Konusu : Hatime..
Konu başında yazılandan da anlaşılacağı gibi, bu kısım, bu kitabın son kısmıdır. Yani : Miftah'ül-Kulub'ün..
Burada, şunlar anlatılacaktır :                                           
a)    Şeyhin uygulayacağı usuller..
b)    Müntehi salik ve müptedi salik..
c)    Mürşidsiz müridin sülûkü..
d)    Lüzumlu ayıktırmalar..
e)    Kader sırın..
f)    Levh-ü mahfuz..
g)    İtikadla ilgin bazı şartlar..
h) Sonuç..



***


ŞEYHİN UYGULAYACAĞI USULLER

I. BÖLÜM : Şeyhin uygulayacağı usuller..
Değerli kardeş, şu da bilinmelidir ki..
Mürşid olan değerli zat, inabe verdiği müridlerini; haftada bir veya iki kere, halkalanmış şekilde oturtup teveccüh etmelidir. Bunun için de, bizzat kendisi, halka ortasına girmelidir. Bu arada, müridler, hatırlarından geçenleri temizlemeleri için beş dakika kadar beklemeli. Bundan son­ra, her bir müridin karşısına gelip dizdize oturmalı, müridin alnını kendi alnına getirmeli ve bu şekilde her birine tek tek teveccüh etmeli..
Teveccüh usulü, üç derecelidir. Şöyleki :
a)     Daha işin başında bulunan Hak yolcusu salike şeyhte yok olma şeklinde bir teveccüh olması gerekir.
b)     İşin ortasında bulunan Hak yolcusu salike olacak teveccüh ise.. Resul'de yok olma şeklinde olması gerekir.
c)     Nefiy ve isbat, murakabe derecesine varan salike yapılacak te­veccüh ise.. Allah'ta yok olma şeklinde olması gerekir.

TEVECCÜH USULÜ
Anlatılan üç usuldeki teveccühte, mürşid olan zat şöyle eder : Müri­din kalbini alır, kendi kalbinin altına koyar. Kendi kalbinde bulunan gü­zel feyizleri de müridin kalbine akıtır.
Bir başka usulde ise, anlatılan teveccühlerini mürşid olan zat şöyle yapar : Müridin kalbini, kendi kalbinin altına getirir; sonra ona ilâhî, feyzi doldurur.
Bir başka usulde ise, anlatılan teveccühlerini, mürşid olan zat şöyle yapar : Müridin kalbini alır, kendi kalbi ile yan yana durutur. Bundan sonra ona, ilâhî feyzi doldurur.
Bu arada, müridin kalbinde, rızaya aykırı bir hal belirebilir; bu da, Allah'ın bir ihsanı olarak, mürşid şeyhin kalbine bir işaretle açılabilir. Bu durumda, mürşid; müridi yüzüne karşı getirir ve içten bir şekilde gereği ne ise, o şekilde terbiye eder, rıza dışı hallerden geçirir.
Bundan sonra, mürşid olan değerli zat, kendi evinde oturur; nekadar müridi varsa, tümünün iyi gidişata sahib olmaları için teveccüh eder. Bu da iki şekilde olur. Şöyleki :
a)     Tüm müridlerinin kalbini bir yere getirir toplar. Bundan sonra, kendi kalbinden tümünün kalbine ilâhî feyizden doldurur.
b)     Tüm müridlerinin iyi gidişata sahib olmaları için, Yüce Allah'­ın zatına yönelir.
Sonra..
Salikin terbiyesi dahi, üç türlüdür. Şöyleki:
a)     Bir kısmına celâl yüzü göstermek sureti ile terbiye etmek ge­rekir.
b)     Bir kısmına cemal yüzü göstermek sureti ile terbiye etmek ge­rekir.
c)     Bir kısmına da, hem celâl, hem de cemal yüzü göstermek sureti ile orta halli terbiye etmek gerekir.
Anlatılan terbiye çeşitleri, mürşid olan değerli zatın kalbine; Allah'­ın bir ihsanı olarak, Rahman tarafından gelir.

MÜNTEHİ SALİK
II. BÖLÜM : Hak yolcusu müntehi salikin duruma açıklanır. Sülûkünü tamamlayan Hak yolcusu bir salike düşer ki, anlatılacak beş şartı yerine getire.
BİRİNCİSİ : Tam tevekküldür.
Yemek, içmek, giymek gibi şeyler hususunda bulduğu.ile yetinmeli­dir. Yemek, içmek, giymek hususunda, aşırı bir isteğe kapılıp :
— Yarın da şöyle şöyle edeyim..
Deyip içinden çıkılamayacak düşüncelerin içine girmemelidir. Bu gi­bi aşırı düşünceleri içinden atmak için gayret sarf etmelidir.
Çoluk çocuk sahibi bir kimse ise, onların da giymeleri, yemeleri, iç­meleri hususunda aşırı bir düşünceye girmemeli.. Keza, kendisine dönük diğer ihtiyaçların giderilmesi hususunda dahi, aşırı bir hareket yönüne sapmamalıdır. Var olanla yetinip kalmalı; tam bir tevekkül ederek zikir­den, fikirden gayrı başka bir şeyi aklına getirmemelidir. Bunun için çok gayret edip Zuhruf suresinin 32. âyetinde Duyurulan :

 

— «Biz, dünya hayatında onların geçim vasıtalarını aralarında pay ettik.»
Manaya bağlanıp tüm işlerini Hakka bırakmalıdır.

İKİNCİSİ: Rızadır.
Bu durumda Hak yolcusu salik, hoşnut olmaya çalışmalıdır. Amma hayır, amma başka.. Zuhurattan ne gelirse, gönlünü boş tutmalıdır. Çoluk çocuktan, akrabadan, dostlardan veya başka bir yabancıdan biraz ça­bayı gerektiren bir hal ortaya çıkabilir. Bunlar, sözlü çaba olabileceği gibi, mala dayalı bir çabayı da ortaya çıkarabilir. Bütün bunlar, kendisine bir sıkintı sebebi de olabilir. Hemen hepsine, hayırlı rahat işe razı olduğu gibi bu sıkıntılı işlere de razı olmalı :
— Dost armağanıdır..
Diyerek, kesin olarak kedere boğulmamalı. Zikrine, fikrine zerre ka­dar kesiklik getirmemeli. Allah rızasından ayrılmamak için, ayaklarını sıkı basmalı.
ÜÇÜNCÜSÜ : Tam manası ile şeyhe teslim olmaktır.
Bu durumda, Hak yolcusu salik, mürşidinin her emrini bir mücev­herat hazinesi bilmeli. Kendisine her ne emir verilir ise, onu ezberleyip korumalıdır. Nasıl bir emir ve irade gelmişse., ona göre yerine getirmeye bakmalıdır. Nekadarını başarmaya gücü yeterse, o kadarını başarmaya bakmalıdır.
DÖRDÜNCÜSÜ : Şeriat emirlerine boyun eğmektir.
Bu durumda, Hak yolcusu salik, Resulüllah efendimizin kurduğu şe­riat emirlerini baş tacı etmelidir; Allah ona salât ve selâm eylesin. He­men her şeyini; söz, iş, amellerin zerresine kadar ona uygun tutmalıdır. Bu yoldan ayrılmamak için ciddî bir gayret harcamalıdır. Bütün haram şeylerden uzak durmalıdır. Yemek, içmek, giymek işlerine dikkat etme­lidir. Dili, kulağı, ayağı, gözleri haramdan korumak için de bütün gü­cünü harcaması gerekir.
BEŞİNCİSİ : Resulüllah'ın gidişatına uymaktır; Allah ona salât ve selâm eylesin.                       
Hak yolcusu salik, hemen her halde, Resulüllah'ın sünnetine tabi olmalı; ona tutunmalıdır. Dinimizde müstahab sayılan sevimli işleri de başarabildiği kadar yapmaya çalışmalıdır.
Resulüllah efendimizin üstün ve değerli fiillerinin ve amellerinin ay­nısını yapmak mümkün değilse, taklid yollu olsun yapılmalıdır. O güzel işlerden mümkün olduğu kadarını başarı ile yapabilmek için, ciddî adım­lar atmalı, gayret sarfetmelidir.
Bu arada, şunu da bilmek gerekir ki; ehlüllaha her nefeste iki kere Allah'ın ihsanı tecelli gelir. Her nekadar nefes bir ise de, nefesin alınıp verilme itibarına göre iki ilâhî tecelli ihsan olunur. Dolayısı ile, bu mer­tebede Hak yolcusu salik, Yüce Hak ile ayık olmalıdır; kalbini başka baş­ka şeylerle meşgul etmemelidir.
Hak yolcusu salik; nefes alıp vermede, oturup kalkmada, her gezdi­ği yerde ve tüm zamanlarda kendisini ayık tutmalı; gaflet içinde olma­maya çalışmalıdır. Bir nefes dahi, boşa giderilmemelidir. İlâhî tecelliye bu yoldan zuhur yeri olmak yolunda gayret göstermelidir.
Anlatılan şartları izleyerek giden bir Hak yolcusu salik, giderek bu mertebelere tam ayak basar. İlâhî başarılara zuhur yeri olur. Bundan sonra daha başka ilâhî başarılara nail olur ki : Allah'ta seyirden geçip, kısa zamanda hesapsız mertebeler kat eder.
Bu arada, Hak yolcusu salik, tenbellik ederse, daha ileri geçemez. Eğer kusurları da olur ve onları düzeltme cihetine gitmezse., elde ettik­lerini bütün bütün yitireceğinden korkulur.
Şimdi..
İşin sonuna varan müntehi salik için yukarıda beş şart anlatıldı. Bun­lardan başka onun için çok önemli ve çok gerekli bazı şeyler daha var, onları da anlatalım.
Değerli kardeş, şu dahi bilinmelidir ki..

MÜRİDLERİN EDEPLERİ
Kâmil olan mürşid bir zatın; sülûkünü tamamlayan üç tane, beş tane ve daha fazla müridi bulunabilir. Bu durumda, o müridlere bazı edep­leri yerine getirmek düşer.
Şimdi bunlar, mürşide göre takınacakları edep tavrını, tarikat usu­lüne nasıl riayet edeceklerini, Ahmediyet süyr ü sülûkünü nasıl sürdüre­ceklerini bilmeleri gerekir. Burada, bu hususlar açıklanacaktır.
Hali anlatıldığı gibi olan bir mürid; mürşidi olan değerli zatın hiz­metlerinden hangisi kendisine düşürse.. emirlerine göre o hizmeti kendisi­ne bir nimet bilecek; candan gönülden kabul edecek.. İster canla, ister bedenle o hizmeti en güzel biçimde yerine getirmeye çalışıp gayret ede­cek. O hizmeti yerine getirirken, kesin olarak kendisinde bir bitkinlik, kırıklık meydana gelmeyecek. Kendisini, mürşidine bugün yeni gelip inabe eylemiş bir mürid derecesinde görüp bilmelidir. Tıpkı onun gibi, verilen hizmeti yerine getirmeye dikkatle önem vermelidir.
En alt hizmetten sayılan süpürme veya benzeri şeyler olsa dahi; en yüksek hizmet sayılır. Kendi kendine şöyle demelidir :
—  Mürşidim, halime uygun hizmeti bana verip bu fakiri şereflen-dirmiştir.
Gerekecek olsa ve yeri gelse; o hizmet karşılığında nice dünyalar verseler, yine de o hizmetten ayrılmamalidır. Dünyayı bırakmalı; fakat memur olduğu hizmeti bırakmamalıdır. O hizmeti, hemen her şeyden önde görmelidir.
Kendisi bu hizmette iken, mürşidi kendisini çağırmayabilir. Meselâ, üç ayda bir kere dahi :
— Ey falan gel bakalım..
Demeyebilir.
Durum öyle iken; hafif hizmette olan, hiç bir hizmeti olmayan der­vişlerinden birini hemen her gün huzuruna çağırabilir. Ona bazı lütuflar ve ihsanlar da edebilir.
İşte işin sonuna varan müntehi salik, bu durumları bildiği, anladığı, vâkıf olduğu zaman kesin olarak içine çürük düşürmemelidir.
—  Ben, değerli mürşidime yirmi yıl hizmet ettim; emek verdim. Bu fakir derviş, beş senede benden yüksek oldu..
Deyip bir endişeye düşmemelidir. Buna benzer, tüm akla gelen şey­leri atmaya çalışmalıdır. Bu çeşitten yapılan her işi, bir hikmete yormak gerekir. Bu arada, huzura çağırılan dervişe saygıyı artırmalıdır.
— Çünkü o, mürşidin gözündedir; biz de ondan feyz alalım..
Diyerek, kendisini küçük görüp o fakire çokça lütufkâr davranma­lıdır. Yine, verilen hizmetten ayrılmadan devamlı, sebatlı olmalı; mür­şidin rızasından ayrılmamaya tam bir gayret göstermelidir.
Mürşid şeyh, bazılarına halifelikten söz edip duâ edebilir. Bu arada:
—  Bana olmadı; bu düşüklük bana müstahak..
Deyip helak uçurumuna düşmekten kendisini korumalıdır. Hâsılı : Şeyhin davranması ile davranmalı; duruşu ile de durmalı­dır.
Kaldı ki, nefis, kötü arzular bazı şeyleri dışa kıyas ettirir.
Zahirde bir devlet büyüğü, kumandanlarından birine lütufkâr dav­ranıp durduğu zaman, diğer kumandanlar da ona çok lütufkâr davranır­lar. Onların böyle lütufkâr davranmaları dışta böyledir; içten ona karşı öfkeleri ve kinleri artar; onun kötü durumlara düşmesini bekler, kötü huylarını araştırırlar.
Ne var ki, tarikat ehli arasında, anlatıldığı gibi bir şey olamaz. Zira, bunlar, Resulüllah efendimizin gidişatını izlerler, onun temiz sünnetini yürütmek için kollarını sıvamışlardır.
Allah rızasının talibi, Resulüllah efendimizin sünnetinin isteklisi ol­mak öyle kolay değildir; Allah ona salât ve selâm eylesin. Onun esas yo­luna uymak için, canla başla dünyayı bırakmak, gönülden silmek; âhireti dahi bir yana atmak gerekir. Böyle olmak da yetmez; hemen her işte, meşruiyete boyun eğmek, üstün tarikata istekli olmak gerekir.
İşte, arılatılan işleri yaptıktan sonra; halle, dille işin tadını almış, dervişlerin durumunu, anlatılan dış durumla ölçmek çok zordur; hem de dağları yarıp ötelere aşmaktan, şekeri kamıştan ayırmaktan daha zor..
Hâsılı : Yolun sonuna varan anlatılan manadaki salik; kendisini yok derecesine indirecek, mürşidin her bir emrini dikkatle yerine geti­recektir.                                                                                           
Şöyle bir misal verelim :
Bugün bir mürid gelip inabe eder. O müride, mürşidi sülûkünü he­men ikmal ettirip halife edebilir.
İşte böyle bir durumda, işin sonuna varan müntehi salikin içine, bu­ğuz, hased, kibir gibi bir şey gelir ise., helak uçurumundadır. Resullerin efendisi hürmetine, Allah-ü Taâlâ, bizi de sizi de korusun. Zira:

 

—«Müminin ferasetinden sakının; çünkü o, Allah'ın nuru ile bakar.»
Manasında saklı sırra göre, kâmil mürşide her şey malum olur. Bu­nun için, hikmet sırrının ne olduğunu bilmediğin için helak çukuruna düş­müş olursun. Ondan sonra, mürşid dilerse bir ihsan olarak seni affeder; dilerse üç beş sene seyahat verir gezdirir.
Sorulabilir :
—  Anlatılan seyahat dışta mı olur, yoksa içte mi?. Bunun için verilecek cevap odur ki :
—  Zahirde seyahat olduğu gibi, batında dahi seyahat olur. Her iki türlü seyahati dahi verebilir. İçten bir seyahata çıkaracak olursa, tek­kenin içinde olsa, dahi, seyahatta sayılır. Bu durum erbabınca bilinir, Bu manada şu cümle geçerlidir :

 

—  Hale dayalı iş, sözle bilinmez.
Şimdi..
Hemen bütün zamanlarda, Yüce Hakka sığınmalı. Hiç bir şekilde, kâ­mil mürşidin hoşnut olduğu şey dışına da çıkmamalıdır.
Onun her emrine razı olup ömrünü sohbet alanında tüketmelidir. Vü­cudunu da; kulluk denizine, ibadet ummanına atmalıdır. Ruhunu dahi, Hakkın rızasında yok ederek, beka içinde beka sırlarına bırakmalıdır.
Bu arada, vicdan zevkine erip kerametlere, keşiflere de kanmamalı-dır. Nurlara da kapılmamalı. Hiç bir şeyden yorulmamalı. Kendisine, ev­vellerin ve âhirlerin bilgileri verilecek olsa, yine varlık vermeyip :
—  Bire babam bire babam, ancak Allah'ın rızasını isterim; ancak Allah'ın rızasını isterim. .
Demek ihsanına mazhar olarak :

 

—«Müminler ölmezler; fena diyarından beka diyarına taşınırlar.»
Manası ile anlatılan esas yerine taşına..
Çünkü, dünya bir berzahtır; yarıl : Geçiş yeri ve dönemi.. Bunun için de, her bir insana bir mücahede şekli ve müşahede tarzı vardır.
Teselliye gelince., her bir insan, haline göre bir tesellidedir. Ruh­larımız daima Allah'ın vuslatındadır; kalblerimiz ise, daima Yüce Allah'ın şanında hayrandır :

 

—«Allahım, zatında hayranlığımı artır.»

Niyazının doğrultusunda yolunu bulur.
Cesetlerimiz, daima Allah'ın hizmetine dalmış; tevhid denizinde bo­ğulmuştur. Estaizü billah (Allah'a sığınarak okuyorum) :

 

—«Emr' olunduğun gibi doğru ol..»
Manasına gelen âyet-i kerimenin ifadesine göre; doğruluğun devamı ile Allah'a seyrin sonu, Allah ile seyrin tamamı, Allah'dan seyrin devamı cümlemize kolay gelsin; hal olsun.
Allah'ta yok olmak makamı, Allah'ta beka durumu :

 

—«Bir kimse, Allah'tan korkarsa, her şey ondan korkar.»
Manası, halimiz olsun. Hak ile hak olarak :
Derya-i vahdette fena oldum; Beka buldum, bekada olmuşum.1
    
    
    
    
(1) Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir :
Birlik denizinde yok oldum; var oldum, zaten varlıkta olmuşum.

Şiirindeki sultanlık hali içimizi sarsın. Sonra :
Vuslat gibi nimet mi olur; Ya Rab nice şükr'edelim.. Hizmet gibi devlet mi olur; Ya Rab nice şükr'edelim?.1
Şiirinde, Allah'ın sevgili kullarının buyurduğu makam, bu makamdır.
Burada anlatılan makamı, Yüce Hak olan Mevlâ bizim için hal ey­lesin; sözde bırakmasın.
Bir şiir :
Saray-ı li maallah gönüldür; Tecellihane vallahi gönüldür.. Yürü her ne dilersen andan iste; Huda'nın ulu dergâhı gönüldür..2
Şeklinde anlatılan yer dahi makamımız olsun. Şu da bir başka şiir :
Men ol şahbaz-ı danayım en edna saydım ankadır;
İnip alçaklara konmam makamım şah-ı tubadır;
Efendim, ben ol murğ-ı hümayım ki daneyi almam;
Tenezzül etmezem kafa mekânım yüce âlâdır..3
Şeklinde anlatılanlar dahi vardır. Cenab-ı Hak, cümlemizi bu sırlara mazhar eylesin.

(1)    Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir:
Sana kavuşmak kadar nimet olur mu ki, sana nasıl şükr'edelim. Hizmet gibi devlet olur mu ki; bunun için sana nasıl şükr'edelim •
(2)    Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir : —Benim Allah ile bir vaktim olur-»
Manası ile anlatılan saray gönüldür; tecelli yeri vallahi gönüldür. Yürü her ne dilersen ondan iste; Huda'nın ulu dergâhı gönüldür.
(3)    Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir :
Ben öyle bilgin bir alaca doğanım ki, en küçük avım anka kuşudur; alçaklara inip konmam, makamım tuba ağacının dalıdır.
Efendim, ben öyle bir hüma kuşuyum ki, tane toplamam; kaf dağına da tenezzül et­mem, makamım yüceden yücedir.

Sülûkün tamamlanmasını büyük bir nimet bilmelidir. Edep lâzım, edep lâzım, edep lâzım..

 

—«Tarikatların tamamı edeptir.»
Cümlesi dile gelmiştir ki, bunu da düşünmek gerekir.
Tefekkür üzerine de şöyle buyurulmuştur :

 

— «Bir saatlik tefekkür, yetmiş senelik ibadetten hayırlıdır.»
Bu manadan ötürü, tefekküre dalmalıdır.
Cenab-ı Hak, cümlemizi sevgili kullarının gözünden uzak etmesin. Her an, Allah'ın sevgili kullarının içinde bulunmakta ve onlara hizmette doğru olmakta başarı ihsan eylesin. Amin!..

***

 

Bu kadar uzun söze gerek yoktu ama :
— özür, insanların keremlileri yanında makbuldür..
Manası söyletti..
insaflı olan Muhammed ümmetine gereken de, özrümüzü kabul et­mektir. Affedip gerçekten özrümüzün kabul edilmesini dileriz.
Güçlü yardımcı Cenab-ı Hak, cümlemizi rızasından ayırmasın. Amin! ya Muin!.

***

SALİKE GEREKEN
III. Hak yolcusu müptedi salik için gerekli beş şart açıklanır.
Bu şartlar, sırası ile şöyledir :
BİRİNCİSİ: Devamlı abdestli bulunmak..
Bu yola ilk giren kimse, hiç abdestsiz durmamalı. Uykuya yatacağı zaman dahi abdestli yatmaya gayret etmeli.
İKİNCİSİ : Farz namazları cemaatle kılmak..
Mümkün olduğu kadar, farz namazları, camide cemaatle kılmalıdır; başka yerde de cemaat olabilir. Yalnız kılacağı zaman dahi, zamanında, vaktinde kılmaya çalışmalı..
ÜÇÜNCÜSÜ : Yalandan gıybetten uzak olmak..
Kesin olarak yalan söylememeli, hiç kimsenin ardından konuşup gıy­betini etmemeli. Bu çeşitten sözler edilen meclislerde dahi bulunmamaya önem verip dikkat etmeli.
DÖRDÜNCÜSÜ : Kazaya kalan namazı ve orucu kaza etmek..
Kazaya kalan oruç veya namaz varsa, gerçekten onları yerine ge­tirip kaza orucunu ve namazını kılmalı. Bir ucundan başlayıp tamamını eda etmeye adım atmalıdır.
BEŞİNCİSİ : Hiç kimsenin aleyhinde bulunmamak..
Ne bir kimsenin aleyhinde konuşmalı, ne de kimsenin aleyhinde bu­lunmak için gezmelidir. Bu türlü huyları taşıyan kimselerle dahi görüş­memeye çalışmalidır.
Burada anlatılanlardan başka, aşık ve Yüce Zat'a ulaşmayı gerçek­ten isteyenlere gerekir ki : Tüm söz, iş, amel çeşidi her şeyini şeriat çiz­gisinden ayırmaya; Şeriat-ı Ahmediye üzerinde gide.. Hiç bir hususta ondan ayrılmamaya çalışıp gayret ede.. Şeriatı baş tacı bile, gereği ney­se, ona göre amel ede.. Onun emirlerini noksansız uygulaya.. Resulüllah efendimizin sünnetlerine dahi tabi ola; her emrine boyun eğe.. Allah ona salât ve selâm eylesin. Uygun olduğu şekilde yapmaya gücü yetmez ise, gücü yettiği kadarını yerine getirmek için gayret ede..
Dünyada ve âhirette kendisine lâzım olmayan sözlerden dahi tama­men çekinmelidir. Dünya ve âhiret için gereken sözleri dahi yeterinden fazla söylememeli; fazlasını bırakmalıdır.
Anlatılan işleri yerine getirmek için, şu işleri de yapmalıdır : Az ye­meli, az uyumalı, az konuşmalı..
Her ayın 13. 14. 15. günlerinde eyyam-ı biyd orucunu tutmalı..
Teheccüd namazı, işrak namazı, duha namazı, evvabin namazı, ta­hiyyet'ül-mescid namazı, abdest aldıktan sonra iki rikât salât-ı vüdu na­mazı kılmalı..
Bu anlatılanları mümkün olduğu kadar devamlı yapmak gerekir.
Bu işler, isteyerek, şevkle yapılır ise., kısa zamanda, mürşidin him­meti ile ilâhî feyizlere zuhur yeri olunur; bunda şüphe yoktur.

***

MÜRŞİDSİZ MÜRİD
IV. Mürşidsiz müridin sülûkü açıklanır.
Kâmil mürşidi bilmek ve bulmak için, üç delil daha önce Mukaddi­me kısmında anlatıldı.
Allah rızasına talip, Resulüllah'ın gidişatına rağbetli, tarikat-ı aliy­yeyi seven ve bu sevgisinde gerçekçi olan fakat kâmil bir mürşide kavuş­mak mukadder olmayan kardeşler.. Resulüllah'ın izni ile şu durum bi­linmelidir ki.. .
Aşık, sadık bir mürid; tüm arayıp taramalarına rağmen kâmil mür­şidi bulmayı başaramadığı zaman, kendi evinde gizlice bir yerde belli bir vakit ayırmalıdır.
O belli vakit geldiği zaman, kıbleye dönüp oturmalı. Sonra da, ölü­mü düşünmeye başlamalı.
Sanki kendisine son nefesi verme vakti gelmiştir; âhirete gidecek. Hastadır, can verecek durumdadır. Malları; çoluk çocuğu, akrabaları ve dostları terk etme zamanıdır, öldükten sonra da, kalbinde bulunan sevgi ruhu ile gidecektir. Herkes, cesedi kabre koyma telâşı ile meşgul.. Kefen ve diğer gereken şeyler de hazır. Kendisi teneşirde.. Sonra kefene sarıl­mış, tabuta konmuş. Namazı da kılınmış, kabre bırakılıp üzeri toprakla örtülmüş. Bundan sonra da, akrabalar, dostlar kendisini orada bırakıp gidecekler.
İşte anlatılan hali düşünmeli, bu halde bir süre durmalı.. Sonra..
Kitabın başında üç şekilde teveccüh anlatılmıştı. O üç teveccühten hangisi kendisine kolay geliyorsa., o teveccühü yapmalıdır.
Bu teveccühü yaparken de, Hazret-i Pir Bahaeddin Şah Nakşıbend hazretlerine de teveccüh edip durmalı.. Bu teveccühten ayrılmadan yüz kere istiğfar, yüz kere salât ü selâm okumali..
Eğer daha fazla okumaya gücü yeterse., iki yüz, üç yüz, hatta beş yüze kadar okumaya ruhsat verilmiştir. Bunu tamamladıktan sonra :
—  Fatiha..
Deyip Fatiha-i şerifi okuyup elini yüzüne sürmelidir. Sonra kalkar.
ŞAH NAKŞIBEND HAZRETLERİNİN ŞEMAİLİ
Bu arada, şah Nakşıbend Hazretlerinin şemailini şu şekilde bilip dü­şünmeli :
Orta boylu, tıknazca, kır sakallı ki, beyazı siyahından çok, mübarek yüzü değirmi, yanakları biraz kırmızıya yakın, iki kaşının arası açık, bı­yıkları kısaltılmış, gözleri sarı şehdane ela göz ki :
—  Kestane karası.. Tabir edilir.
Şah Nakşıbend hazretlerini anlatılan şekil ve heyetle teveccühüne almalı. Kendisini huzurunda oturuyormuş, dizi dizine, alnı da alnına da­yalı; bu arada onun mübarek kalbinden kendi kalbine ilâhî feyiz akıyor gibi kıyaslanmalıdır. Bu şekilde de bir mikdar durmalı..
Okuduğu zikrini de, yüz. yüze okuyormuş gibi düşünüp okuya..
Daha sonra da duasını edip :
—  Fatiha..
Dedikten sonra, Fatiha-i şerifi okuya, elini de yüzüne sürüp kalka..
Fethiye-i Şerife'yi okumak isterse; bir cuma gecesi iki rikât namaz kıla; istihare niyeti ede.. Fethiye-i Şerife'yi başının altına koyup sağ ya­nına yata..
Rüyasında Hazret-i Pir efendimizi, ehlüllahtan birini görür de, on­lardan izin sayılan bir ruhsat veya bir eser, bir işaret olursa; her gün, sabah namazını kıldıktan sonra Fethiye-i Şerife'yi okur. Bu şekilde, hiç ara vermeden, devamlı ve sebatlı olmalı. Taa şu zamana kadar ki : Haz­ret-i Pir efendimiz, şemail-i şerifinde anlatıldığı gibi teveccühünde dıştan açık açık görüne..
O zaman, kitabın üst tarafında ilk sülük bahsinde anlatılan tertibe göre celâl ismini okumaya başlaya.. Onun eserleri belirince de, daha ile­risine gidile.
Böyle devam edilip gidilirse, kısa zamanda Allah'a ulaşma kapıları kendisine, kolayca açılır; Allah'ın insanlarına kavuşur.
Kendisine, zor bir hal gelirse., teveccühünde Hazret-i Şah efendi­mize kalben niyazda bulunmak sureti ile o zor hali çözüme ulaşır.
Gelen işaretleri ve alâmeti şekke şüpheye düşmeden gerçek olarak kabul etmeli; gelen emirlere ve tenbihlere göre hareket etmelidir.


***


MÜRİDE UYARI
V. Lüzumlu ayıktırmalar.
Ey değerli kardeş, burada anlatılacakları iyi bilip anlamalısın..
Yüce Sübhan Hak, bazı kullarına başarı verir, hidayet ihsan eyler.
Gerçekten inanmış, tevhide erişmiş iman ehli kullarından bazıları­na da tarikat ve hakikat sevgisi verir. Dolayısı ile bunlar Hazret-i Peygam­ber'in gidişatına ayak uydurarak verilen emirleri tutarlar. İşlerinin, söz­lerinin, hallerinin her birinde şeriata yapışıp tutunma dışında, takva ehli yolundan dahi, bunlara pay verilir.
Resulüllah efendimizin sünnetine uyup giden kimseye de, velayet derecesi ezelî bir takdir olduğu anlaşılır.
Bütün bunlardan sonra; yani : Hakkın hidayeti, verdiği başarı, ken­disindeki tarikat sevgisi, Resulüllah'ın sünnetine uyma halinin gerçekleş­mesi sonunda tarikat piri olması da kendisine Yüce Hakkın bir ihsanı olur. Vakti, zamanı gelince de, bu sıfatla varlık alanına çıkar.
Anlatılan hale eren kimse, daima zahirî sebeplere tutunur. Bu yol­dan, Allah'ın rızasını tahsile koşar. Hakkı olduğu şekilde de, Şeriat-ı Ah­mediye'yi ikmal yolunu tutar. Hazret-i Rseul-ü Ekrem'in izlediği yol ne ise., onu da edaya gayret eder. Sonunda, hem kendisi kemale erer, hem de başkalarını kemale erdirir.

 

— İşlerin oluşması, tayin edilen zamanlara bağlıdır.
Cümlesindeki sır uyarınca da, velayet derecesine ayak basar. İçte ve dışta, Yüce Allah'ı bilir; Yüce Allah'ın emirlerini bilir. İki kanatlı olur; bir kanadı maddesi, bir kanadı da manası.. Her bir kanadı ile de, vahdet köşesinde vahdetin hakikatına ulaşır. Cemin de cemi makamında ah edip inler ve aşka dalar.
Bu yoldan gide gide Yüce Hak tarafından, kendisi tarikat pirliği ih­sanına da mazhar olur. Bu tarikat pirliği zamanında, kendisinden nice nice kimseler feyz alırlar. Hak yoldan, doğru yoldan zerre kadar ayrıl­mazlar. Temiz şeriat elde bir asa olur. Cümle işlerini, delilleri açık Kur'an emirlerine uygun tutarlar. Kur'an'm ayırdığını ayırır; birleştirdiğini de birleştirirler. Hiç bir şekilde kendileri cem makamından düşmezler. An­latılan usulde, vakitlerini, zamanlarını geçirirler:
Büyüklerden her biri, kendi tecellisine göre; tasavvufa dair bazı ki­taplar yazmışlardır. Cümlesinin birleştiği nokta şudur : Şeriat-ı Ah­mediye.. Hiç biri, başka tarafa kaymaz.
Belki sen, anlayış ve kavrayışta eksik olabilirsin. Ancak, şu durum kesindir : Şeriattan başka yana kayan hidayetten uzaktır.
Hali anlatılan büyük zat, dünya makamını değiştirip âhirete göç etti­ği zaman, yerine halifesini oturtur. Halife edilen, halife edenin aynı sayı­lır. Dolayısı ile, yeni halife olan da tarikat usulünü bozmaz. Pirin tari­katında yersiz icad çıkarmaz.
Anlatılan halifelerin her biri asır asır taa, kıyamete kadar devam edip gelir. Pirlerinin gidişatına göre, Muhammed ümmetini irşad ederler. Hakkın rızasını almaya muvaffak olmaya teşvik ederler.
Bu yolda, nefret ettirip kaçırmaktan çok sakınmak gerekir. Zira, yol kesenlerin, en kötü şey oldukları, cümle evliya katında kabul edilmiştir. Hem bu, sabit olan bir keyfiyettir.
Zahir bilginleri, hiç bir amel etmeden sözle, Allah'ın kitabındaki em­ri ve yasakları haber verirler. Amel etmedikleri için, her biri kendi kendi­ne zulmeder.
Tarikat mürşidi olan büyük zatlara gelince., bunlar Muhammed üm­metini şeriattan ayırmazlar. Tarikat-ı Mustafaviye'den dahi bir adım ayır­mazlar.                                                                       
Şunu unutmamalı ki; halin kitabı yoktur. Bunun için, hemen herkesi, haline ve tecellisine göre teselli ve terbiye etmek gerekir. Aşırı bir şekil­de, ileri gitmekten ve geri kalmaktan sakınmak gerekir. Hemen herkese, orta yolu göstermeli ve her an Yüce Hak'tan yardım istemelidir. Bu ara­da, Fahr-i Âlem Resulüllah efendimizden, Allah'ın velî kullarının tama­mından da bu arada yardım istenirse., onlardan irşad gelir.
Bir büyük zat, bir kulu irşad ederse., bütün kâinata hayat vermiş olur; sevabı o kadar büyüktür.

SAHTE MÜRŞİD
Yolunu, usulünü bilmeyen, biri Allah'ın bir kulunu Hak yolundan sap­tırırsa.. bütün kâinatı yıkmış kadar günah işlemiş olur. Yüce Allah biz­leri korusun.
Burada :
—  Neden anlatıldığı gibi oluyor?.
Diye sorulabilir. Bunun nedenini anlatalım. Şöyle ki :
Bütün müminler, Allah'ın birer emanetidir. Bunlar, önce ana baba­nın elindedir. Bundan sonra, Kur'an okumayı öğrenirler; daha sonra da ilmihal öğrenirler.. Daha ileri gitmeye kabiliyeti olanlar da, okunacak her şeyi .okur tamamlarlar..
Bundan sonra, üçüncü bir durum ortaya çıkar. O zaman da :
—  Ben bir mürşide muhtacım..
Diyerek, mürşide bağlanır. İşlerinin ve sözlerinin her birinde mür­şide teslim olur. Bu durumda :
—  Ben mürşidim..
Diye ortaya çıkan kimse, o kimsesiz kulu, Hakkın doğru yolundan saptırır, dalâlete sürükler; eli boş düşmesine sebeb olur.
İrşad sırrını bilen kimse, mutlaka Allah'ın velî kullarından biri ol­mak gerekir. Aynı zamanda, zahirî ilme vâkıf olması gerekir. Batın il­mine gelince :

 

— «Ey Nebi, biz seni şahid, cennet müjdecisi ve azap habercisi ola­rak gönderdik.» (Ahzab sûresi, 45. âyet.)

 

—  «Sonra, izni ile Allah'a davetçi ve aydın bir kandil...» (Ahzab sûresi, 46. âyet.)                                                                       
Manasına gelen âyet-i kerîmelerin hükmüne göre; Resulüllah efen­dimizin izni ve icazeti ile bu işe memur tayin edilmiş olmalı ve batın ilmini oradan almalıdır. Bu da, mutlak gereklidir. Çünkü, böyle bir izne ve icazete sahip olmayan, Resulüllah'tan emir almayan kimse, Hak yol­cusu salikin dalâlete düşmesine sebeb olur.
Zahirde, bazı sofiye kılığına giren mülhidler vardır. Bunlar karışık kimselerdir. Ne şeriat bilirler, ne tarikat.. Bütün işlerinde :
—  Hu erenler..
Deyip durmuşlar ve şeytanla kalmışlardır.
Yüce Mukaddes Rabbın, ism-i azamı hürmetine cümleyi bunların şer­lerinden emin eylesin.
Şunu açıkça belirtmek isterim ki: Tarikata girip böyle düzenbaz­lara uymaktansa, sırf şeriat-ı mutahhara ile amel edip kalmak, son de­rece yerindedir; Yüce Hakkın dergâhında makbuldür.
Anlatıldığı manadaki yol kesicilerin eline düşmektense, şeriatla kal­malıdır. Zira, şeriat, cümle iyilikleri haber vermiştir. Hiç bir şey, onun dışında değildir. Allah'a sığınarak okuyalım; Allah-ü Taâlâ, Bekara su­resinin 2. âyetinde şöyle buyurdu :

 

— «Takva sahiplerine, Kur'an bir hidayet kandilidir.»
Allah-ü Taâlâ, Nahl suresinin 69. âyetinde ise, şöyle buyurdu :

 

— «Onda, insanlar için şifa vardır.»
Şu hadîs-i şerif dahi, o sapıklar hakkındadır :

 

— «Bir kimse, Kur'an'ın dışında bir hidayet yolu ararsa.. Allah, onu dalâlet bataklığına atar.»
     İşte, o gibi sahte mürşidlik iddiasını edenlerden sakınmak gerek, sakınmak gerek..
Ancak, bazı istisnalar da bulunabilir; yani : Meşayih arasında za­hiri ilmi olmayanlar da bulunabilir.

HAKİKİ MÜRŞİD
Bazı, gerçek tarikat postuna oturmuş bulunan değerli zatlar vardır ki : Bunlar, vaktinde ve zamanında tahsil edememiş, tahsil etme vakti de geçmiştir. Ama salih zattır, Resulüllah efendimizin sünnetine çok dik­katlidir. Bu gibi zatların meclislerine gidip kendisinden inabe almak fay dalı olmaktan yana boş değildir. Onlardan inabe almak aynen hayat bul­maktır, yani : Mana yolunda.. Zira, esas ihsanı eden, tarikatın büyük piridir. Hiç kimse, yoksun kalmaz, hemen herkes kabiliyetine göre bir şeyler alır.
Anlatıldığı gibi, şeriat üzere gidenler hakkında çok riayetkar olmalı; saygı duymalıdır.
öyle bir zat, yolda rasladığı zaman, hemen mübarek, ellerini öpmeli, üstün himmetini dilemelidir.

DERGAHA GİTMEK
Mukabele günlerinde, dergâhına gidildiği zaman, hangi tarikata bağ­lı olursa olsun; meselâ : Kadriye, Halvetiye, bunlardan başka hangisi olursa olsun, hepsi de birdir.
Bir dergâha gitmeye niyet ettiği zaman; gideceği yer, Kadriye ta­rikatı ise, kendi kendine :
—  Bugün, Hazret-i Sultan Abdülkadir Geylânî efendimizin dergâ­hına gideceğim.
Deyip yola çıkmalıdır. Oraya gitmeyi bir nimet bilmeli; büyük ih­sanlara mazhar olacağını da niyetine almalıdır. İsterse, kendisi bu tari­kattan olmasın.
Dergâha ayak bastığı zaman, o kadar edepli olmalıdır ki : Kendi mürşidinin hakkını nasıl gözetip saygılı oluyorsa., öylece, o dergâhın postnişini şeyhe saygılı ve hakkını gözetir olmalıdır. Edeple orada bir yere oturmalıdır. Oturduktan sonra üç Ihlâs, bir de Fatiha okuyup Haz­ret-i Pir efendimizin, sair kutupların, pirlerin temiz ruhlarına hediye etmelidir.
Bu halde iken, kalbini, kesin olarak, dünya meşguliyetlerine daldır-mamalıdır. Kendi kendine :
—  Şimdi, bana feyiz ihsanının zamanı gelmiş..
Deyip bu hal içinde mukabele-i şerifi can kulağı, ile dinlemelidir. Duadan sonra da, ehlüllahın edepleri nasılsa onu da yerine getirmelidir. Ondan sonra, dergâhtan dışarı çıkar; her ne iş yapıyorsa., o işine gider.
O dergâhtan çıktıktan sonra, birine raslar ve o kimse de sorar :
—  Nereden geliyorsun?. Ne tarafta idiniz?. Buna cevap olarak, gittiği dergâhı söyleyip:
—  Falan dergâhtaydım..
Dediği zaman, o kimse şöyle diyebilir :
—  Hayret, o dergâhta sizin ne işiniz var. Hem sizin tarikatınız da falandır. O gibi yerlerde feyiz yoktur; sakın, bir daha gitme..
Böylece, bir sürü lüzumsuz laf etmiş olur, aynı zamanda gıybete girmiş olur. Böyle birine raslandığı ve kendisinden de anlatıldığı gibi sözler meydana geldiği zaman, çok dikkat etmek ve sakınmak gerekir.
Eğer sen de, onun sözlerine aldırış etmeme tahammülünü göster­mez, onunla bir olup atıp tutmaya başlar da onu dogrularsan.. cibilliye­tin gereği olur.
Durum böyle olunca, başka bir dergâha gitmeyi terk etmek daha yerindedir. Çünkü, anlatılan manada bir saygısızlık, kendi feyzine engel olur. En azından malâniye girmiş, bundan kurtulmamış olur.
Anlatılan durum, özellikle bu yola ilk girenler içindir; çok dikkat etmek gerekir. Öyle ayrı gayrı kelâm edenler, noksan kimselerdir. Çün­kü, kâmil kimselerden öyle :
—  Bizim tarikat, sizin tarikat..
Gibi söz meydana gelmez. Bu iş, ehli olan zatlara malûmdur.
Allah'ın değerli kullarından değerli bir zatın müridine şöyle sor­muşlar :
—  Şeyhinin derecesi nedir?. O mürid, şöyle cevap vermiş :
—  Benini şeyhimin dünya mahlûku kadar, bendesi ve kölesi olsa, kıymetli şeyhime kısmetleri babında zerre kadar şek gelmez. O, bu şe­kilde, tam bir tevekkül sahibidir.
Bunun üzerine, soran kimse şöyle demiş :
—  Ya öyle mi?. Şeyhinin hem dünyası, hem de cümle dünya mah­lûku kadar fukara dervişi olacak; bundan sonra da, kendisi, tevekkülü, şeyhliği kalacak.. O halde fena bulma nerede, beka makamı nerede?..
Ancak, bu hal, zevke muhtaç bir durumdur. Yüce Rabbım, cümle­mize hal ihsan eylesin.
Anlatılan hikâyenin, aslı bilinince, artık kimseye müdahele kalmaz; şeyhe sataşmak da olmaz. Ne bizim için olur; ne de sizin için..
Görünen kendi zatıdır; değildir sanmayasın; Allah'ın zatından gayrı bilmeyesin.
Üstteki cümleyi daha da açan bir şiir :

Hak diledi bu âlemi yarada;
Özünden gayrı komadı arada..
Arada zuhura perde olmuşdur zuhura;
Gözü olan delil ister mi nura?.1
    
(1) Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir :
Yüce Hak, bu âlemi yaratmayı diledi; o zaman araya özünden başkasını bırakmadı Bu arada, zuhuru, zuhurunu görmeye perde olmuştur; gözü olan nuru görmek için delil ister mi?.
İşte, değerli kardeş, üstteki manaları anlayıp insaf etmek gerekir. Bir mürid bir müride, bir şeyh bir şeyhe o şekilde söz ederse., onun nok­sanlığına delildir. Manayı böyle yorduktan sonra, o kimse için içten ne gerekse, elden ne gelirse yapmalıdır. Meselâ : Duâ mı olur, himmet mi olur; yapabileceğin her ne ise, onu yapmalısın. Ondan sonra da, büyük­lere sataşmaktan, gıybetlerini etmekten çok sakınmalısın.
Şunu unutma ki, tecellinin cümlesi Yüce Hakkın tecellisidir. Her insan, bir isme mazhardır. Hazinesinde olanı satmaya çalışır. Sen satın alırken, Hakkı al, Hakkı söyle. Hakka sat, Hakkı sev. Daima Hakkı gör. Hiç bir zaman için, Hak'tan ayrı durma. Zira, ayrılık, tehlikeli bir yerdir. Feyz alınmamasının hikmeti de budur; ayrı gayrı görmektir. Allahım, bizleri nefislerimizin şerlerinden koru..

Bir şiir :
Ya Rab, eyle beni
duâ kılıcı;
Kılıç çün et keser,
duâ kılıcı..1

(1) Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir :

Ya Rabbi. beni duâ kılıcı eyle, kılıç et keser, duâ da kılıcı keser
Cenab-ı Hak, cümlemize, ecel vakti gelmeden, insafa gelmek nasib eylesin.
Kehf suresinin 110. âyetinde Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu :

 

— «Her kim Rabbına güzel güzel kavuşmayı bekliyorsa., yararlı amel işlesin; Rabbına ibadet etmesinde hiç kimseyi ortak etmesin.»
Bu âyet-i kerimenin mana sırrı doğrultusunda, hareket etmeyi Yüce Rabbım cümlemize nasib eylesin. Hakkın zatından gayrı her şeyi unut­tursun. Hakkı bırakmama şerefine erdirsin. Terki de terk edip bütün bütün kâmil insan eylesin.
Zariyat suresinin 56. âyetinde buyurulan :

 

— «Cinleri de, insanları da, ancak bana ibadet etmeleri için yarat­tım.»
Emrin sırrına mazhar eylesin.

 

— Allah'tan başka mevcut yoktur.
Manası dahi, bu halin bir ifadesidir. O halin yüksek makamı, Bekara suresinin 156. âyetinde şöyle anlatıldı :

 

— «Biz, Allah içiniz; Allah'a döneceğiz.»
Bütün bunlardan sonra :

 

— Her şey aslına döner..
Manası zuhur eder ki, o zaman, Kasas suresinin 88. âyetindeki şu mana teceili eder :

 

—' «Onun zatından başka, her şey helake yüz tutmuştur.»
İşbu sırlar zuhur ettikten sonra, tam bir zuhur olur ise., kesikler gider; noksan tamam olur.
Her kim bu halleri bulur ise., bizi de hayırla ansın..

***

VI. Kader sırrı, Levh-ü Mahfuz, itikadla ilgili bazı şartlar.. Ey değerli kardeş, burada anlatılacak olanları da iyi bilmelisin. Vacib'ül - vücud (varılğı mutlak gerekli) Yüce Mukaddes Allah, eze­lîdir, ebedîdir. Onun için ne bir öncelik var, ne de bir son.. Bir kudsî hadis-i şerifte şöyle geldi :
KADER SIRRI — LEVH-Ü MAHFUZ — İTİKADA DAİR ŞARTLAR

 

— «Ben, gizli bin hazine idim; bilinmemi istedim. Halkı da bilinmem için yarattım. Beni bilmeleri için, kendimi onlara sevdirdim.»
İşbu mukaddes cümlelerin ifadesine göre; Yüce Hakkın yüksek ira­desi, mahlûkatın meydana gelmesi ile ilgilenmiştir. Yüce Zatının gizli hazine olması da, bu insana beşeriyetinin hükmüdür; bildirmeyi murad ettiği de insandır.

YÜCE HAKKI BİLMEK
Burada, şunu da bildirelim ki : Yüce Hakkın zatının künhünü bil­mek, ancak zatına has olan bir durumdur.
Mahlûkatın, Yüce Hakkı bilmesine gelince; ya fiillerle olur; yahut sıfatlarla..
Sonra.
Kâinat, tamamen vücuda gelmeden önce; ne yönde, ne şekilde, ne zamanda olacağını Yüce Hak bilir-. Bunun için de, yüksek iradesi o işe bağlanıp, durum Levh-ü Mahfuz'a yazılmıştır.
Mezhebimizin baş kurucusu Imam-ı Azam Ebu Hanife'den Allah razı olsun; Fıkh-ı Ekber kitabında şöyle yazdı:

 

Bu Arapça cümlenin, biraz daha açık Türkçesi şöyledir :
— Dünyada ve âhirette olup biten hemen her şey, Yüce Hakkın iradesine, bilgisine, hükmüne tayin ettiği mikdara göre; belli zamanı, belli yeri gelince olur. Meydana gelecek şey, meydana gelmeden Levh-ü Mah­fuz'a yazması ile meydana gelir.
Ne var ki, Yüce Sübhan Hak, o şeyi, vasıf yolu ile yazdı; hüküm yolu ile değil..
Anlatılan takdire göre; Yüce Sübhan Hak :

 

— « Ol.. »
Hitabı ile emir verdi; ondan sonra, cümle eşya meydana geldi; vü-cud buldu.
Allah-ü Taâlâ, Yasin suresinin 82. âyetinde şöyle buyurdu :

 

—  «Onun emri odur ki; bir şeye :
—  Ol..
Demeyi murad ettiği zaman, o şey ola..»
İşbu mana doğrultusunda, bütün varlıklar aşikâre oldu. Mantık ve hikmet ilminde :
—  Mahiyetler..
Sözünün; itikada dair ilimlerde ise :
—  Hakikatler.. Sözünün; tasavvuf ilminde ise :
—  Ayn-ı sabiteler..
Tabirinin; lafız olarak, manaları hep birdir. Bu durum da, ehli olan kimselerce bilinmektedir.
İşe bu manadan bakılırsa., her şeyin mahiyeti, hakikati, ayn-ı sabi­tesi ezelde, Yüce Hakkın kadim ilminde ne hal, ne sıfat, ne özellikte bu­lunmuş ise., şimdiki halde de her biri, oradaki kendi sıfatına göre zuhura geldi. Zira, bilgi, biline tabidir. Yani ; Bilinen şey ne hal üzere ise.. Allah ilmi, o şeye o şekilde bağlanmıştır.
Üstte anlatılan değer ölçüsünden bakılınca; âlemi yaratan Yüce Hak, ezelde cümle eşyayı şöyle bilmiş olur ve zatından zatına buyurur :
—  Falan kulum, falan vakitte falan işi tercih edip işleyecektir; Şanı Büyük ben de, o işi yaratacağım..
Olmayacak bir iş için de şöyle buyurur :
—  Falan kulum, falan vakitte, falan işi kendi isteği ile bırakacak­tır; Şanı Büyük ben de o şeyi yaratmayacağım.
Anlatılan usulde, cümle eşya, Allah ilminde ne şekilde ve ne halde bulunmuş ise; toplu olarak, ayrıntılarına girilmeden o şekilde vasıf yolu ile hüküm altına alınmıştır. Bu hüküm için de :
—  Kaza.. Adı verilmiştir.
Bundan sonra da ayrıntılara girilmiş; hemen her şey, parça parça bu madde ve şehadet âleminde ortaya çıkmıştır. Bu çıkış için de :
—  Kader.. İsmi verilmiştir. Hâsılı..
Ehl-i sünnet olan bir kimseye, kendi itikadını bilmek farzdır. Üst­teki takdim yazısı, bu manadan ötürü ihtiyaç duyulup yazılmıştır. Zira, itikadda, Resulüllah ve ashap yolunun dışına çıkıp bid'ata saplanmak küfürdür.
Mutezile mensupları şöyle derler :
—  Şerrin tamamı kuldan gelir.' Çünkü, Cenab-ı Hak şerri takdir et­mez ve düemez. Şayet şerri hükmeylese, kul da o hükmü işlese, sonra da o kula azab eylese, bunun zulüm olması gerekir. Cenab-ı Hak ise, zu­lümden münezzehtir.
Bu sözleri ile de, kendilerine şöyle derler :
—  Adalet ehli..
Biz Ehl-i Sünnt'e ise, onların bu sözlerine karşılık, şöyle cevap ve­rebiliriz :
—  Kul, kendi tercihini kullanabilir, bu yolda güçlüdür. Buna göre, ilk (kaza) hüküm, kulu masiyet işlemeye zorlamaz. Zira, hüküm haki­min (kaza mukziynin) sıfatıdır. Bu sıfat da kulu o işi yapmaya iş ola­rak zorlamaz. Terzilik ilmi, ticaret ilmi burada bir misal olarak anlatı-labilir. Kul bu işleri yapmakta tercihini yapabilir; istediği yönde gücünü kullanabilir. Bu durumda, kaza ile mukziy hâsıl olur. Yani : Hükümle hüküm veren..

Anlatılan mana açısından bakılınca; kaza Hakkın sıfatıdır; mukziy ise., kulun sıfatı.. Sevap veya ceza ise., mukziy olanın durumuna göre verilir.                                 
özellikle kader sırrı bahsinde pek çokları sapıklığa düşmüştür; on­ların her biri kendi kısa aklına göre söz etmiştir. Böylelikle, Ümmet-i Muhammed'in de sapıklığa düşmesine sebeb olmuş ve helakte bırakmıştır.
Bu yolda şüpheye düşen kimse; itikada dair kitapları okumalıdır. Okumaya gücü yetmeyenler ise., bilenlerden, bu yolda söz etmeye hakkı olanlardan sorup araştırsın. Bu şekilde, itikada dair şüpheleri çözüp gidermek, bütün ümmete tek tek farzdır. Zira, böyle bir bilgiyi elde et­mek ilmihal olup imanın da şartları arasındadır.
İmanın şartları arasında bulunan :

 

— Allah'tan hayrı ve şerri kaderle gelir.
Cümleye kendi açılarından bakanlar, Bekara suresinin, 10. âyetin-deki şu mananın hükmü altına girerler :

 

—  «Onlar, öyle kimselerdir ki, kalblerinde maraz vardır; Allah on­ların marazlarını artırdı.»
Bu âyet-i kerimenin emrine göre, kalblerinde maraz olduğundan, iti-kadları bozuldu :
—  Hayır, şer Hak'tan olduğuna göre, ibadete ne gerek var?. Deyip hak yoldan ayrılırlar.
Allah, bizi de sizi de korusun.
Allah-ü Taâlâ, Saffat suresinin 96. âyetinde şöyle buyurdu :

 

— «Allah, sizi de, yaptığınız işleri de yarattı..»
Bu âyet-i kerimenin Arapça aslında geçen MA lafzının hayra ve şerre genellikle şümulü vardır. Bu manaya göre de, hayrın da şerrin de yaratıcısı Hak'tır. Şu Arapça beyt bu manada güzeldir.

 

Diler hayrı ve çirkin şerri Kesinlikle istemez şerri..

Bu beytin daha açık manası şudur :
—  Hayrı razı olarak yaratır; şerri de razı olmadığı halde yaratır Anlatılan mana, tüm ehl-i sünnet bilginlerine göre, sabittir, kalbul
edilmiştir. Tüm ehlüllahın ittifakı da bunun üzerinedir. Burada, yine bir durum ortaya çıkar ve sorulur :
—  Allah-ü Taâlâ, Enfal suresinin 17. âyetinde şöyle buyurdu :

 

— «Attığın zaman, sen atmadın; Allah attı.»
Nisa suresinin 78. âyetinde şöyle buyurdu :

 

— «Şöyle söyle : Hepsi Allah katından..»

Bu âyet-i kerimelerin gereği olarak, bütün işler Hakkın yarattığı olduğu takdirde, yine cebir olmaz mı?. Böyle dersen, sana şöyle deriz :
—  Haşa, Cenab-ı Vacib'ül-Vücud (varlığı mutlak gerekli), Yüce Mukaddes Allah, zulümden münezzeh ve müberradır.
Daha açık manası ile, şöyle demek isteriz :
—  Allah-ü Taâlâ, kula cüz'î irade yaratmıştır. Bir işi yapmakta ve yapmamakta da tercihi kula bırakmıştır. Bunun için de cebir olmaz. Bilgi, bilinene bağlı olduğu cihetten de zulüm olmaz.
Nitekim, zulmü zatından atmak için, Allah-ü Taâlâ, Kaf suresinin 29. âyetinde şöyle buyurdu :

 

— «Ben, kullara zulümkâr da değilim..»
Zira, yardımına sığınılacak Yüce Yaratan, küllî iradeyi zatına bağ­ladı; cüz'î iradeyi de yarattıklarına.. Bunun için de, peygamber gönderdi; kitap gönderdi.
Böylelikle de hayrı, şerri, doğru yolu, habaseti yerli yerince bir bir bildirdi.
İtikada dair yazılan kitaplar, mezhep sahipleri, bu mana üzerinde görüşbirliğine varıp durumu olduğu gibi bildirmişlerdir.

— Onların görüş birliği etmeleri, kesin delil sayılır; onların değişik görüşleri de bol rahmettir.
Cümlesindeki sırra göre, durum açıktır.
Anlatılan manaları; ilmi ile âmil olan âlimler, yararlı olan salih zatlar, büyük meşayih, âyet-i kerimelerden ve hadîs-i şeriflerden çıkar­dıkları manaları bir bir haber vermişlerdir. Aynı haberleri, bugün de vermektedirler.
Allah'a hamd ve şükürler olsun ki; camilere ve mescidlere gidenler, okuyan, yazan, doğru yola götüren işler için hizmette bulunan iman ehli kardeşlerimize hiç bir engel çıkmamaktadır. Bu yolda, bir sıkıntı de yoktur.
Durum anlatıldığı gibi olunca, kula düşen; içtenlikle, şevkle rıza yolunu elde etmeye çalışa..
Yine kula düşen; efendisinin emrini tutup yasak ettiği şeyden ka­çarak rıza yolunda cüz'î iradesini harcayıp çalışmaktır.
Kul böyle çalıştıktan sonra; efendisi ister onu azad etsin, ister et­mesin. Kula düşen, bütün işi efendisine bırakıp onun rızasını gözetmek­tir. Çünkü, kaza kader sırrı, kullara göre bilinmeyen bir şeydir. Bunun için, her bir emir ve hususta sebebe ve şarta tutunmak, gerekli bir iştir.
Eğer kulların arzu ettikleri, o sebeb ve şart vasıtası ile elde edilirse.. yine Allah'ın izni ile olur.
Burada, şunu da açıklayalım ki; Levh-ü Mahfuz, değişiklik kabul eder. Alınacak âyet-i kerimeler, bu manada en güzel delildir.
Allah-ü Taâlâ, Raad suresinin 39. âyetinde şöyle buyurdu:

 

— «Allah, dilediğini siler; dilediğini sabit tatar. Ana kitab, onun katandadır.»
Allah-ü Taâlâ, Hud suresinin 114. âyetinde şöyle buyurdu :

 

— «iyilikler, kötülükleri giderir.»
Allah-ü Taâlâ, Mümin suresinin 60. âyetinde şöyle buyurdu :

 

— «Bana duâ edin; kabul ederim.»
Bütün bu âyet-i kerimelerden sonra, Resulüllah efendimizin şu ha­lis-i şerifi de aynı manada bir delildir :

 

—  «Sadaka belâyı geri çevirir; ömrün bereketini artırır.»
Bütün bunlar, işleri yapmak için, sebeplerine yapışmaya teşvik eder­ler. Bu yolda teşvik eden, âyet-i kerime ve hadis-i şerifler daha çoktur.
Sebeplerine yapışıp bir işe teşebbüs edildiğinde, o işin oluşunu veya olmayışını mesele yapmamalıdır; bir hikmet aramalıdır. Ancak, istenen ve sebebine yapışılan bir iş olduğu zaman, şükür edip büyük bir nimet bilmelidir. Olmadığı zaman da, olmuş gibi razı olmalıdır. O yolda :
—  Neden olmadı?.
Gibi bir soru sormaktan dikkatle kaçınmalıdır. Bu manada, Allah-ü Taâlâ zatı için şöyle buyurdu :

— «O yaptığından sorumlu değildir; ama kulları yaptıklarından so­rumlu tutulacaklar.»
Şayet kul, itiraz yollu bir şey soracak olursa., kendisinden umumî manada bir teslimiyet hali yoktur. Her hal ü kârda da, kula gereken tam manası ile teslim olmaktır.
Duâ okuyalım :

 

—  Allahım, yolunda bize sebat ver. Bizleri, kendilerine nimet ver­diğin peygamberler, sıddıklar, şehidler, salih zatlarla dirilt. Bunların ar­kadaşlığı pek güzeldir. Âmin!.

CÜZİ İRADE

Şimdi..
—  Cüz'î irade..
Dedikleri, kulun hatırına gelendir. İster hayır çeşidinden olsun; is­terse şer çeşidinden; ikisinin yaratanı Yüce Hak'tır.
Kulun hatırına bir şey geldiği zaman; hayrı gerektiren bir şeyse.. onu işlemeğe adım atmalıdır. Şerri gerektiren bir şey ise., bırakmaya çalışmalıdır. Bunları yapmak, kul için pek gereklidir.
Anlatılan manaya göre : Cüz'î irade, bir şeyi yapmaya çalışmakla bırakmak arasında olan bir fiildir.
Hayırdan veya şerden yana ne tarafa kayılırsa.. o meyli yaratan Yüce Hak'tır. Bu takdire göre de, cüz'î irade sabittir.
Ehlüllahtan bazısı, sıfatların ve zatın tecellisi ağır bastığı için şöyle demişlerdir :

— Mürid, kendisinde irade olmayandır.

Şöyle diyenler de olmuştur :

 

— Mürid, Allah'ın muradıdır.

Yine o büyükler, bir mürid için :
— Yüce Hakkın harekete getirmesi ile hareket, eden, onun sükûnet vermesi ile de sakin olan..
Demişlerdir. Zira, cüz'î irade yıldızlar gibidir; ilâhî tecelli ise, güneş gibidir. Güneş doğduğu zaman, yıldızlar nasil silinirse.. tecelli zuhurun­da, cüz'î irade, külli iradede yok olur. Bundan sonra, o velî kul, o büyük tecelliyi hazmedip bu fark âlemine döndüğü zaman, halkla karıştığı sı­rada, o cüz'î irade zuhur eder. Ne var ki, bu irade senin bildiğin irade gibi değildir. Açıkçası, bü büyükler, kendi cüz'î iradelerini, küllî iradede yok ederler; bütün bütün Hakla Hak olurlar. Kesin olarak, Allah'ın rı­zası dışına bin adım dahi atmazlar. Hemen her zaman, ilâhî emirleri tutar, yasaklardan da kaçınırlar.

 

— «Ebrar zümresinin iyilikleri, mukarrebun zümresinin kötülükle­ridir.»
Cümlesi ile ifade edilen manaya göre :

 

— «İhlâsçılar, büyük tehlike üzerindedirler.»
Cümlesinde anlatılmak istenen manaya karşı ayıktırlar. Edeple, hu­zurla hiç bir zaman, Hak'tan ayrılmazlar.

 

— «İhsan, Allah'ı görür gibi ibadet etmendir. Sen onu görmesen de, o seni görür.»'
Manasına gelen hadis-i şerifteki emre uyarak, işlediği amellerin hiç birine varlık vermeden cümlesini Hakka bağlar.
Anlatılacak âyet-i kerimelerin mana doğrultusunda, kendisine dahi kesin olarak varlık vermez.
Allah-ü Taâlâ, İnsan suresinin 30. âyetinde şöyle buyurdu :

 

— «Allah istemeyince, siz bir şey isteyemezsiniz.»
Allah-ü Taâlâ, Nisa suresinin 79. âyetinde şöyle buyurdu :

 

— «Sana gelen her iyilik Allah'tandır. Sana gelen her fenalık da kendindendir.»

Allah-ü Taâlâ, Nisa suresinin 78. âyetinde şöyle buyurdu :

 

—  «Bunu anlat: Hepsi Allah'tan.»
Bunları okur, manaları anlar, daima :
—  Aman ya Rabbi, sana sığınırım..
Der. özünü Hakka, sözlerini Kur'an'a, amellerini ve itikadını şeriata, Resulüllah efendimizin gidişatına bağlar. Dilinde, daima duâ makamın­da, şu âyet-i kerime varılır :

 

—  «Rabbımız, nefislerimize zulmettik. Bizi bağışlamaz, bize merha­met etmezsen, ziyan edenlerden olanız.»
Bu âyet-i kerime, onun dilinde daima bir münacaattır.
İşte, anlatılan hâl üzere olan, Allah'ın bir velî kulu, nasıl cüz'î ira­deyi bırakıp cebre kaydığı yorumuna tabi tutulur. Allah, bizi de sizi de korusun.                     
Ancak, böyle deyip Allah'ın velî kullan zümresini :
—  Ben de taklid ederim..
Diyen iman ehline aşk olsun. Zira, öyle diyen yüce dergâhın mak­bulü olur.
Ne var ki, o söz, hale geçmeyip sözde kaldığından çok tehlikelidir. Çok çok sakınmak ve dikkat etmek gerek.. Zira, öyle söylemek, bir in­sanın, bilmediği bir yola girmesi gibidir.
Vâcib'ül - Vücud (varlığı mutlak gerekli) Yüce Allah, bütün ehlül-lah efendilerimize buyurduğu büyük ihsanından bizleri de hissedar ey­lesin. Kalble, kalıpla onların yolunu izlemekte de bizlere başarı ihsan eylesin. Âmin, Resulüllah efendimiz, bütün resullerin efendisi hürmetine..

VELAYET DERECELERİ
Velayet derecelerinin kapılan vardır; sırası ile onları da anlatalım. BİRİNCİSİ : Dışta, bütün bütün tevekküldür. Yani : Tam manası ile Allah'a dayanmaktır.
İKİNCİSİ : Dışta olduğu gibi, içte de tevekkül sahibi olmaktır.
ÜÇÜNCÜSÜ : Allah'a ve Allah'ın Resulüne kalble iman edip dille ikrar etmektir. Bu da, dıştadır.
DÖRDÜNCÜSÜ : İçten, yani: Hal olaraktan dahi iman ve ikrar etmektir.
BEŞİNCİSİ : Tam manası ile, Resulüllah efendimizi bulmak.. Al­lah, ona salât ve selâm eylesin.
ALTINCISI : Resulüllah efendimizin varlığında, tamamen yok ol­maktır. Allah, ona salât ve selâm eylesin,
YEDİNCİSİ : Resulüllah efendimizle birlikte, tam manası ile eha­diyet sırrında yok olmaktır; Allah ona salât ve selâm eylesin. Ne var ki, bu hal ile hallenip ehlüllahtan olan değerli zatın kader sırrına vâkıf olması, Allah'ın bir ihsanı olur. Bu kader sırrına vâkıf olmak ise, iki şekildedir :
BİRİNCİ ŞEKİL : Hali anlatılan değerli zat, peygamberlerin efen­disi Resulüllah efendimizi, ya manasında görür; yahut da teveccühünde.. Allah ona salât ve selâm eylesin. Resulüllah efendimiz de, bizzat o de­ğerli velî zata, Rabbani bir ilhamla gizli işlere dair gelecekten ve ola­caktan haber verir; ayıktırır. O veli kul da, kader sırrını bu şekilde bilir; ama söylemez. Söylemediği de, bir hikmet taşır.
İKİNCİ ŞEKİL : Bazan da, bir mikdar, o değerli zata, şekilden ve keyfiyetten uzak, harfsiz ve sessiz Rabbani ilham gelir. Bu ilhamla, ken­disine gelmiş ve gelecekten, olmuş ve olacaktan; yani : Taa, kıyamete kadar geleceği ve olacağı bildirirler..
Bundan başka bu değerli zat, dilediği zaman, Levh-ü Mahfuz'a ba­kar; Kur'an okur gibi bakıp okur. Söylenmesine izin verileni de söyler; izin olmayanı da söylemez. Söylemediği de bir hikmete dayanır.


***


BİR AYDINLATMA
Seyr ü selüke dahil olan bazı zatlara, tecellileri gereği, kısa zamanda işlerini tamamlamak kolay olur. Bazılarına da bu işi tamamlamak uzun zaman alır.
Bazısı da kapalı gider. Bir şey göremediği için, kulluk teveccühünü yapıp giderken, peygamberlerin efendisi, asfiya kulların dayanağı onun için zuhur eder; Allah ona salât ve selâm eylesin. Şöyle buyurur :
— Kısa zamanda, gönül açıklığı bulan kimsenin durumu, ezeli bir alış veriş işidir. Açıkçası : Alacağını ezelde almıştır.
Gönül açıklığını bulması, uzun süreye kalan kimsenin durumu da öyledir. Açıkçası : Onun durumu da, ezeldeki bir alış verişin sonucudur.

Kapalı gidenlere gelince, bunların durumu değişiktir. Şöyleki :
a) Bazısına, vefatı sırasında gönül açıklığı gelir; işi tamam olur.
b) Bazısına da, kabirde gönül açıkılğı gelir; işi, orada tamamlanır.
c) Bazısına da, kıyamet günü, gerçek kapısı açılır; gönül açıklığı gelir.
d) Bazısına da, açılmak, sonradan, yani : Sülûkü tamamladıktan sonra, açıklık hali gelir.
Bütün bu anlatılanlar, şunun içindir ki : Başkalarının halini görüp vesveseye kapılmak olmaya.. İşte bu, pek gereklidir.. Herkesin hali ken­dine göredir :
— Ben böyle kaldım; ama o şöyle oldu!.
Deyip kalbi karıştırmakta ne yarar var..
***

VII. Sonuç..
Burada, bu eserin, yani: Miftah'ül - Kulûb'un sonuna gelinmiştir.
Bu sonda söyleneceklere bir şiirle başlanmıştır :

Bu mahalde, bir netice
söylenür; Dinleyenin
aklını başından alur..
Gelberu ey talib-i didar
olan; Gelberu ay aşık-ı
uşşak olan.. Gelberu gel
aşk oduna yanıcı; Gelberu
gel dost için can verici..
Bezl edersen sen bu yolda
canını; Bir gün olur
bulursun cananını.. Hem
vereyim sana bir safi
cevap; Sakla anı kalbin
içre bil savap.. Kimdekim
aşkın nişanı vardurur;
Akıbet maşuka anı ergürür..

(1) Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir :
Bu yerde, bu kitaptan bir sonuç söylenecek; dinleyenin aklını başından alacak..
Beri gel, ey yüzü görmeye talib olan; beri gel, ey aşıklar aşıkı olan.-
Beri gel, ey aşk ateşine yanan; beri gel, dost için can veren..
Bu yolda sen, canını verirsen; bir gün olur, cananı bulursun..
Sana şifalı bir cevap vereyim; bunu doğru bil, kalbinin içinde sakla..
Kimde aşkın nişanı varsa., sonunda maşuka (aşık olduğuna) kavuşur.

***
    
    
Ey âhiret talibi, ey bağışlanma yoluna girmiş olan din kardeşleri ve sevgili müminler..
Bu mübarek risalenin yazılıp ortaya çıkmasına, anlatılmasına neyin sebeb olduğu bilinmiş olmalıdır; başta anlatıldı.
İşte eserin o yazılış şeklini düşünerek, dikkatli, insaflı bir şekilde bakmalı; bu eserin başından sonuna kadar güzelce okumalıdır. Bundan sonra :

 

—  «Hesaba çekilmeden önce, kendinizi hesaba çekiniz..»
Emrine göre; gizli bir yerde, kıbleye dönüp otur. Sesten ve gürültü­den; kalbin, kulağın boş olsun. İlk iş olarak, şunu düşün :
—  Acaba, bu iş âlemine gelmekten ve gönderilmekten murad nedir, en büyük gaye nedir?.
Şunu da düşünmeli ki: Gelenlerden hiç biri kalmamış.. Kalacak kim­se de yok..
Elbette ve mutlaka, bir gün sıra gelecek; kapı çalınacak.. O zaman, ister istemez sen de gideceksin.
Emirlerden ve yasaklardan ne yapılmış, ne bırakılmışsa., azdan az çoktan çok; yani : Zerreye varıncaya kadar bir bir sorulacaktır. Bu so­ruların cevabı da istenecektir. Sen de ister istemez, o sorulara cevap vereceksin.
Bunun için düşün.. Bilhassa, ömründen geçmişini hatırla. Bulûğ ça­ğından bu tefekküre dalmaya başladığın zamana kadar.. Aradan ne ka­dar vakit geçti; emr-i maruftan, nehy-i münkerden ne işlendi ise., bun­lardan yana, kendini hesaba çekiliyormuş gibi gör. Sanki, mahşer günü olmuş ve divan kurulmuş.. Mekândan münezzeh olan Yüce Allah ise, orada hazır ve bakıyor. Bütün nebiler ve resuller de oradalar.. Başta Resulüllah efendimiz olmak üzere, bütün nebilere ve Resullere salât ü selâm olsun. Bütün ashab da oradalar; Allah onlardan razı olsun.. Bü­tün ehlüllah efendilerimiz de oradalar; sırları mukaddes olsun. Diğer mevcudat dahi orada..
İşte böylece, hali vakti ölç biç; hesap vermeyi de güzelce düşün; tefekküre dal.
Yirmi dört saatin bir hesabını yap : Kaçı uyku ile geçti, kaçı yiyip içme ile, kaçı eğlende ile, kaçı ibadetle, kaçı kabahatle ve boş işlerle geçti?.
Anlatılan şekilde, geçip giden zamanını, iyice düşün. Ona göre; he­sap, ceza, azap, soru, cevap olacak zamanını etraflıca bir düşün taşın..
Eğer kendini suçlu bulursan, nefsini ayıpla ve çıkış. Büyük, küçük günahların cümlesine pişman ol; tevbeye gel ve istiğfar et. Eskiden iş­lediğin günahları, bir daha işlememek için kesin söz ver, bu yolda ni­yet et.
Sonra..
Dinî inançlara, islâmî şartlara dair kitap ve risaleler görülmediy-sen.. bul, gör ve oku. Bütün itikada dair işlerini şer'î emirlere bağlama­ya dikkat et. Zira, itikadda, dinde olmayan şeye saplanıp bid'ata düş­mek küfürdür. İtikad iyi olmayınca da, yapılan işler bir şeye yaramaz; temelsiz bina gibidir.
İtikadsız şeriat bulunamayacağı gibi, şeriatsız tarikat da bulunmaz. Tarikatsız, marifet ve hakikat da bulunmaz.
Durum anlatıldığı gibi olunca; bu pişmanlıkla candan, gönülden tev­beye gel, istiğfar et.
Allah'ın farz kıldığı namazları vaktinde ve zamanında eda et. Pey­gamberlerin efendisi, Resulüllah efendimizin sünnetlerini de icra eyle; Allah ona salât ve selâm eylesin. Müstahapları de, mümkün olduğu ka­dar yapmaya gayret et.
Bundan sonra, bir kâmil mürşidin mübarek elini tutmaya candan ve gönülden talib ve rağbetli olmak lâzımdır. Dahasını ararsan, lâzımın da lâzımıdır. Zira, delilsiz yola gitmekte çok tehlike vardır. O tehlikeli bölgeleri rahatlıkla geçmek için; kâmil mürşidi arayıp bulmak, bulun­duğu anda dahi tam manası ile teslim olmak, her bir iman sahibine lâzımdır.
Bir an evvel, yapılacak işi bitirmek gerekir. Ruh, bu kalıpta iken, yükünü yeniletmeğe hemen her iman sahibi tam bir gayret etmelidir.
Kâmil mürşidi bulmak kolay olmadığı zaman, yapılacak iş, daha önce anlatıldığı gibi, mürşidsiz müridin yapacağını yapmak gerekir. Ora­yı okuyup anlatılan usulde hareket etmelidir. Unutmamalı ki : Bir kim­se, Allah rızasını isterse., feyiz sahibi Yüce Allah'ta vermemezlik olmaz.
Mürşidsiz mürid, anlatıldığı gibi hareket ederse.. Allah'ta yok ol­mak, Allah ile beka bulmak, Allah'ın zatına dalmak sırlarına mazhar olunur. Bu durum açık olup şekkin ve şüphenin yeri yoktur.

I0. KISIM
    
Konusu : Beş bölümden İbaret olan İKİNCİ BAB..

Bu, İKİNCİ BAB'ın bölümlerinde şunlar anlatılacaktır :
a)    İsimlerin tecellileri..
b)    Fillerin tecellileri..
c)    Sıfatların tecellileri.
d)    Zat tecellisi..
e)    Fenafillah ve bekabillah.. (Allah'ın zatmda ve sıfatında kaybolmak, Allah'm zatmda ve sıfatlarında var olmak..)
f)    Miistagrakiyne fizatillah.. (Allah'ın zatında dalgm yaşa­mak..)



***

I. BÖLÜM : İsimlerin tecellileri ve fiillerin tecellileri açıklanır. Ey Aziz,
Burada anlatılacak olanlar da bilinmesi gereken şeylerdir. . Allah'ın rızasını ve Resullüllah'ın yolunu isteyip izleyen, bunlara gönül veren, özünde sözünde doğru aşık olan bir kimse; bundan önce anla­tılan murakabe halleri ile uğraşmalıdır. O halini sürdürürse, Yüce Allah'­ın yardımına mazhar olur. İsim tecellilerinin de belirtileri,ortaya çıkar. O zaman, Hak yolcusu salik, kendisine bakıp gördüğü zaman anlar ki: Or­taya çıkan zikir, fikir, söz bunlardan başka her ne ortaya, çıkıyorsa., hiç biri kendinden değil.. Bu arada, kendisi de, bir tercüman durumunda-.. Söyleten Hak.. Bunun böyle olduğunu, yakin gözü ile, yakin açıkliğı ile müşahede eder.
Sonra..
Gökte uçan, yerde gezen küçüklü büyüklü canlıların türlü dillerle söyledikleri zikirlerini; cansız görünen ağaçların, bitkilerin tamamen hal­leri ile dile gelip tesbih okuduklarım işitir.
Bu mertebede bulunan bir Hak yolcusu salik, bulunduğu mahalde, gezdiği yerlerde : Vaaz, Kur'an okumak, ulema meclisleri gibi yerlerde, her ne işitir ve her ne dinlerse., hemen hepsi tercümandır; onları da söy­leyen Hak'tır.
Açıkçası : Hak yolcusu salik, anlatılan mertebede, tüm işittiği ses­leri, Hak'tan duyup işitmeye başlar.
Hak yolcusu saliklerin bazısına bu mertebede :
— «İrcii.. (Dön..)»
Emri zuhur eder. Ne var ki, bu mertebede; henüz ikilikten kurtulmak olmamıştır. Dolayısı ile, sevgili derdi ve ahı ile uğraşır durur. Bu yoldan, kendisinden isbat zuhur etmeye başlar.

Bir şiir :
Her ne varsa bu cihanda
söylenür; Söyleyene bakma canım
söyledür.. Söyleyen Hak'tır
cümleden söylenür; Tercüman
dil ve dudak hem söyledür..1
    
    
    
    
(1) Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir :
Bu cihanda, kendi kendine söylenip duran ne varsa-, söyleyene bakmayasın; onları
canım söyletir.
Hepsi Haktır, cümleden dile gelip söyler; dili, dudağı tercüman edip söyletir.

Hak yolcusu salik, şevkle ve sevgi ile ah edip inlerken murakabesi ile de meşgul olursa.. Allah'ın ihsanından fililerin tecellisi ortaya çıkar. Bu durumda Hak yolcusu salik, kendisine bakıp görür ki: Bir ağaç du­rumundadır. Cümle gidiş duruş, oturup kalkmak, kuvvet kudret, bun­lardan başka benzeri olan bütün fiillerden her ne olursa., kendisinden çıkıp işleniyor.. Ama, hapsini yapan Hak'tır. Bu arada, kendisi, ağaç du­rumunda olan bir şeydir. Bu hali; yakin gözü ve yakin açıklığı ile mü­şahede eder.
Kuşlar, vahşî hayvanlar, yerde ve gökte bulunan canlılar ve ağaçlar, ağaçların meyveleri, bitkiler ve verdikleri yemişler tamamen birer âlettir.
Bütününden, yani : İnsanlardan, cinlerden, tüm mevcudattan, sair şeylerden ortaya çıkan işlerin cümlesini yapan Hak'tır. Bunların birer âlet olduklarını müşahede eder. Hem de yakin gözü ile..
Ne var ki, burada da, ikilikten kurtulmak yoktur. Bu yüzden gece gündüz dost cemalini arzular, ona iştiyak duyar. Ah edip inler.
Bu arada, mürşid şeyhinin ruhaniyetinden yardım isteyip murakabe­sini sürdürürse., sıfatların tecellileri, zat ve tecellisi belirtileri ortaya çıkar.


***


II. BÖLÜM : Sıfatların tecellileri ve zat tecellisi açıklanır.
Hak yolcusu salik, sürekli murakabe işi ile uğraşırken, sıfatların te­cellileri zuhur eder. Bu yoldan da Allah'ın ihsanına zuhur yeri olur. Böy­leki oldu; Hak yolcusu salik, kendisini bir ayna gibi görür. O aynada, Al­lah'ın sıfatlarını müşahede eder.
Hak yolcusu salik, bu mertebede bulunurken; gökte, yerde, hava boş­luğunda : Kuşlardan, vahşî hayvanlardan, insanlardan, cinlerden, ağaç­lardan, meyvelerden, bitkilerden ve onların verdikleri yemişlerden, taa, zerreye varıncaya kadar gördüğü her varlığı birer ayna bilir ve görür. O aynalarda dahi, Ailah'ın sıfatlarını müşahede eder.
Her bir aynada salike; yakin gözü ile, yakin ilmi ile müşahede vaki olur.
Burada, şöyle bir soru akla gelebilir :
— Bu kadar yüz bin renkte görünmek nedendir?. Çünkü, aslında görünen birdir. Bunun için şu kısa cevap verilir :
— Her aynadan görünen aynanın rengidir; zuhur eder. Yine de gö­rünen birdir; Hakkın sıfatlarıdır.
Hak yolcusu salik, şevkle sevgi ile ah edip inleyerek yükselir. Halini artırır. Artan güzel hali mürşidinin ruhaniyetinden yardım isteyerek mu­rakabe halini sürdürür. O, bu durumda iken; Yüce Hak, sonsuz keremi, bitip tükenmeyen lütuf ve ihsanından o kuluna acıyarak şekilsiz ve ben­zersiz olarak Yüce Zatından tecelli eder. Ne var ki, Hak yolcusu salik, bu tecelliye dayanamaz. Vücud iklimine büyük bir sarsıntı gelir; her bir azası parça parça olur. Bu yüzden Hak yolcusu salik, yanıp kül olur. Bu külü de, rahmet denizine atarlar, orada yok olur. Artık, Hak yolcusu sa-likin kendisinden zerre kadar bir iz kalmaz.
Bunun daha açık manası şöyledir :
Yerden arşa, arştan yere kadar olan melekler, insanlar, cinler, kuş­lar, vahşî hayvanlar, bitkiler, denizler, karalar, dağlar, taşlar, zerreye varıncaya kadar her şey, tüm varlıklar : Yanar ve Yüce Hakkın zatında silinip yok olur. Bundan sonra, Yüce Zat'tan başka bir şey kalmaz.
Hak yolcusu salik, anlatılan halde iken; bir şekil, bir durum, bir ses, bir harften temiz ve beri olarak sırrına şu mana gelir :

— «Saygılar, kulluklar Allah içindir. Salâtlar, güzellikler, selâm sa­na; keza Allah'ın rahmeti ve bereketleri de..»
Hak yolcusu salikin kulağına üstteki hitab gelir gelmez, elinde olma­dan şöyle okur :

— «Selâm bize ve Allah'ın salih kullarına..»
Hak yolcusu salik, bu halde iken, şekilsiz benzersiz bir halde, sırrına şu hitap gelir :                                                 
—  Kulum, ben senden hoşnutum; sen de benden hoşnut musun?.
Bunun üzerine, takatsiz düşüp secdeye kapanır. O bu halde iken, ke­mal, kerem, sonsuz lütuf ve sonsuz ihsanından şöyle buyurur :
—  Kulum, şu kadar zamandan beri ettiğin ibadetler ve kulluklar, zi­kir, fikir, bunlardan başka tüm ibadetlerin rızaya uygundur. Hoşnut ol­duğum için bundan sonra istirahata çekil.
Bu hitap, Hak yolcusu salikin sırrına geldiği zaman şöyle der :
—  Sana sığınırım ya Rabbi, sana sığınırım.. Bu madde libasında bu­lundukça, kula kulluk gerekir..
Der, öncekinden daha fazla zikre, fikre dalar. Titizlik ve kulluğun ke­maline ayak basar; ihlâsla devam eder.
Yoluna acaip bir şekilde, şaşkın, hayretler içinde koyulup giderken; akıllar kavramaktan yana kusurlu, anlayışlar aciz kaldığı bir şekilde lü­tuf, kerem, ihsan olarak bir başka tecelli zuhur eder. Bunda dahi bir şekil ve belli bir durum yoktur. Her gezdiği, her oturduğu, görüp bulunduğu yerde ve halde :

 

— Hak ben..
Sırrı zuhur eder. Elinde olmadan içi:

 

— Hak ben Hak ben..
Diye çağırır.
İşbu hal, fenafillah (Allah'ın zatında ve sıfatlarında yok olmak) sır­larının zuhuruna işarettir.
    

***

III. BÖLÜM : Fenafillah, (Allah'ın zatında ve sıfatlarında yok ol­mak) açıklanır.
Bu mertebeye ermek için, Hak yolcusu salikin sürekli murakabe gö­revi ile meşgul olması gerekir. Onunla meşgul olursa., şevki ve sevgisi ar­tar. Hak yolcusu salikin doğrulukla kullukta hazır olması, istikamet üze­re bulunması, mürşid şeyhinin ruhaniyetinden de yardım istemesi ile fe­nafillah tecellisi gelir. Ama, Rahman zat tarafından bir lütuf, bir kerem, bir ihsan olarak.. Bu durumda, Hak yolcusu salik, kendisini fena (yok­luk) alanında bulur. Mal mülk, çoluk çocuk, ibadet taat tamamen silinir gider. Böylece, Allah'ın himayesinde bulunan iflâs edenlerden olur.
Bu durumda olan Hak yolcusu salik sanır ki; kendisi, âdem soyun­dan gelmemiş. Ne âlem var, ne de Âdem.. Yerden arşa, arştan da yere kadar olan melekler, insanlar, cinler, dağ, sahra, ırmak, deniz, zerreye varıncaya kadar hiç bir şey meydana gelmemiştir. Ne kendisi var, ne de diğer varlıklar. Bu hal içinde, aklı ermeyen bir sarhoş gibi durur.
Hak yolcusu salik, bu halde iken, Rahman suresinin 26 ve 27. âyet-lerindeki şu manalar zuhura gelir :

 

—    «Yeryüzünde bulunan her şey yok olacak; celâl ve ikram sahi­bi Yüce Zat'ın yüzü kalacak..»
Ve., salik, bu mana içine düşer.
Soracak olan şöyle bir şey sorabilir :
—  Bu varlıklar, nasıl yok olur ki?. Hemen her şey açık açık görül­mektedir.
Üstteki soruya, güneşle yıldızların durumunu göstererek cevap vere­biliriz.
Geceleri görünen yıldızlar, gündüz güneş doğduğu zaman, tamamı yok olma makamında silinmiş görülür.
Bütün varlıklarla bu iş âlemi; Allah'ın yüce zatına nisbetle bir yıldız hükmünde dahi değildir; daha da küçüktür.
İşte, anlatılan misale göre, tüm varlıklar Yüce Zat'ın tecellisi ile silinmiş ve yok olmuştur.
Fenafillah makamına tam geçen, bu manayı anlar..

IV. BÖLÜM : Bakabillah (Allah'ın zatında ve sıfatlarında var ol­mak) açıklanır.
Hak yolcusu salik, bu makamda şevk ve mahabbet işinde ileridir.
Hak yolcusu salik, bu makamda, mürşid şeyhinin ruhaniyetinden yar­dım dileyip murakabesini sürdürürken; kemal, fazl, kerem, lütuf ve bol ihsanından Yüce Zat'ın bekabillah tecellisinin izleri belirmeye başlar. O zaman, Yüce Hak ile beka alâmetleri ortaya çıkar, sahibini lâhut âlemi­ne kadar götürür. Bu durumda, Hak yolcusu salikten hiç bir şey saklı kalmaz; doğudan batıya, bütünüyle tamamen tüm varlıklardan melekler insanlar, cinler, kuşlar, vahşî hayvanlar, diğer canlılar, ağaçlar, bitkiler, meyveler çeşidinden zerreye varıncaya kadar her şey..
Bundan sonra; karanlık gecede, karataş üzerindeki kara karıncanın yürüdüğünü görür ve ayağının sesini işitmek kendisine ihsan olunur..
Bu mertebelerde; tarife hacet bırakmayan bir hal daha ihsan olunup ortaya çıkar. Şöyleki: Yukarıda anlatılan şeylerden zerreye varıncaya kadar hemen her şey emrine boyun eğer.
Sonra da, Yüce Zat'ın hitabına mazhar olur :
— Evvellerin ve âhirlerin ilmini sana ihsan eyledim. Şimdiden son­ra git; kullarımı irşad edip bana getir.
Buyurulur.
Hak yolcusu salike, Hakkanî bir giysi giydirilir. Şeriat-ı Ahemdiye'ye bürünüp mülk âlemine gelir.

— «Her şey, aslına döner.»
Manasının sırrına zuhur yeri olur.
Bir şiir :
Fena sahrasını görmezse salık; Olamaz billah irfana malik..
Ne bilsün bekada seyri o salik; Enelhak sırrında kalur utanık..'

(1) Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir :
Salik, fena alanına görmeyince, vallahi irfan sahibi olamaz.
Enelhak (Ben Hak) sırrında utanıp kalan salik, bekada gitmeyi nasıl bilsin?.

Ey kıymetli, şu da bilinmiş olsun ki..
Yukarıdan beri anlatılan yerleri okuyup gördükte; değişik bir düşün­ceye kapılıp kısır akıl, eksik anlayışla sakın ha çok sakın dil uzatmaya­sın. Buna çok dikkat edilmesini umar ve beklerim. Zira, bu makam, çok tehlikelidir. Allah bizi de, sizi de korusun.
Bu makam, hal kabilinden bir şeydir. Düşenin parçası bulunmaz; ye­ri de cehennemde gayya kuyusudur.
Durum, sözle, ancak bu kadar anlatılır. Bilen irfan sahibidir ki, şu mana onun içindir:

 

— «İrfan sahibine bir işaret yeter.»

V. BÖLÜM : Müstağrakıyne fizatillah (Allah'ın zatında dalgın ya­şamak) açıklanır.
Buraya kadar anlatılan dört mertebede; Hak yolcusu salik yoluna girip giderken Yüce Sübhan Hakkın verdiği başarı ve mürşidinin de him­meti ile kendisine müşahede hali ihsan olunur. Bundan sonra; güçlü, yar­dımına sığınılan mutlak feyiz sahibi Yüce Zat, sonsuz fazlı ve keremi ile bir tecelli daha ihsan eyler. O zaman, müstağrakıyne fizatillah (Allah'ın zatında dalgın yaşamak) sırrı zuhur eder.
Bunun daha açık manası şöyle anlatılır :
Zerreye varmcaya kadar bütünüyle baştan başa tüm eşya Yüce Zatta silinmiş ve yok olmuş görülür. Hak yolcusu salik dahi, şekilsiz, keyfiyet-siz bir şekilde zamandan mekândan beri olur. Yüce Zat'a dalar gider.
Anlatılan durumda, Hak yolcusu salik, damlasını denize vermiş olur. Artık ne can var, ne de cihan.. Ne salik var, ne de zerre.. Hiç bir şey yok.. Bütün varlıklar, silinir; hiç birinden iz kalmaz. Hemen hepsi de, Yüce Zat'da silinir gider, işte anlatılan bu mertebeye :
— Muktağrakıyne fizatillah (Allah'ın zatında dalgın yaşamak)..
Derler.
Bir şiir :
Aradık Yusuf ü Ken'an ilinde; Yusuf bulundu Ken'an bulunmaz..1

— Hal, sözle bilinmez..»
Denildiği gibi, anlatılan, Allah'ın ihsanıdır; sözle anlatılamaz. An­latılacak olsa da, ancak bu kadarına işaret edilir ve anlatılır. İrfan sa­hibine de bu kadarı yeter.

Ancak..
Bu mertebeye gelen Hak yolcusu salikin, baştan buraya kadar an­latılan tecelliyat seyri, Allah iledir. Burası, Hak yolcusu salikin, kendisi­ne başkalarını da irşad etme kabiliyetinin geldiği derecesidir.
(1)
Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir :
Yusuf aleyhisselâmı Ken'an ilinde aradık; Yusuf bulundu, ama Ken'an ili bulunmadı..

    
Yüce Allah'ın zatına dalgın yaşamak, Ailah ile seyrin gizli derecesi­dir; Allah ehli zatların alfabe okudukları makamın başlangıç derecesidir. Zira, Allah'ta seyire son olmaz. Şöyleki:
Hak yolcusu bir salik, Allah'ın ihsanına zuhur yeri olarak bin sene ömür sürecek olsa, her nefes alış verişinde bir tecelliye zuhur yeri olsa; bir kere gelen tecelli bir daha aynen gelmez. Taa, ezelden ebede kadar bu böyledir. Nekadar Allah ehli zat gelip geçmişse., bir velideki tecellinin tekrarı hiç bir velide olmamıştır.
İşbu anlatılan sebepledir ki : Allah'ta seyre bir son yoktur. Son olmaktan yana çok çok uzaktır.

— «Allah'a hamd olsun ki, bunu bize hidayet etti. Eğer Allah bize hidayet etmemiş olsaydı; biz hidayeti bulamazdık.»
Duâ makamında gelen A'raf suresinin 43. âyetindeki bu mana pek güzeldir.

Bu eserin yazarına ait bir şiir :
Seherlerde gör âşıklar gider sahraya ifnaya; Olurlar cümleten ifna giderler andan ifnaya; Varırlar öyle kim güya yoğimiş bir eser anda; Ne kendü var ne âlem tefekkürsüz bu esrada.. Dururken bir nida gelir :
—  Ne istersiz, verem size;
Benim ihsan-ı lütfumdan ne istersiz verem size.. Diyeler :
—  Rabbena..
Bunlar, bu gönlümüz seni özler;
Gerekmez gayrı nesne hiç cemalin gözedir gözler..
Bu hali diyicek anlar tecelli kıla sultanı;
Beka ender beka olup görünür ruy ü Sübhanî..
Görünce dost yüzün bunlar safalar bahşolur cana; Bekada saltanat sürer şükürler lutf-ü Yezdan'a.. Cenab-ü Kibriya Hakki ne ihsandır bu ihsanlar; Akıllardan fikirlerden müberradır bu ihsanlar.. Üçüncüde yine bizzat tecelli eyleye ol zat;
Eser kalmaya bunlarda olalar zat ile bizzat..
Yeter bu sözlerin Nuri alan bir noktadan almış; Bulan dostunun visalini hakikat nuruna dalmış..1

(1) Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir :
Âşıkları seher vakitleri görmelisin, çöle kaybolmaya giderler; tamamen yok olurlar, ondan sonra yok olmaya giderler.
Varacakları yere öyle varırlar ki, kendilerinde bir iz yokmuş gibi; bu gece yolculu­ğunda ne kendileri, ne de fikre dalmayan başkaları var., Durup dururken, bir ses gelir :
—  Ne isterseniz, size vereyim-.
Benim ihsanımdan, lütfumdan neler istiyorsanız, size onu vereyim. Bunlar şöyle derler :
—  Rabbımız, bu gönlümüz seni özler; başka hiç bir şey gerekmez, gözler cemalini görmeyi bekliyor.
Onlar böyle deyince, sultanî bir tecelli kılar; beka içinde beka olur, Sübhanî yüz görünür.
Bunlar dost yüzünü görünce, cana safalar gelir; beka makamında saltanat sürerler, Allah'ın lütfuna şükürler olsun.
Cenab-ı Kibriya hakkı için söyleyin, bu ihsanlar nekadar büyük ihsanlardır; bu ih­sanların ne olduğunu anlamak, hatta düşünmek, akıldan fikirden uzaktır. Yüce Zat, üçüncü kere bizzat yine tecelli eyler; o zaman bunlarda eser kalmaz, bizzat Yüce Zat ile olurlar.
Nurî, bu kadar söylediğin yeterlidir; zaten alan tek noktadan almış, dostuna ulaş­mayı bulan hakikat nuruna dalmıştır.

8.KISIM
    

Konusu : Dört bölümden ibaret olan BİRİNCİ BAB'ın dördüncü bölümü..

IV. BÖLÜM: Murakabe..
Burada, Hak yolcusu salikin murakabesi, üç yönü ile beyan edile­cektir.
Zikreden kimsede, zikrin iyi sonuçları ortaya çıktığı zaman, durumu mürşid şeyhine anlatır. Mürşid olan şeyhin izni ve icazeti ile Hak yolcusu salik, murakabe ile meşgul olmaya başlar; zikri bırakır.
Anlatılan murakabeye, şu hadis-i şerifte işaret vardır :

 

— «Bir saatlik tefekkür, yetmiş senelik ibadetten hayırlıdır.»
Şu âyet-i kerimede dahi, murakabeye işaret vardır :
  

 

— «Onlar, öyle erlerdir ki; kendilerini ne ticaret, ne de alışveriş Allah'ı anmaktan alıkoyar.»
(Nur sûresinin 37. âyetidir.)
İşte salik, yapmaya alıştığı teveccühü ile kalbinde müşahede etmeyi başardığı yedi letaif belirtileri, nefiy-isbat, Allah'ın ihsan eylediği tüm letaif i elde etmiş olarak; tam bir temizlikle kıbleye dönük olarak oturmalı ve murakebeye geçmelidir.
Murakabe, en azından bir saat kadardır; daha da arttırılırsa aşk ol­masını dileyelim, Allah rızasının yoludur.


***

    
Başta da işaret edildiği gibi, murakebe, üç şekilde açıklanacaktır. Şöyleki:
1. ŞEKİL: Yukarıda da yazıldığı gibi, Hak yolcusu salik, te­miz bir yere gizlice oturur; gözlerini kapatır. Akla gelecek her şeyden, kendisini ayırır. Tüm azalarını, ölü azaları gibi bırakır. Bu iş yeri olan âlem, insanlar, cinler, melek, huri, gılman, cennet, cehennem, arştan ye­re, yerden arşa varıncaya kadar bulunan zehrreler de dahil olmak üzere hiç yaratılmamış görecek; kendisini silinmiş bir fani bilecek. Bu kıyasla, bu usulle, hemen her gün murakabe ile meşgul olacaktır.
Böyle yapılırsa; Yüce Sübhan Allah'ın lütufları ile vuslat sırları açılır. Allah'ın ihsanına zuhur yeri olunur. Bunlar, onun ilâhî lütuflarından umulacak işlerdir.

    
***

2. ŞEKİL: Hak yolcusu salik, yazıldığı şekilde murakabe ile meşgul bulunacak, bütünüyle isteklerden geçecek, akhna gelenleri bir yana itecek, zikirde, fikirde dahi olmayacak..
Anlatılan hal ile, azalarını ölmüş gibi bir yana bırakacak, gözlerini de kapayacak. Bu durumu ile sanacak ki: Kendisine ölüm emri gelmiş, ölmüş.. Kendisini kabre koymuşlar. Aradan da zaman geçmiş, cesedi ve kemikleri çürümüş.. Tamamen silinmiş, hiç bir iz kalmamış..
Yukarıda anlatılan ölçüdeki murakabe, en azından bir, ortalama iki, en çoğu üç saat kadar olur.
Bu murakabeye devam edilirse :

 

— «Ölmeden önce ölünüz.»
Emrindeki mana sırrı açılır. Bu yoldan da, Allah'ın insanına zuhur
yeri olunur. Allah'ın lütuflarından beklenen de budur.

***

3. ŞEKİL: Hak yolcusu salik, yukarıda yazıldığı şekilde mu­rakabe ile meşgul bulunacak, tüm isteklerden geçip akla gelenleri bıra­kacak. Zikirde fikirde dahi olmamalı.. Bilecek ki: Ölüm emri gelmiş, Hakkın emri ile âhirete göçmüş, kendisini kabre koymuşlar. Tüm azaları dahi silinip yok olmuş, onlardan yana hiç bir belirti kalmamış.. Kıyamet dahi kopmuş; yerden arşa, arştan yere kadar hiç bir şey kalmamış, bü­tün varlık yok olup fena bulmuş. Ve.. Hak'tan başka her şey yok olmuş.
işbu ölçüler içinde; ya bir, ya iki, ya üç saat oturmalı.
Bu murakabeye devam edilirse, Hak yolcusu salike, şu âyet-i keri­menin sırrı zuhur eder :


— «Bu gün mülk kimin?. Vahid Kahhar Allah'ındır.»
Mümin suresinin 16. âyeti olan bu mananın zuhurundan sonra; harf-siz, sessiz bir şekilde Hak yolcusu salik, Fecir suresinin son iki âyetindeki manaya muhatab olmaya mazhar olur :

 

— «Ey doyuma ulaşan nefis, Rabbına dön.. Hoşnut olarak; hoşnut olunarak..»
Ve., vuslat sırları artık bilinmeye, açılıp görülmeye başlar.
Bir şiir :

Aşıkların al
canını; Ver
anlara cananı..
Âşık neyler can ü
teni; İster
hemen cananını..1

    
(1) Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir:
Seven âşıkların canını al da, onlara sevdiklerini ver.
Seven âşıklara ne ruh lâzım, ne beden; onlar her halde sevgililerini dilerler.
    
        

9.KISIM
    
    
Konusu: Bu yolun (tarikatın) bazı incelikleri anlatılacaktır.

Kıymetlim, anlatılacakları da bilmiş olmalısın.
Hak yolcusu salik, mürşid himmeti ile süluke başlar; yani : Bu yola girer. Alıştığı şekilde dahi, teveccühünü yapar. Kalbin hakkı olan üç bin kere ism-i celâli, yani: Allah adını okur.
Anlatılandan bir belirti meydana çıkmaz ise; ruhun, sırrın, hafinin, ahf anın hakları olan beşer yüz ism-i celâli ekieyip okur. Ama, her biri için ve mürşidinin telkini ile..
Bu şekilde okumayı sürdürüp dururken, daha ahfaya varmadan bi­rinde bir belirti olur ise., artık geriye dönmek gerekmez. Daha ilerisi olan nefis latifelerine, külli letaife geçer.
Bu usul ile, iş murakabeye kadar getirilir. Müşahede ihsan olunduk­tan sonra, diğer latifeler dahi ihsan olunur. Yani: Diğer letaiften bekle­nen iyi haller elde edilir.
Ahfanın kendisinde, ondan sonra nefis latifelerine geçildiğinde, bir zaman da zikirde ve fikirde kalındığı halde; manevî bir belirti ortaya çıkmaz ise., o zaman mürşid olan şeyh müridi karşısına alır. Bir teveccüh edip müridin latifelerine tek tek tümüne bakar. Bir açıldık bulursa., ya­zıldığı şekilde, işi murakabeye kadar getirir.
Mürşid olan şeyh, teveccühünde; Hak yolcusu salikin latifelerini kapalı bulur ise., salikin yemesinde, içmesinde bir haram, üzerinde kul hakkı, gıybet gibi bir şey görürse., bunlardan kurtuluncaya kadar mü­ridi içten ve dıştan terbiye etmeye bakar.
Bütün bunlara rağmen yine de bir belirti meydana gelmez ise., artık iş, ezel pazarlığına yorulmalıdır. Kendisi, bulunduğu zikirde çalıştırılır.
Ancak, o Hak yolcusu müridin mürşid şeyhi, kâmil ve mükemmel bi­ri olunca; isterse kudsî kuvveti ile o zavallı Hak yolcusu saliki, tüm la­tifelerinin manevî belirtilerini göstermek sureti ile müşahede makamına kadar götürür.
Müridlerin bazısı da, zekidir, geleceği parlaktır, hızla yol alır. Bunun için, hemen kalb nuru zuhur eder ve müşahede meydana gelir. O, bu du­rumunu mürşidine anlattığı zaman, mürşid onun bu halini örtpas eder; biraz da ona asık yüz gösterir. Sonra da, bir bir latifelerin belirtilerini müşahede ettirir; sırası ile murakabeye kadar getirir.
Mürşidin himmeti ile; saliklerin bazısı zekâsı, teslimiyeti ile kısa za­manda latifeleri, nefiy ve isbatı, murakabeleri görüp geçer. Şekten şüp­heden de kurtulur. Böylece, Cenab-ı Hakkın ihsanına zuhur yeri olur.
Bazı Hak yolcusu salikin de, anlayışı kıttır. Bu yüzden latifelerinde ve müşahedesinde kalbi tatmin eden bir şey elde edemez. O zaman, mür­şid şeyhe düşer ki; Hak yolcusu salikin kendisi halinden memnun olup kendisine güven duyuncaya kadar :
— Oğlum, çalışmayı sürdür.
Emrini vere ve sürekli çalıştıra..

    
***

Bundan önce, üç murakabe mertebesi anlatıldı. Onların sonuçları elde edilir ise, Allah'ın ihsanları olur. Aynı zamanda onlar, hilâfet makam­larıdır. Bu hilâfet makamları dahi üç türlü olup anlatılacaktır.
BİRİNCİSİ : Burada, Hak yolcusu salikin tecellisi gereğince, kendi­sinde, başkalarını da irşad etme kabiliyeti bulunur. Bunun için, kendisine bu yolda hilâfet verilir.
İKİNCİSİ : Bunda, başkalarını irşad etme kabiliyeti yoktur. Bu yüz­den, kendisine sadece hilâfet Verilir.
ÜÇÜNCÜSÜ : Bazı Hak yolcusu salikin dahi, kabiliyetinin bir gere­ği olarak bu yolun gereklerini yaptırmak ve tamamlatmaktır. Buna dahi, hilâfet bu yoldan verilir. İhsanları o şekilde gelir.
Ancak, anlatılanlardan biri veya hepsi; sülûkünü tamamladıktan sonra :
— Halife oldum.. Bu makamda ben de bir şeyhim..
Diyerek yola çıkarsa., tehlikeli bir işe girmiş olur. Allah, bizleri .ko­rusun, bu kimsenin pisliğini yedi deniz temizlemez gibidir.
Hak yolcusu salikin bu hilâfet makamlarında selâmeti odur ki; ken­disini cümleden altta göre.. Şeyhine dahi, teveccühünü ve sevgisini artıra.. Bunları her nekadar çok ederse., o kadar derecesi artar, daha da yük­selmesi için bir sebeb olur. Yine kendisini herkesten alt görmeyi, şeyhine teveccühü ve sevgiyi nekadar azaltır ise,, o kadar, zayiat verir ki, bunla­rın sayısını bulamaz ve hesabmı yapamaz.
Açıkçası, Hak yolcusu salik; aynı anda arşı, yeri müşahede etme ma­kamına gelmiş olsa dahi, yine de dizgini mürşid şeyhinin elinde bilmeli­dir. Hemen her hususta teslimiyet halinde bulunmalıdır.


Bu eserin yazarına ait bir şiir :
Seyrim içre uğradım bir şehre
ben; Görmedim o şehr'içinde
nesne ben.. Bir beyaz duman
dahi hem kaplamış; Çün
taaccüb eyleyüb durdum
heman.. Bir hitab erişti
sırrıma o an; — «İrciu..» Deyu
denildi bir hitab.. Canımı
tenden ayırdı o hitab;
Göremedim kendimi o demde
ben.. Görünenin cümlesi Hak
nerde sen;

Ol arada çok tekellüm eyledi..
Yek harf ve savtile değil idi;
Bir libas giydirdi hakkani idi..
Cümle renkler anda pünhani
idi; Çün girenler ol libas içre
veli.
Zahiri halk batını Haktır
belli;
Nuri gider âlem içre
serteser.. Mahv'olup kalmada
kendinden eser..1
    
    
(1) Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir :
Bu yolda yürüyüp giderken, ben bir şehre uğradım; o şehir içinde ben hiç bir şey
görmedim.
Orayı aynı zamanda bir beyaz duman kaplamıştı; bundan şaşırdım, hemen durdum.
O anda, özüme bir hitap geldi:
— «Dönünüz..»
Şeklinde bir hitab edildi.
O hitap, ruhumu bedenimden ayırdı; o arıda, ben kendimi göremedim.
O görünenin cümlesi Hak idi, sen neredesin?. Bu arada çok söz söyledi.
Belli bir harfle, belli bir sesle değildi; bir de elbise giydirdi ki, Hakkani idi.
Bütün renkler onda gizlenmişti; o elbisenin içine girenler de velî-
Evet, o elbisenin dışı halk, içi de Hak idi; artık Nuri âlemden tamamen gider
Silindi, kalmadı kendinden eser..

7.KISIM
    
    
Konusu : Dört bölümden ibaret olan BİRİNCİ BAB'ın üçüncü bölümü..
    
    
III. BÖLÜM : Nefiy ve isbat..
Üstteki başlıklardan da anlaşılacağı gibi; bu üçüncü kısımda nefiy ve isbat anlatılacaktır. Yani : Kelime-i tevhid..                 
Bu mübarek kelime-i tevhid için, tarikat ehli zatlar şöyle demiş­lerdir :
— Üç manaya gelir; şöyle ki:              .
a) Bu yola yeni giren müptedi salik için :

 

— Allah'tan başka ibadet edilecek zat yoktur. (Lâ ma'bude illal­lah..)
Cümlesini okumak vardır.
İşin ortasında bulunan mutavassıt Hak yolcusu salik için

 

— Allah'tan başka maksad yoktur. (Lâ maksude illallah..)
Cümlesini okumak vardır.
îşin sonuna varan Hak yolcusu müntehi salik için ise :

 

— Allah'tan başka mevcud yoktur. (Lâ mevcude illallah..)
Cümlesini okumak vardır.
Ancak, Hak yolcusu salikin bu nefiy ve isbata geçmesi için bazı şart­lar gerekir.
Öncelikle, önceki kısımda anlatılan yedi latifenin özellikleri olduğu gibi zuhur etmelidir. O zuhur eden halleri, mürşid olan şeyhine anlattık­tan sonra nefiy ve isbat zikrine geçebilir.                       
Anlatılmak istenen mana, daha açık olarak şöyledir :
Yukarıdan beri anlatılan şekilde, tam bir temizlik içinde olacaktır. Sonra, tenha bir yere oturacak. Bu oturma halinde kıbleye dönecek ve dizi üzerine oturacaktır.
Bundan sonra Hak yolcusu salik, yapmayı âdet edindiği teveccühü de yerine getirecektir. Yedi latifenin payları olan ism-i celâli (Allah adı­nı) da okuyup bitirecektir.
Bundan sonra, anlatılan teveccühü bozmadan, nefiy ve isbat zikrine geçecektir.
Bu zikri şöyle yapacaktır :
—  LA.. (YOK..)
Kelimesini okurken, Arapça aslına göre yazılan bu kelimeyi, açık bir şekilde alttan göbeğinin üstüne yazılmış görmeli; bir dalı sağında, diğer dalı ise solunda hissetmelidir. Okurken, sesini beyninin ortasına duyuracak kadar uzatmalıdır.
—  ÎLÂHE.. (İLAH..)
Kelimesini okurken de; LA kelimesini götürdüğü beyninin ortasın­dan başlatmalı, sağ küreğinin üzerine getirdiğini tasavvur etmelidir.
—  İLLALLAH.. (Ancak Allah vardır.)
Kelimesini alirken de, bu kelimeyi; sağ omuzundan itibaren yazıldı­ğını ve çam kozası şeklindeki kalbine kadar o şekilde geldiğini tasavvur' etmelidir.
Ondan sonra., göbeğinin altında nefesini tutmah; bir nefeste üç ke­re, anlatılan şekilde, işaret edilen manaları düşünerek kelime-i tevhidi okumaya başlamalıdır.
Şöyleki:
—  LA.. (YOK..)
Kelimesini göbeğinin üstünden alıp yukarıya doğru çekenken; yer­yüzünden arşa, arştan dahi yeryüzüne kadar tüm varliğın hemen her zer­resini fena bulup yok olmuş kabul etmelidir. Hatta, kendisini dahi, orta­dan silinmiş görmelidir.
Bundan sonra :
—  İLAHE.. (İLAH..)
Kelimesini getirip sağ küreği üzerine bırakır. Bu arada :
—  Haktan başka bir şey yok.. ölçüsünü elden bırakmaz. Sonra :
—  İLLALLAH (Ancak Allah vardır.)
Kelimesini, kalbinin üzerine yapıştırır, içinden şöyle der : — Ancak, varlığı mutlak gerekli Yüce Zat vardır.. Bundan sonra :

 

— MUHAMMEDÜN RESULÜLLAH.. (Muhammed, Allah'ın elçi-sidir.)
Cümlesini, dahi, fikrine getirmeli ve bunu, Yüce Allah'a vuslat için bir vesile bilmelidir.
Daha sonra, nefesini bırakır. Nefesini dışarı verir iken de :

— Allahım, maksadını sensin; talebim hoşnutluğundur. (İlâhî ente maksudî ve rızake matlubî..)
Duasını okur.
Bu şekilde alıp verdiği nefesleri arasındaki boşluğa, düşük düşünce­ler düşmesinden korumalıdır.
Anlatılan tertibe göre; yirmi bir nefeste, altmış üç kelime-i tevhid okur. Hemen her gün de, bu tertibi sürdürür.
Bu okumalardan bir belirti meydana çıkmaz ise, zikreden Hak yol­cusu salik, hiç bıkmadan zikrini tam manası ile sürdürür; ama bu kere başka türlü.. Şöyleki :
Mübarek kelime-i tevhidi, anlatılan şekilde, yine bir nefeste yedi ke­re okur. Bu hesaba göre : Yirmi bir nefeste yüz kırk yedi kere tevhid-i şerif okumuş olur.
Tevhid zikrine bu şekilde devam edip giderse, Allah'tan inayet gelir. Bu inayetle gelen Allah'ın ihsanı olan ilâhî feyizler ve samedanî belirtiler görülür. Hak yolcusu salik, bu ihsanların ortaya çıkmasında dahi:

 

— Ailahım, maksadını sensin; talebim hoşnutluğundur. (İlâhî ente maksudî ve rızake matlubî..)
Şeklindeki duasını okumalıdır. Zikrine fikrine devam etmeli; daha da ileri gitmeye bakmalıdır.
Anlatılan ihsanin, feyizlerin birinde eğlenir kalır ise., ya çamura ya da bir batağa düşmüş olur ki, temizlenmesi zordur. Büyük bir uçuruma düşmekle burun burunadır. Bunun için, gelen feyizlerin, ihsanların hiç birine bel bağlamamalidır. Şöyleki:
Bütün bütün, baştan ayağa kendisini nur görmek ihsan olunsa dahi, daima bunun artmasını dileyerek :.

 

— Allahım, maksadım sensin; talebim-hoşnutluğundur. (İlâhî ente maksudî ve rızake matlubî..)
Diye okuyup zikirle, fikirle meşgul olup durmalıdır.
Zira, ism-i celâl, zata bağlı beraberlik cezbesini elde etmeye sebeb olur. Kelime-i Tevhid ise, zata bağlı kayyumiyet cezbesini elde ettirir.
Edeplerine uygun olarak; zikreden kimse, zikrini sürdürür ise., zik­rin sonucu faydalar elde edilir. Şöyleki :
Nefiy tarafında, beşeriyet varlığı silinir; isbat canibinde ise, kayyu­miyet cezbesi ortaya çıkar. Bu manada şöyle denilmiştir :

 

— Tevhid tamam olduğu zaman, cezbe zuhur eder. Cezbe zuhur et­tiği zaman ise, Yüce, Allah'ın zatından başka her şey silinir; Allah tara­fından gelen kalır.
Kelâm-ı Kadim'e gelen vahiyde (Kur'an'da) Nahl suresinin 96. âye­tinde dahi, bu manaya şöyle bir işaret vardır :

 

— «Sizdeki tükenir; Allah katındakiler kalır.»
Ancak..                                                                 
Zikreden Hak yolcusu mürid; zikrini yirmi bire ulaştırdığı halde, hiç bir iyi sonuç meydana gelmez ise., bu durum, zikir şartlarındaki ek­sikliğinden ötürüdür. Bu durumda, işi baştan almalıdır. Zikrin şartlarına uygun, huzur ve içten saygı ile yapılan zikirdeki derin manayı düşünme­lidir. Bu arada; dünya, âhiret, hayır, şer, ilim, amel çeşidinden şeyleri düşüncesinden silip atmalıdır. Bütün akia gelen şeyleri dahi, nefiy tarafı ile kalbinden sökmeildir. Isbat tarafında ise, Yüce Hakkın tekliğini dü­şünmelidir. Bir süre için olsa dahi, ilmî çalışmaları, kitapları mütalaa et­meyi, ondan bundan söz açmayı, çekişmeyi bırakmalıdır. Zira, tevhidin, akla dayalı şeylerle ilgili kılınması, Hakka yönelmeye perdedir.
Yine kusurlarını tamamlayıp bu yoldaki eksikliğini gidermek için; beş vakit farz namazları, sünnet-i müekkedeleri usulüne uygun olarak, tam bir huzurla kılıp bu üstün görevlerini mutlaka yerine getirmelidir. Zina, kudsî bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur :

 

— «Bana yaklaşanlar; kendilerine farz kıldığım görevleri yerine ge­tirmek kadar, başka hiç bir şeyle yaklaşamazlar.»
Bu arada, zarurî durumlar dışında; bilhassa gönül yolu ile, halktan uzak durmayı tercih etmelidir. Böylelikle, vakitlerini boşa gidermeden, tevhid-i şerifle meşgul olmalıdır.

HELIX_NO_MODULE_OFFCANVAS

Free Joomla! template by L.THEME