bu  muhataralı olduğundan, ibra caiz olmaz. "Eğer eve girersen, sen, benim senin üze­rinde olan malımdan bensin." demenin caiz olmadığı gibi... Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir. 

Bir kimse, bir hükümdarda bulunan alacağından, mühim bir işinin halli için vazgeçse; bu, ibra olmaz. Bu, bir rüşvet olur. Gunye'de de böyledir. 

En doğrusunu.bilen Allah'u Teâlâ'dır. [27] 

 

9- VÂHİB İLE MEVHÛBÜN LEH ARASINDAKİ İHTİLAF VE BU HUSUSTAKİ ŞEHÂDET

 

Bir adamın yanında bir köle bulunduğunda, başka bir adam da gelerek  "o kölenin  sahibinin, onu kendisine  bağışlayıp  teslim  de ettiğini iddia eder; köle yanında olan zat da bunu inkâr eder ve iddia eden şahıs beyyine getirerek "bağışlayanın bağışını ve kendisinin de onu teslim aldığını" isbat ederse, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)\ önce: "Bu şehadet kabul edilmez." buyurmuştur. Sonra o görüşünden dönerek: ''Kabul edilir." demiştir. 

Bu ayn, zamanda İmâmeyn'inde kavlidir. 

İhtilaf rehin ve sadaka üzerindedir. 

Şayet ihtilaf iki şahid arasında olursa, bu hâl —ihtilafsız— şeha-detin kabul edilmesine manidir. 

Şöyle ki: İki şahidden birisi, "Köleyi, bağış olarak alan şahsın onu teslim aldığını" söylediği halde; diğeri "bağış yapanın ikrarına" şahitlik yaparsa, bu durumda köle, kendisine bağış yapılan şahsın (= mevhûbün lehin) yanında bulunur, şahitler de "bağış yapan şahsın teslim ettiğini ikrar ettiğini" söylerlerse, birinci şahidin de ikinci şahidin de şehadetleri caiz olur. Zehıyre'de de böyledir. 

Şayet, bağış yapan şahıs (= vahib) hakimin huzurunda, böylece ikrar eder ve köle de yanında olursa, —ikrarı sebebiyle— köle geri alınır. Bu mes'ele burada zikredildi. 

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin önceki ve sonraki kavli zikredilmedi. 

İkrar kitabında ise önceki kavli zikredildi. Alimlerimiz: "Burada zikredilmemesi esahtır." demişlerdir. Muhıyt'te de böyledir. 

Bir adam, diğerinden bir emanet ister; emanet veren şahıs da, son­radan o şeyi, emaneten alan şahsa bağışlar, bilahare de, bağışladığını inkar edip, bunun üzerine şahid dinletir ve şahid "teslim aldığım" söylemezse, bu şehadet caizdir. 

Şayet bağış yapan zat, "kölenin, o gün yanında olduğunu" inkar eder; şahitler de "bağış yapıldığını" söyleseler, ancak "teslim edildiğine" ve "bağış yapanın bunu ikrar ettiğine" şahitlik yapmazlar; hibe edilen şey de muhakeme günü, kendisine bağış yapılan şahsın yanında bulunursa —bağış yapan şahsın sağ olması halinde— bu şehadet caizdir. 

Şayet bağış yapan ölmüşse, bu durumda şahitlerin şehadetleri batıldır. Mebsût'ta da böyledir. 

Bir adam, diğer bir adama bir şey bağışladıktan sonra: "Onu, sana emanet bırakmıştım." derse; bu durumda, bağış yapan şahsın, —yeminle birlikte söylediği— sözü geçerli olur. Bu şahıs yemin edince, eşyasını geri alır. 

Bu kimsenin hibesi (= bağış yaptığı şey) —emanet bıraktığını iddia eyledikten sonra— zayi olmuş olursa, emanet bırakılan zat onu.tazmin eder. (= öder.) 

Eğer bağış davasından önce zayi olmuş olursa, bu durumda taz­minat gerekmez. Muhıyt'te de böyledir. 

Bir adam, diğerine'bir köle bağışlar; mevhûbün leh de onu teslim alır; sonra da bir adam beyyinesi ile birlikte gelerek "o köleyi, bağış yapan şahıstan, bağış yapmadan önce, satın aldığını" söyler ve satın aldığını isbat edemezse, bağış batıl (= geçersiz) olur. Bu durumda bu köle, mevhûbün lehin olur. 

Keza, satın alma şahitleri, bir ay veya bir sene sonra gelirler ve köle, bağış yapanın yanında olur; kendisine bağış yapılan da, "onun, kendi­sine satıştan önce verildiğini" beyyineler, müşteri de "bağış yapılmadan önce satın aldığını" beyyinelese o zaman köle satın alanın olur. Zetuyre'de de böyledir. 

Bişr'in   Müntekâsı'nda,   İmâm   Ebû   Yûsuf  (R.A.)'un  şöyle buyurduğu nakledilmiştir: 

Vâhible mevhûbün leh, hibenin bir ivaz karşılığında yapıldığında ittifak ettikleri halde, bu karşılığın miktarında ihtilaf ederler ve bağış yapan: "Karşılık bin dirhemdi." mevhûbün leh de: "Beşyüz dirhemdi." der; hibe edilen şey de yerinde olduğu gibi durmakta olursa, bu durumda vahib muhayyerdir: İsterse beşyüz dirhemi alır; dilerse bağıştan rücû eder. 

Şayet bağış zayi olmuşsa, bu durumda vahib dilerse, onun kıymetini alır. 

Şayet taraflar ivazın (= bedelin karşılığın) aslında ihtilaf ederler, ve kendisine bağış^yapılan zat: "Sen, asla karşılığı şart koşmadın." derse, bu durumda onun sözü geçerli olur. 

Bu durumda bağış, yapan için, dönüş hakkı 'vardır. Ancak, bağışlanan şeyin durmakta olması halinde bu böyledir. 

Eğer, bağışlanan şey zayi olmuş olursa, Vahibin, mevhûbün lehe karşı yapacağı bir şey yoktur. Ancak, bu durumda mevhûbün leh ( = kendisine bağış yapılan şahıs) "bağış yapan şahsın karşılığı şart koşmadığına," Allah adına yemin eder. Muhıyt'te de böyledir. 
 

Bir adamın elinde bir ev bulunur ve başka bir adam da ona: "Bu evi bana verdin (= tasadduk eyledin) Teslim almaya da izin verdin; ben de onu teslim aldım." derse; bu durumda tasadduk edenin sözü geçerli olur. 

Şayet ev yanında olan zat: "Bana tasadduk eyledin." derse, işte bu caiz olur. Tasadduk eden şahıs, bu durumda: "Hayır ev benimdi, sen onu benim iznim olmadan aldın." derse, o zaman, kendisine tasadduk edilen şahsın sözü geçerli olur. 

Bir kimse başkasının yanında olan köleyi zanîa iddia ederek: "Bunu bana, yanında olan zat verdi.'' der; o köle de huzurda bulunmaz ve onu, —izinsiz olarak— kendisine bağışlanan şahıs almış olur ve bu şahıs: "Sen, onu bana bağışladın; ben de onu senin iznin ile aldım." derse, bu durumda bu şahsın sözü geçerli olur. 

Şayet kendisine bağış yapılan zat: "Onu, bana bağış yaptığın zaman, o senin yanında değildi; benim de yanımda değildi. Sen, onu almayı bana emreyledin; bende aldım."derse, bu sözü kabul edilmez. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. 

MUntekâ'da şöyle zikredilmiştir: 

Eğer, bağış yapan şahıs, bağışından dönmek ister; kendisine bağış yapılan şahıs da "onun zayi olduğunu" söylerse; bu durumda, mevhû-bün lehin —yeminsiz olarak— söylediği söz geçerli olur. 

Şayet bağış yapan adam, bağışı tayin ederek: "İşte budur." derse, bu durumda kendisine bağış yapılan şahsın yemin etmesi gerekir. Muhıyt'te de böyledir. 

Bir koca, karısı için: "Onun  mehrini,  onun  sağlığında vermiştim." dediği halde; varisleri: "Hayır, hastalığında verdin." der­lerse, bu durumda kocanın sözü geçerli olur. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir. 

Kendisine bağış yapılan şahısla başka birinin varisleri "bağış, sağlıkta yapıldı; hastalıkta yapıldı" diye, ihtilaf ederlerse, bu" durumda "sağlığında (= sıhhatli iken) yapıldı." diyenin sözü geçerli olur. Çünkü hastalık halinde yapılan tasarruf da caizdir. Ginye'de de böyledir. 

Bir adam, bir ziynet eşyası satın alıp, onu karısına verir, karısı da onu ölene kadar kullanır; sonradan, bu koca ile, varislerinin arasında "bağıştır." veya "ariyettir." diye, ihtilaf çıkarsa, bu takdirde, kocanın söylediği söz geçerli olur. Ancak bu söz, yeminle söylenmiş olacak ve: "Onun ariyet olduğunu" söyleyecektir. Çünkü,' bağış olduğunu inkâr eylemiştir. Cevâhiru'I-Fetâvâ'da da böyledir. 

İddia olunan zat: "Benim babam, bu malı sana bağış yapmıştı. Sen onu sağlığında teslim almadın; ölümünden sonra teslim aldın." der; kendisine bağış yapılan zat da: "Ben, onu, babanın sağlığında teslim aldım." der; hibe edilen şeyde, bağış yapılan şahsın olursa, bu durumda varislerin sözü geçerli olur. Zehiyre'de de böyledir. 

Bağış yapan şahıs bağışından dönmek ister; kendisine bağış yapı­lan da: "Ben, senin kardeşinim" veya: "Sana karşılık verdim." yahut "Sen, onu bana tasadduk etmiştin." der ve bu durumlarda vahib de (-bağış yapan şahıs da) onu yalanlarsa, onun sözü geçerli olur. 

Keza, bağışlanan şey bir cariye olur ve bağışı alan şahıs: "Sen, onu bana küçük iken bağış yaptın; o, benim yanımda büyüdü ve kıymeti arttı." der; bağış yapan şahıs ise onu yalanlarsa, bu durumda bağış y*pan şahsın sözü geçerli olur. 

Buistihsandır. 

Kıyasda ise, bağışı alanın sözü geçerli olur. Muhıyt'te de böyledir. 

Bu,  doğum  sebebiyle artış yapan her şey de böyledir. Hizânetü'l-Müftîn'de de böyledir. 

Şayet bağışı alan iddia ederek: "Benim yanımda semizlendi." der; bağışlayan da onu yalanlarsa, bize göre, bu durumda bağışlayanın sözü geçerli olur. Kâfî'de de böyledir. 

Bağışlanan şey, içinde ev, ağaç veya sevik (= üğütmüş un) bulgur ve benzeri şeyler bulunan bir ev olur ve bu şeyler yağa katılmış un veya boyanmış veya dikilmiş elbise olduğu halde kendisine bağış yapılan zat: "Sen, bu yeri, bana boş olarak bağışladın; ben, ona bina yaptım; ağaç diktim." ve diğerleri için de: "Sevik karışık değildi... Elbise boyalı veya dikili değildi... Bunları ben boyadım; ben diktim." der; bağışlayan da: "Hayır ben böylece bağış yaptım." derse; kendisine bağış yapılan şahsın sözü geçerli olur. 

Ev yapma ve Tcılıç kabzeletmede de durum böyledir. Muhıyt*te de böyledir. 

Müntekâ'da Ibnü Semâa, İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: 

Bir adam, diğerine bir cariye hibe eder; kendisine hibe yapılan şahıs da, onu teslim alır ve ona bir çocuk doğurtur; sonra da bağış yapan şahıs beyyine ile "onu bağış, yapmadan önce müdebbere yaptığını" söylerse; İmâm: "Cariyeyi alır; mehrini alır ve çocuğun kıymetini de alır." demiştir. 

Şayet bağış yapan ölür ve cariye ayni şekilde belgelerse cevap yine dediğimiz gibidir. Muhıyt'te de böyledir. 

Fetâvâyi Attabiyye'de şöyle zikredilmiştir: 

Mevhûbün lehin yanında doğum yapan bir cariye "kendisini bağışlayan zatın, kendisini müdebbere yaptığını" belgelerse; bağışlayan şahıs onu alır; mehrini de alır; çocuğunu da alır. Bu çocuk, kıymeti karşılığında hür olur. Tatarhâniyye'de de böyledir. 

Bir adam, başka birisinin kölesini, onun izni olmaksızın bağış yapar ve teslim de eder; sonra da bu kölenin asıl efendisi "onun, kendi kölesi olduğunu" belgeler; hakim de ona hükmünü verir; sonra da efendisi, kölenin bağışlanmasına razı olursa; Hassâf: "Onun razı olması caiz olmaz. Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavlidir." demiştir. Hakimin hükmüyle, geçmişteki akidler bozulmuş olurlar. 

Zahîrü'r-rivayede ise, bu durumda, bu akidler bozulmazlar. 

Şemsül-Eimme Halvânî: "İstihkak sebebiyle, alım-satım feshe­dilmez. Öyle olunca, hibe de bozulmaz. Hak sahibinin icazeti sahih olur. Fetva da buna göredir." buyurmuştur. Cevâhirü'l-Ahlâtî'de de böyledir. 

Bir kadın, kocasına bir şey bağışladıktan sonra, bu bağışın zor­lama ile olduğunu iddia ederse, bu davası kabul edilir. Fetâvâyi Kâdî-hân'da da böyledir. 

Bir kadın, mehrini'kocasına bağışlar ve: "Ben onu biliyorum." bundan sonra da: "Ben onu bilmiyorum." diyerek kendini yalanlarsa, bu müddet içinde idrakini zayi etmişse veya onun idrakinin alametleri varsa; bu sözü doğrulanmaz. Gerçekten o müdirike değildir. Şayet, durum böyle değilse; onun sözü geçerli olur. Hızârtetü'l-Fetâvâ'da da böyledir. 

Bakkâlî'de şöyle zikredilmiştir: 

Efendisi huzurda olmayan bir köleye yapılan bağıştan —köle tica­rete izinli ise— geri dönülebilir. 

Köle izinli ise, vahibe inanılır. Ancak, bu kölenin izinden mahrum olduğu hususundaki beyyinesi kabul edilmez, 

Efendisinin, "onun izinli olduğuna dair" ikrarı varsa, o müstes­nadır. Ve, bu durumda bağış yapan yemin verebilir. 

Şayet köle de, bağışlanan şey de hazırda yok iseler, efendisi ile husûmet (= mahkeme olma) yoktur. Eğer, köle efendinin elinde bulunur ve efendi de onu tasdik ederse, bu durumda husumet vardır. Veya, ona karşı beyyine ibraz eder. Muhıyt'te de böyledir. 

Bir adam, başkasına: "Ben, bu köleyi sana dün bağış yaptım. Sen ise kabul etmedin." derse, bağış yapanın bu sözü geçerlidir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. 

En doğrusunu bilen Allah'u Teâlâ'dır. [28] 

 

10- HASTANIN YAPTIĞI BAĞIŞ ( = MARÎZİN HİBESİ )

 

el-Asl kitabında, İmâm (R. A.) şöyle buyurmuştur: Hastanın bağışı caiz değildir; sadakası da caiz değildir. 

Ancak, bunlar teslim alınmışsa, ve bunlar, hastanın malının üçte birinden olmak şartıyla caiz olur. 

Şayet bağış yapan hasta, yaptığı bu bağışı teslim etmeden önce ölürse, bağışı batıl (= geçersiz) olur. 

Bilinmesi gereken şudur: Hastanın bağışı sözleşmedir; (= akiddir); vasiyyet değildir. Ancak, hastanın bağışında, malının üçte birine itibar edilir. Çünkü o, ma'nen vasiyyettir. Zira, hastanın malına, varislerin hakkı taalluk eder. 

Hasta, serî şerifin kendisine tanıdığı hakka sahibdir. Bu da malının üçte biridir. 

Şayet bu tasarruf akdile yapılmış bir bağış olur ve bunda hibenin diğer şartlan bulunursa, o şartlar cümlesinden birisi de, mevhûbün lehin, vahib ölmeden önce o şeyi almasıdır. Muhıyt'te de böyledir. 

Yapılan bağış bir ev olduğunda, mevhûbün leh onu teslim almış, sonra da vahib (- bağış yapan şahıs) ölür; bu evden başka hiç malı da olmazsa, bağış, ancak evin üçte birinde geçerli olur; bu evin üçte ikisini, kendisine bağış yapılan zat, varislerine geri verir. 

Diğer mallar da böyledir... Taksim edilir olsun veya olmasın müsa­vidir. Mebsût'ta da böyledir. 

Hasta bir adam, birisine bir cariye bağışlar; kendisine bağış yapı­lan şahıs da, o cariyeye cima yapar; sonra da bağış yapan adam ölür ve üzerinde de bütün varlığını kaplayan borç bulunursa, bu durumda bağış yapılan cariye, geri verilir.  Kendisine bağış yapılan adam, cariyenin mehrini de geri verir. 

Muhtar olan budur. Cevâhiru'l-Âhlâtî'de de böyledir. 

Şöyle rivayet olunmuştur: 

Hasta bir adam, cariyeye cima etse, bu cariyeden doğanın nesebi sabit olmaz. 

Bu şahsın, kendisine o cariyeyi bağışlayan şahsa mehir vermesi gerekir. 

Bu durumda cariye ile çocuğun üçte biri kendisine bağış yapılanın, üçte ikisi de bağış yapanın varislerinindir. 

Şayet bağış yapan şahıs, cariyenin elini kesmiş olsa diyet gerekir mi? 

Burada,."gerekir" ve "gerekmez" diye iki rivayet vardır. Tatarhâ-niyye'de de böyledir. 

Hibe edilen şey bir cariye olur ve onu hibe alan zat, miikatebe yapar; sonra da hasta plan ve aynı zamanda bağışı yapan şahıs —bu cariyeden başka bir malı olmadığı halde— ölürse, mevhûbün leh, bu cariyenin kıymetinin üçte ikisini, varislere öder. Kitabet de reddedilmez. 

Hakim, mevhûbün lehe, kıymetinin üçte ikisini hükmettikten sonra, bu cariye kitabet bedelini ödemekten aciz kalırsa, varislerin bu cariyeye karşı yapacağı hiç bir şey yoktur. 

Şayet hakim hükmetmeden önce cariye aciz kalmışsa; bu durumda varisler, bu cariyenin üçte ikisine sahib olurlar. 

Eğer kendisine bağış yapılan şahıs, bağış yapan şahısın sağlığında, bu cariyeyi mükâtebe yapmışsa, cevap, öncekinin aynıdır. Bu, hakimin, üçte ikiyi hükmetmemiş olması halinde böyledir. 

Şayet hakim, buna hükmetmiş sonra da kendisine bağış yapılan adam, cariyeyi azad etmişse, bu, iki arkadaştan (ortaktan) birinin azad etmesi gibidir. 

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, varisler muhayyerdir: İster taz­minat alırlar; isterse, azad ederler. 

Kendisine hibe yapılan adam zengin ise, bu durum hakkında kitab da birşey yazılmamıştır. 

Eğer fakir ise, varisler ona tazminat yaptırır mı? 

Bi'1-icma, bu durumda tazminat gerekir. Serahsî'nin Muhıyti'nde de böyledir. 

Fetâvâyi Attabiyye'de şöyle zikredilmiştir: 

Hasta bir kimse, malının tamamını bedel mukabili hibe eder ve "bu bedle de malının üçte iki kıymetinde veya daha fazla kıymette olacak" şartı koşulmuş olursa, bu hibe caizdir. Eğer bu bedel, üçte birden az olacak olursa, bu durumda kendisine bağış yapılan adam, dilerse onu üçte iki kıymetine tamamlar, isterse hibenin tamamını geri verip, bedeli olan kadarı alır. Bedel, şartsız olsa bile böyledir. Tatarhâniyye'de de böyledir. 

Bir hasta, diğerine, hibe olarak bir köle teslim eder; sonra da kendisine hibe yapılan zat, o hastayı öldürürse, bu durumda ister kasten, ister hataen öldürmüş olsun, o köle, varislere geri verilir. Gınye'de de böyledir. 

Bir adam, hastalığında, başka bir adama, lcıymetî bin dirhem olan bir köleyi bağışlayıp, ona teslim eder ve ondan başka da malı bulunmaz; sonra da o köle, kendisini bağışlayan şahsı öldürürse, kendisine bağış yapılan şahsa: "İster köleyi, istersen fidyesini ver." denilir. 

Eğer fidye vermeyi seçerse, onbin dirhem fidye verir. 

Şayet kendisini geri verirse, başka yapacağı bir şey kalmaz. Zira onun efendisi caniyi def ile cinayetten halas olmuş (= kurtulmuş) olur. Bunun yarısını, varisleri hibeyi def yönünden yarısını da cinayeti def için vermiş olur. MebsûtHa da böyledir. 

Bir hasta, bir köleyi, birisine bağışlar; başka da malı olmaz, ken­disine hibe edilen zat da onu satar; sonra da hasta ölürse, bu tasarruf sahihdir. Kölenin kıymetinin üçte ikisini, varislere tazmin eder. (= öder) Siraciyye'de de böyledir. 

Bir hasta, kölesini birisine bağışlar; onun kıymetini içine alacak kadar da borcu olur ve bu şahsın o köleden başka malı da bulunmaz; kendisine bağış yapılan adam da, bağışlayan şahıs ölmeden önce, o köleyi azad ederse, bu caiz olur. Şayet öldükten sonra azad ederse, caiz olmaz. Zahîriyye'de de böyledir. 

Bir hasta, diğer bir hastaya bir köle bağışlar ve teslim eder; bağışı alan zat da onu azad eder ve her ikisinin de o köleden başka mallan olmaz, sonra da bağış yapan şahıs, bilahare de kendisine bağış yapılan şahıs   ölürse,   bu  durumda  köle  kıymetinin  üçte  ikisini,   kendisim bağışlayan şahsın varislerine, geride kalan,   kıymetin üçte ikisini de kendisini azat edenin varislerine öder. 

Şayet kendisine bağış yapılanın üzerinde bin dirhem borç bulunur, kölenin kıymeti de bin dirhem olursa, köle kıymeti olan bin dirhemi verir; onun üçte ikisini, bağış yapanın veresesi alır; kalanını da kendisine bağış yapılanın-alacaklıları aralarında taksim ederler. Mebsût'ta da böyledir. 

Bir hasta, kıymeti üçyüz dirhem olan bir yerini, kıymeti yüz dirhem olan bir köleye karşılık olarak, bir adama bağışlayıp, karşılıklı teslim-tesellüm de yapsalar, bu durumda o yerin şefunin şüf'a hakkı vardır. 

Eğer karşılık şart koşulmamış olsaydı şüf'a hakkı olmazdı. Kâfi'de de böyledir. 

Hasta bir adam, kıymeti üçyüz dirhem olan kölesini sağlam olan bir adama, —karşılığında yüz dirhem kıymetinde bir köle verilmesi şartıyle— bağışlayıp her iki taraf da kölelerini teslim alırlar, —sonra da hasta adam aynı hastalıktan ölür ve o köleden başka da hiç bir malı bulunmaz; varisler de buna razı olmazlarsa (yani bağışa rıza göstermez-lerse) bu durumda, kendisine bağış yapılan zat muhayyerdir: Dilerse bağışı bozup, aldığı bağışı tamamen geri verip, kendi verdiğini geri alır; dilerse, bağış aldığı kölenin üçte iki kıymetini varislere verir.  Bu durumda kendi verdiğinden bir şey alamaz. 

Şayet kendisine bağış yapılan adam: "Bedeli artırayım." derse, buna hakkı olmaz. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir. 

Hasta olan zat, birine bağış yapar ve onu, malının üçte birden çıkarmazsa, bu durumda kendisine bağış yapılan adam, üçte birden faz­layı geri reddeyler. Suğrâ'da da böyledir. 

Hasta bir adam, kıymeti üç yüz dirhem olan, bir kürr hurmayı, "sağlam adamın, ona karşılık olarak, kıymeti yüz dirhem olan bir kürr hurma vermesi" şartı ile hibe eder ve iki taraf, hurmalarını teslim alırlar; bilahare hasta ölür ve ölenin varisleri, bu bağışa rıza göstermezlerse, bu durumda bağış alan şahıs aldığı bir kürr hurmayı reddeder; verdiği bir kür hurmayı geri alır. Veya aldığının yarısını Verip, verdiğinin de yarısını alır. 

Eğer bedel şart koşulmasaydı, isterse aldığını tam verip, verdiğini tam alırdı; dilerse, aldığının üçte ikisini geri verir ve bu durumda verdiğini alamazdı. Kâfî'de de böyledir. 

Hasta bir adamın, kıymeti beşbin dirhem olan bir kölesi bulunur ve onu, bir adama bağışlar, mevhûbün leh de onu teslim alır; vahibin de ondan başka, hiç bir malı bulunmaz ve sonra da bu köle, hasta zatı hatâen öldürürse, işte o zaman, kendisine bağış yapılan adama: "Ya onu geri ver veya fidye öde." denilir. 

Şayet fidyeyi seçerse, kölenin tamamını geri verir. Çünkü nefsin bedeli nefisdir.Ve bu gerideki malı menzilindedir. 

Eğer, ölenin malının onbeşbin dirhem olduğu meydana çıkarsa, bu kölenin kıymeti de beşbin dirhem olduğuna göre, o takdirde, bu köle, onun malının üçte birisidir demektir. Böyle olunca da, bu kölenin tamamının hibe olması geçerli olur. 

Hibenin geçerliliği, kölenin değerinin tamamını kaplarsa, kendisine bağış yapılan şahsın, kendi ihtiyariyle tam diyeti varislere vermesi gerekir. 

Şayet diyet altı bin dirheme müsavi olur ve bağış alan da fidye ver­meyi seçmiş olursa, işte o zaman bağış alan zat, bağış verenin varislerine dörtte birini fidye, geride kalan dörtte üçünü de diyet olarak verir. Mebsût'ta da böyledir. 

Hişam, Uyun isimli kitabında, İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: 

Bir adam, hasta iken, bir başkasına bir köle hibe eder ve o şahsın da, bu kölede bin dirhem alacağı bulunur; sonra da bağış yapan zat —o köleden başka hiçbir malı olmadan ölürse, bu durumda, bağış alan zat, kölenin kıymetinin üçte biri için başvurur ve alacağı batıl (= geçersiz) olur. 

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.yin kav­lidir. 

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)*a1 göre, önce böyle iken, sonra bu görüşünden rücû eyledi ve: "Alacağının üçte ikisine müracaat eder." buyurmuştur. 

Bir adam, hastalığinda oğluna bir köle bağışlar, bu oğlanın da o kölede alacağı olursa, İmâm: Baba sıhhat bulursa, bağış caizdir. Şayet ölürse, alacağı varislere avdet eder." demiştir. Tatarhâniyye'de de böyledir. 

Bağış yapan şahıs, bağışına müracaat eder (= hibesinden döner) bağışı alan şahıs da hasta olur; bağış ise, o sıhhatli iken hakimin hük­müyle yapılmış bulunursa, bu durumda müracaat sahih olur. Kendisine bağış yapılan şahsın diğer alacaklılarına bir yol yoktur. Varislerin de yapacağı bir şey yoktur. 

Eğer bağış, hakimin hükmüyle yapılmamış olur ve bağış yapan şahıs da bağışından dönerse, bu hasta iken yapılan yeni bir bağış menzilinde olacağından, onun üçte biri bağış yapılan şahsın olur. Bağış yapan şahsın borcu yoksa bu böyledir. 

Şayet malının tamamını kaplayacak kadar borcu varsa, bu durumda bağış, ölenin terekesine terk edilir. Mebsût'ta da böyledir. 

Bir hasta, diğer bir hastaya bir cariye bağışlar; o hasta da aynı cariyeyi bağış olarak geri reddederse, bu caizdir. Bu durumda kendisine bağış yapılan zâtın varisleri için, yapılacak bir şey yoktur. Gerçekten bu mes'elede rücûa itibar, her yönüyle batıldır. 

Bu rivayet, Ebû Hafs'ın, İmâm Muhammed (R.A.)'den yaptığı rivayete muvafıktır. Zahîriyye'de de böyledir. 

Bir hasta, karısına bir köle bağışlar; karısı da onu teslim alıp, azad ettikten sonra, hasta zat ölürse; bu durumda azad geçerlidir. Ancak kıymetini tazmin gerekir. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir. 

Hasta bir kadın, mehrini kocasına bağışlar ve bu hastalığından iyi olursa, bağışı sahih olur. 

Eğer o hastalıktan ölür ve şayet hastalığı Öldürücü bir hastalık olmazsa, cevap aynıdır.                      

Eğer hastalık ölüm hastalığı ise, varisler razı olmadıkça, bağışı sahih olmaz. [29] 

 

Ölüm Hastalığı Nedir?

 

Ölüm hastalığının haddi hususunda, alimlerimizin çeşitli kavilleri vardır: Fetvada muhtar olan, ölümüne zann-ı galibin bulunmasıdır. Hasta ister yatan bir hasta olsun isterse böyle olmayıp ani hastalık olsun, müsavidir. Muzmarâf'ta da böyledir. 

Ebû'1-Leys: Ölüm hastalığı hastanın, namazım ayakda kılmaya gücü yetmiyecek durumda olması halidir." buyurmuştur. 

Bu çok güzeldir; biz bu görüşü alırız. Cevheretü'n-Neyyire'de de böyledir. 

Hasta bir kadın, mehrini kocasına bağışladıktan sonra ölürse, Fakıyh Ebû Cafer: "Şayet bağış vaktinde bir ihtiyacı olur ve ta'yinsiz ona müracaat ederse, işte bu sağlıklı zamanı gibidir ve bağışı şahindir." demiştir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. 

Yatalak, felçli, çolak, topal ve benzeri durumda olan kimselerin bu hastalıkları uzar ve bu şahıslarda —derhal— ölüm korkusu kal­mazsa,  bunlar,  her  türlü  mallarını hibe edebilirler.  Tebyîn'de de böyledir. 

Bir kadın, mehrini, boşama iddetini beklerken —nifas halinde— bağışlar ve bu durumda ölürse, bu bağışı caiz olmaz. Sirâciyye'de de \ böyledir. 

Bir kadın, ölüm hastalığında mehrini kocasına bağışlar ve kocası da kendisinden önce ölürse, bu durumda, bu kadm ona karşı dava edemez.  O  öldüğü vakit,  varisleri onun mehrini  dâva edebilirler. Gınye'de de böyledir. 

Hasta bir adam, ölüm anında karısını üç talak boşar ye ona bir yer satıp, bedelini de ona vasiyyet eder veya ona bin dirhem vasiyyet ettikten sonra ölür; kadın da iddet içinde bulunsa, artık onun vasiyyeti ve bağışının bedeli batıldır. 

Şayet diğer varisler buna izin verirlerse, işte bu durumda iki hal vardır. Eğer varisler: "Tamamen izin verdik" derlerse, ölenin dediği gibi olur ve vasiyyeti caiz; bağışı ise batıl olur. 

Şayet varisler: "Biz, ölenin yaptığının tamamına izin verdik." der­lerse, bu durumda vasiyeti de, bağışı da caiz olur. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir. 

Bir efendinin sağlığında ümm-ü veledine bağış yapması sahih olmaz. 

Keza, bir efendinin, veledine, kendisinin Ölüm hastalığı anında bağış yapması da sahih olmaz. Bu bağış vasiyyete dönüşmez. Fakat, Ölümünden sonra —geçerli olmak üzere— onun için vasiyyette bulunsa, bu vasiyeti sahih olur. Cevâhiru'I-Fetâvâ'da da böyledir. 
 

En doğrusunu bilen Allah'u Teâlâ'dır. [30] 

 

11- HİBE KONUSUNDA MUHTELİF MES'ELELER

 

Mecmûıı'n-Nevazil'de söyle zikredilmiştir: 

Bir kimse, diğer bir şahsa bir şey bağışlayıp mevhûbün leh de onu teslim aldıktan sonra, vahib (= bağış yapan şahıs) o şeyi alır ve zayi ederse, onun kıymetini bağış yaptığı zata tazmin eder. (= öder) 

Bir adam, diğerine bir koyun bağışlar ve onu bağış yapılan zat teslim aldıktan sonra, onun izni olmaksızın, bağış yapan alıp boğazlarsa veya bir kimse, başka birine bir kumaş bağışladıktan sonra, onu bağış yapılanın emri olmaksızın, keser, parçalarsa, kesilmiş koyunu vahib = kendisine bağış yapılan şahıs) alır. Bu durumda vahib bir şey ödemez. Kumaş meselesine gelince, bağış yapılan onu öylece alır. Kesilmiş hali ile önceki hali arasındaki farkı da bağış yapan şahıs tazmin eder (= öder.) Muhıyt'te de böyledir. 

Fetâvâti Ahû'da şöyle zikredilmiştir: Bir adamın, diğerinde yüz dirhemi hali hazırda ödenecek, elli dirhemi de va'deli olmak üzere, yüz elli dirhemi olduğunda, alacaklı, borçlusuna elli dirhemini bağışlarsa, bu bağış, hali hazıra mı, yoksa vadeliye mi ait olur? İmâm Bürhânü'd-dîn el-Mürğînânî: "Her ikisine de sarf eder." buyurmuş ve öyle fetva vermiştir. 

Kâdî Bedîü'd-Din de, böyle fetva vermiştir. Tatarhâniyye'de de böyledir. 

Hasta olan kadın: "Kocamın bende mehri yoktur." dese, bize göre koca mehirden kurtulmuş olmaz. Hızânetü'I-Müftîn'de de böyledir. 

AUyyü's-Sağdfden soruldu: 

— Bir adam, karısına: "Bütün emlâkini bana ver." der; karısı da: "Verdim. (= bağışladım.) derse; mehri buna dahil olur mu, olmaz mı? 

imâm şu cevabı verdi: 

— Hayır dahil olmaz. Tatarhâniyye'de de böyledir. 

Bir adam, kendi kızını, kendi malıyla teçhiz edip, bu çeyizle kocasına yollar, kızı da ölür ve babası dava ederek, "bu çeyizi, kızına ariyeten verdiğini" söyler ve onun kendi malı olduğunu iddia eder; kocası ise, "onun kendisinin olduğunu" söylerse, alimler bu durumun halli hususunda ihtilaf eylediler: Bazıları: "Kocasının sözü geçerlidir." demişler; bazıları ise: "Babanın sözü geçerlidir." demişlerdir. 

Kocasının sözü geçerli olunca, beyyine getirmek babaya aittir. 

"Bu, Şeyhu'1-İmâm Ebû Bekir el-Fadl'm kavlidir." demişlerdir. 

"Babanın sözü geçerlidir." diyenler; "Çünkü» o malı o verdi. Mülküyeti onundur." demişlerdir. 

Radîyyü'd-dîn: "Uygun olan, tafsilatlı hareket etmekdir: Eğer baba eşraftan ve iyi bir insansa, babanın iddiası kabul edilmez. Zira, onun verdiği şey, —bu durumda— ariyet olmaz. 

Eğer baba, orta halli biri ise, bu durumda babanın sözü geçerli olur. Çünkü, o verebilir ve sözü yalan olmaz. Fetâvâvi Kâdîhân'da da böyledir. 

Bir adam, karısına, yanında giyinmesi için elbise almak üzere dinarlar verir; bu kadın da onu kendi ihtiyaçlarına harcarsa, kocasına nafaka ihtiyacı oldukça para veya başka bir şey vermek suretiyle aldığı şey kendisinin olur. Kocası da onu efrad-ı ailesine harcar. Bu durumda kadın, verdiği o şey için, kocasına müracaat edemez. Gınye'de de böyledir. 

Bir kadın: "Benim, kocamın üzerinde bir şeyim yoktur." derse, kocası, onun mehrinden beri olur. Kadın kocasına helal edince, kocası ondan kurtulmuş olur. Hızânetü'l-Fetâvâ'da da böyledir. 

Bir koca, arabca bilmeyen karısına: "Mehrini bana bağışla." der; o da: "Vehebtü bağışladım." derse, —talâk ve ıtağın hilafına— bu hibe sahih olmaz. 

Bunun için hibe de ikrah (= cebir zor) yapılır ve cebredilen de bağış yaparsa o bağış sahih olmaz. Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir. 

Bir kadın, kocasına bir şey bağışlar ve bu bağışın cebren olduğunu söylerse, davası kabul edilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. 

Bir kadın, mehrini bağışlamak ister, sonra da kocasıyle inci veya elbise karşılığında anlaşma yapar ve onu da görmez, sonradan görürse görme muhayyerliğinden dolayı, mehir kocanın üzerine avdet eder. 

Şayet kadın ölürse sözleşme geçerli, görme muhayyerliği batıl olur. Hızânetü'l-Fetâvâ'da da böyledir. 

Bir kadın, mehrini kocasına bağışlamak dilediğinde, bu kadın ölsün veya ölmesin, mehir kocanın zimmetinde kalır. 

Bu kadının, bu bağışı gerçekleştirebilmesi için uygun olan, mehrine karşılık, kocasından bir mendil satın almasıdır. 

Eğer kadın ölürse, —bu alış-veriş hususundaki— muhayyerlik hakkı batıl olur. Şayet yaşarsa, görme muhayyerliğinden dolayı mendili geri verebilir. Hasebü'l-Müftî'de de böyledir. 

Ölmüş    kocaya,    mehir    bağışlamak,    istihsanen    sahihtir. Siraciyye'de de böyledir. 

Bir kız, mehrini babasına bağışladığında, eğer "teslim almasını" söylerse, bu hibe sahih olur. Hulâsa'da da böyledir. 

el-Asl kitabında şöyle zikredilmiştir: 

Hibe babında vekil, elçi manasınadır. Akid vekil ile değil de, onu vekil edenle (= müvekkile) yapılır. 

Bakkalı'de ise: Hibeye (= bağışa) vekil yapmak, bağışı teslim için vekil yapmak demektir. 

Teslim etmeye vekil olan zat, başka bir şahsı da, kendisine vekil yapabilir. 

Teslim almaya vekil tayin edilen ise, böyle değildir. Muhıyt'te de böyledir. 

Fetâvâyi Attabiyye'de şöyle zikredilmiştir: 

Bir adam, bağışı teslim için birini vekil tayin eder; kendisine bağış yapılan şahıs da, birisini, hibeyi teslim almaya vekil eder ve her ikisi de kaybolurlarsa, bu durumda bağış yapanın vekilinin teslim eyiemesî sahih olur. 

Şayet bağış yapanın vekili teslimden imtina ederse, kendisine bağış yapılan şahsın vekili, onu mahkemeye verebilir. 

Kendisine hibe yapılanın vekili ve bağışı teslim etme vekili ayrı ayrıdırlar. Teslim alma vekilleri ise bunun hilafmadır. Tatarhâniyye'de de böyledir. 

Bir kimse, —iddet bekleyenin haricinde—   nikahlamak tamaı ile, iddet bitmeden önce, bir başka kadına harcama yapar; sonra da onu nikahlamaktan kaçınsa, eğer nikahı, harcaması için şart koşmuşsa, harcadığı şeyi almaya rücu eder. Esahh olanı, müracaat edememesidir. 

Sadru'ş-Şehîd de böyle buyurmuştur. 

Kâdîhân'da: "Esahh ' olan, ona müracaat eylemektir." buyurmuştur. 

Nefsini nikahlasın veya nikahlamasın müsavidir. Çünkü o rüşvettir. Şayet beraber yerlerse, bir şey için müracaat edemez. Gınye'de de böyledir. 

Ebû'l-Kâsım'dan sorulmuş: 

— Bir ortak, malını hibe yönüyle kendi oğluna vermek üzere, diğer ortağına mektup yazar; ortağı da ona razı olmayıp, kaçınırsa; oğlanın o ortağı mahkemeye verme hakkı var mıdır? 

İmâm şu cevabı vermiş: 

—  Bu bir şey değildir; teslim almadan önce bir şey gerekmez ve oğlanın dava hakkı yoktur. 

Fakıyh: "Şayet hibe yönüyle olmaz da başka yönden böyle yaparsa, o zaman oğlanın dava hakkı olur; baba, malı ve vekaleti ikrar ederse, böyledir. Hâvî'de de böyledir. 

Bir emir, bir cariyeyi, bir adama bağışladığında, bu cariye, bağışlandığı   adama,   "kendisinin,   bir   tüccarı,   bir   kafilede   iken öldürdüğünü" haber verir; bu mevhûbün leh de, ölenin varislerini tanı­maz ve "bu cariyeyi başıboş (serbest) bırakması halinde zayi olacağını, yanında ahkoması halinde ise fitne çıkacağını" bilirse, bu durumda, "onu satması ve sahibi ortaya çıkınca parasını ona vermesi için" bu hakime arzeder. Cevâhirü'l-Fetâvâ'da da böyledir. 

Ebû'l-Fadl'ın Fetvâları'nda şöyle denilmiştir: 

Bir adam, diğer birine, bir yer bağışlar, o yer de babasının elinde bulunup, bir müddet onun yanında kalacak, sonra da bağışlanın olacak olsa ve bir iddiacı gelerek, onu dava etse, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ile İmâm Ebû Hanîfe (R.A.): "Bu iddiacı, bağış yapanla değil de, bağış yapılan zatla mahkeme olur." buyurmuşlardır. 

İmâm Muhammed (R.A.) de: "Eğer o yeri alacaksa, durum böyledir. Şayet kıymetini alacaksa, bağış yapmak suretiyle onu zayi eden bağışlayıcı şahıs dava eder." buyurmuştur. Havı'de de böyledir. 

Bir hakim veya başka bir şahıs, ıslah etmesi için, bir sahayı birine verir; o da, bu yeri ıslah ettikten sonra, nadim olarak, onu, iki kişiye verir; onlardan her birisi de sahibine bir şeyler verirlerse, işte bu rüşvet olur. Bu durumda mülk onların olmaz; o yeri veren şahıs, tekrar geri alır. 

Bir kadın, kardeşinin evinde nikahlanır ve bu kardeşi kendisine bir kaç dirhem verilmedikçe, onu vermekden kaçınır, karşı taraf ise, isteni­leni vererek, bu kadını nikahlasa, kardeşine verdiğini geri alır. Çünkü o rüşvettir. Gınye'de de böyledir. 

Bir adam, kendi nefsinden veya aile efradının birinden zulmü kaldırmak için, o zulmü yapana rüşvet verse, günahkar olmaz. 

Dâr-i harb hükümdarı, dâr-i İslam hükümdarının elçisine bir cariye verse; bu cariye elçinin olur. Şayet düşman emiri (komutanı), karşı tarafın asker emirine (= komutanına) bir şeyler hediye eylese, bu hediye bütün askerlerin olur. Sirâciyye'de de böyledir. 

İbnü Mukatil'den sorulmuş: 

— Küçük bir çocuğun (= sabinin) babası, onun Öğretmenine veya onun mürebbisine, nevruz ve mehrican günlerinde bir hediye verse ne olur? 

İmâm şöyle buyurmuştur: 

—  Şayet, onlar tarafından istenilmedi ise, verilmesinde bir beis yoktur. HavîMe de böyledir. 

Halvânî'den soruldu: 

—   Bir adam,  evinin üzerine testiden bir ibrik bırakır;  yağan yağmurla da bu ibrik dolar; başka bir adam da gelerek, o ibriği suyu ile birlikte alırsa, bu ibriğin sahibi suyu ile birlikte onu geri siteyebilir mi? 

İmâm şu cevabı verdi: 

— Evet isteyebilir. Bir başka cevapta ise: 

—  "İbrik hakkında, denilecek bir şey yok; fakat, suya gelince, bakılır: Şayet ibriğin sahibi, onu kendisi için hazırlamış ise, suyu ile bir­likte ibriğim geri ister ve alır; değilse suyu isteyemez." denilmiştir. Tatarhâniyye'de de böyledir. 

Bağış ve sadakanın kabulü hususunda, atılan bir şeyi almak caizdir; bu istihsanen böyledir. Yani, atılmış (terk edilmiş) bir şeyi, biri­sinin alıp, diğerine bağış yapması veya sadaka vermesi, onun da bunu kabul etmesi caizdir. Mültekıt'ta da böyledir. 

Atılmış bir şeyi birisi alıp, küçük yaşta bir çocuğa bağışlarsa, bu küçük, binefsihî teslim almaya ehil bir kimse ise, bunu yabancı birinin ondan teslim alması caiz olur. 

Bir yabancının, öğretmek maksadıyla diğerine teslim eylediği şeyi, onun başka birisine vermesi doğru olmaz. Seralısî hibe kitabında böylece açıklamıştır. Suğrâ'da da böyledir. 

İbnü Ahmed'den sorulmuş: 

— Bir adam hamama girerek hamam sahibine ücretini verir ve bel­demizde adet olduğu üzere, kendi kabına su korsa, bu su, hamama giren şahsın mıdır, yoksa hamamcının mıdır? 

İmâm şu cevabı vermiş: 

— O su, kabına su dolduranın malı olmaz; fakat, bu şahıs onu kul­lanmaya başkalarından daha çok hak sahibi olur, Tatarhâniyye'de de böyledir. 

Bir adam, yabancı bir kadına zina yapmak için belirli bir mal verse, eğer: "Bunu sana, senin benimle zina yapman için verdim." derse, onu geri isteme hakkı vardır. 

Şayet zina etmek arzusu ile o şeyi bağış yapmışsa, kadın da mevcutsa yine geri alma hakkı vardır; mevcut değilse bu hakkı yoktur. Gınye'de de böyledir. 

Şemsü'l-İslâm'ın Fevâidi'nde şöyle zikredilmiştir: 

Bir adam, sopa ile karısını korkutur ve bu kadın, mehrini korku­sundan kocasına hibe ederse, adamın dövme gücüne sahip olması halinde bu bağış sahih olmaz. Hulâsa'da da böyledir. 

Babamdan sordular: 

—  Bir adam karısını dava ediyor ve ona sövüp döverek, mehrini bağışlaması ve ona bir karşılık talep etmemesi için eza ediyor; bu durumda kadının, hibesinden dönme hakkı var mıdır? Babam: 

—   Bu   şekildeki  ibra  batıldır."   demiştir.   Tatarhâniyye'de  de böyledir. 

Nesefî'nin Fetvâlan'nda şöyle zikredilmiştir: Necmü'd-dîn'den soruldu: 

— Bir kadın, kocasının, hayatlarında bir genişlik olması isteği üze­rine, ona bir mikdar mal verir; kocanın da alacaklıları olur ve o malı onlara verirse, bu kadının verilen o malı geri almaya hakkı var mıdır? 

tmâm şu cevabı verdi: 

—  Şayet kadın kocasına malım bağışlamış veya borç vermişse, dönüş hakkı yoktur. Eğer kendi mülküne harcaması için vermişse o mal onundur. Muhıyt'te de böyledir. 

Yeri hariç olmak üzere, bir binayı bağışlamak caizdir. Zehıyre'de de böyledir. 

Satışta olduğu gibi, bağışta da bir yer bağışlanınca söylenmese bile, o yerde bulunan binalar ve ağaçlar, bağışa dahil olurlar. 

Bir yer hakkında yapılan anlaşma da böyledir. 

Yalnız anlaşma yapılan yerin mezrûatı, —bu söylenmemişse— sulha dahil olmaz. 

Rüknü'l-İslâm es-Sabbağî şöyle buyurmuştur: 

Rehinde, ikrarda, fey'de söylemese bile, mezruat dahil olur. 

Söylenmeksizin yapılan satımda, taksimde, vasiyyette, icarlamada, nikahda, vakıfda, bağışda, sadakada mutlak mülkde ağaçların meyvesi, yaprağı —kendilerinden bahsedilmezse— dahil olmaz. 

Bağışda da böyledir. Yani söylenmez ise, bağış fasid olur. Çünkü, tam teslime bu hal manidir. Gmye'de de böyledir. 

Yetîme'de şöyle zikredilmiştir: Babama şunu sordular. 

—  Bir adam, diğerine:"Ahırım bana ver de içine hayvanlarımı koyayım." der; o da verirse, bu hayvanların gübresi kimin olur? 

Babam, şu cevabı verdi: 

— Hayvan sahibinin olur. 

Ali bin Hüseyİ» es-Sağdî de böyle söylemiştir. İkinci bir soru karşısında da: 

— "O hayvanlara ot yediren şahsın olur." buyurdu. 

Şayet ahır sahibi, hayvan sahibine: "Hayvanları bana bırak da, ahırımda gecelesinler." derse, bu takdirde hayvanların gübresi ahır sahibinin olur. 

Nesefî'nin Fetvâlan'nda şöyle zikredilmiştir: 

Bir adam, karısına, şahitlerin huzurunda: "Üzerimde olan mehrini bana bağışlarsan, her nerde olursan ol, Hz.Allah seni bağışlasın." der; karısı da: "Bağışladım." karşılığını verir; şahitler de: "Bağışına, bizler şahid olalım mı? derler; kadın da: "Bin kişi şahit olunuz." derse; İmâm: "Kadının konuşması sırasında, ret veya kabul ettiğine göre hareket edilir." demiştir. Zehıyre'de de böyledir. 

Bir adam, kızını bir başka adama bağışlasa, bu —bağış değil— nikah olur. 

Bir kimse, karısını, kendi nefsine bağışlasa, bu da talak (= boşama) olur. 

Bir kimse, kölesini, kendi nefsine bağışlasa, o da ıtak (= azad etme) olur. Hızânetü'l-Fetâvâ'da da böyledir. 

Camiu'l-Fetâvâ'da şöyle zikredilmiştir: 

Borçlu bir köle bağışlanır; alacaklıları da bu bağışi bozmak ister­lerse, buna haklan vardır. Şayet bağışlayan veya kendisine bağış yapılan şahıs, bağış bozulmadan önce, onu fidye olarak verirlerse, o geçerli olur. 

Sadakada böyle; efendisinin onu satması da böyledir. 

Şayet köle de alacakları olanlar onun bağışlanmasına izin verirlerse, haklan batıl olur. Ancak köle azad edilirse, o müstesnadır. 

Bir adam, bir köleyi, başka birine vasiyet ettikten sonra ölürse, bu durumda alacaklıları o vasiyeti bozduramazlar. Bilakis, bu köle satılır. Şayet bedeli borcundan fazla gelirse, işte bu fazlalık, kendisine vasiyet yapılan zatın olur. 

Sadakada ve bağışta fazlalık,, bağış yapılanın veya kendisine tasadduk edilenin olmaz. Tatarhâniyye'de de böyledir. 

Ebü Bekir'den soruldu: 

— Bir köle, efendisinin kendisine verdiği veya kendisinin kazandığı bir maldan bağış yapsa ne olur? 

İmâm şu cevabı verdi: 

—  Şayet, onun yaptığı bağış efendisine haber verilince, onun hoşuna gitmeyeceği, bilinirse, bu kölenin bağışı helâl olmaz; değilse, bir sakıncası yoktur. Hâvî'de de böyledir. 

Bir adam, mükâtebine: "Kitabet bedelim sana bağışladım." der; mükâteb de: "Ben kabul etmiyorum." derse, bu durumda, bu mükâtep azad edilmiş olur; borç ise üzerinde borçtur. Kerderî'nin Vecîzi'nde de böyledir. 

Bir adam, bir evi bağışladığını ikrar ederse, bu ikrarı sahih olur. Gıyasiyye'de ise: "Bağışı ikrar, teslimi ikrar değildir. Sahih olan da budur." denilmiştir. Cevâhirü'l-Ahlâtî'de de böyledir. 

Camiu'l-Asğâr'da şöyle zikredilmiştir: İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur: 

Bir adam, diğerine mevcut (dikili) bir hurma ağacını bağışlasa, bu bağışlayan, o ağacı kesip teslim etmedikçe teslim-teslim alma sayılmaz. Satımda ise bu teslim alma olur. Zehıyre'de de böyledir. 

Bağış yapma hususunda zimmet ehli, müslüman menzilindedir. Çünkü onlar, İslam ahkamını iltizam eylemişlerdir. 

Ancak, bağışta karşılık olarak şarap caiz değildir. Karşılık olarak şarabı verecek olan, ister müslüman olsun, isterse zimmî olsun fark etmez. 

Şarap teslim alanın yanında sirke olsa bile, yine bedel olmaz. Sahi­bine iade edilir. 

İki zimmî arasında domuz ve şarap, bağış karşılığı olur. Alım-satımda olduğu gibi... 

Lâşeyi ve kanı bağış yapmak caiz olmaz. Mebsût'ta da böyledir. 

Bir mürted bir nasraniyi veya bir nasrânî bir mürtede, karşılığı şarab olmak üzere bağış yapsa, bu hibe de batıldır. (= geçersizdir.) Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir. 

Bir müslüman, bir mürtede bağış yapar ve mürtedden karşılık alır; sonra da bu mürted ölür veya dar-i harbe iltihak ederse, bağış caiz olur; karşılığı ise caiz olmaz. 

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir. 

tmâmeyn'in kavline göre ise karşılık da —diğer tasarrufatı gibi— sahihtir. Ancak, tmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre malının tamamında tasarruf eder. 

İmâm Muhammed (R.A.)'e göre ise malının üçte birinde tasarruf hakkı vardır. 

Şayet mürted bağış yapan olur ve kendisine bağış yapılan şahıs, onun bağışından dolayı karşılık verir ve sonra bu mürted öldürülür veya dar-i harbe iltihak ederse, onun bağışı onun veresesine geri verilir; karşılık da —duruyorsa— sahibine iade edilir. Eğer zayi olmuşsa, mür-tedin malında borç olarak kalır. Karşıdaki adam onun irtidadını bilsin veya bilmesin müsavidir. 

Güvenceli bir harbî, bir müslümana bağış yapar veya müslüman, ona bağış yapar, o da yapılan bağışı teslim aldıktan sonra, dar-i harbe döner; bilahare yine güvenceli olarak, dâr-i İslâm'a girerse, bu durumda onlardan her birisi, bağışlarından geri dönebilirler. 

Eğer bağış verdiği kimse, esir olursa, bu durumda bağış yapan şahıs, hibesine —her ne kadar, taksimden önce hazır bulunsa bile— dönemez. Mebsût'ta da böyledir. 

Bir nasranî, bir müslümana bir şey bağışlar ve bu müslüman da, ona karşılık olarak şarap verirse; bu durumda nasranî hibesinden döne­bilir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir. 

Bir harbî, diğer bir harbiye bir şey bağışladıktan sonra müslüman olur veya ikisi de müslüman olurlar ve dar-i İslam'a gelirlerse, bu durumda bağış yapan, bağışından dönebilir. 

Şayet o bağışa bir karşılık verilmişse, bu durumda bağış sahibi, ona dönemez. Mebsût'ta da böyledir. 

Yetime isimli kitapta zikredildiğine göre, Ömer Nesefi (R.A.)'den sorulmuş: 

— Bir kimse, şöyle bir yerde olan arazisinin taksimini çocuklarına emreder ve onlara temlik eylemeyi murad eder; onlar da bölüşürler ve bu hale hapsi de razı olursa, mülküyet sabit olur mu? Yoksa, babanın onlara: "Bu yeri size temlik ettim." demesine ihtiyaç var mı? Veya onlardan her birine: "Sana şu kadar hisseyi temlik eyledim." demesi mi gerekir? 

İmâm: 

—"Hayır gerekmez." buyurmuş. 

Hasan (R.A.)'dan aynı mesele sorulmuş; o da: "Taksim ile mül­küyet sabit olmaz." buyurmuştur. Tatarnâniyye'de de böyledir. 

Soruldu ki: 

— Bir kadın, kocasına —iyilik olsun diye— bez satar; onun bedelini de küçük oğluna havale eder; o çocukda ölürse, o bedel miras olur mu? 

İmâm: "Hayır olmaz; tamamı kadınındır." buyurdu. Fetâvâyi Ebû'l-Feth'te de böyledir. 

Baba ile oğul bir sahrada olurlar, yanlarında da birisine-yetecek kadar su bulunursa, o suya, onlardan en haklı olanı kimdir? 

İmâm şöyle buyurmuştur: 

Haklı olan oğuldur. Çünkü baba daha haklı olsa, babanın oğluna o suyu içirmesi gerekir. Onu da içirince, kendisi susuzluktan ölür. Bu da kendi ölümüne yardım etmek olurdu. 

Şayet kendisi içse, baba kendi nefsinin ölümüne yardımcı olmuş olmazdı. Bu, şu iki kimse gibidir ki, bunlardan birisi kendi kendisini Öldürdü, diğeri ise bir başkasını öldürdü... Kendi nefsini öldüren günâh yönünden daha fazla günahkardır. Zira Peygamber (S.A.V.) Efendimiz: "Bir kimse keskin bir şeyle kendi nefsini öldürürse, kıyamet gününde elinde o keskin demir olarak gelir ve kendi nefsinin karnına onu saplar." buyurmuştur. Muhıyt'te de böyledir. 

Bir adam, halini hükümdara arz ederek, ondan hudutlu bir ara­zinin verilmesini ister; hükümdar da katibine emrederek, onun dilekçe­sinin arka tarafına: "Ben, o yeri ona mülk eyledim." diye yazmasını söylerse, bu yer, onun mülkü olur mu? Yoksa, hükümdarın bir toplum içinde, onu kabul etmesine ihtiyaç var mı? Çünkü temlik, bir mecliste kabule muhtacdır. Bu kıyasdır. Fakat, vüsûl (= kavuşmak, bir arada olmak) zorsa, dilekçe ile istemek aynı mecliste isteme yerine kaimdir. 

Hükümdar böylece emreder, o da o yeri alırsa, mülküyet sabit olur. Cevâhirü'l-Fetâvâ'da da böyledir. 

İmam Muhammed (R.A.), Siyer-i Kebîr'de şöyle buyurmuştur: Hükümdar ganimet olarak alman harb arazisini ganimet ehli arasında taksim eder veya ganimet malını bir takım tüccarlara satar; sonra da oraya düşman gelir ve bu sebeple, o malları dar-i İslam'a çıkarmadan aciz kalırlar ve bu durumda, bu mallar sehimlerine düşenlerle, onları satın alanlar, bu eşyalarını yansm diye bir yere atarak "kim alırsa, onun olsun." derler de bunları, bazı müslümanlar alırlarsa bu mallar aldıkları an, onların olur. İster İslam yurduna çıkarsınlar, isterse çıkarmasınlar farketmez. Çünkü bu bir bağış gibidir. Zehıyre'de de böyledir. 

Kitâbü's-Sayd'da zikredilmiş bulunan bir hadis, hediyenin orada oturanlarla, muhdiyyi ileyh arasında müşterek olduğuna delalet ediyor. 

Tahâvî şöyle buyurmuştur: 

Şayet bu hediyye, taksimi mümkün olmayan, bir kat elbise veya hal-i hazırda yenilemiyen bir et, veya benzerleri gibi bir şey olursa, orada oturanlara, bu hediyeden bir şey verilmez. 

Şayet hediye kolay taksim edilebiliyor ise, (hali hazırda yenilecek bir şey gibi...) mevcut olanlara hisseleri verilir. Almayanların hisseleri ise geride bırakılır. Tatarhâniyye'de de böyledir. 

Bir adam öldüğü zaman, başka bir adam, ölenin oğluna, ölene kefen  olsun diye,  bez yollarsa,  —başka birinin  öleni kefenlemesi halinde— oğlu ona sahib olabilir mi? 

— Şayet ölen zat, ilmi veya zühdü, verası (= haramdan sakınması) yönüyle, onu kefenlemekte bereket olan biriyse, bu durumda oğlu o kefenliğe sahib olamaz. Şayet babasını, bir başkası kefenlerse, diğerinin kefenliğini sahibine geri verir. 

Eğer ölen zat böyle birisi değilse, oğlunun o kefenliği istediği gibi harcamaya hakkı vardır ve bu caizdir. Siracü'l-Vehhâc'da da böyledir. 

Bir baba, küçük oğluna bir yer bağışladığı halde o yerin hududunu açıklamazsa; bu yerde de o yeri emanet eylediği zat, bağış vaktinde oturmakta bulunuyorsa, küçük oğlu sözleşme ve sadaka olarak o yere sahib olur. Cevâhirü'J-Ahîâtî'de de böyledir. 

En doğrusunu bilen Allah'u Teâlâ'dır. [31] 

 

12- SADAKA

 

Muşa olan ve olmayan hakkında sadaka, bağış yerindedir. Onu teslim almaya da ihtiyaç vardır. 

Yalnız sadakadan rücû' (= geri dönüş) —sadaka tamam olunca— mümkün olmaz. 

Alan kimse zengin olsun, fakir olsun, sadaka verildikten sonra ondan rücû edilemez. (= geri dönülemez) 

Alimlerimizden: Zengine yapılan bağış ve sadaka, fakire yapılana müsavidir." diyenler olmuştur. Muhıyt'te de böyledir. 

Bir adam, diğer bir adama, bir yeri sadaka olarak verirse, artık ondan rücû edemez. (= dönüş yapamaz.) Bu durumda kendisine sadaka verilen şahsın zengin veya fakir olması da farketmez. Müzmerât'ta da böyledir. 

Bir adam, diğerine sadaka niyetiyle bir elbise verdiği zaman, ken­disine sadaka verilen zat, onu"emanet veya ariyet olarak verildi zan-niyle" alıp, sonradan, verene onu geri verse, bu durumda, önce vermiş olan şahsın onu alması helal olmaz. Çünkü ,.—karşıdaki adam onu alınca— mülkünden çıkmıştır.  Eğer alırsa tekrar vermesi  gerekir. Siracü'l-Vehhâc'da da böyledir. 

Bağış kabülsüz sahih olmaz. Kabul de sözle olacaktır. Sadakanın sıhhati hususunda ise, söz ile olmayan kabul de güzellik vardır. Bütün asırlarda cereyan eden adet, fukaraya yapılan tasaddukda sözle kabulün gerektiği beyan edilmemiştir. Gınye'de de böyledir. 

Fasid  olan sadaka da,  fasid olan hibe gibidir.  Kerderî'nin Vecizi'nde de böyledir. 

Bir  adam,  iki  zengine tasadduk  eylese,  tmâm  Ebû  Hanîfe (R.A.)'den bir rivayete göre, bu caizdir. 

Bu, İmâmeyn'in de kavlidir. 

İki fakire tasadduk, bi'l-icma caizdir. Siraciyye'de de böyledir. 

Bir adam, sikkelenmemiş bir parça gümüşü, iki fakire tasadduk eylese bu ittifaken caizdir. Tehzîb'de de böyledir. 

Bir adam, fakirlere bir bağışta bulunup, o şeyi onlara teslim ederse, —istihsanen— bu bağışından geri dönemez. Kıyasda ise geri dönebilir. Mebsût'ta da böyledir. 

Bir adam, dilenciye veya muhtaç bir kimseye ihtiyacına göre bir şey  verdiğinde,   istihsanen,   bundan  geri  dönemez. Zehıyre'de de böyledir. 

Elinde dirhemler bulunan bir kimse: Allah rızası için, bu dirhemleri tasadduk edeceğim." dediği halde başka diremleri tasadduk eylese, Nasıyr: "Bu caizdir. Şayet o dirhemleri tasadduk etmeden, onlar zayi olursa, bir şey gerekmez." buyurmuştur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. 

Fetvâlar'da zikredildiğine göre îbnü Seleme'den sorulmuş: 

—  Bir adam, zengin bir kocanın fakir olan karısına tasaddukta bulunsa ne olur? 

İmâm şöyle buyurmuş: 

—  Eğer kocası, onun nafakasını geniş veriyorsa, işte o kadın da, kocasının zenginliği sebebiyle zengindir. Havı'de de böyledir. 

Müntekâ'da   İbrahim,   İmâm   Muhammed   (R.A.)'in   şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: 

Bir adam, diğer bir adama bir sadaka verip, onu da teslim ettikten sonra, onun bir kısmını düşürmek yani daha az vermek istese, bunu yapamaz. Çünkü o, başlı başına bir bağıştır. 

Keza, tasadduk eylediği şahıs, mahrem olan zirahmi ise, onu azal­tamaz. Muhıyt'te de böyledir. 

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) şöyle buyurmuştur: 

Sadaka hakkında, onu verenle, alan tenakuza düşseler, kendisine sadaka verilen zat, sadaka veren şahıs onu teslim etmeden önce ölürse, tenakuz batıl olur. Bu, bir bağış olsaydı, tenakuz caiz olurdu. Bahru'r-Râık'ta da böyledir. 

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: Bir adam, başka birine, yarısı bağış, yarısı da sadaka olarak bir yer verdiği zaman, bağışladığı yere rücû edebilir. Çünkü, her yarı ayrı bir durumdadır. Şüyu, dönmeye mani olamaz. Serâhsî'nin Muhıytı'nde de böyledir. 

Bir adam, evini karısı ile onun karnında olana tasadduk eder ve bu kadın da, hamile bulunursa, bu sadaka caiz olmaz. 

Şayet karısına: "Sana ve çocuğuma tasadduk eyledim." veya "Bu evi, sana ve bana tasadduk eyledim." dese, yine caiz olmaz. 

Eğer: "Sana ve bu evde oturan adama tasadduk eyledim." der ve evde de kimse olmazsa, işte bu, bir adamın: "Ben, bu evi —onları sağ sanarak— üç küçük oğluma tasadduk eyledim." deyip de, bu çocukların bir kısmının ölmüş olması ve adamın bu durumu bilmeden söylemesi ve bu sadakanın batıl (= geçersiz) olması gibidir. 

Şayet adam, ölenin kim olduğunu bilerek söylemişse, bu durumda sadaka sağlar için caizdir. 

Bunlarda, kimin sahib olup, kimin sahib olamayacağına dair icab'a bir vücuhla işaret vardır. İcab, mülk sahibinin mülküyetinin kemalidir. Bu durumda, asla şüyu temekkün etmez ve icab caiz olur. İki şahıs için icab vuku bulunca da, iki canibin birinden şüyu temekkün eder. İki canibin birinden şüyûun mani olduğunu gören için, icab memnudur. Muhıyt'te de böyledir. 

Bir adam, diğerine bir sadaka verip, onu da teslim ettikten sonra, kendisine sadaka verilen kimse ölse, sadaka veren de ona varis ise, o sadakaya varis olup, hissesine düşeni almasında bir beis yoktur. Zahîriy-ye'de de böyledir. 

Bir adam: "Şu yerimin gelirini fakirlere tasadduk eyledim." veya "Şu yerim fakirlere sadakadır." derse, hayatta olduğu müddetçe tasad-dukla emrolunur. Sadakayı vermeden önce ölürse, o yer de, geliri de geri de miras olarak kalır. Zehıyre'de de böyledir. 

Sağ iken, o yerin kıymetini tasadduk ederse, bu caizdir ve mükâ­fatını alır. Mebsût'ta da böyledir. 

Bir adam: "Malım (veya malik olduğum) fukaralar için sada­kadır." derse, bu söz zekat verilen cinslere ait olur. Bu da otlak hayvan­ları, paraları, ticaret metaldir. Bunlar nisaba malik olsun veya olmasın müsavidir. Bu şahsın borçlu olup olmaması da farketmez. 

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, öşür arazisi de buna dahil olur. 

İmâm Muhammed (R.A.)'e göre ise, dahil olmaz. 

Haraç arazisi de dahil olmaz. 

Hizmet kölesi de dahil olmaz. 

Akan'da dahil olmaz. 

Ev eşyası, elbiseleri, kullandığı silahları ve benzeri gibi —zekat malı cinsinden olmayan— şeyler de dahil olmaz. 

Bazı alimlerimize göre, bir kimse: "Malik olduğum (veya bütün sahib olduğum) fakirler hakkında sadakadır." derse, kıyasen de, istih-sanen de bütün malı dahil olur. 

Sahih olan Öncekidir. Çünkü ikisi bir kullanılmıştır. Tebyîn'de de böyledir. 

Bu durumda, yiyeceğini bırakır, bundan sonrasına isabet edeni tasadduk eder. 

Yanında ne kadar tutacağı kitabda açıklanmamıştır. Çünkü aile fertlerinin azlığı çokluğu muhtelifdir. "Sanatkârsa, günlük yiyeceğini tutar; gelir sahibi ise aylık yiyeceğini, (ihtiyacını) tutar. Akar sahibi ise, yıllık ihtiyacını tutar." denilmiştir. Mebsût'ta da böyledir. 

Ecnâs'da İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğu bildi­rilmiştir: 

Bir adam: "Malım fukaralar hakkında sadakadır." der; onun da halk üzerinde dirhemleri olursa, onu tasadduk etmesi gerekmez. 

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) şöyle buyurmuştur: 

Bir adam: "Malım fukaralar hakkında sadakadır." der ve bu adamın alacakları olur ve ona da niyeti bulunmazsa, o da öşür arazisi de dahil olarak tasadduk edilir. 

Haraç arazisi dahil olmaz. 

İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur: 

Onun ikisini de tasadduk eylemez. 

Şayet, "malik (= sahib) olduğu bütün malı sadaka etmeye" yemin ederse, evi, hizmetçisi, elbisesi, ev eşyası nesi varsa tamamı, sadakaya dahil olur. Yenâbi"de de böyledir. 

Eğer: "Şu işi yaparsam, malım fakirlere sadakadır." demişse İmâm Ebû Hanîfe (R.A.): "Bu durumda, ancak ticaret malı dahil olur; halkın üzerindeki alacağı dahil olmaz." buyurmuştur. Mültekıt'ta da böyledir. 

Cühandı şöyle buyurmuştur: 

Bir adam: "Allah rızası için, bütün malımı (veya bütün mülkümü) hediye edeceğim." derse, nezr (= adama) vaktinde bulunan bütün malı, buna dahil olur; yani malının tamamını hediye etmesi gerekir. Ancak, ihtiyacı kadarını alıkor. Başka mala sahipse, onun da mislini hediye eder. Siracü'l-Vehhâc'da da böyledir. 

Bir adam: "Allah için, şu elbiseyi sadaka etmek, üzerime borç olsun." derse, o elbisenin kıymetini verip, onu yanında tutabilir. 

Satıp parasını da tasadduk edebilir. Vasiyyet eylese de böyledir. 

Hilâl bin Yahya, Fıkıh isimli kitabında şöyle buyurmuştur: 

Bir adam: "Yerim fakirlere sadakadır." dese, bu sadaka olmaz. Çünkü o belirsizdir. 

Şayet: "Şu yerim sadakadır." der ve o yere işaret ederse, hudut­larını belirtmese bile sadaka olur. Çünkü o yer, işaretle belli olmuştur. 

Keza, hududunu söyler de işaret etmez ise sadaka olur işarete ihtiyaç kalmaz. O sadakada temlik olur. Mevkûfe —bekletilen— sadaka olmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir. 

Fetâvâyi Ahû'da şöyle zikredilmiştir: 

Bir adam, başka bir adama, on dirhem vererek: "Bunu, filan fakire sadaka olarak ver." der; o adam da kendi nefsinden on dirhemi tasadduk edip, o on dirhemi yanında bırakırsa, Kâdî Bedîu'd-Dîn: "Bi'1-ittifak tazmin eder." demiştir. 

Bir adam, diğer bir adama, on dirhem veya yüz batman buğday vererek: "Filan fakire ver." dediği halde, o adam, başka bir fakire verse; Hâvî'de: "Gerçekten onu tazmin eder. (= öder.) denilmiştir. 

Zahîrüddin ise: "Ödemez. Çünkü, arzu yüce Mevlânın rızasıdir. O da fakire yardımda bulunur." demiştir. Tatarhâniyye'de de böyledir. 

Bir muhtacın yanında dirhemler bulunduğunda onu kendi nefsine harcaması, fukaraya harcamasından efdaldır.  Eğer fakirleri nefsine tercih ederse, bu da bir şartla efdaldir: Şöyleki: Kendi nefsinde sıkıntıya sabretmek güzeldir; bunu bilecek. Şayet sabredemeyeceğinden korkarsa, kendi nefsine harcar. Mültekıt'ta da böyledir. 

Bazı alimlere, tasaddukla ilgili olarak sorulmuş: 

— Yüzsüzlük yaparak, insanlardan isteyip israfla yiyenlere ne der­siniz? 

Şu cevap verilmiş: 

—  Onun ma'siyete sarfettiğini açıkça bilmiyorsanız veya zengin olduğunu bilmiyorsanız,  onlara tasaddukda bir  sakınca yokdur ve sadaka sahibi, —niyetinden dolayı— mükâfatlanır. Hâvî'de de böyledir. 

Bir sabî, babasının izniyle, kendi malını tasadduk eylese, bu sahih olmaz. Sirâciyye'de de böyledir. 

Müntekâ'da İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: 

Bir adam, küçük oğluna, kaçmış olan bir köleyi tasadduk ederse, bu caiz olmaz. 

Muallâ ise; İmâm Ebü Yûsuf (R.A.)'dan rivayeten: "Caiz olur." buyurmuştur. İşte böylece iki rivayet hasıl olmuştur. Zahîriyye'de de böyledir. 

Bir adam, elinde bulunan bir yeri küçük oğluna tasadduk eder; o çocuk da: "Onu teslim aldım." demez, sonra da adam, onu elinden çıkarır; sabî de bulûğa erişir ve babasının söylediğini belgelese, o yer kendisinin olur. Tatarhâniyye'de de böyledir. 

Bir kölenin kazancını fukaraya tasadduk^ etmek, köleyi azad etmekten efdaldir. Siraciyye'de de böyledir. 

Bir adam, bir ölü adına tasaddukda bulunsa veya ona dua eylese, gerçekten bunların sevabı o ölüye ulaşır. 

Bir kimse, amelinin sevabını, inananlardan her kime bağışlarsa bağışlasın, bu caiz olur. Siraciyye'de de böyledir. 

Bir adam,  kesesinden veya cebinden,  fakirlere vermek için dirhemleri çıkarsa, sonrada vermese, bu durumda bir şey gerekmez. Siraciyye'de de böyledir. 

Bir adam, diğerine bir deri tasadduk edip, onu o adama verir ve onun üzerinde de bez veya ziynet bulunursa, bu derinin tasadduku caiz olur. Üzerinde olan bez ve ziynet ise, onu tasadduk edenin olur. Hızâ-netü'i-Müftîn'de de böyledir. 

Muhammed bin Mukâti! şöyle buyurmuştur: 

Bir adam, diğerine: "Senin malından, bana ulaşan her menfaat banadır; ben, onu tasadduk ederim." der; o adam da ona bir şey bağışlarsa, mevhûbün lehin, onu sadaka olarak vermesi gerekir. 

Şayet adam, onun kendi yemeğinden yemesine izin vermişse, bu durumda, bu şahsın onu tasadduk etmesi gerekmez. Bu yemekten ken­disinin yemesi helaldir. Hâvî'de de böyledir. 

Hasan-ı Basrî (R.A.)'nin şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: 

Bir adam, ekmek ufağını, bir fakire vermek için çıkarıp, onu bulamaz ve oraya bırakır; başka bir fakir de gelerek, onu yerse, onun benzerini, önceki fakire yedirecektir. 

İbrahim Nehâî de böyle söylemiştir: 

Âmirü'ş-Şa'bî ise: Tasadduk eden muhayyerdir: Dilerse onu yeniden verir; dilerse vermez. Sadaka ancak teslim almakla sadaka olur." buyurmuştur. 

Miicâhid de: "Bir kimse, sadakayı çıkarsa bile muhayyerdir: İsterse verir; isterse vermez." demiştir. 

Atâ'da benzerini söylemiştir. 

Fakıyh Ebû'I-Leys: "Bu görüş alınıp, kabul edilir." demiştir. 

Mescidde dilenenlere tasadduk hakkında ihtilaf edilmiştir. Alimler: "Camilerde dilenenlere tasadduk uygun olmaz. Çünkü, böyle yapmak, insanlara eziyete yardımcı olmaktır." demişlerdir. 

Halef bin Eyyub: "Şayet ben hakim olsam; mescidde dilenen kim­seye tasadduk edenin (sadaka verenin) şehadetini kabul etmem." demiştir. 

Ebû Bekir bin İsmail: "Mescidde verilen bir kuruş, orda verilmiş olmasına keffaret olmak üzere, yetmiş kuruşa muhtaçtır." demiştir. 

Mescide girmeden önce veya ordan çıktıktan sonra (tasadduk edi­lebilir. Sadaka verilebilir.) Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. 

Nasirî'nin Tecnîsi'nde şöyle zikredilmiştir: 

Bir dilenci: "Allah hakkı için (veya Muhammed (s.a.v.) hakkı için) bana şunu ver." dese, hükmen ona bir şey vermek icabetmez. Bu durumda güzel olan davranış ise, mürüvveten ona bir şey vermektir. 

İbnü Mübârek'in şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: 

Bir dilenci, Allah rızası için istediği halde, ona bir şey verilmemesine taaccüb ederim. Tatarhâniyye'de de böyledir. 

En doğrusunu Allah'u Teâlâ bilir. [32] 
 
 

-------------------------------------------------------------------------------- 

[1] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 9/233. 

[2] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 9/233. 

[3] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 9/234. 

[4] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 9/234. 

[5] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 9/234-235. 

[6] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 9/235-236. 

[7] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 9/236-237. 

[8] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 9/237-238. 

[9] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 9/238. 

[10] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 9/238. 

[11] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 9/238. 

[12] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 9/239-244. 

[13] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 9/245. 

[14] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 9/245-249. 

[15] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 9/249-256. 

[16] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 9/257-262. 

[17] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 9/262-270. 

[18] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 9/271-275. 

[19] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 9/276. 

[20] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 9/277. 

[21] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 9/277-294. 

[22] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 9/295-299. 

[23] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 9/299-302. 

[24] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 9/303. 

[25] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 9/310-311. 

[26] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 9/312. 

[27] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 9/312-319. 

[28] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 9/320-325. 

[29] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 9/326-332. 

[30] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 9/332-333. 

[31] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 9/334-346. 

[32] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 9/347-354.

HELIX_NO_MODULE_OFFCANVAS

Free Joomla! template by L.THEME