Bitlis velîlerinden. Aslen Bitlislidir. Doğum târihi bilinmemektedir. 1852 (H.1269) senesinde Cizre’nin Buhtan Dağı köylerinden Basret’te vefât etti. Türbesi bu köydedir. Evliyânın büyüklerinden Şeyh Hâlid Cezirî'nin sohbetinde kemâle erdi. Bu hocasının ikâmet ettiği Basret köyüne gidip ondan zâhirî ve bâtınî ilimleri öğrenip hilâfetle şereflenerek icâzet aldı. Hocasının vasiyeti üzerine vefâtından sonra Basret köyünde insanları irşâd ile meşgul oldu ve bölgenin halkını irşâd etti.

Kerâmetleri pekçoktur. Cinler de onun sohbetinden istifade etmek için huzurunda toplanırdı. Buhtan emiri Bedir Hanın oğullarından biri ölmüştü. Talebelerinden bir kısmı ile birlikte Bedir Hana taziyeye gittiler. Talebeleri yolda, Emire; “Allah ecrini artırsın, sabır versin." gibi şeyler söylenmesi için aralarında konuştular. Bedir Han onların geldiğini duyunca adamlarıyla birlikte karşılamaya çıktı. Şehir dışında karşılayıp Şeyh Sâlih Sıbkî hazretlerinin elini öptü. Atının üzengisinden tutup arkasından yürüdü. Şehre girince oturdukları mecliste emirler, âlimler ve halk toplandı. Saygı ile huzurunda oturdular. Bedir Hana oğlunun vefâtından dolayı başın sağolsun derken Emire sanki bir talebesine hitap eder gibi; “Allah ecrini artırsın. Ey Emir! Oğlunun vefâtını duyunca çok sevindim! İnşâallah diğer oğullarının büyüğü, küçüğü de ölür! Yaşarlarsa senin gibi zâlim olurlar!” Bu sözleri söyleyince; meclisinde bulunanlar ve talebeleri Emir Bedir Hanın zâlim bir kimse olduğunu bildikleri için kızıp ona zarar vermesinden çok korktular. Emir çok kızmasına rağmen birşey diyemedi. Ancak kendi kendine, ben bu zâtı bir tecrübe edeyim. Eğer gerçekten velî bir zât ise ona talebe olurum. Öyle değilse şiddetli bir cezâ vereyim!” dedi.

Şeyh Sâlih Sıbkî köyüne döndükten sonra, Emir, adamlarından birine helal malından kırk mecidiye para verdi. Bu paraların arasına da haram bir para karıştırdı. Eğer bu haram parayı ayırmadan hepsini alırsa o velî değildir, diyerek gönderdi. Emirin adamı Basret köyüne varıp paraları Şeyh Sâlih Sıbkî hazretlerine verip; “Bunlar size, Emir Bedir Hanın hediyesidir, diyerek kırk mecidiyeyi önüne koydu. Emirin helal paralar arasına karıştırdığı haram parayı göstererek; “Bunu emire götür. Bu para haramdır. Onun helal malından değildir!” diyerek gelen kimseye geri verdi. Emirin adamı gelip durumu anlatınca, Emir Bedir Han onun velî bir zât olduğunu anlayıp ona âşık oldu. Huzuruna gidip elini öptü ve sâdık talebelerinden olup, adil, tebeasını gözeten, haktan ayrılmayan bir emir oldu. O kadar âdil ve güzel ahlâklı bir emir oldu ki, adâleti ve güzel ahlâkı, âlimler ve halk arasında darb-ı mesel hâlini aldı.

Şeyh Sâlih Sıbkî hazretlerinin Şeyh Yahyâ isminde bir oğlu vardır. Halîfeleri Şeyh-ül-Hazîn lakabıyla meşhur Şeyh Muhammed Fersâfî, Şeyh Muhammed Aynî, Şeyh Muhammed Ahtabî'dir. Vefâtına yakın halîfelerinden Şeyh Muhammed Aynî’nin makamına geçip, Basret de kendine vekâlet etmesini vasiyet etti. Basret köyündeki türbesi ziyâret mahallidir. Türbesine ziyârete gelenlerden gereken edebi göstermeden içeri giren kimselerin, bir belâya tutulduğu halk arasında meşhurdur.

1) Kitâbu Ahvâl-üd-Dürriyye fî Silsilet-iz-Zibâriyye

Hindistan evliyâsının büyüklerinden. İsmi, Mevlânâ Muhammed Sâlih Gülâbî'dir. Doğum târihi bilinmemektedir. 1628 (H.1038) senesinde Hindistan'da vefât etti. Fakirlik ve gurbet (garîblik) sâhibi olup, devamlı susmayı tercih edenlerdendi.

Sâlih Gülâbî kendisi şöyle anlatır: Kalbime büyükler yoluna girmek arzusu düşünce, civârımızda bulunan âlimlerin çoğuna gittim. Talebe olmak istedim. Fakat hiçbirisinden bir cezbe hâsıl olmadı. NihâyetAkra beldesinde bir câmide İmâm-ıRabbânî hazretlerini görünce, gördüğüm anda kalbimde o büyük zâta karşı çekilme, şiddetli arzu ve cezbe zâhir oldu. Ellerine sarılıp duâ ve teveccühlerini taleb ettim. Sonra evlerine gidip bana bu yolun esâsını tâlim edip, öğretmelerini ricâ ettim. Kabûl ettiler. Bir müddet o dergâhta hizmet etmekle, o yüksek kapının hizmetçileri arasında bulunmakla şereflendim. O sene Ramazân-ı şerîf ayında İmâm-ı Rabbânî hazretleri îtikâfa çekildiler. Bu îtikâfta leğen ve ibrik tutmak hizmeti bana verilmişti. Bir gece ellerini yıkadıktan sonra, artan suyu, bir kenara çekilerek tamâmen içtim. Bu içtiğim su, beni mest eden bir şerbet oldu ve bu suyu içer içmez hâlimde bir açılma meydana geldi."

Bundan sonra İmâm-ı Rabbânî'nin teveccüh ve inâyetleri bereketiyle kısa zamanda yetişerek kemâle gelen Mevlânâ Sâlih'e, bu yüksek yolu başkalarına anlatmak ve onların da bu yolda yetişip, ilerlemelerine vesîle olmak için, hocası tarafından icâzet verildi. Bu yolda bulunmak ve ilerlemek arzusunda olan birçok talebeye ilim ve feyz saçtı.

Muhammed Hâşim-iKeşmî buyurdu ki: "Mevlânâ'nın mârifetlerini ve yüksekliklerini, İmâm-ı Rabbânî'nin mübârek dilinden defâlarca işittim. Bir gün; "Mevlânâ Sâlih, bu yolun yüksekliklerinden, sıfatların seyrinden ve tecellîlerinden büyük pay almıştır" buyurdu."

Mevlânâ Muhammed Sâlih, İmâm-ı Rabbânî'ye yazdığı bir mektubunda diyor ki:

"O mukaddes makâmın süpürgecilerinin en aşağısı olan Muhammed Sâlih, o kapının hizmetçilerine arz ederim ki, bu garîb zerre, o makâmın kölelerinin sadakasına kavuşarak, muhlislerinize ihsân buyurduğunuz hâller içindeyim. Hep tecellîlerle şereflenmekteyim. Her tecellîde, başka bir fenâ hâsıl olmaktadır. Bir tecellîde, bundan başka tecellî olmaz sanıyorum. Bu sonsuz tecellîlerden anlaşılıyor ki, isimlerde ve sıfatlarda ayrı ayrı seyr edip ilerlemek nasîb olmaktadır. Böyle ayrı ayrı tecellîlerle, bu yolda ilerlemek pek güç olacaktır. O hakîkî kapınıza sığınarak, bu hiçbir şeye yaramıyan beceriksizi, alçak olan yerinden kaldırdığınız, böyle şerefli hâllere ulaştırdığınız ve bu alçağın hatırına, hayâline bile gelmeyen nîmetlere kavuşturduğunuz gibi, lütuf ve ihsân buyurarak, husûsî bir teveccühünüz ile, bu yolun sonuna ulaştırmanızı, noksanlıktan, yolda kalmaktan kurtarmanızı, kendi muradlarından, isteklerinden vazgeçerek, Allahü teâlânın rızâsından başka hiçbir şey söylememek, yapmamak ve düşünmemek saâdetine kavuşturmanızı, yalvarırım. Arayanların özlediği o yüksek teveccühünüz ve ihsânınız olmadıkça, bunlara kavuşmak imkânsızdır. Ucu bucağı olmayan, o merhamet deryânızdan bu fakîre birkaç damla serpmekle şereflendireceğinizi ümîd ediyorum. Bunları yazmak, bunları istemek, bu alçak için çok yersiz olduğunu düşünüyorum. Bu garîbi, doğru olarak, size lâyık olarak sevebilmekle şereflendiriniz. İnsanı, bütün saâdetlere, bütün yüksekliklere kavuşduracak, ancak, sizi böyle sevebilmekdir. Allahü teâlâ, sizin yetiştirme, yükseltme gölgenizi bütün insanların başları üstünden ayırmasın! Âmîn."

Mevlânâ Sâlih, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin her gün ve her gece yaptığı ibâdetleri ve vazifeleri, mübârek oğullarının işâret ve emirleri üzerine, toplamış ve yazmışdır. Bu yazılarının bir yerinde diyor ki: "İbâdetlerinin, vazifelerinin hepsini yapmaklığım için izin vermelerini ricâ ettim. "Yapılacak, uyulacak iş, yalnız Resûlullah efendimizin yaptıklarıdır. Bunları öğrenip, hepsini yapmaya çalışmalı." buyurdu. "Efendim sizin her hareketiniz, her işiniz, o insanların ve cinnin en yükseğinin işleri gibidir." dedim. "Evet öyledir. Fakat, her yapacağınızı iyi düşününüz! Sünnete uygun olan her sözü, her işi yapınız. Uygun olmayanı yapmayınız." buyurdu.

İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin, bu yüksek talebesine yazdıkları bir mektubu:

"Allahü teâlâya hamd olsun. O'nun seçtiği kullarına selâm olsun!

Kıymetli kardeşim Mevlânâ Muhammed Sâlih! Biliniz ki, sevilen şey, sevenin gözünde, hattâ aslında, her zaman ve her hâlinde sevgilidir. İncitirse de sevilir. İyilik ederse de sevilir. Sevmek nîmeti ile şereflenenlerin, sevmenin tadını alanların çoğu, sevgilinin iyiliklerine kavuşunca, sevgileri artar. Yahut incitmesinde de, iyiliğinde de, sevgileri değişmez. Hâlbuki, sevenler içinde pek azı vardır ki, sevgilinin incitmesi, sevgilerini arttırır. Bu en kıymetli nîmete kavuşmak için, sevgiliye hüsn-i zan etmek lâzımdır. Hattâ, sevgili, bıçağını, sevenin boğazına dayasa ve her uzvunu parça parça etse, seven bunun kendi için hayırlı olduğunu bilmeli, bunu büyük iyilik ve saâdet görmelidir. İşte, böyle hüsn-i zan ele geçerse, sevgilinin hiçbir hareketi çirkin gelmez ve "Muhabbet-i zâtiyye" ile şereflenir. Arada hiçbir sıfat, hiçbir nisbet, hiçbir îtibâr olmaksızın, yalnız zât-ı ilâhiyyeyi sevmek, Habîb-i Rabbil'âlemîne mahsustur. Böyle sevmekle şereflenenlere, sevgilinin verdiği elemler, iyiliklerinden daha çok lezzet verir ve ferahlandırır. Sanıyorum ki, bu makam, Rızâ makâmından daha üstündür. Çünkü Rızâ makâmında olan, sevgilinin yaptığı elemi çirkin görmez. Bu makamda ise, elemden lezzet almaktadır. Mahbûbun cefâsı arttıkça, sevenin ferâhı ve sevinci artmaktadır. Bu ikisi birbirine benzer mi? Sevgili, sevenin gözünde, belki aslında, her zaman her halde sevgili olduğu için sevenin gözünde, belki aslında mahbûb olur. Her zaman ve her hareketinde medhedilir, hamdolunur. Seven, onun elemini de, nîmetini de, hep medheder. Bunun için, sâdık âşıkların; "Elhamdülillahi Rabbil'âlemîn alâ küll-i hâl" demeleri doğru olur. Sıkıntılı ve neş'eli zamanlarında hep hamd eden, hâmidlerden olur. Hamd etmenin şükretmekten daha kıymetli olmasının sebebi belki budur. Çünkü şükretmekte, sevgilinin nîmetleri göz önündedir ki, sıfatlarından, hattâ işlerinden meydana gelmektedir. Hamd ederken ise, sevgilinin hüsn-i cemâli, yâni kendisi göz önündedir. Yâni zâtı da, sıfatları da, işleri de, nîmetleri de elem vermesi de, hep sevilmekte, metholunmaktadır. Çünkü, Allahü teâlânın verdiği elemler, nîmetleri gibi güzeldir. Görülüyor ki hamd, senâ etmenin, övmenin en üstün şeklidir ve hüsn-i cemâli, en toplu olarak göstermektedir. Sevinç hâlinde de, sıkıntı hâlinde de hamd edilmektedir. Şükür ise, nîmet zamanlarında olup, devamlı değildir. Nîmet kalmayınca, ihsân bitince, şükür de kalmaz.

Suâl: Bâzı mektuplarda, rızâ derecesinin, sevmekten ve sevgi derecesinden üstün olduğunu bildirmiştiniz. Şimdi ise, sevmek makâmının rızâ derecesinden üstün olduğunu söylüyorsunuz. Bu iki söz arasını bulmak nasıl olur?

Cevap: Şimdi bildirdiğimiz muhabbet makâmı, o mektuplarda yazmış olduğumuz muhabbet makâmından başkadır. O sevgide, az da olsa, çok da olsa, başka bağlılıklar ve görüşler de vardır. O sevgiye de her ne kadar muhabbet-i zâtiyye diyorlar ve yalnız kendisini sevmekdir biliyorlar ise de, yalnız zâta, kendine sevgi değildir. Çünkü, o sevgi makâmında bulunan bağlılıklardan başka şeyler de görmekten kurtulamıyor. Bu makamda ise, hiçbir bağlılık, hiçbir başka görüş yoktur. Bâzı mektuplarda, rızâ makâmının üstünde, ancak, Peygamberlerin sonuncusuna yol vardır. Başka kimse buradan ileri geçemez demiştik. Her şeyin doğrusunu, özünü, Allahü teâlâ bilir.

Şunu bilmelidir ki, herhangi bir şeyin, zâhire (nefse, bedene) çirkin gelmesi, bâtınının, kalbin beğenmemesi demek olmaz. Görünüşte acı olması, hakîkatte tatlı olmasına mâni olmaz. Çünkü, olgun bir ârifin şeklini, görünüşünü, herkes gibi bırakmışlardır. İnsanlık sıfatlarını, ondan almamışlardır. Böylece, onun kemâlini, başkalarının gözünden örtmüşlerdir. Dünyânın, tecrübe, imtihan yeri olmasını sağlamışlardır. Doğru yolda olan ile, yoldan çıkan, birbirine karışmakta, benzemektedir. Kâmil olan ârifin, görünüşü ve şekli yanında, içi ve özü tıpkı bir insanın, üzerindeki elbisesine bağlılığı gibidir. İnsanın kıymeti yanında, elbisenin ne kıymeti vardır? Onun sûretinin, hakîkati yanındaki kıymeti de böyledir. Câhiller, ârifin sûretini, dağ gibi görür. Kendi hakîkatsiz, özsüz sûretleri, görünüşleri gibi sanır. Bunun için, bu büyükleri inkâr eder, inanmazlar, bunlardan istifâde edemez, mahrûm kalırlar. Allahü teâlâ, doğru yolda gidenlere ve MuhammedMustafâ'nın izine yapışanlara selâmet versin! Âmîn." (İkinci cild, otuz üçüncü mektup)

1) Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî
2) Berekât-ı Ahmediyye; s.370
3) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1138
4) Tezkire-i İmâm-ı Rabbânî; s.337
5) İslâm ÂlimleriAnsiklopedisi; c.16, s.162

Tâbiîn devrinde Basra'da yetişen meşhûr hadîs ve fıkıh âlimlerinden ve velî. Adı, Sâlih bin Beşîr el-Basrî'dir. "Mürrî" lakâbı ile de tanınmaktadır. Künyesi Ebû Bişr'dir. Basra'da doğdu. Orada ilim öğrendi. Hadîs, fıkıh ve kırâat ilmlerinde yüksek bir âlim oldu. Halîfe Mehdî onu Bağdat'a götürdü. 792 (H.176) târihinde Bağdat'ta vefât etti.

Sâlih bin Beşîr, hadîs ilminde büyük bir âlimdi. Tâbiînin büyüklerinden Muhammed bin Sîrîn, Bükeyr bin Abdullah, Hişâm bin Hısân, Katâde bin Diâme ve daha pek çok âlimden ilim aldı ve hadîs-i şerîf rivâyet etti. Kendisinden de, Şücâ' bin Ebî Nasr-ı Belhî Süreyc bin Nu'man, Affân bin Müslim, Yûnus bin Muhammed ve daha birçok âlim ilim öğrendi ve hadîs-i şerîf rivâyetinde bulundu. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîfler, Sünen-i Tirmizî ve Sünen-i Ebû Dâvûdda yer almaktadır.

Sâlih bin Beşîr, Basra'daki âlimlerden ilim alıp yetiştikten sonra, Hâlife Mehdî kendisini Bağdat'a dâvet edip getirtti. Bağdat halkı kendisinden çok istifâde etti. Halîfenin âlimlere hürmeti ve ikrâmı çoktu. Sâlih el-Mürrî'nin Bağdat'a gelişinde, halîfe onu daha yolda iken karşıladı. Sonra veliahdı olan iki oğluna(Mûsâ ve Hârun'a): "Kalkınız! Büyüğünüzü hayvandan indiriniz!" diye emretti. Kendisine böyle iltifat edildiğini görünce, bundan çok sıkıldı. Çünkü onun çok mütevâzi yaşayışı olup, gösterişten ve iltifattan hoşlanmazdı. Sâlih bin Beşîr, halîfenin huzûruna varıncaona nasîhat olarak buyurdu ki:

"Ey müminlerin emîri! Şimdi sana bâzı tavsiyelerde bulunacağım. Yalnız sabır etmenizi ve tahammül göstermenizi tavsiye ediyorum. Çünkü Allahü teâlâya en yakın kul, yapılan acı nasîhatlara bile tahammül edip, kabûl edendir. Resûlullah efendimize yakınlık isteyenlere yakışan, O'nun güzel ahlâkı ile ahlâklanması ve O'nun yüce sünnetine sarılmasıdır.

Ey müminlerin emîri! İşlerinde çok dikkatli ol ve Allahü teâlâdan kork! Sana Allahü teâlâ ilim ve anlayış vermiştir. Bu bakımdan huzûr-ı ilâhîde "Bilmiyorum" diye mâzeret beyân edemeyeceksin.

Ey müminlerin emîri! Resûlullah efendimiz, ümmetine haksızlık edenlerin hasmıdır. Kim Resûlullah'a hasım olursa, Allahü teâlâ da o kimseye hasım olur. Allah'a ve Resûlüne karşı gelmesinden dolayı o kimseye, kurtuluşuna mâni olan engeller hazırlanır. Böyle olunca yarın kıyâmet gününde, ayağını sağlam yere basmak istiyorsan, Allahü teâlânın kitâbına (Kur'ân-ı kerîme) ve Resûullah'ın sünnet-i seniyyesine sarıl! Bunun için, günahlarını, yaptığın haksızlıkları tekrarlamak sûretiyle, Allah'a ve Resûlüne karşı gelmen sana yakışmaz. Ben, bu nasîhatımı sana Allah rızâsı için yaptım. Senin de bunlara kulak verip sarılman lâzımdır."

Bu nasîhatlar, halîfenin çok hoşuna gitti. Hemen ona hediye ve ihsânlarda bulunulmasını emretti. Fakat Sâlih bin Beşîr, bunların hiç birini kabûl etmedi. Bunun üzerine halîfe çok ağladı. Sâlih-i Mürrî'nin bu nasîhatını, halîfe kendi özel defterine yazıp dâima onlara uygun hareket etmeye çalıştığı anlatılmaktadır.

Sâlih el-Mürrî, çok ibâdet eden sâlih bir zât idi. Herkese nasîhat eder, ibretli kıssaları ile insanlara emr-i mârûf yapardı. Çok güzel Kur'ân-ı kerîm okurdu ve çok ağlardı. Sâlih-i Mürrî'nin Kur'ân-ı kerîm okuyuşu, çok hüzünlü ve çok güzel olup, dinleyenlere tesir ederdi. Onun zamânında Bağdat'ta, ondan daha güzel okuyan kimse yoktu. Hattâ bir kerresinde Kur'ân-ı kerîm okurken, bayılıp yere düştü. Kendisi şöyle anlatıyor: Çok ibâdet eden birisine, Ahzâb sûresinin: "O gün, yüzleri Cehennem ateşine döndürülünce, "Eyvah bize! Keşki, biz Allaha itâat etseydik, Peygambere itâat etseydik" diyeceklerdir" meâlindeki 66'ncı âyet-i kerîmesini okuyunca, adam bayılıp düştü ve öldü. Sâlih bin Beşîr de, böyle bayılıp düştükten sonra vefât etmişti.

Sâlih bin Beşîr'in hayır ve iyilikleri çoktu. Hattâ öyleydi ki, kime ne yaptığını kendisi aslâ bilmezdi. Ömrü, hep insanlara nasîhat ve iyilik yapmakla geçti. Allah korkusundan, geceleri sabahlara kadar ibâdet eder ve gözyaşı dökerdi. İnsanlar sohbetini dinlemek için yanına toplanır, ondan istifâde ederlerdi. Süfyân-ı Sevrî, onun sohbetinde bulunup dinlediği sözlerinin tesirinden dolayı ağlar ve; "Bu zât, sanki bir kavme gönderilmiş bir peygamberdi" derdi. İbn-i Hibbân da, "Sâlih bin Beşîr, Basra'dakilerin en çok ibâdet edeni ve onların en güzel Kur'ân-ı kerîm okuyanlarındandı. Basra'da, en hüzünlü, ince ve güzel sesiyle Kur'ân-ı kerîm okuyan o idi. Hayır ve iyiliği o kadar çoktu ki, bunların hiçbirini kendisi de bilmezdi."

Allahü teâlânın korkusu sebebiyle ağlayıp döktüğü gözyaşlarının çokluğundan, onu görenler korkardı. O hep şöyle duâ ederdi: "Allah'ım! Bize sana itâatta, sıkıntılar ve zorluklar karşısında sabır ihsân et!"

Sevdiği dostlarından birisi şöyle diyor: "Ben, ondan daha hüzünlü bir insan görmedim." Bir gün Kur'ân-ı kerîm okumakta olan oğluna şöyle dedi: "Ey oğlum! İşte, hüzünleri canlandıran, günahları hatırlatan, o okuduğundur!"

Kendisi şöyle anlatıyor: Bir gün kabristana gitmiştim. Mezarlara bir baktığımda, dilsiz, sâkin ve sessiz bir topluluk gördüm ve onlara şöyle seslendim: "Cesetlerinizi ve ruhlarınızı birbirinden ayırdıktan sonra birleştirecek ve uzun bir imtihandan geçirdikten sonra sizi diriltip haşredecek olan Allahü teâlânın şânı ne yücedir!.."

Bir gün hanımına felç gelmişti. Ona Kur'ân-ı kerîm okuyarak duâ etti ve hanımı iyileşti. Sevdiklerinden biri gelip "Bu nasıl olur?" diye hayretini belirtince, ona; "Allah'a yemin ederim ki, bir ölünün üzerine Kur'ân-ı kerîm okundu da, ölü dirildi desen, aslâ buna bile şaşmam!" dedi.

Hikmetlerle dolu daha bir çok sözleri vardır. Buyurdu ki:

"Dünyâda lezzeti üç şeyde aramalıdır. Aradığını bulursan, sevinip keyfine bak! Şâyet bulamazsan, bu kapının sana kapalı olduğunu bil! Bunlar: 1- Namaz kılmak, 2- Kur'ân-ı kerîm okumak, 3- Allahü teâlâyı çok zikretmek, hatırlamaktır."

"Allahü teâlânın sana istediğin şekilde lütuf ve ihsânda bulunmasını istiyorsan, kullarına O'nun istediği gibi davranman lâzımdır."

"Dünyâdan sonraki yolculuk çok uzundur. O uzun sefer için, yol azığı hazırlayınız ve biliniz ki, azıkların en hayırlısı, takvâdır." Yâni Allahü teâlâdan korkarak, haramlardan sakınmaktır.

"Dünyânın fânî, geçici ve sıkıntılarla dolu olduğunu bilen bir kimse, dünyâya sarılmakla nasıl mutlu olabilir?" Ve sonra ağlayarak ilâve etti: "Dünyâ, bizden evvelkilerin artığı, geçmişlerin terkedip boşadığıdır. Buradan, ayrılık zamanı gelmeden önce ayrılın ve ölüm, baş ucunuzda imiş gibi hareket edin!"

"İnsanlara şaşıyorum! Onlar ki, azık tedarik etmek ve âhiret yolculuğuna hazırlanmakla emrolunmalarına rağmen, birbirlerini engelleyip oyalanmaktan başka bir şey yapmıyorlar."

FAYDASI OLMAYACAK

Sâlih ibni Beşir ki, Tâbiînden bir kişi,
Sünnet-i seniyyeye, muvâfıktı her işi.

Halîfe Mensur onu, Bağdat'a etti dâvet,
Ayakta karşılayıp, gösterdi büyük hürmet.

Ve dedi: "Bir nasîhat, eyleyin de fakîre,
Saltanat işlerini, yapayım ona göre."

Buyurdu: "Ey halîfe, tavsiyem şu ki sana,
Merhameti, elinden, bırakma her insana.

Resûlün ahlâkıyle, tezyîn et ahlâkını,
Hep O'nun sünnetine, uydur harekâtını.

Dikkat et her işine, kork ve titre Rabbinden
Bir an bile bırakma, adâleti elinden.

Mâdem ki akıllısın, var ilmin, mârifetin,
Yarın mahşer gününde, geçmez hiç mâzeretin.

Ey Mensur, kork zulümden, milletine hep acı,
Yoksa Peygamberimiz, senden olur dâvâcı.

Kurtulmak istiyorsan, Cehennemden, ateşten,
Uzak dur büyük-küçük, günah olan her işten."

Çok tesir etmiş idi, bu sözler halîfeye
Bir kese altın alıp, uzattı bu velîye.

Lâkin kabûl etmedi, o, eliyle iterek,
Mensur bunu görünce, ağladı yaş dökerek.

O Kur'ân-ı kerîmi, hüzünle okuyordu,
Azâb âyetlerine, gelince korkuyordu.

Birgün yine okurken, Kur'ân'dan şu âyeti,
Yine aynı şekilde, sarardı benzi beti:

Onlar döndürülünce, "Cehennem ateşi"ne,
Düşerler çok büyük bir, "pişmanlığın" içine.

Ve o zaman derler ki "Eyvâh bize, vâh bize,
Keşki biz de ibâdet etseydik Rabbimize."

Peşinden bir âh edip, bayılıp yere düştü,
Baktılar nabzı durmuş, bu korkuyla ölmüştü,

Her gece uzun uzun, yapardı çok ibâdet,
Sonunda göz yaşıyle, ağlardı uzun müddet.

Derdi ki: "Bir müslüman, bilmek isterse eğer,
Rabbimiz kendisine, ne kadar verir değer?

Baksın her gün yaptığı, iş ve amellerine,
Ne kadar değer verir, o, Rabbinin emrine?"

Derdi ki: "Âhirette, iyilik bekliyorsan,
Dünyâdayken herkese, yap "iyilik" ve "ihsan".

Rabbinden bekliyorsan, nasıl bir muâmele,
O'nun mahlûklarına, sen dahî davran öyle."

Derdi ki: "Çok uzundur, âhiret yolculuğu,
Şimdiden hazırlayın, azık ile yolluğu.

O yolda en kıymetli, azık ise takvâdır,
Yâni Allah'tan korkup, günahtan kaçınmaktır."

Derdi ki: "Ey insanlar, geçicidir bu dünyâ,
Sıkıntıyla doludur, siz de görürsünüz ya.

Bizden öncekilerin, artığıdır tamâmen,
Onun için gönlünü, kaptırma buna hemen."

Derdi ki: "Şaşıyorum, ben şu insanlara ki,
Sarılmışlar dünyâya, ayrılmıyacak sanki.

Hâlbuki biraz sonra, çıkacak sonsuz yola,
Hazırlık yapacakken, oyalanır o hâlâ.

Ölüm uyandırınca, uyanacaktır, ancak,
O zaman uyanmanın, faydası olmıyacak."

1) Tehzîb-üt-Tehzîb; c.4, s.382
2) Târih-i Bağdad; c.9, s.305
3) Vefeyât-ül-A'yân; c.2, s.494
4) Mîzân-ül-İ'tidâl; c.2, s.279
5) Hilyet-ül-Evliyâ; c.6, s.165
6) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.2, s.363

İstanbul'da yetişen evliyâdan. 1788 (H.1203) senesinde, İstanbul'un Karagümrük semtinde doğdu. 1879 (H.1296) senesinde İstanbul'da vefât etti. Dergâhındaki tevhîdhânesine defnedildi.

Sâlih Efendi, tahsîlini İstanbul'da yaptı. Zamânın büyük âlimlerinden ilim öğrendi. Fâtih Câmiindeki derslere devâm ederek, aklî ve naklî ilimlerde olgunlaştı. Hocalarından icâzet aldı. Sonra Şeyhzâde Câmi-i şerîfine müderris oldu. Meşhûr Hattât İsmâil Zühdî'den hat dersleri aldı. Odabaşı Şeyhi ve Nûrî Efendinin icâzetli talebesi olan Abdullah Efendi ile sohbet etti. Bu sohbette, Abdullah Efendinin hocası olan Nûrî Efendinin tasavvuf ilmindeki üstün derecesinden haberdâr oldu. Sonra tasavvuf ilmine dâir bâzı zor meseleleri, sormak ve sohbetinden istifâde etmek maksadıyla, Üsküdar'da bulunan Nûrî Efendiyi ziyârete gitti. Sohbetini dinledi. Sohbette sormak istediği meselelerin cevâbını soruyu sormadan aldı. Kalp ilimlerine dâir pekçok şeyler duydu. Hayretler içinde kaldı. Onun büyüklüğünü anlayıp kalbi, Nûrî Efendiye karşı derin bir sevgi ile doldu. O akşam orada kalmaya, Nûrî Efendinin mânevî kemâlâtından istifâde etmeye karar verdi.Yatsı namazı vakti girdiğinde namaza kalkıldı. Aklî ve naklî ilimlerde söz sâhibi olan Sâlih Efendi, kırâat ilmindeki mahâretini göstermek arzusu ile ilerleyince; Nûrî Efendi, Sâlih Efendiyi mihrâba dâvet etti. Sâlih Efendi de mihrâba geçip imâm olarak iftitah (namaza başlama) tekbîrini aldı. İçinden Sübhâneke ve E'ûzü besmeleyi okuduktan sonra; "Elhamdülillahi...." dedi. Fâtiha'nın devâmını okuyamadı. Birkaç defâ tekrarlayıp yine hatırlayamayınca mihrâbdan çekildi. Nûrî Efendi geçip namazı kıldırdı. Sâlih Efendi o zaman, Nûrî Efendinin, tasarrufu kuvvetli, hâl ve kerâmet ehli bir zât olduğunu anladı. Tövbe ve istigfâr edip, ona talebe oldu. Tam yirmi iki sene cân-u gönülden hizmet etti. Sadâkatinin mükâfâtı olarak mânevî derecelere kavuştu. Talebeliği esnâsında hocasının emriyle, Mesnevî Hân ismiyle meşhûr Hoca Hüsâmeddîn Efendiye giderek Mesnevî-yi Şerîf okudu. 1849 (H.1265) senesinde hocasının yerine geçerek talebe yetiştirmeye başladı. Bilâhare arsa hâlinde olan Muslihuddîn Mescidini dergâh olarak yaptırdı. Fâtih civârında, Tahtadâra Dergâhını binâ etti.

Sâlih Efendi, Hak âşığı, kâmil, çok ibâdet eden, ismi gibi sâlih, sabırlı, din ve fen bilgilerinde üstün, hâller ve kerâmetler sâhibi bir zât idi. Kur'ân-ı kerîm ve salevât-ı şerîfe kitabı olan Delâil-i Hayrât yazardı. Yazılarındaki mahlası (Şems) idi. Geçimini bu şekilde temin ederdi.

1) Sefînet-ül-Evliyâ; c.1, s.204
2) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.18, s.174

Erzincan'da yetişen bir velî ve tasavvuf şâiri. 1846 (H.1263) senesinde doğdu. Babası Mustafa Efendi imâm idi. 1906 (H.1324)da Erzincan'da vefât etti. Erzincan'da Kırtıloğlu Tekkesi yakınında Akmezarlığa defnedilmiştir.

Tasavvufta Hâlidiyye yolunun rehberlerinden Muhammed Sâmî Erzincânî hazretlerinden feyz alarak kemâle ermiştir. Önceleri tüfek ustalığı yapmıştır. Tasavvufta yetiştikten sonra pekçok şiir yazmıştır. Şiirlerinin toplandığı bir Dîvân'ı vardır.

Tekke edebiyâtında son devir şâirlerinden olan SâlihBaba, şiirlerinde hem halk edebiyâtı hem de dîvân edebiyâtı şekillerini kullanmıştır. Dîvân edebiyâtı nazım şekillerinden kasîde, gazel, murabbâ, muhammes, müseddes, beyit, müstezad ve mesnevîyi, halk edebiyâtı nazım şekillerinden ise koşmayı kullanmıştır. Nazım şekillerinden en çok gazel türünde şiir yazmıştır. Hece vezninde daha çok on birli hece veznini kullanmıştır. Kâfiyelerden yarım, tam ve zengin kâfiyeleri kullanmış olup daha çok tam kâfiyeye yer vermiştir.

Şiirlerinde tema olarak bu dünyânın geçici ve fânîliğini, asıl hayâtın âhiret hayâtı olduğunu, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uymak lâzım geldiğini işlemiştir. Ayrıca şiirlerinin çoğunda hocasına bağlılığını ve muhabbetini dile getirmiştir.

Dîvân'ından başka biri hocasından bahsettiği tahmin edilen iki eseri daha olduğu söylenmiştir. Ancak bu eserleri bulunamamıştır.

Bâzı şiirleri:

Ömür cevherdir kadri bilinmez
Sakın gafletle geçirme zamânı
Cihanda şimdi kâl ehli çoğaldı
Söz ile kandırır nice cüvânı


*** *** ***

Şeyhim benim sultan imiş
Haktan bize ihsan imiş
Can derdine derman imiş
Görün beni aşk n'eyledi
Âhiri derviş eyledi


Bir sâlih-i mestâneyem
Ne uslu ne dîvâneyem
Bilmem beni ben ya neyem
Görün beni aşk n'eyledi
Âhiri derviş eyledi.


1) Sâlih Baba, Hayâtı ve Eserleri

HELIX_NO_MODULE_OFFCANVAS

Free Joomla! template by L.THEME