HÂKİMİN (KADI'NIN) ŞAHSEN BİLMESİ VE KANÂTİ

e-Posta Yazdır PDF

1872  İslâm fıkhında; kazâ işleriyle meşgul olan (Kadılık görevini yapan) kimsenin şahsî kanaatlarıyla hüküm vermeleri mümkün değildir. Zira Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Ben de ancak fâni bir insanım. (Beşerim). Siz bana birçok davalar getiriyorsunuz. Sizlerden biri, diğer tarafa nazaran beni iknâ etmede daha kâbiliyetli ve muktedir olabilir. (Meselesini daha beliğ anlatabilir). Ben de ondan işittiğime göre hükmederim. Verdiğim bir hükümle bir kimseye hakikatte din kardeşine âit bir şeyi verecek olursam, o kimse asla almasın. Zira benim ona, o şekilde vermiş olduğum şey ancak ateşten bir çadır"(226) buyurduğu bilinmektedir. Bazı rivâyetlerde: "Dilerse o ateşi alsın, istemezse bıraksın" ziyâdesi vardır. Dikkat edilirse Resûlullah (sav) getirilen delilleri esas alınmasını ve ona göre hükmedilmesini emretmiştir. Şahsi kanaat; "Zahiri Hakkı" tesbit için geçerli değildir. Hudud davalarında ve kısas'ta; kadı şahsi bilgisine ve kanaatine dayanarak hüküm veremez.(227) Hukuk davalarına gelince; eğer kadı bir olaya şâhid durumunda ise; mü'minin hakkının zâyi olmaması için, dava'nın başka bir kadı'ya götürülmesini ve kendisinin şâhid olarak gösterilmesini teklif eder. Dolayısıyla; hakkın ihyâsını bu şekilde temin etmiş olur. Ancak aynı anda hem kadı, hem şâhid olamaz. Çünkü töhmet ve sui-zan sözkonusu olur.
1873 Bu Hadis-i Şerif aynı zamanda; meselelere vâkıf olan ve güzel izah edilebilen vekillere ihtiyaç olduğunu ortaya koymaktadır. Gerek davacı, gerek davalı; hakkında kendi adına talep edebilecek bir vekil tâyin edebilir.(228) İmam-ı Azam Ebû Hanife (rha) bu hususta iki tarafın da rızâsının esas olduğunu beyan etmiştir. İmameyn'e göre; rızâ şart değildir. Çünkü bu vekâleti ilgilendiren bir durumdur. Belâğat yeteneği olmayan ve davasını anlatmakta güçlük çeken bir kimsenin; iddiasını vekili vasıtasıyla gündeme getirmesi mümkündür. İmam-ı Serahsi bu hususta bir misâl vermektedir: Resûl-i Ekrem (sav) arzedilen bir davada; taraflardan biri muhâkeme usûlünü gayet iyi bilmekte ve fâsih konuşmaktadır. Diğer taraf ise o konularda hiçbir bilgi sâhibi değildir. Haklı olduğu halde; muhâkeme usûlünü bilmediği ve güzel bir şekilde meseleyi ortaya koyamadığı için, davayı kaybeder. Fakat bu sırada Resûlullah (sav): "Bir kimse; sahte deliller ortaya atarak davayı kazanır ve kardeşinin hakkını da alırsa cehennemden bir ateş parçası almış olur" buyurdu. Kendisini güzel müdafaa eden ve muhâkeme usûlünü bilen şahıs, hakikati itiraf etti ve hak sâhibine verildi"(229) Günümüzde "Avukatlık" yaygın olan bir meslektir. Haklı ve haksız (avukat) mutlaka; kendisine ücret ödeyen kimsenin davayı kazanmasını arzu eder!.. Kaldı ki; beşeri kanunlar sözkonusu olduğu için âhiret mesûliyeti üzerinde fazlaca durulmaz!.. İslâm fıkhında vekil; mutlaka "hakkın sâhibine iade edilmesi" hedefini gözetmek zorundadır. Belli bir ücret karşılığında "Vekil" olmuşsa, ecir (İşçi) durumuna geçer.(230) Hz. Ali (ra) dava tâkip etmeyi sevmediği için; Kardeşi Akil b. Ebû Talib (ra) onun vekili olarak davalarına girmiştir. Akil ihtiyarlayınca; Hz. Ali (ra), Kardeşinin oğlu Abdullah b. Cafer'i vekil tayin etmiştir.(231) Serahsi; hem Akil'in, hem Abdullah b. Cafer'in Âlim, zeki ve hazır cevap olduklarını kaydeder, İslâm fıkhında her çeşit dava için vekil tayin etmek sahihtir. Elbette; bu husustaki fıkhi hükümlere riayet etmek farzdır.
1874 Kazâ işleriyle meşgul olan kimselerin; huzur ve güvenlerini sağlamak şarttır. Dolayısıyle mahkeme anında; taraflar, vekilleri ve dinleyicileri uyaracak ve kadı'ya (hâkimlere) yardımcı olacak kimselere ihtiyaç vardır.(232) Muhâkeme ve murâfaa işlerinin düzgün yürümesi için "Ulû'lemr" gerekli tedbirlerin alınmasını sağlar.
1875 Hanefi fûkahası; hem davacı, hem davalı'nın kadı huzurunda hazır olmasını esas almıştır. Gerek iddia sahibinin (Davacı'nın) delilleri ortaya koyabilmesi, gerek davalı'nın kendini müdafaa edebilmesi; beraber kadı (hâkim) huzuruna çıkmalarına bağlıdır. Eğer iddia sahibi ile davalı ayrı ayrı şehirlerde oturuyorlarsa durum ne olacaktır? Bu durumda; davaya bakan mahkeme, gâibin ikâmet ettiği şehirdeki Kadı''ya mektupla durumu bildirir. Buna fıkıhta "Kitabu'l Kadı ile'l Kadı" (Hâkim'den, Hâkime yazışma) denilmiştir.(233) İddia sâhibinin (Davacı'nın) beyanları dikkate alınarak; yakalanamayan davalı hakkında da, hükme varılamaz. Essah olan kavle göre; davalı hazır oluncaya kadar, iddia sahibinin (Davacı'nın) dinlenmesi de câiz değildir.(234)