Lukata

e-Posta Yazdır PDF

KİTÂBÜ'L-LÜKATA BULUNAN MALLAR.. 2

Beklemeye Tahammülü Olmayan Meyveler 3

Lükatadan Faydalanmak. 3

 
KİTÂBÜ'L-LÜKATA BULUNAN MALLAR
 

Lükata: Yolda bulunan ve bizzat sahibi bilinmeyen maldır. Kâfî'de de böyledir.

Lükatayı almak iki nev'îdir:

1) Lükatayı almak   farzdır.   Bu,   lükatanın  zayi  olacağından korkulduğu zaman böyledir.

2) Lükatayı almak farz değildir: Bu, lükatanın zayi olma korkusu bulunmadığı zamandır.

Bu durumda da, lükatayı almak mubahtır. Alimler, tamamen bu görüştedirler. Aralarındaki ihtilaf, yerinde bırakmak mı, yoksa oradan kaldırmak mı daha efdal hususundadır.

Âlimlerimizin açık yolu, gerçekten, lükatayı yerinden alıp kaldır­manın daha efdal oluşudur. Muhıyt'te de böyledir.

Lükata, ister gümüş para, ister altın para, ister kağıt para; ister, koyun, eşek, katır, at, deve olsun müsâvîdir. Ancak bu, hayvanların, tenhâda olması ve sahrada bulunması halindedir.

Bu hal, köyde olursa; canlı hayvanı yerinden almamak, daha efdâldır.

Lükatayı alan kimse: "Ben, bir yitik buldum!" veya "Yanımda bir şey var!" yahut "Mal düşüren!" diye seslenir. Bu durumda, kendi­sini işitenlerden birisi, o malı talep ederse; ona: "Yitiğini bana ta'rif et." der. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Lükata'yı alan kimse, bir müddet, sokaklarda ve yollarda, ilânda bulunur. Böylece, sahibinin bulunmadığına, zann-ı galibi hasıl olabilir. Sahih olan budur. Mecmâu'I-Bahreyn'de de böyledir.

Lükata, HıIFde olsun, Harem'de olsun  aynıdır. Hizânetü'I-Müftîn'de de böyledir.

Lükata'yı bulan muhayyerdir: İsterse, onu, bir müddet daha muhafaza eder; isterse, tasaddukta bulunur.

Şayet, bu mal tasadduk edildikten sonra, mal sahibi gelirse; sevap, bu —mal sahibinin— olur.

Fakat, bu şahıs, malından vazgeçmez ve onu isterse; lükatayi alan veya kendisine tasadduk edilen kimse; bu mal —zayi (= helak) olmuşsa— öderler.

Lükatayı alan şahıs ödemiş olunca; lükatanin sahibi, bir de, fakire müracaat edemez.

Şayet, lükata, alan şahsın veya fakirin elinde duruyorsa; sahibi, bu malı, ondan alır. Mecmâu'l-Bahreyn'de de böyledir.

Zimmîye âit olduğu bilinen   her hangi bir lükatayı tasadduk etmek, uygun olmaz.

Fakat, bu lükatalar, beytü'1-mâle bırakılarak, müslümanların fay-i   dasina sarf edilebilir. Sfrftciyye'de de böyledir.

Lükatayı bulan kimse de, iki kısımdır.

1) Sahibinin, o lükatayı aramıyacağım bilen şahıs: Dağılmış çekirdekler ve nar taneleri gibi...

Bu gibi lükataları alıp, ondan faydalanmak vardır.

Ancak, o saçılmış şeyleri topladıktan sonra; sahibi gelirse; onları, toplayandan alabilir.

Bu gibi şeyleri toplayan kimse, ona sahip olamaz.

Bunu, Şeyhu'l-tslâm Hâher-zâde ve Şemsti'I-Eimme Serahsî söylemiştir. Kitâbü'l-Lükata Şerhl'nde de böyle zikredilmiştir. Kudûrî Şerhi'nde de böyledir.

2) Sahibinin, o lükatayı, mutlaka arayacağını bilen şahıs. Altın, gümüş ve diğer mallar gibi...

Bu durumda, lükatayı alan şahsın; onun sahibi gelip, malını alana kadar, onu muhafaza etmesi gerekir.

Şayet, çekirdek ve nar taneleri toplu halde iseler, bunlar da, ikinci çeşit mal hükmündedir.

Gasbü'n-Nevazil'de şöyle zikredilmiştir:

Bir ceviz bulan kimse, sonra bir tane daha bulsa; böyle böyle bulduğu cevizler on taneye varsa; eğer bunları aynı mahalde bulmuş ise, bunlar da, bi'1-ittifak, ikinci çeşit maldan olur.

Bunların, başka başka yerlerde bulunması hâlinde ise İhtilaf edilmiştir. Sadru'ş-Şehîd: "Muhtar olan, bunların da ikinci çeşit maldan olmasıdır demiştir.

Semerkant ehlinin fetvalarında: "Suda bulunan odunu almakta ve ondan faydalanmakta, —her ne kadar çok olsa bile— bir beis yoktur." denilmiştir.

Bir kimse, yaz günlerinde, meyveleri ağaçlarının altına düşmüş, bir yere varırsa; bu durumda, şu vecihlerin bulunması mümkündür.

1) Bu bahçe şehirde ise, o düşmüş meyvelerden alıp yemek müsâa­desi yoktur.

Ancak, bü bahçenin sahibinin, ağaçtan düşmüş meyvelerinin alınıp yenilmesini, mübâh kılmış bulunduğunun bilinmesi halinde; bir kimse, bunları alıp yiyebilir.

2) Bu bahçe duvarla çevrilmiş; meyve de, ceviz ve benzerleri gibi, duracak, bekleyecek cinsten ise; bu durumda, onu alıp yeme ruhsatı yoktur.

Ancak, sahibinin alınıp yenilmesini mübâh kıldığı bilinirse; o zaman yenilebilir.

Bazıları ise: "Onu yasakladığı, sarahaten veya delâleten bilinmedikçe, bu düşmüş meyvelerden alıp yemekte bir beis yoktur. demişlerdir.

Muhtar olan da budur.

Bu, kalabilecek meyvelerde böyledir. [1]

 

Beklemeye Tahammülü Olmayan Meyveler
 

Şayet, meyvelerin beklemeye tahammülü yoksa; onu, alıp yemek ruhsatı vardır. Ancak, bu durumda da sahibinin, onu yasakladığının bilinmemesi gerekir.

Bu söylediklerimizin hepsi de, meyvenin yere düşmüş olması hâlinde geçerlidir.

Fakat, meyve ağacın üzerinde ise; efdâl olan, onu dalından kopar­mamaktır.

Ancak, sahibinin izni ile koparılması hâli müstesnadır.

Şayet, meyve pek çok olur ve bir kimse, ondan alıp yemenin, sahi­bine zor gelmiyeceğini bilirse; alıp yemesine ruhsat vardır. Ancak, bu durumda da, alıp götürmesine izin yoktur. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet lukata, üzerinden bir veya iki gün geçince bozulacak bir şey olursa; (üzüm tanesi ve benzerleri gibi...) bu durumda bulan şahıs, ister zengin, ister fakir olsun alıp yer.

Şayet, bu şeyin miktarı çoksa; hâkimin emri ile bulan şahıs, onu satar ve parasını muhafaza eder.

Şayet  lükata, nafakaya muhtaç bir şey olursa; bu, yine hâkimin

emri ile icara verilir. Ve geliri ile, nafakası temin edilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Şayet, bu şeyden bir menfaat temin edilemez veya ona bir kiracıda bulunamaz ve masrafının da çok olacağından korkulursa; bulan şahıs, bunu satar ve bedelini muhafaza eder. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

Şayet, sahibi gelip   —nafakaya muhtaç olan,— bu lükatayı isterse; bulan şahıs, nafakasını almadan bu malı geri vermez. Tebyîn'de de böyledir.

Lükatayı alan şahsm, hâkimin izni ile yaptığı masraf, onun alacağı olur.

Hakimin izni; lükatayı alan şahsa: "Sahibi gelene kadar, buna, infaktabulun;  yedir, içir." demesidir.

Hakim, lükatayı alana emrettiği halde; * 'dönene kadar..." dememişse; yaptığı masraf "alacak" olmaz. Esahh olan budur. Bahru'r-Râık'ta da böyledir.

Hâkim, beyyine olmayınca, infâkla emretmez. Yani  hâkim, o şeyin lükata olup olmadığını bilecektir.

Şayet bu kimse, o şeyin lükata olduğuna beyyine ibraz etmekten âciz olursa; hâkim, bu şahsa; güvenilir kimseler arasında: "Bu şahıs, bu şeyin lükata olduğunu söylüyor. Bense, bunun doğru mu, yalan mı söylediğini bilmiyorum. Buna, infâkla emredeceğim; sizler şahit olunuz." der ve bundan sonra, onu infak etmesini emreder. Çünkü,, sahibinin gelmesi ümidi vardır. Tebyîn'de de böyledir.

Hâkim, o şeyin sahibi üç güne kadar gelmezse; onun satılmasını emreder.

Bu şey satıldıktan sonra da, onu bulup da, üç gün masrafını gören kimseye, yaptığı masrafı öder. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

Lükatayı, hâkimin kendisi veya onun emri ile bulan adam sattıktan sonra; onun sahibi gelirse; artık, o mal, onun olamaz; ancak, bedelini alabilir.

Şayet, lükatayı bulan, onu, hâkimin emri olmadan satar ve sonra da sahibi gelirse; bu durumda lükata, satın alan kimsenin elinde ise, mal sahibi muhayyerdir: İsterse, satışa izin verip parasını alır; isterse, satışı iptal edip, bizzat malını alır.

Şayet, satılan bu lükata zayi olmuşsa, sahibi yine serbesttir: İsterse   . satan şahsa ödetir; bu durumda, zâhiru'r-rivâyede, satış geçerli olur. Bütün âlimler, bu görüşü almışlardır. Muhıyt'te de böyledir.

Bu durumda, o malın, kıymetinden fazlasını tasadduk eder.

Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

İsterse, satın alana ödetir. O da, satan şahsa müracaat ederek, verdiğini geri alır. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, bir koyunu veya bir deveyi, hâkimin emri ile, ona irifâk etmek üzere aldıktan sonra; bu hayvan ölürse; bu şahıs, o hayvana yaptığı masrafı onun sahibinden alır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. [2]

 

Lükatadan Faydalanmak
 


Lükatayı bulan şahsın kendisi muhtaç ise, onu, ilân ve tarif ettikten sonra; kendi nefsine sarfedebilir. Muhıyt'te de böyledir.

Lükatayı bulan şahıs zengin ise; onu, kendi nefsine harcayamaz. Başkalarına tasadduk eder. Veya, fakir iseler, onu, ana ve babasına veya evlâtlarına yahut karısına verebilir. Kâfî'de de böyledir.

Müddetinin tamamlanmasından sonra; bulan şahıs, zengin bile olsa, -imâmın izni ile ve borç olmak şartıyle- lükatadan faydalanabilir. Gayetü'I-Beyân'da da böyledir.

Bir kimse lükatayı, para olarak bulur; bunun sahibi de çıkmaz; bulan kimse ise fakir olursa; onu kendi nefsi için harcar.

Sonradan, bu kimsenin eline mal geçip zengin olsa bile, bunu fakirlere ödemesi gerekmez. Muhtar olan budur. Zahîriyye'de de böyledir.

Bir lükata, onu muhafaza edip, sahibine vermek üzere alan kim­senin elinde, onun bir te'siri olmadan ziyan olsa; bu şahsın tazmin etmesi gerekmez. Ancak, lükata sahibinin, o şahsın: "Onu sana vermek üzere aldım." sözüne inanması gerekir.

Şayet bu şahıs, o lükatayı, "kendi nefsi için aldığını" ikrar ederse; bi'I-icma' tazmin etmesi gerekir.

Eğer, şahitsiz olarak: "Ben onu, sahibine vermek için almıştım." der, sahibi de ona inanmazsa, İmâm Ebû Hanlfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, bu durumda, o şahıs, bu lükatayı tazmin eder. (sahibine öder.) Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

Bir kimse, lükatayı alırken —şahitlik yapacak— başka bir kimse bulamaz veya şahit bulana kadar,oiıu, bir zâlimin alacağından korkarsa; şahit aramayı bırakır ve bu mal helak olursa da, bu şahıs ödemez.

Bu kimse, şahitlik edecek birini bulmasına rağmen, o geçip gidene kadar, bulan kimse, onu şahit tutmaz ve sonradan, bu mal zayi olursa; bulan şahıs, tazmin eder. Çünkü, bu durumda, gücü yettiği halde, şahit Fetâvâyi Hindiyye tutmamış olmaktadır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir,

Bir kimse, lükata veya yitik olduğuna şahit tutar; yahut: "Benim yanımda lükata var; duyan gelsin; malını tarif etsin ve alsın." der; sahibi de gelince, ona: "Zayi oldu." der ve o şahıs da, buna inanırsa; tazminat gerekmez.

Şayet, bir kimse; iki veya üç lükata bulup: "Kim duyarsa; lükatasmı istesin; onu, bana beyan etsin." derse; işte bu söz, bir tariftir. Bunlar, bulan şahsın yanında helak olacak olsa; tazminat gerekmez.

Semerkand ehlinin fetvalarında, şöyle zikredilmiştir:

Lükata, yolda veya bir mağarada bulunur ve onu alırken de, hiç bir şahit bulunmaz ve alan adam: "Zafer bulununca, şahit tutulur." der ve öyle yaparsa; bu durumda tazminat gerekmez. Mtıhıyt'te de böyledir.

Lükatayı bulan, bunu istenilince vermez ve ona tecâvüz ederse; ancak, o zaman tazmin eder. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse: "Ben, bir lükata buldum ve yanımda zayi oldu; ben, onu, sahibine vermemek üzere almıştım." der; sahibi de: "Ben, onu, nefsim için koymuştum; geri gelip alacaktım; o, lükata değildi." der ve bulunan şeyin yanında kimse olmaz veya yolda bulunmuş olursa; söz, lükatayı alanın sözüdür. Ancak, böyle, sözünün geçerli olması için, yanında zayi olduğuna yemin etmesi gerekir.

Lükatayı alan: "Ben, onu yoldan aldım." dediği halde; sahibi: "Benim yerimden aldın." derse; bu durumda tazminat gerekir. Hızâ-nelü'l-Müftîn'de de böyledir.

Bir kimse lükatayı, bir kavmin binasında veya salonunda yahut boş bir evde bulur ve sahibi de: "Ben onu, geri gelip almak üzere oraya bırakmıştım derse; bu durumda, —zayi etmişse,— bu lükatayı, alan şahıs, tazmin eder.

Asıl'da şöyle zikredilmiştir:

Mal sahibi: "Sen, benim malımı, gasben aldm." dediği zaman, lü­katayı alan: "O, lükata idi. Ben, onu, senin için almıştım." derse; tafsi­lâta hacet kalmadan, tazmin eder.

Lükata, bir müslümanın yanında iken, bir kimse gelip, onun kendisine ait olduğunu söyler ve buna hüccet getirirse; bu durumda, yanında lükata bulunan şahıs, bunu ikrar etsin veya etmesin, isteyen şahsa: "Ben, bunu sana vermem; ancak, hâkimin yanında veririm." deme hakkına sahiptir.

Bu şahıs, bu arada ölse; tazminat da gerekmez.

Lükata, bir müslümanın yanında iken, bir kimse, gelip, onun kendisine ait olduğunu söyler ve iki de kâfir şahit getirirse; biz, bunların şehâdetini kabul etmeyiz.

Şayet, iükata bir kâfirin yanında bulunur; mes'elenin diğer kısmı aynı olursa; kıyâsen ve istihsanen bunlarm^âhitükleri kabul olunur.

Şayet, lükata bir müslümanla, bir kâfirin yanında bulunur ve mes'elenin devamı aynı olursa; o iki kâfirin şehâdeti, kıyâsen kabul olunmaz. İstihsanda ise, bunların, kâfir hakkındaki şehâdetleri kabul edilir ve onun yanında olana hüküm verilir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, lükataya "benim" der; başka kimse de "benim." der ve belge getirirse; bu lükata belgesi olana hükmolunur. Fetâvâyi Kâdî­hân'da da böyledir.

Bir kimse, lükatamn kendisine ait olduğunu iddia eder ve belgeler getirirse; lükatayı bulan serbesttir: İsterse, ona hemen verir. İsterse, şahit ister. O şahıs verirse, kefil de alır. Sirâdyye'de de böyledir.

Bir  kimse,  yanında    lükata  olarak  bulunan  zinet  eşyasını, "benim" diyen birine verdikten sonra; bir başkası, onun kendisine ait olduğuna şahit getirir ve bu durumda da, esas sahibinin, malı, "benim" diye alan adamdan onu almaya gücü yeterse; malını ondan alır. Alıcıya, bir şey gerekmez.

Şayet, bu mal zayi olmuş ve sahibinin onu almaya gücü yetmemişse; bu durumda esas sahibi muhayyerdir. İsterse, verene; isterse, onu alana tazmin ettirir.

Eğer, önceki veren, hâkimin hükmü ile vermişse; o zaman tazminat gerekir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Lükatayı bulan, onun bir şahsa âit olduğunu kabul eder ve hâkimin hükmü olmadan onu, ona verdikten sonra, başka bir şahıs da, onun kendisine âit olduğuna dair şahit getirirse; bu mal, bu adamın olur. Ve bu şahıs, muhayyerdir: İster, verene; isterse, alana tazmin ettirir.

Bir rivayette: "Eğer, hükümle verilmişse, tazminat yoktur." da denilmiştir.

Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavlidir. "Fetva da buna göredir." denilmiştir.

Lükatayı alıp, onu ilân ettikten sonra, aldığı yere koyan kimsenin tazminattan uzak olduğu, kitapta zikredilmiştir.

Bu lükatayı, yerinden alıp, başka yere götürdükten sonra, yerine -koymakla; alıp, başka yere götürmeden yerine koymak arasında, bir fark olup olmadığı zikredilmemiştir.

Fakıyh Ebû  Ca'fer: "Yerini değiştirmeden,  geri yerine korsa; muhakkak tazminattan uzak olur. Şayet, yerini değiştirdikten sonra yerine geri korsa, tazminat gerekir." demiştir.

Hâkim eş-Şehîd de, buna işaret etmiştir:

Muhtasar'da şöyle denilmiştir:

Bu hüküm, (tazminattan uzak oluş) lükata, tanıtılmak için yerinden kaldırilmışsa böyledir.

Fakat, onu, yemek için almışsa; sahibine vermedikçe, tazminattan uzak olamaz.

Bu lükata, bir hayvan olur; bulan ona biner ve sonra da, inip onu yerine koyarsa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, —zayi olması halinde— onu tazmin eder.

Bu lükata, elbise olur; bulan, onu, âdet olduğu gibi giyer ve sonra da çıkarırsa, bu durum ihtilaflıdır.

Ancak, onu, omuzunun üzerine kor; sonra da kaldırıp, yerine bırakırsa zâmin olmaz. (Yani, onu ödemez.)

Bu lükata, yüzük olur ve alan şahıs, bunu sağ veya sol elinin , küçük parmağının yanındaki parmağa takarsa; durum yine ihtilaflıdır.

Ancak, başka bir parmağına takar; sonra da, çıkartıp yerine koyarsa; onu tazmin etmesi gerekmez.

Bu lükatayi bulan şahıs, hem tanınmış bir kimse, nemde iki yüzük takmak âdeti olur ve bulduğu bu lükatayı, küçük parmağının yanındaki parmağına, kendi yüzüğünün yanına takarsa, yine bu durum, ihti­laflıdır.

Böyle değilse, âlimlerin kavillerine göre, yerini değiştirmeden Önce, yüzüğü yerine koyduğu zaman, ona, tazminat gerekmez.

Bir kimse, bulduğu kılıcı, kuşandıktan sonra çıkarıp yerine bırakırsa; bu, mes'ele de ihtilaflıdır.

Keza, âdeti bir kılıç kuşanmak olduğu halde; lükata olan kılıcı kuşanırsa; bu, onu kullanma olur.

Ancak, iki kılıç kuşanıyorsa; lükata olan kılıcı kuşanıp, tekrar çıkarıp yerine koymakla, onu tazmin etmek gerekmez. Fetâvâyi Kâch-hân'da da böyledir.

Bir kimsenin, kabristanda bulunan odundan, odun edinmesi caizdir. Bu, odun kuru olduğu zaman böyledir.

Fakat, kabristandaki odun, —ağaç— yaş olursa; onu kesmek mek­ruhtur.

Kendisinden ipek yapılan tut yaprağı, yola dökülmüşse; onu toplayıp almak yoktur. Şayet, bunu birisi toplayıp almışsa; tazmin eder.

Çünkü o, faydalanılan bir maldır.

Fakat, yaprağından faydalanılmayan bir ağacın yaprağı, toplanıp alınabilir.

Bir kimse, yola  ölmüş bir koyun atarsa; bir başkası, onun yü­nünden faydalanabilir.

Sonradan sahibi gelirse; yün, sahibinin olur.

Şayet bu kimse, o koyunu yüzüp, derisini jdabağladıktan sonra sahibi gelirse, deri de sahibinin olur; ancak, dabağlama ücretini, bunu yapan şahsa öder. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

Kavun karpuz tarlasında, kavun karpuz kalmış olursa, Fakıyh Ebu Bekr: Eğer sahibi, "isteyen gelsin alsın" diye bırakmışsa; onları almakta bir beis yoktur. Tatarhâniyye'çle de böyledir.

Bir sarhoş, yolda uyumuş ve elbisesi yolda düşmüş olursa; bir başka şahsın gelip, onu, muhafaza için almasında bir beis yoktur. Onu, —zayi olması halinde— tazmin gerekmez. Çünkü, bu elbise, lükata hükmündedir.

Ancak, bu sarhoşun elbisesini, başının altından; yüzüğünü, parmağından; kesesini, belinden veya parasını, cebinden; bunların zayi olacağından korkarak, muhafaza etmek için alan kimse, —bunları zayi ederse— zâmin olur. (= öder.)

Değirmenin unluğunda toplanan un, bazı âlimlere göre, sahibinin; bazılarına göre ise, değirmencinindir. En güzeli, onu kim önce alırsa, onundur.

Yağcının kaplarında toplanan yağ hakkmda, iki vecih vardır:

1) Eğer yağ, ökıyyenin (= tartı âletinin) haricinden akıyorsa; bu yağ, yağcının olur. Çünkü o, satıcı değildir.

2) Eğer yağ, ökıyyenin içinden veya hem içinden, hem de dışından akıyor veya nereden aktığı bilinmiyorsa; yağcının, satın alana, o dam­layan yağlardan fazlasını vermekte olması hâlinde; o yağlar, yağcının olur.

Böyle yapmıyorsa; muhtaç olmadığı müddetçe, yağcı, bu yağdan faydalanmaz ve onu tasadduk eder.

Bir topluluğun eline, çöl yolunda, sahibinin, yiyenlere mubah kıldığı zannında oldukları [kesilmiş -bir deve geçerse, onun etini yemele­rinde, bir beis yoktur.

Bir kimsenin, kendi devesini kesip, ondan başkalarının faydalan­masına izin vermesi caizdir.

 Bir kimse, şeker saçar ve bunlardan bir kısmı, bir başka adamın evine düşerse; bunu, başka bir şahsın daha alması caiz olur.

Ancak bu durumda, bu evin sahibinin bulunmaması ve kapram da, içeriye şeker düşsün diye açılmamış olması gerekir.

Fakat kapı, içeriye şeker düşsün diye açılmış ve buraya düşen şekeri, bir başkası almış olursa; bu şeker, alan şahsın değil, ev sahibinin olur.           

Bir kimse, gelinin başına veya bir başka yere saçması için, başka bir kimseye, gümüş paralar verse ve bu adam da, onları saçsa; saçan adam, bu paralardan alamaz.

Bu kimse, bu paraları, saçması için, bir başkasına verme hakkına da sahip değildir. —Böyle yapmış olsa bile— onun saçtığından da, alma hakkına sahip değildir.

Ancak, saçılan bu şey, şeker olursa; saçan şahıs ondan alabileceği gibi, onu, bir başkasına tla saçtırabilir. Ve, onun saçtığından da alabilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse, damın üzerine bir leğen kor; bunun içine de yağmur suları toplanır; bir başkası da gelip onu alır ve aralarında niza' çıkarsa; eğer leğen sahibi, onu oraya bu maksatla koymuşsa; su onundur.

Bu maksatla koymamışsa; bu durumda, o su, alanındır. Çünkü, sahibi olmadığı, için o(nu almak) mubahtır.

İki kişiden, her birinin, ayrı ayrı karlıkları bulunur; bunlardan biri, diğerinin karlığından kar alıp, kendi karlığına kor ve bu durumda, kendisinden kar alınan yeri, sahibi, oraya kar toplansın diye yapmış olur ve kar oraya toplanmış bulunursa; kar*ı alman şahıs, alan şahsın karlığından, kendi kar'ını alır. Bunun için, kar'ı alan şahsın, bu kar'ı» kendi kar'ma katmamış olması gerekir.

Ancak, alan şahıs, bu kar'i, kendi kar'ma katmışsa; bu durumda, kar'ı alınan, onun bedelini alır.

Fakat, kar'ı alınan şahıs, kar toplansın diye bir yer yapmamış; kar, oraya, kendiliğinden toplanmış ve kar'ı alan da, bunu arkadaşının karlığından değil, ona yakın bir yerden almışsa; bu durumda, almış bulunduğu kar kendisinindir.

Ancak, bu kar'ı, arkadaşının karlığından almışsa; bu gâsip (= haksız yere almış) olur. Aldığı kar'ı, olduğu gibi, aldığı yere bırakır. Bunun için de, aldığı kar'ı, başka bir kar'a katmamış olması gerekir. Şayet, katmışsa; kıymetini öder. Fetâvâyi Kübrâ'da da böyledir.

Bir kimsenin, bir topluluğun arazisine gidip, oradan diken toplamasında bir beis yoktur.

Keza, bir kimsenin, sahibinin almayarak, —tarlada— bıraktığı başakları toplamasında da bir beis yoktur.

Ancak, bu arazi, bir yetimin ise, ondan almak, caiz olmaz.

Bir sokakta oturanların, hayvan tersi, toprak ve kül attıkları yerden; atılan bu şeyleri almakta da, bir beis yoktur.

Ancak, burasını, bir şahıs hazırlamış olursa, o zaman, o şeyler, bu adamın olur. Böyle değilse, kim önce alırsa, onundur.

Kara güvercinleri, bir adamın evine girer ve yavrular; başka bir adam da, gelip onu alırsa; bu durumda, ev sahibi, evinin kapısını örtmüş, penceresini kapatmışsa; bu güvercinler, ev sahibinin olur. Böyle değilse, alanın olur.

Bir kimsenin, bir güvercini olsa ve onun yanma da, bir başka gü­vercin gelerek yavru yapsa; bu yavru, güvercini dişi olan şahsın olur.

İnsanlara zararlı oluyorsa; güvercin tutmak, (bulundurmak) mekruh olur.

Bir kimsenin, köyde, güvercinlik yapıp; onları yemsiz bırakarak ve bakmayarak, halka zarar verdirmesi uygun olmaz.

Yabanî güvercinleri bulunan bir kimsenin, bu güvercinlerinin ara­sına; ehlî güvercinler katışırsa; bu şahsın, onları alması doğru olmaz. Şayet, alırsa; sahibi bunları ister.

Bu kimse, o ehlî güvercinlere dokunmaz ve onlardan biri, bu adamın yerinde yavrularsa; ana güvecinin garip olması halinde, bu şahıs, o yavruyu alamaz. Çünkü, o, başkasınmdır.

Şayet, ana güvercin, güvercinlik sahibinin olursa; bu durumda, yavrular, güvercinlik sahibinin olur. Çünkü, yavru ve yumurta, ana gü­vercinindir.

Fakat, bu kimse, güvercinliğinde, yabancı güvercin olduğunu bil­miyorsa; bu durumda, bir şey gerekmez. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

Bir kimse, avlanmak üzere yetiştirilmiş doğan, şahin veya benzeri bir kuşu, köyde veya şehirde yakalar ve onun da ayağında, kime ait olduğu bilinsin diye bir zil (veya başka bir işaret) bulunursa; yakalayan şahıs, bunu ilân edip, sahibine verir.

Keza, bir kimse, boğazında gerdanlık (veya başka bir işaret) bulunan bir geyik yakalarsa; bunu da, ilân edip sahibine vermesi gerekir. Muhıyt'te de böyledir.

Şeyhul-lmâm   Ebû    Bekir   Muhammed bin Fadl, şöyle buyurmuştur.

Bir kimse, bir avlu çevirir ve oraya çokça gübre toplanırsa; bu gübre, o yeri hazırlayanın olur.

Eğer, böyle bir yer hazırlamamişsa; gübre, kim önce alırsa; onun olur.

Kâdt'I-lmâm Ebû Ali es-Sağdî'de şöyle buyurmuştur:

Şayet, yer, hazırlanmış bir yer değilse; gübre, eli ona daha çabuk erişenindir.

Hatta o» şöyle demiştir: Bir kimse, duvar örse de, onun içine hay­vanlar gelip toplansa; bunların gübreleri, Önce gelip alanındır.

Bir kimsenin, ücretle konaklanan bir hanı bulunur ve buraya insanlar, develeri ile gelip, konakladıklarında orada, çokça deve kığısı toplanırsa; âlimler: "Eğer, han sahibi, o kığıları mubah kılarak terk etmiş ve onu almayı reddetmişse; bu kığıları kim alırsa, onlar, onun olur. Çünkü, mubahtır.

Şayet, han sahibi bunları, kendisi toplayıp alma reyinde ise; bun­ların, ona âit olması, daha evlâdır.

Bir kadın, çarını (= çarşafını), bir yere koyduktan sonra, başka bir kadın da, gelip çarşafını oraya koyar; sonra da, ilk kadın, ikincinin çarım alıp giderse; bu durumda, ikinci kadının, birinci kadının çarından faydalanması uygun olmaz. Çünkü, böyle yapması başkasının malından faydalanmak olur.

Âlimler, şöyle buyurmuşlardır: Bu kadın, o çarşaftan faydalanmayı istiyorsa; sevabı sahibine ait olmak üzere, bu çarşafı, —eğer fakir ise— kendi kızına tasadduk eder. Kızı da, razı olursa; o çarı, anasına bağışlar. Bu kadar bir ruhsat vardır.

Çünkü, o çarşaf lükata hükmündedir.

Fakat, zengin ise, bu kadının o çardan faydalanması, helâl olmaz.

Bu cevap, ayakkabısı çalınıp veya alınıp da, yerine, başka bir ayakkabı konulmuş bulunan kimse için de, böyledir.

Bir kimse, bulduğu lükâtayı kaybettikten sonra, bu şeyi, bir başka şahsın yanında görürse; aralarında, husûmet olmaz.

Garip bir kimse, bir şahsın evinde ölür; vârisinin olup olmadığı bilinmez ve geriye de, beş dirhemi kalırsa; ev sahibi, fakir bile olsa; onu, kendi nefsi için, tasadduk edemez. Çünkü   bu, lükata menzilinde de değildir.

Bir kimse, gaip olur; evini de bir adama bırakarak tamir ettirmesi içinb, o adama para vermiş olursa; bu durumda, o şahıs  bu para ile, o evi tamir ettirmez. Ve parayı muhafaza eder.

Ancak, hâkim, bu şahsa, "evi tamir ettirmesini" emrederse; o zaman, tamir ettirir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Uyun Kitâbı'nda, Ebû'1-Leys, şöyle buyurmuştur.

Bir kimse hayvanını, seybedip bırakır; başka bir şahıs da onu yakalayıp, bakar ve islâh eder; sonra da, sahibi gelip malını isterse; şayet, seybederken, "Kim alırsa, onun olsun." demişse; bu durumda, o hayvanı geri istmeye hakkı yoktur.

Fakat, böyle birşey söylememişse; bu hayvanını geri alır.

Keza, avını bırakan kimsenin durumu da böyledir. Âlimlerimiz böyle söylemişlerdir.

Şayet, bu hususta, mal sahibi ile, o hayvanı bulup besleyen şahıs arasında ihtilâf çıkarsa; bu durumda, mal sahibinin yemin etmesi gerekir.

Yemin etmesi hâlinde ise, söz, mal sahibinindir. Yani, onun sözü, kabul ve tasdik edilir. Serahsî'nin Muhıyti'nde de böyledir. [3]



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/373-375.

[2] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/375-377.

[3] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/377-385.