Kısmet

e-Posta Yazdır PDF

KİTÂBÜ'L-KISMET.

(TAKSİM)

1- TAKSİMİN MÂNÂSI, SEBEBİ RÜKNÜ, ŞARTI VE HÜKÜMLERİ


Taksimin Mânâsı:

Taksimin Sebebi:

Taksimin Rüknü:

Taksimin Şartı

Taksimin Hükmü:

2- TAKSİMİN NASIL YAPILACAĞI

3- TAKSİM EDİLEBİLEN VEYATAKSİM EDİLEMEYEN ŞEYLER VETAKSİM EDİLMESİ CAİZ OLAN VEYACAİZ OLMAYAN ŞEYLER..

4- ZİKREDİLMEDİĞİ HÂLDE, TAKSİME DÂHİL OLAN VEYA DÂHİL OLMAYAN ŞEVLER  

5- TAKSİMDEN RÜCÛ ETMEK VE KURA ÇEKMEK..

6- TAKSİMDE MUHAYYERLİK..

7- TAKSİM EDİLMESİ,  BAŞKASINA KARŞİ GEÇERLİ OLAN VE GEÇERLİ OLMAYAN ŞEYLER..

8- TEREKENİN TAKSİM EDİLMESİ; BU TAKSİMDEN SONRA; ÖLENİN VEYA KENDİSİNE VASİYYET EDİLEN ŞAHSIN BORÇLU ÇIKMASI HÂLİNDE VÂRİSİ VEYA TEREKEDEKİ BELİRLİ BİR ŞEYİ DA'VÂETME.

9- TAKSİMDE ALDATMA..

10- İÇİNDE BAŞKASININ HAKKI BULUNAN BİRŞEYİN TAKSİMİ

11- TAKSİMDE YAPILAN YANLIŞLIK DA'VÂSI

12- MÜHÂYEE (= MENFAATİN TAKSİM EDİLMESİ= SIRA TUTMA = NÖBETLEŞME) MUHÂYEE NEDİR?.

Muhâyee Çeşitleri:

13- TAKSİM HUSUSUNDA ÇEŞİTLİ MESELELER..


KİTÂBÜ'L-KISMET
 
(TAKSİM)
 

1- TAKSİMİN MÂNÂSI, SEBEBİ RÜKNÜ, ŞARTI VE HÜKÜMLERİ

 

Taksimin Mânâsı:
 

Takâm:Müteaddid kimselerin, bir şeydeki hisse-i şayialarını, bir mik-vâs ile tayin ve tahsis etmektir.

Meselâ: Mekîlâttaki hisse-i şayia keyl ile; mezrûattaki hisse-İ şayia \5e zira ile temyiz ve ifraz edilir.

Taksim, mübadeleyi mütezammındır. Çünkü, tarafların ortak bu­lundukları şeyde, belirli bir parça yoktur.

Bu durumda taksim, ancak iki hisse üzerine müştemildir. Böyle bir taksim yapmaları hâlinde, birbirinin hissesini almış olurlar; yarısı biri­nin mülkü, diğer yansı da diğerinin mülkü olur. Birbirin hizasına ter-ketmiş olurlar, ve bunlar birbirine bedel olur.

İfraz ve temyiz, ölçülen, tartılan ve sayılan şeyler(adediyyat) gibi nıîslî şeylerde söz konusu olur.

Ercah ve ezhar olan budur. Çünkü, onlardan herbiri, diğerinin his­selinin benzerini almış ve böylece de kendi haklarına kavuşmuş olurlar. Bu durumda da, bizzat haklarını almış sayılırlar. Fakat, asıl kendi his-selirini almış olmazlar. Bunun için, bir birlerinin haklarını rızasız almış  ve bu taksimden kaçınmaya zorlanırlar. Mübadele (değiştirme) . emsal sahibi olmayan şeylerde söz konusu olur.  ve ezhar olan da budur.

Mübadele, ya hakkiki olur; veya hükmî olur. Ödünç vermede olğu  gibi, olan şeylerde, ifrâzü'1-ayn hükmen elhaktır.

Bunun içindir ki meyvenin, yetişmeden satışı caiz değildir. Bu, mislî olan şeylerde caizdir. Ancak, taksimden kaçınırsa, taksime zorlanır. Zira menfatın tekmili vardır.

Mübadele de, -diğerinin hakkına sahip olması bakımından, başka türlü vasıl olamıyor, ve ancak, öyle vasıl oluyorsa; icbar caizdir. Müş­terinin, şüf'a hakkını, şefi'â teslim etmesi için cebredilmesi gibi... Eğer ona teslimden kaçınırsa, borcunu ödemesi için, malı cebren satılır.Se-rahsî'nin Muhıyn'nde de böyledir. [1]

 

Taksimin Sebebi:

 

Taksimin sebebi: Müşterek bir malın taksim edilmesini, ortakların tamamının veya bir kısmının -mülkünden, özel hakkı olarak faydalan­mak için- istemesidir. Tebyîn'de de böyledir. [2]

 

Taksimin Rüknü:

 

Taksimin rüknü: fki nasibin arasını temyiz ve ifrazdır, (bölüp ayır­maktır.) Ölçülen şeylerde ölçmek, tartılan şeylerde tartmak ve adedî şey­lerde saymak yolu ile hisseleri ayırmak gibi...Nihâye'de de böyledir. [3]

 

Taksimin Şartı
 

Müşâ (ortaklar arasında hisseleri ayrılmamış olan şey) bölünüp taksim edilmeden, bir menfaat vermez; fakat ayrılıp bölününce, tam fay­da verecek olursa; o zaman, bölünüp ve aylrılması şarttır. Serahsi'nin Mu-hiytı'nde de böyledir. [4]

 

Taksimin Hükmü:
 

Taksimin hükmü, herkesin hissesini belirleyip kendisine vermek­tir. Böylece birinin hakkı, diğerinde kalmamış olur.Tebyîn'de de böyledir.

Müşterek mallar şu iki şekilde taksim edilirler:

l-) Kısmet-i ayan:Bizzat taksim edilecek malı bölmek;

2-) Kısmet-i menâfi: Müşterek malın menfaatini taksim etmek. Müşterek mallar; bazen evler, akarlar, araziler ve benzerleri gibi gayr-i menkûl olur; bazen de paralar, hayvanlar, hububat, ölçülenler, tartilanlar ve diğerleri gibi menkul mallar olur.

Taksim, bazan, ortakların tamamının rızası ile yapılır; bazan da bir kısmının rızası ile yapılar.

Ortaklardan bir kısmının rızası ile yapılan taksim, hâkim veya onun emîni tarafından yapılır. Yenâbi'de de böyledir. [5]

 

2- TAKSİMİN NASIL YAPILACAĞI

 

Bir evin, alt katma iki kişi; üst katına da başka şahıslar ortak olurlar ve alt katın birinin üstüne ortak bulunan şahıslar taksim isterlerse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ye göre, bu durumda alt katın elli arşın karesi, Üst ka­tın yüz arşın karesine mukabil tutulur.

İmâra Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, alt katla, üst kat eşit tutulur. Ortak bulunulan iki alt kat daireden birinin üst katı var; diğerinin üst katı yoksa; (Şöyle ki: Evin birinin üst katı, bu iki ortağın değil de, başkasının olur­sa) ve üst katın birinin altı da oturulacak şeküde yapılmamışsa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, alt katın da ev olmayan üst kat, otuz üç arşın kare hesap edilir ve o, binanın tamamının üçte biri sayılır. Çünkü, İnıftm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, üst kat, alt katın -öncekinde olduğu gibi- ya­nsı kadardır.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) a göre ise, evin tamamı elli arşın sayılıp, yüz arşını, üstü olmayana, yüz arşınım da alt katı olmayana mukabil tutu-lur.Zirâ İmâm Ebû Yusuf (R,A.)a göre, alt katla, üst kat arasında hiç fark yoktur. İmâm Muhammed (R.A.)e gelince, tamamının bu evin tamamın­da, kıymetine itibar edilir.

Fetva da buna göredir. Mebsût'ta da böyledir.

Çöplüğü (tuvaleti) veya gölgeliği cadde üzerinde olan bir evin tak­siminde, onların yerleri hesaba katılmaz. Çünkü onlar, ev değildir; or­da karar hakkı yoktur. Zira onlar, umumun yolu Üzerindedir ve onla­rın yıkılma ihtimali kuvvetlidir. Yıkılması muhtemel olan da, yıkılmış hükmündedir.

Şayet gölgelik kimsenin gelip geçmiyeceği yerde bulunur ve yıkıl­ması muhtemel olmazsa; onun yeri de hesaba katılır. Serahsî'nin Mnhıy-tı'nde de böyledir.

Bir adam, geride iki arazı veya iki ev bırakarak vefat eder ve va­risler de, onların taksimini her biri, kendi hissesini almak için isterlerse; bu arazi veya evin taksim edilmesi caizdir.

Şayet, bu vârislerden birisi, hâkime giderek "Benim iki evdeki his­semi birleştir." veya "Benim iki arazideki hissemi birleştir.'* der; diğer ortağı da buna razı olmaz ise, İmâm Ebü Hgnîfe (R.A.): "Hâkim, her iki yeri de ayn ayrı taksim eder; birinin hissesini birleştirmez." buyurmuştur.

İmâmeyn ise: Rey (görüş, kanaat) hâkimindir. Eğer birleştirmeyi uy­gun görürse, birleştirir, değilse birleştirmez." buyurmuşlardır.

Şayet bu evler, ayrı ayrı şehirlerde ise durumun ne olacakı el-A si'da zikredilmemiştir.

Âlimlerimiz: "İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)nın kavline göre, her hangi birisinin hissesi, aynı evde birleşmez, ister ayrı ayrı şehirlerde» ister ay­nı şehirde olsun; ister ayrı, isterse birbirine bitişik olsun farketmez." buyurmuşlardır. Hilâl, İmâm Efon Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğunu ri­vayet etmiştir:

İki ayrı şehirde olan evler birleştirilmez. Zira cinsleri aynı, şekilleri ayrıdır.                                   

Şayet iki adamın, ortaklaşa iki evi varsa; -ister evler bitişik ol­sun, isterse ayrı ayrı olsun- hisseleri bir evde cem edilir.

Şayet iki evin arasında başka bir ev bulunur ye evler birbirinden ayrı olurlarsa; bu durumda bu ortakların hisseleri de bir evde cem ol­maz. Fakat, evleri ayrı ayrı taksim ederler.

Şayet, evler tek ev halinde ise, bu ortaklar hisselerini birinde toplayabilirler.

Bunların tamamı, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) görüşüdür.

İmâmeyn ise: "Rey hâkimindir. Yer ile evde müsavidir. Hâkim bil­diği gibi taksimini yapar." buyurmuşlardır. Fetâvâyı Kâdîhân'da da böyledir.

Ev, akar veya ev ve dükkan, ayrı ayrı taksim olunurlar. Çünkü cinsleri değişiktir. Hidâye'de de böyledir.

Eğer, terekede ev ve dükkan bulunur, vârislerin de tamamı bü­yük olur ve bunlar, evi ve dükkanın bütün hisselerini birisine vermeye razı olurlarsa; bu caizdir. Çünkü, İmâra Ebû Hsröfe (R.A.) ye göre, hâki­min cebriyle cem olmaz; fakat, kendi nzalarıyla olursa, cem olur. (toplanabilir.)

Bir vârisin, kendi hissesini, diğerleri râzi olmadığı hâlde, bir baş­kasına vermesi caiz oîmaz. Yâni, böyle yapması diğerleri hakkında ge­çerli olmaz.

Ancak, hepsi birden razı olursa; o zaman caiz olur. Bu durumda, onların geri isteme haklan vardır, isterlerse aralarında taksim yapar­lar. Bu zahirdir, (açıktır.)

Burda müşkil olan, hissesini diğerine veren şahıs, onu geri alabilir mi?

"Hayır alamaz" denilmiştir. Mufaivfîe de böyledir.

Bir topluluk, ortak bulundukları bir evin taksimini isterler ve evin iki tarafından bir tarafı üstün olur; ortaklardan biri de, hissesinin yeri­ne para ister veya bir başkası, hissesinin yerine bir arsa isterse; bu du­rumlarda bedel vermek vardır. Hissesinin yerine para alan şahıs, o pa­rayı, mazeretsiz geri veremez. O takdirde hâkime başvurur.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) a göre herkes kıymetine göre hissesini alır.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A,) ye göre, arazi sahasına (yüz ölçümüne) göre taksim edilir. Bundan sonra, hissesine ev düşen, onu diğerine, dirhem­ler mukabilinde devreder. Zaruretine binâen bunu yapmakta bir sakın­ca yoktur.

İmâm Muhammed (R.A,) ise: "Binaya makabil, arsa verilir." Ara­larında üstünlük olursa, farkını alır ve kıymetlerini eşitleştirir. Bu du­rumda fazla gelen dirhemleri olursa, onu geri alır. demiştir, K&fî'de de böyledir.

Ortaklar, yolun durumu hakkında ihtilaf ederlerse; bazı âlimler: "Hâkime haber verilir." demişlerdir; bazıları da: "Durum hâkime ha­ber verilmez; bakılır: Eğer herbiri için ayrı ayrı yol yapmaya imkân varsa öyle  yapılır;  değilse,  yol  müştereken  aralarında taksimsiz kalır." buyurmuşlardır.

Bazıları ise: "yol ortaklığı, ordan gelip geçmektir. Yoksa, yolu alıp götürmek değildir. O yoldan geçmiyenin yol ortaklığı yoktur," demiş­lerdir. Kâfi'de de böyledir,

Arsasını paylaşınca, yolun dar alıp daı almayacağında ihtilâfa dü­şerlerse; bazı âlimlerimiz: Kapılara göre hareket edilir. Kapısı geniş ola­nın, yolu da o nisbette geniş bırakılır; menfaati göz önüne alınır. En azma, bir inek geçecek kadar yol ayrılır." buyurmuşlardır. Zehiyre'de de böyledir.

Bir yola sahip olanlar mahkemeye düşer ye onlardan herbiri yo­lun kendisine âit olduğunu iddia eder ve daha öncesi bilinmemekte olursa bu durumda yol, aralarında eşit {— müsâvî) olarak taksim edilir. Çün­kü yol, evi büyük olan şahsa ne kadar lazımsa; evi küçük olana da o kadar lâzımdır.

Bu, su kanalı gibi değildir. Kanal herkesin arazisinin büyüklüğüne göre taksim edilir.                                                                        

Şayet yolun aslı bilinir ve bu yol ölmüş bir adamın arsasından geç­mekte olur ve bu şahsın vârisleri kalmış olursa; o yol, asıl sahibinin olur. Ve o yoldan geçmek isteyenler, bu yolu, o vârislerden satın alırlar.

Bu yolun aslının miras olduğunu bilmiyorlar ve bunu inkâr ediyor­larsa; bu yol olduğu gibi kalır, Mebsât'ta da böyledir.

Cinsi bir olan adedî şeyleri, hâkim taksim eder.

Şöyle ki: cinsi sabit, isimleri belli kcy nlar, inekler, ölçülen şeyler, tartılan şeyler ve elbiseler ortaklar arasında haklan nisbetinde taksim edilir. Cinsleri muhtelif olur ve sayı ile taksime elverişli olmazsa, bu du­rumda uygun olanı» kıymetlerinin hesap edilerek, ona göre taksim edil­meleridir, Mafeıyt'te de böyledir,

îki kişinin, ortaklaşa buğdayları veya evleri yahut bir cinsten ku­maşları (elbiseleri bulunduğunda, bu ortaklardan birinin hissesini aysr-ması caiz olur.

Uygun olanı taksim eden şahsın —muhafazası kolay olsun diye— bu taksimi bir kâğıt üzerine yazması ve bu taksimi, eşit bir şekilde yap­masıdır. Kumaşları, miktarım bilinmesi için arşınla ölçmek gerekir.

Binanın taksiminde, yolu ve suyu eşit şeküde yazılmalı ve sonra-da—isimlerini yazıp— kurra çekmelidir, önce ismi çıkan, hissesini alır. Kâfi'de de böyledir.

Bir adam öldüğünde; üç oğul ve onbeş adet küpü kalır ve bu küp­lerin beşi, sirke ile dolu; beşi ise yarı dolu; beside boş olur ve hepsi de aynı ayarda bulunur; bu oğlanlar da bunları eşit şekilde ve hiç birini yerinden kaldırmadan taksim etmek isterlerse; bunu nasıl yaparlar?

Âlimler şöyle buyurmuşlardır:

Bu oğullardan birine, iki sirke dolu küp; bir de yansına kadar dolu 'küp ile iki boş küp verilir.

İkinciye de Öyle verilir.

Geride, birisi dolu, birisi boş, Üçüde yarı dolu olan beş küp kalır. Onlar da üçüncü oğula verilince, tam adilâne bir taksim yapılmış olur.

İki kişinin, birisinin iki, diğerinin üç, ekmeği, (ikisinin birlikte beş ekmekleri) olduğunda, Üçüncü bir adamı davet edip oturup o beş ekmeği eşit yiyorlar; sonra da davet eyledikleri adam, bunlara beş dir­hem vererek: "Aranızda —her birinizin ekmeğinden yediğim nisbette— taksim ediniz." diyor; bu durum hakkında: Fakıyh Ebû'el- Leys: "Bana göre, o beş dirhemin iki dirhemi, iki ekmek sahibinin; üç dirhemi de üç ekmek sahibinin olur. Çünkü onlardan her birisi bir ekmekle, bir de bîr ekmeğin üçte ikisini yemiş oldular. Böyle olunca da onlardan her birisi, iki ekmek sahibininden iki hisse yemiş; Üç ekmek sahibinin hisse­sinden de üç hisse yemiş olurlar. Böylece beş sehim olur ve her sehme bir dirhem isabet eder. Demiştir.

Fakıyfa Ebfi Bekir ise: "İki ekmek sahibine bedel olarak, bir dirhem verilir. Çünkü, o, kendi ekmeğinin birisi ile, diğerinin üçte ikisini ye­miştir; bir ekmeğinin, Üçte birini yememiştir. Ve ekmek sahibinin her biri, bir ekmekle, bir de ekmeğin üçte ikisini yemişlerdir. Üçüncü şahıs ise, üç ekmek sahibinin bir ekmeği ile; diğerinin, bir ekmeğinin üçte bi­rini yemiş olur. Böyle olunca da, üç ekmek sahibine (beş dirhemin) dört dirhemi verilir. Fciâvâyi KldUrin'da da böyledir.

Bu mes'ele şöyle düşünülebilir: Beş ekmek, onbeş parça olumuş-tur. Bunlardan beş parçasını, iki ekmek sahibi yemiş; beş parçasını üç ekmek sahibi yemiş; beş parçasını da misafir yemiş oldu. Böyle olunca, misafir, iki ekmeği olandan bir parçasını; Üç ekmeği olandan ise, dört parçasını yemiş olur. Ve beş dirhemin, bir dirhemi, iki ekmeği olanın hakkıdır. Dört dirhemi ise, Üç ekmeği olanın hakkıdır.

İki kişi, ortak bulundukları şamam, bir iple taksim etseler; bu caizdir. Çünkü, bunda değişiklik çok az olur. Zabiriyye'dc de böyledir.

Ebo Cafer'den soruldu:

—Bir hükümdar, bir köy halkını borçlandırmak ve o borcu da on­lara taksim etmek isterse; âlimlerden bir kısmı: "Emlâklan nisbetinde borçlandırır.'* dediler; bir kısımda: Adam başına sayıya göre alır." buyurdular.

Şayet onların borçlandınhnalırı, mülklerini iyileştirmek, verimli hâle getirmek içinse, o takdirde herkesi mülkü nisbetinde borçlandırır. Çünkü onun faydası, herkesin mülküne aittir.

Şayet, bu borçlandırma, köy halkının bedenlerini, vücutlarını ıs­lah içinse; o takdirde onları adam başı (sayılarına göre) borçlandırır. Çünkü, bu durumda fayda, vücutlaradır. Kadınlara çocuklara bir şey yoktur, (onlar borçlanmaz.) Çünkü onlara taarruz yoktur. Mufeıyt'te de böyledir.

Yaş üzümün, ortaklar arasındaki taksimi, tartı iledir. Bu, kan­tarla veya terazi ile tartılır, ölçekle taksim edilse, o da sahih olur. Zafcî-riyye'de de böyledir.

En doğrusunu bilen AHahu Teâlâ dır. [6]

 

3- TAKSİM EDİLEBİLEN VEYATAKSİM EDİLEMEYEN ŞEYLER VETAKSİM EDİLMESİ CAİZ OLAN VEYACAİZ OLMAYAN ŞEYLER
 

İki kişi bir yere ortak bulunduklarında, onlardan birinin hissesi diğerinden çok olur ve hissesi çok olan ortak, o yeri paylaşmak istediği halde, diğeri buna razı olmazsa; bu durumda, o yerin taksimini hâkim yapar.                                                 

Şayet hissesi az olan taksimi ister ve hissesi çok olan ona razı ol­mazsa; yine o yeri hâkim taksim eder.

Bu, Şehhû'l- İslâm Hâher-zâde'nin ihtiyarıdır. Fetva da buna göredir.

İki kişinin ortak bulunduğu küçük bir evin ortaklarından hissesi az olan, taksimden sonra, hiç faydalanamıyacaksa ve bu durumda da onun taksimini isterse; âlimler: "Taksim yapılmaz." buyurmuşlardır.

Hassâf, şöyle buyurmuştur: Bir yerde, iki kişinin hissesi bulu­nur ve taksim edilmesi hâlinde, fazla mahsul vermez hâle gelirse; birisi de, o yerin taksim edilmesini hâkimden isterse; o zaman hâkim, o yeri taksim eder.

Şayet biri taksimini isteyince, diğeri buna razı olmazsa; bu durum­da hâkim, taksim eylemez. Çünkü, isteyen iyi niyetli değildir.

Eğer tak .im, her hangi birisine zarar veriyorsa (Şöyle ki: Birinin hissesi çok olur ve taksimden sonra, yer ona fayda verecek bulunur; his­sesi fazla olan bu şahıs, o yerin taksimini ister; diğeri de buna razı ol­mazsa) o zaman, hâkim taksimini yaparak, herbirinin hissesini ayırır. Şayet hissesi az olan istiyorsa o takdirde taksim yapmaz.

Cassâs'dan bunun aksi nakl edilmiştir. Fetâvlyi Kâdft&n'da da böyledir.

Esahh olan, Hanftt'ın kavlidir. Tebyîn'de de böyledir.

İmâm Ebâ HaaSfe (R..A.) şöyle buyurmuştur:

Bir topluluğun ortak bulunduğu bir olan yol taksim edilince, bazı­larına yol kalmıyacak ve o yüzden de bir kısmı taksimini isterken, diğer bir kısım ona râzi olmamakta ise, ben o yolu aralarında taksim eyle­mem. Şayet, her birine yetecek kadar yol düşerse, o zaman taksim ede­rim. Mutayf te de böyledir.

Bir su yoluna, iki kişi ortak bulunduklarında, onlardan birisi, taksimim isterken; diğeri buna razı olmaz ve bu şahsa başka yerden ona su gelme yolu bulunursa; taksim yapılır. Bu imkân yoksa, taksim yapılmaz.

Su yolu ile yol aynıdır. Mebsât'ta da böyledir.

İki adamın ortak bulunduğu bir ev yıkılır ve bu ortaklardan bi­risi, o evin yerinin taksimini isterse; İmâm Ebû Yûsuf (R.A.): "O yer, ara­larında taksim edilir." buyurmuştur. İmim Muhammed (R.A.) ise:

"Taksim olunmaz." buyurmuştur. Eğer, bu ortaklardan birisi, ora­ya eskiden olduğu gibi ev yapmak ister; diğeri ise buna razı olmazsa; İbnû Rnıtem'in Nevâdiıi'nde: "O ortağa, bina yapacaksın; diye cebredil­mez." denilmiştir.

Şayet, o yerin üzerinde ağaç varsa, o zaman orayı yapmaya cebre­dilir. Eğer, bundan kaçınır ve kendisi de fakir ise, ortağına: "Sen yap." denilir ve "Masrafının yarısını ondan alırsın." diye söylenir.

Şayet, diğeri duvarın üzerine ağaç komaya mâni olursa, buna hak­kı olmaz. Hâvî'de de böyledir.

Hamam taksim olunmaz.

Duvar ve benzerleri de taksim olunmaz. Ancak, ortaklar birbirini razı ederlerse bu rızalarından dolayı, duvar taksim edilir.

Bir adam: "Bu hamamda, her birinizin, başka bir yönden fay­danız vardır. Şöyle ki: Bunu yıkar; yerine ev yaparsanız maksadınız ha­sıl olur. Eğer taksimine razı olursanız, her biriniz, yıktırmadan faydalanırsınız." der ve bu cevaba göre, eğer yıkılmasına razı olurlarsa, yeri aralarında taksim edilir; hâkime müracaat etmezler. Fakat, böyle ya­parlarsa, bundan men edilmezler.

Bir kişinin arsasında bulunan bir bina başka iki kişiye âit olur ve bu ortaklar, o-binayı, o yere arsa sahibinin izniyle yaparlar; sonra da bu binanın taksimini isterler; yer sahibi de huzurda bulunmaz; bu işi  de  rızaları  ile yaparlarsa;   onlardan  birisi  imtina edince,   ona cebredilmez.

Şayet ikisinden birisi, binanın yıkılmasını ister ve yıkmayı murad eder; diğeri de buna razı olmazsa, bu binanın taksim edilmesi, mülkü telef etmek olur.

Gerçekten Kâdi bunu açıklayarak: "Böyle yapamaz." demiştir.

Fakat, marad ederlerse, ondan mende edilemez. Şayet yer sahibi, diğerini çıkarır ve orayı yıkarsa; meydana gelen noksanlığa ortak olur­lar. Bu durumda hâkim, aralarını, ortaklardan biri isterlerse ayırır. Meb-sât'ta da böyledir.

İmâsa Mdhammed (R.A.), el-Asi'da şöyle buyurmuştur: Çarşıda, iki kişinin ortak bulunduğu bir dükkan olur; orayı satar­lar veya orda kendileri bir iş yaparlar ve bu durumda onlardan birisi, ayrılmak ister; diğeri de —yer sahibi olan zat da, buna razı olmaz ve kendi de huzurda bulunmazsa; bu durumda hâkim, bakar: Eğer taksim yapılınca, her ikisi de orda iş yapabileceklerse, orayı taksim eder; eğer buna imkânı yoksa, taksim eylemez. Muhıyt'te de böyledir.

Vârislerin mezruatı, başkasının elinde bulunur ve onlar da taksi­mi isterlerse; şayet mahsul yetişmişse, hasad vaktine kadar taksim edil­mez, ister razı olsunlar, isterse olmasınlar.

Çünkü buğday riba malıdır. Tahmini satış ve kabala usûlü taksimi caiz değildir. Ancak ölçülerek taksim edilir.

Hasaddan önce de bu mümkün değildir. Şayet mezrûat sebze ise, o da olgunlaşana kadar taksim edilmez. Bu hususta, karşılıklı rıza bu­lunursa, taksimi caiz olur. Mebsât'ta da böyledir.

Şayet, ziraate iki kişi ortak olurlar ve onun —yeri hariç— taksi­mini isterlerse, hâkim taksim eylemez.

Kitâbü'l-Kısmet

Fakat, ziraat başak olunca, yetişip hasad olmadıkça, riba malı ol­duğundan, —ölçülür hâle gelmedikçe— hiç taksim edilmez.

Şayet yeri için, sökülmesi şartıyla olursa, taksimi caiz olur mu? Bu husustaki iki rivayetten birinde şöyle denilmiştir:

"Her ikisi de razı olurlarsa, hâkim taksim eder. Şayet biri razı ol­mazsa; taksim yapılmaz. Bakliyatı sökmek şartıyla olursa, bi'1-ittifak taksim yapılır. Mohıyt'te de böyledir.

İki kişinin kendi yerlerinde ekili şeyleri bulunduğunda; onu — yeri hâriç— taksim etmek isterler ve bu ekili şey sebze olursa; yerinde kalmak suretiyle paylaşacaklarsa, bu caiz olmaz. Şayet sökeceklerse, caiz olur.

Mezrûat olgunlaşmca, hasad edilmesini isterlerse, caiz olur. Eğer buna, ortaklardan birisi razı olmaz; taksim fâsid olur. İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavli budur.

İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, bu caiz olur.

îki kişi, hurmalara ortak bulunduklarında, bu ortaklar —ağaçları hariç— meyvelerini taksim edeceklerse; onlardan birisi razı olmayınca, bu hurmaların ağaçların üzerinde iken taksim edilmeleri caiz olmaz.

Eğer, karşılıklı olarak kesip toplamaya razı olurlarsa; taksim edil­mesi caiz olur.

Şayet meyveler yetişmiş ise, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ile İmâm Ebû Yû­suf (R.A.)'a göre, onlar toplanıp, tartılıp, ölçülmezlerse taksimi caiz ol­maz. İmâm Muhammed (R.A.)'e göre caiz olur. Fetâvâyi Kâdmân'da da böyledir.

İki kişinin ortak oldukları otuz kür eski, on kür de yeni buğday­ları bulunduğunda; bu ortaklardan biri, otuz kürü; diğeri de on kürü alır ve otuz kür eski .(kötü) buğdayın fiatı on kür yeni (iyi) buğdayla aynı olursa; bunun böyle taksim edilmesi caiz değildir. Tahâvi Şerhî'nde de böyledir.

îki kişi, ortak bulundukları, sepetler dolusu hurma veya küpler dolusu sirke taksim etmek isterler ve bu ortaklardan birisi, birinin yeri­ne, diğerine razı olur, zira hepsi de aynı ayarda, aynı değerde bulunursa; hâkim, rızaları oluduğu müddetçe, aralarında taksim eder. Mebsfif-ta da böyledir.

Odun, kapı, değirmen, hayvan ve incinin, her iki taraf da razı olmadıkça, taksimi yapılmaz.

'Kamış da böyledir ."denümeştir. Kızılmaya, parçalanmaya muh­taç olan her şey, (tek bir parça odun gibi) —parçalanması zarar verse bile— kırılıp yan yarıya taksim edilir. Veya satılıp parası bölüşülür. Hü-îâsa'da da böyledir.

Cevahir bölünmez. Çünkü, onu bölmek büyük cehalettir. Gö­rülmüyor mu ki, cevahir —ta'yinsiz— mal mukabili karı boşamaya be­del olmuyor. Tebyîn'de de böyledir.

Hâher-îfeİe'nin Mnbtısan'nda şöyle zikredilmiştir:

Yay, cam ve kur'an taksim edilmez. Tatar&âaiyye'de de böyledir.

Bir adanı, koyununun Üzerindeki yünü, iki kişiye vasiyet ettikle­rinde;  onlar  bu  yünü  kırkmadan taksim etmek  isterlerse;  bunu yapamazlar.

Koyunun memcsindeki süt de böyledir. Çünkü bunlar riba malı­dırlar; kabala taksim edilmezler.

Tartılan veya ölçülen şeyler; muhakkak öyle yapılacak, yâni tart­mak ve ölçmek suretiyle, taksim edilecektir. Ölçme veya tartma da yü­nü kırkıp, sütü sağdıktan sonra yapılır.

Hamile kadının karnındaki çocuk da taksim edilmez. Ona kendi aralarında râzi olsalar bile caiz değildir. MefesâCta da böyledir.

iki kişinin ortak bulunduğu bir kumaşı ( = bezi) enine veya bo­yuna, ortadan bölmek suretiyle taksim etmek, şayet iki tarafında rızası ile olursa, caizdir. Taksimden sonra, birisi diğerine müracaat edip, bir şey isteyemez. Mebsât'ta da böyledir.

îki kişinin ortak bulunduğu dikilmiş bir elbiseyi, hâkim, onların aralarında taksim eîmez. Ancak, ona bir kıymet takdir eder ve ortak­lardan birisi, diğerinin hissesine düşeni verir veya elbiseyi satıp parasını pay ederler. Fetâvâyİ Kâdfbfta'da da böyledir.

Kıymetleri ayrı olan elbiseleri de, hâkim taksim eylemez. Çünkü taksiminde adalet olmaz. Birinin değeri, diğerinden fazla olunca, fazla veya noksan dirhem hükmedilir. Zoraki dirhem idhâli de caiz değildir.

Eğer kendi aralarında rızâ gösterirlerse, hâkim taksimini yapar. Hi-daye Şerhı'nde de böyledir.

tki ortak, zeytî ve herevî (iki ayrı yere ait) elbiseye, yastık ve ser­giye sahip bulunurlarsa; bunlar kendi rızaları olmadan taksim edilmez.

îki kişi, Üç elbiseye ortak bulunduklarında; bu ortaklardan biri­si, bunların taksimini ister; diğeri de buna razı olmazsa; duruma bakı­lır: Eğer, kesmeksizin kıymetleri aynı ise, (Şöyle ki: ikisinin kıymeti, bir diğerinin (üçüncünün) kıymetine denk olursa) bu durumda hâkim tak­sim eder; elbiselerden birini, ortaklardan birisine; diğer ikisini de, öbü­rüne verir.

Şayet kıymetleri bu şekilde denkleşmiyorsa; o zaman kendi arala­rında bir şey üzerine anlaşarak, taksimlerini yaparlar.

İmâm Mahamtueâ (R.A.), şöyle buyurmuştur: Esahh olan, —eğer ' kıymetlerinde eşitlik varsaj— birer elbise, herbirine verilir; üçüncü el­biseye de ortak olurlar.

Keza, bir uyumluluk.varsa; ona göre taksim yapılır.

Şayet, ortak olunan şey bir menfez, bir kanal, bir kuyu, bir pı­nar olur ve onunla beraber bir yer de bulunmaz ve ortaklar taksim is­terlerse, bu durumda hâkim, taksim yapmaz. Eğer, o şeyle beraber, tak­sim olunacak bir yer varsa; o yer taksim edilir. Kanal, kuyu ve havuz gibi şeyler de,-her ortağın yerini sulayacağı kadar, aralarında baki ka­lır. Şayet onlardan her biri için, sulama yeri bulunur ve kuyular da mü­teferrik olursa; onların her birine, ayrı ayrı verilir.

Şayet onlardan herbirinin, başka bir yerden arazilerini sulama­ya güçleri yeterse; veya arazileri dağınık ve kıyuları ayrı ayrı ise, o tak­dirde, herkesin yeri taksim edilir. Çünkü, bu taksimde, hiç birinin, di­ğerine zararı dokunmaz. Mebsât'ta da böyledir.

Aslı aynı madenden yapılan, tencere, tava, tas, leğen gibi kaplara, ortak bulunulduğunda; bu kaplardan birinin cinsi ayrı olursa; hâ­kim o ortaklan taksimde icbar eylemez. İnâye'de de böyledir.

Altın ve gümüş parçalan ile benzerleri taksim edilir. Demirden, tunçtan, kalaydan ve benzeri şeylerden yapılmış olan ve masnû olmayan şeyler de taksim edilir.

Bunların tamamı, ortaklardan birinin taksimini istemesi hâlinde taksim edilir. Mebsât'ta da böyledir.

Araziler taksim edilirken, arşınla ölçülerek taksim edilir.

Bina taksim edilirken kıymetine göre taksim edilir. Binaları, bir bir­lerinden üstün tutmak caizdir. Her binanın kıymeti, değişik olarak he­sap edilir.

Binaları karşılıklı muadele ederken, durumlarına göre kıymet tak­diri vaciptir.

Şayet muadele imkânı olmaz ise (yâni aralarında müsavat (= eşit­lik) olmaz ise,) neye itibar edilir?

Burda üç durum vardır:

1-) Arazi yarı yarıya bölünür ve bina kimin tarafına düşerse, onun bu binanın kıymetinin yansını ortağına vermesi şart koşulur. Ve ma'-lum olan (= bilinen) bu kıymet aralarında pay edilir.

2-) Bu binanın yeri taksim edilir; fakat binanın kıymeti bilinmeyebilir.

3-) Binanın (arsası) taksim edilir; ev taskim edilmez. Birinci durumda taksim caizdir.

Binanın kıymeti bilinmez ise, istihsânen ona kıymet takdiri caiz; kıyâsen caiz değildir.

4-) Binanın yeri taksim edildiği hâlde, bina taksim olmaz ise, yi­ne kendi hissesine düşen binaya bir kıymet takdir edilir ve onun yansım ortağına Öder. Serahri'nin Metayö'nde de böyledir.

Bu durum, o yere, bu iki kişinin ortak bulunmaları hâlinde böyledir.

Bu yerin içindeki ağaçlar ve bitkiler kimin nasibine düşerse, onun mülkü olur. Araları farklı olursa, kıymet lakdir edilerek, bu farklar müş­tereken ödenir; kıymetleri esas tutulur. Zehıyre'de de böyledir.

Bir topluluğun ortak bulunduğu mîras tarlalarının bir kısmı eki­li olur; bir kısmı ise ekili olmazsa; taksim edilince, ekinli yer kendisine düşen şahıs, kıymetinin farkını öder. Eğer sonradan, yerin değeri yok olur ve taksime de ihtiyaç olmaz ise, hâkim, o yerin mahsûlünü vermesi için, ekili yeri olan ortağı icbar eder.

Arsa da böyledir. Hâkim, arsayı, arşın arşın taksim eder, İçindeki bina birisine isabet ederse, ona bir kıymet takdir edilir ve o diğerlerinin hisselerini öder. Kerderî'nin Vedzi'nde de böyledir.

Hâkime gelen ortakların ellerinde, bu ortaklara, "filandan mî­ras kalmış olursa; hâkim, ona beyyinelerini getirip adamın öldüğünü isbat adedi rüvsu tayin etmedikçe, İmâm Ebâ Hanîfc (R.A.)'ye göre taksim eylemez.

İmâmeyn ise, onların ikrarı üzerine, hâkim taksimatı yapar ve hâ­kim onu, yazı ile senede —ikrar ve iddialıya göre— kayda geçirir. On­lar birbirlerinin hisselerini alabilirler. • Bu, mîras olduğu zaman böyledir.

Mülkiyetleri olduğunu iddia ederlerse, o takdirde nasıl taksim edi­lecek ve bu, kendilerine nasıl intikal edecek?

Câmîu's-Sagîr'm beyânına göre; iki ortaklardan hir biri, beyyine ib­raz ederek, ortak bulundukları yerin taksimini istiyorlar; başkalarının hisseleri de olma ihtimali üzerine, bir müddet taksimat yapılmaz. Son­ra da: Bu kavil, "İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavlidir." denilmiştir. Ba-zılanda; "Bu, cümlenin kavlidir." demişlerdir. Bazılanda; "Bu, cüm­lesinin kavlidir." demişlerdir.

Esahh olan taksimde iki şekil vardır.

1-) Menfaat için, mülkün tamamım elde bırakmak.

2-) Koruması için, herkesin hakkını vermek. önceki mümtenidir. Çünkü ikisine mülk olmaz.

îkinci de binefsihi korunduğundan dolayı, ondan müsteğnîdir.

iki vâris gelip, murisin ( = mîras bırakan kimsenin) öldüğünü bel­geler; vârislerin adedini bildirir; ellerinde bulunan yeri de haber verirler ve huzurda olmayan, bir vârisleri daha olur veya küçük bir vârisleri bu­lunursa; hazırda olanların isteği üzerine, hâkim o yeri taksim eder. Gâip veya küçük içinde, —onların hisselerini alması için— bir vekil nas-beyler veya bir vasî tâyin eder. Elbette, bu durumda, İmâm Ebö Hanîfe (R.A.)'ye göre, mirasın aslına belge lâzımdır.

İmâmeyn'e göre ise, belgenin olması evlâ olur; ancak ikrarlarıyla da taksim yapılabilir.

Gaip veya küçük için ayrılan yere —o, küçüğün veya gaibin bulun­duğuna hüccet olması hâlinde— şahitler tutulur.

îki müşteriden birisi huzurda bulunmazsa taksim yapılmaz. Her ne kadar, satın aldıklarına dâir beyyine bulunsa bile, huzurda olmayan beklenir.

Eğer akar, kaybolan bir vârisin elinde ise, o hazır olana kadar taksim yapılmaz.

Kendisine emânet bırakılan da böyledir.

Akar, bir küçüğün elinde bulunur; o da huzurda olmazsa; bu du­rumda, büyüklerin ikrarıyla taksim yapılmaz.

Sahih rivâtette, bu hâllerde beyyinenin olması veya olmaması bir kıymet ifâde etmez.

Şayet, vârislerden birisi beyyinesiyle gelse bile, diğeri olmadıkça tak­sim yapılmaz.

Şayet, davacı küçük olur, beyyinesi de bulunursa; hâkim, ona bir vâsî tayin ederek, hissesini taksim edip, ona verir Kâfi'de de böyledir.

Bir küçük çocuğun annesinin elinde tereke bulunduğunda; onun taksiminin cevabı, gaibin cevâbı gibidir. Yani taksim yapılmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Burdaki mes'eleleri hâkimin iyi bilmesi gerekir.

Eğer küçük vâris huzurda olsa bile, ona bir vasî gerekir.

Fakat büyük olduğu hâlde huzurda olmayan şahsa vasî gerekmez.

İmâm Ebû YusÛf (R.A.)'a göre, gaip için de gerekir.

Hazır sabî ile, gaip sabî arasındaki fark nedir?

Şayet sabî huzurda olursa, zarurî cevabı versin diye, vasî nasbedi-lir. Gaip şabî için ise,, böyle değildir. Çünkü, hazır sabînin da'vâsı ge­çerlidir. Cevabdan aciz olursa, o müstesnadır.

Şayet sabî gaip ise, onun cevap veremeyeceği zrûretine binâen, va­sî tayin edilir. Nihâye'de de böyledir.

Eğer bir ev mîras kalır ve onun üçte biri de vasiyyet edilmiş olur; vârislerden bir kısmı ise hazır olmayıp, bâzıları mevcut olursa; bu du­rumda kendisine vasiyyet yapılan şahıs da, aynen diğer vârisler gibi mî­ras ortağıdır. Şayet tek başına istekte bulursa; hâkim, onun beyyinesini kabul eylemez ve evi taksim etmeyip; diğer varisler de gelene kadar bek­letir. Zehiyre'de de böyledir.

îki kişinin ortak bulunduğu bir yolun üzerinde, bu ortaklardan birinin gölgeliği bulunur; diğerinin de başka bir yol yapmaya gücü ye­tecek olur ve o gölge'iŞin sahibi, ordan geçirmek istemezse; bunda hakkı yoktur. Mebsüt'ta da böyledir.

îki kişinin ortak bulunduğu bir arsanın içinde, bir sofa olur; bu sofanın yolu o arsada bulunur ve arsanın su yolu da, sofanın arkasın­dan geçer; bu yeri ortaklar aralarında taksim ettiklerinde, birinin hisse­sine, o sofa ile o yerden bir parça düşer; diğerine ise, kalan yer isabet ederse; su yolu ile yolun nasıl taksim edileceği söylenmemiştir, elbetteki o yerin sahibi, o sofadan geçecek; su da arkasından akacaktır.

Şayet, diğeri için yeni bir yol açma, yeni bir su yolu yapma imkânı varsa taksim caiz olur. Bu durumda, diğerinin sofasından geçmesi doğru olmaz ve suyu da oradan geçiremez.

Şayet böyle bir imkân yoksa, yol hakkı, su hakkı hâli üzere kal­mak şartıyle, taksim caiz olur; değilse taksim fâsid olur.

Şeyhülislâm, Kitabu'l-Kısmet Şerhi'nde de bunları zikreylemiştir. Diğer bir yerde ise: "O yeri taksim eyledikleri zaman, birisine yol kalmıyacak olur ve kendi hissesinden yol açma imkânı bulunursa; tak­sim caizdir. Eğer, bu imkân yoksa, ve bu taksim sırasında, kendisine yol kalmayacağını biliyorsa; yine taksim caiz olur. Eğer, bunu bilmi­yorsa, bu taksim, önceki mes'eleye kıyasla fâsiddir.

Bu hususta en uygun olanı başka bir babda söylenmiştir. Şöyle ki: Eğer taksim edilince, birisine yol imkânı kalmayacaksa; taksim fâsiddir.

Hasılı cevap: Şayet, kendi yerine yol, su yolu açmak imkânı yok­sa, önceki yol ve su hakkı baki kalmak şartıyla taksim caizdir; değilse fâsİddir.                                                        

Şeyhü'i İslâm, Kısmet babında şöyle buyurmuştur:

Köylerin su yollan, başkalarının yerinden geçiyor olsa bile taksim edilmeleri caizdir. Zira o yol ammenin hukukudur. Onlardan her biri­nin ayrı ayrı su yolu yapması mümkün değildir. Zehiyre'de de böyledir.

îki ortaktan birisi, hissesini, bin dirheme, diğerine satarsa; bu şart altında taksimi bâtıldır. Mebsût'ta da böyledir.

Bağış yapmak veya sadaka vermek yahut taksim edilen şeyi sat­mak şartıyle yapılan taksim bâtıldır. Anı Şartla satın almak da bâtıldır. Gınye'de de böyledir.                                                    

İki kişinin ortak bulunduğu bir evin tamamında, bu ortaklardan ı birisinin oturması caizdir; bunda bir beis yoktur.                             

Bu durumda, oturan ortağın: "Eğer istersen, taksim edelim." de­mesi uygun olur.

Şayet diğeri: "Hem otur; hem koru." bu durumda taksime hacet j kalmaz. Zehiyre'de de böyledir.

iki kişi, ortak bulundukları bir eivi taksim ittiklerinde, biri arsa­sının tamamım alır; diğeri ise, evi alır ve ona arsadan hiç bir yer kal­mazsa; burada Üç durum vardır:

1-) Binanın yıkılıp taksim edilmesi. Bu caizdir.

2-) Taraflar susup bir şart koşmazlarsa; buda caizdir.

3-) Binayı yıkmayıp; öylece bırakmayı şart koşarlarsa, bu durumda taksim fâsjd olur. Zahmyye'de de böyledir.

Bu evin taksiminde, duvar birinin hissesine düşer ve onun üze­rinde ağaçlar atılmış olur; duvar sahibi de o ağaçları kaldırmak isterse; buna hakkı olmaz.

Ancak, taksim ederken, "o ağaçları kaldırmayı" şart koşmuşsa; o takdirde kaldırabilir. İster o ağaçlara müşterek olsun; isterse ağaçlar diğerine ait olsun fark etmez. ZeUyre'de de böyledir.

Tecrîd'de de böyle denilmiştir.

Üzerine ağaçlar atılmış olan sütun da böyledir.

Üst katın sahibi de, alt katın sahibi de, evin direğini kesemez. Şart koşma halleri müstesnadır. Tstarintaiyye'de de böyledir.

Bir arsaya, beş vâris ortak bulunduklarında; bu ortaklardan biri küçük çocuk olur; ikisi de huzurda bulunmayıp; ikisi mevcut olur ve hazır olan iki ortaktan birisi, diğer hazırda olanın hissesini satın alıp, taksimini isteyerek, hâkime müracaat ederse; bu durumda hâkim, or­tak sahibine, gâibîer ve çocuk için, vekil tutmasını emreder. Çünkü, bu­rada müşteri, satıcı makamındadır. Ve satıcının, ortağını bulması şart­tır. Ztfcluyriyye'de de böyledir.

İbnü Semte, Makmacâ bfe Hsna (R.A.)'a mektup yazarak, şu mes'-eleyi sormuş: Bir topluluk, bir eve vâris olduklarında, onlardan bazıla­rı, hisselerini, bir yabancıya satmak istemişler; müşteri olan şahıs da or­tada yok; vârisler taksim talebinde bulunmuşlar ve o evin mîras oldu­ğuna dâir belgeleri de var; bu, durumda ne yapacaklar?

İmini MahiiBiaed (R.A.) şu cevabı vermiş:

Varislerden ikisi huzurda olursa; hâkim, taksimlerini yapar. İster, müşteri bulunsun; isterse bulunmasın, farketmez. Çünkü müşteri, sa­tan vâris durumundadır.

d-AsTda şöyle zikredilmiştir:

Bir köye ve onun arazisine, iki kişi, satın almış olmaları sebebiyle ortak bulunurlar ve sonra da onlardan birisi ölüp, hissesini vârislere terk eder; vârisler de mîras hususundaki belgelerini getirirler; babalarının or­tağı ise huzurda olmazsa; hâkim, —babalarının ortağı hazır olana kadar— taksim yapmaz.    ,

Şayet, babalarının ortağı hazır olur da; Ölenin vârislerinden bir kısmı huzarda bulunmazlar ise, hâkim, taksimini yaparlar. Vârislerin bir kıs­mının bulunması, babalarının bulunması gibidir.

Ortaklık mal aslında miras olmuş olsaydı, (Şöyle ki: Babalarının mîras bıraktığı köye iki vârisi bulunup, onlardan birisi taksimden önce ölmüş ve nasibini vârislerine terk etmiş olsaydı) ölenin vârislerinden bir kısmı da huzurda bulundukları halde, amcalın hazır olmamış olsaydı, yine böyle olurdu, (yani hâkim, bu taksimi yapardı.)

Amcaları huzurda olsa da, diğerinin bazı vârisleri huzurda olma­salardı yine hâkim, taksimini yapar; herkesin hakkım belirtirdi. Muhiyt'te de böyledir.

Nevâzfl'de zikredildiğine göre, Ebû Bekir'den sorulmuş:

—Arazisi kâbil-i taksim olmayan ve dörtte biri vakıf, dörtte biri, kıraç (= otuz, ağaçsız boş yer); yarısı mülkiyet olan bir köyün halkı, bir mezarlık yapmak istiyor; bazıları da mülk olan yere mezarlık yap­mak için, taksim edilmesini istiyor; durum ne olur?

İmâm şöyle buyurmuş:

—O köyün herkesin hissesine göre taksim edilmesi caiz olur. Şayet bir yerin, yalnız başına taksim edilmesini istiyorlarsa, caiz olmaz. Tatar-hâniyye'de de böyledir,

Müntekâ'da şöyle zikredilmiştir:İmân Ebû Yûsuf (R.A.) şöyle buyurmuştur:

Bir adam, vârislerin hissesinin bir kısmını satın aldıktan sonra; sa­tan ve satın alan gelerek, hâkimden taksim talebinde bulunsalar; hâkim -satıcının dışında- diğer vârisler de gelene kadar- taksim yapmaz.

Şayet, hissesini bir başkasına satan şahıs, bu satıştan sonra bir başka şeye de vâris olur veya kendisi bir şey satın alırsa; önceki müşte­ri, onu da'vâ edemez.

Vâristen satın alan müşteri hazır olur; satan vâris ise huzurda bu­lunmaz ve müşteri, satın aldığını isbat ederse; o yer, vârislerin adedine göre taksim edilir. Şayet satın alan müşteri, evi teslim almış ve içine di­ğerleriyle birlikte oturmuş ve sonra da o evin taksimini murad eylemiş; satıcı olmayan vârisler de beyyine ibraz ederse; bu durumda hâkim, -dediğimiz gibi- taksimini yapar.

Müşteri değil de vârisler talepte bulunsa; yine hâkim, taksim eder ve hazırda olmayanın hissesini, müşteriye terkeder.

İmâm Ebû Yûsnf (R.A.) şöyle buyurmuştur:

îki kişinin ortak bulunduğu bir evi, onlardan birisi, bir adama tak­sim edilmeksizin satar; sonra da müşteri, satıcıya, "taksim edilmesini" söyler; o da taksim ederse; bu taksim, caiz olmaz,

tki kişinin, ortak bulundukları bir evi, aralarında yarı yarıya tak­sim etmeleri caiz olur.

Şayet yarının birisi, diğerinden üstün olursa; aradaki kıymet farkı­nı taksim ederler. Muhıyt*te de böyledir.

İki kişi, aralarında birisi bir yer almak, diğeri de ona karşılık bir ev almak şartryle bir anlaşma yapsalar; bu anlaşmaları her haliyle caiz olur. Mebsût'ta da böyledir.

İki kişi, biri yüz arşın kare yer üzerine, diğeri de daha fazla yer üzerine yapılmış bulunan bir yere ortak bulunup, bunları da araların­da, bir fark gözetmeden, taksim etmek isterlerse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu caiz olmaz. Muhiyt'te de böyledir.

Bir eve, iki kişi mîras yolu ile ortak bulunduklarında; bu şahıs­lar başka bir eve daha vâris olurlar ve aralarında evin biri, birinin; di­ğeri de o birinin olmak şartıyle anlaşma yaparlar; eylerin arasında da fark bulunduğu için, dirhemlerle o farkı karşılamak isteyerek her eve, bir kıymet tayin ederlerse; işte bu caiz olur.

Şayet evlerin değerlerini belirlemezlerse caiz olmaz. Eğer, o yerlerin arşınlarını söylerlerse; İmâmeyn'e göre bu caiz olur. İmâm Ebû Hanife (R.A.) göre ise, caiz olmaz.

İki eve, üç kişi ortak bulunduklarında; bu ortaklardan birisi;"ikisi, evin birini; birisi de diğerini olmak üzere ve büyük yeri alanlar, küçük yeri alana hic dirhem vermemeleri şartıyle taksim edilmesini istese; bu şekilde anlaşmaları caizdir.

Keza, bir eve, üç kişi ortak bulunduklarında, o evi, bu ortaklar­dan ikisi, belirli bir fiata alıp, bu bedelin üçte birini, üçüncü ortakları -na verseler; bu da caiz olur.

Keza, iki adamın ortak bir evleri bulunduğunda, onu müsavi bir şekilde, aralarında taksim eyleseler ve birisi, diğerine belirli bir köle, diğeri de, köle veren şahsa yüz dirhem verse; bu da caizdir.

» Keza, aralarında taksim eyleseler ve birisi, binayı* diğeri ise, Qnun belirli dirhemler vermesine karşılık, yıkılan yeri aisa; işte bu da caizdir.

Keza, birisi alı kaîı, diğeri üst katı alıp, birbirlerine fark olan pa­rayı vermeyi şart koşsalar; bu da caiz olur. Serahsî'nin Mohıyn'nde de böyledir.

Bir köy ve arazisini, halk taksim etmek istedik­lerinde "ev ve ağaçlar hissesine düşenlerin, kıymet farkı ödemelerini" şart koşsalar; bu da caizdir. Ve bu, istihsândır. Mebsûl'ta da böyledir.

İki ortaktan birisi, aftın ve gümüşleri almak, diğeri ise ona kar­şılık olmak üzere, kumaş, dükkan ve diğer insanlar üzerinde bulunan alacak paralan almak üzere, taksim yapsalar; bu taksim fâsiddir. Çün­kü, bunda alım-satim muamelesi vardır. Ve bu taksim, ikisi için de câîz olmaz.

Ancak aldıklarının yansını, diğerine vermek suretiyle taksim yap­mış olurlarsa, bu durum caiz olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir eve, iki kişi ortak bulunduklarında, bu ortakların, birbirleri­ne fazlalık farkını vermek üzere, o evi taksim etmeleri caiz olur.   

Bundan sonra, hak sahibine fazlalık hakkı verilmek suretiyle yapı­lan alım-satifnlar da sahihdir.

İki tarafın rızâsiyie yapılan, şartlı anlaşmalar caizdir.

Parası, ister peşin olsun; ister va'deü bulunsun ve ölçÜİen ve tartı-lanların vasıflan belirli olduğu müddetçe, ister hâlde oîsun, ister istik­bâlde ölsün farketmez. Verilecek yerleri belli olursa, In&a Ebi Hftfltfe (R.A.)'ye göre selemde ve icârede olduğu gibi caizdir.

İmâmeyn'e göre ise, eğer teslim yerlerini belli ederlerse caiz olur. Şayet teslim yerlerini belli etmezlerse, yine taksim caiz olur; o yerin mevzileri­nin belirtilmesi gerekir. Kıyâsta en uygun olanı, İmâmeya'e göre, akîd yerini -selemde olduğu gibi- belirtmektir.

Fakat, istihsanda: "Taksim tamam olmaz. Ancak taksimde herke­sin yerini tayin etmek, kıymetini belirtmek ve teslim etmek -icârede ol­duğu gibi- gerekir.

Şayet hayvanların taksiminde belirli bir artım olursa, feu caizdir.

Eğer belirsiz olursa, caiz değildir. İster vasıflı olsun, İsterse vasıfsız ol­sun; ister hâlde olsun, ister istikbâlde olsun farketmez.

Şayet taksim elbisede olursa vasıflan belli olması hâlinde vadeli ol­sa bile caizdir. Eğer bir vakit tâyin edilmez ise, caiz olmaz. Mebsftt'ta tki kişi, ortak bulundukları bir evi taksim ederken, Ön cepheden alan, üçte birini; arka taranan alan ise üçte ikisini aımaya razı olursa, bu caiz olur.

Keza, iki kişi, ortak bulundukları bir yeri aralarında anlaşmalı olarak üçe taksim edip, bir parçasını biri; iki parçasını ise diğeri alırsa; bu, kendi rızaları ile olunca caiz olur. Bu durumda, birinin aldığı yerin geliri ol­masa bile farketmez.

Bir yeri, iki kişi aralarında, hisselerine neresi düşerse, oraya bir yol yapmak üzere taksim edip, birisi üçte ikisini, diğeri de üçte birini alsa, işte bu da caizdir.

Eğer yarfyarıya taksim ederler ve yol hakkim, her ikisi arasında mülk olarak bırakırlarsa, bu da caiz olur.

Anlaşmalı olduğu müddetçe, bunların her türlü taksimleri caizdir. îster biri aldansın, isterse aldatsın farketmez. MefesSt'ta da böyledir.

tki kişi, aralarında bir yeri taksim ettiklerinde, biri o yerin yan­sını; diğeri de üçte bîrini alıp, aralarında da altıda biri kadar yol bırak­salar ve o yol» üçte bir alanın olmak şartıyla anlaşsalar; bu da caiz olur. O yoldan gelip gitmek, her ikisinin de hakkı olur. Şcytt'i-İılla şöyle buyurmuştur:

Bu mes'ele, ahm-satımda da böyle olmasının delilidir. Alım-satım muamelesinde, bu durumda olan bir yoldan gelip geçmekte iki rivayet vardır:

Şeetâ'l-Itetesft: "Şayet, o yol, ikisinin mülkü ise, her ikisinin de ge­lip geç&E&si hakiandur ve cAirdir. tki k»& binasının alt katı satıldığında i*     $Sâ@ş $$ )»ttft otsra&afi tsttp gecmeıi gibi...1' buyurmuştur.  ortel oldukken bfar yerin arasında, boş bir parça yer bulunur; ortak yeri taksim ederler ve arada bulunan yeri birisi, kalan, yerleri de diğeri alırsa; eğer o aradaki yerin özelliği ne kadar alanının olduğunu, her ikisi de biliyorlarsa, bu taksim caiz olur. Şayet biliniyor­larsa, taksim merdûdedir. (yâni reddedilmiştir.)

Eğer birisi biliyor; diğeri bilmiyorsa; yine taksim merdûdedir. Bu mes'ele, d-Ad'da yazılmış fakat tafsilatı verilmemiştir. Bazı âlimler, bunu şöyle açıklamışlardır: O parça yer, her ikisi tarafından da biliniyor ise, taksiminde ihtilaf yoktur. Şayet şart koşan biliyor, fakat şart koşulan şahıs bilmiyorsa, mes'ele ihtilaflıdır. İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Mu­ti am m ed (R.A.) e göre, taksim merdûdedir. İmâm Ebû Yûsuf (R. A.)'a göre ise, bu taksim caizdir. Âlimlerden bir kısmı da: "Hayır, bi'1-ittifak-, bu taksim merdûdedir." demişlerdir. Muhıyt'te de böyledir.

Aralarında mîras olan bir köyü, bir topluiuk taksim etmek ister­ler; hâkime de müracaat etmezler ve aralarmdalda vasîsiz sabi ve hazır­da bulunmayan hissedarlar olursa; bu taksim caiz olmaz.

Keza, bunlar hâkimsiz, bazı kişilerin emriyle taksim yaparlarsa, bu taksim de caiz olmaz.

Şayet bazı âlimlerin hükmüne razı olurlar ve onlara mirasın aslıj esâsı hakkında beyyine dinletirler ve o âlimler taksimi adalet üzere ya­parlarsa; içlerinde vasisi olmayan sabî, veya vekilsiz gaip bulununca, taksim caiz olmaz. Çünkü hüküm, gaip ve sabî hakkında veiâyetsiz ol­muştur. Zira hüküm, da'vâ sahiplerinin rızaları ile geçerli olur. Velayet olmayınca, bu hüküm olmaz.

Şayet huzurda olmayan zat hazır olunca; çocuk da bulûğa erişince yapılan taksime izin verip, razı olurlarsa; o takdirde bu, taksim de caiz olur. Çünkü akid rıza ile yapılmış sayılır. Hâkim izin verince, caiz ol­duğu görülmüyor mu? Bu da onun gibidir.

Şayet, sabinin malı satılır; o da büyüyünce buna razı olursa; bu sa­tış caizdir.

Eğer huzurda olmayan şahıs veya sabî ölür; diğer vârisler de izin verirlerse bu kıyâsen caiz olmaz.

Bu İmim Muhıramed (R.A.) kavlidir.

Istihsânda ise muris ölünce, muhakkak taksime ihtiyaç vardır,   

Şayet taksimde bir eksiklik olursa, yeniden taksim yapılır. Şayet, taksim, kendi rızaları ile yapılmış olur ve şartlan da uygun bulunursa; onu bozmaya ihtiyaç yoktur. Mebsût'ta da böyledir.

Bu taksime, gaip veya varisieri tarafından yahut    sabinin vasisi -veya kendi büyüyünce kendi- tarafından izin verilmiş olur; taksim de aynı halde duruyor bulunursa -satışta olduğu gibi- icazetin açık delale­tiyle, mes'ele sâbitleşmişür. Zemyre'de de böyledir.

Bir kitap, vârisler arasında taksim edilmez. Fakat, ondan her birisi, nöbetleşerek faydalanabilirler. Şayet vârislerden birisi: "Yapraklarını taksim edelim." derse; bu­na hakkı olmaz ve onun bu sözü dinlenmez. Tek kitap hiç bir şekilde taksim edilmez. Kur'an'ın sandığı da böyledir. Vârislerin tamamı, bu tak­sime razı olsalar bile, hâkim emir veremez.

Şayet, kitapların cildi çok olsa bile -Mebsut şerhi gibi- o da tak­sim edilmez; onu taksime bir yol yoktur.

Keza her cinsten, muhtelif kitaplar varsa; hâkim, taksimini em-redemez. Şayet vârislerden her birisi, o kitapların mülküyetini almak isterlerse; bir birlerinin rızâsı ile ve kıymetini vererek alabilir; değilse alamaz.   Cevâhiruİ-Fetâv&'da   da   böyledir.

Yetime'de   şöyle zikredilmiştir:

AH bin Ahıned'den soruldu:

—Bir adam öldü; küçük çocuklarla, iki büyük oğlu ve bir de evi kaldı. Hiç birine de bir vasiyyeü yoktur. Hâkim o iki oğlandan birini vasî tayin ettikten sonra, o vasî akrabadan iki kişiyi davet ederek onla­rın huzurunda, o yeri taksim eder ve kitablan büyük kardeşiyle kendisi alır; evi ise, o küçüklere verirse bu caiz olur mu?

İmâm, şu cevabı verdi.

—Eğer taksim eyleyen âlim ve Allah'tan korkan, haramdan kaçı­nan birisi ise, mşaallah caiz olur.

—Küçük çocuklarada taksim yapılır mı? diye, Ebû Hamid sormuş ve:

—Evet yapılır." cevabını almıştır.

Ali bin Ahmed'e sorulmuş:

—Bir adam, bir topluluğun ortak olduğu, bir yeri satın alır ve sa­tın aldıklarının bazıları huzurda bulunur, bâzıları da bulunmazlarsa, bu yer nasıl taksim edilir?

—"Ortakların bir kısmı yok. Bu durumda, ortakları olmadıkça, taksim yapılmaz." buyurmuştur.

Ancak, o yer bir mevrûse (- miras kalmış bir yer) ise, hâkim mev­cut olmayanların yerine birer vekil nasbeder ve bu durumda taksim yapılır.

Bir adam, birisine bir şey sattığında, başka biriside, onu tazmin ettirir ve tazmin ettiren şahıs ölürse, malı taksim edilir. Çünkü, onun taksimine bir mâni yoktur.

Şayet, her ikisi de vâris olurlar ve bu durumda yarısı satılır; sonra da ölene borç çıkarsa; vârislere müracaat edilir ve satışları bozulur. Çünkü bu, ölüme yakın zamanın borcu yerindedir.

Muhtar olan da budur. Kübrâ'da da böyledir.

En doğrusunu, Âlîahü Teâlâ bilir. [7]

 

4- ZİKREDİLMEDİĞİ HÂLDE, TAKSİME DÂHİL OLAN VEYA DÂHİL OLMAYAN ŞEVLER
 

Her ne kadar söylenmemiş oisa bile—satılan yerde olduğu gibi—. taksim edilen yerin ağaçlan da taksime girmiştir.

Yalnız, ekin ve meyve taksime dahil değildir. Ancak, bunların tak­sime girmelerini söyleme hâlleri müstesnadır.

Keza, ortaklar, meyve ve ekili şeylerin yerlerinin taksime dahil olmasını söyleseler bile, zâhirü'r-rivâyeye göre, taksime meyve ziraat dahil olmaz.

Şayet taksim esnasında, "onlardan, ister az olsun isterse çok ol­sun..." derler ve aralarında rıza gösterirlerse, o zarnan, onlar da taksi­me dahil olur.

Bir yere konulmuş eşyalar, her haliyle taksime dahil olunmazlar. Fakat, o yerin sulama hakkı ve yolu —bunlar belirtilmeden taksi­me dahil midir?                                                      ,

Hâkim eş- Şehîd, Muhtasar isimli kitabında: "Bunun ikisi de dâhildir." buyurmuştur.

İmim Mtthammed (R.A.)'de, el- Asi kitabında böyle buyurmuş ve: "Eğer o yer mîras ise, hâkime nüracaat etmeden de taksim edilir ve her­kesin hissesine düşen onun olur. Yolu, su yolu, sulama hakkı olduğu, gibi durur; bunlar' taksime dahil olmazlar." demiştir, Muhıyt'te Je böyledir.

Üç kişilik bir topluluk, ortak bulundukları bir hurmalığı taksim etmek isterler ve yerini ikisi alır; üçüncüsü de ağaçlarım alırsa; işte bu caizdir. Çünkü, kökleriyle birlikte ağaçlar duvar hükmündedirler.

Taksimde, ortaklardan birisi duvarına razı olursa, bu caizdir. Hurma ağaçları da böyledir.

Şayet "şu yer ile şu ağaçlar filanındır." diye şart koşarlar ve bu durumda, o ağaçlar, —o yerin içinde değil,— başka yerin içinde bulu­nur ve diğer ortak için de böyle olur; üçüncüye düşen hurma ağaçlan ise, diğerine âit yerde bulunur ve bu şahıs o ağaçlan kesmek isterse; işte bunu yapmaya hakkı olmaz; o ağaçlar, kökleriyle birlikte diğerinindir. Çünkü hurma ağaçları duvar gibidir. Onun sahibi, onun köküne de sahiptir.

Şayet o ağacı, sahibi sökerse; yerine istediğini eker ve diker. Çün­kü yeri onun hakkıdır.

Şayet ağaç sahibi ağacının yanına gitmek isteyince, yer sahibi mâni olacak olursa; o takdirde, bu taksimat fâsid olur. Çünkü, —ağaca gi­decek yol olmayınca— zarar vardır.

Taksim sırasında "bütün hak, sahibine aittir." denilirse; hurma ağa­cının yolu da onun hakkı olur. Mebsût'ta da böyledir.

İmâm Mohammed (R.A.) şöyle buyurmuşltur: Taksimde, ağaç köküyle birlikte sahibinin olur.

İmâra Muhammed^Jt.A.}, —kökünün kaphyacağı yerin— miktarını zikretmemiştir.

Bu hususta bazı âlimlerimiz şöyle ^vurmuşlardır:

Taksim olduğu zaman köklerinin bulunduğu yer kadardır.

Kökten murad, kesildiği zaman, o ağaç kuruyacak kadar olan sa­hasıdır. Şemsü'i- Eimme Serahsî'de buna meyletmiştir.

Bazı âlimler de: "Taksim sırasında, kalın köklerinin bulunduğu yer kadardır." buyurmuşlardır. d-AsTda buna işaret vardır.

İmâm Mühammed (R.A.) şöyle buyurmuştur:

Kök kalmlaştıkca, yer sahibi onu yontar.

Bu, taksim günündeki durumuna delâlet ediyor ve o yerde, ağaç sahibinin hakkının o kadar olduğunu gösteriyor. Zahîriyye'de de böyledir.

Bir topluluk bir yeri paylaştıklarında, bazılarına bağ ve bahçe ve evler isabet ederse; her biri, kendine isabet eden yerde, kimlerin ne kadar ağaç, ev hakkı varsa onu yazar; kendisine ait olanı yazmaz. Zirâi mahsul ve meyve taksime tâbi değildir. Onlar olgunlaştıktan sonra, ara­larında paylaşırlar Fetâvâyi Kâcfihsm'da da böyledir.

Bir köye mîras yolu ile bir topluluk ortak bulunur ve onu taksim edince, birinin hissesin- ağaçsız, otsuz, kıraç bir yer; diğerine de bahçe isabet ederse; bu, —kur'a çekmek usûlü ile olmuşsa— caizdir. Mebsût'­ta da böyledir.

Bu köyde arazi ve su değirmeni de bulunur; taksim neticesinde bu değirmen, suyu ile birlikte birinin hissesine düşer; diğer birine de ev­ler ve bazı kıraç yerler; bir diğerine de yine böyle kıraç yerler düşer; o değirmenin suyu da diğerlerinin arazilerinin içinden geçmekte olur ve onlar, o değirmen sahibine yol vermezler ve başka bir yerden değirme­nine su götürmek imkanı da olmazsa bu taksimat bozulur.

Şayet başka yerden su götürme imkânı varsa, taksimat caiz olur. Zehiyre'de de böyledir.

Şayet, bir kanalın yanında yol bulunur ve bu yol yer sahibinin haricinde olursa; taksim edilmesi caiz olur.

Eğer taksimden önce, o kanalın intifa hakkı kalmak şartıyle tak­sim yapılırsa; bu taksim caizdir. Şayet böyle bir şart koşulmaz ve yer sahibi ile kanal sahibinin arasında ihtilaf çıkarsa, yolunda yürümek ve çamurunu atmak hususunda, İmtaeyg'e göre, hak, kanal sahibinindir; yolunda yürür; çamurunu da kenarına atar. İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre kanalın harimide (kenarıda) yolu yoksa, kanal sahibinin hakkı yok­tur. Bunları, taksimden önce şarta bağlamak gerekir ki sonradan ihtila­fa yol açmasın.

Hurmalık ve diğer ağaçlık da böyledir. Yolu başkasının yerinden geçiyorsa, onda hakkı yoktur. Aralarında anlaşma yapmaları gerekir. Mttatt'ta da böyledir.

Bir yer, bir topluluk arasında taksim edildiğinde, onlardan biri­nin hissesine, içinde güvercinlerin bulunduğu bir ev düşelse; o güver- ortaklar kendi aralarında taksim ederler.

Şayet, bu güvercinler, avlamadan yakalanamaz!arsa; taksim, edil­meleri fasiddir.

Eğer avlamadan yakalanırlarsa; taksimi caizdir.

Güvercin satımida böyledir: Avlamadan yakalanırsa, satışı caizdir; değilse caiz olmaz.

Bunların tamamı, güvercinlerin gece o eve toplanmakta olmaları hâlinde böyledir. Fakat, gündüz evden ayrıldıktan sonra taksim edil­meleri fasiddir. Fctâvâyi Köbrâ'da da böyledir.

İki kişi, bir ev taksim ederek, bir kısmını biri; diğer bir kısmını da diğeri aldıklarında; birinin aldığı yerde gölgelik ve çöplük bulunur ve bunlar hakkında da önceden bir konuşma yapmış olmazlarsa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, onların hukuku kendisine isabet etmeyene âit değildir.

tfmâmevn'e göre ise, önceden söylesinler veya söylemesinler, onlara ortaktırlar.

Şayet yol ehli, onları kaldırırsa; birisi, diğerine müracaatta bulu­namaz. Mebsât'ta da böyledir.

tki kişinin ortak bulunduğu bir bağın, —onlardan birisine âit— eski bir yolu bulunur ve o bağı aralarında taksim ettiklerinde, o eski yolu, birine bırakıp, diğerine yeni bir yol yaparlar ve yeni ağaçlar da yetiştirilerse; duruma bakılır; Eğer bu yol ve ağaçlar, o adam için yapıl­mışsa, onun olur. Çünkü, bu satılmak hükmündedir.

Şayet, o yolu, ortak yapmışlar ve o ağaçları da ortak dikmişlerse; o, onun mülkü olmaz; ortaklıkları devam eder. Serahs'nin Muhıyö'nde de böyledir,

tki adamın, ortak bir evleri bulunduğunda, ondan bir kapı yeri açıp, oraya bir kapı koyduktan sonra, o yeri, aralarında taksim eder­lerse; o kapu, —bir konuşma yapmamışlarsa— taksime tâbi olmaz.

Ancak, anlaştılarsa, durun? başkadır ve o satış gibi olmuştur. Ze-Myre'de de böyledir.

Bir havuz ona on (= 10x10= 100 arşın kare) veya daha da kü­çük olursa; taksim edilmez. Hnâaetii'l-MüfnVde de böyledir.

En doğrusunu AW« Telli bilir. [8]

 

5- TAKSİMDEN RÜCÛ ETMEK VE KURA ÇEKMEK

 

Hergangi bir mülk, yalnızca taksimle, bir şahsın olmaz. Şu dört ma'nada tevekkuf edilir: (= beklenir)

1-) Teslim alma;

2-) Hâkimin hükmü;

3-) Kur'a çekme;

4-) Bir adamı vekil yapıp, ona taksim ettirme. Zefeyre'de de böyledir.

Koyunlar, iki kişi arasında taksim edilecekse, önce, sayı olarak yan yarıya bölünür; sonra da kura çekilir; hangi taife, kime esabet ederse; o taife, onun olur.

Sonradan, bu ortaklardan birisi nadim olur ve taksimden geri dö­nerse; bunu yapmaya hakkı olmaz. Çünkü taksim sehmine çıkmakla, tamam örmüştür.

Keza, taraflar, bir adamın taksimine rıza gösterirlerse; O şahıs, taksimi yapar; sonra da aralannda kur'a çektirir. Bu da caizdir. Meb-ıfit'ta da böyledir.

Ortaklar üç kişi olurlar ve kur'a birine çıkınca, herbirisi ondan dönmek isterlerse; dönebilirler.

Kur'a onlardan ikisine çıktıktan sonra, birisi dönmek isterse; buna hakkı yoktur.

Şayet ortaklar dört kişi olurlarsa; kur'a üçüne çıkmadıkça, herbiri ondan dönebilir. Muhiyt'te de böyledir.

Taksim eden şahıs, aralarında kendi rızâları ile taksimini yapar; sonra da bâzıları hisselerinden huruç ederse (== çıkarsa), çıkabilir.

Ancak, hepsinin hissesi ayrıldıktan sonra olursa; bu durumda her­kesin hissesine râzi olması gerekir. Fakat, sehimler ayrılmadan olursa dönebilirler. Nifciye'de de böyledir.

Bir topluluk, koyunlara ortak bulunduğu zaman, önce bir tak­sim yaparlar ve önce sehim kime düşerse, o onun olursa; işte bu caiz olmaz.

Şayet miras, deve, sığır, koyun ise, deveyi bir hisse, sığırı bir hisse, koyunu da bir hisse yapıp, bedellerini denkleştirirler ve aralarında kur'a çekerlerse; işte bu taksim caiz olur. Makiyi'te de böyledir.

Şayet mîras, deve, sığır ve koyun ise; develer bir pay, sığırlar bir pay, koyunlar bir pay yapılır ve aralarında kur'a çekilir. Hissesine de­veler düşen şahıs reddedebilir.

tki kişi, ortak bulundukları dirhemleri, müsavi (= eşit) şekilde pay edebilirler. Bu caizdir. MeNU'ta da böyledir.

îki kişi, ortak bulundukları bir yeri, aralarında şöyle taksim ey-teseler: Birinin bütün hakkına karşılık, arka taraftan üçte biri; diğerine |se ön taraftan üçte ikisi verilse; bu taksimden, her ikisi de dönebilir.

Aralarında hudud koymadıkları için, kendi rızalarına da itibar edilmez. Şayet, önceden hududunu ayarlamış olurlarsa; rızalarına itibar edilir. Zehiyre'de de böyledir.

Nitifî, şöyle buyurmuştur Kur'a'Üç nevidir:

Birincisi: Bir kısmının hakkına isabet eder; bir kısmının hakkını da ibtâl eder. işte bu bâtıldır.

Meselâ: Ortaklardan birisi, tayinsiz iki köleyi azâd eder; sonra da kur'a çekerlerse, işte bu bâtıldır.

İkincisi: Güzeldir ve caiz olan kur'adır. Sefere çıkacak kadınlar ara­sında çekilen kur'a gibi...

Üçüncüsü: Ortaklardan her birinin haklarını müsâvî şekilde ayıran kur'a. İşte bu da caizdir. Fetâvikyi Kâdttıânda da böyledir.

Aralarında kur'a çekilecek olan ortaklar için en uygun olanı, her birine: "Kur'a kime önce çıkarsa, onun sehmini ona önce vereceğim; hangi taraftan olursa olsun."denilmesidir. Sonra ikinci sonra üçüncü, —sona kadar— bu sıra takip edilir. Tahini Şerhî'nde de böyledir.

En doğrusu Allahu Teâlâ bilir. [9]

 

6- TAKSİMDE MUHAYYERLİK

 

Taksim üç nevidir:

1-) Muhtelif cinslerin taksimi. Bunda hissedar cebredilmez.

2-) Ölçülen ve tartılan  şeylerin taksimi.  Bunda,  hissedarlar cebredilir.

3-) Elbise gibi, misliyetten olmayan şeylerin taksimi. Bunda da hissedar cebredilir.

Taksimde muhayyerlik üç nevidir:

1-) Şart muhayyerliği.

2-) Ayb (= kusur muhayyerliği)

3-) Görme muhayyerliği.

Cinsi, muhtelif olan şeylerden üç türlü muhayyerlik cem olur.

Ölçülen ve tartılan şeylerde, —görme ve şart muhayyerliği değil— ,kusur (= ayıp) muhayyerliği sabit olur.

Elbise gibi mislî olmayan şeylerde bir nevi olursa (sığır, koyun gibi) kusur muhayyerliği sabit olur. Bu durumda şart ve rü'yet (= gör­me) muhayyerliği sabit olur mu? Ebû Süleyman'ın rivayetine göre; sabit olur. Fetva da buna göredir. Fetâvayi Sağrâ'da da böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur:

Buğday, arpa ve bütün ölçülen, tartılan şeylerde görme muhayyer­liği vardır. Âlimlerimiz: İmâm bu sözüyle, (buğday, arpa demesiyle) bü­tün ölçülenleri; tartılan sözüyle de bütün tartılanlan irâde buyurmuş­tur. Demişlerdir. Hatta, cinslerin taksiminde de rü'yet (= görme) mu­hayyerliği sabittir.

Yalnız buğdayı veya yalnız arpayı murad ederse; o da muhtelif sıfatlara hamledilir.

Şöyle ki: Onlardan da bazıları sert, bazıları yumuşak olur. Bazıları kırmızı, bazıları beyaz olur.

Sıfatları bir olsa bile, bir kısmı değerli; bir kısmı, engin olur. Aynı cevap, altın ve gümüş parçalarında da böyledir.

Altın ve gümüş kablar da böyledir. Cevherler ve inciler de böyledir.

Paralar da böyledir. Silahlar, kılıçlar, camlar da böyledir, (yani de­receleri muhteliftir; aynı ayar değildirler.) Onun için, görmeye ihtiyaç vardır. Muhiyt'te de böyledir.

tki kişi, iki bin dirheme ortak buluduklarında; her bin dirhem, bir kesede olur ve bu ortaklardan her biri, birer kese alırlar; onlardan birisi, bin dirhemin tamamını aynı kesede görür; diğeri ise, kesede dir­hem göremezse; bu durumda, kesesinde dirhem olanın dirhemlerini tak­sim etmek caizdir.

Onlardan birisine muhayyerlik yoktur.

Ancak içinde dirhemler olmayan kese sahibi, bu durumun açıkla­masını sorma muhayerliğine sahiptir.

Bir evi, iki kişi aralarında taksim ettiklerinde, bu şahıslardan her biri, evi dıştan gördüğü hâlde içten görmemiş olsa; onlara muhayyerlik yoktur.

Keza, bir bostanı, ve bir bağı aralarında taksim eden şahıslar­dan birisine, bostan; diğerine bağ isabet eder; her ikisi de kendisine dü­şen yeri de içini de görmezler; hurmalığını, ağaçlarını da görmezler; fa­kat dışardan etrafını çeviren duvarı görürlerse; bu durumda onlara mu­hayyerlik hakkı yoktur; dıştan görme, içten görme gibidir.

Keza, bir kumaşın bir kısmını görmek; tamamını görmek gibi­dir. Ve bu durumda da muhayyerlik sakıt olur. Mebsût'ta da böyledir.

Bazı âlimlerimiz, şöyle buyurmuşlardır:

Ağaçlan görmemenin te'vili, başlarını gördükleri içindir. Fakat, baş­larını da görmezlerse görme muhayerliği kalkmaz.

Bu kavil, alım-satımda da böyledir.

Taksimde görme muhayyerliğinin sabit olduğu yerde, aynen alım-satımda da görme muhayyerliği sabit oiur. Bâtıl, olduğu yerde de bâtıldır.

Kusur (= ayb) muhayyerliği, taksimin tamamında iki nevi ola­rak sabit olur.

Ortaklardan birisi, hissesine düşende bir kusur görür ve bunu tes­lim almadan önce görmüş olursa; hissesinin tamamını reddeder. Tak­sim edilen şey, ister bir cins olsun; isterse muhtelif cins olsun fark et­mez. Alım-satımda olduğu gibi...

Şayet teslim aldıktan sonra gördü ise; taksim olunan şeyin bir cins olması hâlinde, (ister hakikaten, ister hükmen bir cins olsun) (bir ev gi­bi..) veya hakikaten değil de hükmen olsun; (ölçülen, tartılan şeyler gi­bi. ..) hissesinin tamamını geri verir. Bir kısmını alıp da bir kısmını geri vermesi caiz olmaz. Bu da, ahm-satımda olduğu gibidir ve taksim bâtıl olur.

Taksim olunan şey, —koyunlar gibi— muhtelif kısımlardan oluş­muşsa; o takdirde, yalnız kusuru bulunan reddedilir.

Satın almada da böyledir.

Bir cariyede, hizmetinden sonra, kusur görülürse; o istihsânen reddedilir.

Eve oturduktan sonra, kusur görülürse, yine istihsânen reddedilir.

Elbise, bir müddet giydikten sonra; hayvan da bir müddet bindik­ten sonra, reddilmez. Şayet kusurunu gördükten sonra giydi veya bindi ise, hem istihsânen, hem de kıyâsen bu böyledir.

Fakat evde bir müddet oturmuşsa; İmâm Mshammed (R.A.)'in Kiîâbü'l-Büvû'da buyurduğuna göre, müşteri, muhayyerlik müddeti için­de oturdu ise, muhayyerliği düşmüştür, tmim'ın bu kavlinin, mezkur yer­de tafsilatı yoktur. Âlimler şöyle buyurmuşlardır: Eğer, bu şahıs, otur­duğu evde inşaat yapmışsa, muhayyerliği bâtıl olmuştur; değilse yalnız oturmakla muhayyerliği batıl olmaz. Bazı âlimler ise: Taksimde muhay­yerlik, inşa ile de bâtıl olmaz, demişlerdir. Aralarındaki fark: Kusur mu­hayyerliği olan evde oturmak hâlinde, o müddet içinde reddetmek imkânı varken reddetmedi;  uzun süre oturdu ise; bu durumda, onu reddedemez.

Ancak hâkimin hükmüyle veya diğer ortağının rızası ile reddedebilir.

Şayet ortağı razı olmaz ise, da'va eder.

Şart muhayyerliğine gelince, red imkânı olunca; oturmaya ihti­yaç yoktur. Bizzat reddeder, hiç beklemez. Ne hâkime gider; ne de or­tağının rızasına başvurur. Bunlara ihtiyaç yoktur. Böyle yapmaz ise, mu­hayyerliği bâtıl olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir ortak hissesine düşen yeri —onun kusurunun olduğunu bilmeden— satar ve müşteri, kusuru sebebiyle onu geri verirse; eğer hâ­kimin hükmü olmaksızın o yeri kabul edip, geri alırsa; taksimdeki mu­hayyerliği bozulmuş olur.

Şayet hâkimin hükmüyle geri alırsa, kendiside ortağı ile olan taksi­mi bozar. Bu durumda beyyinesinin olmaması ve yemin etmemesi mü­savidir. Mebsât'ta da böyledir.

Şayet müşteri, o evin kusurunu bilmeden, orada bir yıkım ya­parsa; artık onun reddi mümkün değildir. Ancak, kusuru nisbetinde, —o kusurun— bedeline başvurur. Satışta olduğu gibi... Satıcı ise, tak­sim edene —noksanı sebebiyle— başvuramaz.

Be mes'ele, hilafsız olarak zikredilmiştir.

Bazı âlimlerimizde, burada, yalnız İmâra Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kav­lini zikreyledüer.

İmimeyn'e göre, satıcı da kusurundan dolayı, taksim edene müra­caat eder.

Bir kısım âlimlerimiz de: Bu mes'elede, d-Asü'da tamamının kavli zikredilmedi. Sahih olanı, bu mes'elenin ihtilaflı olduğudur. Buyurdu­lar. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet ortak, o yerin bir kısmım, satmadan önce yıktı, sonra da kusurunu gördü ise, o takdirde ortağına müracaat eder. Ancak, ortak­lar razı olurlarsa, o yeri bir kısmı yıkılmış olarak geri verir. Mebiftt'ta da böyledir.

Şart muhayyerliği, görme muhayyerliğinde olduğu gibi, taksim muhayyerliğinde de vardır.

Şart muhayyerliği bâtıl değildir. Rivayetlerin ihtilafına rağmen, ger­çekten taksimde muhayyerlik şartı sahihtir. Satışta sahih olduğu gibi...

Hatta üç güne kadar şart caizdir. Bunda ihtilaf yoktur.

Üç günden fazla olursa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ile İmâmeyn arasın­da görüş ayrılığı vardır. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet üç gün geçtikten sonra, o üç gün içinde, reddi idia eder; diğeri de ona üç günün geçtiğini söylerse; onun sözü geçerli olur. Her ikisinin de belgesi bulunursa, iddiacının belgesi geçerlidir. O yeri geri verir. Mebsût'ta da böyledir.

En doğrusunu Allabu Teâla bilir. [10]

 

7- TAKSİM EDİLMESİ,  BAŞKASINA KARŞİ GEÇERLİ OLAN VE GEÇERLİ OLMAYAN ŞEYLER

 

Aslolan, bir şeyi satma hakkına mâlik olan bir kimsenin, taksim etme hakkına da mâlik olmasıdır. Muhıyt'te de böyledir.

Sabiye ve bunağa karşı, babanın her hangi bir şey taksim etmesi' —şayet, fazla bir aldanış olmaz ise— caizdir.

Babanın vasisi de böyledir. Ve vasî» baba ölürse, onun yerine kâimdir.

Babanın babası olan dede de, böyledir.

Burada, babanın vasisi olmaz ise, ananın vasîsinin taksimi de caiz­dir. Bu, yukarda söylenilenlerden hiç birisi bulunmazsa, böyledir.

Akar bunun dışındadır. Çünkü ananın vasisi, ana makamına ka­imdir. Onun da, çocuğun mülkünde tasarrufu caizdir; yalnız akar müs­tesnadır. Bunun için, taksimde, ananın, kardeşin, amcanın; küçük ve­ya gaibe karısına karşı, bocasının taksimi caiz değildir. Fetâvâyi Kayhan'da da böyledir.

Kâfirin, kölenin ve mükâtebin; hür, müslüman ve küçük oğluna karşı, taksimi caiz değildir. Çocuk düşürenin, düşüğe karşı taksimi de caiz değildir. Mebsût'ta da böyledir.

Hâkim, bir yetim için bir vasî ta'yin etmiş ve o vasî taksim eyle-mişse; bu, —akar olsun, uruz olsun— her şeyde geçerlidir.

Şayet, hâkim, o vasiyi yalnız nafakası üzerine veya malını muha­faza etmesi için vasî yapmışsa; o takdirde taksim etmesi caiz değildir.

Babanın tayin ettiği vasî bunun hilafınadır. Babanın tayin ettiği vasî, her şeye yetkilidir. Muhıyt'te de böyledir.

Vasinin, iki küçük arasında bir şeyi taksim etmesi caiz değildir. Birinin malını, diğerine satmasının caiz olmadığı gibi...

Baba, bunun hilâfinadır. Çünkü baba, küçükler arasında taksim yaparsa bu caiz olur. Birinin malını, diğerine satmasının caiz olduğu gi­bi... Vâsinin, iki küçüğün ortak bulunduğu yeri taksim edebilmesinin çâresi şudur: Bu vasî, o küçüklerden birinin malım, —taksim etmeden— bir yabancıya satar; sonra da o malları (yani müşterinin hissesi ile diğer küçüğün hissesini) birbirinden ayırır; daha sonra da, hissesini sattığı kü­çüğün hissesini geri satın alır. Böylece, her birinin yeri ayrılmış olur. Ve, bu taksim caiz olur. Çünkü hadise, vasî ile müşteri arasında cerer yan etmiştir.

Bunun için İkinci bir çâre de şudur: Vasî, küçüklerden ikisinin de hissesini bir adama satar; sonra da onların hisselerini, ayrı ayrı satın alır. Zefeyre'de de böyledir.

Bir vasînin, kendisi ile küçüğün ortak olduğu şeyi taksim etmesi caiz olmaz.

Ancak, taksim etmek, küçük için bir menfaat sağhyacaksa, İmim Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre caiz olur.

imim Muhammed (R.A.)'e göre ise caiz olmaz. Menfaati ortada olun­ca, baba da küçük çocuğunun malını taksim eder. Eğer çocuk için men­faat yoksa taksim etmez. Muhıyt'te de böyledir.

Vârislerin içinde, hem küçükler, hem de büyükler bulunduğun­da; küçüklerin hisseleri, büyüklerin huzurunda hep bir arada olmak üze­re, ayrılırsa; bu taksim caiz olur.

Bundan sonra vasî küçüklerin hisselerini birbirinden ayırırsa; bu taksim caiz olmaz.

Büyüklerden de huzurda olmayan olunca, akarları taksim edilmez ve taksimi caiz değildir.

Urûzun (= nakit para, hayvan ve yenecek şeylerden olmayan mal­lar; kitaplar, kumaşlar ve benzerleri gibi şeylerin) taksimi caizdir.

Bundan murad, vârislerin tamamının büyük olmaları hâlidir. Ve hisseleri birbirinden ayrılır.

Bakkalı, Kitabında: "Babanın terekesinde bulunan uruz taksim edi­lir." demiştir. Zehıyre'de de böyledir.

Varislerin arasında, küçük, büyük ve hazırda olmayan varsa; vasî de huzurda olmayan büyüğün hissesini, küçüğün hissesiyle birlikte ayı­rırsa; İmim Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, akarda ve diğer mallarda taksim caiz olur.

İmİmeyn'e göre büyük hakkında akarda, taksim caiz olmaz.

İmim Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre vasînin, büyüğe karşı üç yerde satı­şı caiz olur.

1-) ölenin borcu varsa;

2-) Vasiyyeti varsa;

3-) Küçük çocuğu varsa. Taksimi de böyledir.

Fakat İmameyn'e göre, caiz değildir. Serahsi'nin, Muhıytı'nde de böyledir.

Vârisler küçüklü büyüklü olur ve vasî de, her birinin hisselerini ayrı ayrı taksim ederse; bu asla caiz olmaz.

Eğer vasî, üçte bir olan vasiyeti, kendisine vasiyet olunana verir; vârisler arasında da küçükler bulunur; kendisi de vârisler için üçte ikiyi alırsa; bu sahih olur.

Şayet, kendisine vasiyet olunanın elindeki zayi olursa; tazminat

gerekmez.

Şayet vârisler büyük olur ve huzurda bulunmazsa ve yine vasî ken­disine vasiyet edilenin üçte birini verip; üçte ikisini kendisi alırsa; caiz olur.

d-Asd'da şöyle zikredilmiştir:

Kendisine vasiyet edilen şahıs huzurda olmaz; vârisler ise, büyük olur ve huzurda bulunurlar; vâsî, taksim ederek, kendisine vasiyet edi­lenin üçte birini, kendisi alırsa; bu taksim İmim Ebû Hanîfe (R.A.)'ye gö­re bâtıl olur. İmim Ebö Yûsuf (R.A.)'a göre ise, caiz olur. Zehıyre'de de böyledir.

Bir adam ölür; diğer bir adama da vasiyette bulunmuş olur ve terekesini kaplayacak kadar da borcu bulunur ve vârisler; vasîden his­selerinin ayrılmasını isterlerse; bu durumda vasî, taksim yapmaz. Top­luca satarak, Ölenin borcunu öder. Zahîriyye'de de böyledir.

tki vasî, ölenin malım aralarında taksim ederek, vârislerin bir kıs­mının hissesini, birisi; diğerlerinin hisselerini de diğer vasî alsa; bu caiz olmaz.

O iki vasiden birisi yok iken, diğeri taksim yapsa; yine caiz olmaz.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) buna muhaliftir.

Serseriye ve baygına karşı taksim caiz olmaz.

Cinnet getiren de böyledir. Yalnız o ifakat bulduğu zaman, birisini hissesini almaya vekil yaparsa, onun hissesi vekiline verilir. Zehiyre'de de böyledir.

Vâsi zimmî, vârisler ise müslüman olursa; o zimmînin taksimi de sahih olur. Bu zimmînin, sağlığında bir vekil tâyin etmesi de caizdir.

Ancak, zimmî, müslüman hakkında hiyânet etmekle müttehem ol­duğundan, onu vasîlikten çıkarmak gerekir. Zira o, dinde düşmandır.

Yine de, vasîlikten çıkarmadan önceki taksimi caiz olur.

Başkasının kölesini vasî yapmak da, onun işiyle meşgul oîduğu için, güzel olmaz. Onuda vasîlikten çıkarmak icabeder. Serahsi'nin Muhıytı'-nde de böyledir.

Taksimde, zimmet ehli de,   ehl-i îslâm menzilindedir. Yalnız şa­rap ve domuzda aynı değildirler. Bu iki şey, onların kendi arasında olur. Bunlardan başkasının kısmetini vermeyene zimmîler cebredilirler. Şa­yet, zimmîlerin, aralarında şarap taksim ediliyorsa, bazısına fazla ver­mek caiz olmaz; eşit olarak vermek gerekir. Eğer bir zimmî, bir müslü-manı vasî tayin etmişse; vasinin domuz ve şarap taksimi mekruhtur. Fa­kat, o müslüman, o hususta, bir zimmîyi vekil yapar ve o vekil olan zim­mî, zimmet ehlinin domuz ve şarap hisselerini dağıtır; aralarında tak­sim eder.

Bir zimmî, bir müslümanı, "mîrasmı, vârislerine dağıtması için" vekil tâyin ettiğinde, bu zimmînin malının içinde, domuz ve şarap bulu­nursa; bu müslümanin, onları taksim etmesi caiz olmaz. Satın alması ve satmasının caiz olmadığı gibi...

Bir müsiümanın, taksim için, bir zimmîye vekil olması doğru bir şey değildir. Çünkü vekil olunanlar, ondan razı olmazlar. Böyle bir şey olursa, işi bir zimmîye havale etmek icabeder. Bu caizdir. Mebsût'ta da böyledir.                                                          

Bu vârislerden birisi, müslüman olur ve o bir zimmîyi, domuz ve şarabın taksimi için vekil tâyin ederse; bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre caiz olur.

İmâmeyn'e göre ise, caiz olmaz. Meselâ: Bir müslüman, bir zimmî­yi, şarap satmaya vekil eylese, bu caiz olmaz. Serahs'nin Muhıyü'nde de böyledir.

Şayet, müslim olalı zat, mîras olarak, şarap alırsa; onu hemen sirke yapar. Ve o müslüman, başkalarının onda olan haklarını tazmin eder. Ve sirke kendisinin olur.

Eğer, bir zimmînin terekesinde domuz ve şarap bulunur; alacaklı­ları da müslüman olurlar; bu zimmînin de, bir vasisi bulunmazsa, bu durumda, kadı efendi,' 'Onun, bir zimmîye satılması için" diğer bir zim­mîyi görevlendirir; o onları satıp, parasını alacaklılara verir. Mebıftt'ta da böyledir.

Güvenceli bir harbî, bir zimmînin çocuklarına taksim yaparsa; bu caiz olmaz. Çünkü güvenceli harbî için, zimmînin çocuklarına vela­yet hakkı yoktur. Bunun için dir ki, bir müste'men harbî, bir zimmîye vâris olamıyor. Mürtedin vâris olamadığı gibi... Diğer tasasarrufat ise, bunun hilafınadır. Serahri'nin Mukiyü'nde de böyledir.

Bir mürted, irtidadı hâlinde öldürülürse; onun mîrasından, ken­di gibi mürted olan çocuğuna hisse yoktur.

İzinli kölenin kısmeti, hür olan kimsenin kısmeti gibidir. Sersh-sî'nin Muhıyt'nde de böyledir.

Mükâtep, taksimde hür gibidir. Çünkü o, ticâret ehlidir ve tak­simde, —satış gibi— müâvcda manası vardır.

Taksimdeln sonra, mükfttep, kitabet bedelini ödemekten âciz kalır­sa; efendisinin o taksimi feshetme hakkı yoktur.

Mükâtebin efendisinin, —mükâtep huzurda olsun veya olmasın— onun rızası olmadan taksimi caiz değildir.

Şayet mükatep, kısmeti için bir vekil tâyin eder; sonra da kendi âciz kalır veya ölürse; o vekilin, bundan sonraki taksimi caiz olmaz.

Eğer, mükâtep azad edilirse; o vekil, vekâleti üzerinedir.

Eğer mükâtep, ölümü anında, bir vâsiye vasiyette bulunur; o vasî de onun malını vârislerine taksim ederse; bu taksimi caiz olur. Çünkü, o hürdür; kitabet bedelini Ödemiştir ve hürriyeti hâli hayatında hükme-dilmiştir. Bizzat kendisi Ödemiş ve sonra ölmüş gibidir.

Mükâtebin küçük çocuğuna karşı tasarrufu da hür olanın vasîsi gibidir.

EyidK'ta şöyle zikredilmiştir:

Mükâtebin vasisî, gâib hakkında da, hür gibidir. — Akarın haricinde— her türlü taksimi caizdir. Burda söylenen de, —şayet o, ve­fayı terketmezse— esahhtır. Bu vasînin taksimi, taksimden önce kita­bet bedeli ödenirse, caiz olur; değilse caiz olmaz. MeMt Şerhı'nde de böyledir.

En doğrusunu, ancak Afaki Tefttt bilir. [11]

 

8- TEREKENİN TAKSİM EDİLMESİ; BU TAKSİMDEN SONRA; ÖLENİN VEYA KENDİSİNE VASİYYET EDİLEN ŞAHSIN BORÇLU ÇIKMASI HÂLİNDE VÂRİSİ VEYA TEREKEDEKİ BELİRLİ BİR ŞEYİ DA'VÂETME

 

Vârislerden birisi, ölenin borçlu olduğunu ikrar ettiği hâlde; di­ğerleri onu inkâr ederlerse; tereke aralarında taksim edilir ve ölenin borçlu olduğunu ikrar eden vârise, "borcun tamamım vermesi" emredilir. Bu, eğer hissesi borca kâfi geliyorsa — bize göre böyledir. Fetâvâyi Kâdîhân'-da da böyledir.

Vârisler, ölen şahsın evini veya arazisini taksim ettiklerinde; bu Ölünün borcu olur ve alacaklı gelip alacağım isterse bu durumda varis­ler bu taksimi; —borç ister az olsun isterse çok olsun—bozarlar.

Vârisler, kadı efendiden, terekenin taksimini istediklerinde,., ölen şahsın üzerinde borç bulunur ve kadı, bunu bilir; alacaklı da huzurda bulunmaz ve bu borç, terekeyi tamamen kaplamakta olursa; bu durumda kadı, taksimi terk eder. Çünkü onun malı yok demekdir. Dolâyısiyle bu taksimde bir fayda olmaz.

Eğer borç, terekeyi kaplamıyorsa; bu durumda kıyâs, taksim yap­mamaktır. Bilakis, terekenin tamamını bekletmekdİr.

îstihsân ise,|borç mikdannı bekletip;|kalanım taksim eylemek|dir.On-lardan bir kefil de alınmaz. Bu, İmim EbÛ Hinîfe (R.A.)'ye göre böyledir.

İmâmeyn, buna muhalif dir.

Şayet kadı, borcu bilmiyorsa; onlara: "Ölenin borcu varım?" diye sorar. Eğer onlar: "Evet var.'* derlerse; bu durumda onlara." borcun miktarım sorar. Çünkü hüküm muhtelifdir.

Şayet onlar: "Borcu yoktur." derlerse; onların bu sözü geçerli olur. Çünkü, vârisler, ölenin yerindedirler.

Sonra da, kadı: "Vasiyyeti var mıdır?" diye sorar. Eğer onlar: "Evet vardır." derlerse; bu durumda da kadı: "Vasiyyeti, belirli bir şeymi-dir?" der. Zira, burda da hüküm değişiktir.

Şayet vârisler: "Vasiyyeti yoktur." derlerse; o takdirde kadı, ara­larında terekeyi taksim eder.

Eğer bu taksimden sonra, ölenin borcu ortaya çıkarsa kadı taksimi bozar.

Şayet kadı, varislerden, ölen şahsın borcunu sormadan, arala­rında, terekenin taksimini yaparsa; sûret-i zahirede, bu taksim caiz olur.

Sonradan, borç meydana çıkarsa, o zaman yine hâkim, bu taksimi bozar.

Ancak vârisler, kendi mallarından, o borcu öderlerse, o takdirde, kadı (= hâkim) taksimi bozmaz.

Bu her iki hâlde de böyledir.

Alacaklılar, alacaklarından vaz geçseler bile, taksim, yine de bozulmaz.

Bunların tamamı, vârislerin, borcu terekeden çıkarmadıkları zaman ve ölenin başka malı bulunmadığı hâllerde böyledir.

Fakat, ölenin borcunun karşılığını çıkarırlar veya ölenin başka malı olursa; kadı efendinin taksimi bozulmaz.

Başka vâris meydana çıkarsa, hüküm yine aynıdır.

Şahitler onu tanımaz veya kendine üçte bir veya dörtte bir vasiyyet edilen şahıs gelirse; bu durumlarda, kadı efendi, o taksimi bozar. Son­ra yeniden taksim eder.

Şayet vârisler: "Biz, bu vârisin hakkını, (veya kendisine vasiyet edi­lenin hakkını) veririz." derlerse; hâkim, taksimi bozmaz. Onların, bu sözlerine de —bunlar; vârisi veya kendine vasiyet edileni bu sözlerine râvi edene kadar— itimat etmez.

Alacaklı veya kendisine vasiyet edilen şahıs, "bin dirhem alacaklı olduğunu bildiren bir yazı ile' ortaya çıkar; vârisler de: "Biz bunların haklarım, kendi mallarımızdan öderiz." derlerse; taksimleri bozulur. Çünkü, kendine vasiyet edilen şahıs, —terekenin aynından— üçte biri veya dörtte bir hakka sahîbtir. Vârisler de, onu verecek olunca, diyecek bir şey kalmaz. Bunlar, onun nasibini satın almış olurlar. Yalnız, bu­nun için, onun rızâsı da şarttır.

Alacaklının durumuna gelince; —terekenin aynında değil de— te­rekenin manâsında hak sahibidir. Hangi çeşit malı varsa, borcu ondan Ödenir.

Şayet, vârislerden birisi, onun alacağını, kendisi şahsî malından, —terekeye müracaat etmemek üzere— öderse; bu durumda da, kadı efen­di taksimi bozmaz.

Bu vâris, alacaklının alacağım kabul ederse; borç düşer; diğer vâ­rislere karşı yapacağı bir iş kalmaz. Çünkü onlara müracaatı gerekmez. Fakat, onlara müracaatı şart koşar veya bu hususta susarsa; tak­sim reddedilir.

Diğer vârisler, kadıya, kendi mallarından, borçlarını öderlerse bu böyledir. Çünkü, kadının alması, alacaklının alması demektir. Bu ce­vap, zahirdir.

Eğer, rücûu şart koşar veya susarsa, uygun olanı onu tatavvu ka­bul etmektir.

Şayet susarsa, ben, onu tatavvu kabul etmem. Çünkü o, hüküm­den muzdardır. Görümüyor mu ki; alacaklı, hâkime gider de hâkim, ona, bütün alacağını hükmeder sonra da vârisler mirası taksim ederler; daha sonra da bir vâris veya kendisine üçte bir veya dörtte bir vasiyet edilen şahıs gelirse; ya üçte bire veya dörttebire artık bu durumda kadı efendi, taksimi bozar

Zîrâ mîras, alacaktan sonradır. Bunların tamamı tarafların taksi­mi; hâkimin taksiminden Önce olursa böyledir. Eğer sonra olursa, bilâ--hare de alacaklı veya kendisine vasiyet edilen şahıs, çıkıp gelirse; o tak­dirde; vâris taksimi bozmaz ve hakim de kendine vasiyet edilenin hak­kını ayırırsa; bu mes'elede âlimler ihtilâf eylediler: Ba'zıları: "Taksim bozulmaz." dediler.

Buna, İmâm Muhımmed (R.A.) işaret eylemiştir. Ve bu, sahihtir.

Ba'zıları da: "Taksim bozulur." demişlerdir. Muhıyt'te de böyledir.

Ölen zatın borcunu, bir insan teberru ederse; bu durumda ala­caklıların taksimi bozma hakkı kalmaz. Zebiyre'de de böyledir.

Teberrük edilen şeyi, —onda borç olması hâlinde— taksim et­mek isterlerse; bunun çâresi:

Bir yabancı, öleni berî kılmak şartiyle, alacaklıdan —onu tazmin etmek için izin alır. Eğer, öleni ibra şart olmaz veya bunu şart koşmaz­sa; bu durumda, ölem'n berî olması hâli, taksim edilen şeyde geçerli ol­maz. Çünkü, ölünün beraat etmesi şartı, o şeyi borcuna havale etmek olur. O takdirde tereke, borçtan hâli olur. Kodeıî'nin Veda'nde de böyledir.

Vârislerin bir kısmı borcu öderse; alacaklının, kalan kısım için diğerlerine müracaat etmesini, —Ödeyenin— şart koşması gerekir.

Şart koşmaz'da, alacaklı bu alacağım teberru eylerse; bu teberru, vâriserin tamamına âit olur.

Hatta, bu alacaklı hâkime gider ve borcun tamamı ona hükmedi-lirse, zaruri olarak alacağını alır. ancak, teberruu kasd ederse onların hiç birine müracaat etmeyecektir.

Vârislere taksim edilen evde, ölenin karısı oturuyor olur ve bu kadın, taksimden sonra mehrini iddia ederek, beyyine de ibraz ederse; bu durumda taksim bozulur. Serahsî'nin Muhıyü'nde de böyledir.

Vârislerden bir kısmı, taksim tamam olduktan sonra, terekede borç bulunduğunu iddia ederlerse; bu da'vaları sahih olur ve kabul edi­lir. Ve bundan dolayı, taksim bozulur. Mohıyt'te de böyledir.

Bir topluluğa düşen mîrasda borç ve vasıyyet bulunmaz; vâris­lerden biri ölmüş olur; ikinci vâris de borçlu bulunur veya bir vasiyyeti olur; yahut onun vârislerinden hazırda olmayan biri, veya küçük bir ço­cuğu olursa; bu durumlarda, önceki ölenin mîrâsı taksim edilir; bunun hükme ihtiyacı yoktur, tkincİ ölenin alacaklısı, alacaklarını borçlunun vârislerinden ister veya kendisine vasiyet edilen şahıs hakkını ister; ha­zırda olmayan şahısla küçük de böyledir. Tittrhâniyye'de de böyledir.

yârislerden birisi, kendisinin küçük oğlu için, Üçte bir vasiyyet edildiğini iddia eder ve beyyinede ibra^ ederse; ev taksim edilmiş olsa bile, onun hakkı bakidir.

Ancak, oğluna yapılan vasiyyetii babası alamaz.

Bu taksim de batıl olmaz. Çü'nkt/kısmet tamam olmuştur. Tamam olan, bir bir taksimi ibtal etmeye gay/et edenin, bu sayı bâtıl olur. Onun, önceki taksime dönmesi, "Çocuğuna bir vasiyetin yapılmadığını" iti­raf olur.                                     

Bu, borca benzemez. Çocuk büyüyünce hakkını ister ve onun hak­kı ona verilir. Z»hîriyye'de de böyledir.

Bir topluluğa, babalarından bir yer mîras kalıp, herkes hissesi kadarını aldıktan sonra, birisi, "ana-bababir kardeşinin olduğunu" iddia ederse; o da babasına vâris olur. Bu evlâd babasından sonra Ölmüş olursa;

onun vârisleri mîrasmı ister.

Birisi: "Ben babamın mîrasmı taksim ettim ve hisseleri yazılmadı," derse; o takdirde, birinin başkasında hakkı yoktur. Bu, dâvayı nefye-der. "Yazılmadı." sözünden murad, müşkili izâle etmek; cevap da bu iki durumu açıklamadır:

Keza, kardeşlerden birisi, babasından, kaplarım sağlığında satın aldığını beyyineler veya onları kendine bağış yaptığını isbat eder ve on­ları alır; anası da ona vâris olursa; beyymesi kabul edilmez* l&sbsAî'ta da böyledir.

Varisler, borcu aralarında taksim ederler ve bu borç, ölenin bor­cu olursa; borcu da, eşyayı da eşit olarak taksim ederler.Borcu, filan ödesin; filan eşyayı, filan alsın demek, borçta da, eşyada da bâtıl (ge­çersiz) olur.

Önce eşyayı taksim edip, sonra da borcu taksim ederlerse; bu du­rumda borcun taksimi bâtıl olur. Zira borç, her şeyden önce ödenecektir.

Ölenin üzerinde borç bulunduğunda, herkes hissesine düfecek bor­cu, bir defada tazammun eder ve taksimi yaparlar; diğer borçlan da birisi tazammun ederse; bu taksim fasid olur.

Borç ödenmeden yapılım taksim, fâsiddir; geçerli delildir. Ölenin mîrasi bulunmaz alacaklı da alacağından vaz gd;er ve diğer alacaklılar da onun tazminvaî:ma razı olurlarsa, işte bu caizdir.

Şayet alacaklılar, Öien\vn borcunu, birinin teberrusunu kabul et­mezlerse; taksim bozulur.     

Şayet, onun tazminatına ye teberrusuna razı olurlarsa, ölen borç­tan kurtulur. Bundan sonra, Ölenin malına müracaat olunur. Mebsûl'ta da böyledir.

Şayet, alacaklı teberrûya şşrt koşmaz ise, taksim geçerli olmaz. Eğer diğer alacaklılar, Ölen şahısta alacağı olanın tazminaıtma razı olurlar; o da vârislerin taksimine izan verir; onlar da aralarında taksim ettikten sonra, alacaklı onu bozarsa; buına hakkı vardır. Zefaıyre'de de böyledir.

Babalarından kalma araziye vâris talan üç kişiden birisi' ölür ve bir büyük oğul vâris bırakırsa; bu durumdiı, bu çocuğun dedisinin ara­zisi, amcaları ile birlikte, aralarında, eşit olarak taksim edilir. Bundan sonra, oğlun oğlu, beyyinesiyle gelerek, babasının babasının (dedesinin), kendisine üçte birini vasiyet eylediğini"isbat ederek, o taksimin ibtâli-ni isterse; tenakuzdan dolayı, bu davası dinlenmez.

Fakat, dedesinin vasiyyetini değil de, onda babısuuh alacağs oldu­ğunu isbat ederse; da'vâsı sahih olur. Çünkli onda tenakuz yoktur.

Alacak, beyyine ile sabit olur. Beyyine ile sabit olunca da, aynen isbat gibi olur. Borç tesbit edilince de, taksim bozulur.

Amcalarının: "Babanın, dedende alacağı yoktu." demeleri, taksi­min bozulmasına mani olamaz.

Bir yer, bir topluluk arasında mîras olduğunda; onu taksim edip, herkes hakkını teslim aldıktan sonra; birisi, diğerinin hissesini satın alır; sonra da, babasında alacağının olduğunu belgelerse; bu durumda her­kes, tasarrufuna devam edemez; borç var iken, tasarruf geçerli olmaz. Mebsût'ta da böyledir,

Bir adam, "birinin öldüğünü ve bir ev mîras bıraktığını" vâris­lere ikrar eder veya onlara bunu söylemez; sonra da "üçte birini, kendisine vasiyet eylediğini" söyleyip, "Ölende, alacağı olduğunu da" bey-yinelerse; bu beyyinesi kabul edilir.

Vasiyet de, borç da münâfî değildir. Her ikisi de terekeden ödenir.

Şayet "...vârisler için..." veya "...onlar için, bıraktı" diye, ilaveli söylemiş olsaydı, hüküm, buna muhalif olurdu.

Eğer "bu evi, onlara mîras bıraktı;" demiş olsaydı veya "Vârisle­rine bıraktı." demiş olsaydı; beyyinesi kabul edilmez; diğerleri hâli Üzere kalırdı. Zehıyre'de de böyledir.

"Babasından mîras kaldı." dedikten sonra; "Başkasından mî­ras kaldı." diye ikrar ederse; tenakuzdan dolayı bu ikrarı kabul edil­mez. Mebsât'ta da böyledir.

Bir topluluk, bir evi, mîras olarak taksim ederler; ölenin karısı da onu doğrular ve kendisine, sekizde bir hak düşer onu da, bir defada ayırdıktan sonra, "ayrılan o yerin, kocasının üzerinde olan mehrine kar­şılık olduğunu" iddia ederek: "Ben, onu satın aldım.*' derse; bu sözü kabul edilmez. Çünkü o, önce taksime müsâade etmiştir. Bunu kocası ölürken iddia etmiş olsa, yine kabul edilmez.

Keza, vârisler bir yeri taksim ettiklerinde, her biri, babasından kendisine düşen mirasını aldıktan sonra, birisi, iddia ederek: "Diğerle­rinde bir ev veya bir hurmalık vardır." derse beyyinesi kabul edilmez. Fetâvâyi KMnân'da da böyledir.

En doğrusunu Allahu Teâlâ bilir. [12]

 

9- TAKSİMDE ALDATMA

 

Aslolan, bütün taksimin kadı efendinin ihtiyarı ile olması veya iki kişinin, babalarından kalan bir şeyi aralarında taksim etmeleridir.

Şayet, taraflardan birisi* taksime razı olmazsa, o, -taksim talebi hâ­kimden gelmişse- cebredilir.

Meselâ: Bir yer taksim edilir; oraya birisi bina yapar veya ağaç di­ker; sonra da o iki hisseden birine bir hak sahibi çıkarsa; diğer ortak, ağaç ve evin kıymetine müracaat edemez. Çünkü, bu durumda onu kan­dırmış (aldatmış) olmamaktadır. Ve mülkün bir kısmının gitmesiyle, ikisi de zarara uğramış oldular. O yerin, ortaklık hakkı da kesildi ve her bi­risi, o yerin taksimiyle ziyana uğrayıp, birisi orayı ihya eyledi; yarısını diğeri alınca, onun hakkı zayi olmuş ve aldannuş olur. Ancak,burda muh­tar olan, hisse sahibinin rizâsı ile o yerin taksimi ve bina ve ağaç sahibi­nin onların kıymetine müracaat etmesidir. Zira, bu durumda fazla muz-dar olmaz; kendi hakkını ihya etmiş; diğerinden de kıymetini almış olur.Bir yönden de, her biri aldanmış olur. Birisinin yerinin tamamen gitmesi, diğerinin yerinin ikiye taksim edilmesi gibi...

Bir yer ikiye taksim edilir ve her bir ortak, hisselerine birer bina yaparlar; sonra da onun birine bir hak sahibi çıkarsa; bu ortaklardan biri, diğerine o binanın kıymeti için müracaat edemez.

Şayet iki yer veya iki ev olsaydı; onlardan her birisi, bunlardan bi­rini alsaydı ve sonra da, bir hak sahibi çıkıp, birisini alsaydı, o takdirde ibinanın kıymetinin yarısı için, diğerine müracaat ederdi. "Bu, İmâm Ebû Hantfe (R.A.)'nın kavlidir.'* diyenler olmuştur.

tnftaeyn ise: "Müracâat edemez.' buyurmuşlardır.

"Sahih olan kavil budur ve bu kavil, cümlesinin sözüdür. Denil­miştir. SerahsS'nin Mnhiyt'te de böyledir.

tki cariyeyi, iki ortak taksim ettiklerinde; birisi, cariyesine cima eder ve bu câriye de bir çocuk doğurur; sonra da o cariyeye bir hak sa­hibi çıkar ve çocuğun kıymetini öderse; diğer arkadaşına, onun bedeli­nin yansı için müracaat eder. Ve, bu bedelinin yarısını ondan alır. Bu, İmâm Ebâ Hsnife (R.A.)'mn kavlidir. Ona göre, kölede cebir yoktur. Bu aralarında bir bedel olur.

Fakat, İmâmeyıı'e göre, kölede de cebir yoktur. Burada aldatmak da yoktur. Çocuğun kıymeti için, arkadaşına müracaat edemez. Kalan cariyenin yansı, onun olur. Mebsûl'ta da böyledir.

Bir ev ile, hâli (boş) bir araziye bir kaç kişi veraset yolu île ortak olurlar; ve bunlar hâkimin hükmü olmadan taksim ettikten sonra, ara­zi kendisine düşen şahıs, onun içine ev yapar; bilâhare de, bu yere bir hak sahibi çıkarsa; bu bina yıkılır ve taksim bozulur. Arkadaşına 4a, bina için müracaatta bulunamaz.

Bazı taksim kitaplarında; "Bu evin taksim edilmesi uygundur, tki ev taksim edilip; birisine hak sahibi çıkarsa; bu durumda, evine bir hak sahibi çıkan şahsın diğerinin yerine müracaat etmesi ıcab eder.

Bir topluluğun ortak bulunduğu yerleri, hâkim taksim ettiğinde, onlardan birisi, hissesine düşen yere ev yaptıktan sonra, o yere bir hak sahibi çıkar ve onun yaptığı binayı yıkarsa; bu durumda o adam, diğer ortaklarına, evin kıymeti için müracaat edemez. İmâmeyn'e göre, hâki­min re'yi yerindedir. İmim Ebû Hanife (R.A.) ise: "Hayır, hâkim tama­mının hissesini taksim etmiştir. Onun hükmünde ittifak hasıl olmuştur. Ö yer cümlesinden gitmiş gibidir." buyurmuştur. Muhıyt'te de böyledir. İmâm Muhammed El-Asl'da şöyle buyurmuştur:

İki kişi bir yere ortak bulunduğunda; bu ortaklardan birine, bi­risi gelerek; "Beni, ortağın vekileyledi, ortağınla aranızdaki yeri bölüşr türeyim." der; diğeride onu ne yalanlar, nede tasdik eder gelen şahıs o yeri taksim eder ve hatta huzurda bulunan ortak, hissesine birde ev yaptıktan sonra, huzurda olmayan ortağı gelip ve o adamı vekil yaptı.

En doğrusunu Allahu Teâla bilir. [13]

 

10- İÇİNDE BAŞKASININ HAKKI BULUNAN BİRŞEYİN TAKSİMİ

 

Bıir ev veya bir yer, ortaklar arasında taksim edildikten sonra, o yerin bir kısmına, bir hak sahibi çıkarsa; bu mes'elede, üç durum söz konusu olur;

Birincisi: Tamamından, bölünmesi imkanı olmayan bir yere hak sa-, hrbi çıkabilir,

Şöyleki: bir evin üçte ikisine veya üçte birine sahib olmak veya bu­na benzer bir durum gibi... Bu durumda, taksim fâsiddir.

İkincisi: Belirli bir şey'in, bir parçasına hak sahibi çıkabilir. Hak-lun, vârislerin hisselerinden birisine isabet etmesi gibi...

Bu durumda, taksim -istihkak sahibinin haricinde olanlara göre-sahih olur. Ancak, istihkak sahibi muhayyerdir. Çünkü, hissesi kusurftu çıkmıştır. Dilerse, taksimi bozup, eski halini alır ve yeniden bölüşür­ler, isterse, Öylece kalır ve hissesinin kıymetini diğerlerinden alır.

Üçüncüsü; Vârislerden birine isabet eden hisseden, hak sahibinin hak- bölünlmesi hâlidir.

Bu durumdajmâm Efcû Hanîfe (R.A.)'ye göre, taksim bozulmaz. Yu­karıdaki beyan gibi, istihkak sahibi hakkını alır ve bu yerin sahibi, or-ak lanna başvurur. İmâm Ebn Yusuf (R.A.)'a göre ise, bu taksim bozu-ur. Yeniden başlar.

İmâm Muhammed (R.A.)'in kavli ise Ebû Hafs'ın rivayet ettiğine göre, Qân ı Ebû Haoife (R.A.)(nin kavli gibidir.

Ebû Süleyman ise: "İmâm Muhammed (R.A.)'nm kavli, İmâm Ebû Yûsuf {-A .)'un kavli gibidir. Demiştir.

Hâkim eş-Şehîd Muhtasar isimli kitabında: "Esah olan görüş, öneki­dir." buyurmuştur.

Kudûri, İbnü Semâa ve İbnü Rüstem : Essah olan İmam Mohammed (R.A.) ile İmâm Ebû Hanîfe (R.A.ymn müşterek kavilleridir." buyurmuşlardır. Muhıyt ve Zehıyre'de de böyledir.

Onlardan -birisi, hissesine düşenin yarısını sattıktan sonra, geri­de kalan yarısına, bir hak sahibi çıkarsa; dörtte biri için ortağına müra­caat eder.

İmâm Ebu Hanife (R.A.) ve İmam Muhammed (R.A.)'e göre, bu durumda muhayyerliği kajmamıştir.

Satmadan önce olsaydı, muhayyer olurdu. Çünkü satmadan evvel, istihkakdan önce reddedebilirdi. Sattıktan sonra, redden aciz kalır ve böylece de muhayyerlik hakkı sakıt olur.

Fakat, İmâm Ebû Yûsaf (R.A.): "Bu taksim, fâsiddir." buyurmuş­tur. Zahîrriyye'de de böyledir.

Kitâbu'l-ŞürûTta şöyle denilmiştir:

Bu mes'ele de önceki gibi üç durumdadır; fakat o yerin tamamındaki muşa olan yer zikredilmemiş bir kişinin hissesinde hakkı varsa, o söylenmiştir ki bu, taksim batıldır.

Aralarında yapılan taksimde, hissesine düşenin hissesi elinde ise, onu satmamışsa o yerin ortağı ile taksim ederler.

Eğer satmışsa, bu satış geçerlidir. Diğeri, onun kıymetinin yansını alır.

Birinin hissesinin cüz'ünde hakkı olan da zikredilmiş ve cevap ola­rak: "Taksim tamamında bâtıl olur." denilmiştir. Bu, bizim metinde yazdığımızın hilafınadır. İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nın kavline göre, tak­sim bozulmaz; hak sahibi serbest bırakılır; İsterse, taksimi o bozar ve elde kalan yeri, diğer yerlere katar.

Eğer diğeri yerini satmamışsa, sonra aralarında taksim ederler.

Şâytt diğeri sstmişsa, üzerinde hak bulunan elinde kalanı da ona ilâve eder ve kıymetini alalarında yarı yarıya bölüşürler. Zehiyre'de de böyledir.

İbrahim'in Müntekâa'nda, İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyur­duğu rivayet olunmuştur:

Üç kardeş, üç eve vâris olurlar ve her biri, birini aldıktan sonra, birinin evinin yansına, bir hak sahibi çıkarsa; bu mes'ele hakkında İmim Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsnf (R.A.): "Bu durumda, hissesine, -hak sahibi çıkan kardeş muhayyerdir: Dilerse, taksimin tamamını bo^ zar; dilerse, yansım elinde tutar ve elinde kalanın kıymeti kadar, diğer ikisine müracaat eder." buyurmuşlardır.

Eğer o yer, tek olsa da, üçe taksim etmiş bulunsalar ve bu durum­da birinin hissesine, bir hak sahibi çıksaydı, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.), önceki kavlin aynısını söylediler.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ise: "Bu durumda, hissesine hak sahibi çık­mış bulunan ortak için muhayyerlik hakkı yoktur. Ve bu taksim fâsid-dir." buyurmuştur.

Bu taksim, ister hâkimin hükmüyle yapılsın; ister hükümsüz yapıl­sın farketmez,

Bir evi, iki kişi taksim ederler ve birisi, üçte birini; diğeri de Üçte ikisini alır; fakat, bu hisselerin kıymetleri eşit olur ve sonra da bir hak sahibi çıkıp, üçte ikiyi veya üçte birini alırsa; şayet bu şahıs üçte iki his­se alanın hissesine sahibse, bu durumda taksim feshedilir.

Bu şahıs, onlardan herhangi birinin, belirli bir yerine hak sahibi ise, taksim caizdir. Hangisinin, ne kadar yerinde hakkı varsa, o zat, di­ğerine, o yerin değerinin yansı kadarı için müracaat eder.

Üçte birini alan şahıs, hissesinin yansım sattıktan sonra, kalan yarısına bir hak sahibi çıkarsa; satışı caiz olur ve diğerinin elinde bulu­nanın dörtte birine müracaat eder.

Bu, İmim Ebû Hanffe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.'A.)'e göre böyledir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ise, taksim bozulur. Ve satan sattığı yerin yansını diğerine öder. Çünkü, taksim bozulunca, hisse de fâsid olur. Ve fâsid satıştaki alım gibi olur...Satış caiz olunca, reddinden âciz olduğu için, o yerin kıymetinin yansını reddeder. Serahtf'nih Muhıyti'nde de böyledir.

Keza, yüz dönümlük bir yere iki kişi ortak bulunduklarında; bu savayı mnaıyyt aralarında; birisi, diğeri bin dirhem olan, on dönümünü; değeri de, :ğeri bin dirhem olan doksan dönümünü almak üzere taksim ettikten nra; her ikisi de hisselerini kıymetinden aşağıya veya yukarıya satar-; daha sonra da o, on dönüm yere bir hak sahibi çıkarsa; bu durum-müşteri, diğer kalanı da satıcısına geri verir. Bu, İmâra Ebû Hanife (R.A.)'nin kıyâsıdır. O takdirde, doksan dö- -hissesi olan şahıs, hissesi on dönüm olana, beşyüz dirhem için mü-ıt eder. Mebsût'ta da böyledir.

îki kişinin, yüz koyunu bulunur ve bu ortaklardan birisi, beşyüz lirhem değerinde kırk koyun; diğeri de beşyüz dirhem değerinde, alt-iıis koyun almış olur ve kırk koyun alanın koyununun birine, bir adam ip çıkar; bu koyunun kıymeti de on dirhem olursa; bi'1-ittifak o adam, iğer ortağına beş dirhem için müracaat eder. Bu durumda taksim câiz-ir ve kendisinde hak bulununan şahıs muhayyer değildir. Muhıyl'te de öyledir.

En doğrusunu, ancak Allahu Teâlâ bilir. [14]

 

11- TAKSİMDE YAPILAN YANLIŞLIK DA'VÂSI
 

Aralarında taksim yapılan iki kişiden birisi, o taksimde, kıymet bakımından yanlışlık olduğunu iddia ederse; (Şöyle ki; "Taksimde yan­lışlık oldu." derse) bu yanlışlık az bir şey olur ve mülk sahibinin mül-küyetine girmiş bulunursa; onun da'vâsına bakılmaz; iddiası dinlenmez. Şayet yanılma mülk sahibinin mülküyeti altına girmeyecek kadar fazla olur ve bu taksim hükümle yapılmış olup, rızâ ile yapılmamışsa; bi'l-jttifak onun iddiası dinlenir.

Şayet hâkimin hükmüyle olmaz da, îki tarafın rızası ile olursa: bu durum el-Asl'da zikredilmemiştir. Fakıyb Ebû Ca'fer'in şöyle dediği nakledilmiştir.

"Bu şahsın da'vâsı dinlenilir;" denilirse de vechi vardır; dinlenil­mez." denirse de vechi vardır.

Sahih olan da budur. Fetva da bunun üzerinedir. Gyâsiyye'de de böyledir.

FadİPde; "Gerçekten iddia hakimin hükmüyle olsa da dinlenir." demiştir. Sahih olanda budur. Mjhtasar Şerhi'nde de böyledir.

İsbîcâbî ise şöyle demiştir:

Bunların tamamı da'vâhnın verildiğini ikrar etmemesi hâlinde böyledir.

Fakat, da'vâh verildiğini ikrar ederse; yanlışlık da'vâsı sahih olmaz. Yalnız gasp iddiası olursa; o takdirde da'vâ dinlenir. Fetâvayİ Snğ1ra'da da böyledir.

Taksimcilerden birisi, miktarda yanlışlık iddia eder ve gasp daVâsı yapmaz ise (şöyle ki: iki kişi, ortak bulundukları yüz koyunu taksim ettikten sonra; onlardan birisi, ortağına "yanlışlıkla, sen ellibeş koyun aldm. Ben ise kırkbeş koyun aldım.*' der, diğer ortağı da "Yanlışlık yap­madım. Ancak, ikimiz birlikte taksim eyledik. Ben ellibeş, sen de kırk beş koyun aldm." der ve ikisinin de beyyinesi olmazsa; karşılıklı yemin-leşirler. Çünkü taksim, alim-satim gibidir. Satışta ihtilaf olunca» karşı­lıklı yeminleşilir. Üzerine yemin edilenler mevcut iseler, taksim olunan­lar da mevcuttur demektir.

Bunların tamamı» ifa ikrarının birisi ileri geçmediği zamandır. Fa­kat birisi sebkat ederse; gasp olmadıkça da'vâsı dinlenmez.

Şayet, bu ortaklardan birisi: "Müsâvî olarak taksim eyledik ve hisselerimizi aldık. Sonra» sen benden beş koyunu yanlışlıkla fazladan aldın.'* der; diğeri de, "Ben, senin nasîbinden fazla bir şey almadım. Fakat, taksimimiz öyîe oldu. Bana ellibeş koyun; sana, kırkbeş koyun isabet etti." der ve ikisinin de beyyinesi olmazsa; işte bu durumda, kar­şılıklı yemin etmezler. Da'vâlının sözü, yanlış sözdür.

İmim Mubamıaed (R.A.). şöyle buyurmuştur:

Bir topluluk, bir yeri taksim edip, onlardan herbiri kendi hakkını aldıktan sonra, içlerinden birisi: "Yanlışlık oldu." derse; İmâm Ebû Ha-nife (R.A.): "Beyyinesi olmadıkça, bu şahsın sözüne itibar edilmez. Fa­kat beyyinesi olursa, taksim -herkesin hakkı müsâvî olsun dîye- yenile­nir. Gasp da'vası olsa bile beyyine lâzımdır. Beyyinesiz taksim yenilen­mez.'* buyurmuştur.

İmâm Muhammet! (R.A.)'e: "Beyyine olunca, taksim yenilenir denildi. Da'vânın niteliği açıklanmadı.*' denilince: İmin şu karşılığı verdi:

Onun açıklanması şöyledir: tddia sahibi, arkadaşına: "Yeri aramızda taksim eyledik. Bin arşın benim; bin arşın senin olacaktı. Sonra sen, benden yüz arşın daha aldın. Bu da yanlışlıkla oldu." der; diğeri de: "Hayır, bana bin yüz arşın; sana dokuz yüz arşın olarak taksim eyle­dik.'* der ve buna da şahit gösterir; bu şahitler de: "Taksim müsavi ol­du.*' diye şahitlik yaparlarsa; taksimin doğruluğu sabit olur.

Şayet, bu şahitler: "Birisinin elindeki fazladır; hangi tarafa âit olduğunu bilmiyoruz.'* derlerse; o takdirde, taksim yeniden yapılır. Ve, bu şehâdet kabul edilir. Burada gasp iddiası yoktur. Zira da'vacı yan­lışlıkla gasbı, birbirine karıştırmıştır. Gasp yüz arşındır; şahitler ise, gasba âit şehâdette bulunmamışlar ve taksimin doğruluğunu söylemişlerdir. Şayet da'vacının beyyinesi yoksa; iddiası hususunda, önce bu da'vacı yemin eder. Karşılıklı yeminleşmezler.

Şayet, "yanlışlık olduğuna dâir" evvelâ da'vacı yemin ederse; bu durumda yanlışlık sabit olmaz ve taksim, hâli üzre kalır. Yeminden ka­çınırsa, yeniden taksim yapılır. Beyyine faslında olduğu gibi...

Koyunda olsun, devede olsun, sığırda olsun, elbisede olsun, öl­çülen veya tartılan şeylerde olsun, yapılan bir taksimde, ortaklardan bi­risi, taksimden ve teslim almadan önce yanlışlık bulunduğunu iddia eder­se; mes'ele yukarıdaki gibidir. Bütün hükümlerde, tasviye gerekir. Yal­nız da'vâ için, tekrar dönüş yoktur.

Görülmüyor mu ki, ölçülen ve tartılan şeylerde, iddia sahibi, yan­lış olduğuna dâir beyyine ibraz ederse; taksime geri dönülmüyor. Bila­kis, bundan sonraki taksime dikkat ediliyor.

Koyun, sığır, deve ve elbise gibi şeylerde, ayrı görüş olursa; taksim -ev meselesinde ve yer meselesinde olduğu gibi- yeniden yapılır.

îki kişi, iki yeri birer birer aldıktan sonra, birisi, "yanlışlık ol­duğuna dâir*' bir belge getirerek gerçekten, taksimde ortağın, şu kadar, arşın, fazla aldı." derse: o fazlalık iddiacı şahsa hükmedilir ve taksim yenilenmez. Bu, bir yer gibi değildir. Ve bu, İmâmeyn'e göre böyledir.

İmâm Ebû Hsnife (R.A.)'nin kıyâsında, bu da'vâ -ister bir yer hak­kında olsun, isterse iki yer hakkında olsun- fâsiddir.

Bu mes'elenin mânası: İki kısmet sahibinden birisi, arkadaşını, kendi hissesinden şu kadar arşın fazla yer aldığı için da'vâ ediyor. Bu durum­da, bu taksim fâsiddir. Çünkü, diğer ortağın yeri, hissesinden fazla ol­muştur. Sanki ona satmış gibi...Böyle satış ise, İmâmeyn'e göre fâsiddir. Fakat, taksim caizdir.

iki yer ile, bir yer arasındaki fark:

Bir yer olursa, yeniden taksime dönülür. Fakat, iki yerde da'yâ olur­sa, taksime avdet edilmez. Ve da'vâhdan o miktar alınıp, hak sahibine verilir. Çünkü, onun hakkını vermemek, ona zarardır. Onun için, ona, o kadar hükmedilir. Sebebi: Onun nasibi tam olmamıştır. Gerçekten, on arşın iddia edene: "Sen, şart koştun mu?" diye sorulur; o "Nasıl olur da, ben, on arşm fazlayı şart koşarım; nasibim onunla birliktedir.*' der; şahitler de taksimde bunların rızalarının olmadığını söylerler ve: "Onun on arşını, bunda ilâvedir. Bu taksim, rizasız oldu." derler; Hâ­kim de aralarındaki şartı bilmezse, bir yerde olan hakkını da ona hük­meder. O takdirde, her ikisinin hissesi de, bir mekanda ve müsavi olur. iki ayrı yer olursa, bunun hilâfınadır. Orda iddiacı: "Bilemiyorum; bu on arşın nasıl şart koşuldu?" derse; taksime avdet edilmez ve şahit­lerin şehâdetine göre hareket edilip ona, on arşm hükmedilir.

İki kişi, ortak bulundukları on arşm kumaşı, biri dört, diğeri al­tı arşm olmak üzere taksim ettiklerinde; dört arşın alan da'vâ açarak, o altı arşından hakkını ister ve bunu da belgelerse gerçekten, ona hük­medilir. Fazla alan, ister kabul etsin, isterse etmesin -eğer beyyinesi yoksa-farketmez.

el-Asl'da: "Bunlar, karşılıklı yeminleşmezler. Yalnız sahibi yemin eder. Bu da ikrar eylediği zamana hamledilir.

Sonra, sahibi: "Yanlışlıkla oldu." derse, böyledir. Şayet, gasbe-dildiğini iddia ederse, yine karşılıklı yemin gerekmez. Zira, hissesine dört arşın düşmüştür. Diğeri, "Hakkı odur." diye iddia eder ve bu hususta beyyinesi de bulunursa; Öylece hükmedilir. Zemyre'de de böyledir.

Taksimciler ihtilaf ederler ve taksim eden iki kişi de şahitlik ya­parlarsa; şehâdetleri kabul edilir.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Ynsof (R.A.)'in kavli de bun­larla beraberdir." demiştir.

Bu taksimi, ister kadı yapsın, isterse başkası yapsın farketmez. Tedavi şöyle buyurmuştur:

Eğer taksimciler, bu işi Ücretle yapmışlarsa; bi'1-icma şahitlikleri kabul edilmez.

Bazı âlimlerimiz de, bu görüşe meyleylemişlerdir. Hîdâye'de de böyledir,

İki taksimcinin şehâdeti makbuldür. Bunların ücretli olmaları ile ücretsiz olmaları müsavidir.

Şayet taksimi yapan bir kişi olur ve o da şahitlik yaparsa; onun şehâdeti başkasına karşı makbul olmaz. Çünkü, tek kişinin şahitliği ka-bûl edilmez. HJdâye'de de böyledir.

Şayet, taksimi, bir başkası ile birlikte hâkim yapmışsa, o şahsın şehâdeti: İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yfisnf (R.A.)'a göre mak­buldür. Fetivâyi Kâtifaân'da da böyledir.

İbrahim, İmâm Motasned (R.A.)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: Bir taksimci, iki kişi arasında bir yeri paylaştırdı ve yanlışlıkla biri­ne fazla verdi; o da, oraya bir ev yaptı ise; bu taksim yeniden yapılır.

Şayet o bina, diğerine isabet ederse; onu, ordan kaldırır. Onların ikisi de, taksimciye binanın kıymeti için müracaat etmezler.

Fakat, onun aldığı ücret için, ona müracaat ederler. Zahîrîyye'de de böyledir.

İki kişi, bir araziyi aralarında taksim ettikleri zaman, birisine ot­suz, ağaçsız ve boş yerlerden iki (birim) yer isabet eder; diğerine de dört (birim) yer isabet eder; sonra da, kendisine iki (birim) yer isabet eden zat; diğerinden, bir birim yer daha iddia ederse: beyyinesi bulunması hâlinde, ona hükmedilir. Elbise de böyledir.

Şayet, beyyinesi yoksa; o yer elinde bulunan şahsa yemin verir. Eğer her ikisinin de "hisselerine, onların düştüğüne dâir." beyyi-neleri olursa; bu durumda -da'vâcıya değil- da'vaîı olana hükmedilir. Fetâvâyi Kâduibu'da da böyledir.

Taraflar, iki hisse arasında bulunan had'de (hudut çizgisinde) ih-tilaf ederler ve her biri, bu hususta beyyine ibraz ederse, bu durumda hâkim, o yer elinde olana hükmeder.

Eğer beyyinesi bulunmaz ve karşılıklı yeminlesirlerse, aralarında ka­lır: yeminden sonra, birisinin taksimini istemeye hakkı yoktur. Birisi tak­simin bozulmasını isterse, bu -satışta olduğu gibi- hâkimin hükmü ol­madan, bozulmaz. Senujf'nin Makıyt'nde de böyledir.

İbnü Semâa, Müatekâ'sında, İmâm Ebö Yûsuf (R. A.)'un şöyle buyur­duğunu nakletmiştir.

îki kişinin ortak bulunduktan bir yeri, hâkim aralarında taksim et­tiğinde; birisi, diğerine: "Senin elindeki benimdir." der; diğeri de: "Ha­yır, benim elimdeki bana isabet eyledi." derse; herkesin elindeki kendi­nindir; diğerinin sözü kabul edilmez. Zehıyre'de de böyledir.

Bir adam ölür, iki oğluna bir yer bırakır ve o yeri, bu oğullar yarı yarıya taksim ederler; bu taksimlerine ve teslim aldıklarına dair de, şahitler bulunur; sonra da onlardan birisi, iddia ederek: "Diğerinin elinde bulunan yeri bir kısmının kendisinin olduğunu" söylerse; onun, bu sö­züne inanılmaz.

Ancak, daha önce, diğeri,, "Tam hakkını almış olduğu hâlde, son­radan tekrar onu bozmuş olduklarını ve durumun diğerinin dediği gibi olduğunu" ikrar ederek ve hasmını doğrulamışsa, o taktirde, istihkakı sabit olur.

Şayet, şahidi yoksa; taksim ikrarı dinlenmez. Hatta: "Biz, ara­mızda taksim eyledik; bu saha bana isabet eyledi; diğer yer de ortağıma isabet eyledi." der; ortağı da: <fHayır, benim yerimin tamamı bana isa­bet eyledi." derse; İmâm'a göre, ona sorulur: "Taksimden önce, o yer, ortağının elinde mi idi de, şimdi vermedi? Yoksa, taksimden sonra gasp mı eyledi?"

Eğer: "Taksimden sonra ğasbeyledi." veya: "Ben, onu, ariyet b> rakmıştım. yahut: icara vermiştim." derse; bu durumlarda taksim bozulmaz.

Ancak: "Taksimden önce, o yer ortağın elinde idi. Onu bana tes­lim eylemedi." derse; işte o zaman, karşılıklı yemin ederler.

"Ölçüde yanlışlık oldu." diye iddia ederek: "Bana, bin arşın isa­bet eyledi. Sana da bin arşın isabet eyledi. Şimdi ise, benim elimde dö-kuzyüz, senin elinde binyüz arşın vardır." der; diğeri de: "Bana, bin yüz arşın; sana da dokuz yüz arşın isabet eyledi.'^der; o biri ise: "Ha­yır, bana da, sana da biner arşın isabet eyledi. Sen, o yerin bin yüz arşı­nını aldın. Ben ise, dokuz yüz arşınım aldım." derse; bu durumda kar­şılıklı yeminleşirler.

Şayet: "Ben aldım; sonra da sen, benden gasbeyledin. Ben de taksimi bozmadım." der ve yemin ederse; kabul edilir.

iki ortak yüz kovunu aralarında taksim ettiklerinde, birinin elinde altmış, diğerinde kırk koyun bulunur ve elinde kırk koyun olan zat: "Her birimize elli koyun düştü ve teslim aldık. Sonra sen, benden on adedini gasbeyledin ve koyunlarına kattın." der; diğeri de bunu inkâr ederek: "Hayır, bana altmış koyun, sana da kırk koyun isabet eyledi." derse; onun yeminli olarak söylediği söz geçerli olur.

Şayet, önceki: "Bana, elli koyun isabet eyledi; sana kırk koyun ve­rildi. Geri yanı, senin elinde kaldı. On koyunu bana vermedin." der; diğeri de: "Bana, altmışı isabet etti. Sana da kırkı isabet etti." derse; karşılıklı yeminleşirler.

Şayet, bu sözden önce, ona karşı şahidi olsaydı, elinde altmış ko­yun bulunanın sözü geçerli olur ve ona yemin de gerekmezdi.

Teslimden sonra gasbedildiğini iddia ederse; karşı tarafa yemin verilir.

Eğer, verdiğine şahidi olmaz ve elinde kırk koyunu olan da "Ba­bamın, yüz koyunu vardı. Ellisi bana ellisi sana düştü: "Teslim de al­dık. Sonra sen, benden on tanesini gasbeyledin." der; elinde altmış ko­yunu bulunan da: "Hayır, babamın yüz yirmi koyunu vardı. Altmışı bana, altmışı da sana isabet etti." Ben, senden koyun gasbeylemedim ve öylece teslim aldık." derse; bu durumda, "On koyun fazla aldın " sözü boştur; taksim gerekmez. Taksim olmadan önce, on adet belirli o koyunu, yeminle iddia ederse, o zaman aralarında yeniden taksim yapılır.

Yüz koyun vardı. Bana, altmışı isabet eyledi; sonra da kırkı isabet eyledi." derse; o zaman, onun yeminli oUiak söylediği söz geçerli olur.

Ortağı, kendi hissesinden ibrada bulunduğunu söyler; o da: "Ha­yır, ibrada bulunmadım." derse; taksim bozulur ve yeniden paylaşır-^ lar. Altmış koyun ve kırk koyun bir araya getirilir ve önceki taksim bo­zulduğu için, yeniden taksim yapılır. Mebsût'ta da böyledir. [15]

 

12- MÜHÂYEE (= MENFAATİN TAKSİM EDİLMESİ= SIRA TUTMA = NÖBETLEŞME) MUHÂYEE NEDİR?
 

Mühâyee, menfaatlerini ortaklar arasında taksim edilmesi demektir. Mühâyee, mekillât ve mevzûnât gibi misliyyâtta câri olmaz; sade­ce, kıyemiyyât'ta câri olur.

Ancak, bunlarında ayinlerinin bakî olması ve kendilerinden intifa etmemin mümkün bulunması şarttır.

Misliyyâtta ise, ayinlan baki olduğu hâlde, kendileri ile intifa müm­kün değildir. [16]

 

Muhâyee Çeşitleri:
 

Muhâyee iki çeşittir:

1-) Zamanen Muhâyee;

2-) Mekânen Muhâyee.

Zamanen Muhâyee: İki kişi ortak bulundukları bir araziyi; bir sene bi­ri, diğer sene de diğeri ekmek veya kiraya Vermek; yahut ortak bulun­dukları bir evde, bir sene biri, diğer sene de diğeri oturmak veya onu kiraya vermek üzere muhâyeede (= nöbetleşmede) bulunurlarsa; bu du­rumlarda Zamanen muhâyee meydana gelmiş olur.

Mekânen Muhâyee: Müşterek bir arazinin, yarısında ortaklardan bi­ri, diğer yansında diğeri ziraat yapmak veya müşterek bir evin bir tarafında biri, diğer tarafında diğeri oturmak üzere muhâyee yaparlarsa, bu durumda da Mekânen Muhâyee meydana gelir.

Ortaklardan biri taksimi ister; diğeri ise istemezse, bu durumda asıl olan taksimdir. Zehiyre'de de böyledir.

îki ortaktan biri taksim, diğeri ise, muhâyee isterse; bu durum-de hâkim, o şeyi taksim eder. Kafî'de de böyledir.

Âlimler, nöbetleşmenin caiz olup olmadığı hususunda çeşitli ka­nâatler belirtmişlerdir.

Bazıları şöyle buyurmuşlardır:

Muhâyye, nöbetleşilmesi kolay olan elbise gibi, arazi gibi şeylere caiz olur.

Meselâ: Bir arazi bir sene biri, diğer sene de diğeri ekmek üzere; veya bir elbiseyi bir gün biri, giyer; diğer bir gün de diğeri giymek üze­re; yahut bir köleyi; bir gün biri; diğer bir gün de, diğeri çalıştırmak üzere muhâyee yaparlarsa; bunlar caiz olur.

Ortaklardan birisi, ortak bulunduğu şeyin taksimini isterse; (as-lolan taksimdir.) diğeri, ona cebredilir.

Cinsi muhtelif olan (evler gibi, köleler gibi) şeyler de her yönden mübadele -iki tarafın da rızası olmadıkça- caiz olmaz.

Esahh olan da budur.Çünkü, ariyet bedelsiz olmaz. Zira onlardan her biri, kendi menfaatini -nöbetinde- diğerine terkediyor. Bunu, kendi nöbetinde arkadaşı onun nasibini alsın şartı ile bırakıyor. Zehiyre'de de böyledir.

Taksim edilen bir şeyde, nöbetleşmek kalmaz; bâtıl olur. İster ikisi bir olsunlar, ister biri ayrı bulunsun farketmez.

İmâm Muhammed(R.A.): "Hayvanda nöbetleşmeyi ortaklardan her hangi birisi bozabilir; ister özrü olsun, ister olmasın farketmez." buyurmuştur.

Şeyhu'l-İslâm'da: "Bu, zâhiru'r-rivâyedir." demiştir.

Bu, taksim, kendi nzalarıyla olduğu zaman böyledir.

Fakat, taksim hâkimin hükmüyle olursa; onlardan her hangi birisi onu bozamaz. Onun bozulmasına karşılık sulh da yapamaz.

Fakat, kendi rızaları ile olduğunda; ortaklardan birisi bozarsa; mis­lini iadeye ihtiyaç yoktur,

Nöbetleşen kimsenin, nöbeti sırasında o yere bina yapma veya bir yerini yıkma yahut oraya bir kapı açma hakkı yoktur. Zehıyre'de de böyledir.

îki kişinin ortak bulunduğu bir evde, oturma yerleri olur ve bu ortaklardan biri alt katta; diğeri üst katta oturur ve kendi nöbetlerinde orada oturmaları veya icara vermeleri caiz olur.

Meselâ: Bir senelik veya bir aylık icarını değişikli olarak (nöbetle­şe) almaları da caizdir.

Ancak, bunu kendi rızalarıyla yaparlarsa, böyledir.

Şeyhu'l-İslâra H âh er-zade, şöyle buyurmuştur:

Gelirleri müsavi olan yerlerin nöbetleşe kullanılmaları caizdir. Birinin geliri fazla olursa, o fazlalığı aralarında taksim ederler. Fetva bunun üzerinedir.

Ortak iki evi olanlar, bu evlerini, kendi rızaları ile icara verdik­lerinde, icarları ayrı ayrı olsa bile caizdir.

Onlardan birisi razı olmazsa, İmim Kerhî şöyle buyurmuştur: İmâm Ebû  Hanîfe  (R.A.)'nin  kavline göre,   kadı  efendi, onu cebredemez.

Eğer ev iki olmaz da bir olursa, o takdirde cebreder.

Şemsü'l-Eimrae Senduf, şöyle buyurmuştur:

Ezhar olanı, kadı efendinin cebreylemesidir. Yalnız iki eve ortak bulunduklarında, evin birisi elinde bulunan şahıs kapısını daha çok ki­litliyor da, diğeri daha az kilitliyorsa; birbirlerine hiç bir şey için müra­câatta bulunmazlar. Ev, bir olur ve onlardan birisi, kendi nöbetinde fazla kitler; diğeri az kitlerse; yine de kazancına ortaktırlar.

Evler ayrı ayrı şehirde olur; sahipleri de razı bulunurlarsa; hâkim, taksim için cebreylemez.

Bu zahiru'r-rivâyede böyledir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Her iki ortakda, ellerinde bulunan yeri, icâre verdiklerinde; onlardan birisi, nöbetleşmeyi bozmak ve mülkiyetini taksim etmek ister­se; buna hakkı vardır.

Bu, icâre müddeti geçtikten sonra yapılabilir. Önce olursa -diğerinin hakkını sıyanetten dolayı- buna hakkı olmaz. Tataıhaniyye'de de böyledir.

Ortaklar, bir köleyi hizmette kullanma hususunda nöbetleşirler ve "Şu ayda sen, şu ayda ben hizmet ettireceğim." derler veya iki köle­yi, değişikli hizmette kullanırlarsa, bunlar caiz olur.

Bu, şu mes'eleye muhaliftir: Bir köleyi, bir ay biri icara verip, ka­zancını kendi yiyecek; bir ay, diğeri icara verip kazancını kendi yiye­cek; bu hilafsız olarak caiz değildir. Zehıyre'de de böyledir.

İki ortağın, sahip bulundukları iki kölenin, -bir sene biri, diğer sene biri, olmak üzere- hizmetlerinde nöbetleşmeleri caizdir.

Şayet kazançları hakkında nöbetleşirlerse; bu İmâm Ebû Hanife (R.A.)'ye göre caiz değildir.

İ mâm ey n'e göre ise, kazançları müsavi ise, caizdir. SerahsTnin Muhıytı'nde de böyledir.

iki kişinin, ortak iki cariyeleri bulunduğunda, çocuklarını em­zirmede nöbet değiştirmeleri caiz olur. Tebyîn'de de böyledir.

İki kişinin ortak bir inekleri bulunur ve aralarında, kendi rızala-nyle onbeşer gün sağmak üzere nöbetleşirlerse; işte bu bâtıldır ve birisi için olan süt fazlalığı helâl olmaz.

Eğer helallaşırlarsa,, o caiz olur. En güzeli, günlük sütünü taksim etmekdir. Fetâvayi Kadihân'da da böyledir.

Hurmalık ve diğer ağaçlara ortak bulunan şahıslar; kendi arala­rında hurmaların meyvesini birisi, diğer ağaçların meyvelerim de diğeri olmak üzere mühâyee yapsalar bu caiz olmaz.

Keza iki kişinin, ortaklaşa koyunları bulunduğunda; bunlar, ara­larında, bir gün biri otlatıp, o günün sütünü o; diğer gün de diğeri otla­tıp, o günün sütünü de o, olmak Üzere, anlaşma (mühâyee) yaparlarsa; bu caiz olmaz.

Bu durumlara çâre: Ortağının hissesini satın alır; sonra, kendisi­nin nöbeti geçince, tamamını satar.

Veya, arkadaşının süt hissesini, taksim edilmeden borç olarak alır­sa, bu da caiz olur. Tebyin'de de böyledir.

İki hayvana veya bir hayvana ortak bulunan iki kişinin, bunlar hakkındaki mühâyeesi, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre caiz olmaz. İster binmek, ister kazanç sağlamakta mühâyee yapmış olsunlar, bu böyledir.

İmâmeyn'e göre, iki hayvanda, binmek olsun kazanç olsun mühâ­yee caizdir. Hayvan bir olursa, kân caiz olmaz. Binmede mühâyee hu­susunda ise meşhur ŞeyhıTİ-İsIâm Hâherzâde: "Uygun olanı, hem kârı, hem de binme nöbetleşmesinin caiz olmamasıdır, "demiştir. Fetâvâyi Kâdihân'da da böyledir, iki köle hususunda, mühâyee edilirken birisi ölür veya kaçarsa; bu durumda nöbetleşme bozulur.Ancak, üçer günlük nöbet­leşme ise, o müstesnadır. Ayın tamamı ise, bunun hilafınadır.

Kölenin biri kaçtı; diğeri de bir ay hizmet eyledi ise, tazminat ve ücret gerekmez

Yalnız ecr-i mislin yansını, kendisine hizmet edilen, kölesi kaçana tazmin eder.

tki köleden biri, hizmetinde kusur yaparsa; tazminat gerekmez.

Keza, onlardan biri, şartlı olarak oturduğu yerde, yıkım yapar­sa; tazminat gerekmez. Ortaklardan birinin, muhayyeeten oturduğu; ev yansa tazminaat gerekmez.

Bir adamın abdest aldığı yerde, birinin ayağı kayşa da zarar görse taz­minat gerekmez.

Müşterek yere bina yapan veya kuyu kazan kimse, ortağının mül­kü nisbetinde, tazminatta bulunur.

Şayet ortağı, Üçte bir nisbetinde ortaksa; üçte bir nisbetinde tazmi­natta bulunur.

İmimeyn'e göre ise, her hâlinde, yarı tazminatta bulunur. Alimlerimizden bazıları: "Bu cevabta yanlışlık vardır". buyurmuşlardır.

Şemsü'l-Eimme Halvânî şöyle buyurmuştur: Her kim, bu cevap hak derse; müste'eir hakkında da aynı cevap gerekir. O da bir bina yaparsa azarlanır. Fakat, tazminat gerekmez. Oraya bir şey koymak gibi...

Rivâyyetlerde ihtilaf vardır. İcâre rivayetinde, müste'cire tazminat gerekir. Muhıyt'te de böyledir.

Ortaklardan birisi üzerinde borç olarak ölürse; borcu için, his­sesi satılır.

Ortaklardan birisi, hissesini satarsa; onu teslim etmedikçe, mü­hâyeesi bâtıl olmaz. Çünkü, o daha mülkünden çıkmış sayılmaz. An­cak, teslim etmesi ile mülkünden çıkmış olur.

Satıcı için muhayyerlik olduğu gibi, müşteri içinde muhayyerlik var­dır. Müşterinin muhayyer olması sebebiyle de nöbetleşmek bâtıl olur. SerahsTnin Muhıyö'nde de böyledir.

îki kişi, bir cariyeye ortak bulunduklarında; bunlardan her biri­si, diğeri hakkında, o cariye için korkar ve birisi, diğerine: "Bir gün se­nin yanında kalacak; bir gün de benim yanımda kalacak." der; diğeri de: "Hayır, onu bir âdil kişinin yanına bırakalım.'* derse; ben, onu bir gün birinin yanında, bir gün de diğerinin yanında bırakırım; âdil kişi­nin yanında bırakmam.

Bu durumda, önce hangisinin yanında kalacağını, haEim tâyin eder; dilerse kur'a çektirir.

Şemsü'l-Eimme Serahsi: "Evla olanı, —Kalplerinin mutmain olması için —aralannda kur'a çekmektir "buyurmuştur.

Şemsü'l-Eimme Halvânî'de buna meyletmiştir. Zehıyre'de de böyledir. Bir Köle ile bir cariyeye, iki kişi ortak bulunduklarında; bunlar arala­rında her gün, birisi birinin yanında, kalmak üzere ve yanında kalınan şahıs onun yemeğini adalet üzre vermek şartiyle mühâyee yaparlarsa; bu ortaklıkta üç durum, her mes'elede kıyâs ve istihsân vardır:

Birinci Durum: Kölenin ve cariyenin yemekleri hususunda susması hâlinde: kıyâsda: Köle ile cariyenin yiyecekleri yarı yarıyadır. Istihsan’da ise, nöbetleşmede bunun şart koşulması gerekir.

Giyimleri ise, kıyâsta; yarı yarıyadır. Istihsanda da Öyledir.

İkinci Durum: Eğer yiyeceklerinin miktarını açıklarlarsa; kıyasta bu caiz olmaz. İstihsanda ise caiz olur.

Giyim de böyledir. Belirli bir şeyi şart koşarlarsa'bu kıyâsen caiz olmaz.lstihsânen caiz olur.

Hayvan otlatmakta nöbetleşme, bize göre caizdir.Mühâyee ile adam çalıştırmak da caizdir, tster ev yapımda olsun, ister ziraat işlerinde ol­sun farketmez.

Keza, hamam yapımda nöbetle çalışmak caizdir. Bir köleyi, — ortaklardan— bir yıl birinin, bir yıl diğerinin çalıştırması, İmam Ebû Ha-nîfe (R.A.)'ye göre caiz değildir.

İmâmeyn'e göre ise, caizdir.

Taraflar, mühâyee'nin zaman ve mekânında ihtilaf ederek du­rumu hakime çıkarsalar; hâkim onların bir şeye karar vermelerini em­reder. Dilerse, ne zaman kime nöbet düşeceğine dair, aralarında kur'a çeker. Tebyin'de de böyledir.

îki cariyenin birinin hizmeti, diğerinden iyi olursa; ortaklar bunları nöbetleşe hizmet ettirirler.

Veya, birinin bir senesinin yerine, diğerinin ikisenesi karşılık tutu­lursa; bu da caiz olur.

Bu iki cariyenin, ortaklardan birinin yanında, daimî kalması mü-hâyeeyi bâtıl kılar. Yeniden başlarlar. Serahtf'nın Muhıyü'nde de böyledir.

En doğrusunu Allahu Teâlâ bilir. [17]

 

13- TAKSİM HUSUSUNDA ÇEŞİTLİ MESELELER
 

Hâkimin, taksim için ücret alması caizdir. Fakat, müstehâp olan, hâkimin taksimden ücret atmamasıdır. Za-hiriyye'de de böyledir.

Uygun olan, hâkimin, ücretini beytü'l-muâlden vererek, bir tak­sim edici görevlendirmesidir. Hâkimin tayin ettiği şahıs, halktan birşey almayacaktır. En iyisi budur.

Eğer böyle yapmaz ise, bir taksim edici tâyin eder ve o şahıs, onla­rın aralarında, mallarını ücretle taksim eder ve ecr-i mislini alır. Fazla ircret verilmesine hükmedilmez.

Taksim eden şahsın, âdil ve taksim ilmini bilen bir kimse olması; emîn (= güvenilir) bulunması, lâzımdır.

Hâkim, ortaklara, bir tek taksimci tutmasını emreder. Kâfi'de de böyledir..

Taksim yapan şahsın ücreti, kendileri için yapılacak kişilere ait­tir. Bunlar, kendi aralarında, adam başı ödeme yaparlar. Ücret hissel ri nisbetinde olmaz.

İmâmeyn ise: "Hisseleri nisbetinde ücret verirler." buyurmuşlardır. Bu, hâkimin taksimi ile, başkasının taksimi arasında müsavidir. Ve bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)*nin kavlidir.

Ölçücünün veya tartıcının ücreti ise, hisselere göredir. Bazı Âlimlerimiz, bunun hilafını söylemişlerdir. Esahh olan ise, İmâmeyn'in kavlidir.

îki ortakdan birisi taksim istediği hâlde, diğeri, buna razı olmazsa; hâkim, taksimi emreder ve hisselerini aynr.

Hu» bfaı Ztyid, İmim Ebft Hanîfe (R.A.)'nin şöyle buyurduğunu riva­yet etmiştir.

Bu durumda, taksim Ücreti, taksim; isteyene aittir.

İmim Ebft Yû»uf (R.A.): "Bu Ücret, ikisi arasında pay edilir." bu­yurmuştur. Zahîriyye'de de böyledir.

Aralarında anlaşma yaparak, kendileri taksim ederlerse; bu da caiz olur.

Ancak, aralarında küçük çocuk varsa, o takdirde hâkimin emrine (hükmüne) ihtiyaç vardır. Müştereken taksim eden şahıslar bunu terke-demezler. Klfî'de de böyledir.

tmftm Ebû Hıoİfe (R.A.) şöyle buyurmuştur:

Evlerin ve arazilerin taksiminde, taksimci ücreti, aded-i rüûse (= taksime iştirak edecek kişilerin sayısına) göre verilir.

İmâmeyn ise: "Hisselere göre verilir." demişlerdir. Bir ev, üç kişi arasında taksim edilince, taksimci ücretinin yarışım üçte birini, diğer bi­risi, altıda birini de, üçüncü ortak verir.

Âlimler, şöyle demişlerdir:

Bu, hâkimden böyle taksim istedikleri zaman böyledir. Ve hâkimin taksimcisi, böyle taksim yapar.

Fakat, bu ortaklar nefisleri için, bir taksimci icarlariarsâ; artık onun ücreti kendi üzerlerinedir ve müsavidir.

Hissesi az olan, hissesi çok olana müracaat eder mi?

İmâm Ebû Haaîfe (R.A,): "Etmez." buyurmuştur.

İmâmeyn ise: "Eder." demişlerdir.

Keza, bir vekil tayin ederlerse, ücretini aralarında taksim ederler. Vekilin ücretinin nisbetinde ihtilaf vardır.

İmâm JEbû Hanîfe (R.A.)'ye göre, ortaklar ücreti eşit olarak verirler. İmâmeyn ise: "Bu ücret herkesin hissesi nisbetindedir." buyurmuş­lardır. Muhıyt'te de böyledir.

Ortaklar, ortak bulundukları buğdayı veya kumaşlarını ölçtürmek için bir adamı icarlariarsâ, onun ücreti —yukarıda açıkladığımız, şekilde— ihtilaflıdır. Ölçecek şahsı, ortaklardan biri tutmuşsa, o, her­kesin hissesi nisbetinde ücret alır.

İbrahim'in Müntekâ'sında, İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyur­duğu nakledilmiştir: Buğdayın kürlerinde, iki kişi ortak olursa, ücret, ' miktarı nisbetindedir. Yapılacak işlerde ise, ücret, bu işlerin —ortaklara—

nisbetine göredir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu durumda ücret adam basınadır. İmâmeyn "e göre ise, hisselere göredir. Zehiyre'de de böyledir.

Hişâm, İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: İki kişinin ortak bulunduğu bir yere, bu ortaklardan birisi, bir bi­na yapar; diğeri de: "Onu yık, kaldır." derse; onun yeri, aralarında tak­sim edilir.

Şayet taksin sonunda, o bina, diğerinin hissesine âit yere düşerse; sahibi onu kaldırır. Veya, binanın kıymetini vererek, onu razı eder. Çünkü, bina yıkılırsa, yapanın hakkı zayi olacaktır. Kendi hissesine dü­şerse ne âla...Serahsî'nin Muhıyt'nde de böyledir.

Ortaklardan birisi taksim istediği hâlde, diğerleri kaçınırsa; tak­sim isteyen ortak, ücretli bir taksim edici getirir.- Onun ücreti, yalnız onu getirene âit olur.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir. İmâmeyn ise: "Ücrete ortak olurlar." buyurmuşlardır. Fetâvâyi Kâdî-hân'da da böyledir.

Şeyhu'l-tslâm, Kısmet Kitabının Şerhi'nde şöyle buyurmuştur:

îki ortakdan birisi, diğerinin izni olmadan, ortak yere, bir bina ya­parsa; ortağı onu yıkabilir. Keza, iki kişinin ortak bulunduğu, iki köle­nin sahiplerinden birisi kaybolunca, bir yabancı gelerek "Bu iki köleyi, o kaybolan adam adına taksim edelim." der; hazır bulunan adam da taksim ederek, onlardan birini Kendi alır; diğerini yabancı olan zata ver­dikten sonra, ortağı gelir ve bu taksime rıza gösterir; bundan sonra da. o yabancının yanındaki köle ölürse; taksim caizdir. Ve, o yabancının köleyi alması caizdir. Tazminat da gerekmez.

Şayet, ortak izin vermeden önce, köle Ölürse; işte o zaman, taksim bâtıl olur. Ve bu durumda, hazırda olmayan ortak, diğerinin elindeki köleye ortak olur. Ve aynı zamanda da muhayyerdir: ölenin kıymeti­nin yansını, isterse yabancıya; isterse ortağına ödetir. Bunlardan biri ödeme yapınca, o, diğerine müracaat edemez. Muhiyt'te de böyledir.

Taksimde, ortaklardan birinin hissesine, bir ağaç düşer ve bu ağa­cın dallan, diğerinin arsasının üzerine uzammış olursa; onu kestirmeye zorlatamaz. Çünkü, o, ağaca dallarıyla birlikte sahiptir.

Fetva da bunun üzerinedir. Hızânetü'I- Müftin'de de böyledir.

Birinin hissesine, bir ev düştüğünde, diğerinin, onun yanında bir sahası olur ve o sahanın sahibi, oraya bir bina yapmak isterse yapılacak bina, diğerinin havasına, güneşine mâni olacak olsa bile, ev sahibi, ona, o binayı yaptırmamaya hak sahibi değildir. Adam binasını yapar.

Fetva da bunun üzerinedir. Zâhirü'r-rivaye de budur.

Nasyr ve Saffâr: "Men hakkı vardır." buyurmuşlardır. Fetâvâyi Snğ-râ'da da böyledir.

Üç kardeş, babalarından mîras kalan bir eve vâris olduklarında, onu üçe bölüp, teslim aldıktan sonra, bir garip onlardan birinin hissesi­ni satın alıp, onu teslim alır; sonra da, diğer iki kardeşten biri gelerek "Ben, taksim edilmeden önce, hissemi ona sattım." der; müşteri de sa­tın alır; bilâhane üçüncü oğul gelerek: "Biz, bunu taksim eyledik." di­yerek beyyine ibraz eder; önceki satıcı onu doğruladığı hâlde, ikinci sa­tıcı, onu yalanlar; müşteri de: "Ben, taksim edildi mi, edilmedi mi, bil­miyorum." derse; bu taksim caiz olur. Çünkü, o beyyine ile sabit olmuştur.

Hasım, bundan sonra, beyyinede getirse bile, bu taksimi ibtâl ede­mez. Ve, önceki zatın, kendi hissesini satması sahih ve caiz olur.

Fakat ikincinin satışı, —üçte birini şüyu'lu sattığından— kendi nasibi hakkında caiz ve geçerli olur.

Müşteri ise, bunun hissesi hakkında muhayyerdir: İsterse, üçte bir hissesi karşılığını verip, teslim alır; isterse, onu terkeder. Fetâvâyi Kâdî-hân'da da böyledir.

Varisler, mirası, yüce Allah'ın emri gereğince taksim ederler. Her­kesin hissesi, rızâları ile ayrılır; sonra da kendi rızaları ile taksimin ibtâ-lini isterler ve evleri de, araziyi de müşterek yaparlarsa; buna hakları vardır; yapabilirler. Tatarhlniyye'de de böyledir.

Bir yere, iki kişi ortak bulunduklarında, bu ortaklardan birisi, oradan bir evi, kendi hissesinden olmak üzere satarsa; ortağı, onu ibtâl ettirir.

Keza, bir ortağın, o yerden bir ev satması caiz olmaz. Ancak, ortağının izni olursa, o zaman caiz olur, Bu durumda, satılan yere de, kalan yere de ortak olurlar.

Şayet ortağı razı olmazsa satış bâtıldır.

Keza, araziden bir miktar satarsa; yine yukardaki mesele gibidir.

îki kişi, kumaş, koyun veya benzeri şeylere ortak bulundukla­rında; bunlar taksim edilmeden önce, birisinin, bunlardan satması caiz olur. Ortağı, bu satışı ibtâl edemez.

Bu İmâm Muhammed (R.A.) ve Hasan bin Ziyâd'in rivayetidir.

Önceki mes'ele, ortağının izni olmadan caiz olmazdı.

Tahavî de böylece kabul etti ve: "îki kişi bir yere ortak bulundukla­rında; onlardan birisi, bir evin, diğerine âit olduğunu ikrar eder; ortağı da onu inkâr ederse; bu ikrar, diğerinin hakkı açığa çıkana kadar

bekletilir.

Bu durumda, o yerin taksimine zorlanır. Eğer o ikrar edilen yer, ikrar olunana isabet ederse, ona verilir; diğerine isabet ederse, ikrar olu­nan ile, ikrar eden arasında taksim edilir. Ve, ne kadar yer ona ikrar edilmişse, o kadar yeri, ona verir.

Bu mes'elenin açıklanması: O yerin tamamı, ev ile birlikte yüz on arşın; ev ise, on arşın ise; o yer yan yarıya taksim edilir. Sonra, ikrar edene ellibeş arşın isabet eder; onun on arşını ikrar olunana verilir; ik­rar edene kırkbeş arşın yer isabet eder; on arşın ikrar olunanın olur; ka­lanı da diğer ortağın olur.

Taksimine ihtimal olmayan, hamam gibi şeylerin, bir hücresinin (= odasının) t>ir başka adama âit olduğunu, iki ortaktan birisi ikrar eder; diğeri de inkâr ederse, o takdirde, o hücrenin kıymetinin yansı lâzım gelir. Keza, duvarda atılı bulunan ağaçlardan birinin, bir başkasına âit olduğu iddia edildiğinde, onun kıymetinin yarısı da ortaklardan onu ku-bul etmeyen tarafından ödenir. Tahâvî Şerhı'nde de böyledir.

îki kişi, ölçülen veya tartılan bir şeye ortak bulunurlar ve o şey birisinin yanında olur; onu aralarında taksim ederler, ancak, elinde bu­lunmayan, —hissesi zayi olana kadar, onu— teslim almaz ve o zayi olur­sa; ikisinin malı olarak zayi olmuş olur. Bu durumda, geride kalanı taksim ederler.

Bu mes'elede, asıl, tartılan ve ölçülen şeylerin cinsinin bir olması­dır ve mes'ele o takdirde böyledir.

Şayet hissesini teslim almadan önce zayi olursa; taksim bozulmuş olur ve kalanı yeniden taksim ederler.

Şayet zayi olan hisse, yanında bulunanın hissesi olmuş olsa da, di-ğerininki olmasaydı; taksim bozulmuş olmazdı.

Bu esastan dolayı, bize göre, bir zirâat ortağı, tarla sahibine "Şu mahsûlü taksim eyle ve benim hissemi ayır." der; o da öyle yaptıktan sonra, ortakçı hissesini almadan, birinin hissesi zayi olursa; —ortakçının nasîbi zayi olmuşsa, taksim bozulmuş olur. Ve bu durumda, ortakçı, tarla sahibine müracaat ederek, onun hissesinin yansını alır. Çünkü o teslim almadan Önce zayi olmuştur. Eğer, yer sahibinin hissesi zayi ol­muşsa; taksim bozulmaz; giden ondan gitmiştir. Zehiyre'de de böyledir.

Arpa ve buğday çeci (= yığını) taksim edilip, hisseler ayrıldık­tan sonra, ortakçı hissesini evine götürür ve o geri gelene kadar, diğer ortağının hissesi zayi olmuş olursa; zayi olan, sahibine âit olarak zayi olmuş olur. Fetâvâyi Kâdîhâo'da da böyledir.

Bir adam ölmüş, miras da bir-Jcmiş ve malının üçte birini de fa­kirlere vasiyyette bulunmuşsa; hâkim, o malı taksim ederken, üçte biri­ni fakirlere ayırır; üçte ikiyi de vârislere taksim eder. O üçte birden, vâ­rislere biy şey vermez ve bu üçte bir veya üçte iki zayi olursa; hepsinin ortak malından zayi olmuş olur ve bu durumda, yeniden taksim yapılır.

Keza, hâkim üçte bir hisseyi fakirlere verir; geride kalan üçte iki hisse de zayi olursa hüküm yine yukarıdaki gibidir.

Şayet vâris veya birisi yoksa yahut içlerinde küçük varsa, zayi olan o mal, varislerin malı olarak zayi olmuş olur.

îki ortağın buğdaylan bulunur ve bunlardan birisi, diğerine, onu taksim eylemesini söyleyip, ona çuvallarım da vererek: "Hissemi bun­lara koy." der; o da öyle yaparsa; işte bu caizdir. Ve bu, bir teslim almadır.

Şayet: "Çuvallarını bana ariyet olarak ver ve hissemi de içine koy." derse; bu da caiz olur ve bu, bîr teslim alma olur.

Eğer: "Çuvallannı ariyet olarak ver." derde: "Hissem benimdir." demez ve o da öyle yaparsa, bu durumda hissesini teslim almış sayıl­maz. Zehiyre'de de böyledir.

Bir topluluk hâkimin huzuruna gelerek, bir malın taksimini iste­diklerinde, onlardan bir kısmı, o malın, mîras olduğunu iddia ederler­se; hâkim, —adamın öldüğüne ve vârislerin sayısına beyyinelerîni getirmedikçe— taksim etmez.

Şayet şahitler, adamın öddüğüne şehadette bulunurlar ve: Bunlar­dan başka vârisi de yoktur." derlerse —kıyâsen hâkim— bunu kabul etmez.

Istihsanda ise, kabul eder.

Şayet şahitler: "Biz, başka vârisinin olup olmadığını bilmiyoruz." derlerse; bu şehâdetleri, kıyâsen de, istihsanen de kabul edilir.

Eğer şahitler: "Biz bu şehirde bunlardan başka vârisinin olduğunu bilmiyoruz." derlerse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu şehâdetleri kabul edilir.

İmâmeyn'e göre ise, bu şehâdetleri kabul edilmez.

Şehâdetleri kabul edilir ve fakat ihtilaflı olursa; taksim ferâiz üze­rine, yüce Allah'ın emri gereğince yapılmışsa; içlerinde başkasının hak­kını düşüren birinin olup olmaması farketmez.

Koca ve karı, mirasdan men edilmez. Onların hacibi olmaz. On­lara hisseleri verilir.

Kocanın hissesi, ölen karısının çocuğu yoksa, yarıdır. Karının his­sesi ise, ölen kocasının çocuğu yoksa, dörtte birdir.

Şahitler, adamın öldüğüne şehâdette bulunurken; adamlar susar­larsa, tereke taksim edilmez.

Eğer vârislerin içinde* birisi, diğerini mirasdan men edecek (= dü-şürecekse; dedenin olduğu yerde, amcanın bulunması gibi...) tereke, is­ter uruz olsun; ister akar olsun, taksim edilmez.

Şayet hâcip ve mehcûb yoksa; (baba, ana çocukları gibi...) arala­rında, ferâize göre taksim yapılır.

Ancak kocaya ve karıya, çocuksuz hallerindeki hisselerinden az ve­rilir. Yenâbi'de de böyledir.

Bir adam ölür ve geride karısı ile iki oğlu kalır ve kadm ''hamile olduğunu" iddia ederse; Şeyh Ebû Bekir (Muhammed bin FadI): "Bu kadın, bir veya iki güvenilir kadına arz edilir. (= gösterilir) Onlar, onu kont­rol ederler. Eğer çocuktan bir eser bulamazlarsa, mîras taksim edilir. Şayet hamilelik alâmeti bulurlarsa; doğum zamanına kadar beklenir ve mîras taksim edilmez." demiştir.

Keza bir adam ölür ve geride hamile karısı ile, iki oğlunu bıra­kırsa; hâkim miraslarını —çocuk dünyaya gelene kadar— taksim etmez. Şayet vârisler çok da, doğumu beklemek istemiyorlarsa ve doğum da uzaksa taksim yapılır. Doğum yakınsa, taksim yapılmaz.

Yakınlık ve uzaklığın miktarı nedir?

Bu, hâkimin re'yine bırakılır.

Eğer hâkim, terekeyi taksim edecek, olursa, hamlin nasibini bekletir.

Bu beklemede de ihtilaf vardır:

Hassâf, İmâm Ebü Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğunu rivayet etmiş­tir: Bir oğulun nasibi bekletilir.

Fetva da bunun üzerinedir.

Bu durum, vârislerin, o ana karnında olan çocukla birlikte vâris olmaları hâlinde böyledir. Eğer oğlansa ve şayet, oğlanla beraber vâris olamıyorlarsa; (Şöyle ki: Bir adam Ölür de, hamile karısıyla birlikte bir de kardeşi kalırsa) terekenin tamamı bekletilir ve taksim yapılmaz. Fetâvâyi Kâdîbân'da da böyledir.

Bir evin sahibi ölüp, geride büyük çocuklarıyla, hamile tansını bırakırsa; bu ev, onların aralarında tafcSfm edilir. Ana karnındakinin hisstsi ayrılmaz. Eğer doğum olursa, bu taksim yenilenir. Tatartaâniyye' de de böyledir.

Bir adam ölür ve hâmile bir karısı ile, iki oğlu, iki de kızı kalır; çocuklar da taksim isterlerse; Fakıyh Ebû Cafer şöyle buyurmuştur: "Bu kadına, sekizde bir mîras verilir. (Kırk hisseden, beş hisse olarak) yedi hisse de kızlara verilir. Ondört hisse de oğlanlara verilir. Ondört hisse­de hami için bekletilir.

Fetva için âlimler şunu ihtiyar eylediler: Bir oğlan hissesi bekleti­lir. O takdirde, mes'ele altmış dört olur. Sekiz hissesi, karısına verilir; ondört hisse, iki kızma verilri. Yirmi sekiz hisse, iki oğluna verilir. On­dört hisse de hami için bekletilir.

Karnında, bir gün hareket eden çocuğuyla bir hâmile kadın ölürse; bazı âlimler: "Çocuk da ölmüş olur." buyurmuşlar; bazıları da: "Ço­cuk ölmüş sayılmaz. Kadın defnedilir." buyurmuşlardır.

Hâmile olarak ölen bir kadının, mezarı açılsa da, yanında ölü bir kız çocuğu bulunsa ve bu kadınında bir kocası ile, ana ve babası bu­lunur;   bu   kadının  bir miktarda  malı   olursa;   Belh   âlimleri  şöyle buyurmuşlardır:

Şayet vârisler. "O kız çocuğunun, sağ olarak doğduğunu" söyler­lerse, —anasının Ölümünden sonra,— o çocuk da vâris olur.

Ve o vâris olunca, vârisler, onun sağ olarak doğduğunu inkâr eder­lerse, ona mîras hükmedilmez.

Ancak bilir kişilerin şehâdetine havale edilir. Sağ doğup doğmadı­ğına, onlar hükmederler.

Şayet, mezardan ayrılmadan önce sesini duyanlar olmuşsa; onun sağ doğduğuna hükmedilir.

Orada, böyle bir şahit bulunmazsa; vârislere yemin verilir. Eğer yemin ederlerse, ona mîras düşmez. Çocuğun başı dışarı çıksa, seside duyulsa; tamamı çıkmadanda ölse, ona mîras yoktur. Fetâvâyİ Kâdîhân'-da da böyledir.

Ortaklardan bir kişi hazırda değilken, bir yeri taksim ederler; son­ra da o gelip: "Ren, razı değilim; aldatma vardır." der; daha sonra da hissesini ziratciye verirse; bu, o taksime rıza sayılmaz.

Yer taksim olduktan sonra, ortaklardan birisi hissesine razı olma­dığı hâlde onu ekerse; ektiğine itibar edilmez ve taksim yenilenir. Ün­ye'de de böyledir.

Bir arsada bulunan evlerden biri bir şahsın, ikisi diğer bir şahsın olur ve bir diğerinin de orada büyük bir evi bulunur ve bu durumda on­lardan her birisi, o yeri iddia ederlerse, ellerindeki evler, yine ellerinde kalır ve diğer sahayı üçe bölerler.

Onlardan birisi ölür ve vârisleri de bulunursa; o sahanın üçte biri, onların olur. O yeri taksim edip, küçük veya büyük birde yol veya su yolu bırakmaları caiz olur. Mebsût'ta da böyledir.

En doğrusunu, ancak, Allahû Teâlâ bilir. [18]



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/207-208.

[2] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/208.

[3] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/208.

[4] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/208.

[5] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/208-209.

[6] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/210-215.

[7] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/216-234.

[8] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/235-238.

[9] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/239-241.

[10] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/242-246.

[11] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/247-252.

[12] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/253-259.

[13] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/260-262.

[14] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/263-266.

[15] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/267-273.

[16] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/274.

[17] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/274-280.

[18] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 11/281-290.