Vakıflar

e-Posta Yazdır PDF

 KİTÂBÜ'L-VAKF. 3

VAKIFLAR.. 3

1- VAKİİN TARİFİ, RÜKNÜ, SEBEBİ, HÜKMÜ, ŞARTLARI Ve VAKIFLA İLGİLİ SÖZLER VAKFIN TARİFİ 3

İmameyn'e Göre Vakıf 3

Vakfın Rüknü. 4

Vakfın Sebebi 4

Vakfın Hükmü. 4

Vakfın Şartları 4

Mürtedîn Vakfı 6

İrtidad Eden Kadının Vakfı 6

Kiraya Verilen Ve Rehin Bırakılan Şeylerin Vakfedilmesi 6

Kendisi İle Vakıf  Tamam Olup Olmayan Lafızlar 8

2- VAKFEDİLMESİ CAİZ OLAN VEYA OLMAYAN ŞEYLER VE VAKF-I MÜŞÂ' 10

Menkûl Şeylerin Vakfedilmesi 10

Kur'ân-ı Kerîm Ve Diğer Kitapların Vakfı 11

Altın, Gümüş Ve Paraların Vakfedilmesi 11

Dirhemler: 11

Yiyecek: 12

Giyecek: 12

Deva Olan Şeyler 12

Bu Konu İle İlgili Diğer Bazı Mes'eleler 12

Vakf-ı Müşâ' (= Taksim Edilmemiş Bir Yerdeki Hissenin Vakfedilmesi) 13

3- MESÂRİF-İ VAKIF (VAKIF GELİRİNİN SARFEDİLECEĞİ YERLER) 15

1- Vakıf Gelirinin Sarfedilmesinin Çâiz Olup Olmadığı Yerler 15

2- Kendi Nefsi, Evladı Ve Nesli İçin Vakfetmek. 17

3 - Akrabaya Vakfetmek Akraba Ne Demektir 22

Akraba Namına Meşrut Vakıflar 22

4- Fakir Olan Akrabalara Vakfetmek. 26

Fakir Kimdir?. 26

6-  Ehl-i Beyt, Âl, Cins Ve Torunlar Namına Yapılan Vakıflar 29

7- Köleler, Müdebberler Ve Ümm-ü Veledler Nâmına Yapılan Vakıflar 30

8- Fakirler Nâmına Vakıfta Bulunduğu Halde Kendisi, Evlâdından Bir Kısmı Veya Akrabası Fakir Düşen Kimsenin Durumu. 31

Bu Konu İle İlgili Diğer Bazı Mes'eleler 32

4- VAKFIN BÎR ŞARTA BAĞLANMASI VÂKIFIN, VAKFI KENDİ ŞAHSINA MEŞRUT KILMASI 33

Vakfedilen Yerin Değiştirilmesi 34

Vakfın Satılması 35

5- VAKFIN İDARESİ KAYYIMIN VAKIF VE VAKFIN GELİRİNİN TAKSİMİ HUSUSUNDAKİ TASARRUFU VAKIF GELİRİNİ BAZILARININ KABUL ETMESİ BAZILARININ KABUL ETMEMESİ HAK SAHİPLERİNİN BAZILARININ ÖLMESİ, BAZILARININ HAYATTA OLMASI VAKFIN İDARESİ MÜTEVELLİ OLACAK ŞAHISTA ARANILACAK VASIFLAR   39

Kayyımın Görev Ve Yetkileri 50

Mütevellinin Acze Düşmesi 50

Mütevelliye Vekil Tâyin Edilmesi 51

Vakfın Geliri Nasıl Taksim Edilir? Vakfın Gelirini, Hak Sahiplerinden Bir Kısmı Kabul Eder, Bir Kısmı Kabul Etmezse Ne Olur? Hak Sahiplerinden Bir Kısmı Ölür, Bir Kısmı Sağ Kalırsa Ne Olur?. 52

Vakıf Gelirini, Hak Sahiplerinden Bir Kısmı Kabul Eder, Bir Kısmı Kabul Etmezse Ne Olur?  53

Hak Sahiplerinden Bir Kısmı Ölür Bir Kısmı Sağ Kalırsa Ne Olur?. 54

6- VAKIFTA DÂVA VE ŞEHÂDET. 54

1- Vakıfta Dâva. 54

2- Vakıf Dâvalarında Şehâdet 56

Bu Konu İle İlgili Diğer Bazı Mes'eleler 60

7- VAKFİYE İLE İLGİLİ MES'ELELER.. 61

8- VAKFI İKRAR VAKFI HABER VERME VE VAKFI KABUL ETME. 62

9- VAKFIN  ASBEDİLMESİ 65

10- HASTA OLAN KİMSELERİN YAPTIKLARI VAKIFLAR.. 67

11- MESCID VE MESCİDLE ÎLGİ MES'ELELER.. 69

1- Bir Yerin, Nasıl Mescid Yapılacağına Dâir Hükümler 69

Mütevelliye Teslim Edilen Mescid: 70

2- Mescid Nâmına Yapılan Vakıflar Ve Bu Vakıflarda Kayyımın Ve Diğerlerinin Tasarruf Yetkileri 74

12- Hudud Karakolları, Kabristanlar, Yollar, Sulama İşleri İle Kabristan Ve Vakıf Arazilerde Biten Ağaçlar 77

Kabristan Ve Vakıf Arazilerde Biten Ağaçlar 80

13- FAYDALANILAMIYAN VAKIFLAR VAKIFLARIN GELİRİNİ BAŞKA YÖNE HARCAMA   82

VE. 82

KÂFİRLERİN VAKFI 82

14- VAKIFLA İLGİLİ ÇEŞİTLİ MES'ELELER.. 83

 

KİTÂBÜ'L-VAKF
 
VAKIFLAR
 
1- VAKİİN TARİFİ, RÜKNÜ, SEBEBİ, HÜKMÜ, ŞARTLARI Ve VAKIFLA İLGİLİ SÖZLER VAKFIN TARİFİ

 

İmim Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre vakıf: Bir mülkün ayni, sahi­binin mülkü hükmünde kalmak üzere, bu şeyin menfâatini fakirlere tasadduk etmek veya hayır vecihlerinden biririe: bırakmak için, bu şeyi tutmak, habsetmek demektir. Vakfın şer'î ta'rifı budur. KâfPde de böyledir.

Vakıf, ariyet makamındadır.

Vakıf, vacip değildir. Sahibi isterse ondan dönebileceği gibi, onu satabilir de. Muzmerât'ta da böyledir.

Vakıf, şu iki yoldan birisi ile lâzım olur:

1) Vakfın, lüzumuna binâen, hâkimin hükmü ile tesis edilmesi.

2) Bir kimsenin: "Ben, şu evimin menfâatini, vasıyyet ettim.'* demesidir ki, bu durumda, o evin vakfedilmesi gerekir. Nihâye'de de böyledir. [1]

 
İmameyn'e Göre Vakıf

 

îmâmeyn'e göre vakıf: Bir şeyin mülküyeti Allahu Teâlâ'nın mülkü hükmünde olmak üzere, o şeyin menfâatini, kullara tahsis etmek demektir ki, lâzımdır ve vakıf satılamaz; bağışlanamaz ve ona vâris de olunamaz. Hidâye'de de böyledir.

Uyun ve Yetime'de:  "Fetva, İmâmeyn'in kavline göredir." denilmiştir. Şeyh Ebû'l-Mekârîm'in Nikâye Şerhi'nde de böyledir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, vâkıfın (= vakfeden kim­senin) mülkü, ancak, hükümle zail olur.

Bunun yolu: Vâkıfın, vakfedeceği şeyi, mütevelliye teslim etmesidir.

Vâkıf, sonrada bu mala muhtaç olur ve hâkim de bunun lüzumuna jhükmederse, mal, tekrar kendisinin olur.

Vâkıf, vakfının ibtâlinden korkar ve vakıf tesisi ile ilgili hükmü alması da kolay olmazsa, bu vâkıf vakıf kitabında (= vakfiyede, vakıf çenedinde) bu durumu zikreder ve: "Hâkim veya vali, mahall-i vakfı ibtâl edecek olursa; bu mahallin kendisi ve içinde bulunan şeylerin hepsi, benim vasıyyetimdir. MahalM vakf (= vakfedilen şey, mevkuf) satılır ve bedeli fakirlere tasadduk edilir." der.

Bu vasıyyet şartlı olduğu için, ibtâl cihetine de gidilmez. Hulâsada da böyledir.

Şemsü'l-Eimme tmâm Serahsî, şöyle buyurmuştur: "Zamanımızda  cereyan  eden  resmî muamelede,  vâkıfın  ikrarı yazılıyor ve bir hâkim, bu vakfın lüzumuna hüküm veriyor. Bu bir şey değildir."

Müteahhirîn âlimleri: "Vâkıf, vakıf senedinin sonuna, "Gerçekten,bu vakfın sıhhatine ve lüzumuna hâkimlerden bir hâkim, hüküm verdi."

Üye yazar ve fakat, bu hâkimin ismini zikretmezse, bu da caizdir. Sahih olan,  Şemsü'l-Eimme Serahsî'nin kavlidir,  Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Uygun olan, vâkıfın, vakfı ölümüne ta'hk etmesi ve mahall-i vakfı, mülkünden çıkarmamasıdır.

Böyle yapmazsa, bi'1-icma', vakfedilen şey, vâkıfın mülkünden-zül-olup, çıkar.

tmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu durumda da, vakfedilen şeyin mülkiyeti vâkıfın kendisinin veya vârislerinin olur.

İmâmeyn'e göre ise, bu şeyin mülkiyeti, vâkıfın da, vârislerinin de olmaz. Azâd edilen köle ve vakfedilen mescid gibi... Kifâye'de de böyledir.

Bir kimse, vakfı ölümüne ta'hk edip (=  bu şarta bağlayıp), meselâ: "Ben öldüğüm zaman, evimi, gerçekten şu şarta göre, vak­fettim." derse; bu şahıs ölünce, o vakıf lâzım ve geçerli ve sahih olur.

Ancak, vakfettiği bu şeyi, —bütün malının üçte birinden ayırmışsa, ne âlâ.

Aksi takdirde, malının üçte biri, —bu vakfa— ayrılır ve geri kalanı, başka malı meydana çıkana kadar veya vârisleri, —bu vakfın tesisine— izin verene kadar bekletilir.

Bu şahsın, başka malı bulunmaz ve vârisleri de izin vermezse; bu evin menfâati üçe bölünür ve üçte biri vakıf için, üçte ikisi de vârisler için —ayrılmış— olur,                                                                       

Ölüm hastalığında bulunan bir kimse de,(vakfımıölümüne ta'lik jetmiş olsa bile, hüküm aynidir.

Hasta hâlinde caiz olan vakıf, kişinin ölümüne ta'hk edilmiş ( = bağlanmış) vakıf yerindedir. Tahâvî'de böyle söylenmiştir. Sahih olan ise, bunun caiz olması, kişinin sıhhatli iken yaptığı vakfın caiz olması menzilindedir. Bu, tmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir. Bu|vakıf vakf-ı lâzım[2]  'dır.

tmâmeyn'e göre, bu durumda, bu şahsın vakfı, malının üçte birinden lâzım gelir. Tebyîn'de de böyledir.

Vakıf  mülk   olunca,   tmâm   Ebû   Hşntfç_ (R.A.)   ve   İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, zail olabilir. İmam Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre zail olmaz. Etmmei Selâse'nin kavlide budur. Belhli âlimlerin kavilleri de .budur. Ulemânın ekserisi de böyle söylemişlerdir. Müny'de: "Fetva, bunun üzerinedir" denilmiştir. Sîracü'I-Vehhâc'da da böyledir.

Vakfı müşaf, [3]  İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre sahihtir; tmâm Muhammed |(R.A.)'e göre ise, sahih değildir.                      

Keza, bir vâkıf, kendi nefsini, vakfa velî yapabilir. Bu, ; İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre sahihtir. Zâhiru'I-mezheb de budur.

Ancak, bu, tmâm Muhammed (R.A.)'e göre sahih değildir.

Keza, vâkıf, dilerse, vakfının başka bir arazi ile değiştirilmesini de şart koşabilir. Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre böyledir. İstihsân da, ibudur. Hulasa'da da böyledir.

Fetva da, bunun üzerinedir. Ebû'l-Mekârim'in Nikâye Şerhi'nde de böyledir.

Bu, tmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, vakfedilen şeyin, vâkıfın mülküyetinden çıkması halindedir.

tmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, bu vakfedilmiş olduğu anda böyledir.

tmâm Muhammed (R.A.)'e göre, vakfedilip de teslim edildiği zaman böyledir. Muhtar olan da budur. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir. [4]

 
Vakfın Rüknü

 

Vakfın rüknü, vakfa delâlet  eden, husûsî  lafızlardır. Bahru'r-Râık'ta da böyledir. [5]

 
Vakfın Sebebi

 

Vakfın sebebi, Allahu Teâlâ'nın rızâsına yakınlaşmayı taleptir.

İInâye'de de böyledir. [6]

 
Vakfın Hükmü

 

Vakfın hükmü: İmâmeyn'e göre, mahall-i vakfın (=vakfedilen şeyin), vâkıfın (=vakfeden şahsın) (mülkiyetinden çıkıp, Allahu Teâlâ'nın mülki yetine girmesidir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre ise, vakfeden şahsın mülkünün, tutulmasıdır.

Şöyleki, bu mülk, başkasının mülküne nakli kabul etmez. Vakıf sahih olunca, bu mülkün menfâati tasadduk edilir.

Bu mülkün sahibi: "Ben, şu yerimi, dâimi bir sadaka olmak üzere vakfettim." veya "... ölümümden sonra vasiyyet ediyorum." der.

Böylece, vakfı sahih olur ve o mülkü kimse satamaz ve ona kimse varis olamaz;

Bakılır, bu vakıf, vâkıfın malının üçte birinden çıkmışsa, caiz olur. Yâni, Vakfedilen mal, vâkıfın malının en çok üçte biri kadarsa, caizdir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir. [7]

 
Vakfın Şartları

 

Vakfın şartlan şunlardır:

l) Akıl                     

2) Buluğ

Mecnûn ve sabinin (= delinin ve buluğa ermemiş çocuğun) vakfı' sahih olmaz. Bfi^âi"de de böyledir.

3) Hürriyet

Vakıfta, islâmiyet şart değildir.

Bir zimmî vakfetmiş olsa bile, bu vakfın menfâatinden, müsluman fakirlere vermek caiz olur. Bu, zimmîlerin fakirlerine de verilebilir.

Vakfeden zimmînin, vakfının menfâatini özellikle, zimmîlerin fakirlerine tahsis etmiş olursa, bu da caiz olur.

Vâkıf zimmî, vakfını bir sınıfa tahsis ederse, diğer sınıflar bundan istifâde edemez.

Meselâ: "Vakıf, yahudilere mahsustur." derse, mecûsîler ve hıristiyanlar, bundan ayrılırlar; yani, bu vakıftan yararlanamazlar.

Bu işlerle meşgul olan şahıs, ( = kayyim) o vakfın menfâatini, başka bir sınıfa verirse, verdiğini tazmin eder.

Şayet, bu zimmî: "Bu vakıf, kâfirlere mahsustur." derse, bu durumda, bütün kâfirler, bir millet olduğundan, bu vakfın menfâati hepsine mahsus olur.

Bu zimmî, evlad ve nesline vakfeder, sonra da: "Fakirler içindir." derse; evlâdlanndan müsluman olanlar, bu vakıftan faydalanamazlar. Çünkü, bu durumda bunlar, mevkufun aleyh (= meşrutun leh = ken­disine vakıf ve tahsis edilen şahıs veya mahal)in dışında kalırlar. Ancak, vakfiyede, —bunların da, yararlanmasını— şart koşarsa, bu müstes­nadır.

Bu vâkıf, vakfiyesinde, "kim, nasrâniliğe dönerse..." veya "kim, nasrânilikten (= Hıristiyanlıktan) başkasına naklederse..." diye şart koşarsa; dediği gibi olur. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

Ebû'I-Leys'in Fetvaları'n da şöyle denilmiştir:

Bir hiristiyan, arazisini, evladlarına, evladlarının evlâdlarına tena­sül ettiği (= neslinin devam ettiği) müddetçe vakfeder ve bunların içinden müsluman olanlar bulunursa, bu vakfın menfâatinden, bunlar da faydalanırlar. Mnhiyt'te de böyledir.

4) Vakfın şartlarından biri de, tasarruf zamanı, zâtında bir yakınlığın bulunmasıdır.

Bir müslümanın veya bir zimmînin klişe veya havraya yahut ehl-i harbin menfâatine bir şey vakfetmesi sahih olmaz. Nehru'I-Fâik'ta da böyledir.'

Bir zimmînin, evini hayra, klişe veya ateş evine vakfetmesi de bâtıldır, Muhıyt'te de böyledir.

Keza, bir zimmînin, bu gibi yerlerin tamirine veya lambalarının gaz yağına masraf edilmek üzere, vakıfta bulunması da bâtıldır. (= geçersizdir.)

Ancak, "bu vakıfla, Mescid-i Aksâ'yı aydınlatın" veya "bunu mescid-i Aksâ'nm ıslahına (= tamirine) sarfedin." derse, bu caiz olur.

Keza, bu zimmî, "bu vakfın geliri ile, her sene, bir köle satın alınıp, azâd edilsin." derse, bü da caiz olur. Hâvî'de de böyledir.

Keza, bir zimmî, —bir havra ile ilgili vakfı için— : "Bu havra harap olursa, onun menfâati, fakir ve miskinlere ait olacak." derse; dediği gibi olur ve başka bir havraya sarfedilmez. Muhıyt'te de böyledir.

Bir zimmî, "iyilik kapılarına" vakfeder ve ona göre de, iyilik kapılan, havraların veya ateş evlerinin onarımı ve fakirlere tasaddukta bulunmak olursa; bu şartlardan, sâdece, fakirlere tasadduk etmek caiz olur; diğerleri ise bâtıldır. (= geçersizdir.) Hâvî'de de böyledir.

Bir zimmî: "Vakfımın geliri, komşulara olsun; sonu da fakirlere verilsin." der ve komşuları da, müslüman, hıristiyan, yahudi ve mecûsî karışık olursa, bu vakıf da caiz olur.

Bu vakfın menfâati, ayırım yapılmadan komşulara verilir.

Vâkıf zimmî, mütevelliye: "Vakfın gelirini ölülerin kefenlenmesin e veya mezar kazdırmaya sarfet." derse, bu vakıf da caiz olur.

Bu vakfın geliri, bu zimmîlerden fakir olanlarının kefenlenin esine ve mezarlarının kazılmasına sarfedilir. Muhıyt'te de böyledir.

Evini müslümanlar için mescid edip, ona göre tanzim eden ve müslümanlann orada namaz kılmasına izin veren bir zimmî, müslü­manlar burada namaz kılmaya başladıktan sonra ölürse; bu ev mîras olur   ve   vârisleri   onu   alırlar.   Bu,   bütün   âlimlerimizin   kavlidir. Cevâhirü'l-Ahlâtî'de de böyledir.

Evini havra, küse veya ateş evi yapan bir zimmî ölünce, bu ev de mîras olur.

İmâm Mtıhammed (R.A.), Ziyâdât'ta böyle zikretmiştir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir harbî, dâr-i İslama mtiste'nfen olarak girer ve burada bir şey vakfederse, —zimmînin vakfının caiz olması gibi— bu da caiz olur. Hâvî'de de böyledir.

5) Vakfın şartlarından birisi de, mahall-i vakfın, vakfedildiği sırada, vâkıfın tam mülkü bulunmasıdır.

Meselâ: Bir gâsıb, bir araziyi gasbettikten sonra,(vakfederse; bilâ­hare, bu araziyi sahibinden satın alıp arazinin bedelini ödese veya mal mukabili, onunla sulh olsa bile, bu arazi vakıf olmaz. Bahru'r-Râık'ta da böyledir.

Bir kimse, bir araziyi bir şahsa vakfettikten sonra, onu    geri alırsa, bu vaksf caiz olmaz.

Bir kimse, başka bir şahsın vasıyyeti üzerine, bir araziyi vakfet­tikten sonra, vasıyyet eden şahıs ölürse, bu vakıf, vakıf olmaz. ,Fetha'l-Kadîr'de de böyledir.               ..

Bir kimse, satıcısı muhayyer olmak üzere, bir yer satın alıp, onu vakfettikten sonra, satıcısı, bu satışa izin verse, bu vakıf da caiz olmaz. Bahru'r-Râık'ta da böyledir.

Ancak, bir kimse, muhayyer olmak üzere, bir yer satın aldıktan sonra, muhayyerlik kalkarsa, vakıf sahih olur.

Kendisine.bir yer bağışlanan şahıs, bunu teslim almadan önce vak­federse, —sonradan teslim alsa bile— bu vakıf sahih olmaz. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

Kimsenin, fâsid bir hîbe ile, hibe edilen yeri, teslim aldıktan sonra vakfeden kimsenin, bu vakfı sahih olur. Ancak, bu durumda, vâkıfın, bu şeyin kıymetini vermesi gerekir. Bahru'r-Râık'ta da böyledir.

Fâsid bir satışla, bir ev satm alıp, onu da teslim alan kimse, bunu fakir ve miskinlere vakfederse, bu vakıf caiz olur.

Bu vakfın menfâati fakir ve miskinlere aittir. Ancak, vâkıfın, bu evkı bedelini, satan şahsa vermesi gerekir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Ancak, bu şahıs, evi teslim almadan önce vakfederse, bu vakıf câk olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, bir yeri, caiz bir satın alışla, satın alıp, parasını peşin öder ve bu yeri teslim almadan önce vakfederse, bu işin üzerinde durulur. Eğer, parasını verip, yeri teslim almışsa, bu vakıf caizdir.

Bu şahıs, bu yeri satın alacak mal bırakmadan ölürse, —peşin ödememiş olması hâlinde—bu vakıf bâtıldır. (= geçersizdir.)

Fakıyh Ebû'1-Leys: "Biz, bu görüşü alırız." demiştir. Zehıyre'de de böyledir.

Vakfedilen bu yere, bir başkası sahip çıkarsa, vakıf batıl olur. Satın alan şahıs, bu yeri vakfettikten sonra, buranın bir şef'îsi ( = aynı para ile bu yeri  satm alma hakkına sahip olari bir şahıs) gelirse, yine bu vakıf bâtıl olur. Nehru'l-Fâık'ta da böyledir.

İmâmın, sahibi âciz olan bir araziyi vakfetmedi caiz olmaz. Çünkü, o, bu araziye mâlik değildir.

Burada, sahibi âciz olan arazî (='hûz) şujmânaya gelmektedir: Bir kimse ekip biçmekten âciz olur, fakat, arazisinin haracını, imâma ver­mekte bulunursa, böyle araziye, arazî-i hûz denir. Bahru'r-Râik'ta da böyledir. [8]

 
Mürtedîn Vakfı

 

Bir mürtedin, riddet hâlinde iken yaptığı vakıf, sahih olmaz. Bu halde, ölür veya öldürülürse, hüküm yine böyledir.

Çünkü, mürtedin, mülkiyeti, mevkuf olarak, onun elinden gitmiştir. Nehru'l-Fâık'ta da böyledir.

Keza, bir mürted, dâr-i harbe iltihâk eder ve hâkim de bu iltihâkı hükme bağlarsa, bunun da vakfı bâtıl olur.

Ancak, bir mürted tekrar müslüman olursa, vakfı sahih olur. Bahru'r-Râık'ta da böyledir.

Hassâf: "Bir şey vakfetmiş bulunan bir müslüman, bundan sonra irtidâd ederse,  önceki bu vakfı bâtıl (=  geçersiz) olur." demiştir. Nehru'l-Fâik'ta c& böyledir.

Bu mürtedin vakfı, mîras olur.

Bu şahıs, mürted iken ö^ür veya öldürülür yahut da tekrar müs­lüman olursa, yine hüküm aynıdır.

Ancak, bu şahıs, müslüman olduktan sonra, yeniden vakfederse, —Hassâf in, Kitabının sonunda açıkladığına göre— bu vakfı sahih olur. [9]

 
İrtidad Eden Kadının Vakfı

 

İrtidâd eden kadının vakfı sahihtir. Çünkü, kadın, irtidâd. etme­sinden dolayı öldürülmez. Bahru'r-Râik'ta da böyledir.

Bir kimse, bir şeyi önce nesline, sonra da fakirlere karşı vakfeder, bilâhare de irtidâd ederse vakfı bâtıl olur.

Çünkü, bu vakfın fakirler tarafı, "sonu fakirlerin" demesi ile geçersiz olmuş ve bu vakıf, çocuklarına sadaka olmuş bulunur. Hâvî'de de böyledir. [10]

 
Kiraya Verilen Ve Rehin Bırakılan Şeylerin Vakfedilmesi

 

Başkasının bir hakkı bulunmayan, rehin ve icâre gibi şeylerde, vakıf hususunda bir kısıtlama konulması gerekmez.

Bir araziyi, iki seneliğine kiraya vermiş olan bir şahıs, vakti tamam olmadan, şartlı olarak bu araziyi vakfetse, bu vakıf caiz olur.

Bu durumda icarlâma akdi de geçersiz olmaz.

îcar müddeti tamam olunca, bu arazi, hangi cihete vakfedilmişse, oraya rücû eder.

Keza, bir kvnse, rehin bıraktığı bir arazisini, bu rehin çözülmeden vakfetmiş olsa, bu vakıf da sahih olur. Ve bu arazî, rehin olmaktan da çıkmış olmaz.

Bu şey, senelerce, mürtehin'in (= rehin bırakılmış olan kimsenin) yanında kaldıktan sonra, rehin çözülürse, vakfedildiği yöne rücû' eder.

Bu vâkıf, rehin çözülmeden ölünce, bu rehni çözecek kadar bir mal bırakmış olursa, rehin çözülür.

Fakat, bir şey çıkarmadan ölürse, bu arazi satılır ve vakfı bâtıl (-geçersiz) olur.

Arazinin kiraya verilmiş olması hâlinde, kiraya veren veya kiraya tutan şahıs ölürse, bu durumda, icâre bâtıl olur; vakıf ise devam eder. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

6) Vakfın şartlarından biri de, vâkıfın, vakıftan, almakhğı veya borcu sebebi ile men edilmiş olmamasıdır.

Hassâf böyle söylemiştir. NehnTl-Fâik'ta da böyledir.

7) Vakfın şartlarından biri de, vâkıfın câhil olmamasıdır.

Bir kimse, arazisinden bir yer vakfettiği halde, bunun neresf olduğunu söylemezse, vakfı bâtıl olur.

Bir kimse, bir evdeki hissesinin tamamını vakfedince, sehim ^nisbetini— söylemezse bile, vakfı, istihsânen caiz olur.

Fakat, bu kimse: "Şu yeri veya şu yeri vakfettim." derse, vakfı bâtıl olur. Çünkü, vakfedilen yerin, neresi olduğu —kesin olarak— belli olmamıştır. Bahru'r-Râik'ta da böyledir.

Hassâf şöyle demiştir:

Bir kimse: "Şunu, Allah için..." veya "Akrabalarıma karşı..." "vakfedilmiş, ebedî bir sadaka kıldım." dese, bu vakıf bâtıl olur.

Çünkü, bu lafızda şek (= şüphe) vardır.

Bir kimse: "Şunu Allah için, Zeyd'e ve Amr'e karşı, sonra da, fakirlere, vakfolunmuş, ebedî bir sadaka kıldım." derse, bu vakıf da, batıl olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, içinde ağaç bulunan bir araziyi, ağaçlarını istisna ederek, vakfetse, bu vakfı caiz olmaz.

Çünkü, ağaçların bulunduğu yer, bu vakfın içine girmiş ve mahall-i vakf meçhul olmuş bulunur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

8) Vakfın şartlarından biri de, vakfın, muallak bir şeye bağlı olmamasıdır.

Bir kimsenin: "Oğlum gelirse; evim, vakıftır; fakirlere sadakadır." demesi gibi...

Bu kimsenin oğlu gelince, evi vakıf olmaz. Fethu'I-Kadîr'de de böyledir.

Hassâf, Kitâbü'I-Vakfında şöyle demiştir:

Bir kimse: "Yarın olursa, şu arazim vakıftır." dese, bu bâtıldır. (= geçersizdir). Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, başkasına: "Eğer istersen şu arazim vakıftır." veya: "Razı olursan, şu yerim vakıftır.'* derse, bu bâtıldır. (= geçersizdir.) Serahsî'nin Muhıytf nde de böyledir.

Bir kimse: "dilersem... vakıftır." dedikten sonra, "...diledim." dese bile, bu vakıf bâtıl olur.

Ancak, bu^şahıs, sonradan: "Diledim ve o yeri, vakfedilmiş sadaka kıldım." derse; ilâve ettiği bu sözlerden dolayı, vakıf sahih olur. Fethui-Kadîr'de de böyledir.

Bir kimse: "Şu arazim, filân adam dilerse, sadakadır." deyince, o adamda: "dilerim." derse; bu da bâtıldır. (= geçersizdir.)

Bir kimse: "Şu ev, benim mülküm olursa, o vakfolunmuş sada­kadır." derse; bakılır: Eğer, o ev, bu sözün söylediği anda, kendi mülkü ise, vakıf sahihtir. Çünkü, bu ta'hkın şartı yerini bulmuş demektir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir malını kaybetmiş bulunan kimse: "Eğer, onu bulursam, Allah rızâsı için vakfediyorum." der ve o malı bulursa; kendisine zekât veril­mesi caiz olan bir şahsa verir.

Şayet, bu malı, kendisine zekât verilmesinin caiz olmadığı bir şahsa vermiş olsa bile, nezri sahih olur.

Ancak, nezri uhdesindejn çıkmış (= adağı yerine gelmiş) olmaz. Sirâciyye'de de böyledir.

Bir kimse, başkasına: "Filan şahıs gelirse veya sen, filan şahısla konuşursan, şu arazim sadakadır." derse; bu lafız yemin ve nezir yerin­dedir. Bu şart yerini bulunca, bu arazi tasadduk edilir. Fakat, vakıf olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse: "Eğer bu hastalıktan ölürsem, şu arazim vakıftır." derse; ister iyileşsin, ister ölsün, bu —lafızla— vakıf tesis edilmiş— olmaz.

Ancak: "Ben, bu hastalıktan ölürsem, şu arazimi vakıf yapınız." derse, bu durumda, vakıf caiz olur.

Aradaki fark, bu sözle, vakfın değil, vekilin şarta bağlanmış olmasıdır. Bu durumda da, vakıf caiz olmaktadır. Cevheretü'n-Neyyire'de de böyledir.

9) Vakfın şartlarından biri de, Vâkıfın, bu vakfın satılmasını ve gelirinin bedelinin kendisinin ihtiyacına harcanmasını söylemem esidir.

Şayet, bunları söylerse,^akıf caiz olmaz.Muhtar'da ve Bezzaziyye'de de böyle söylenmiştir. Nehru'l-Fâik'ta da böyledir.

10) Vakfın şartlarından biri de, vakıfta muhayyerlik şartının bulunmamasıdır.

Bir kimse, bir şeyi, muhayyer olarak vakfederse, bu vakıf sahih olmaz.                                                                                                

Bu, fmâm Muhammed (R.A.)'e göre böyledir. Muhayyerlik1 zamanının bilinip bilinmemesi de müsavidir. Bahrırr-Râık'ta da böyledir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ise, vâkıfın, üç güne kadar muhayyer   obuası   caizdir.   Ebû'l-Mekârîm'in   Nikâye   Şerhi'nde  de böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, bir kimse: "Muhayyerliğini ibtal ettim, bozdum." derse, vakfa intikal olmaz, vakıf caiz olur. Zehıyre'de de böyledir.

Nevazil'de şöyle denilmiştir:

Bir kimse, bir mescid bina eder, ancak, bunun vakfedilmesi husu­sunda kendisini muhayyer kılarsa, mescid caiz, bu şart bâtıl olur. Tatar-hâniyye'de de böyledir.

11) Vakfın şartlarından biri de, onun daimî olmasıdır.

Bu, bütün âlimlere göre şarttır. Ancak, tmâmı Ebû Yûsuf (R.A.): "Bu şart değildir." demiştir. Sahih olan da budur. Kâfi'de de böyledir.

Evini, bir gün, bir ay veya belirli bir müddet vakfedip, başka bir şey söylemiyen kimsenin vakfı caiz olur. Ve bu şahsın vakfı da, daimî bir vakıf olmuş bulunur.

Bu kimse: "Şu arazim, bir ay, sadaka-i mevkûfedir." demiş olsa, bir ay geçince, bu vakıf bâtıl (= geçersiz) olur.

Hilâl'e göre, bu vakıf, bu sözün söylendiği anda bâtıl olur.

Çünkü, vakıf, daimî olmayınca, caiz olmaz.

Dâimîlik şart olunca da, muvakkatlık bâtıl olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse: "Şu arazim, ben öldükten bir sene sonra vakıftır." der ve başka bir şey söylemezse, bu vakfı, fakirlere karşı, daimî olarak caizdir.   Çünkü,  bu lafızda  vasıyyet   mânâsı   vardır.   Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir kimse "Şu yerim, ben öldükten sonra, bir sene filana karşı,, vakfedilmiş bir sadakadır." derse, sene geçince, vakıf bâtıl olur.

Sonra, bu vasıyyeti fakirlere karşı olmuş olur ve menfâati onlara harcanır.

Eğer, bu şahıs: "Şu arazim, ben öldükten sonra, bir sene, filana karşı vakıftır." der, başka da bir şey söylemezse; bu arazinin geliri, bir sene,  o şahsın;  sonra da,  vârislerin olur.  Fetâvâyi Kâdîhân'da da i böyledir.

12) Vakfın şartlarından biri de, onun gelirini, devamlı olarak, bir yere tevcih etmektir.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'in kav­lidir.

Vâkıf, bu "durumu belirtmezse, bu imamlarımızın ikisine göre de, vakıf sahih olmaz.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ise, vâkıfın, buhususu söyleyerek belirtmesi, şart değildir. Söylemezse de, vakfı sahih olur.

Vakıf, bir cihet belirtmiş olsa bile, bu kesilip, —bu vakfın gelirim sonra yine fakirlerin olur.

Böyle bir şey belirtmemiş olmaması hâlinde de, zaten kasdı, bu vakfın gelirinin fakirler için olmasıdır.

Bunu söylememiş olsa bile, jdelaletenj, bu şart sabit olmuş olur. Bedâi"de de böyledir.

13) Vakfın şartlarından biri de, vakfedilen akarın vsfa evin, sabit bir yerinin bulunmasıdır.

Silâh ve bazı şeyler hâriç, yeri değiştirebilen, bir şeyin vakfı sahih olmaz. Nihâye'de de böyledir. [11]

 
Kendisi İle Vakıf  Tamam Olup Olmayan Lafızlar

 

Bir kimse:  "Şu arazim, ben yaşarken ve ölümümden sonra, muharrer bir sadakadır. veya;

"Şu arazim, ben yaşarken ve ölümümden sonra, daimî, mahbûse ve mevkûfe bir sadakadır." veya;

"Şuarazim, ebediyyen mahbûse bir sadakadır." veya;  "... hayatım boyunca ve ölümümden sonra mahbûsedir. dediği : zaman, o yer mevkuf (^vakfedilmiş,1) olurjve menfâati fakirlere verilir. Bu, bütün âlimlerimize göre böyledir. Muhıyt'te de böyledir,

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavline göre, bu şahıs, hayatta ; bulunduğu müddetçe, bu sözü, bir nezir olur ve bu arazinin gelirini tasadduk etmek kendisine aittir.

Bu şahıs, "vefatımdan sonra.. demiş olduğu için, bu vasiyyetten dönme hakkına sahiptir.

Vasıyyetinden dönmez ve-bu vasıyyetinin miktarı da, malının üçte birinden fazla olmazsa, bu vakıf caiz olur. Zahîriyye*de de böyledir.

Bu kimse: "... ebedî vakfolunmuş sadakadır." dese, amme-i Ulemâya göre, vakfı caizdir.

Ancak, İmâm Muhammed ((R. A.)*e göre, bunun için vakfettiği şeyi teslim etmesi gerekir-

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre ise, "... sadakadır. demesi ile, bu arazinin geliri nezredilmiş oluyor ve vakfedejnin mülkü, hâli üzere kalıyor. Bu durumda, vâkıf ölürse, bu arazi vârislerinin mirası olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse: "Şu arazim, vakfedilmiş sadakadır.' veya "... habse-dilmiş sadakadır." yahut "... mahbûsedir." der, ancak ";.. daimî..." lafzını kullanmazsa, amme-i ulemâya göre, yine, bu arazi vakfedilmiş olur.

Çünkü, "... sadakadır." lafzı ile ebedîlil? (=!dâimîlikl)|sâbit olmak­tadır. Bu lafzın, feshe ihtimali yoktur.        

Hassâf ve Basra ulemâsı: "Bu durumda vakıf olmaz; çünkü, vakfın caiz olması, dâimîlik şartına bağlıdır." demişlerdir.

Şayet, vâkıf: "Şu arazim, fakirlere karşı vakfedilmiş bir sadakadır. vakfı, bi'1-icma' caiz olur. Çünkü "...fakirlere..." lafzı, ebedîlik ifade etmektedir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse: "Şu arazim iyilik üzere vakfedilmiş bir sadakadır." veya "... hayra karşı..." yahut "...hayır ve iyiliğe karşı vakfedilmiş bir sadakadır.*' dese, bu vakfı caiz olur.

Çünkü, bu şey, jfakirlerel karşı vakfedilmiş olur. Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavlidir.

Sadru'ş-Şehîd ve Belhj'li âlimler, buna göre fetva yermişlerdir.

Biz de, örf mekânında, bununla fetva veririz.

Bu, "fakirlere" lafzının zikredilmemesi halindedir.

Şayet, vâkıf, "fakirlere" lafzım zikrederek: "Şu arazim, fakirlere karşı vakıftır." demiş olursa, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, bu durumda, üç lafızla da vakfedilmiş olur.

Hilâl'e göre de böyledir. Çünkü, bu araziyi fakirlere tahsis etmekle, başka ihtimâller zail olmuş bulunmaktadır. Htalâsa'da da böyledir.

Vâkıf:   "Bu,  Allah  için,  ebediyyen  vakfedilmiştir."  deyip, "sadaka" lafzını zikretmezse, vakıf yine caiz olur ve geliri fakirlere verilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Sadece "vakf" veya "habs ile birlikte vakf" lafzı vakfın meydana gelmesine kâfidir.  Muhtar olan da budur.  Bu,  İmâm Ebû Yûsuf  (R.A.)'un kavlidir. Gıyâsiyyc'de de böyledir.

Bir kimsenin, "şu arazimi hürmetlendirdim." veya "arazim hürmetlenmiştir." demesi, Fakiyh Ebû Ca'fer: "Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavline göre, mevkûfedir, demek gibidir. demiştir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Fetâvâ'da:   "...  habsolunmuş,  hürmetli  mevkûfedir. veya "...hürmetli,   hapsolunmuş   mevkûfedir."   diyen   kimsenin   arazisi, satılmaz, mîras olmaz, hîbe edilmez.

ihtilaf edilen bu gibi durumların hepsinde, muhtar olan, bizim, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'dan naklettiğimiz kavillerdir. Cıyâsiyye'de de böyledir.

Vâkıfın   "...   habsedilmiş   sadakadır.'  demesi,   Fakiyh   Ebû Ca'fer'e göre, "... vakfedilmiş sadakadır." demesi yerine geçer. Uygun olan budur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse: "Şu arazim, filana karşı mevkûfedir." veya; "... Çocuğuma karşı mevkûfedir.'' veya;

"... Akrabamın fakirlerine karşı mevkûfedir. veya; "... Yetimlere karşı mevkûfedir." der; ancak bunların cinsini İrade etmezse, İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, bu lafızlarla vakıf —caiz— olmaz. Çünkü, inkıraz bulacak, sonu kesilecek olanlara karşı vakfetmiş olmaktadır ve dâimîlik yoktur.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)’a göre ise, bu vakıf sahihtir. Çünkü, O'na göre, vakıfta dâimîlik şart değildir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir. "İmâm   Ebû   Yûsuf  (R.A.)'a  göre daîmîlik (=   ebedîlik)   şart değildir." demek, "bu lafzı, açıkça söylemek şart değildir." demektir.

Yoksa, mânâ olarak, dâimîlik (- ebedîlik), bi'I-icma' şarttır. Nitekim, bu husus, önce de beyan edilmişti.

Aslında, bu iki imamımız arasında kendisine vakfolunan kimsenin tayin edilmemesi hâlinde, vakfın sıhhati hususunda, bir ihtilaf yoktur.

Ebedîlik lafzı, ya sözde veya mânâda bulunur. "... fakirlere vakfe­dilmiş bir sadakadır." denmesi gibi...

Keza, bu imamlarımız arasında, yalnız "mevkûfedir." demekle veya "Zeyd'e göre mevkûfedir." gibi ta'yin etmekle de, bu vakfın bâtıl (= geçersiz) olduğunda ihtilâf yoktur.

ihtilâf, ancak, bir şey belirtmeden, sadece "mevkûfedir." denilmesi halindedir. Ki, bu durumda, İmâm Muhammed (R.A.)'e göre vakıf bâtıl, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ise, sahihtir.

Düit-ii Muhtar da, bu şekilde tshkık etmiştir. Muhıyt'ten naklonulan ibareden anlaşılan budur. Kerderî'nin Vecîzi'nde de böyledir.

Bir kimse: "Şu 'arazim  (veya evim), filana karşı vakfedilmiş bir sadakadır." Veya "... filanın çocuklarına karşı vakfedilmiş bir sadakadır." dese ve devamla "... onlar sağ oldukça bu arazinin geliri onlarındır; Onlar öldükten sonra, bu gelir, fakirlere harcanacaktır." derse, bu sözü caiz olur ve yerine getirilir. Kerderî'nîn Vecîzi'nde de böyledir. : Bir kimse: "Şu yerim, Allah için, sadakadır." veya "... Allah için 'mevkûfedir." yahut "Allah için, sadaka-i mevkûfedir." dediği halde; "ebediyyen" lafzını söylemezse, vakfı yine caiz olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Keza, bu kimse: "Allahu Teâlâ'nın rızâsı için vakfolunmuştur." veya "Allahu Teâlâ*nm sevabını istemek için vakfolunmuştur." dese, yine vakıf sahih olur. Zehıyre'de de böyledir.

Bir    kimse:  Şu  yerim,  hayır  ve   iyilik  olmak   üzere vakfolunmuştur. dese; —vakfı—caiz olur. Çünkü, bu "... vakfedilmiş sadakadır." demek gibidir. Zahîriyye'de de böyledir.

Bir kimse: "Şu yerim, sebil içindir." der ve bu sözün, o beldede "bu vakıftır," gibi bir anlama geldiği bilinirse, o yer, vakfedilmiş olur.

Şayet, o beldede, bu lafız, o mânâda bilinmiyorsa; söyleyen şahsa: "İrâden nedir? Neyi kasdettin?" diye sorulur. "İrâdem vakıftır." karşılığım verirse, o yer vakıf olur. "Sadaka" olarak söyleyip söyle­memesi arasında da bir fark yoktur.

Şayet, bu şahıs, vakıf değil de, sadaka olarak niyyet etmişse veya hiç bir niyyette bulunmamışsa, bu durumda, o şey nezir (= iajdak) olmuş olur. Ya bizzat o yeri, veya oranın gelirin tasadduk eder.

Keza, bir kimse: "Ben, onu, fakirlere mahsus kıldım." der ve bu lafız, o beldede "vakıf yerine geçmekte bulunursa, sözüne bir açıklık getirmese bile, vakıf niyyeti ile söylemişse, vakfı —caiz— olur.

Ancak, bu kimse de, sadakaya niyyet etmiş veya hiç bir şeye niyyet etmemiş bulunursa, o şey, sadaka olarak nezredilmiş olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

"Şu akarım sebildir." diyen kimsenin akarı vakıf olmaz. Ancak, o akarın yerini, o muhitin halkı bilmekte ise, bu durumda, o akar vakıf olur. Ancak, ebedîlik şartının da bulunması gerekir. Sirâ-ciyye'de de böyledir.

Bir kimse: "Şu evimi, mescidin imamına sebil eyledim." dese; evi vakıf olmuş olur. Bahru'r-Râik'ta da böyledir.

"Şu evim, Ölümümden sonra, mescide sebil edilmiştir." diyen kimsenin vakfı sahih olur.

Ancak, bu ev, o şahsın malının üçte birinden çıkmış bulunmalı ve —ölümünde— o mescid duruyor bulunmalıdır. Aksi takdirde, bu ev vakıf olmaz. Gunye'de de böyledir.

"Şu odamı, mescidin aydınlatılması masrafına tahsis ettim." diyen kimsenin durumu hakkında Fakıyh Ebû Ca'fer: "O oda, mütevel­liye teslim edildiği zaman, mescide karşı vakıf olur." demiştir. Fetva da buna göredir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse, hasta iken: "Şu evimin gelirinden, her ay on dirhemlik ev satın alınız ve fakirlere dağıtınız." dese, o ev vakfedilmiş olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Nevâzil'de şöyle zikredilmiştir:

Bir kimse: "bağımın yerini vakfettim." derse, içinde üzüm olsun, olmasın; o yer vakfedilmiş olur.

Keza, bu şahıs: "... gelirini vakfettim," demiş olsa bile netice aynıdır. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

Bu kimse: "ölümümden sonra vakfeyledim." veya "Vakfedil-mesini vasıyyet ediyorum." dese sahih olur ve üçte biri vakfedilmiş bulunur. Tehzîb'de de böyledir.

ÎHiIâl'in Vakıf isimli kitabında şöyle zikredilmiştir:

Bir kimse, yerinin üçte birini vasıyyet edip: "Ölümümden sonra, Allah rızâsı için ebedî vakfımdır." derse; bu vakıf vasıyyeti, fakirlere karşı yapılmış olur. Muhıyt'te de böyledir.

"Malımın üçte biri vakıftır." deyip başka bir şey söylemeyen şahsın durumu hakkında, Ebû Nasr şöyle demiştir:

Eğer, malı nakid ise, bu vakfı bâtıldır. (= geçersizdir.)

Şayet, malı akar veya arazi ise, bu vakfı caizdir. Gelirleri fakirlere verilir.

Fetvalarda ise: "Sarf yerini açıklamadıkça, bu vakıf caiz değildir." denilmiştir. Vecîz'de de böyledir.

Fetvalarda şöyle denilmiştir: Bir kimse: "Şu yerim sadakadır." derse, o yer nezredilmiş olur ve tasadduk edilir.

Bu yerin bizzat kendisini tasadduk etmek caiz olduğu gibi, gelirini tasadduk etmek de caizdir. Hulâsa'da da böyledir.

Bir  kimse:   "Şu  yerimi,  fakirlere  karşı  tasadduk  eyledim." demekle, o yeri vakfetmiş olmaz.

Bu durumda, bu yer nezredilmiş olur. Ya bizzat bu yeri veya —satıp— bedelini fakirlere tasadduk etmek gerekir.

Bu şahıs, böyle yaparsa, nezri uhtesinden çıkmış (= adağı yerine gelmiş) olur. Böyle yapmazsa, bu yer bu şahsın vârislerine miras olur. FethıTI-Kadîr'de de böyledir.

Bu şahsı, hâkim tasadduka mecbur edemez. Çünkü, onun sözü, nezir (- adak) menzilindedir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

"Şu yerim, hayır hasenat yollarında sadakadır." diyen kimsenin yeri de vakfedilmiş olmaz. Nezredilmiş olur. Zahîriyye'de de böyledir.

Bir kimse: "Şu evimin gelirini, fakirlere ait kıldım." derse; o evin geliri, fakirlere nezredilmiş olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse: "Şu evimi» fakirlere ait kıldım." derse, bu ev fakirlere tasadduk edilir ve bu bir nezirdir. Bu, örfen böyledir. Fetâvâyi Suğra'da da böyledir.

"Evim sadakadır; satılmaz." diyen kimsenin evi de vakıf olmaz.

Bu ev nezredilmiş olur ve tasadduk edilir.

Şayet, bu şahıs, önceki sözüne ilâve olarak: "... bağışlanamaz ve mîras olunamaz." demiş olsaydı, bu durumda fakirlere karşı vakıf olurdu. Bahru'r-Râık'ta da böyledir. [12]

 
2- VAKFEDİLMESİ CAİZ OLAN VEYA OLMAYAN ŞEYLER VE VAKF-I MÜŞÂ'

 

Arazi ev ve han gibi akarların (- gelir getiren şeylerin) vakfedil-mesi caizdir. Hâvî'de de böyledir.

Keza, mevkufa (= vakfedilen şeye) tâbi olan her menkûl şeyin vakfedilmesi de caizdir.

Bir yeri, işçileri ve köleleri ile vakfetmiş olan kimsenin, o yerin ekme, biçme, sürüp savurma ve diğer zirâat âletlerini de vakfetmesinin caiz olması gibi... Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Hassâf, şöyle demiştir:

Bir kimse arazisini, köleleri ile birlikte vakfettiği zaman, uygun olan, o kölelerin adlarını ve sayısını söylemesidir.

Keza, orada, zirâatte kullanılan öküz, inek gibi şeylerin sayıları ve vasıflarının da beyan etmesi uygun olur.

Vâkıf, bu kölelerin ve hayvanların nafakalarının, bu yerin geli­rinden karşılanmasını da şart koşmalıdır. Bu şartı koşmasa bile, bun­ların nafakaları vakfedilen bu yerin gelirinden karşılanır. Zehıyre'de de böyledir.

ts'âf isimli kitapta şöyle zikredilmiştir:

Vâkıf, bu kölelerin ve hayvanların nafakalarının, mahall-i vakıftan karşılanmasını şart koştuktan sonra, bunlardan bir kısmı, hastalanıp, bakıma muhtaç bir hâle gelirse; bakılır: Şayet, vâkıf, "sağ olduğu müd­detçe, dâima, nafakasının buradan karşılanmasını" şart koşmuşsa, gerekli bakım, buranın gelirinden yapılır.

Şayet, "çalıştığı müddetçe...*' demişse, çalışmayana, bu yerin geli­rinden masraf yapılmaz. Bahru'r-Râık'ta da böyledir.

Bu durumlarda, çalışamaz hâle gelen köle satılır. Ve bedeli ile genç bir köle satın alınır.

Şayet, satılan kölenin parası az olur ve onunla genç bir köle alına­mazsa, vakfın gelirinden ilâve edilerek, genç bir köle alınır.

Bu hüküm, hayvanlar ve zirâat âletleri için de geçerlidir. Zehıyre'de de böyledir.

Öldürülmüş bulunan bir kölenin diyeti alınırsa, kayyim (= vakfın işlerini yürüten kimse; mütevellî) olan zat, bu diyetle, başka bir köle satın alır. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

İs'âf'da şöyle zikredilmiştir:

Bu kölelerden birisi, bir cinayet işlerse; mütevellî, bu köleyi, cinayet yerine verir. Şayet kâfî gelmezse, diyet için gereken fazlalık, vakfın geli­rinden ödenir.

Şayet, vakfın sahibi, bu cinayetin diyetini, kendisi —özel malından— öderse; bu köle, işinin başında kalır. Bahru'r-Râık'ta da böyledir. [13]

 
Menkûl Şeylerin Vakfedilmesi

 

At ve silâh gibi menkûl şeylerin vakfedilmesi caizdir.

Bize göre, elbise ve hayvan gibi, —örfte vakfedildiğî görülmeyen— şeylerin vakfedilmeleri caiz değildir.

Ancak, örfde bulunan; balta; cenaze havlusu, cenaze örtüsü, cenaze için lâzım olan kap, kazan, kova, tas gibi şeylerle, okumak için Kur'ân-ı Kerîm'in vakfedilmesi İmâm Muhammed (R.A.)'e göre caizdir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ise, bunların vakfedilmeleri caiz

değildir.

Bu hususta, amme-i ulema (= âlimlerin ekserisi) İmâm Muhammed (R.A.)'e tâbi olmuşlardır. Bunlardan biri de, İmâm Serahsî'dir. Hulâsa' da da böyledir.

Muhtar olan= seçilip beğenilen) görüş de budur. Fetva da, İmâm Muhammed (R.A.)'in bu kavline göredir.

Şemsü 'I-Eimme Halvânî de, böyle söylemiştir. Muhtaru'l-Fetâvâ'da da böyledir.

Bir kimse, bir yere, cenaze evi —ki buna farsçada Havz-ı mesîn denir— yapıp, vakfettikten sonra, bu mahallin insanları ölür ve kimse kalmazsa, bu ev vârislere verilmez. Oraya en yakın olan bir yere nakle­dilir. Hulasa'da da böyledir. [14]

 
Kur'ân-ı Kerîm Ve Diğer Kitapların Vakfı

 

Bir kimse, ehl-i mescid (= cemâat) okusun diye Kur'an-ı Kerîm vakfederse; cami görevlilerinin bunu koruyabilmeleri şartı ile, bu vakıf caiz olur.

Bu şahıs, Kur'an-ı Kerîmi, mescide vakfetmişse bu da caizdir. Ve-bu Kur'ân-ı Kerîm, bu mescidde okunur.

Bazı yerlerde ise: "Bu Kur'ân-ı Kerîm, sadece bu mescide tahsis edilmez; diğer mescidlerde de okunabilir." diye yazılmıştır. Ancak, bunun için, bu Kur*ân-i Kerîm'in, o mescidde korunmasının mümkün olmaması gerekir. Kerderî'nin Vecîzi'nde de böyledir.

Diğer   kitapların   vakfedilip   edilemiyeceği   hususunda  ihtilâf edilmiştir.

Fa kıy h Ebû'l-Leys, bunu da caiz görmüştür. Fetva da, buna göredir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Âlimlerimize göre, bir hayvanın sırtını veya bir kölenin kazancını vakfetmek caiz olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, bir ineğin sütünü, yağını, peynirini vakfederse, bunlar, fakir çocuklara verilir.

Şayet, o beldede örf ise, bunun vakf-ı —suyu vakfetmek gibi— caizdir. Zahîriyye'de de böyledir.

Sığırın veya başka hayvanların erkeğini vakfetmek caiz olmaz. Künye'de de böyledir.

Vâkıât'ta, Hilâl-i Basrî'nin şöyle dediği zikredilmiştir: "Aslında vakıf olamıyacak şeyi vakfetmek caiz değildir." Sahih olan da budur.

Keza, örfte uygulanmayan, menkûl şeylerin vakfedilmeleri de caiz olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Ariyet veya icâre olan bir evi vakfetmek de caiz olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Hassâf söylememiştir:

Bir kimse, vakfedilmiş bir yerin üzerine, bir bina yapıp, bunu da aynı cihete vakfetse, bu hilafsız olarak caiz olur.

Yaptığı binayı, başka bir cihete vakfetmesinin caiz olup olmadığında ise ihtilâf vardır. Esahh olan kavil ise, bunu caiz olma­masıdır. Gıyasiyye'de de böyledir.

Bir vakıf arazisinin üzerine, ağaç dikip, onu da vakfetmek, —yere tâbi olarak— caiz ve sahihtir.

Ancak, bu ağaçların da, aynı cihete vakfedilmesi gerekir. Aslının dışında bir cihete vakfetmek ise, caiz olmaz. Zahîriyye'de de böyledir.

Askerlere yardımcı olmaları için, köle ve câriye vakfetmek caiz olur.

Hâkimin bu cariyeyi evlendirmesi de caizdir.

Ancak, hâkimin bu köleyi evlendirmesi caiz olmaz. Çünkü, onun mehir vermesi gerekir.

Vakfedilmiş köle ile vakfedilmiş cariyeyi birbirleri ile evlendirmek de caiz değildir. Kerderî'nin Vecîzi'nde de böyledir. [15]

 
Altın, Gümüş Ve Paraların Vakfedilmesi

 

Kendisini yok etmeyince menfâati —hâsıl— olmayan, altın, gü­müş ve yiyecek, içecek maddelerinin vakfedilmesi, amme-i ulemâya göre, caiz değildir.

Burada, altın ve gümüşten murad, dinarlar ve dirhemlerdir; zînet eşyası değildir.

Dirhemleri, ölçülen şeyleri veya elbiseleri vakfetmek caiz olmaz. Ancak, "Örf olan yerlerde, —bunları da— vakfetmek caizdir." diyenler de vardır. Ve bunlar tarafından, bu gibi şeylerin vakfedilme-sinin caiz olduğu hususunda fetva verilmiştir. (Bu vakıflar, şu şekilde olur:) [16]
 
Dirhemler:

 

Dirhemler, fakirlere, borç olarak, ödünç verilir. Sbnra geri almır.

Veya, sermaye olarak verilir; bundan elde edilen kâr tasadduk edilir. [17]

 
Yiyecek:

 

Buğday da, fakirlere ödünç olarak verilir. O, bu buğdayı ekip biçer; sonra, ondan geri alınır. [18]

 
Giyecek:

 

Elbiseler de, ihtiyaç zamanında fakirlere giydirilir ve sonra geri alınır. Fetâvâyi Itâbıyye'de de böyledir. [19]

 
Deva Olan Şeyler

 

Deva olan şeyleri, vakfetmek sahih olmaz. Ancak, bu vakıf,, fakirler için olursa, caiz olur.

Fakirlere tâbi olarak, zenginler için de, bunların vakfedilmesi caiz olur. Mi*râcü'd-Dirâ|ye'de   de böyledir.

Nâtıfî: Mescidlerin tamiri için, bir mal vakfetmek caizdir. Ancak, köprü yapımında, yol-tamirinde, kabir kazımında; çeşme, kuyu gibi su işlerinde, kefen satın alımında, vakıf caiz olmaz." demişse de, fetvalar da, bunlara da "caizdir." denilmiştir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. [20]

 
Bu Konu İle İlgili Diğer Bazı Mes'eleler

 

Hassâf, şöyle demiştir:

Bir kimse, bağlığında,bina, hurmalık, ağaçlık veya bunlara benzer bir yeri, bir cihete vakfettikten sonra, bu vakfı, fakirlere tahsis ederse; o şey vakfedilmiş olur. Muhıyt'te de böyledir.

Yine, Hassâf: "Meyve, ağaç vakfına dâhil değildir." demiştir. Alimlerin ekserisi de, bu görüştedir. Sahih olan da budur. Gıyâsiyye'de de böyledir.

Bir kimse: "Şu yerimi, bütün haklan ve içinde bulunan şeylerin tamamı ile, vakfedilmiş bir sadaka kıldım." der ve bu esnada, içinde meyve bulunursa, Hilâl, İstihsân'da: "Bu meyveleri, fakir ve miskinlere taşadduk etmek lâzım gelir. Bu tasadduk, vakıf cihetinden değil, nezir cihetindendir." demiştir.

Bu yer vakfedildikten sonra meydana gelen meyvelerden ise bah­setmemiştir.

Bunlar da, vakıf adı altında tasarruf edilir. (= harcanır.) Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse: "Şu yerim, vefatımdan sonra, vakfedilmiş bir sada­kadır. Allahu Teâlâ'mn verdiği geliri de, Abdullah'a aittir." dedikten sonra, bu vâkıf ölür ve vakfedilen yerin için de de meyve bulunursa, o meyveler  Abdullah'ın olmaz.

Çünkü, bu vakıf, —ancak— vâkıfın öldüğü anda lâzım gelmiş (tahakkuk etmiş) ve, sanki vâkıf, bu yeri meyvesi ile birlikte vakfetmiş gibi olur.

Hazır bulunan bu meyveler, vâkıfın vasıyyetine dâhil olmaz.

Sonra, aynı kitap sahibi: "Bu meyveler, kıyâsen, vâkıfın vârisle­rinin olur. Istihsânda ise, bu meyveler, fakirlere tasadduk edilir." demiştir.

Biz, —burada— istihsânı alırız.

Fakıyh Ebû Ca'fer: "Eğer vâkıfın sözü, —sâdece— bu kadarsa, —kıyâsen de, istihsanen de— uygun olan, bu meyvelerin, vâkıfın vâris­lerinin olmasıdır." demiştir. Zahîriyye'de de böyledir.

Bir kimse, ekili bir yeri vakfederse, buranın —o andaki— ekini de, —aynı ile veya kıymeti ile— vakfa dâhil olmaz. Muzmarât'ta da böyledir.

Fakıyh Ebû'1-Leys: "Biz, bu görüşü alırız." demiştir. Zehıyre'de de böyledir.

Hassaf şöyle demiştir:

Vakfedilen yerde bulunan bakliyat veya sebze de, vakfa dâhil1 olmaz.

Şeker kamışı, buğday veya bunlar gibi her sene biçilip hasad edilen şeyler de, vakfa dâhil olmazlar.

Ancak, iki senede veya üç senede bir biçilen, toplanan (hasad edilen) şeyler varsa; bunla? vakfa dâhil olur.

Keza, ileride meyve verecek şeyler de, vakfa dâhil olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Yoncaya gelince, kendiliğinden bitip yükselmiş bulunan yonca, vâkıfa aittir. Asıl olan (yani biçildikten sonra yerinde kalan) yonca ise, vakfa dâhildir.

Patlıcan ve pamuk da böyledir.

Nergis soğanı ve za'feran vakfa dâhildir.

Şeker kamışı, vakfa dâhil değildir.

Gül ağacı ve yasemen de, vakfa dâhildir. Zehiyre'de de böyledir.

Gül, kına ve yasemen yaprakları da vâkıfa aittir. Fetâvâyi Kâdî­hân'da da böyledir.

Vakfedilen yerdeki su değirmeni, el değirmeni ve su dolapları vakfa dâhildir. Muhıyt'te de böyledir.                                          

Vakfedilen bir hamamın, kazanları, külü ve gübresi, vakfa dâhil olur. Başkasının yerine veya yola akan suyu ise, vakfa dâhil olmaz. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

Bir kimse: "Şu yerim,, fakirlere vakfedilmiş bir sadakadır." der ve oranın yolundan, suyundan bahsetmezse; bu durumda, oranın yolu da, suyu da vakfa dâhil olur.

Bu, istihsanen böyledir.

Çünkü, bir arazi, ancak, gelir temin etsin diye vakfedilir; yolsuz ve susuz yerden ise, gelir sağlanamaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bîr evi vakfeden kimse, "bu evin hakları da, az veya çok ne varsa, vakıftır." dememişse bu durumda, evde bulunan şeyler, vâkıfa ait olur.

Bu evin satılması hâlinde, eve dâhil olacak şeyler, vakfa da dâhil olur.

Dükkanların vakfedilmesi hâlinde de, satıldığı takdirde, dükkana dâhil olacak şeyler vakfa dâhil olurlar.

Pekmezcinin kapları, debbağın kazanları vakfa dâhil olmaz. Bun­ların, dükkanın içinde bulunup bulunmaması da müsavidir. Zchıyre'de de böyledir.

Nasr'dan soruldu:

— Bir kimse, evini vakfeder ve burada da, bazen gidip bazen gelen güvercinler bulunursa, bunların durumu ne olur?

İmâm şu cevabı verdi:

— Ehlî olan güvercinler, vakfa dâhil olurlar. Ebû'l-Leys'in Fetvâ-lân'nda da böyledir.

  Bir kimsenin, —güvercinlerini ve— güvercinliğini vakfetmesinin caiz olacağı ümid edilir.

Çünkü, her ne kadar, güvercinler menkûlâttan (= nakledilebilen, taşınabilen şeylerden) isede, eve (= güvercinliğe) tâbi olarak, onlar da, vakfedilmiş olurlar. Bir kimsenin, bir araziyi vakfetmesi hâlinde, bu vakfa, oradaki kölelerin ve zirâat âletlerinin de dâhil olması gibi...

Keza, bir kimse, içinde arı kovanları bulunan evini (yerini) vak­federse; buraya tabî olarak, buradaki arısı da, balı da vakfedilmiş olur.

— Görüldüğü gibi— güvercinliği ve arılığı vakfetmek, kölesi ve ziraî âletleri ile bir araziyi vakfetmek gibi te'vil olunmuştur. Muhıyt'te de böyledir. [21]

 
Vakf-ı Müşâ' (= Taksim Edilmemiş Bir Yerdeki Hissenin Vakfedilmesi)

 

Bir kimsenin, başkasiylejmüştereken'mâlîk bulundukları bir yer­deki, taksim edilmesi ihtimâli bulunmayan şayi hissesini vakfetmesi, hilâfsız olarak caizdir. Ve bu durum, vakfın sıhhatine mâni değildir.

Görülmüyor mu ki, taksim edilemese bile, bîr hamamın yarısının vakfedilmesi caiz oluyor. Zahîriyye'de de böyledir.

Taksim edilme ihtimâli bulunan bir yeri, taksim edilmeden önce. vakfetmek, İmâm Muhammed (R.A.)'e göre caiz olmaz.

Bu görüşü, Buhara âlimleri de kabul etmişlerdir. Fetva da buna. göredir. Sirâdyye'c-e do böyledir.

Müteahhırîn, İmâm Ebû Yüsuf(R.A.)'un "Bu vakıf caizdir." şeklindeki kavli ile fetva vermişlerdir.

Muhtar olan da budur. Hızânefü'l-Müffîn'de de böyledir.

Bu imamlarımızın ikisi de, taksim ihtimâli olsun veya olmasın, böyle bir yerin mescid ve kabristan yapılmamasında görüş  birliği içindedirler. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

Bir hâkim, taksim edilemeyen bir yerin vakfının sıhhatine hüküm verirse, bu hükmü geçerli olur. Bu hususta ittifak vardır.

Bu vakfı da, diğer vakıflar gibi olur. Ebû'l-Mekârim'in Nikâye ŞerhTnde de böyledir.

Bir hâkim, taksim edilme ihtimâli bulunan bir yerin vakfının sıhhatine hükmeder, bu yerin sahiplerinden bazıları da, buranın taksim edilmesini talep ederlerse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, burası taksim edilmez.

İmâmeyiTe göre ise, taksim edilir. Hulâsa'da da böyledir.

Vakfedilmiş, bu şekildeki bir yeri, —müşterek sahipleri— taksim etmek isteseler, bu taksim caiz olmaz.

Bir kimse, müşterek bir akardan, kendi hissesini vakfederse; bu durumda, ortağı bunu taksim eder. Ölümünden sonra da, —bu geliri— vârisine verir.

Bir kimse, akarının yarısını vakfettikten sonra, hâkim bunu taksim eder veya kalan yarısı satılır ve satın alan şahıs onu taksim ederse; bu vakıf caiz olur- Hidâye'de de böyledir.

îki kişinin müşterek bir yeri olur ve bunlardan her biri, kendi his­sesini, belli birer topluluğa vakfederlerse; bu vakıf da caizdir.

Bunlar, bu yeri taksim edip, her biri vakfettiği topluluğa ifraz ederler. Zahîriyye'de de böyledir.

Tamamı vakfedilen bir yerin, bir kısmına, sonradan bir hak sahibi çıkarsa, İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, geri kalan da bâtıl ( = geçersiz) olmuştur. Çünkü, şüyû'a mükârin olmuştur.

Şayet, bu şahıs ayrılmış ve bilinmekte olan bir yere sahip çıkarsa, geri kalan yerin vakfı bâtıl olmaz. Hidâye'de de böyledir.

Bir kimsenin, tamamını vakfetmiş bulunduğu bir yerin yarısına, sonradan bir hak sahibi çıkar ve hakim de, bu yarıyı, o şahsa hükmedip, jyerin yarısı kalırsa, burası, hâli üzere, vakıf olarak kalır.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, bu vâkıf, —hâkime ihtiyaç jkalmadan— bu yerin yarısını|bölüp,|o hak sahibine verebilir. Muhıyt'te de böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.)’e göre:

İki kişi, ortak bulundukları bir yeri, fakirlere veya kendisine vakıfta bulunmanın caiz olduğu bir hayır müessesesine vakıf olarak tasadduk edip, bir mütevelliye teslim ederlerse, bu caiz olur.

Çünkü, İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, vakfın cevazına mâni olan şüyu', vakfı teslim alırken bulunan şüyu'dur. Sözleşme zamanındaki şüyu', vakfın sıhhatine mani değildir.

Burada, akd (= sözleşme) zamanında, şüyu' yoktur. Çünkü, bu şahıslardan ikisi de, o yerin tamamını, teslim zamanında vakfetmediler; daha önce vakfettiler ve tamamını da teslim ettiler. Fetâvayi Kâdîhân'da da böyledir.

Keza, bu iki kişiden her biri, kendi hissesini, fakirlere vakfedilmiş bir sadaka kılıp, bir de kayyim tayin etseler ve bu kayyım de, bunların hisselerinin tamamını   birlikte veya ayrı ayrı teslim alsa, bu vakıf da, caiz ve sahihtir. Seran sî'nin Muhıytf ncle de böyledir.

Bu şahısların, iki kişiyi mütevelli kılmaları da caizdir. Kereleri'nin Vecîzi'nde de böyledir.

Bu iki kişi, ayrı ayrı cihetlere vakıfta bulunsalar, meselâ: Birisi, evlâdına, evlâdının evlâdına, —nesli devam ettiği müddetçe—, nesli kesilince de fakirlere vakfettiği halde; diğeri ise, "vakfın gelirinden, her sene, bir kişi hacca gönderilecek' diye vakfedip, bir şahsa teslim etse, bu da caizdir.

Vakfeden bir kişi olduğu halde, yerinin yarısını fakirlere, diğer yarısını da başka bir yere vakfetse, bu da caiz olur. Fetâvayi Kâdîhân'da da böyledir.

Mütevellî, bu iki hisseden birini alır, diğerini almazsa, bu vakıf sahih olmaz. Aldığı hisse geri alınıp satılır. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

İki kişiden her biri, taksim olunmayan yerin yansını, vakfo-lunmuş sadaka olarak tasadduk edip, her biri kendi vakfına bir de mü-tevelîî tayin ederse; akid vaktinde şüyu bulunduğu iÇÛı, bu vakıf caiz olmaz.

Şayet, bu şahıslardan her biri, mütevellî tayin ettiği kimseye: "Benim hissemi de, arkadaşımın hissesi ile birlikte al." (ferse; bu durumda, bu vakıf caiz olur.

Bu kaviller, İmâm Muhammed (R.A.)'in kavilleridir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ise, bu hallerin hepsinde de, vakıf caizdir. Çünkü, O'na göre, vakıf; teslim işlemi olmasa da caizdir. Fetâ­vayi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimsenin, evinden veya arsasından bin arşın muraba (= kare) vakfetmesi caizdir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, bu durumda, o arsa veya ev ölçülür. Eğer, bin arşın kare veya daha az gelirse, tamamı; iki bin arşın kare gelirse, yarısı vakıf olur.

Şayet, burası, beşyüz arşın kare gelirse, üçte ikisi vakıf olur.

Bu yerin bir kısmında hurma ağacı bulunur, bir kısmında ise bulunmazsa, vakıf, hurma ağacı bulunan yerinden olur.Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, arazisinden bir cerîb* yer vakfettikten sonra, bu arazi taksim edilince vakfedilen yer, bir dönümden az gelir ve —vakfedenin tarafından olsun olmasın,— taksim eden cemaat onu tamamlarsa, bu vakıf caiz olur. Zahîriyye'de de böyledir.

Bir kimse: "Şu evdeki hissem vakıftır. der; bu hisse de, evin tamamının üçte biri bulunursa, bu hisse, evin neresinde olursa olsun, tamamı vakıf olur. Fetâvayi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir başkası ile ortaklaşa, bir evi ile bir arazisi bulunan bir kimse, kendi hissesini vakfettikten sonra, ortağı bunların taksimini isterse; vakfedilen bu evin ve bu yerin, bir araya (eve veya araziye) toplanması, kıyâsen caizdir. Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ve Hilâl'in kavlidir.Zahî­riyye'de de böyledir.

İki kişinin ortak oldukları bir yerin yarısını, bu ortaklardan birisi vakfederse, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, bu vakıf caiz olur.

Vâkıf, bu yeri, ortağı ile taksim edince, hissesine bir miktar, dirhem isabet ettirseler, bu vâkıf o dirhemleri alırsa, vakfı caiz olmaz.

Çünkü, vâkıf, vakıftan bir parça satmış olur. Bu ise, bâtıldır. ( = geçersizdir.)

Ancak, vâkıf, bu dirhemleri, vakfa verirse, böyle yapması —ile vakıf— caiz olur. Fetâvayi Kâdîhân'da da böyledir.

Vâkıfın hissesinde, fazla dirhem bulunur, meselâ: İki parça yerin yarısı taze, yansı ise eski olur ve o yeni yere, fark olarak fazladan dirhemler konursa; vâkfın,  bu dirilmeleri alması caiz olmaz. Ancak, ortağı alırsa, vakfı caiz olur. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

Bir dükkana ortak bulunan iki kişiden birisi, kendi hissesini vak­fedip, kapısının üzerine, vakıf levhasını asmak isterse, diğer ortağı ona mâni olabilir.

Ancak, bu hususta, hâkim bir hüküm verirse, o zaman, vakıf lev­hası asılır.

Bu mes'ele, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göredir. Belh âlimleri de, bu görüşü almışlardır. Muzmarât'tada böyledir.

Cerib: Eni ve boyu altmışar zira' olan bir yer. Ziraatçiler, buna dönüm derler.

Bir köy halkından bir kısmı, köyün müşterek arazisinin bir bölümünü vakfeder; diğer bir kısmı da, bu arazinin diğer bir bölümünü, mülkiyetine geçirir; bu durumda da, vakfedenlerin yerini kabristan yapmak isterlerse, bu caiz olmaz.

Ancak, hepsi birden, kabristan yapmak isterlerse, bu caiz olur. Vecîz'de de böyledir. [22]

 
3- MESÂRİF-İ VAKIF (VAKIF GELİRİNİN SARFEDİLECEĞİ YERLER)

 

Bu babda;

1) Vakıf Gelirinin Sarfedilmesinin Caiz Olup Olmadığı Yerler.

2) Kendi Nefsi, Evlâdı ve Nesli İçin Vakfetmek.

3) Akrabaya Vakfetmek

4) Fakir Akrabaya Vakfetmek

5) Komşulara Vakfetmek

6) Ev Halkına, Evlâd ve Torunlara Vakfetmek

7) Kölelere Vakfetmek

8) Fakirlere Vakfeden Şahsın veya Evlâdının) Muhtaç Duruma) Düşnıesi  olmak üzere, sekiz bölüm vardır. [23]

 
1- Vakıf Gelirinin Sarfedilmesinin Çâiz Olup Olmadığı Yerler

 

Vakıf geliri, öncelikle, vâkıfın şart koştuğu yere harcanır.  Sonra, her hangi bir yerin imareti, mescidin imamının maslahatı, medrese müderrisinin ihtiyacı gibi yerlere kâfi gelecek miktarda sarfedilir.

Sonra da, mescidin aydınlatılmasına, sergisine ve diğer ihtiyaçlarına harcanır.

Ancak, bunun için, mescidin, başka yardım edicisinin bulunma­ması; vakfın  da, muayyen —yani gelirinin   harcanacağı yerin belirlenmiş— olmaması gerekir. Şayet, vakfın nerelere sarfedileceği belirli ise, —binanın imaretinden (= yapılmasından, tamirinden sonra)— oralara sarfedilir. Hâvi'İ-Kudsî'de de böyledir.

Vâkıf (= vakfeden şahıs): "Ben bu vakfın gelirini, bir (veya iki) sene, filan şahsa; sonra da, fukaraya tahsis ettim. Ve, —mevkufun (= vakfedilen şeyin)— tâmiratı da, kendi gelirinden yapılsın." diye şart koşarsa; bu durumda tamir geriye bırakılır. Önce, hak sahiplerinin hak-r larını almaları gerekir.

Ancak, bu te'hirden, mevkuf zarar görecek olursa, bu durumda, tamir öne alınır. Hâvî'de de böyledir.

Vakfın cihetlerinden birisi, te'hirden dolayı açıkça zarar göre-cekse, vakfın şartında dâhil bulunması hâlinde, öne alınır.

Bu durumda, bu cihet, iki hak sahibinden birisi gibidir.

Tâmirattan dolayı, cihetlerden birinin hakkı kesilirse —ödenmezse—, bunun çalışması gerekir. —Vakıfta çalışırsa—ücretini alır; aksi takdirde, hiç bir şey alamaz.

Vakıf, fakirlere tahsis edilmişse, vakfın gelirini, onlara sarfetmek gerekir.

Bir mal, bir şahsa veya —belli— bir çok şahıslara vakfedilmiş, sonu da fakirlere tahsis edilmişse, vâkıf, sağlığında serbesttir. Vakfın gelirini —bunlardan— dilediğine sarfeder.

Vâkıf ölünce, bu vakfın gelirleri, hak sahiplerine sarfedilir.

Vakfın geliri fazla olduğu zaman, bazı âlimlere göre, fakirlere, her zaman aldıklarından daha fazla verilmez.

Sahih olan budur. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

Bir kimse, evini,' oturması için, oğluna vakfetmiş olursa, bu evin tamiri, orada oturana aittir.

Şayet, oturan —oğul— bundan kaçınır veya fakir olursa, bu durumda, hâkim bu evi kiraya verir ve kira parası ile onu tamir ettirir.

Bu ev tamir edildikten sonra, hâkim, onu, oturana geri teslim eder.

Tâmirattan kaçınan şahıs zorlanamıyacağı gibi, ondan kira almak da sahih olmaz. Hidâye'de de böyledir.

Şayet, bu evde oturan şahıs, onun tamiri için, şahsî malından harcama yapmış, yaptığı masraf da aynen durmakta ise, bu şahsın ölü­münden sonra, vârisleri, o şeyi,vakfa zarar vermemek şartıyla alabilirler. Hâvî'de de böyledir.

Bu vârislere: "Binanızı (=  yaptığınız şeyi) kaldırın." denilir. Kaldırırlarsa ne âlâ. Aksi takdirde, cebredilir.

Şayet, kendisine vakfedilen şahıs, —yapılan bu şeyi bedeli ile satın almaya mâlik olursa, karşı tarafın rızâları ile bu da caiz olur.

Bu durumda, iki taraftan biri razı olmazsa, ona cebredilmez. Muhıyt'te de böyledir.

Yapılan tamirattan, ayakta duran bir şey yoksa, bu durumda, vârislere bir şey verilmez. Hâvî'de de böyledir.

Vakıf binada oturan kimse, onun duvarını sıvatmış, badana ettirmiş; kiremidini yenilemiş; içine direk dikmiş ve sonra ölmüşse; bun­lardan hiç birini, binaya zarar vermeden, yerinden ayırmak mümkün olmayacağından dolayı, vârisler —bunların karşılığında— hiç bir şey alamazlar.

Ancak, bu evde oturması şarta bağlanmış bulunan kimseye: "Bu ölünün vârislerine, masrafı tazmin et. (- öde.)" denilir.

O şahıs, bundan kaçınırsa, bu ev, vârislerin haklan ödenene kadar, kiraya verilir.

Şayet, oturması şarta bağlanmış bulunan şahıs, bu masrafı öderse; ev tekrar kendisine iade edilir.

Ev sahibinin (vâkıfın), bu evi sökmek ve yıkmak hakkı yoktur. Zahîriyye'de de böyledir.

Yıkılan vakıf binalarının enkazını, hâkim ihtiyaç duyarsa, başka, vakıf binalarında kullanılır.

İhtiyaç, yoksa, hâkim, ihtiyaç zuhur edene kadar, bunları bekletir.

Şayet, zaruret varsa, hakim bunları satar ve vakfın ıslâhı (tamiri) için, bedellerini sarfeder.

Bunu, vakfa hak sahibi olanlara sarfetmek, caiz olmaz. Hidâye'de de böyledir.

Vakıf olan bir binanın, tavanından bazı ağaçlar düşer veya duvarı yıkılır; vakıf erbabı da bunlardan faydalanmak isterlerse; buna hakları olmaz.

Ancak, bu binanın ta'mirinden ümid kesilir ve vakıf erbabı da ( = kendilerine vakfedilmiş bulunan kimseler de).muhtaç durumda olur­larsa, faydalanmaları söylenir.

Bu, îmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavline kıyâsendir.

"Bunlar, vâkıfın vârislerine verilir." diyenler de vardır.

Bu da, İmâm Muhammed (R.A.)'in kavline kıyâsendir. Tehzîb'de de böyledir.

Bir sınır karakolunun önünde, büyükçe bir taş köprü bulunur, bu köprüyü geçmedikçe de, o karakoldan faydalanma imkânı olmaz ve köprünün de, bir geliri bulunrnazsa, bu karakolun gelirini, o köprüye sarfetmek, —vakıf yapan şart koşmuşsa— caiz olur. Aksi takdirde, caiz olmaz.

Ancak, bu vakfın —karakolun— getrinin, o köprünün tamirine harcanmaması hâlinde, karakol harap olacaksa, bu durumda, istih-sânen, köprüyü tamir etmek caiz olur. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.

Muhtasâru'l-Fetâvâ'da: "Peygamber (S.A.V.) Efendimizin akrabalarına bir şey vakfetmek caizdir." denilmiştir.

Seyyidü'1-İmâm Ebû'l-Kâsım da, bununla fetva vermiştir. Sirâ-ciyye'de de böyledir.

Muhtar olan, onlara bir şey vakfetmenin caiz olduğudur. Gıyâ-siyye'de de böyledir.

Sadece zenginler nâmına —onların istifadesi için- fakıf yapmak caiz olmaz.

Zenginler namına vakıf yapılmış; onlar da, bu vakfı muhafaza edip, sonra da fakir olanlara bıraksalar, bu caiz olur. Bu durumda hak önce zenginlerin, sonra da fakirlerin olur. Serahsî'nin Muhıyü'nde de böyledir.

Yolcular için vakıf yapmak caizdir. Ancak, bundan, zengin yol­cular değil, fakir olan yolcular faydalanır. Hulâsa'da da böyledir.

Bir kimse: "Bu vakfın geliri ile, her sene, benim yerime hacca bedel gönderilsin veya umre yaptırılsın, yahut borcum ödensin." derse; bu da caiz olur.

Malını, hayır işleri için vakfeden kimsenin: "Bu vakfın geliri ile, yetimleri teçhiz edin veya fakirleri giydirin veya onu,her sene günâhları­ma bedel olarak tasadduk edin." demesi de caizdir. Ancak,: bu durumda, vakfın sonunu, fakirler için daimî kılmış olması gerekir.

Bir kimse, her sene, kendisi için, beş bin dirhem harcıyarak, hacca gidilmesi şartı ile, bir yerini vakfettiği halde; hac masrafı, binekli olarak, —ancak— bin dirheme ulaşırsa; bu bin dirhem, hac için sarfedilir; kalan dört bin dirhem de,1 fakirlere verilir. Hâvî'de de böyledir.

Bir kimse: "Şu yerim, savaş, çıplaklar ve ölülerin kefeni için vak­fedilmiş bir sadakadır." veya "... kabir kazılması" işleri veya buna benzer başka şeyler için vakıftır." derse; bu da caiz olur. Zehıyre'de de böyledir.

Hassâf, kitabının "Vakıf Babı"nda şöyle zikretmiştir:

Bir kimse: "Şu yerim, Allahu Teâlâ'nın rızâsı için, insanlar için, ebediyyen vakfedilmiş bir sadakadır." dese, vakfı bâtıl (= geçersiz) olur.

Keza, bu şahıs: "... Âdem oğullan için (veya Bağdat'tılar için) vakıftır. Onlar yok olunca da fakirlere aittir." dese; bu vakıf da bâtıldır.

Keza, bu şahıs: "... kötürüm ve körler için vakıftır." dese; bu vakıf da bâtıl olur.

Hassâf, bir başka yerde, kör ve kötürümler mes'elesi hakkında şöyle demiştir:

Vâkıf: "Bu vakfın gailesi (= geliri), fakirlerindir." dese, bu gaile, körlere ve kötürümlere ait olmaz.

Bu kimse: "Bu vakfın gailesi (= geliri), Kur'an okuyanlar ve âlimler içindir." derse, yine vakfı bâtıl olur.

Hilâl, Vakıf Kitâbı'nda: "Gerçekten kötürümler ve eli ayağı kesik olanlar için, vakıfta bulunmak sahihtir.'* diye zikretmiş ve "Ancak vakfın gailesi, bunların zenginlerine değil, fakirlerine verilir." demiştir.

Bazı âlimlerimiz: "Mescidde, çocuklara —bir şeyler okutup— öğreten, o mescidin muallimine (= öğretmenine) vakıfta bulunmak caiz olur." demişlerdir.

Şeyhu'1-İmâm Şemsü'l-Eimme Halvânî: "Üsdâd Kâdî'1-İmâm Nesefî: "îlim tahsil edenler için, —her ne kadar, onların fakir olanları şart koşulmamış olsa bile— vakfetmek caizdir." dedi." demiştir.

Şeyhu'1-tmâm Şemsü'l-Eimme Serahsî'de, KitâbiH-Vakf Şerhi'nde şöyle demiştir:

Hasılı: Bu gibi mes'elelerde, vakfın sarf yerinin, fakirler ve muhtaçlar olarak gösterilmesi hâlinde, bu vakıf sahih olur.

Vakfın sarf yeri belirtilirken, fakirle zengin müsâvî tutulmuşsa, bu durumda, gaile zenginlere değil, fakirlere ait olur. Zahîriyye'de de böyledir.   .

Bir kimse, malım ashâb-ı hadîs'e (= hadîs ilmi ile iştigal eden kimselere) vakfetse, bu vakıf, Şafiî mezhebine göre, hadis talebinde bulunmadıkça, vakıf hükmünde olmaz. Hanefî mezhebinde ise, hadis talebinde bulunduğu zaman, vakfa dâhil olur. Hulâsa'da da böyledir.

Bir yerini veya evini, bir mescide tahsis ederek, o mescidin müez­zinlerine   ve   imamlarına   vakfeden    kimsenin    durumu   hakkında Şeyhu'1-İm âm İsmail ez-Zâhıd:"Bu vakıf, müezzin fakir olsa bile— caiz olmaz." demiştir.

Bunun çaresi şudur: Vâkıf, vakıf defterine: "Bu yer, ezan okuyan, fakir müezzinlere, bu mescidde bulundukları müddetçe vakfedilmiştir.

Mescid harap olur ve cemâati kalmazsa, bundan sonra, vakfın geliri fakir ve muhtaç müslümanlara sarfedilir." diye yazdırırsa, bu vakıf caiz olur.

Bu kimse:  "... Fakir olan her müezzine vakfettim." derse; bu meçhul olduğu için, —vakıf— caiz olmaz. Zahîriyye'de de böyledir.

Bir kimse, bir akarını mezarının başına Kur'ân okuyan kimseye vakfetse, bu vakıf caiz olmaz. Gunye'de de böyledir.

Ebû Bekir'den soruldu:

O, şu cevabı verdi:

— ' 'bu vakıf bâtıl (= geçersiz) olur. Zehiyre'de de böyledir.

"Sûfîlere (= tasavvuf ehline) bir şey vakfetmek caiz değildir." denilmişse de, "Bu caizdir." diyenler de vardır. Bu vakfın geliri, sûf-ılerin fakirlerine sarfedilir. Esahh olan da budur. Kunye'de de böyledir.

En iyi bilen Allahu Teâlâdır. [24]

 
2- Kendi Nefsi, Evladı Ve Nesli İçin Vakfetmek

 

Bir kimse: "Şu yerim, kendi nefsime karşı vakfedilmiş bir sada­kadır." dese, muhtar olan  kavle göre,  bu  vakıf    sahihtir. Hizânetü'l-Müftin'de de böyledir.

Bu şahıs: "Nefsime vakfettim." dedikten sonra: "Benden sonra, filana; ondan sonra da fakirlere vakfettim." derse; İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, bu vakıf, —ancak,— bu durumda caiz olur. Hâvî'de de böyledir.

Muhtar olan kavle göre,  "şu yerim,  filana, sonra da, bana vakıftır." veya "... bana ve filana vakıftır."; "... köleme ve filana vakıftır." diyen kimsenin vakfı da sahihtir. Gıyasiyye'de de böyledir.

Bir kimse, bir yerini çocuğuna, sonra da fakirlere vakfetse, bu vakfı sahih olur.

Bu vakfa, o şahsın mevcut çocukları dâhil olurlar.

Hilâl'e göre, bu çocuklar, —vakıf akdedildiği sırada bulunsun bulunmasın,— vakfın geliri zamanında ve bundan sonra bulunurlarsa, vakfa dâhil olurlar.

Belh âlimleri de, bunu kabul etmişlerdir. Muhıyt'te de böyledir.

Bu kimse: "... Çocuklarıma ve benden meydana geleceklere; sonra, bunlardan kimse kalmayınca da fakirlere vakfettim." dese,.bu vakfı caiz olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse: "Şu yerim,benden olacak çocuklarıma vakıftır." der de, çocuğu olmazsa; vakfı sahihtir.

Bu vakfın gailesi, fakirlere dağıtılır.

Bu gelir tevzi edildikten sonra, o şahsın bir çocuğu doğarsa; bu çocuk hayatta olduğu müddetçe, bundan sonraki gelirler, ona verilir.

Bu çocuk ölünce, bu vakfın gelirini yine fakirler alırlar. Felâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse: "Evlâdlanma vakfettim." derse; bu vakfa, erkek, ki/ ve hünsâ, bütün çocukları dâhil olur.

"Oğullarıma vakfettim." veya "Kızlarıma vakfettim." derse; bu durumlarda, hünsâ, vakfa dâhil oJmaz. Çünkü, hünsânın oğlan mı, kız mı olduğu belli değildir.

Bu kimse: "Oğullanma ve kızlarıma vakfettim." derse; bu durumda, hünsâ, vakfa dâhil olur. Sîrâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.

Evladlar için vakfedilen bir yerin, her tarafında, vâkıfın evlad-larmdan her birinin hakkı sabit olur.

Ancak, bu hakka, nesebi bilinen evladlar dâhil olur. Nesebi bilin­meyenler dâhil olmazlar.

Neseb ise, ancak, vâkıfın sözü ile bilinir. Bir çocuk» başka bir yolla, bu vakfın gelirine, hak sahibi olamaz.

Meselâ: "Bir kimse: "Şu yerimi, çocuklarıma vakfettim." dedikten sonra, bir câriye gelerek, vakfın gelir zamanında altı aylıktan küçük olan bir bebek getirir ve vâkıf: "bu bebek benimdir." diye iddia ederse, onun nesebi sahih olur.

Ancak, bu durumda, bu gelirden, o bebeğe hisse verilmez.

Fakat, bu câriye veya ümm-ü veled, vâkıfın kendisine âit bulunur ve bebek de altı aylıktan küçük olursa, bu vakfın gelirinden ona da hisse verilir.

Yukarda bahsedilen câriye, vâkıfa ait bir câriye değildi. Bunun için: de, o bebeğe hisse verilmemişti. Hâvî'de de böyledir.

Şayet, çocuk, altı aylık veya daha fazla iken getirilirse; bu durumda, o, diğer çocuklara ortak olamaz. Muhıyt'te de böyledir.

Bu vâkıf ölür; vakfın gelir zamanında, vâkıfın karısı, —adamın ölümü ile o an arasındaki —iki sene içinde, bir çocuk ile gelirse, bu çocuk da, diğerleri gibi, o gelire ortak olur.

Keza, bu vâkıfın ölüm zamanında, karısı bâin bir talâkla boşanmış olsa, çocuğu aynı hakka sahiptir.

Kadın, ric'î talâkla boşanmış olursa, bu durumda verilecek cevap, nikâhlı için verilecek cevâbın aynıdır. Zahîriyye'de de böyledir.

Bu vâkıf, vakfın gelir zamanında, ona erişebilecek bir durumda yaşamakta olduğu halde, bundan sonra ölür; karısı ise, iki sene zarfında, bir bebek ile gelirse; gelirin mevcut olması hâlinde, bu çocuk da, o .gelire karışıp hissesini alır.

Ancak, gelir meydana gelmeden, doğum altı aydan az bir zamanda olmuşsa, doğan bu çocuk o gelire ortak olur.

Bu vâkıf, gelirin meydana gelmesinden, bir veya iki gün önce ölür ve karısı, onun ölümünü takip eden iki sene içinde, bir bebek getirirse, bu da, vakfın gelirine ortak olur. Fetâvâyî Kâdîhân'da da böyledir.

Gelire hak sahibi olmanın gününün bilinmesi hususunda da, âlimlerimizin kavilleri vardır:

Hilâl» şöyle demiştir:

"Vakıf gelirine hak sahibi olunduğu gün, vakfa gelir olarak bir kıymetin geldiği gündür. Bunun fazla olması da şart kılınmamıştır."

Bazıları ise: "Vakıf gelirine hak sahibi olunabilinen gün, vakfın gelirinin, verilmesi gerekli olan borçtan fazla olduğu gündür." demişlerdir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir kimse: "Şu yerim, bir gözü ve iki gözü kor olan çocuklarıma vakıftır." derse;  bu  vakfın  geliri,  bu  çocuklarına  ait  olur;'diğer çocuklarına verilmez.

Burada körlüğe itibar, vakfın akdedildiği günedir. Vakfın gelir zamanındaki körlüğe itibar edilmez.

Bir kimse: "Şu yerim, çocuklarımdan küçük olanlara vakfediimiştir." dediği zaman da, vakfın akdedildiği sırada küçük olan­lara itibar edilir. Vakfın gelir zamanındaki duruma itibar edilmez.Zahî­riyye'de de böyledir.

Bir   kimse:  "Şu yerim,  Basra'da oturan çocuklarıma vakfediimiştir." derse; bu vakfın gailesi (=  geliri), vâkıfın, sadece Basra'da oturan çocuklarına verilir. Başka yerde olanlara verilmez.

Bu durumda ise, vakfın gelirinin meydana geldiğinde Basra'da olanlara itibar edilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Velhâsıl: Bu gibi vakıflarda, gerçekten, sıfat sabit olduğu zaman, hak sahibi olunabilir. Bu sıfat ise, zail olup gitmeyen veya gittiği zaman, sonradan geri gelmiyen sıfattır.

Bu durumda, vakfın akdedildiği sırada, o sıfatın durduğu zamana itibar edilir.

Hak, giden ve gittikten sonra geri gelen bir sıfatla sabit olduğu zaman; o sıfatın, vakfın geliri zamanında, bulunması hâline itibar edilir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir kisme, bir yerini erkek çocuklarına vakfettiği zaman, bu vakfa kız çocukları dâhil olmaz.

Çünkü, çocuğun bu vasfı, zail olucu (= gidici) değildir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Keza, bir kimse: "Bu vakfım, erkek çocuklarıma ve onların da erkek çocuklarına mahsustur." derse; bu vakıf, vakıf akdi esnasında bulunan ve bu vasfı taşıyanlara ait olur. Hâvî'de de böyledir.

Bir kimse: "Şu yerimi, çocuklarımdan müslüman olanlara veya evlenenlere vakfettim." derse; vakfın akdedilmesinden sonra müslüman olanlara ve evlenenlere vakfetmiş olur.

Vakıf akdi sırasında müslüman veya evli bulunan çocukları, bu vakfa dâhil olmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir   kimse:    "—Şu   yerim—   çocularımdan   fakir   olanlara —vakfediîmiştir.—" der de, başka bir şey ilâve etmezse; vakfın gelir zamanı fakir olanlar!,   bu vakfa dâhil olurlar. Hâvî'de de böyledir.

Vâkıf: "... çocuklarımdan, fakir düşenlere aittir." derse; İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, bu vakfın geliri, Önce zengin iken, sonradan fakir düşenlere verilir.

Diğer imamlarımız ise: "Vâkıfın, vakfın gelir zamanında fakir olan her evlâdına verilir. Bu ise, ister önceden zengin olduğu halde fakir düşmüş bulunsun; ister, baştan beri —hiç zengin olmadan— fakir bulunsun müsavidir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bu kimse: "Vakfımın geliri, çocuklarımdan ihtiyaç sahiplerine aittir." derse; bu durumda gaile (= gelir), gelir zamanında, muhtaç bulunan çocuklarına verilir. Hâvî'de de böyledir.

Bir kimse, vakfının gailesini (= gelirini), fakıyh (= fıkıh âlimi) olan evladına ve bunların da, yine fakıyh olan evladlarına şart koşar; evladiarı da fakıyh olur ve bunlardan birinin küçük çocuğu senelerce, fıkıh tahsil etmesine rağmen, fukahadan olmak vasfını ibraz etmeden önce ölürse; bu çocuk bu vakfın gelirinden, —istenilen sıfatı hasıi olmadığı için—, hisse alamaz. Gunye'de de böyledir.

Bir kimse: "Şu yerim, çocuklarıma vakfedilmiş bir sadakadır." derse; bu yerin gelirine, vâkıfın sulbünden gelen, erkek, kız, hünsâ, bütün çocukları dâhildirler.

Bu vakfın cevazı devam ettiği müddetçe, kendi sulbünden gelen, tek bir çocuk bulunsa bile, gelir onun olur; başkalarına verilmez.

Batn-i evvelden (= vâkıfın kendi çocukarmdan) kimse kalmayınca, bu vakfın geliri fakirlere verilir.

Bu durumda da, çocuklarının çocuklarına bir şey verilmez.

Bu kimse, bû vakfı akdettiği zaman, —hayatta— sulbünden çocuğu olmadığı halde, oğlunım çocuğu bulunursa, bu durumda vakfın geliri, onun olur.

Çünkü, oğlun evlâdı, sülbî evlât yerindedir. Buna kız çocuğun : evlâdı dâhil değildir. Zahiru'r-rivâye'de de böyledir.  Hilâl de bu görüşü kabul etmiştir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bu şahıs, o akarını vakfettikten sonra, sulbünden bir çocuk .dünyaya gelirse,  bu vakfın önceki geliri de,  bu çocuğa sarfedilir. Zehıyre'de de böyledir.

—Vakfının gelirini, nesli devam ettiği müddetçe, evlâdına ve 'evladının   evlâdına  (= torunlarına)  tahsis  eden bir kimsenin evladından— birinci ve ikinci batından kimse kalmadığı halde, üçüncü ve_ dördüncü batından torunları bulunsa, bu durumda, üçüncü batından olanlar, —sayılan ne kadar çok olursa olsun— bu vakfın gelirine ortak olurlar. Dördüncü batından olanlara bir şey verilmez. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimsenin, kendi çocuklarına vakıfta bulunması hâlinde cevap ine ise, filânın çocuklarına vakıfta bulunması hâlinde de cevap odur. Zehıyre'de de böyledir.

Bir kimse: "Şu yerim, evlâdıma ve evladımın evlâdına ( = gocuklarıma ve çocuklarımın çocuklarına) vakfedilmiş bir sadakadır." derse; bu vakfın gelirine, vâkıfın kendi sulbünden olan çocukları ile vakfın  akdedildiği günde bulunan çocukarının  çocukları  ve  sonra {doğacak çocukları, —iki batın— ortak olurlar.Bu vakfın gelirine, iki ba­tından aşağısı dâhil olmaz. Vâkıfın kızlarının çocukları da, bu vakfa dâhil . olmaz. Zahiru'r-rivâye|böyledir. Fetva  da  buna  göredir.   Serahsî'nin îMuhiytı'nde de böyledir.

Bu vâkıf: "...Çocuklarıma, çocuklarımın çocuklarına ve gocuklarımın çocuklarının çocuklarına, vakıftır." derse; üçüncü batnı jda söylemiş olur.                                                                            '

Bu durumda ise, bu vakfın geliri, onların nesli devam ettiği müd­detçe, ebedî olarak onlara sarfedilir. Fakirlere verilmez. Bu evladlar arasında da yakınlık veya uzaklık farkına bakılmaz.

Ancak vâkıf, vakfettiği sırada: "... el-akrebü fe'1-akreb..." veya "... çocuklarıma, onlardan sonra onların çocuklarına..." yahut "... batnen ba'de batnin (=|bir batından sonra diğer batına...) demiş olsaydı, bu durumda, bu vakfın geliri, önce birinci sıradakine sonra da diğerlerine sırası ile verilirdi. Fetâvâyi Kâdîhâü'da da böyledir.

Bir vâkıf: "Şu yerim, evlâdlanma vakfedilmiş bir sadakadır." derse, -^evlâdjkelimesi umûmî bir isim olduğu için— bütün batınlar, bu vakfın gelirine ortak olurlar,

Ancak, bu durumda, birinci batından olanlar, bu vakfm gelirinden hisse alamazlar.

Ne zaman, birinci batından kimse kalmazsa, ikinci batından olanlar; ikinci batından kimse kaimayıeea da, üçüncü batından olanlar, bu vakfın gelirinden hisse alırlar.

Dördüncü, beşinci ve ilânihaye- batınlar, bu tertip üzere, bu vakfın gelirinden hisse alırlar. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.           .

Vâkıf:  "...evlâdlarıma vakfettim." dediği halde, sâdece bir çocuğu olursa; bu vakfın gelirinin yarısını, bu çocuk alır; yarısı ise fakirlere verilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Vâkıf: "Şu yerim çocuğuma vakıftır." der ve sadece bir çocuğu bulunursa; bu vakfın gelir inin|tamarm|, bu çocuğun olur.

Keza, vakfedenin çok sayıda çocuğu olduğu halde, hepsi ölü, sadece bîri kalırsa, bu vakfın gelirinin tamamı yine bu çocuğun olur. Hâvî'de de böyledir.

Bir kimse, bir yerini, yalnız sadaka lafzı ile, iki çocuğuna ve onlar ölünce de ikisinin evlâdJarına ve nesli devam ettiği müddetçe, evlad-larının evladlarına vakfetse ve o iki çocuktan biri ölüp diğeri kalsa, bu vakfın geKrinin yarısı, kalan bu çocuğa, diğer yarısı da fakirlere verilir.

Bu şahsm ikinci çocuğu da ölünce, bu vakfın gelirinin tamamı, vâkıfın iki çocuğunun çocuklarına ve onların çocuklarına taksim edilir. Vâkifitfi'l-HBsâniyye'de de böyledir.

Vâkıf: "Şu yerim, muhtaç olan çocuklarıma vakfedilmiş bir sadakadır." der; çocuklarından da sadece birisi muhtaç bulunursa, bu vakfın gelirinin yarısı muhtaç olan bu çocuğa, diğer yarısı ise, fakirlere verilir. Hızânetü'l-Müftin'de de böyledir.

Vâkıf: "Şu yerim, oğullarıma vakfedilmiş bir sadakadır." der ve bu vakıfın da iki veya daha fazla oğlu bulunursa; bu vakfın geliri, bu oğullarına verilir.

Fetâvâyi Hindiyye

Şayet, bu vâkıfın tek oğlu olursa, bu vakfın gelirinin yarısı bu oğula, diğer yarısı da fakirlere verilir.

Bu şahsın, hem oğulları, hem de kızları bulunursa, Hilâl: "Bu durumda, bu vakfın gelirleri, ^hepsinin— aralarında eşit olarak taksim edilir." demiştir.

Sahih olan da budur.

Bu, "Şu yerim, kardeşlerime vakıftır." diyen ve kendisinin de kız ve erkek kardeşleri bulunan bir kimsenin vakfının gelirine —kız, erkek— bütün kardeşlerinin ortak olması gibidir. Zahîriyye'de de böyledir.

Bir kimse: "Şu yerim, filan şahsın oğullarına vakıftır." der; o şahsın da hem oğullan, hem de kızları bulunursa; İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) bu hususta, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Bu vakfın geliri, —kızlar hariç— oğlanların olur.

Diğer bir rivayete göre ise, bu vakfın gelirine, —oğlanlar ve kızlar— hepsi ortak olurlar.

Şayet, "filan adamın oğullan" sayılamayacak kadar çok bir kabîle iseler, bu vakfın gelirine, oğul-kız hepsi ortak olurlar. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Vâkıf: "Vakfıjm.joğullanma mahsustur." dediği halde, onun oğullan olmasa; kızlan olsa bile, bu vakfın geliri fakirlerin oluf;

Keza, bir vâkıf: ^Vakfım kızlanma|mahsustur."|dediği halde, onun da kızları olmasa; oğullan olsa bile, vakfının geliri yine fakirlere verilir. Oğullarına bir şey verilmez. Vecîz'de de böyledir.                                 :

Bir kimse, bir yerini, oğluna ve oğlunun oğullarına ve nesli devam ettiği müddetçe onların da oğûllanna vakfederse; bu vakfın geliri, oğlunun çocuklarına eşit şekilde taksim edilir.

Kızının çocukları da, bu vakfın gelirine dâhil edilirler. NevâzH'den naklen Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

Bir vâkıf, mevkufu (= vakvettiği şeyi), nesline ve zürriyetine vakfetmişse, bu vakfın gelirine, oğullarının çocukları da, kızlarının çocukları da dâhil olurlar. Bunların, vâkıfa —batın itibariyle— yakın Veya uzak olması da, bir şeyi değiştirmez.

Kişi, ıtret'irie karşı vakıfta bulunmuşsa; İbnü'-A'rabf ve Sa'lebî: "Itret, zürri^t demektir." demişlerdir. Aynî ise: "Itret, aşirettir." demiştir.

Kişi, kendisine nisbet olunanlara vakıfta bulunursa, bu durumda, bu vakfın gelirine, vâkıfın kızlarının çocukları dahil olamaz. Siracü'l-Vehhac'da da böyledir.

Bir kimse;  "Şu yerim, çocuğuma ve neslime vakfedilmiş bir sadakadır." derse, bu vakfı sahih olur.

Bu vakfın gelirine, vâkıfın» erkek ve kız çocukları ve bunların da çocukları dahil olur.

Bu çocukların, yakın veya uzak olmalan ile hür veya köle olmaları da müsavidir.

Kölelerin hisseleri, efendilerinin olur.

Vâkıfın: "Neslime ve zürriyetime vakıftır." demesi de, —yukarıdaki gibi— caizdir.|Hâvî'^e de böyledir.

Bir kimse: "Veledime ve neslime vakfettim." dese ve bu sırada, bir tane oğlunun oğlu bulunduğu halde,(sonrjaclan kendi sulbündenjbir çocuk dünyaya gelse; bu çocuk da, vakfın gelirine hak sahibi olur.

Keza, vâkıf: "... yaratılacak çocuklarıma ve neslime..." derse; "nesil" lafzı ile, doğacak çocukların hepsi, bu vakfın gelirinden hak sahibi olurlar. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse: "Şu yerim, yaratılacak çocuklarıma ve neslime vakfe­dilmiş bir sadakadır." derse; bu vakfın gelirine, yaratılanlar, —ister vâkıfın neslinden, ister veledinden olsunlar— eşit şekilde dâhil olurlar.

Çocuğundan ve neslinden olmayanlar ise, bu vakfın gelirine dâhil olamazlar. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Keza, bir vâkıf: "Yaratılmış olan çocuğuma ve onun çocuğuna vakfettim." dedikten sonra, kendisinin bir çocuğu dünyaya gelirse; bu durumda,  bu  çocuk  da,  vakfın  gelirine  ortak  olamaz.   Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir vâkıf: "Yaratılmış olan çocuklarıma ve onların çocuklarına ve nesiîllerine vakfettim." derse; bu vakfın gelirine, yaratılmış olan evlad-iları ve onların evladları ve nesilleri devam ettiği müddetçe bunların da ievladlan dâhil olurlar.

Bu vâkıf, şayet: "Yaratılmış olan çocuklarıma ve onların çocuklarına vakfettim." der ve buna bir ilâve yapmadan susarsa, ivakfının gelirinden, çocuklarının çocuklarına bir şey verilmez. Muhıyt'te ide böyledir.

Bir kimse:"Vakfırn,\yaratılmış çocuklarıma ve bunların nesillerine :ve çocuklarımdan meydana geleceklerin nesillerine mahsustur." derse; ibundan sonra, kendi sulbünden meydana gelecek çocukları, bu vakfın ;gelirine dâhil olmazlar. Ancak, bunların çocukları dâhil olurlar.

Bir vâkıf: "... çocuklarıma, onların çocuklarına ve onların çocuklarının çocuklarına vakfettim." der ve bu vakfı akdetmeden önce vefat etmiş çocuklarının çocukları bulunursa, bunlarJbü vakfın jgelirine dâhil olmazlar.

Fakat, bu şahıs: "Çocuklarıma, çocuklarımın çocuklarına .ve onların evladlanna demiş olsaydı, onlar da bu vakfın gelirine dâhil olur­lardı. Hâvfde de böyledir.

Bir kimse; sağlığında ve sıhhatli iken: "Şu yerimi, Allah için, ebediyyen çocuklarıma, çocuklarımın çocuklarına, onların evladlarınm evladlanna ve nesillerine vakfolunmuş bir sadaka kıldım." derse; bu vakfın gelirine, vakfedildiği günde mevcut olan bütün çocukları ile vak­fedildikten sonra ve vakfın gelir gününden önce meydana gelenlerin hepsi ve çocuklarının çocukları dâhil olurlar.

Bunlardan, bu valcfın gelir gününden önce ölenler, o gelirde hak sahibi olamazlar.

Ancak, vakfın gelir gününden sonra ölenler, hisse alma hakkma sahip olurlar. Ve, bunların, bu hisseleri vârislerine kafar.

Bu hususta, yukarı (vâkıfa yakın) batın ile aşağı (vâkıftan uzak) batın da müsavidirler.

Ancak, vâkıf, vakfederken: "...Bunlardan, yukarı batın Önce, sonra da onu takip eden batınlar..." demiş olursa, bu durumda, yukarı batından, tek bir kişi kalsa bile, bu vakfın gelirinin tamamı onun olur. Bundan aşağı olan batına bir şey verilmez.

Vâkıf: "Önce, yukarı batından başlanacak, sonra, onu takip eden batına verilecek ve aralarında erkekler, kadınların iki misli alacaklar." diye şart koşarsa; bu durumda, vakfın gelir gününde, yukarı batında bulunanlar gelir ve bunların tamamı kadın veya tamamı erkek olursa, bu geliri aralarında eşit olarak paylaşırlar. Muhıyt'te de böyledir.

Vâkıf: "... çocuklarıma ve çocuklarımın çocuklarına ebedîdir..." der, "batnen ba'de batnin" demez, ancak: "...bunlardan biri öldüğü zaman, —vakfın gelirinde— hissesi vardır." derse; bu durumda, bun­lardan birinin ölümünden önce tahakkuk eden vakıf geliri, çocuğunun ve çocuğunun çocuğunun arasında eşit olarak taksim edilir.

Vâkıfın sulbünden olanlardan bir kısmı, vakfın gelir günü geldiğinde vefat eder ve bunların da çocukları kalırsa, he ne kadar, aşağı inerse insin, vaKfm gdiri, bunların hepsinin aralarında taksim edilir.

Ölenlerin hisseleri ise, onların çocuklarının olur. Hulâsa'da da böyledir.

Vâkıf: "Çocuklarıma ve çocuklarımın çocuklarına ve onların nesline ve evlâdına  ebediyyen   vakfettim.   Önce, yukarı batından başlanacak; sonra onu takip eden batna verilecek. Bunlardan ötenlerin hissesi çocuğunun, çocuğunun çocuğunun — ilânihâye— olacak; yukarı: batından başlanacak." der ve bunlardan biri öldüğü halde, çocuğu, çocuğunun çocuğu, nesli bulunmazsa; bunun vakfın gelirinde bulunan; hissesi, bu vakıftan hissesi olan diğer şahıslara verilir.

Bu vakfın geliri, önce, yukarı batından olanlara taksim edilir.        

Bu taksimden sonra, bunlardan birisi ölür ve geride çocuğunu ve çocuğunun çocuğunu bırakırsa; bu vakfın geliri; vâkıfın, vakfettiği1 sırada mevcut bulunan evladına ve bundan sonra dünyaya gelelilere verilir.

Bunlardan sağ olanlara isabet eden şeyler kendilerine verilir.

Ölenlere isabet eden hisseler ise, bunların çocuklarına verilir.

Bunlardan biri vefat edince, bunun da hissesi —vakfedenin şartına-göre— önce,|yukarıjbatmda olanlara verilir.

Ölenin kendi evlâdı bulunmaz, fakat, evlâdının evlâdı bulunursa, ölenin hissesi bunlara ait olur. Ve bunlar, üçüncü batın olmuş olurlar. Bunlar, üçüncü batından aşağı olsalar bile, durum böyledir.

Yukarı batından olanlar, on kişi olurlar; bunlardan ikisi, evlad ve torun bırakmadan ölürler; bunlardan sonra da, hem evlad, hem de torun bırakarajkiikisi daha ölür;bilâhare dejyine evlâd ve torun bırakmadan, bu on kişiden ikisi daha ölür ve[—böylece, on kişiden— geride kalan dördü, bu vakfın gelirinin taksimi hususunda niza ederler ve ayrıca evlâd ve torun bırakarak vefat eden iki kişinin vârisleri de, bu hususta niza eder­lerse; bu durumda, bu vakfın geliri altıya bölünür; Dört hissesini, sağ bulunan dört kişi alır. Kalan iki hisseyi de, geride evlâd ve torun bıra­karak ölen iki kişinin çocukları alır.

Geride evlâd bırakmadan ölen dört kişi ise, hisse alma hakkından mahrum olurlar. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kisme, bir yerini, evlâdına, sonunda da fakirlere vakfederse, bu vakfın gelirinden, çocuklarının çocuklarına —yani torunlarına— bir şey verilmez.

Bir kimse, bir akarını , evlâdına vakfederken, "...filana, filana, filana ve sonra da fakirleredir..."der ve bu çocuklarından birisi ölürse; onun,   bu   vakfın   gelirindeki   hissesi,   fakirlere   verilir.   Fetâvâyi KâdSıân'da da böyledir.

Bir vâkıf: "Bu vakfın geliri, Abdullah'a, ZeycVe, Amr'e ve nesil­lerine mahsustur." derse; bunlar ve bunların ebediyyen nesilleri, bu vakfın gelirinden hak sahibi olurlar.

Şayet bu vâkıf: "...Abdullah'a, Zeyd'e, Amr'e ve onun nesline mahsustur." derse; bu durumda, bu vakfın gelirine Abdullah, Zeyd, Amr ve yalnız Amr'in evlâdlan hak sahibi olurlar.

Şayet, vâkıf: "Bu vakfın geliri, Abdullah'a, Zeyd'e ve Amr'e ve bu ikisinin nesline mahsustur." derse; bu vakfın gelirine, Abdullah, Zeyd, Amr ve Zeyd ile Amr'in evlâdlan dâhil ve hak sahibi olurlar.

Keza, bû vâkıf: "...Abdullah'ın çocuklarına ve Zeyd'in çocuklarına mahsustur." der ve Zeyd'in de çocuğu olmazsa, bu vakfın bütün geliri Abdullah'ın çocuklarının olur. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet, vâkıf, vakfının gelirini Zeyd'in vârislerine vakfeder ve "sağ olan —Zeyd'in— diye ilâve ederse, —Zeyd ölmedikçe,— onun veresele­rine, bu vakfın gelirinden bir şey verilmez. Bu gelirin tamamı fakirlere verilir.

Zeyd ölünce, bu vakfın gelirinin tamamı, onun vârislerinin sayısına göre, kadın, erkek eşit şekilde olmak üzere taksim edilir.

Bu vârislerden ölenler, hisseden düşerler. Bu vakfın geliri, hazır bulunan vârislere dağıtılır.

Bu vârislerden, tek bir kişi kalırsa, bu gelirin yansı ona, diğer yarısı da fakirlere verilir.

Şayet vâkıf, "Zeydin, filan filan... çocuklarına..." diyerek beş kişi sayar ve Zeyd'in, isimleri sayılan, bu beş çocuktan fazla çocuğu bulunursa; bu fazlalara bir şey verilmez.

Zeyd'in, bundan sonra doğan çocuklarına da bir şey verilmez. Hâvî'de de böyledir.

Vâkıf: "Şu yerim, fakirlere vakfedilmiş bir sadakadır; önce sul­bümün çocuklarından başlanacak." derse, bu vakfın geliri, vâkıfın dediği gibi taksim edilir.

Sonra da, onların evladına, —şart ne ise, öylece— taksim edilir.

Sonra da, fakirlere verilir.

Vâkıf: "Vakfımın geliri, şu fakirlere..." derse; bu fakirlerden hiç biri, hariç bırakılmaz.

Vâkıf: "Vakfımın geliri, akrabalarımadır." derse, onlardan hiç kimse kalmayıncâya kadar, bu vakfın geliri, vâkıfın akrabalarının olur.

Vâkıf:"Vakfımın geliri, Ca'fer oğlu Abdullah'a ve Zeyd'in oğlünadır. Onlardan bir kişi kaldıkça ondan başlanacaktır. Ve bun­lardan hiç bir kimse kalmazsa fakirlerin olacaktır." derse; bu durumda, bu vakfın geliri, Zeyd'in ve Abdullah'ın oğulları arasında, sayılarına göre taksim edilir.

Zeyd'in beş, Abdullah'ın ise, bir çocuğu bulunursa; bu vakfın geliri altıya bölünür ve her birine birer sehim verilir. Muhıyt'te de böyledir.

Vâkıf: "Şu yerim, benim ölümümden sonra, çocuklarıma -ve onların çocuklarına   vakfedilmiş sadakadır." der; "ve.nesillerine..." diye de ilâve eder ve sonra da ölürse; bu vakfın geliri kendi çocuklarına ait olur. Bunlar sağ iken, bunların çocukları, vakfın gelirine dâhil olmazlar.  

Bu vakfın geliri, —vâkıfın çocuklarına— her sene, sayılarına göre taksim edilir. Ve bu, kendi çocuklarına isabet eden miras olur.

Vâkıf ölünce, onun bütün vârisleri (hatta karısı veya kocası ve diğerleri) bu vakfın gelirine ortak olurlar.

Vâkıfın çocuklarından Ölen olunca, bu vakıftan elde edilen gelir, bunların çocuklarının sayısına göre taksim edilir. Hulâsa'da da böyledir.

Hilâl'ın Vakıf kitabında, şöyle denilmiştir:

Bir kimse, bir yerini, evlâdlarından bir kısmına, isimlerini belir­terek, —sağlığında veya ölümünden sonra geçerli olmak üzere— vakfe­derse; bu vâkıfın sözünün, ölümünden sonra bozulması gerekmez.

Sahih olan budur.

Bu vâkıfın,vârisleri için vasıyyet etmemiş olması da,vakfın devamına hamledilir. Vecîz'de de böyledir. [25]

 
 3 - Akrabaya Vakfetmek Akraba Ne Demektir

 

Akraba: Bir kimseye, babası veya anası tarafından, ilk îslâma yetişmiş olan büyük ceddine kadar mensubiyeti olan her hangi bir şahıstır.

Bunda, mahrem olanlar ile mahrem olmayanlar; erkekler ile kadınlar; yakınlar ile uzaklar müsavidir.i(Ana-baba bir evlâd olan ebe­veyne akraba nâmı verilmez.)

Bu, İmâmeynin kavlidir. [26]

 
Akraba Namına Meşrut Vakıflar

 

Bir kimse, bir akarını, akrabalarına (= karabetine = yakınlarına) veya  zî karabetine  (=   yakınlık  sahiplerine),  vakfederse,  bunların tamamı, İmâmeyn'e göre, vakfa dâhil olurlar.

İmâm Etfû Hanîfe (R.A.)'ye göre ise, eğer lafız, "... yakınıma, ...yakınlık sahibime..." gibi, tek hasıl olmuşsa (= müfred = tekil sıygası ik söylenmişse); bu durumda, akrabadan vakfa dâhil olan, vâkıfın en yakınları olur.

Şayet, lafız, "yakınlarıma... (= karabetime), zîkarabetime... ( = yakınlık sahiplerime..." gibi, cemî hasıl olmuşsa; (= çoğul sıygası ile söylenmişse) bu durumda, lafzın cem'îliğine (= söaün çoğulluğuna) itibar olunur. —Ve bu vakfa bütün akrabaları dahil olur.—

Hatta, lafız tesniye (= ikil = bir şeyin iki kişi ile ilgili, iki kişi tarafından yapıldığını bildiren sıyga) olursa; buna göre hareket edilir. —Yani, bu vakfa, vâkıfın iki yakını dâhil olur.—

Bazı alimler, İmâmeyn'in: "... ilk ıslama yetişmiş olan büyük ced..." kavilleri hususunda, söz söylemişlerdir:

Bazıları: "Bu kavil, müslüman olan en uzak baba demektir." demişler; bazılar ise: "Bu kavil, islâmiyetin kendisine eriştiği en uzak babadır; onan müslüman olup olmaması arasında bir fark yoktur." demişlerdir.

Bui ihtilâfın (- görüş ayrılığının) faydası, ileride açığa çıkacaktır.

Yakınlarına karşı bir yer vakfeylediği zaman birinci yakınlık Hz. Ali'nin evladları olur, ikinci yakınlık ise Ukayl ve Ca'fer (R.A.)'nn evladlarıolur.

Bir vâkıfın, ifci amcası, iki de dayısı olunca, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, lafız ce«î (= çoğul) olursa; bu vakfın geliri, iki amcanın olur. Çünkü, bunlar, vâkıfa daha yakındırlar.

İmâmeyn'e göre ise, bu vakfın geliri, hem iki amcanın, hem de iki dayının olur. Yani, bu gelir, dört hisseye ayrılır ve her birine birer sehim verilir. Çünkü, İmâroeyn  daha yakına itibar etmemektedirler.

Bu vâktfin, bir amcası ile iki de dayısı bulunursa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu vakfın gelirinin yarısı amcanın, yarısı ise iki dayının olur. Muhıyt'te de böyledir.

İmamlarımıza göre, yakınlık (- karabet) sebebiyle, vakfın geli­rinden hak sahibi olanların erkek, kadın; müslüman, kâfir; hür veya köle olmaları müsavidir.

Ancak, kölelerin hisseleri, efendilerine ait olur. Fakat azâd edil­dikten sonra, kölelerin hisseleri, kendilerine ait olur. Hâvî'de de böyledir.

Akrabalara yapılmış bulunan vakfın geliri, akrabaların sayısına göre taksim edilir.

Hisse bakımından, büyük, küçttk; edcek, kadın; fakir, zengin mü-sâvîdir. Vecîz'de de böyledir.

Akrabaya yapılan vakfa, vâkıfm babası ve evlâdı dâhil olmaz. Vâkıfın dedesi hakkında ise, iki rivayet vardır. Zâhiru'r-rivâyededede de , vakfa dahil olmaz. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

Yakınlarının muhtaçlarına vakıfta bulunan bir kimse ölünee, bu vakfın mütevellisi, vâkıfın oğlunun oğluna, —fakir olması hâlinde— bu vakfın gelirinden hisse verebilir mi?

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, veremez.

Çünkü, bunlara göre, oğlun oğlu, akrabadan değildir. Fetâvâyi Kâdihân'da da böyledir.

Zikrettiğimiz, akraba, zî karabet (= yakınlık sahibi), karabet ( = yakınlık), erhâm (= hısımlar, akrabalar), zî erhâm (= hısımlık sahibi), ensâb (= baba tarafından hısımlar) veya zî cnsâb (= hısımlık sahibi) kelimelerinin hepsi  de  aynıdır;  akrabalık  manası ifâde etmektedir. Muhıyt'te de böyledir.

Vâkıf:  "Vakfım zî  karabetime  (~  yakınlık   sahibime) mahsustur." derse; kıyâsen, bu lafza göre, vakfın geliri, bir kişiye ait olmuş bulunur.

Bu vâkıfın, bir amcası ile iki de dayısı bulunursa, vakfının gelirinin tamamı, amcasının olur. Çünkü, vâkıfın lafzı, müfred (= tekil) sıygası iledir.

İstihsân da ise, bunlar müsavidirler.

Çünkü, bu sözle —bir ferd değil— cins murad olunur. Hâvî'de de böyledir.

Bir kimsenin, yakınlık sahiplerine, akrabalarına, ensâtuna veya erhâmına yakın be yakın, bir akarım vakfetmesi hâlinde, bu vakfın geli­rine, bunlardan en yakın olanı dâhil olur.

Bu durumda, lafzın cem'î (= çoğul) olmasına itibar edilmeyeceğinde ihtilâf yoktur. Zehıyre'de de böyledir.

Bir kimse: "Şu yerim, yakınlık üzere olanlara vakfedilmiş bir sadakadır." der, "...yakınlarıma..." demezse; bu lafızlar, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre müsâvîdir. Dolayısıle, bu vakfın geliri, vâkıfın akrabalarına ait olur.

Keza, bir vâkıf, "yakınlar", "ensâb" veya "erkâm sahipleri" dese de, bunları kendisi ile vasıflandırmasa (yani yakınlarım, ensâbım... demese); örfe göre, bu vakfın gelirleri, kendi akrabasına ait olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir vâkıf: "Vakfım, baba cihetinden olan yakınlarıma..." veya "ana cihetinden olan yakınlarıma mahsustur." derse; bu vakfın geliri, vâkıfın dediği gibi ve mevkufun aleyh (= meşrutun leh = kendisine vakfedilen kimse)lerin sayısına göre, taksim edilir.

Keza, vâkıf: "... Baba ve ana cihetinden olan yakınlarıma ve baba cihetinden olan yakınlarıma..." veya"Baba ve ana cihetinden yakınları­ma ve ana cihetinden olan yakınlarıma..." derse; bu vakfın geliri, bun­ların sayılarına göre taksim edilir.

Bu durumda, hiç bir cihet, diğerine tercih edilmez. Baba ve ana tarafı veya baba tarafı yahut ana tarafı olan yakınları hissede müsâvîdirler.

Vâkıf: "Vakfımın geliri, baba ve ana cihetinden olan yakınlarımın arasındadır." derse; bu vakfın geliri ikiye bölünür: Yarısı, baba cihe­tinden olan yakınlarına, diğer yarısı da, ana cihetinden olan yakınlarına verilir. Zehıyre'de de böyledir.

Bir kimse: "Şu yerim, bana en yakın olan yakınlarıma vakfedilmiş bir sadakadır." derse; bu vakfın gelirini, en yakın olan akrabasına vermek gerekir.                                                            ,

Eğer, bu vâkıfın en yakın akrabaları bir kişi ise, bu vakfın gelirinin tamamı onun olur.

Bu vakfın geliri, iki yüz dirhemden fazla ve yakın akrabaları da bir topluluk olursa; bu gelir, aralarında eşit olarak ve aralarında kadın erkek farkı gözetilmeden taksim edilir.

Bunlar inkıraza uğrayınca, bunları takip eden yakınlar sıraya girerler. Böyle böyle devam ederek —bu vakfın gelirinin tevziinde— en uzak akrabaya kadar gidilir.

Bu, fmâm Muhammed (R.A.)'in kavlidir. Hilâl'de, bu görüş üze­redir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ise: "Bu vâkıfın vakfının geliri, yakın olsun, uzak olsun, akrabası arasında eşit olarak taksim edilir." buyurmuştur.

Keza, vâkıf,, aynı manâda başka bir şey söyler meselâ: "el-ednâ fe'1-ednâ (= yani,|vakfı(m en yakınıma tahsis edilmiştir.)" dediği halde, bunlardan bir kısmı: "Biz istemeyiz; kabul etmeyiz." derlerse, onların hisseleri sakıt olur ve vakfın geliri diğerlerine verilir. Hâvî'de de böyledir.

Vâkıf: "Allahu Teâlâ, vakfımdan ne gelir verirse;en yakın olanı­ma verilsin." derse, vakfının gelirinin tamamı, ona verilir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, bir yerini, yakınlarına vakfettikten sonra, bir şahıs gelip: "Ben de —vâkıfın- yakınıyım." derse; ondan, şahit getirmesi istenir.

Bu şahsın beyyinesi de hasımsız kabul edilmez. Bunun hasmı ( = muhalifi, karşı tarafı) ise, —hayatta ise— vâkıfın-kendisidir.

Şayet, vâkıf ölmüşse, hasım, vakıf elinde bulunan vasidir.

Bu vasî tek olur ve iddia sahibinin, ölü vâkıfın akrabası olduğunu ikrar ederse; ikrarı sahih olmaz. Bu vasînin de, beyyine ikâme etmesi gerekir. Hâvî'de de böyledir.

Şayet, bu vakfın vasîsi iki kişi veya daha fazla ise, iddia sahibinin, bunlardan her hangi birine karşı iddiada bulunması caizdir. Bunların hepsinin bulunması şart değildir. Zehıyre'de de böyledir.

Ölü-vâkıfın vârisi, bu iddia sahibi için, hasım olamaz. Ancak, bu vâris, aynı zamanda, bu vakfın mütevellisi ise, bu durumda, iddia sahi­bine hasım olabilir.

Keza, vakıf erbabı da, bu iddia sahibine hasım olamaz. Muhıyt'te de böyledir.

Bu iddia sahibi, vakfın mütevellisine; ölü-vâkıfın, ana-baba bir kardeşi veya baba bir kardeşi yahut da ana bir kardeşi olduğu gibi bir yakım olduğu hususunda burhan (= delil, şahit) getirirse; bu durumda da, nesebinin bilindiği isbat edilmedikçe, iddiası yine kabul edilmez.

Ale'l-ıtlak kardeşlik iddiası kabul edilmez. Amcalık iddiası da böyledir.

Eğer, mütevelliler: "Biz bilmiyoruz." derlerse; netice beklenir. İddia sahibi, iddasında haklı çıkarsa, o zaman, hakkı ödenir. Vecîz'de de böyledir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu iddia sahibinden, — mîrasda olduğu gibi— kefil alınmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet, şahitler, bu iddia sahibine: "Yakınlığın kayboldu." derlerse, hâkim onlara: "İhtiyatlı olunuz; tam bilmediğiniz bir şeye, şahitlik yapmayınız." der; şahitler de: "Başka yakınlığını bilmiyoruz." derlerse, ona göre hükmedilir. Zehıyre'de de böyledir.

Eğer, iddia sahibi, ölüye yakınlığını isbât ederse; hâkim, onun yakınlık derecesi hususunda hüküm verir.

Hilâl, söylememiştir:

Bu hâkim, iddia sahibinden vâkıfa yakınlığının derecesini sorar. O da cevap verince, durumuna göre, hakkı verilir. Aksi takdirde, ona bir şey verilmez.

Şayet, bu mes'ele halledilmeden önce, şahitler ölür veya kaybolur ve iddia sahibi de, sual karşısında, yakınlığını söylerse; bu durumda da vakfın gelirinde hak sahibi olur. Ve bu hakkı kendisine verilir. Aksi takdirde, bir şey verilmez.

İddia sahibinin, yakınlığına hükmetmiş bulunan önceki hâkimin hükmü bozulmaz.

Her yakın olan da, vakfın gelirinde hak sahibi olamaz. Ancak, hâkim, ona, vakfın gelirinden bir şey verilmesine hükmetmişse, bu durumda verilir. Verîz'de de böyledir.

Hilâl: Yakınlığını isbat edemeyen veya sabî (= çocuk) olan iddia sahibinin hissesini, birinci hâkimin hükmüne göre, ikinci hâkim, vakfın hissesinden verir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, hâkimin huzurunda, ölü-vâkifa yakınlığını isbat edip, hâkim de, buna göre hüküm verdikten sonra, başka bir şahıs daha gelir ve bu da, vâkıfın yakını   olduğunu iddia ederse; bu durumda, önceki şahıs, bu vakfın gelirinden bir şey almışsa, ikinci şahsa hasım olur.

Ancak, vakfın gelirinden bir şey almamışsa, hasım olamaz. Bu durumda, önceki veya sonraki hâkimin hükmetmiş olması da müsavidir. Bu istihsândır. Hilâl de, bu görüştedir. Zehıyre'de de böyledir.

Bu iddia sahiplerinden biri, vâkıfa yakınlığını isbat etmiş bulunan şahsın oğlu veya oğlunun oğlu olduğunu belgelemesi kâfi gelir.

Başka bir açıklamaya ihtiyaç yoktur.

Keza, bu şahsın, —yakınlığını isbât eden kimsenin babadan ve anadan kardeşi olduğunu isbat etmesi de kâfidir. Hâvî'de de böyledir.

Önceden, hakkında, "vâkıfın yakını olduğu hükmü verilen kimse, kadın ise; geri kalan mes'ele hâli üzereder. Zehıyre'de de böyledir.

Hakkında hüküm verilen şahsın baba bir kardeşi olduğunu iddia eden, ikinci bir şahıs; bu durumu belgeler ve hâkim de önceki bu iddia sahibinin, ölen vâkıfın baba cihetinden yakını olduğuna hüküm vermiş olursa; ikinci şahıs hakkında da hüküm verir.

Şayet,  hâkim,  birinci  için,  anası cihetinde yakınlığına hüküm vermişse, ikinci iddiacı bu vakfa yabancı kalır.

Bu cins mes'eleler hakkındaki hüküm buna göre çıkarılır. Muhıyt'te de böyledir.

Vâkıfın oğlu, iddiacı hakkında: "Bu şahıs, babamızın yakınıdır." der ve onun yakınlığının mâhiyetini açıklarsa, şehâdeti makbul olur. Zehıyre'de de böyledir.

İki şahit, iki kişinin, bu ölü-vâkıfm yakım olduğuna şahitlik ettikten sonra, bu iki kişi de, kendilerine şahitlik yapan, bu iki şahidin, vâkıfın yakını olduğuna şahitlik etseler; bu durumda, bunların şehâdet-leri kabul edilmez. Çünkü, birbirlerine şahitlik etmiş olmaktadırlar. Hâvî'de de böyledir.

Hâkim, önceki şahitlerin şehâdetleriyle hüküm verdikten sonra, haklarında hüküm verilmiş bulunan iki kişi, bu iki şahidin vâkıfın yakını olduğunu söylerlerse; bunların şehâdetleri kabul edilmez. Öncekilerin şehâdetleri ise, hâli üzeredir ve geçerlidir. Zehıyre'de de böyledir.

Vâkıfın yakınlarından iki kişi, bir şahsın vâkıfa yakınlığına şahitlik etseler, bu sayılmaz; bu şahıs, vakıf gelirinden, onların hissele­rine düşene ortak olamaz. Hâvî'de de böyledir.

Bir şahıs, bir akarını, yakınlarına vakfedince, bir şahıs gelip, ona yakınlığını  iddia  eder,  vâkıf da,  bu  şahsın  yakınlığını  ikrar  edip açıklayarak: "Bu şahıs da, benim, kendisine vakıfta bulunduklarımı-dandır." der ve bu vâkıfın yakınları, mâruf (= bilinen) kimseler ise, bu ikrarı sahih olmaz.

Bu hüküm, bu durumun, vâkıfın vakıf akdini yapmasından sonra meydana gelmiş olması halinde geçerlidir.

Fakat, vâkıf, vakfın akdedildiği sırada, ikrarda bulunup: "Bu, benim, kendisine vakıfta bulunduğum kimselerdendir.'' derse; bu durumda, o şahıs, vâkıfın yakınlarından olduğu bilinen bir şahıs olmasa bile, istihsanda, bu vâkıfın sözü kabul edilir. Muhıyt'te de böyledir.

Vâkıfın   ikrarda   bulunduğu   şahıs   hakkında,   "Bu,   vâkıfın yakınıdır." diye şehâdette bulunan kişilerin, bu kişinin yakını olduğu bilinen kimseler olması hâlinde, şahitlikleri kabul edilmez.

Ancak, şahitlerin, bu şahsa yakınlıkları yoksa, bu durumda, şehâ­detleri kabul edilir ve o şahsa, vakfın gelirinden hissesi verilir. Hâvî'de de böyledir.

Bir kimse, çocuklarına ve nesline vakıfta bulunduktan sonra, bir şahıs için "bu oğlumdur." diye ikrarda bulunsa; hakkında, vâkıfın ikrarda bulunduğu bu şahıs, vakfın geçmiş gelirinden alma hakkına sahip olamaz; ancak, gelecek gelirlerden alma hakkına sahip olur. Zehiyre'de de böyledir.

Bir kimse, bir akarını yakınlarına vakfeder; sonra da, bir şahıs gelerek, o vâkıfa yakınlığını iddia eder ve bu hususta belgeler getirir; ancak şahitler: "Gerçekten, vâkıf, diğer yakınları ile birlikte, buna da verirdi." derlerse, bu şehâdetle, o şahıs, vakfın gelirinden bir şey alamaz.

Keza, bu şahitler: "Gerçekten, filan hâkim, diğer yakınlarla bir­likte, buna da verirdi." diye şahitlik yapsa bile, yine, bu şahit, vakfın gelirinden, bir şey alma hakkına sahip olamaz. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, "kendisine en yakın olan kimseye" vakıfta bulunur ve: "sonra fakirlere..." der ve bu şahsın yalnız bir oğlu veya babası bulu­nursa, bu, vakfa dahil olur.

Şayet, bu vakıf, "yakınlarının en yakın olanına" tahsis edilmiş olursa, oğul veya baba bu vakfa dâhil olamazlar.

Kendisine en yakın olan kimseye vakıfta bulunmuş olan şahsın, hem oğlu, hem de ana ve babası bulunursa, vakfının geliri, oğlunun olur.

Kızı da olsa, hüküm böyledir. Yani, bu vâkıfın, kızı, anası ve babası olursa; vakfının gelirini, kızı alır.

Bu şahsın oğlu veya kızı öldüğü zaman, vakfının geliri fakirlerin olur; anasının ve babasının olmaz.

Bu vâkıfın, ana ve babasından başka kimsesi olmazsa, vakfın geliri, ana ile baba arasında yarı yarıya taksim edilir.

Şayet, bunlardan birisi ölürse, vakıf gelirinin yansı, sağ kalana; diğer yarısı ise fakirlere verilir.

îki evlâd da böyledir.

Bu vâkıfın, on evladı olsa, bunlardan biri ölünce, onun hissesi, fakirlerin olur.

Bu vâkıfın, anası ve kardeşleri bulunursa; vakfın geliri anaya verilir; kardeşlere verilmez.

Keza, bu vâkıfın anası ile dedesi bulunsa; ana, dededen yakın olduğu gibi, kardeşten de yakın olur.

Baba da böyledir.

Bu vâkıfın ana ve babasının dedeleri ile, kendisinin bir kardeşi bulunursa; dede'yi baba yerinde gören kavle göre, vakfın geliri, dedenin olur.

Diğer bir kavle göre de, kardeşin olur; dedenin olmaz. Zehsyre'de de böyledir.

Bu vâkıfın kardeşleri bulunur; ancak, bunlardan biri, ana-baba bir kardeş; diğerleri ise, ana bir veya baba bir kardeş olursa; ana-baba bir olanlar evlâdır.

Keza, erkek kardeş çocukları, kız kardeş çocukları, amca, hala, teyze, dayı çocukları da böyledir. Bunlardan da, —baba bir veya ana bir olanlardan— ana-baba bir olanlar, evlâdır.

Bu vâkıfın, ayrı ayrı Üç tane dayısı ve bir de baba bir amcası olursa; ana-baba bir dayıdan başlanır.

Bu vâkıfın, baba bir kardeşi ile ana bir kardeşi olursa; baba bir kardeş evlâdır.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavlidir.

tmâmeyn'e göre de, akrabalık hususunda, baba tarafından olanlar, ana tarafından olanlardan evlâdır. Hâvî'de de böyledir. (Bu fcususta, imamlarımızın kavilleri aynıdır.)

Bu vâkıfın, babası ile, oğlunun oğlu bulunsa; vakfın geliri, baba­sına verilir; oğlunun oğluna verilmez.

Şayet, bu vâkıfın, ana-baba bir kardeşi ile bir de, oğlunun oğlu bulunursa; vakfın geliri, oğlunun oğluna verilir.

Şayet, bu vâkıfın, kızının kızı ile bir de oğlunun oğlunun oğlunun oğlu bulunursa; vakfın geliri, kızının kızına verilir.

Bunların hepsinde, vasıyyet de böyledir.

Bu vâkıfın, ana-baba bir kız kardeşi ile kızının kızının kızı bulu­nursa; kızının kızının kızı evlâdır. Muhıyt'te de böyledir.

Velhâsıl:

Bu vâkıfın, vakfının gelirinin tevziine, önce, kendi çocuğundan, sonra, babasının çocuğundan, daha sonra da, dedesinin çocuğundan başlanır.

Eğer, bu vâkıfın, anasının babası ile ana bir kardeşinin kızı veya ana-baba bir kardeşinin kızı bulunursa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu durumda dede evlâdır.

tmâmeyn'e göre ise, bu durumda, kardeşin kızı evlâdır.

Şayet, kardeş kızının yerinde kızının kızı bulunsaydı, bu durumda, bi'I-ittifak, o kız evlâ olurdu.

Eğer, ana-baba bir kardeşin oğlu ile ana bir veya baba bir kardeş bulunsaydı, bu vakfın geliri, kardeşin olurdu. Zehıyre'de de böyledir.

Ana bir kardeşin oğlu, baba bir amcadan evlâdır. Hâvî'de de böyledir.

Bir kimse, bir akarını, bulunduğu yerdeki yakınlarına vakfeder ve "... sonra da fakirlerindir." derse; bu yakınların sayılıp tesbit edilmiş olması hâlinde, evleri nerede olursa olsun, bunlar, bu vakfın gelirinden hisse alırlar.

Ancak, sayılmamış olmaları hâlinde, başka yere intikâl etmiş olanlar, bu vakfın gelirinden mahrum olurlar.

Bu vakfın geliri, o yakınlardan hiç kimse kalmayınca, fakirlere sarf edilir.

Şayet, başka bir beldeye giden akrabalardan geri dönenler oiursa; vakfın —geçmiş gelirleri değil de— gelecek olan gelirlerinden, bunlara verilir. (Kimse kalmadıktan sonra, gelen olursa, yine gelecek olan gelirler ona verilir.) Feiâvâyi Itabiyye'de de böyledir.

Bir kimse, bir akarını vakfeder ve onun gelirinin, yakınlarına kifayet miktarında verilmesini şart koşar ve bu yakınları sayılmayacak —kadar çok— durumda olurlarsa; vâkıf, bunların çocuklarını söyle­memiş olsa bile; çocukları da, çocuklarının çocukları da, vakfa dâhil olurlar.

Çünkü, bunlar da, vâkıfın akrabasıdırlar.

Şayet, vâkıf, bunları zikretmiş ve: "sonra onların evlâdı..." demişse; babalarının sağlığında, onlar vakfın gelirinden hisse alamazlar.

Kifayetin hududu, nefsinin ihtiyacı ile ailesinin, çocuklarının ve bir hizmetçinin ihtiyacı kadardır. Muzmarât'ta da böyledir.

Bu vâkıf, vâkıfın elinde olunca; bu şahıs akrabasının ve yakın­larının bir kısmını diğerlerinden üstün tutup, bunlardan istediğine, istediği kadar verebilir.

Bu vâkıf ölüp, vakfı başkasına vasıyyet eder ve fakat nasıl tevzi edileceğini açıklamazsa, bu vasî, meşrutim leh (= mevkufun aleyh = kendisine vakfedilmiş kimse)lere, harcamada bulunur.

Bu vasî, vâkıfm, yakınlarından kime daha fazla verdiği husu­sunda şüpheye düşerse; bu durumda, o fazlalığı fakirlere harcar, Fetâ-vâyî Kâdîhân'da da böyledir. [27]

 
4- Fakir Olan Akrabalara Vakfetmek

 

Bir kimse: "Şu yerim, akrabamın fakirlerine vakfedilmiştir." veya "... çocuklarımın fakirlerine, ondan sonra da, diğer fukarayadır." derse; bu vakıf sahih olur.

Hflfil'e göre,  bu vakfın geliri hazır olduğu zaman,  fakir olan (çocukları veya akrabaları) bundan almaya hak sahibi olurlar.)

Biz de, bu görüşü alırız.

Fetva da, bu görüş üzerinedir. Muzmarât'ta da böyledir.

Bir kimse: -"Şu akarım, akrabamdan fakirlere vakfedilmiş bir sadakadır." veya "...Akrabamdan muhtaç olanlara, vakfedilmiş bir vakıftır." derse; cevap, yine yukarıdakinin aynıdır.

Keza, bu kimse: "Şu akarım, akrabamın fakirlerine mahsus vakfe­dilmiş bir sadakadır." veya "...Akrabamın fakirleri hakkında vakfe­dilmiş bir sadakadır." demiş olsa, bunlar da: "...Akrabamın fakirle­rine ..." demek gibidir.

Çünkü, bu harfler (edatlar) birbirlerinin yerinde kullanılabilirler.

Vâkıfm: "...Akrabamın yetimlerine karşı..." demesi de yukan1-daki gibidir.

Şayet, bu yetim çocuk, vakfın gelir gününden sonra ihtilâm olmuşsa, o gelirden hissesini alır.

Bu gelire hak sahibi olan diğer şahıslarla bu yetim arasında, bu gelir hakkında husûmet olur ve diğer hak sahipleri: "Sen, gelirden önce ihtilâm oldun; sana hisse yoktur." derler; o da: "Vakfın gelirinden sonra ihtilâm oldum." derse; söz, yeminle birlikte, onun sözüdür.

Yetim kızın hayız görmesi de aynen böyledir.

Bu vakfın gelir gününden önce, vakfa hak sahibi olan, bazı yakınlar ölür ve arkalarında, küçük yavrular bırakırlarsa; bu çocuklara, vakfın bu gelirinden hisse yoktur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse, bir akarını, akrabasından muhtaç olanlara vakfetse ve: "...sonra da, fakirlerin...'* dese; bu şahıs ölür ve fakir bir oğlu olursa, tmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, evlad, akrabaya dâhil olmaz, (ve o, bu vakıftan bir hisse alamaz.)

Bu kavil sahihtir. Fetâvâyi Itabiyye'de de böyledir.

Vâkıf: "... Akrabamın fakirlerinden, sahih olan kişilere karşı vakfettim." derse; —bu vakıf sahih olur.— Sâüh kişi ise, tesettüre riâyet eden (=  örtünen), doğru yolda ve selâmet üzere olan, kimseye ezâ etmeyen, şerri az, kimseyi incitmeyen, şüpheci olmayan, iffetli kadınlara iftira etmeyen, yalancılıkla tanınmayan, salâh ehli kimsedir.

Vâkıf: "... iffet ehline..."; "...hayır ehline..." veya "...fazilet ehline..." derse; bunlar da, salâh ehli (= sâlih kimse) ile aynı manâdadır. Hâvide de böyledir.

Akrabasının fakirlerine karşı, vakfetmiş bulunan bir kimsenin, o beldede olmayan bir yakını bulunsa; bu vakfın geliri,o şahsa yollanmaz. Onun hissesi, vakfın bulunduğu yerdeki diğer fakirlere verilir.

Ancak bu vakfın mütevellisi, başka yerde bulunan o fakire, hisse­sini yollamış olsa; onu tazmin etmesi gerekmez. M**jyt*te de böyledir.

Vâkıf, "akrabamın fakirlerine..." deyince, vakfın gelirinin tak­simine, ona en yakın olan akrabasından başlanır.

Vakfın geliri hazır olunca, önce, vâkıfa en yakın kimseye, iki yüz dirhem veirlir; fazla verilmez.

Sonra, bu şahsı yakınlıkta takip eden şahsa, yüz dirhem verilir.

Şayet, bu vakfın gelirinin bir kısmı zayi olursa, en yakın batından başlanır. Zayi olan, bunu takip eden batnın hissesi olur. Hâvî'de de böyledir.

Vâkıfın akrabalarından her birine iki yüzer dirhem verildiği halde, geride artıp kalan olursa; istihsânen, bu da, aralarında eşit olarak taksim edilir. Muhıyt'te de böyledir.

Vâkıf:   "Vakfım,   akrabamın   fakirlerine   karşıdır.   Gelirinin tamamı, önce, en yakın olan akrabama verilsin." demişse; bu vakfın gelirinin hepsi, vâkıfın en yakın akrabasına verilir.

Şayet, bu vâkıf: "— En yakın akrabama— vakfın gelirinden verilsin." demişse; bu durumda, en yakın akrabasına, iki yüz dirhem verilir; gelirin tamamı verilmez. Tatarhâniyye'de de böyledir. [28]

 
Fakir Kimdir?

 

Bu hususta fakir: "Zekat verilmesi konusunda fakir sayılan kim­sedir.

Meşhur olan kavil budur. Hâvî'de de böyledir.

Evi olup, başka bir şeyi olmayan kimse fakir olduğu gibi; evi ve bir de hizmetçisi olan kimse de fakirdir.'

Zekât hususunda fakir olan, vakıf hususunda da fakirdir. Kifayet miktarı —fazla değil— elbisesi ve evinin bazı eşyaları bulunan kimse de, zengin değildir. Zehıyre'de de böyledir.

İkij- iz dirhenr' veya yirmi miskâl altını olan kimse, —fakirlere tahsis edilen— bu vakıftan hisse alamaz. Muhıyt'te de böyledir..

Fazla ev eşyası ve fazla elbisesi bulunan kimse; bunların bedelinin iki yüz dirheme ulaşması halinde, zengin sayılır.

Bu şahsın, zekat alması helâl olmadığı gibi, böyle bir vakıftan hisse alması da helâl olmaz. Fetâvâyi K adî hân'da da böyledir.

iki evi ile iki hizmetçisi bulunan kimsenin, bu fazla evi ile köle­sinin kıymeti iki yüz dirheme ulaşırsa, bu şahıs da zengin sayılır. Zekât ve bu gibi bir vakıftan hisse alması haram olur.

Bu şahıs, zekât vermek hususunda, zengin sayılmasa da, vakıfla ilgili hüküm budur. Ve bu hüküm, bizim mezhebimize göredir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, elbise, ev eşyası, ev gibi her sınıftan fazla bulunan eşyanın toplamı iki yüz dirhem (veya daha fazla) olmazsa, zengin sayılmaz. Fazlalıkların toplamı, bu miktara baliğ olursa, o şahıs zengin olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimsenin, iki yüz dirhem değerinde bir yeri olursa; buranın kifayet miktarı geliri bulunmazsa bile, sahibi, muhtar olan kavle göre, zengin sayılır. Hızânetü'l-Müftfn'de de böyledir.

Bir kimsenin malı çok olduğu halde, bunlar gaip olursa veya başkalarının üzerinde alacağı bulunduğu halde, bunu almaya gücü yet­mezse, bu şahsa, hem zekât, hem de, bu gibi vakfın geliri verilebilir.

Çünkü, bu şahıs, ibn-i sebîl (= yulcu) menzilindedir.

Bu durumda olan bir kimse, borç alabiliyorsa; borçlanması, sadaka kabul etmesinden daha efdâldır.

Ancak, bu şahıs borç da alamıyorsa; zekât almasında bir beis yoktur. Vakfın geliri, çalışıp kazanmakta olan fakire -verilebilir.

Böyle bir fakirin, zekât alması ise mekruhtur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bu kimsenin alacağı, iflâs etmiş bir şahısta ise, fakir sayılır.

Bu kimsenin alacağı, kendisine borçlu olduğunu ikrar eden bir kimsede ise, bu alacaklı kimse, zengindir.

Borçlu borcunu inkar etmesine rağmen, bu alacaklının, alacaklı olduğuna dâir beyyinesi varsa; alacaklı bu şahıs, zengindir. Fakat, beyyinesi (= senedi, şahidi) yoksa, bu kimse, fakir sayılır. Zehıyre'de de böyledir.

Bir kimse, bir akarını, torunlarının fakirlerine vakfeder; torun­larından birinin de şeref için beslediği, iki yüz dirhem kıymetinde bir atı bulunursa; bu toruna, o vakfın gelirinden hisse verilmez.

Ancak, bu torun, o atı, cihâd ve binmek için besliyorsa,bu vakıf­tan, ona da hisse verilir. Muzmarât'ta da böyledir.                

Nafakası, bir kimsenin malından vacip olan (yani, kendilerinin yiyip, içip, geçinmesi, bir şahsın üzerine olan) kişilerden her biri, hakimin hükmü veya mal sahibi olan kimsenin rızâsı olmadan, o şahsın malından alma hakkına sahiptirler.

Hâkimin, o şahsın gaybubeti hâlinde, malından almasına hüküm vereceği kimseler, mülkünün menfaatine ortak ve birinin şehâdeti, diğeri hakkında kabul edilmeyecek bir durumda iseler, vakıf hükmü bakımından zengin sayılırlar.

Bir kimsenin anası, babası, evlâdı ve dedeleri gibi...

Bunlardan her birinin nafakası diğerinin üzerine vaciptir.

Ancak bu kimseler, hâkimin hükmü veya karşı tarafın rızası olmadan, birbirlerinin malından nafaka alamazlar.

Bu gibi şahıslardan biri bulunmadığı zaman, hakim onun malından nafaka hükmetmez; mülkleri de, birbirlerinden ayrı bulunur ve birinin şahitliği, diğeri hakkında kabul edilirse; bu durumda infâk edenin (= nafakayı verenin) zengin olması ile diğeri de zengin sayılmaz..

Bu, vakıf hükmünde böyledir.

Kardeşler, bacılar ve diğer mahremler gibi...

Mes'eleler, bu esasa göre devreder. Muhıyt'te de böyledir.

Bir akarını, akrabasından fakir olanlara vakfeden bir şahsın, zengin bir akrabası, bu akrabanın da, fakir evlâdı bulunur ve bunlar küçük erkek veya kız olur veya büyük olduğu halde  evli olmayan bir kadın; kötürüm olan bir erkek veya bir mecnûn olursa; bu vakfın geli-. rinden, bunlara nasip yoktur.

Ancak bu zengin şahsın, erkek veya kız kardeşi, büyük oğlu bulunur ve bunlar da fakir olurlarsa; bu vakfın gelirinden hisselerini alırlar.

Çünkü, bunların nafakası, o zengin şahsın üzerine vacip değildir. Öncekilerin nafakaları ise, bu şahsın üzerine vacipti. Serahsî'nin Muhiytı'nde de böyledir.

Fakir olan kadının kocası zengin ise, ona da, bu vakıftan hisse verilmez.

Ancak, koca fakirse, —karısı zengin olsa bile— ona, bu vakıftan hisse verilir. Kunye'de de böyledir.

Vâkıfın bu akrabasının kötürüm olmayan,büyük ve fakir bir oğlu ve bunun da, \üçük fak'r çocukları bulunursa; bunlara, bu vakfın geli­rinden bir şey verilmez.

Çünkü, bunların nafakaları, dedelerinin üzerine vaciptir. Bu çocukların babalarına gelince, o, sulbünden olan bir yakınının oğludur ve bu vakfın gelirinden ona hisse verilir.

Çünkü, onun nafakası, babasının üzerine vacip değildir.

Zira, bu oğul, hem büyüktür; hem de kötürüm değildir.

Şayet, bu adamın oğlu zengin, kendisi ise fakir olursa; buna da, bu vakıftan hisse verilmez.

Çünkü, bu şahsın nafakası, zengin olan oğlunun üzerine vaciptir. ZehıyreMe de böyledir.

Bir kimse: "Şu akarım, akrabamın fakirlerine vakfedilmiş bir sadakadır." der ve bu akrabalarından biri, vakfın gelir zamanında fakir olduğu halde, bu geliri teslim almadan zenginleşirse; bu kimse, yine de, bu gelirdeki hissesini alır.

Vakfın gelir gününden sonra, vâkıfın yakınlarından bir kadın, —altı aylıktan aşağı— bir doğum yaparsa, bu vakfın gelirinden, o çocuğa bir hisse verilmez. Muhıyt'te de böyledir.

Ancak, bu çocuk, gelecek olan gaileye (= gelire) hak sahibi olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse: "Şu yerim, filan adamın nesline..." veya "...Filan adamın âTinden olan fakirlere, vakfedilmiş bir sadakadır." der; onun neslinden veya âlinden de sadece, bir fakir bulunursa; vakfın gelirinin tamamı, —hilafsız olarak— bu fakirin olur.

Vâkıfın: "... filanın âl'inin fakirlerine vakfedilmiş bir sadakadır." demesi halinde de hüküm aynıdır. Zahîriyye'de de böyledir.

Ana-baba bir iki kardeş, yakınlarına karşı,, bir yerlerini vakfet­tikten sonra, akrabalarından bir fakir gelirse, duruma bakılır: Eğer, bu iki kardeş, ortak bulundukları bir yeri vakfetmişlerse,bu fakire, bu vakıftan bir kût verilir.

Fakat, bu kardeşler, ayrı ayrı birer yer vakfetmişi erse, herbirinden ayrı ayrı, birer kût verilir.

Bu gibi mes'elelerde kût: Bir kimsenin ihtiyacını giderecek kadar yiyecek (vermek) demektir.

Şayet vakfedilen şey, az ise, israfa kaçmadan ve fazla da noksanlaştırmadan,  fakire senelik  kût'u  (=   taamı, yiyeceği,  azığı) verilir.

Vakfedilen şey, bir dükkan ise, bu fakire, kutu, her ay verilir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, bir yerini, fakir olan akrabalarına vakfeder; başka bir şahıs  da,  kendisinin   fakir   olduğunu   iddia   ederse;   hem   vâkıfa yakınlığını, hem de, fakir bulunduğunu isbât etmesi gerekir.

Bu durum, asıl ve sahih olarak sabit ise de, bu şahsın hücceti ( = delili, belgesi, şahidi), bu vakıftan kendisine bir şey verilmesi hususunda geçerlidir. Bunlar, hak sahibi olması bakımından aranmaz.

Bu şahıs, vâkıfın akrabası olduğu hususunda belge getirir, ancak, bu belgesinin doğruluğuna şahitler şehâdet etmezse; bu belge kabul edilmez.

Bu şahıs, fakir olduğuna hüccet getirirse, şahitlerin bunu açıklaması mümkün olur.

Neticede, hâkim, bu şahsın hem fakir hem de vâkıfın akrabası olduğuna hükmederse; bu vakfın gelirinden, bu şahsa da verilir. Aksi takdirde verilmez. Hilâl de böyle söylemiştir.

Fakıyh Ebû Ca'fer: "Bunlarla beraber, bu kimsenin, nafakasının üzerine vacip olduğu bir kimsenin bulunmadığını da isbat etmesi gerekir. Çünkü, bunu isbat etmemesi hâlinde, fakir hükmüne dâhil olmaz. Vakfın gelirine hak sahibi olabilmesi için bu şahsın, bu durumu da isbat etmesi lâzımdır." demiştir. Serahsî'nin Muhıyü'nde de böyledir.

Bir kimse, fakir olduğunu, nafakasının hiç kimse üzerine vacip olmadığım isbat eder; hâkim de, vakfa dâhil olmasına hükmederse; Hilâl: "Hâkimin, hakkında, gizlice soruşturma yapmadan, bu şahsı vakfa dâhil etmesi güzel olmaz demiştir. Âlimlerimiz de: "Müstahsen olan budur." demişlerdir.

Yine Hilâl: "O şahıs, söylediğimiz gibi, isbatını yapınca, hâkim, durumu gizlice soruşturur; bu soruşturmanın neticesi de, adamın belge­lerine uygun düşer ve: "Bu şahıs fakirdir, nafakasını karşılayacak kimse yoktur, vâkıfın akrabasıdır." denilirse; bu durum- da da, hâkim, bu şahsı „ "malının olmadığı, fakir olduğu" hususunda, Allah adına yemin ettirmedikçe, vakfa dâhil etmez." demiştir. Âlimlerimiz: "Müstahsen olan budur." demişlerdir.

Hilâl: "Bu şahsa, nafakası hususunda da yemin verilir." demiştir. Zehıyre'de de böyledir.

Bu şahıs, durumunu söylediğimiz şekilde isbat ettiği halde, âdil iki şahıs, "bu şahsın, âdil olduğunu" haber verirse, bu şahıs, vakfın gelirine iştirak edemez.

Hilâl: "Bu babda, haber ve şehâdet müsavidir. Çünkü, şehâdet, hakîki şehâdet değildir; o da, bir haberdir." demiştir.

Keza, iki âdil kimse: "Biz, bu şahsın nafakasının üzerine vacip olduğu bir kimsenin bulunup bulunmadığını bilmiyoruz." derlerse, bu da kifayet eder ve o şahsa, bu vakıftan bir şey verilmez. Vecîz'de de böyledir.

Bir şahıs, vâkıfın yakınının oğlu olduğunu ve vakfın gelirinden alabilmek  için, fakir  bulunduğunu,  isbat  etmek  isterse,  yukarıda söylediğimiz şeyleri yapar.

Ancak, bu şahıs küçükse, durumu, büyüğün durumunun hilâfı-nadır: Bunun fakirliğini, kendi nefsi isbat etmiştir.

Bu hususta, vasî, baba menzilindedir.

Eğer, bu durumdaki küçüklerin vasîsi ve babası olmaz, fakat ana, kardeş, dayı veya amcaları bulunur ve bu küçük onlardan birinin yanında kalmakta olursa, bu durum, yakınlığın isbâtıdır.

Bu, istihsânen böyledir.

Bu durumda, ana, kardeş, amca veya dayı, bu çocuğun vakıftaki hissesini alıp, ona harcarlar.

Şayet, bu çocuğun böyle bir yakını yoksa, onun da vakfın gelirin­deki hissesi, güvenilir bir şahsa verilir ve bu şahıs, bu geliri, o çocuğa harcar. Muhıyt'te de böyledir.

Bir yeri, fakir olan akrabalarına vakfeden şahsın akrabalarından bir kısmı, diğerlerinin fakir olmadıklarını söyler ve bunu dâva ederlerse; bu dâvaları sahih olur. Ancak, yemin etmeleri gerekir.

Eğer, mütevelli bunlara meylederse, yemin etmelerini ister.

Bu şahıslar, mütevellinin karşı tarafa meylettiğini görürlerse, onların zengin olup olmadıkları hususunda'' mütevellinin yemin etmesini isterler. Vâkiât'ta da böyledir.

Hem yakınlığını hem de fakirliğini hâkim huzurunda isbat eden bir şahıs, bilâhare, başka bir vakıftan daha talepte bulunursa, yeniden beyyine getirmesine ihtiyaç yoktur.

Çünkü, bir vakıf hakkında fakir olan şahıs, diğer vakıf hakkında da fakirdir.

Keza, bir vâkıfa yakınlığım isbat edip, bu hususta hüküm alan kimse, bilâhare, bu vâkıfın ana-baba bir kardeşinin, akrabalarına vakfettiği vakfın gelirinden talepte bulunursa, yeniden beyyineye ihtiyaç olmaz.

Hüküm alan şahsın ana-baba bir kardeşinin de, ayrı dâva açmasına ihtiyaç yoktur. Vecîz'de de böyledir.

Bir  kimse, vâkıfın yakını olduğunu ve fakir bulunduğunu, hâkimin huzurunda belgeler ve vakfın gelir gününden önce , hükmü alırsa, o gelire hak sahibi olur.

Şayet, vakit uzarsa, hâkim yeniden fakir olduğuna dair belge ister. Çünkü, her sene, vakfın gelirinin dağıtılacağı zamandaki fakirliğe

rine dâhil edilmez. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

Bu vakfın gelirine, —vâkıfın komşusu olan kardeşi, amcası, dayısı dâhil edilirler. Muhıyt'te de böyledir.

Vâkıfın komşularından bazıları, evlerini satıp başka mahallelere gitseler ve bu —satılan— evlere, vakfın gelir gününden önce, başkaları taşınsa; bu durumda, vakfın gelirinin taksim edildiği gündeki komşuluğa itibar edilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Komşuları nâmına vakıfta bulunan şahsın, bir komşusu bulunsa ve bu da, başka bir eve taşınarak, Ölene kadar, o evde, ücretle otursa; bu vakfın geliri, o şahsa verilir. Muhıyt'te de böyledir.

bir kimse   komşuları   nâmına   vakıfta   bulunduktan   sonra, Mekke'ye gidip orada ölse; bu şahıs Mekke'de ev edinmişse, vakfının geliri Mekke'deki komşularına verilir.

Ancak bu şahıs, hac veya umre için gitmişse; vakfının geliri.belde-sindeki komşularına verilir. Zahîriyye'de de böyledir.

Bu şekilde vakıfta bulunan şahsın komşusu olarak iki ev bulunsa, fakat bu evlerin birinde oturan kimse olmasa; bu durumda, bu vakfın bütün geliri evde oturan komşuya verilir. Boş eve bir şey verilmez. Muhıyt'te de böyledir.

Bu vâkıfın iki evi bulunur ve ikisinde de kanlan olursa; vakfının geliri, bu iki evin komşularına verilir. Vâkıf hangi evde ölürse ölsün, bu hüküm değişmez. Hâvî'de de böyledir.

Keza, bu vâkıfın iki evinden birisi Kûfe'de diğeri de Basra'da olsa; bıı şahsın her iki evde de karısı bulunursa, vakfının geliri her iki evinin komşularına verilir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse.komşularımn fakirleri nâmına vakıfta bulunup, kendisi ölse; vârisleri ise o evi satıp başka bir beldeye nakletseler; bu vakfın geliri öldüğü günkü fakir komşularına verilir.  Vârislerinin bu.evi satmış olmasına itibar edilmez. Hızânetü'I-Müftîn'de de böyledir.

Komşuların fakirleri nâmına vakıfta bulunan bir kimse, bunu kendi nefsine izafe etmese (yani "komşularımın fakirlerine..." demese); bu durumda, hiç bir şey değişmez; müsâvîdir. Zahîriyye'de de böyledir.

Böyle bir vâkıf hastalanır ve oğlu onu başka yere nakleder ve vâkıf orada   ölürse;   vakfının   geliri   önceki   komşularinmdır.   Sonradan götürüldüğü yerdeki komşularının değildir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kadın, oturduğu yerdeki komşularına vakıfta bulunduktan sonra  evlenip  kocasının  evine  gider  ve  orada  ölürse;   bu  kadının komşuları, kocasının komşularıdır.

Keza, bu kadının kocası ölür, onu başka bir şahıs alarak eski yerine getirirse, vakfının geliri de buraya intikal eder. Zahîriyye'de de böyledir.

Âlimler: "Adamın eşyaları önceki evde ise, vakfın geliri de, bu önceki evin komşularına verilir '' demişlerdir. Muhıyt'te de böyledir.

Vâkıf, bir kadınla evlendiği halde, onun bulunduğu eve gitmese, vakfının geliri, karısının, oturduğu evin değil, kendi evinin komşularına verilir. Hâvî'de de böyledir.

Bir kimse komşularının fakirleri nâmına vakıfta bulununca, dul olan kadın komşuları bu vakfın gelirine dâhil olurlar; kocası olan kadınlar ise dâhil olmazlar. Zahîriyye'de de böyledir.

Komşu olduğu bilinmeyen bir kimseye, —şahitler onun komşu olduğuna şehâdet etmedikçe— bu gibi bir vakfın gelirinden verilmez.

Komşulardan, fakir olduğunu iddia eden şahsa, fakirliğini belge­lemesi teklif edilir.

Vâkıf veya vâsî "vakfın gelirini, şu fakire verdim." dediği halde, öfakir bunu inkar ederse;"verdim."diyen şahsın yeminle söylediği söz, kabul edilir. Hâvî'de de böyledir.

 
6-  Ehl-i Beyt, Âl, Cins Ve Torunlar Namına Yapılan Vakıflar

 

Bir kimse, bir yerini, ehl-i beytine vakfederse, bu vakfın gelirine, ilk müslüman olan babaya kadar muttasıl olanlar dâhil olurlar. Bu hususta, müslüman ve kâfir, erkek ve kadın, mahrem olan veya mahrem olmayan, yakın ve uzak müsâvîdir.

Vâkıfın oğulları, kızları, anası ve babası bu vakfın gelirine dâhil olurlar.

Vâkıfın kızlarının ve kız kardeşlerinin çocukları, bu vakfın gelirine dâhil olamaz. Bunların dışında kalan kadınların çocukları da, bu vakfın gelirine dâhil olamaz. Zahîriyye'de de böyledir.

Şemsü'l-Eimme  Serahsî,  Siyer-i  Kebir  Şerhi'nde şöyle buyurmuştur:

Vâkıf, vakfederken veya vasıyyet ettiği sırada "...ehl-i beyt" demişse, arzusunun ne olduğu araştırılır; eğer, dileği, "...evde otu­ranlar" ise; bu durumda ehl-i beyt olanlar, —her ne kadar, aralarında akrabalık bulunmasa bile— bunlardır.

Şayet bu şahıs, "ehl-i beyt" ile "nesebi"ni murad etmişse, bu durumda, ehl-i beyti,babasının bütün evlâdlan olmuş olur.

Kâdî'1-İmâm Aliyyü's-Sağdî ise şöyle demiştir:

Eğer vâkıfın, arap evleri gibi bir beyt-i nesebi varsa, bu vakfın geliri, vâkıfın babasının bütün evlâd ve ahfadına, —bunlar vâkıfın ıyâlinden olmasalar bile— sarf edilir.

Şayet, bu vâkıfın böyle bir beyt-i nesebi yoksa, bu vakfın geliri, vâkıfın evinde bulunan ve nafakaları onun tarafından temin edilmekte olan, aile fertlerine sarf edilir.

Bu gelire, vâkıfla aralarında akrabalık bulunsa bile, başkaları dâhil edilmezler.

Muhtar olan kavil de budur. Gıyâsiyye'de de böyledir.

Ehl-i beyti nâmına vakıfta bulunan kimsenin vakfına, ehl-i bey­tinden hazır bulunanlar ve bunlardan sonra gelecek olan çocukları dâhil olurlar. Muhıyt'te de böyledir.

"Vakfım, âlim ve cinsim nâmınadır." diyen kimsenin vakfı, ehl-i beyti nâmına vakfeden şahsın vakfı gibi olur.

Bu vakfın geliri, fakirlere mahsus olamaz. Ancak vâkıfın, fakirlere tahsis etmesi hâli müstesnadır.

Fakat vâkıf: "...onların fakirleri nâmınadır." derse; bu durumda, vakfın gelir zamanında fakir olanlar müsavidirler. Bunlar, vakfın yapıldığı esnada zengin olsalar bile, durum böyledir. Sahih olan da budur. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

Bir kadın, ehl-i beyti veya cinsi namına vakıf yapsa, bu vakfın gelirine   anası   ve  çocukları   dâhil   olmaz.   Hizânetü'l-Müftin'de  de böyledir.

Vâkıf:   "Vakfım,  Abdulah'ın ehline karşıdır."  derse;  bu durumda, bu vakfın geliri, sâdece Abdulah'ın karışma mahsus olur.

Bu kavil, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nindir.

Hilâl ise: "Biz, bu vakfın gelirinin, o evde bulunan hür kimselere ait olmasını güzel görüyoruz.'' demiştir. Hâvî'de de böyledir.

Muhtar olan budur. Gıyâsiyye'de de böyledir. Bu vakfa, köleler dâhil olamazlar. Muhıyt'te de böyledir.

Bu vakfa, Abdullahın kendisi dâhil olamadığı gibi, başka bir evinde bulunanlar da dâhil olamazlar. Hâvî'de de böyledir.

lyâl: Bir şahsa, nafakası vacip olan kimselerin tamamına ıyâl denir.  

Bunların,o şahsın evinde bulunmaları veya bulunmamaları müsâvidir. Hizânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

Bir kimse bir yerini,  filan şahsın akabi nâmına vakfederse; —burada akab, kişinin oğlu ve oğlunun oğludur. Yani, o şahısla, baba yönünden bağı olandır.— bu vakfa erkek çocuk ve onun erkek çocuğu dâhil olur.

Kızların evlâdlan, Bu K&kfın gelirine dâhil olamazlar.

Ancak, bu kızların kocaları, filanın oğlu olurlarsa, o durum müs­tesnadır.

Keza, bunlgrdan başka kadınların çocukları da, bu vakfın gelirine dâhil olamazlar.

Keza, yukarıdaki gibi, bu kadınlar, vasıyyet edilen şahsın oğlunun kanlan olurlarsa; bu durumda, bunların çocukları da bu vakfın gelirine dâhil olurlar.

Görüldüğü gibi, bu dahil oluş kadınlar sebebi ile değil; koca­larından dolayıdır.

Bir kimse, Zeyd nâmına ve akabi namına bir vakıfta bulunsa; Zeyd hayatta iken bu vakfın gelirinden, evlâdına birşey verilmez.

Çünkü, bir şahıs sağ iken, onun evlâdına akib denilmez; ancak, bu şahsın ölümünden sonra, evlâdına akıb denilir. Muhıyt'te de böyledir. [29]

 
7- Köleler[30], Müdebberler Ve Ümm-ü Veledler Nâmına Yapılan Vakıflar

 

Aslen hür olan bir şahıs: "Şu yerim, kölelerime, sonra da fakirlere karşı vakfedilmiş bir sadakadır." der; bu söze başka bir şey Hâve etmez ve bu şahsın köleleri azâd edilmiş bulunursa, bu vakfın geliri, bu azâd edilmiş kölelere sarfedilir.

Vakfın tesisinden önce ve sonra azâd edilen köleleri de, bu vakfın gelirine dâhil olurlar.

Bu vakfın gelirine, vâkıf ölünce azâd olan ümm-ü veled (= efendi­sinden çocuk doğuran câriye) ve müdebber (= azâd edilmesi, efendisinin ölümüne bağlanmış köle veya câriye) ve vasıyyeti sebebi ile, vâkıfın ölümünden sonra azâd edilen köleler de dâhil olurlar.

Bu durumdaki kölelerin mü'min, kâfir, erkek, kadın olmaları da müsavidir.

Bunların evlâdlan da bu vakfın gelirine dâhil olurlar. Çünkü, onların vakfedenden başka efendileri yoktur. Hâvî'de de böyledir.

Cariyelerin çocuklarına gelince;  bunlar,   babalarının velâları sebebi ile vâkıfa dönerlerse; bu vakfın gelirine dâhil olurlar.

Şayet, babalarının velâları başkalarına ait ise, bu çocuklar, bu vakfın gelirine dâhil edilmezler. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

Bu kölelerin köleleri ise, —efendileri ölmedikçe— bu vakfın geli­rine dâhil edilmezler. Efendilerinin ölümünden sonra, bu kölelerin de vakfın gelirine dâhil edilmeleri müstahsendir.

Şayet bu vâkıfın, bir tek kölesi varsa; bu köle, vakfın gelirinin yarısını alır; diğer yansı ise fakirlere verilir. Bu durumda, kölenin köle­sine bir şey verilmez.

Şayet vasînin —vâkıfın— iki kölesi varsa, vakfın geliri bu ikisinin arasında taksim edilir.

Vâkıfın köleleri ve cariyeleri varsa; vakfın geliri, aralarında eşit olarak taksim edilir.

Şayet bu vâkıfın, sadece cariyeleri olursa, vakfın gelirinin tamamı bunların olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Eğer vâkıfın ve oğlunun köleleri ve cariyeleri bulunursa; bu vakfın geliri, vâkıfın kölelerinin olur; oğlunun kölelerinin olmaz.

Ancak, kendisinin azâd edilmiş kölesi olmadığı halde, oğlunun azâd edilmiş kölesi olursa; bu vakfın geliri, istihsânen ona verilir.

Vâkıf: "Benim ve babamın mevâlisi (= azadlı köleleri) namına vakıftır." derse; bu vakfın gelirine dedesinin mevâlisi dâhil olmaz.

Şayet vâkıf: "...ehl-i beytimin mevâlisi nâmına..." derse; karısının ve dayılarının mevâlisine, bu vakfın gelirinden bir şey verilmez.

Ancak, bunların —ayrıca— ehl-i beytten de olmaları hâli müstes­nadır.

Vâkıf: (' Abbas'm âlinin mevâlisine..." dese bile, onlara, bu vakfın" geliri verilmez. Hâvî'de de böyledir.

Vâkıf: "...mevâlim (= azâdlı kölelerim) ve onların evladı ile nesli namına..." derse; bu vakfın gelirine, vâkıfın mevâlisi, bunların evlâdı ve evlâdının evlâdı —erkek olsun, kadın otsun— dâhil olurlar.

Bu vakfın gelirine, vâkıfın azâdlı kölesinin kızının oğlu da, velâları başkası olsa bile dâhildir.

Vâkıfın azâdlı kölesinin anası bulunur,|babası da arap olursarbunlar da vakfın gelirine dâhil edilir. Çünkü bunlar, evlâd-ı mevâlidir. Nesil de, erkek ve kadının çocuklarıdır.

Bunlardan bir kadın, bir çocuk bırakarak ölünce, vâkıf bir şart koşmamışsa, onun nasîbi veledine verilir.

Ebû'I-Kâsım, böyle fetva vermiştir:

Şayet, vâkıf: "... Vakfım, mevâlime, onların evlâdına ve velâları bana dönen nesillerine..." demiş olursa, kızların çocuklarından velâları başkasına dönenler, bu vakfın gelirinden hisse alamazlar.

Şayet vâkıf, vakfederken: "... Tarafımdan azâd edilmiş bulunan mevâlime..." derse; mevâlîsinin, daha önce azâd edilmiş olan çocuğu, bu vakfın gelirine dâhil olamaz. Hâvî'de de böyledir.

Bir kimse, evini veya başka bir yerini, mevâlisine ve onların evlâdına karşı vakfeder ve mevâlînin çocuğunun bir çocuğu olursa, bu çocuk da bu vakfın gelirine dâhil olur. Vâkıât'ta da böyledir.

Şayet, vâkıf: "... mevâlinı nâmına..." der ve azâdlı kölesinin bir kardeşi bulunursa, bu, vakfın gelirine dahil olamaz.

Vâkıf: "...Velâsi bana dönene..." demiş; babası da, bir köle azâd etmiş ve onun da bir kardeşi bulunmakta ise, o, vakfın gelirine dâhil olur.

Bir kimse: "Şu yerim, Allah rızâsı için ümm-ü veled ve müdeb-berlere ebediyyen vakfedilmiş bir sadakadır." derse, bu vakıf caiz olur.

Bir kimse: "Şu yerim, benim ölümümden sonra mevâlime karşı vakfedilmiş bir sadakadır." derse; ümm-ü veled ve müdebbere olanlara da bu vakfın gelirinden verilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. [31]

 
8- Fakirler Nâmına Vakıfta Bulunduğu Halde Kendisi, Evlâdından Bir Kısmı Veya Akrabası Fakir Düşen Kimsenin Durumu

 

Fetvalarda beyan edildiği gibi, bir kimse,bir yerini fakirler nâmı­ma vakfedilmiş bir sadaka kıldığı halde, akrabalarından bazıları veya bizzat kendisi muhtaç olursa; bütün âlimlere göre, kendisinin muhtaç olması hâlinde, vakfının gelirinden, ona hiç bir şey verilmez. Hulâsa'da da böyledir.

Bir vâkıf, sıhhatli hâlinde: "Şu yerim, benden sonra fakirler nâmına vakfedilmiş bir sadakadır." demiş ve bu yeri malının üçte birinden ayrılmışsa;

Veya, bunu hasta hâlinde söylemiş ve ölmüş; arkasında da küçük bir kız çocuğu bırakmışsa; bu kıza, vakfın gelirinden masraf edilmez.

Bu tafsilâtı, Ebâ'l-Kâsım zikretmiştir.

Sadru'ş-Şehîd Htısâmü'd-dîn de: "Bununla fetva verilir." demiştir. Giyâsiyye'de de böyledir.

Vakfeden kimse hayatta iken, akrabalarından veya evladlarından bazıları bu vakfa muhtaç olurlarsa, bu durumla ilgili bazı hükümler vardır. Şöyle ki:

1) Bu vakfın gelirini, akrabasının fakirlerine sarfetmek; gelirden artan olursa, bunu da diğer fakirlere vermek evlâdır.

2) Vakıf tesis edildiği zamandaki fakirlere değil de, vakfın gelirinin dağıtıldığı zarran mevcut olan fakirlere bu geliri vermek gerekir.

3) Akraba olanların en yakınını göz önünde bulundurmak gerekir ki, bu da, vâkıfın kendi çocuğudur.

Sonra, sıra ile çocuğun evlâdı, sonra onların evladı ve sonra da üçüncü batın, bilâhare de dördüncü batındır... Her ne kadar aşağı inerse insin...

Bunlardan hiç kimse yoksa, evlâ olan, vakfın gelirinin diğer akra­baya verilmesidir.

Bunların da en yakın olanından başlanır ve sıra ile verilir. Hâvî'de de böyledir.

Sonra, vâkıfın azâdlı köleleri; sonra, komşuları; sonra, şehir halkından vâkıfa en yakın olanlar bu vakfın gelirine hak sahibi olurlar. Scrahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

4) Bunlardan her birine, iki yüz dirhemden az v«rmek gerekir. Bu kavil, Hilâlin kavlidir. Hâvî'de de böyledir.

Bu hükümler, vâkıfın vakfını fakirler ve ona muhtaç olan akra­bası nâmına yaptığı zaman için geçerlidir.

Ancak, vâkıf sadece, fakir olan akrabaları nâmına vakfetmişse; bu vakfın gelirinin tamamı onlara sarfedilir.

Bu durumda, her birine düşen hisse, iki yüz dirhemden çok da ola­bilir.

Ancak bu vâkıf, akrabaları içindeden fakir olanlar nâmına vak­fetmişse; bu durumda, vakfın geliri tamamen verilmeyip, —her birine,— iki yüz dirhemden az verilir. Zehıyre'de de böyledir.

Vâkıfın, fakirler nâmına vakfettiği bir vakfın gelirinden, bir hâkim, bu vâkıfın akrabalarına da verirse, bunda iki yol vardır:

1) Hâkimin, vâkıfın akrabasına hükmetmeden veımesi: Bu durumdaki verme işi, vâkıfın akrabalarının verileni almasını vacip kılmaz.

Hatta, aynı hâkim, biraz sonra gelip o sözünü bozsa, onlara bir şey verilmez.

2) Hâkim, bu gelirden vâkıfın akrabalarına verilmesini hükmeder ye mütevelliye: "Ben, böyle hükmettim ve ona» vakfın gelirinden hisse ayırdım." derse; bu akraba da diğer fakirler gibi, o vakfın gelirinde.hak sahibi olur.

Bu durumda, hâkim de gelip, hükmünü bozamaz. Hâvî'de de böyledir.

Vâkıf, vakfının gelirinin yarısını diğer fakirler; yarısına ise akra­basının fakirleri nâmına vakfetmiş olur ve akrabasından birisi de fakir düşerse, ona, diğer fakirler hisse verirler mi?

Hüâl şöyle demiştir:

'' Hayır, vermezler."

Bu, Yûsuf bin Hâlid'in kavlidir.

Belh'li İbrahim bin Yûsuf, Âli bin Ahmed el-Fârisî ve Fakıyh Ebû Ca'fer el-Hiııduvânî ise: "Fakirlerin nasibinden, onlara da verilir." demişlerdir.

Çünkü, onlar da fukaradır.

Akrabanın fakirleri ise, şu iki cihetten daha müstehaktırlar:

1) Bir kimse, bir yerini akrabası namına, başka bir yerini de komşuları namına vakfeder;  komşularından bir  kısmı da akrabası bulunursa; bunlar, bu iki vakıftan da, iki vasıflan dolayısiyle hisse alırlar.

2) İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) şöyle buyurmuştur:

Vâkıf: "Akrabamın fakirleri şu kadar alır. Diğer fakirlere de şu kadar verilir." diye şart koşarsa; bu durumda, diğer fakirlerin hisse­sinden fakir olan akrabasına verilir.

Eğer vâkıf: Akrabamm fakirlerine şu kadar verilecek, geride kalan da diğer fakirlerin olacak." diye şart koşarsa; bu durumda, diğer fakir­lerin hisselerinden, akrabasının fakirlerine verilmez.

Muhammed bin Seleme ve Ebû Nasr Muhammed bin Selâm el-Belhî de bu kavli almışlardır., Zehıyre'de de böyledir.

Eğer vâkıf, vakfın gelirini borçlulara, yolda kalanlara, Allah yolunda olanlara, hacca gidenlere veya köle azâd etmeye tahsis eder ve sonra da, kendi çocukları veya akrabası fakir düşerse, bunlara bir şey verilmez.

Ancak bunlar, yukarıda sayılanlara dahil bulunurlarsa, bu durumda, vakfın gelirinden faydalanırlar.

Bunlar, borçlu olurlar veya yolda kalırlarsa, vakfın gelirinden öncelikle bunlara verilir. Hâvî'de de böyledir.

Bir kimse, bir yerini akrabalarının fakirleri; başka bir yerini de diğer fakirler nâmına vakfeder ve akrabasına vakfettiği yerin geliri, onlara kâfî gelmezse; vakıf akîdlerinin ayrı ayrı yapılmış olması hâlinde; diğer fakirler nâmına yapılmış vakfın gelirinden, fakir akrabalara da verilir.

Fakat, sözleşmenin (akidlerin) ikisi birden yapılmışsa, bu durumda, fakirlere tahsis edilen vakıftan, Hilâle ve Yûsuf bin Halide göre, fakir akrabaya verilmez. Muhıyt'te de böyledir.

Akrabadan olan bir fakire iki yüz dirhemden az verildikten sonra, vakfın geliri artmış olursa; ona, ikinci defa yine verilir. Ancak bunun için, o şahsın aldığını, fesada sarfetmemesi gerekir. Hâvî'de de böyledir. [32]

 
Bu Konu İle İlgili Diğer Bazı Mes'eleler

 

Bir kimse: "Şu yerimi, ebedî olarak Zeyd'e ve onun çocuklarına; çocuklarının çocuklarına, nesilleri devam ettiği müddetçe, vakfedilmiş bir sadaka kıldım. Sonrası da, fakirler nâmmadır." der ve ilâveten: "Eğer, akrabamdan muhtaç olanlar bulunursa, vakfın geliri onlara verilir." diye ilâve eder ve kalabalık olan akrabasının bir kısmı zengin, bir kısmı da fakir olursa; bu vakfın geliri, olduğu gibi fakir olan akraba­larına iade edilir.

Keza, bu vâkıf: "... azâdiı kölelerimden muhtaç olanlara... "derse, yine böyle yapılır.

Şayet vâkıf: "...Zeydin'in çocuklarına..." Onlar ölürse, Amr'e verilsin." der ve Zeyd'in çocuklarından bir kısmı ölüp, bir kısmı kalırsa; bunlardan hiç bir kimse kalmaymcaya kadar, Amr'e bir şey verilmez. Hassâf böyle zikretmiştir. Zehıyre'de de böyledir.

Hilâl, Vakfı'nda şöyle demiştir:

Vâkıf: "Şu yerim, ölümümden sonra, fakirler nâmına vakfedilmiş bir sadakadır. Benim çocuklarımdan ve çocuklarımın çocuklarından muhtaç olan bulunursa, onîara da kifayet miktarı verilecektir." derse; dediği gibi yapılır.

Vâkıfın çocuklarından birisi muhtaç olunca, onun ihtiyacına bakılır; bu ise, vârisleri arasında mîras olur.

Şayet, vâkıfın torunlarından bir kısmı muhtaç olursa, vakfın gelirinden bunlara, kifayet miktarmca verilir.

Şayet vâkıfın hem çocuğu hem de torunu muhtaç olursa, vakfın gelirinden ikisine de verilir. Vâkıfın çocuğuna verilen, veresesi arasında pay edilir. Torununa verilen ise, onun olur.

Eğer, hepsi de muhtaç iseler, sayılarına göre taksim edilir.

Bundan sonra» irs ve vakıf hakkında hüküm söylediğimiz gibidir.

Eğer, bunların muhtaçlıkları ortadan kalkarsa; bu durumda bir şey verilmez. Bu açıktır.

Şayet, gelirin azlığından dolayı hepsine verme imkânı olmazsa; birisine verilir ve buna oğlunun çocuğundan başlanır. Muhiyt'te de böyledir. [33]

 
4- VAKFIN BÎR ŞARTA BAĞLANMASI VÂKIFIN, VAKFI KENDİ ŞAHSINA MEŞRUT KILMASI

 

Zehıyre'de şöyle zikredilmiştir:

Bir yerini veya bir şeyini, gelirinin tamamını veya bir kısmını ken­disine şart koşarak vakfeden ve: "Hayatta olduğum müddetçe benimdir; öldükten sonra da fakirlerindir." diyen kimsenin vakfı, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre sahihtir.

Belh'li âlimler de bu görüşü almışlardır.

İnsanların vafcıf meselesine rağbet göstermelerini teşvik için, fetva da buna göredir. NısâbMa ve Muzmarât'ta da böyledir.

Bir kimsenin, vakfın gelirini nefsi için şart koşup, "Vakfın geli­rinden borcum ödensin." veya "Öldüğüm zaman üzerimde borç bulu­nursa, bu vakfın gelirinden öncelikle, o ödensin." demesi de caizdir.

Keza vâkıf, kendini kasdederek: "Filân öltiüğü zaman, her sene, vakfın gelirinin onda biri ile hac yaptırdsın." veya "...keffâret-i yemi­nine verilsin." derse, dediği gibi yapılır.

Keza, Vâkıf: "Her sene, şu kadar dirhem ayrılarak, şu cihete sarf edilsin; artan da, filan yere verilsin." derse; dediği gibi yapılır. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

Bir kimse: "Bu, Allah için vakfedilmiş bir sadakadır. Yaşadığım müddetçe geliri bana harcanacaktır." der, başka bir şey söylemezse, bu caiz olmaz. Bu vâkıf öldükten sonra, vakfın geliri fakiderin olur.

Bir kimse: "Şu yerim, vakfeditmiş bir sadakadır. Geliri, yaşadığım müddetçe benimdir. Benden sonra, çocuklarımın ve çocuklarımın çocuklarmmdır. Nesilleri devam ettiği müddetçe, onların da çocuklannındır. Nesilleri inkıraz bulunca da, işte bu gelir, fakirlerin olacaktır." derse; bu caizdir. Hızânetü'I-Müftîn'de de böyledir.

Bir kimse, "önce kendi nefsine, sonra çocuklarına ve borçlarına; öldükten sonra da filan oğlu filana ve onun nesline, bu vakfın geliri verilecektir." derse, Hassa fa göre, burada takdim-te'hir müsavidir ve bu caizdir. Hassâf: "İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'ıın yolu budur." demiştir. Muhıyt'te de böyledir.

Fakirler nâmına vakıfta bulunaıi bir şahıs, bu vakfın gelirinden sağ olduğu müddetçe, kendisinin de yiyeceğini ve yedireceğini; ölünce de çocuklarının ve nesilleri devam ettiği müddetçe onların da çocuklarının böyle   yapacağını   şart   koşsa,   bu   şartlarla   da,   vakıf   caiz   olur. Muzmarât'ta da böyledir.

Bu görüşü,  Şeyhu'1-İmâm    Şemsü '1-Eimme Serahs! ve Hüsâmü'd-dîn de kabul etmişlerdir. Sirâciyye'de de böyledir.

Bir vâkıf, vakfın gelirinin bir kısmının, ümm-ü veledlerine sarf edilmesini şart koşsa, —ister yaşarken, ister ölümünden sonra olsun— bu, hilafsız olarak caizdir. Vecîz'de de böyledir.

Bu vâkıf, bu şekilde, müdebberine sarf edilmesini şart koşmuş oka; bu da caizdir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir vâkıf, vakfının gelirini köle ve cariyelerinin almasını şart koşsa —kendi nefsi için caiz olduğu gibi— bu da caiz olur.

Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre böyledir. İmâm Muhammed (R.A.) ise,  bu görüşte değildir.  Kâfî'de ek böyledir.

Bir kimse, bir şeyini müebbeden vakfetse ve nefsini istisna ederek, bu vakfın gelirinden kendisine, ailesine ve hayatta oldukları müddetçe hizmetçilerine sarf edileceğim söylese, bu vakıf caiz olur.

Bunlar inkıraz bulunca da, bu vakfın geliri, fakirlerin olur.

Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavlidir. Zehıyre'de de böyledir.

Bir kimse hayatta olduğu müddetçe, kendisinin de ondan yemesini şart koşarak, bir vakıfta bulunduktan sonra ölür ve yanında da, bu vakfa dahil olan üzüm hevengi veya yaş üzüm yahut   kuru üzüm bulunursa, bunların hepsi de vakfa iade edilir.

Eğer, bu şahsın yanında, bu vakfa ait buğday ekmeği bulunursa, bu miras olur. Çünkü, bu hakîkaten vakıf değildir. Zahîriyye'de de böyledir.

Hassâf'in Vakft'nda şöyle zikredilmiştir:

Bir kimse, vakfın gelirinden kendi nefsi, çocukları ve ailesini mas­rafını şart koşup, vakfın geliri meydana gelince, onu satıp bedelinin alır ve bunu harcamadan önce ölürse, bu bedel, vârislerin mi, yoksa vakıf ehlinin mi olur?

Hassâf, şöyle buyurmuştur:

— Vârislerinin olur. Çünkü, o bedel, vâkıfın şahsî malı olmuştur. Fehu'I-Kadîr'de de böyledir.

Karısı ve çocukları nâmına vakıfta bulunan şahsın, karısı ölürse, —vâkıfın, böyle bir şart koşmaması hâlinde— bu kadının hissesi, onun çocuğuna mahsus olmaz. Bunlardan birisi ölürse, nasipleri evlâdına verilir.           «

Bu kadının nasîbi, hepsine iade edilir. Kübrâ'da da böyledir.

Vâkıf, vakıf gelirinin yarısını karısına, yarısını   da bizzat o kadının çocuklarına verilmesini şart koşarsa; kadın ölünce, onun hissesi de çocuklarına verilir.

Bu, vâkıf: "...sonu fakirlerin olur." der ve sonra bu kadın ölürse, bunun nasîbi, vakfedenin oğlunun olur. Muzmarât'ta da böyledir.

Bir kimse, bir şahıs nâmına vakıfta bulunup: "Her ay, kifayet miktarı verilsin." dediği sırada ailesi olmadığı halde, sonradan ailesi olursa; bu vakfın gelirinden hem o şahsa, hem de ailesine, kâfi gelecek miktarda verilir. Kübrâ 'da da böyledir.

Bir şahıs nâmına vakıfta bulunup: "Ona, dirhemler borç olarak verilsin." diyen kimsenin vakfı caiz; şartı bâtıl (= geçersiz) olur. Fetâ­vâyi Kâdîhân'da da böyledir. [34]

 
Vakfedilen Yerin Değiştirilmesi

 

Vâkıf,vakfın aslının başka bir yerle değiştirilmesini şart koşup bu şartı yerine getirebilir. Bu durumda da, öncekinin yerine yapılan vakıf ve şart caiz olur.

Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göredir.

Keza vâkıfın, o vakfın satılıp, yerine bir başkasının satın alınmasını şart koşması da caiz olur.

Bunu, Kâdî'l-İmâm'ın Vâkıâtı'nda Fahru'd-dîn ve Hilâl beraberce, İmâm Ebû Yûsuf (R. A.)'tan böylece rivayet etmişlerdir.

Fetva da buna göredir. Hulâsa da da böyledir.

Bu şart, bir defaya mahsus olduğu için, bu vakıf, ikinci defa satılıp, yerine bir başkası alınamaz.

Ancak, bu vâkıf: "...dâima..." demiş olsaydı, bu durum müstesna olurdu. FethıTl-Kadîr'de de böyledir.

Vâkıf, vakfın aslında: "...satarım ve bedelinden —az veya çok— alırım."; "...satarım; parası ile köle alırım." der veya sadece "...onu satarım."' dediği  halde,  başka bir şey söylemezse;  Hilâl:  "Bu şart bozuktur  ve  vakfı  da  bozar."   demiştir.   Fetâvâyi  Kâdîhân'da  da böyledir.

Bir kimse: "Şu yerim, vakfedilmiş bir sadakadır ve daimîdir. Ben, onu satıp  yerine başkasını alırım; onu değiştiririm." derse, bu vakıf, satılanla yenisi alınınca, istihsânen caiz olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bu durumda, ikinci satın alınan vakıf, birinci vakfın şartı ile vak­fedilmiş olur. Ve bu vakıf, birinci vakfın yerini tutar. Bu vakfa, ayrı bîr şart koşmak gerekmez. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Vâkıf, "vakfın değişmesini" şart koştuğu halde, "bunun yerine, yer (veya ev) alınacak." demezse; vakfı satınca, yerine, onun cinsinden bir akar satın alır. Bu, yer de olabilir; ev de olabilir.

Şayet, vâkıf, "şu beldede" diye bir kayıt koymamışsa, istediği beldeden alabilir. Hulâsada da böyledir.

Vâkıf: "Bu yeri satıp, onun yerine başka bir yer alırım." derse; onun   yerine  ev  alması  caiz  olmaz.   Aksini  yapmak  da  böyledir. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir,

Bu vâkıf, sattığı yere bedel olarak, bir harâc arazisi alabilir. Fetâ­vâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bu vâkıf, Basra'da bulunan bir yere bedel olarak, Basra'dan başka bir yerden, yer alamaz. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

Gunye'de şöyle zikredilmiştir:

Vakıf binasını, aynı mahalde bulunan, başka bir bina ile değiştirmek, —değişerek alınan yer daha iyi ise— caiz olur.

Bunun aksini yapmak caiz olmaz. Bahru'r-Râık'ta da böyledir.

Vâkıf: "Ben değiştiririm." dediği halde, değişme işlemini, vekili yapmış olursa, bu caiz olur.

Vâkıf, ölürken, "değiştirilmesini" vasıyyet ederse; vasıyyet edilen şahsın, değiştirme hakkı yoktur.

Vâkıf, "vakfın, bir şahsın, diğer bir şahısla birlikte değiştirmesini" şart koşarsa; bunlardan birinin, yalnız başına tebdil etmesi caiz olmaz.

Ancak, vâkıfın kendisinin, yalnız başına değiştirmesi caiz olur. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

Vâkıf, vakfın tamamını, velînin değiştirmesini şart koşarsa, bu vakıf sahih olur.

Ve, bütün velîlerin, vakfı tebdil etmeleri caiz olur. Vâkıf:   "Gerçekten,  filanın  velayetinde  değiştirilebilir."   der  ve ölürse; bu velî de, o yeri değiştiremez.

Ancak, bu vâkıf: "...ben öldükten sonra, filan velî değiştirebilir." derse; bu durumda, o velî, vakfın yerini, başka bir yerle değiştirebilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Kayyım için, vakıf yeri değiştirme hakkı yoktur.

Ancak, vâkıf, kayyımın da değiştirebileceğim açıkça şart koymuşsa, o zaman değiştirebilir.

Vâkıf, vakfını kayyımın değiştirebileceği şartını koyduğu halde, kendisinin değiştirebileceği şartını koymasa, bu durumda, vâkıf, yine de değiştirebilir. Fethu'I-Kadîr'de de böyledir. [35]

 
Vakfın Satılması

 

Bir vakfın kendisi, satılması ve bedeli ile değiştirilmesi caiz olursa; bu vakfın, aldanılmayacak bir şekilde satılması caiz olur.

Aksi takdirde satılması caiz olmaz; bâtıl (= geçersiz) olur. Muhıyt'te de böyledir.

Vakıf yerinin, eşya mukabilinde satılması, yerine başka bir akar alınırsa, kıyasda sahih olur.

Bu, İni ânı-ı A'zam (R.A.)'a göredir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ve Hilâl'e göre ise, nakid olmayınca, buranın satılması sahih olmaz. Bahru'r-Râık'ta da böyledir.

Vâkıf,  bu  vakfın  yerine,  başka bir yeri  de  vakfedebilir. Fethu'I-Kadîr'de de böyledir.

Vâkıf,  bu  vakfın  yerine,  başka bir  yeri  de  vakfedebilir. Fethu'i-Kadîr'de de böyledir.

Vâkıf, bu  vakfı  satıp,   bedelini  alır ve  bunun   miktarını açıklamadan ölürse, bu bedel, o vâkıfın terekesinde (= ölünce, bırakmış olduğu şeyde) alacak olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bu bedel, zayi olsa bile, hüküm böyledir. Fethu'I-Kadîr'de de böyledir.

Bir vâkıf, —önceki— vakfını satar ve bunun bedeli, bu vâkıfın elinde kaybolursa, tazminat gerekmez. Bu vakıf, bâtıl olur. Serahsi'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir vâkıf, sattığı vakıf bedeli ile bir yer satın alır ve onu vakfet­mezse; bu yer kendisinin olur ve vakfın bedelini borçlanır.

Bu —vakıf— yeri, satın alacak şahsa bağışlasa, bu bağış sahih olur; ancak, bunu, kendisinin tazmin etmesi gerekir. Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R. A.)'*/e göredir.

İmâm Ebü Yûsuf (R.A.) ise, böyle yapılmasını men etmiştir. Ancak, vakfın bedelini alır ve aldıktan sonra bağışlarsa, bil-ittifak, bu hîbe bâtıl (= geçersiz) olur. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

Vâkıf, vakfı satar ve sonra bu satıştan dönerse, bu her yönden bozulmuş olur:

Bu vakfı,   ikinci def a satmak gerekir.

Ancak, bu şahıs, bu satış akdinden de dönerse, bir daha satamaz.

Ancak, onu değiştirmek hususunda, nefsine umûmî yetki vermişse, bu durumda satabilir.

Satılan vakıf, bir kusurundan dolayı, —hâkimin hükmü İle veya hüküm olmadan— iade edilirse, yine vakıftır.

Satın alan şahıs, onu teslim alsın veya almasın durum aynıdır. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

İkâleden (=  iki tarafın isteği ile, alış-veriş mukavelesini boz­madan) sonra, vakıf yeri satılmaz.

Ancak, vâkıf, böyle yapılmasını şart koşarsa, o zaman satabilir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir vâkıf, vakfettiği yeri satıp, bunun yerine başka bir yer satın aldıktan sonra, hâkimin hükmü ile ve bir kusuru yüzüaden, sattığı bu yer, kendisine geri verilirse; önceki yer, yine aynen vakıf yeri olur.

Bu vâkıf, sonraki yeri, nasıl isterse öyle yapar.

Şayet, önceki yer, hâkimin hükmü olmadan bir kusuru yüzünden geri verilirse; önceki satış fâsid olmaz; ikinci yer, ona bedel olarak durur. Ve, bu ikinci yerin vakıflığı bâtıl (= geçersiz) olmaz.

Bu vâkıf, birinciyi nefsi için almış; ikinci de, nefsi için vakfedilmiş olur. Fetâvâyi Kâdthân'da da böyledir.

Bu vâkıf, Öncekini satıp, ikinciyi satın aldıktan sonra, öncekine bir hak sahibi çıkarsa, kıyâsa göre, ikinci yerin vakıflığı bozulmaz.

İstihsana göre ise, bu durumda, ikinci yer vakıf olmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Vakfın satılabileceği, değiştirilebileceği şart koşulmazsa; —bu vakıftan bir menfaat elde edilmiyor olsa bile— bu vakıf, satılamaz ve değiştirilemez. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Kâdîhân'ın bu kavlinde ihtilaf edilmiştir:

Bu hususlar, şart kılınmamış olsa bile, hâkim bu vakfın faydalı bir hâle gelmesi için, onu İslah ettirir veya tebdil ettirir. Ve bu vakfın, tamamen faydasız hâle gelmesini önler. Bahru'r-Râık'ta da böyledir.

Bir kimse, vakfının gelirinin, iş bitirme ve ihtiyaç temini için harcanmasını şart koşarsa, hâkim, bu şartı, "ilim ve amel sahiplerine har­canması şeklinde tebdil eder. Bu vakfın geliri, bunlara verilir.

Şemsü'l-Eimme Mahmûd el-Evzencî'den soruldu:

— Evlâdı nâmına bir şey vakfeden kimse, onlara: "Bu vakfı eli­nizde tutmaktan âciz kalırsanız, satınız." dese, ne olur?

İmâm, şu cevabı verdi: — Bu şart, vakıf için olursa, bâtıl (= geçersiz) olur.

Bu cevap, İmâm Muhanınıed (R.A.)'in cevabıdır.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ise: "Bu vakıf caiz, şart ise, bâtıldır." demiştir.

Bir kimse: "Şu yerim, vakfedilmiş bir sadakadır; aslı benim olmak üzere..." veya "...aslı, mülkümden çıkmamak üzere..." veya "...aslını satıp, bedelini sadaka etmem şartiyle..." dese; bu vakıf bâtıl ( = geçersiz) olur. Fetâvâyi Kadthân'da da böyledir.

Vâkıf, vakfettiği yeri satıp, onun bedeîi ile daha üstününü almayı şart koşar; hâkim de bunu faydalı görürse, böyle yapılmasına izin verir. Vecîz'de de böyledir.

Hassâf, Vakfı'nda şöyle zikretmiştir:

Bir vâkıf, vakfını satıp, bedelini hayır gördüğü bir yere sarfetmeyi şart koşarsa, bu vakıf bâtıl olur.

Vâkıf, vakfını satmayı şart koştuğu halde, onu satmazsa, kendi­sinden sonra, bu vakfa mütevelli olan şahıs da, bu vakfı satamaz. Ve, satması caiz olmaz. Zehiyre'de de böyledir.

Bir kimse: "Şu yerim, istediğim zaman onu ihlâl etmek şartıyle, vakfedilmiş bir sadakadır." derse, Hilâl'egöre, bu vakıf bâtıldır.

Yûsuf bin Hâlid'e göre ise, bu vakıf caiz, şart bâtıldır. Bu hususta, tmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'tan bir rivayet yoktur. "Vakıf caizdir." diyen: "Bu satış, muhayyer bir satış gibidir." demiştir. Serahsi'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Hassâf, Vakfında, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavli üzere, bazı mes'eleler zikrederek, şöyle demiştir:

Bir kimse vakıf kitabına (= vakıf senedine = vakfiyesine): "... satılmaz. Değiştirilmez. Bağışlanmaz. Mülk edinilmez." diye yazdıktan sonra "... filan şahıs satabilir ve bedeli ile başka bir —yer— alır." şeklinde yazarsa; o şahıs, bu vakfı satıp, bedeli ile başka bir yer alabilir.

Vakıf senedinin baş kısmında "...filan şahıs, satıp, değiştirilebilir." denildiği halde; daha sonra: "... filan şahsın satma hakkı yoktur." diye yazılırsa; bu durumda, o şahıs, bu vakfı satamaz.

Çünkü, yazıların ön kısmına değil, son kısmına itibar edilir. Zehiyre'de de böyledir.

Kendi nefsi namına, vakıfta bulunmuş olan bir kimse, dilerse vakfı çoğaltır; dilerse azaltır veya dilerse değiştirir. Bu durumda, bu şartlar geçerli olur. Fethu'l-KadVde de böyledir.

Hassâf, Vakfında şöyle demiştir:

Bu vâkıf, bu şeyi, ancak bir defa yapabilir.

Ancak, bu şahıs, "hayatta bulunduğu müddetçe, istediğini yap­mayı" şart koşmuş bulunursa, bu durumda, dilediğini yapmakta ser­besttir. Muhıyt'te de böyledir.

Vâkıf, "vakfında, hayatta bulunduğu müddetçe kendisinin, ken­disi ölünce de, bir mütevellinin tasarrufta bulunmasını" şart koşsa, bu sahih olur.

Vâkıf, mütevellinin tasarrufta bulunmasını, kendisinin yaşadığı zamanla kayıtlarsa; bu vâkıfın vefatından sonra, o mütevellinin tasar­rufu geçersiz olur. Vâkıf, ya başka birini mütevellî tâyin eder veya o şahsın mütevellî olmasını vasıyyet eder. Bahru'r-Râık'ta da böyledir.

Bir kimse: "Şu yerim, Allah rızâsı için, daimî olarak, vakfedilmiş bir sadakadır; gelirini, istediğim yere verebilmek üzere..." derse; bu vakfı caiz olur.

Bu vâkıf, vakfının gelirim istediği yere harcayabilir.

Ancak: "Fakirlere veririm."; "Hac masrafı yaparım." der veya "bizzat, bir şahsın kendisine vereceğini" söylerse; söylediği bu şeyden geri dönemez.

Keza, bu vâkıf: "Onu, filana verdim." veya "Filanın kıldım." derse; bu sözünden de geri dönemez.

Bu vâkıf, "bir fırkadan sonra, diğer bir fırkaya verileceğini" söylerse; bu da caiz olur.

Bu durumda, bu vâkıfın, vakfının gelirini, kendi nefsine tahsis etmesi bâtıl (= geçersiz) olur.

Ancak, bu vâkıf: "Vakfın geliri, bana aittir; istediğime veririm." derse; bu da caiz olur.

Şayet, bu vâkıf: "Şu yerim, vakfedilmiş bir sadakadır; onun geli­rini, istediğim yere harcamak üzere..." der ve gelirini kendi çocuklarına verirse; bu vakıf sahih olur. Bu vâkıf, vakfının gelirini dilediği yere verebilir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse,gelirini istediği yere sarfetmeyi şart koşarak, bir yerini vakfederse; bu vakıf caiz olur. Kendisi de, bu vakfın gelirini dilediği yere sarfedebilir. Kendisi ölünce, muhayyerliği de kalmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bu durumda, vâkıf, vakfının gelirinden yiyemez. Hâvî'de de böyledir.

Bu vâkıf, vakfının gelirini, hiç bir yere vermeden ölürse; bu gelir, fakirlerin olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir vâkıf,  "vakfının gelirini,  istediği yere harcama"  şartını koşarsa; bu gelirden, zenginlere de verebilir. Gunye'de de böyledir.

Vâkıfın, "vakfının gelirinin, bizzat bir zengine sarfedilmesini" şart koşması da caizdir.

Bu vâkıfın, "vakfının gelirinin, bizzat bir fakire sarfedilmesini şart koşması da caizdir. Kendisi sağ olduğu müddetçe, şartı ne ise, öyle yapar. Ve bu şahısları değiştirmez. Ölünce de, dilenen kimseye verilir.

Bu durumda, fakirler terkedilip, sadece zenginlere verilirse, bu bâtıl olur.

Şayet, vâkıf, vakfın gelirini, zengin veya fakir dilediği kimseye toplu olarak verirse; bu vakıf, kıyâsen bâtıl olur; istihsânen ise, bâtıl olmaz. Ve bu vakıf, fakirlerin olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Vâkıf: "Vakfın geliri, bir sene filanındır." dese; bu vakıf caiz olur.

Bu vâkıf, vakfının gelirini, bu müddetten sonra, dilediğine verir.

Bu vâkıf: "Vakfın geliri, iki kişinin olsun." derse; bu gelir, hayatta oldukları müddetçe o iki kişinin arasında, yarı yarıya taksim edilir.

Bunlardan birisi ölürse, kalan şahıs, vakfın gelirinin yarısını aiır.

Bir vâkıfın, bir yerini, geliri ana ve babasına ait olmak üzere vak­fetmesi sahih olur. Muhıyt'te de böyledir.

Vâkıfın, vakfının gelirini, çocuklarına tahsis etmesi de caizdir. Hâvî'de de böyledir.

Bir kimse, —kayyımın, gelirini istediği yere sarfetmesi şartıyle— bir yerini vakfederse; bu vakıf caiz olur.

Bu kayyım, vakfın gelirini, zengin, fakir dilediğine verebilir. Fetâ­vâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir vâkıf, hasta iken, "filân adam, vakfın gelirini istediğine vere­bilir." diye şart koşar; o şahıs da, bu geliri, ölenin çocuklarına vermek isterse; bu caiz olmaz ve bu vakıf kıyâsen batıl olur.

İstihsanda ise, bu vakfın aslı sahih olur. Ve geliri, fakirlere verilir. Ancak, vâkıf, "filan şahsın dilemesine bağlıdır." diye şart koşar ve o şahıs dilemede bulunursa, bu vakıf sahih olur. Aksi takdirde, vakıf bfttıl olur. Muhıyt'te de böyledir.

Vâkıf, "filan şahıs, vakfıa gelirini istediğine verebilir." diye şart koşarsa, bu caiz olur.

Bu şahıs, vakfeden kimse «ağ iken de, ölünce de, vakfın gelirini, dilediğine verebilir. Sanki, vâkıf, ona: "Sağlığımda da, ölümümden sonra da, vakfımın gelirini, dilediğine ver." demiş gibi olur.

Kıyâsda ise, bu şahıs, vâkıfın ölümünden sonra, bu vakfın gelirini veremez.

Gelir dilemesine bırakılan şahıs ölünce, bu vakfın geliri, fakirlerin olur.

Şayet, vâkıf, "vakfının gelirinin, kendi çocuklarına ve nesline verilmesini" dHemişse; bu gelir, onun çocuklarına ve nesline verilir; kendisine verilmez.

Bu vakfın geliri, vâkıfın kendisine verilirse, vakıf bâtıl (= geçersiz) olur. Bu hüküm, "Vâkıfın, kendi nefsi için vakfetmesi caiz olmaz.", diyenlerin kavline göredir. Bu vakfın gelirini, bir sene de olsa, vâkıfa vermek böyledir; yani bâtıldır. (= geçersizdir) Hâvi'de de böyledir.

Bir vâkıf: "Vakfın gelirini, ben, dilediğim yere sarfederim." dese; kendi nefsi için de harcama yapabilir. Bu durumda, vakıf da batıl olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Bir  kimse, bir yerinin, gelirim,  filan şahsın, filân  adamın oğullarından istediğine vermesi şartı ile vakfetse; o şahıs, dilerse o adamın oğullarından sadece birine verir. Bu caiz olur. Dilerse, hepsine birden verir. Bu da eâiz olur. Hepsine vermesi hâlinde, bu geliri, onlara eşit olarak dağıtır.

Çünkü, "kime dilersen" sözü, umûmîdir.

Ancak, bu şahsın, dileyip, o geliri belirtilen şahsın oğullarına değil de, başkalarının oğullarına vermesi hâlinde, bu bâtıl olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir kimse: "Şu yerim, —filanın çocuklarına karşı, ben, vakfın gelirini,    onlardan    dilediğime    vermek    üzere—    vakfedilmiş    bir sadakadır." derse; bu geliri, vâkıf, onlardan hangisini dilerse, ona verebilir.

Bu vâkıf:  "Ben,  onlardan hiç birini  dilemiyorum."  derse;  bu durumda, meşieti (= dilemesi) bâtıl (= geçersiz) olur. Bu kimse, sanki, "kendisinin dilemesini" şart koşmamış gibi olur. Şayet vâkıf: "... filanın çocuklarına vakfedilmiş bir sadakadır." der ve susarsa; bu durumda, o vakfın geliri, belirtilen şahsın çocuklarının olur.

Vâkıf: "Bu vakfın gelirini, filan şahsın filan oğluna kıldım; diğer kardeşleri hâriçtir." derse; bu caiz olur. Ve bunu değiştirmek yoktur.

Vâkıf, böyle bir tahsiste bulunmazsa, bu adamın çocuklarından kimine âz, kimine daha çok verebileceği gibi bazılarına da hiç vermiye-bilir

İstihsânda, vâkıf, vakfın gelirinin tamamını, belirlenen o şahsın çocuklarına verir.

Vâkıfın, vakfının gelirini tahsis ettiği şahıs ölürse; bu vâkıfın meşîeti (= dilemesi) sabit olur; bu geliri dilediğine verebilir. Hâvî'de de böyledir.

Vâkıf, eğer onların tamamını dilerse; bu bâtıl ve vakfın geliri fakir-ierin olur.                                                                                                

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir.

İmâmeyn'e göre ise, vâkıfın böyle yapması caizdir. Ve, bu vakfın geliri, istihsânen, belirlenen şahsın çocuklarının olur.

(Çünkü, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, min kelimesi, teb'ız (= kısım kısım ayırma); İmâmeyn'e göre ise, beyân (= açıklama) içindir. Bahru'r-Râık'ta da böyledir.

Vâkıf,  bu çocuklardan bir kısmını diledikten sonra ölür ve "vakfın geliri, filanın olsun diye dilediği" şahıs da ölürse; onun nasibi, fakirlerin olur. Tahsis- ettikten sonra, başkasını dilemek bâtıl olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Vâkıf:  "Vakfın gelirini, filanın çocuklarına ve nesline bırakı­yorum." derse;  o adamın çocuklarına bırakma dileği caiz olur;    nesline ise, bir şey verilmez. Havî'de de böyledir.

Vâkıf: "Şu yerim, filan şahsın çocuklarına karşı vakfedilmiş bir sadakadır; ben dilersem, bir kısmına fazla veririm." derse; bu söz, caiz olur. Ve, dilediğine dilediği kadar verir.

Vâkıf, dilediğini reddedip: "Dilemiyorum." der veya ölürse; bu durumda, belirlenen filan şahsın çocukları arasında, vakfın geliri, eşit olarak taksim edilir; bir kısmına, hiç vermemek otmaz.

Keza, vâkıf "filanın çocuklarına karşı; filan şahıs dilerse, onlardan bazılarım üstün tutması üzerine diye..." Vakfederse; bu durumda, ken­disine yetki verilen şahıs, o çocuklardan dilediğine, vakfın gelirinden daha fazla verebilir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir vâkıf, vakfının gelirinin yarısını, filan adamın çocuklarından birine; diğer yarısını da, diğerlerine tahsis ederse; dediği gibi yapar. Yani, bu vakfın gelirinin yarısı, tahsis ettiği çocuğun, diğer yarısı da, diğerlerinin olur.

Bu vâkıf: "Vakfın gelirini, —onlardan— kimi dilersem, ona tahsis ederim. " der ve yarısını birine vermeyi dilerse; bu caiz olur. Bu şahıs, kalan diğer yarıya ortak olamaz.

Vâkıf, hepsini vermeyi dilerse, bu da caiz olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir kimse: "Şu yerim, —ben onlardan kime dilersem, ona vermek üzere— vakfedilmiş bir sadakadır." derse; dediği gibi yapıp; onlardan dilediğine, dilediği kadar verebilir.

Bu vakfın gelirinin tamamım, onlardan birine vermiş olsa, bu da caiz olur.

Hepsini, onların hepsine verirse, bu, min kelimesinden (onlardan kelimesindeki dan ekinden) dolayı, kıyâsen caiz değilse de, istihsânen bu da caizdir.

Bu vâkıf: "Bu sene, onlprdan hiç birine tahsis yapmıyacağım." derse, bu caiz olur. Ve bu durumda, vakfın gelirini, aralarında eşit olarak taksim ederler. Muhıyf te de böyledir.

Vâkıf: "Ben, dilediğime vermem." deyince,onlardan biri hâriç, tamamına vermese, bu caiz olur.

Kıyâsda, onların tamamı, bu vakfın gelirinden mahrum edilemez. İstihsânda da da böyledir. Vakfın gelirini, onlara döndüremez; bu gelir fakirlerin olur.

Vâkıf: "... bu sene, onları mahrum edeceğim." derse; o sene, onların, bu vakfın gelirinde, bir hakları olmaz. Bu gelir, fakirlerin olur.

Vâkıfın, dileme hakkı ise sabittir. O yıldan sonra, dilediğini yapa­bilir.

Vâkıf, vakfın gelirini, onlara vermeden ölürse, bu gelir, onların aralarında eşit olarak taksim edilir.

Bir vâkıf: "...onlardan dilediğimi çıkarmak üzere vakfediyorum." der ve onlardan birini veya tamamını çıkarırsa, bu caiz olur.

Bu durumda, vakfın geliri, fakirlere verilir.

Ancak, vâkıf, bunlardan birini çıkardıktan sonra, tekrar dâhil etmek isterse, bunu yapamaz. Bu durumda vakfın geliri diğerlerinin olur.

Çünkü, bu vâkıfın dileme yetkisi, çıkarmak içindir; dâhil etmek için değildir. Hâvî'de de böyledir.

Hilâl, şöyle demiştir:

Gelir, çıkarma zamanında hazır ise, kıyâsa göre, vâkıf, onlaran, hassaten dilediğini çıkarır.

Camiü's-Sağîr'de de: "Çıkan kimse, dâimi çıkmış olur." denilmiştir.

Bir kimse, bostanının gelirini vasıyyet eder ve bu gelir, bu şahsın öldüğü gün meydana gelirse; bu ve bundan sonraki gelirler, vasıyyet eden şahsa ait olur.

Hilâle göre, bu gelir, vasıyyet eden şahsın olur, ancak, sonraki gelirler, onun olmaz. Bu kavil, diğer bazı âlimlerimizden de nakledilmiştir. Serahsî'nin Muhıyti'nde de böyledir.

Bir vâkıf: "Filan şahsı, vakfın gelirinden çıkardım." veya "filanı, filanı çıkardım." derse, bu da caiz olur.

Ancak, çıkardığı "filanları" açıklamak, çıkaran şahsa aittir. Şayet, vâkıf, bunların kim olduğunu açıklamadan ölürse; bu vakfın geliri, adam başına taksim edilir. Bahru'r-Râık'ta da böyledir.

Bu vâkıf; "Filanı çıkardım; hayır, belki de filanı çıkardım." derse; o şahısların ikisi de çıkmış olurlar.

Bir vâkıf: "Dilediğim kimseyi, vakfın gelirine dâhil etmek üzere, vakfediyorum."derse; vakfının gelirine, sevdiği kimseleri dâhil edebilir. Dâhil ettiği bu şahısları da, bir daha çıkaramaz.

Vâkıf, bunlardan hiç birim dâhil etmeden ölürse; vakfın geliri öncekilerin olur.

Bir vâkıf: "Vakfın gelirine, filan şahsı ebediyyen dâhil ettim." derse; dediği gibi yapılır.

Vâkıf: "Abdullah'ın çocuklarına karşı vakfediyorum; Zeyd'in çocuklarını da dâhil etmek üzere..." derse, bu durumda, bu vakfın geli­rine, Zeyd'in çocuklarından başka, hiç kimseyi dâhil edemez.

Bu vâkıf, isterse, Zeyd'in çocuklarının tamamını dâhil eder.

Şayet: "Dahil etmek istemiyorum." derse; onlar hakkındaki dileme hakkı sona ermiş ve bu vakıf —tamamen— Abdullah'ın çocuklarına ait olmuş bulunur. Hâvî'de de böyledir.

Bir kimse, ümm-ü veled (- efendisinden çocuk: doğuran câriye) leri nâmına vakıfta bulunursa; bunlardan nikahlamamış olduğu ümm-ü veiedler, bu vakfın gelirinden bir şey alamazlar. Çoeuğu olmayanlara da, bir şey verilmez.

Bir vâkıf: "Filanın çocukları nâmına vakfediyorum; ancak, yurt­larından çıkanlara değil..." der; bunlardan bazıları da, yurtlarından çıkmış ve tekrar dönmüş olurlarsa; bu vakfın gelirinden, bu şahıslara verilmez. Ancak, "verilir." diye de, bir rivayet vardır.

Keza, vâkıf: "Vakfın geliri, filan şahsın çocuklarından ilim tahsil edenlere aittir." der ve o çocuklardan bir kısmı önce tahsil yapar, sonra bunu terk eder ve bilâhare de tahsiline devam ederse; bu da, yukarıdaki mes'ele gibidir. Yâni, tahsiline ara verenlere, bu vakfın gelirinden "verilir." diyenler de vardır; "verilmez." diyenler de vardır. Vâkıât'ta da böyledir.

Hassâf, Vakfında şöyle zikretmiştir:

Bir kimse, bir yerini, çocukları, nesli ve torunları nâmına, sonra da fakirlere, ebediyyen vakfedilmiş bir sadaka kılsa ve "kim hanefî mez­hebinden çıkıp, şâfiî mezhebine girerse, ona vakıftan hisse yoktur." diye de şart koşsa; bu şart yerine getirilir. Öyle yapanlar, vakfın gelirinden alamazlar.

Bunlardan bir kısmı; diğer bazılarının, mezheb değiştirdiğini iddia eder onlar da, bunu inkâr ederlerse, inkâr edenlerin sözü geçerlidir. İddia sahiplerinin beyyine getirmeleri gerekir. Zehıyre'de de böyledir.

Bir kimse, evlâdı nâmına vakıfta bulunur ve "kim, mutezile mez­hebine geçerse, vakıftan çıkmış olur." şartını koşarsa; bu durumda, mutezile mezhebine geçen çocuk, vakıftan çıkmış olur.

Keza, vâkıf mutezile mezhebinden olur ve "kim-i ehl-i sünnet mezhebine geçerse; vakıftan çıkar." derse; dediği gibi olur.

Keza, vâkıf: "Kim, ehl-i sünnet mezhebinden çıkarsa, vakıftan da çıkmış olur." diye şart koşunca, haricî, râfızî veya mürted olanlar, bu vakıftan da çıkmış olurlar. Bu hususta, kadın ve erkek müsavidir.

Bir vâkıf: "... isbât mezhebinden çıkan, vakıftan da çıkar." diye şart koşar ve bunlardan birisi, bu mezhepten çıkarsa, sonra tekrar dönse bile, vakfa dâhil olamaz.

Ancak, böyle yaptığı takdirde, tekrar vakfa dahil olacağına dair şart olursa; o şahıs, vakfa dâhil olabilir.

Keza, vâkıf, mezheplerden birini belirterek: "Ondan çıkana vakıftan pay verilmez; o, vakıftan da çıkmış olur." derse; bu şartına da itibar edilir.

Keza, vâkıf: "Kim akrabalarından ayrılıp, Bağdâd'a giderse; vakıftan çıkar." derse; bunun da şartına itibar edilir.

Ancak, bu durumda, Bağdad'tan dönen şahsa, bu vakfın gelirinden verilir. BahrıTr-Râık'ta da böyledir.

Bir kimse: "Şu yerim, Allah rızâsı için, —Zeyd ve Amr nâmına— vakfedilmiş bir sadakadır. Onlar hayatta oldukları müddetçe, bu vakfın geliri onların; onlardan sonra da fakirlerin olacak." der ve ilâveten: "Vakfın gelirinden, her sene, öncelikle Zeyd'e, bin dirhem verilecek." derse; bu vakıf caizdir ve vâkıf ne demişse, öyle yapılır.

Bu vâkıf: "Vakfın geliri fazla olursa, aralarında taksim edilecektir." derse, bu şartına da itibar edilip, dediği gibi yapılır.

Bu vakfın geliri, sadece bin dirhem olursa, bu bin dirhem Zeyd'e verilir.

Gelir bin dirhemden az olursa, yine bunun tamamı Zeyd'e verilir.

Zeyd ölür ve vakfın geliri hazır olursa; Amr'e ihtiyacı kadarı verilir.

Vakfın geliri üç bin dirhem; Amr'in yıllık iaşesi ise, bin dirhem olursa; Amr'e, bu bin dirhem verildikten sonra, nasibi vakfın gelirnin yarısı olduğu için, beş yüz dirhem daha verilir.

Kalan bin beş yüz dirhem de, fakirlere dağıtılır.

Bir vâkıf: "Şu yerim, Zeyd, Amr ve Hâlid nâmına vakfedilmiş bir sadakadır. Önce Zeyd'e verilir ve vakfın geliri, yaşadığı müddetçe, onun olur. Sonra, yaşadığı müddetçe Amr'e verilir. Daha sonra da, yaşadığı müddetçe Hâlid'e verilir." derse; dediği gibi yapılır.

Bunlar, inkıraza uğrayınca, bu vakfın geliri fakirlerin olur. Muhıyt'te de böyledir.

Siyeru'l-Uyûn'da şöyle zikredilmiştir:

Bir kimse, bir atı "bu, on sene, Allah yolunda olacak; sonra da geri sahibine verilecek." diye vakfetse; bu vakıf bâtıldır.

Hilâl'in hocası oîan Yûsuf bin Hâlid: "Bu vakıf caizdir; ancak, şartı bâtıldır." demiştir. Zehıyre'de de böyledir.

Bir kimsenin, hayatta olduğu müddetçe, atım, fi sebililİah (= Allah yolunda) vakfetmesi sahihtir.

Çünkü, bu şahıs, "sonunda, atın, kendisinin olacağını" şart koşmamıştır.

Burada fî sebîlillah (= Allah yolunda) demekten kasıt, o atın üze­rinde savaşılmasıdır.

Bu attan, bu maksadan dışında faydalanılmak istenirse, bu caiz olmaz.

Bu atT ücretle kiraya verilmez. Ancak, nafakasını temin için, buna ihtiyaç hasıl olursa, o zaman kiraya verilebilir. Vecîz'de de böyledir.

Hassâf, mu'teber olan şartları açıklamıştır:

Bir kimse, vakfettiği yerin kiraya verilmemesini şart koşarsa; mütevellînin onu kiraya vermesi bâtıl olur.

Keza, vâkıf, vakfın içindeki hurma ağaçlarını ve diğer ağaçları icara vermemeyi şart koşarsa, öyle yapılır; yani, bunlar icara verilmez.

Keza, vâkıf, vakıf ehlinin, bu vakıfta yenilik yapmasını şart koşarsa; bu şarta da itibar edilir.

Bu hususta niza ederler ve bir kısmı: "Vakfın sıhhatini diliyoruz." der; karşı taraf ise: "Hayır, siz, vakfı ibtâl ediyorsunuz." karşılığım verirse; hâkim, bunlara bakar: Eğer, tashih edenleri haklı görürse, bu durumda, onların vakfı yenileştirip, düzeltmelerine izin verir.

Şayet, hâkim, karşı tarafı haklı görürse; vakfı ibtâle çalışanları, bu işten çıkarır ve onların bu durumu üzerine şahit tutar. Bahru'r-Râık'ta da böyledir. [36]

 
5- VAKFIN İDARESİ KAYYIMIN VAKIF VE VAKFIN GELİRİNİN TAKSİMİ HUSUSUNDAKİ TASARRUFU VAKIF GELİRİNİ BAZILARININ KABUL ETMESİ BAZILARININ KABUL ETMEMESİ HAK SAHİPLERİNİN BAZILARININ ÖLMESİ, BAZILARININ HAYATTA OLMASI VAKFIN İDARESİ MÜTEVELLİ OLACAK ŞAHISTA ARANILACAK VASIFLAR

 

Bir vakfa mütevelli (=  idareci, yönetici) olan şahsın fısk ile tanınmaması,  sâlih  bir  kimse  olması  gerekir.  FethuH-Kadîr'de  de böyledir.

Mütevelli olacak kimsenin, iş yapma hususunda, nefsine veya vekiline gücü yetmeli ve bu şahıs emîn bir kimse olmalıdır.

Mütevelli olmak hususunda, erkek ile kadın ve kör ile gözü gören şahıslar müsavidir.

Tevbe etmiş bulunması hâlinde, kendisine hadd-i kazf uygulanmış (= başkasına zina etti diye iftira ettiği için, ceza görmüş) bulunan kimse de mütevelli olabilir.

Mütevellî'nin sıhhatli olması, bulûğa erişmiş bulunması ve akıllı olması şarttır. Bahru'r-Râik'ta da böyledir.

Vâkıf (=   vakfeden  kimse),  vakfın  velayetini  (=   idaresini, idareciliğini)   kendisinin   ölümünden   sonra,   çocuklarından   birine bırakırsa; hâkim, bu çocuklardan birisine, vakfın işlerini yürütmesini emreder. Bu da, vdâyet verinde olur.

Bu, istihsandır.

Keza, vâkıf, vakfın işlerini yürütmesi için, bir çocuğu vasıyyet ederse; bu, kıyâsen bâtıldır. (= geçersizdir) Fakat, büyüyünce, bu çocuğu mütevelli etmek caizdir.

Vakıflar                                                                                                         585

Şayet, vâkıf, hazırda olmayan bir şahsı mütevellî tayin ederse; hâkim, o şahıs gelinceye kadac, başka bir kimseyi mütevelli tayin eder. Mezkûr şahıs gelince de, vazife ona iade ediHr. Hâvî'de de biyledir.

Mütevellî'nin hür ve müslüman olması şart değildir. Mütevellİ'nin köle olması, hem kıyâsen, hem de istihsânen caizdir. —Bh hususta— zimmî de, köle gibidir.

Hâkim böyle bir mütevellî'yi görevden ayırırsa, sonradan, köle, hür; zimmî ise, müslüman olsa bile, velayet, tekrar bunlara dönmez. Bahru'r-Râik'ta da böyledir.

Muhammed bin Fadl'dan soruldu:

—   Vakfın aslını tasarruf hususunda,  vâkıfın kendisinin veya evlâdının mütevellî olması nedir?

İmâm, ş» cevâbı verdi:

— Bu, bi'1-icma' caiz değildir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir kimse, bir vakıf tesis eder ve "su şahıs idare edecektir'* taraında, hiç bir şey belirtmezse; velayet (« mütevellîlik, yöneticilik) hakkı kendisinindir; denilmiştir.

Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavlidir. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, vakfı teslim etmek şart değildir. İmâm Muhammed (R.A.)'e göre ise, bu vakfı sahih değildir. Fetva da buna göredir. Sirâciyye'de de böyledir.

"Bir yerini vakfedip, onu kayyıma (= idareciye) teslim ederek, elinden çıkardıktan sonra, o kayyımdan geri almak isteyen kimse, şayet, vakfederken kendisinin, kayyımı azledip çıkarabileceğini şart koşmuşsa, bunu yapma hakkına sahiptir.   Vakfın yönetimini, bu kayyımdan geri alabiür.

Ancak, böyle bir şart yoksa; İmâm Muhammed (R.A.)'in kavline göre, bu gibi şeyleri yapamaz.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavline göre ise, vakıf —bu şart olmasa bile— böyle yapabilir.

BellTlı âlimler, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavline göre fetva vermişlerdir.

Fakıyh EWt'l-Leys de, bu görüşü kabul etsaiştir.

Buhârâ'Iı âlimler ise, İroâm Mu bu mm ed (R.A.)'in kavline göre fetva vermişlerdir.

Fetva da, buna göredir. Muzmarât'ta da böyledir,

Bir vâkıf, vakfı için kendisinin velayetini şart koşar; ancak kendisi güvenilir bir kimse olmazsa; hâkim, velayeti (= idareciliği) onun elinden alır, Hidâye'de de böyledir.

Vâkıf, vakfın imârım, imkânı olduğu nisbette, vakfın gelirinden yapma işini kendi üzerine aldığı halde, bunu yapmazsa; hâkim, kendisini cebreder: Yaparsa ne âla... Yapmazsa; hâkim, onun elinden, bu yetkiyi de alır. Muhıyt'te de böyledir.

Bir vâkıf,, velayete kendisini şart koşar ve hâkimin de, hüküm­darın da kendisini velayetten azâd edemiyecekleri şartını da ilâve eder; ancak,  kendisi,  vakıf hakkında, itimada şayan bir kimse olmazsa; koyduğu bu şart geçersizdir.

Hâkim, bu şahsı azledip, yerine, başka bir kimseyi mütevelli tayin eder. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Vâkıfın, mütevellîlikten azlettiği kimse, vakıf hakkında hayırlı bir kimse ise, hâkim, onu tekrar o vakfın mütevellîliğine tayin edebilir. Fü-sûlü'Mmâdiyye'de de böyledir.

Bir vâkıf: "Filân şahıs mütevellidir. Benim, onu çıkarma hakkım yoktur." diye şart koşarsa; o şahsın mütevelli olması caiz; ancak, "onu görevden   çıkarmaktan,   kendisini   men   etme"   şartı   bâtıldır.   (-geçersizdir.) Serahsî'nin Muhıyti'nde de böyledir.

Bir vâkıfın, bir şahsı, kendi sağlığında da, ölümünden sonra da mütevelli kılması caizdir.

Bu mütevelli, vâkıf hayatta iken, onun vekili, ölünce de vasıysi olur.

Vâkıf, bir şahsa: "Seni, şu vakfa mütevelli kıldım." derse; bu şahıs, vâkıf hayatta iken mütevelli olur. Vefatından sonra olmaz.

Şayet vâkıf: "Seni, şu sadakaya sağlığım da ve ölümümden sonra, vekil ettim." derse; bu caiz olur.

Bu şahıs da, vakfedenin, sağlığında vekili, öldükten sonra da, vasıysi olur. Zehıyre'de de böyledir.

Vâkıf, kendi ölümüne kadar, kayyım tâyin etmez ve bir şahsa, vakıfları ve mallan hakkında vasi olmasını vasıyyet ettikten sonra, bunu başka birine daha vasıyyet ederse; bu ikinci şahıs, vasî olur; kayyım etmemişse, kayyım olamaz.

Bu durumda, hakim, bu ikinci şahsı kayyım tâyin ederse, vâkıf, onu kayyımlıktan çıkaramaz; Fetâvâyi Attâbiyye'de de böyledir.

Bu vâkıf, bu şahıslardan, hassaten birine vakıf işlerine bakmasını vasıyyet ederse, bu şahıs, vakfın bütün işlerinde vasi olur.

Bu, zâhiru'r-rivâyede, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavlidir.

Sahih olan da budur. Gıyâsiyye'de de böyledir.

Buna göre, bir kimse, vakıf işlerim bir şahsa, çocuklaıını da başka bir şahsa; veya bir vakfını bîr şahsa; başka bir vakfını da başka bir şahsa vasıyyet etse;  bu iki vasî iki vakıf hakkında da vasî olmuş olur. Zehıyre'de de böyledir.

Hilâl,    İmâm    Muhammed    (R.A.)'in   şöyle   buyurduğunu nakletmiştir:

Bir yerini vakfedip, bir şahsı, kendi sağlığında ve ölümünden sonra ona mütevelli eden şahıs, ölümü yaklaşınca da, bir şahsa vasıyyet ederse; bu vasî, vakıf işlerinde, diğerine ortak olur. Sanki, vâkıf, vakıf işlerini ikisine havale etmiş ve ikisini mütevelli tayin etmiş gibi olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, iki yerini vakfeder ve bunların her birine bir mütevelli tayin ederse; bu mütevelliler, birbirlerinin işlerine ortak olamazlar.

Ancak, vâkıf, vakfının velayetini bir şahsa verdikten sonra, başka bir şahsı da, vasî tâyin ederse, bu vasî, vakıf işlerinde, mütevelliye ortak olur.

Ancak, bu vâkıf: "Şu yerimi, şu, şu yerlere vakfettim; velayetini de filana verdim. Filan şahsı da, terekeme vasî kıldım." derse; bu durumda, her birilerinin işi ayrı olur. Bahru'r-Râık'ta da böyledir.

Bir vâkıf: "Ölümümden sonra filan şahsı, sonra filanı, ondan sonra da filanı mütevelli kılıyorum."  dese,  bu şart da,  caiz olur. Serahsî'nin Muhiyti'nde de böyledir.

Vâkıf:  "...filana vasıyyet etmiştim; bütün vasıyyetimden döndüm." derse; vakfa tayin ettiği mütevellinin mütevellîliği de sona ermiş olur.

Vâkıf, iki kişiyi mütevelli tayin etse veya vasiyi de mütevelli kılsa, bunlardan hiç biri, tek başına vakfın gelirini satamaz.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre ise, bunlardan birinin satması da uygun olur.

Şayet, birinin satmasına diğeri izin verirse veya bu hususta, birbir­lerine izin vermiş olurlarsa, bu durumlarda, tek başlarına da satabilirler. HâvîMe de böyledir.

Bir vâkıfın, vakfı hakkında, bir kişiyi vasî tayin etmesi ve ona "Başkasını vasî yapmamasını şart koşması da caiz olur. Zâhîriyye'de de böyledir.

İki vasiden biri, bir topluluğa: "Tasarrufta onu —diğer vasiyi— yalnız bırakmayınız." der ve ölürse; bu vakfın geliri, ikiye bölünür:. Yarısı, ölen vasinin yerine, o topluluk tarafından dağıtılır. Hâvî'de de böyledir.

Vâkıf, vakfının velayetini (= idaresini) iki kişiye verdikten sonra, bunlardan biri, vakıf işini diğerine vasıyyet eder ve ölürse; bu va$*yyeti caizdir.

Bu durumda, kalan tek kişi, o vakfın bütün işlerini yürütür. Frtâ-vâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Vâkıf, vakfa, iki kişiyi vasî tayin eder; ancak, bunlardan birisi, bu görevi kabul etmezse; hâkim, bu şahsın yerine, başka bir şahıs tayin eder. Zahîriyye'de de böyledir.

Bu vâkıf, bir kişi ile bir de küçük çocuğu vasî tayin ederse; hâkim, küçük çocuğun yerine, bir başka şahsı nasb (= tayin) eder. Hâyf de de böyledir.

Vâkıf, çocuğu yetişinceye kadar, vakfrna bir mütevelli tayin ederse; çocuk yetişince, bu mütevellinin o çocuğun işine karışması caiz olmaz. Bu durumda, görev ve yetki, o çocuğa aittir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ise: "... bu caiz olur." buyurmuştur.

Bir kimse, başka bir şahsa: "Filan malımla bir yer satın al ve onu, filan yer namına vakfet." der ve bu vasıyyetine şâhid tutarsa, caiz olur. Ve, vâkıfta muhatabı olan şahıs, mütevelli olur. Bu şahıs, başkasına da vasıyyette bulunabilir.

Bir kimse, vakfına bir şahıs nasbettikten sonra yeni bir vakıf daha tesis eder ve ona mütevelli tayin etmezse; birinci vakfın mütevellisi, bu ikinci vakfa da mütevelli olmaz.

Ancak, vâkıf, o şahsa: "Sen, benim vasîmsin.'* demişse; bu durumda, o şahıs, ikinci vakfa da mütevelli elur. Bahru'r-Râık'ta da böyledir.

Vâkıf,  vakfının velayetinin kendi çocuklarına verilmesini ve onlardan enefdâlinin mütevelli olmasını şart kojsa; bu durumda,en efdâl olan çocuğu mütevelli olur.

Şayet, bu çocuğu fâsık çıkarsa; onu takip eden, en efdâl çocuk mü­tevelli olur.

Bu durumda, önceki mütevelli, fâsıkhğı bırakıp, âdil, sâlih bir kişi olursa, vakfın velayeti tekrar ona verilir. Ser ansı'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Vâkıf: "Bu vakfın velisi, çocuklarımın en büyüğü olacaktır." der; en büyük çocuğu ise, bunu kabul etmezse, istihsânda, velayet, onu takip eden çocuğa verilir.

Çünkü, bu   hususta,   kabul   etmemek, ölmek   menzilindedir. Muhıyt'te de böyledir.

Vâkıf, vakfının velayetini, en efdâl çocuğuna verir; çocukları da fazilet yönünden müsâvî olurlarsa; bu durumda, bu gocuklardan yaşça en büyük olan, mütevelli olur.

Bunun erkek veya kadın olması da müsavidir.

Şayet, bu vâkıfın çocuklarından hiç birinde ehliyet yoksa, hakim, bir yabancıyı, bu çocuklardan birisi ehliyet sahibi oluncaya kadar, mü­tevelli tayin eder.

Vâkıf, biri erkek, diğeri kadın olan iki çocuğunun vakfa velî olmasını şart koşarsa; bunlar sâlih kişiler olmaları hâlinde, velayete ortak olurlar. Bahru'r-Râik'ta da böyledir.

Hâkim, vâkıfın çocukları arasından en faziletli olanını, vakfın velayetine tâyin ettikten sonra, vâkıfın diğer çocuklarından birisi, faz­iletçe, onu geçerse, velayet ona verilir.

Şayet, bunlar sahih yönünden müsâvî olurlarsa, vakıf işini daha iyi büen hangisi ise, o tercih edilir.

Şayet, birinm verâsı (= haramdan sakınması) diğerinin de vakıf işleri ile ilgili bilgisi daha çoksa hıyaneti olmadıkça, bilgisi çok olan tercih edilir. Zehıyre'de de böyledir.

Ancak, vâkıf: "Filan gelirse, velayet onundur." der ve dediği şahıs gelirse, bu vakfın velayeti, o şahsa intikâl eder. Hâl-i hazırdaki mütevellinin velayeti sona erer.

Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'nun ve Hilâl'in kavlidir. S«rahsî'ıtm Muhıytı'nde de böyledir.

Vâkıf: "Abdullah, Basra'da durdukça velayet onundur" derse, bu şart uygulanır.

Vâkıf: "Evlenmediği müddetçe, velayet kanmındır." der ve bu kadın kocaya giderse; velayet hakkı olmaz.

Vâkıf: "Velayet Abdullah'ındır. Ondan sonra da, Zeyd'indir." dediği halde; Abdullah, vakfın idaresini başka bir şahsa vasıyyet ederek ölürse; bu durumda yine velayet hakkı Zeyd'e ait olur. Hâvî'de de böyledir.

Vakfeden şahıs hayatta iken, mütevelli ölürse, başka bir kayyım (= mütevelli, idareci) tayin etme hakkı, bu vâkıfa aittir; hâkime ait değildir.

Vakfeden şahıs ölmüş olursa, bu hususta, mevcud müteveHînm vasıyyett muteberdir.

Bu mütevelli de bir vasıyyette bulunmazsa, bu durumda, h-âfcimin görüşü ile amel edilir. Fetâvâyi Suğrâ'da da böyledir.

Asil'da şöyle zikredilmiştir:

Vâkıfın ehl-i beyti mevcud iken, hâkim, bir yabancıyı kayyım tâyin edemez.

Ancak, bunlardan ehliyetli bir kimse bulunmazsa, bu durumda, hâkim, başkasını kayyum tayin eder. Sonra da, bunlardan ehil bir kişi bulursa, kayyımlığı ona havale eder. Vecîz'de de böyledir.

Hâvî'de, Ensâri şöyle zikretmiştir:

—  Vâkıfın vasîsî, mütevelliyi, fesadcı olması sebebi ile, bu göre­vinden çıkardıktan sonra, bu mütevelli yeniden salih bir kimse olursa, tekrar bu şahsa velayet verilir mi?

Ensâri şu cevabı vermiş:

—  Evet verilir. Ancak, bunun için, vâkıfın akraba ve komşuları arasında, buna ehil bir kimsenin bulunmaması gerekir.

Ancak, İki kişiden biri maaşlı, diğeri de maaşsız olarak mütevellîlik yapmak isterse; durum hâkime havale edilir.

Hâkim bakar: Bunlardan hangisi,-, vakıf işine daha uygun ve tasadduk hususunda daha sâlih ise, mtitevellîliğe onu tayin eder. Tata-rhâniyye'de de böyledir.

Camimde zikredildiğine göre:

— Vâkıf, kendi evlâdının ve evlâdının evlâdının mütevelli olmasını şart koştuğu halde, hâkim, —hıyaneti olmayan— başka bir kimseyi mü­tevelli yapabilir mi? Hâkim böyle yapsa bile, bu şahıs mütevelli olabilir, mi?  suâline,  Şeyhu'l-tslâm  Bürhânü'd-dîn,   fetvalarında,  şu  cevâbı vermiştir.

— Hayır, yapamaz. Nehru'l-Fâık'ta da böyledir.

Hâkim ölür veya azledilirse, onun tâyin ettiği — mütevelli— hâli üzere kalır. Gunye'de de böyledir.

Mütevelli  olan  şahıs,  —kendisine  vasıyyet  olunduğu  gibi— vasıyyet ederek, bir başka şahsı, kendi yerine mütevelli yapabilir.

Ancak, böyle yapabilmsi için, vâkıfın, bu hakkı kendisine vermiş olması gerekir.

Mütevelli böyle bir yetki almamışsa, bu iş, hâkime havale edilir.

Vâkıf, mütevelliye, —hizmetine karşılık olarak— bir ücret tayin etmişse; mütevelli olan herkes, bu ücreti alabilir. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

Mütevellinin, kendi sağlığında sıhhatli iken, yerine bir başkasını ayin etmesi caiz olmaz.

Ancak, mütevellinin, —ta'mim (= umîmileştirme) yolu ile, —işini başkasına havale etmesi caiz olur. Muhıyt'te de böyledir.

Vakıf, bilinen ve sayıları belli kimseler namına yapılmışsa, bu şahıslar, hâkimin emri olmadan, bu vakfa bir mütevelli tayin edebilirler.

Ancak, bu hususta, pek çok görüş vardır:

Sadru'ş-Şehîd Husâmü'd-dîn: "Muhtar olan, bu şahısların, müte­velli tayin etmemeleridir. Bunların, mütevelli tayin etmeleri, sahih olmaz." demiştir.

Şeyhu'l-İslâm Ebû'l-Hasan ise: "Bizim şeyhlerimiz, onların tayin ettiği mütevelli, —hâkim buna izin verirse— mütevelli olur; dediler." demiştir.

Müteahhirîn ise, hâkim durumu bilmese bile, bu şahısların müte­velli tayin edebileceklerinde ittifak etmişlerdir.

el-Abd de: "Zamanımızda, fesâd çıkması ihtimâlinden dolayı, mü-teahhirîn'in fetvası ile amel etmek gerekir." demiştir. Gıyâsiyye'de de böyledir.

Bir yeri, bir mescide vakfetmek sahih olur.

Böyle bir vakfın kayyımı ölürse, mescid ehli (= cemaat) toplanıp, —hâkimin emri olmadan— bir mütevelli nasbederler.

Bu mütevelli, mescidin tamiri ile uğraşır ve bunun için, vakfın geli­rinden harcama yapar.

Ancak, bu şekildeki bir mütevellîliğin sahih olup olmayacağı husu­sunda, âlimlerimiz arasında ihtilâf vardır.

Esahh olan görüş ise, bunun "sahih olmadığı" kavlidir.

Bu vakfın mütevellisini hâkim tâyin eder.

Ancak, mescidin cemâatinin seçmiş bulunduğu mütevellinin, ta'mir için harcamış bulunduğu miktarı tazmin etmesi gerekmez.

Şayet, bu mütevelli, vakfı kiraya vermişse, bu, kiraya tutandan geri alınır.

Çünkü, mütevellîliği, vakfı kiraya vermişse, bu, kiraya tutandan geri alınır.

Çünkü, mütevellîliği sahih olmadığı için, bu şahıs, vakfı gasbetmiş olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Müftâbih olan (= kendisi ile fetva verilen kavil): Vakıfları gas-beden kimsenin onu tazmin etmesidir. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.   

Başka bir beldede bulunan evlâdı nâmına vakıfta bulunan bir kimsenin vakfına, o-beldenin hâkimi, mütevelli (=  kayyım, idareci) tâyin eder.

Hâkimin tayin ettiği bu kayyıma, belirli bir maaş verilir. Bu kayyımın, maaşını, —vâkıfın böyle bir şartı olmasa bile— her sene alması helâl olur. Sirâeiyye'de de böyledir.

Bir vakfın, her biri başka başka beldenin hâkimi tarafından tâyin edilmiş bulunan, iki kayyımı bulunsa, bunlardan her biri, diğeri bulun­madan, vakfın gejirinden harcama yapabilir mi?

Şeyhti'1-İmâm İsmail ez-Zfthid, bu suâle, şu cevâbı vermiştir:

—  "Uygun olan, bu kayyımlardan her birinin ayrı ayrı, harcama yapabilmeleridir.

Bu iki hakimden birisi, diğerinin tayin ettiği kayyımı azletmek ister ve buna ihtiyaç görürse; azledebilir; böyle bir ihtiyaç görmezse, azle­demez. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Şayet, bir hâkim, vâkıfın nasbettiği kayyımı nasbetmiş olursa; diğer hâkim onu azledemez.

Fetâvâyi Sfiıd'de şöyle zikredilmiştir:

Bir vakfın mütevellisi, o vakıftan bir şey satsa veya rehin bıraksa, bu caiz olur mu?

— Hayır, bu caiz olmaz; ihanet olur,

Bu mütevelli, hemen azledilir veya yanma güvenilir bir şahıs konur. Vâkıf tarafından tayin edilen mütevelli, kendi kendisini azledemez. Bu mütevelliyi vâkıf veya hâkim azledebilir. Gunye'de de böyledir.

Bir kayyım, vakıftan bir yeri kiraya verdikten sonra azledebilir ve yerine başka bir şahıs tâyin «dilirse, bazıları: "Bu kira ücretini, azledilen kayyım alır." demişlerse' de, esahh olan, bunu, yeni tâyin edüen kayyım» almasıdır.

Çünkö, aaiedilen kayyım, onu, nefsi için değil, vakrf nâmına kiraya vermiştir. BaltrıTr-Râık'ta da böyledir.

Vâkıfın, tâyin ettiği kayyım ölürse; vâkıf, vakfına, yeni bir kayyım tâyin eder.

Vâkıf da ölmüş bulunursa, bu kayyımı, hâkim tayin eder.

Bu durumda, efdâl olan, bu kayyımın, mevkufun aleyhin (= ken­disine vakfedilmiş bulunulan kimsenin) evlâdından veya akrabasından tayin edilmesidir. Bunların arasında, salih kimseler bulunduğu müd­detçe, böyle yapılması efdal olur. Tebzîb'de de böyledir.

Vakfedilen yerde, hurma ağaçları bulunur ve kayyım bunların zayi (= helak, yok) olacağından korkarsa; hurma fidanları alıp, diker. F«t»*âyi Kâdîhân'da da böyledir.

Vakfın evi hakkında da hüküm böyledir. Yani, evin harap olmaması için gereken şeyler, vakfın gelirinden alınır. Zehıyre'de de böyledir.

Vakfedilen yerin bir kısmında bir şey bitmez ve buradan mahsûl alabilmek için ıslâh edilmesi gerekirse, kayyım, vakfın geliri ile, o bölümü işe yarar hâle getirir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir vakfın tamiri, o vakfın geliri ile yapılır. Ancak, bunun için, buranın, bir başkası tarafından harap edilmiş olmaması gerekir.

Velvâliciyye'de şöyle mezkûrdur:

Vakfın evlerinden birini kiraya tutan şahıs, vakfın hayvanların bağlandığı çardağım yıkarsa onu tazmin eder; yeniden yapar. Bahnı'r-Râik'ta da böyledir.

Vakfın bekçisi, işçisi çok olur ve bunların oturmaları için ev yapılmasına ihtiyaç hasıl olursa; kayyım, bu durumda —vakfa— ev yaptırabilir.

Fakirler namına vakfedilmiş han ve saire gibi bir vakıfta, kapısını açıp kapamak ve diğer işlerini yapmak için, hizmetçi lâzım olursa; mü­tevellinin, bu hizmetçiye, ikâmet etmesi için, vakfın evlerinden birini vermesi caiz olur. Zehıyre'de de böyledir.

Vakfın yeri, şehre bitişik olur, insanlar bu vakfın evlerini kiraya tutmaya rağbet eder ve böylece de evlerin geliri, bu yerde yapılan zirâatten ve hurfnacıhktan fazla olursa; kayyım, bu yere ev yaparak, kiraya verir.

Fakat, vakıf yer, şehrin evlerine uzak bir yerde-bulunursa; yukar­ıdakinin hilâfına mütevelli bu yere ev yapıp kiraya veremez. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Meşrutun leh (=   Vakfın getirinin kendisine verilmesi şart koşulduğu kimse) bir —şahıs değil de, bir—topluluk olur ve bunlardan bazıları, mütevellinin, bu vakfı, geliri ile ıslâh etmesine razı olduğu halde, diğer bazıları buna razı olmazsa; mütevelli, razı olanların hisseleri ile, onlara ait yeri tamir ettirir. Razı olmayanların yerlerini ise, —onlar razı olana kadar— olduğu gibi bırakır. Hızânetü't-Müftin'de de Hâvî'de de böyledir.

Ebû'I-Leys, Fetvâlan'nda şöyle demiştir:

Bir kimse, fakirler nâmına vakfedilmiş bulunan dükkanların yanı­na, bunların kayyımının izni olmadan bir bina yaparsa; bunun İçin kayyıma —razı olması için— müracaat edilmez; duruma bakılır: Eğer, yapılan bu şeyi, eski binaya zarar vermeden kaldırmak mümkün olursa, hemen kaldırılır.

Şayet, bu mümkün olmazsa içindeki mal kurtulana kadar beklenir ve bundan sonra, o yeni yapılan bina kaldırılır.

Bu binanın sahibi buna razı olmazsa, vaşî ile sulh cihetine gidilir.

Bu durumda,yapılan yeni binanın, bedeli ödenerek, satın alınması caiz olur.

Ancak, bu durumda da, yapılan bina ile yıkılan binanın kıymetine bakılır. Bedel olarak, bundan fazla vermek caiz olmaz. Muhıyi'te de böyledir.

Bir   kimsenin,   bir   evini,   bir   şahsa   "...   hayatta   olduğu müddetçe..."   veya   "...on   sene..."   veya   daha   fazla  bir  müddet "...oturmak üzere..." vakfetse, bu vakıf caiz olur.

Meşrutun leh (= kendisine vakfedilen şahıs), bu evi kiraya veremez. Ancak, kendisi, ailesi ve çocukları oturabilirler.

Ancak, bu ev, bir topluluk nâmına vakfedilmiş olur ve bunlardan bir kısmı oturmak, diğer bir kısmı da kiraya vermek isterse; hâkim, onlara, evi tanzim edip, hazırlamalarını emreder. Bu durumda, bu toplumdan oturmak isteyenler oturur; kiraya vermek isteyenler de kiraya verir. Hâvî'de de böyleiir.

Vâkıfın, vakfının gailesini (=  gelirini) kendisine şart koşmuş olması hususunda, mütekaddimînden bir rivayet yoktur.

Müteahhirîn ise, bu hususta ihtilâfa düşmüştür. Bu durumda, ihtiyata uygun olan davranış, bu vakfın mütevellisinin, onu kiraya verip, gelirini alarak, vakfeden şahsa ödemesidir. Seran sı'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Evini, bir topluma vakfeden şahıs: "Onun gelirini alsınlar." derse; o şahıslar, bu evde oturamazlar. Şart ne ise, ona uyulur. Hâvî'de de böyledir.

Bir kayyım, medresenin    tamiri için harcanması gereken vakıf gelirinden, gereğinden fazla alarak, —muhtaç bile olsalar— âlimlere, harcayamaz. Gunye'de de böyledir.

Bir vakfın geliri, kayyımının elinde toplandığı zaman, bu vakıf ıslâha (= tamire) muhtaç bir durumda bulunur ve bu sırada, vakfın maksadına uygun, bir de hayır işi zuhur eder ve kayyım da, vakfın geli­rini vakfın tamirine harcanması halinde, hayrın fevt   olmasından kor-karsa;  bu durumda bakar:  Eğer,  bu vakfın tamirinin,  ikinci gelir zamanına kadar, tehir edilmesi hâlinde, yılkılma, harap olma, zarar görme korkusu yoksa bu geliri, hayır cihetine sarfeder.

Fakat, tamirinin te'hiri, bu vakfa zarar verecekse; bu durumda, bu gelir, vakfın tamirine harcanır. Bundan fazla'bir şey artarsa, bu artan kısım da, hayır cihetine harcanır.

Burada, hayır cihetinden maksad, fakirlere tasadduk; müslüman esirleri kurtarmak ve gazilere yardım etmek gibi şeylerdir.

Bu vakfın gelirinin mescid, karakol tamiri veya benzeri şeylere sar-fedilmesi caiz olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bu vakfın kayyımı, tamirat için zaruret olduğu halde, geliri, hak sahiplerine sarfederse, bu durumda, bu miktarı tazmin etmesi gerekir.

Bu şekilde tazminat gerekince de, bu kayyım, kendilerine sarf etmiş bulunduğu hak sahiplerine de müracaat edemez.

Bu kıyâsen böyledir.

Meselâ: Bir kimsenin oğluna, emaneten bir şey bırakılır, o şahıs da bunu, —emânet bırakan şahsın veya hâkimin izni olmadan— baba ve anasına harcarsa; bu durumda, bu şahıs, ana ve babasına müracaat etmeden, —harcadığı bu şeyi, kendisi— tazmin eder. Bahru'r-Râık'ta da böyledir.

Vakfedilmiş bulunan bir dükkan, bir şahsın dükkanının üzerine meyledip eğilir, üçüncü bir dükkan da, bu ikinci dükkanın üzerine eğilir ve muattal olur (= kullanılamaz hâle gelir); kayyım ise, bu dükkanı ta'mir etmekten kaçınırsa, âlimler: "Bu vakfın, o dükkanı ta'mir edecek kadar geliri bulunması halinde, diğer iki dükkanın sahibi, bu miktarı kayyımdan alıp, duvarları tamir ve vakfı ıslâh ederler; vakfın, bu tamiri yaptirabiliecek kadar geliri yoksa, bu durumda, o iki dükkan sahipleri, mes'eleyi hâkime çıkarırlar; hâkim de bu kayyıma, "borç alıp, dükkanı tamir   etmesini"   emreder."   demişlerdir.   Fetâvâyi   Kâdîhân'da   da böyledir.

Mütevelli tarafından bir vakfın arasına yapılan bina, o vakfa ait olur.

Bu hüküm, bu mütevellinin, o binayı vakfın malı ile; veya kendi­sinin malı ile, ancak vakıf niyyeti güderek; yahut hiç bir niyyeti olmadan yapması hâlinde böyledir.

Ancak, bu vâkıf, o binayı kendisi için yaptırmış ve bu niyetle yaptırdığına şahid de tutmuş bulunursa; bu durumda, bu bina kendisinin olur. Ancak, bu durumda da, vakfa ait olan şey, vakfın olur.

Yabancı bir kimse, bir vakfın arsasına, hiç bir niyyeti bulunmadan, bir bina yaparsa, bu bina yapan şahsın olur.

Keza, bir yabancı, vakıf bir arsaya, ağaç dikerse, bu ağaç da, diken şahsın olur. Gunye'de de böyledir.

Bir mütevelli, vakfa ait dirhemleri, kendi ihtiyacına sarfettikten sonra, aynı miktarda, —kendi— dirhemlerini, vakfın tamiri için har­camış olsa, tazminattan kurtulur.

Bir vakfın mütevellisi, bu vakfa ait bir hurma kütüğünü, —vakfın gelirinden sayılmamasını temin etmek maksadı ile— vakfın evine koysa, (bu evde kullansa), bu caiz olur.

Bir mütevelli,«—şart koşulmuşsa— vakfın malından o vakfa har­cayabilir. Sirâciyye'de de böyledir.

Vakfın sahibi veya kayyım, müste'cire( = kira ile tutan şahsa): "îzin veriyorum; tamir yap." der; o da tamir ederse, tamir parasını, izin veren şahıstan alır.

Bu, mal sahibinin menfâatinin bulunması halindedir. "Müste'cir, su dökmek için, çukur kazar veya ekmek pişirmek için tennûr (= fırın, tandır) gibi bir şey yaparsa;. bunların şart olmaması hâlinde, vakıf sahibine veya kayyıma müracaat ederek bir şey alamaz. Gunye'de de böyledir.

Yetîme'de zikredildiğine göre, Ebû'l-Fadl'dan sorulmuş:

— Bir vakfın gelirinin dörtte biri, tamirine; dörtte üçü de fakirlere meşrut kılınmış olduğu halde, o sene tamir işi olmasa, kayyım, bu dörtte biri, dinin menfaati için, din adamlarına sarfedebilir mi?

îmâm:

— Hayır cevabını vermiştir.

Aynı sual, Ebû Hamide sorulmuş; o da, aynı cevabı vermiştir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir kimse, bir yerini, fakir akrabaları ve köyünün fakirleri sonra da diğer fakirler nâmına vakfetse, bu vakıf caiz olur.

Şayet, bu vakfın kayyımı, mevkufun aleyhlerden (= kendisine vak­fedilmiş bulunan şahıslardan) bir kısmını üstün tutmak isterse, bunun için bir kaç yol vardır:

Eğer, bu vakıf, vâkıfın akrabasının fakirleri ve köyünün fakirleri nâmına yapılmış ise, bu durumda, kendileri namına vakıfta bulunulmuş bu kimseler:

1) Sayılıp tesbit edilmemiş,

2) Sayılmış ve tesbit edilmiş,

3) Bir fırka sayılmış, diğer fırka ise sayılmamış olabilir.

Bu durumların her birinde ayrı ayrı tatbikatta bulunmak müm­kündür.

1) Sayılmamaları hâlinde: Kayyım, vakfın gelirini ikiye böler. Bir hissesini, vâkıfın akrabasının fakirlerine, diğer hissesini de, köyünün fakirlerine ayırır.

Bunları, o fakirlere verirken de, kimine noksan, kimine fazla vere­bilir.

Çünkü, onun niyyeti sadakadır. Sadakada ise, hüküm böyledir.

2) Sayilmları hâlinde: Mütevelli, bu durumda, vakfın gelirini, bu fakirlerin sayılarına göre taksim eder.

Bu durumda, bir kısmına az, bir kısmına çok veremez. Çünkü, onun kasdı vasıyyettir. Vasıyyette ise, hüküm böyledir.

3) Fırkanın birinin sayılması, diğerinin ise sayılmaması hâlinde: Mütevelli, bu durumda da, vakfın gelirini ikiye böler.   Önce, sayılan fırkanın hissesini,sayılarına göre,aralarında eşit olarak taksim eder.

Sayılmayanların hissesini ise, onlara verirken, dilediğine fazla, dilediğine ise, noksan verebilir.

Bu durum, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göredir.

İmâm Muhammed (R.A.)'e göre ise, böyle yapılabilmesi için, bir kolaylık yoktur. Veciz'de de böyledir.

Bir kimse, beldesinin fakirleri nâmına vakıfta bulunursa; bunların sayılmamaları halinde, mütevelli, bu vakfın gelirini, istediğine istediği kadar vererek dağıtır.

Ancak, bunlar sayılıyorlarsa, adedlerine göre ve kadın erkek farkı gözetmeden, eşit olarak dağıtır.

Vâkıf, bu şahıslardan birisinin hissesini kendi nefsine sarfetmiş olursa, isterse, onu tazmin eder.

Şayet, bu fakirlerden her birinin ihtiyaçlarının karşılanması şart koşulmuşsa; yeme, içme, giyim ve mesken ihtiyaçları, mümkün olduğu kadar karşılanır.

Bu vakıf, senede bir gelir getiriyorsa, fakirlerin ihtiyaçları seneden seneye; ayda bir gelir getiriyorsa, aydan aya karşılanır. Felâvâyi Itâ-biyye'de de böyledir.

Bir kayyım, harap olan vakıf arazisinin bir kısmını, geri kalan kısmını imâr etmek maksadı ile satmak istese, bunu yapma hakkına sahip olamaz.

Keza, bir kayyımın vakıf bir binayı yıkılacak diye veya bir hurma ağacını satılacak diye satması hâlinde, bu satış bâtıl (= geçersiz) olur.

Şayet, satın alan şahıs, bu binayı yıkar veya bu hurma ağacını sök«rse; hâkimin, bu kayyımı görevinden çıkarması uygun olur. Çünkü, bu kayyım, hainlik etmiş olmaktadır.

Bu durumda, hâkim, bu şeyin bedelini, dilerse, bu kayyıma; dilerse, satın alan şahsa ödetir.

Şayet, bu şeyin bedelini, satın alan şahıs öderse, bu satış geçerli; kayyım öderse, bu satış geçersizdir. Zehıyre'de de böyledir.

Bir vakfın kayyımı, vâkıfın vârislerinden veya her hangi bir   zâ­limden korkarsa; bu vakfı satıp, bedelini tasadduk eder.

Fetvada ise: "Bu kayyımın, bu vakfı satması caiz değildir." denilmiştir. Sirâciyye'de de böyledir.

Vakfın ağaçları meyve ağacı olur ve üzerlerinde de meyve bulu­nursa; bu meyveleri toplamadan, ağaçları satmak caiz olmaz.

Meyve yoksa, bu ağaçlan satmak caiz olur. Muzmerât'ta da böyledir.

Gölgesi altında bulunan mahsûle zarar vermiyen vakıf ağaçları satmak caiz olmaz.

Vakıf ağaçlar, gölgesi altındaki mahsûle zarar veriyorsa, duruma bakılır: Eğer ağacın meyvesi, altındaki mahsûlden daha kıymetli ise yine satılmaz ve sökülmez. Durum, bunun aksine ise, bu ağaçlar satılır.

Vakıf ağaçlar, meyve vermeyen cinsten olur ve gölgesi.ile de, altın­daki mahsûle zarar verirse; yine satılır ve sökülür.

Ancak, bu ağaçlar, altındaki mahsûle zarar vermiyorsa, satılmaz ve sökülmez.

Bu ağaçlar, çınar, söğüt ve benzeri ağaçlardan iseler, bunları satmak caizdir.

Çünkü, bunlar, vakfın geliri yerindedirler. Ve bu ağaçlar, kesilince tekrar büyüyen ağaçlardır. Bu bakımdan meyve gibidirler.

Dut ağacının yaprağım satmak da caizdir. Ancak, müşteri, bunu dibinden koparmak isterse; ona mâni olunur.

Mütevellinin, satın alan şahsın bu hâline mâni olmaması ihanet olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir kayyım, vakıf evine harcamak veya vakfı imâr etmek için, ceviz ağacını satamaz.

Ancak, evi kiraya verir ve cevizden elde edilecek gelirin yardımı ile, bu evi tamir ettirir. Sirâciyye'de de böyledir.

Bir mescidin — kerkisini alma— satma hakkı verilmiş bulunan mütevellisi, o mescidin malı ile, bir ev veya dükkan satın alıp, bilâhare de bunu satsa, bu caiz olur.

Bu mes'ele üzerine bina edilen, başka bir mes'ele:

Bir mescidin mütevellisi, o mescidin geliri ile bir ev veya dükkan satın alsa, bu şey, mescid nâmına vakfedilmiş bulunan yerlerin arasına girer mi? Yani, satın alınan bu yer, vakıf olur mu?

Âlimler, bu hususta ihtilaf etmişlerdir.

Sadru'ş-Şehîd: "Muhtar olan, satın alınan bu yer, vakfedilmiş bulunan şeylerin arasına girmez. Fakat, burası da, mescid için bir gelir kaynağı olur." demiştir. Muzmarât'ta da böyledir.

Vakfın geliri ile elbise alıp, fakirlere veren bir kayyım, bunun bedelini tazmin eder. Bahru'r-Râık'ta da böyledir.

Bir kimse tarafından fakirler nâmına vakfedilmiş bulunan evlerin kayyımı, evleri kiraya verip, geliri ile tâmirata başlasa, bu kayyım, o evlerin birinde, ücretsiz olarak oturamaz. Muhıyt'te de böyledir.

Câmiu'l-Cevâmî'de şöyle zikredilmiştir:

Bu kayyım, o vakfın evi yıkılıp, ikinci defa yapıldıktan sonra, orada oturma hakkına sahip olur. Ancak, bunun için de, önceki evin, eser kalmıyacakbir şekilde yıkılmış olması gerekir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir   kayyım,   vakfı   kiraya  verdikten   sonra  ölürse,   bu   kira sözleşmesi bâtıl (— geçersiz) olmaz.

Nitekim, burayı vâkıf kiraya verse ve ölse idi, yine bu icâre bâtıl olmazdı.

Bu hususta, kıyâs ve istihsân vardır:

Kıyâsa göre, bu icâre bâtıl olur, Ebû Bekir el-İskâf bu kavli almıştır.

İstihsâna göre ise, bu icâre bâtıl olmaz. Zehıyre'de de böyledir.

Muhammed bin Fadl, Fetvalarında, şöyle demiştir:

Bir mütevelli, vakıf araziyi kiraya verdikten'sonra, hem bu müte-vellî, hem de kiraya tutan şahıs ölürse; mahsul, bu araziye tohum eken müste'cirin vârislerinin olur.

Vakfın bu geliri, vakfın ıslâhı için harcanır; kendisine vakfedilmiş bulunan kimselere varılmaz. Hâvî'de de böyledir.

Keza, kira müddeti bitmeden, kendisine vakfedilmiş bulunan şahıslardan bir kısmı ölürse bu vakfın icarı, sağ olanların kendilerine, ölmüş bulunanların ise, varislerine verilir.

Keza, bu ölenlerden sonra, başkaları da ölürse, durum yine böyledir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

İcar önceden alınıp, vakfa dâhil olanlara verildikten sonra, bu şahıslardan  birisi  ölürse,   kıyâsa göre,   onun  hissesi   fâsid  olur.   ( = bozulur)

Bu şahsın hissesinin, yaşadığı güne tekabül eden kada/ verilir.

İstihsanda ise, bu şahsın hissesi bulunmaz.

Keza, ücretin önce alınması şart koşulmuş olsa bile, fcüftüm yine böyledir.  Zahirîyye'de de böyledir.

Bir vakfın evi, seneliği yüz dirheme kiraya verilir ve bu vakfın, mevkufun lehleri (— kendisine vakıfta bulunulmuş olan şahıslar) da üç kişi olurlar ve bunlardan birisi, dört ay geçtikten sonra, diğeri de, senenin sekiz ay geçtikten sonra ölür ve üçüncü şahsı kalırsa; bu durumda, senenin ilk üçte birinin kirası, ölen iki şahısla, kalan şahıs arasında taksim edilir. Ölenlerin hisseleri vârislerine verilir.

Yılın ikinci üçte birinin kirası ise, sekiz ay sonra Ölen şahısla, halattaki şahıs arasında, yarı yarıya taksim edilir.

Yılın üçüncü üçte birinin kirası ise, tamamen, hayatta olan şahsa verilir. Mes'ele on sekizden çıkar. (Yani, bu problemi çözmek için, bir yıllık kira, on sekiz b.irim telakki edilir.) Muhıyt'te de böyledir.

Camiu'I-Fetâvâ'da şöyle zikredilmiştir:

Vâkıf, bir vasî tayin ettikten sonra öbür, o da vakfı icara verir ve bu icâre fâsid olursa; müste'cirin ecr-i misil[37] vermesi gerekir; kirayı,vasi­nin razı olacağı kadar artırması gerekmez. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Fakir ve miskinler nâmına vakfedilmiş bulunan bir yerin müte­vellisinin, burayı, bir seneden fazla bir müddet için kiraya vermesi, —böyle bir şart koşulmamışsa— caiz olmaz.

Ancak, muhtar olan kavil, bunun, üç seneye kadar caiz olmasıdır.

Bu durumda da, bunun caiz olmamasını gerektiren bir hâl varsa, o müstesnadır. Bu ise, mekân ve zaman ihtilafından meydana gelebilir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Kadı'I-İmâm Ebû Ali en-Nesefî, "mütevefiînin, üç seneden fazla kiraya veremiyeceği" hususunda fetva vermiştir.

Ancak, mütevelli, üç seneden fazla için kiraya vermiş olsa, bu da caiz olur.

Bu, muhtar olan kavle yakındır. Maslahat (vakıf için bir fayda, menfaat) görüldüğü zaman, öyle yapılabilir. Gıyâsiyye'de de böyledir.

Vâkıf, bir yılıktan daha uzun süreli kira akdi yapmamayı şart koştuğu halde, halk bir yıl süreli icara rağbet etmiyor ve daha uzun sü­reyle kiraya verilmesi hoHnde, gelir daha fazla oluyor ve fakirlerin menfâati artıyorsa; bu durumda bile, kayyım, vâkıfın şartına muhalefet edemez.

Ancak, bu kayyım, mes'eleyi hâkime götürür. Hâkim de, o vakfı, üç seneden daha uzun bir süre için kiraya verir.

Vâkıf, vakıf senedine: "Bir seneden fazla müddet için kiraya verilmez." diye yazdığı halde, buna ilâveten: "...ancak, böyle yapmak, fakirlerin menfaatine uygunsa, o zaman müstesnadır." diye yazarsa; bu durumda kayyım, —hâkim müracaat etmeden— kendi başına da, bu müddeti uzatabilir. Böyle yapmakta, menfâat görüyorsa, mes'eleyi hâkime götürmesine gerek yoktur.Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir vâkfı, ecr-i mislinden az bir bedelle kiı aya vermek caiz olmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Vakıf bir dükkan, ecr-i misli ile kiraya verildikten sonra, başka bir şahıs gelip, kirayı artırma teklifinde bulunsa, önceki kira akdi bozulmaz. Sirâciyye'de de böyledir.

Vakıf bir tarlayı, belirli bir ücretle, üç sene süre ile kiraya vermek, —bu ücret ecr-i misilden az olmamak şartiyle— caizdir.

Kira ücretleri pahalansa bile, bu kira sözleşmesi feshedilmez. Mtıhıyt'te de böyledir.

Kübrâ'da şöyle zikredilmiştir:

Bir kimse, vakıf bir araziyi, ecr-i' misli ile, üç seneliğine, belli bir üeretie kiralar; henüz ikinci seneye girince de, halkın rağbetinden doiayı kiralar artarsa; mütevelli, bu kira akdini bozamaz. Muzmarât'ta da böyledir.

Bir şahsın, vakıf arazisi üzerinde bir dükkanı bulunur Ve bu ş&his, bu yere ecr-i misil vermeye razı olmazsa; ma'mur halde bulunuyorsa kirayı artırması istenir. Aksi takdirde, bu dükkan, eski bedeli ile, müste'cirin elinde biraktlır. Sirâciyye'de de böyledir.

Vakfedilmjş bir yer, belirli bir müddetle, mütevelliden kiralanıp, onun izni ile üzerine bina yapılır ve mezkûr müddet tamamlandıktan sonra, başka bir şahıs, daha fazla ücret verir, içinde oturan kimse de bu fazlalığı vermeye razı olursa; —kiracı olarak— onun kalması evlâ olur mu?

Cevap: Evet, olur. Fusûl-i Imâdiyye'de de böyledir.

Hassâf'in Vakfı'nda şöyle mezkûrdur:

Bir vâkıf, vakfettiği yeri, uzun bir süre ile kiraya verir; ancak, bu durumda, hakim, bu kiraya verme yüzünden, kölelerin telef olmasından korkarsa, o kira sözleşmesini bozar. Zehıyre'de de böyledir.

Semerkand ehlinin fetvalarında şöyle denilmiştir: Ma'mur bulunan han veya hudut karakolu kiraya verilmez. Ancak, bunlar, tamire muhtaç bulunurlarsa, kiraya verilerek, bu gelirle tamir ettirilirler. Muhıyt'te de böyledir.

Bir vakıf harap, mütevellisi de, onu tamir ettirmekten âciz olursa; hâkim o vakfı kısaya verir ve alınan ücretle, tamir ettirir.

Bu vakıf, ma'mur bir hâle gelince,hakim yeniden o vakfı mütevelli­ye iade eder. Tehzîb'de de böyledir.

Bir mütevelli,  bir ameleyi,  —ecr-i misli,  bir dirhem olduğu halde,— bir dirhem ve bir dânik ücretle vakfın işlerinde çalıştırıp, ücre­tini de, bu vakıftan öderse; bu mütevelli, verdiğinin tamâmım, vakfa tazmin eder. Zahîrîyye.'de de böyledir.

Mütevellî'nin, vakfı ariyet (= ödünç) vermesi ve içinde oturması caiz değildir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Hilâl, şöyle buyurmuştur:

Bir vakfın mütevellisi, bir şahsı, bu vakfın evinde, ücretsiz otur­tursa, oturan şahsa bir şey gerekmez.

Müteahhirîn ise: "... Bu şahıs, ecr-i misil verir." demişlerdir.

Bu ev, ister vakfın korunması, ister gelir getirmesi maksadı ile yapılmış olsun müsavidir.

Fetva da buna göredir.

Keza, bu şahıs, kayyımın izni olmadan oturmuş olursa, yine ecr-i misil gerekir. Muzmarât'ta da böyledir.

Bir mütevellinin, borçtan dolayı, vakfı rehin vermesi sahih olmaz.

Keza, bir mescidin cemâatinin veya bunlardan birinin, o mescidin evini rehin vermesi sahih olmaz.

Bu durumlarda, rehin alıp, o evin içinde oturan şahsın, ecr-i misil vermesi gerekir. Vereceği bu icar da vakfın geliri olur.

Sadru'ş-Şehîd Hüsâmü'd-Dîn: "Muhtar olan budur." buyurmuştur. Gıyâsiyye'de de böyledir.

Bir mescidin mütevellisi, bu mescid nâmına vakfedilmiş bir yeri satar ve satın alan şahıs oraya oturduktan sonra, o mütevelli azledilip, başka bir şahıs mütevelli olur ve bu yeni mütevelli, satın alan şahsı dava ederse; hâkim, önceki mütevellinin satışını ibtâl ederek, bu binayı, ikinci mütevelliye teslim eder.

Burayı satın almış bulunan şahsa ise, ecr-i misil verilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kayyımın, vakıf binasını, ecr-i mislinden noksana kiraya vermesi caiz olmaz.                                              .

Böyle bir durumda, müste'cirden, ecr-i misil alınır.

Fâsid icâre de, böyledir. Müteahhirîn'in ihtiyar ettiği görüş budur: Füsûl-i Imâdiyye'de de böyledir.

Bir kayyım, vâkıfın emri ile vakfın bir yeirni,sahih bir icâre ile kiraya verir ve bu yeri su basarsa, kira sakıt olur.

Şayet, kiraya tutan şahıs, bu yeri aldığı halde bir şey ekmezse, yine kirasını öder.

İcâre fâsid olur ve kiraya tutan oraya oturmaz veya orayı ekmezse, ona bir şey gerekmez.

Bazıları: "Bu durumda da, o şahsın kirayı ödemesi gerekir. Ve, anlaşma yoksa, ecr-i misil verir." demişlerdir. Hâvî'de de böyledir.

Mütevellî'nin, vakfa ait bir yeri, bulûğa erişmiş oğluna veya babasına kiraya vermesi, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'yegöre caiz olmaz.

Ancak, mütevellinin bunlardan aldığı kira bedeli, ecr-i misilden fazla olursa, bu durumda, onlara kiraya vermesi caiz olur.

Keza, mütevellinin kendisinin, bu vakıftan bir yer kiralaması, —vakıf için— hayırlı olursa sahih olur. Aksi takdirde, sahih olmaz.

Fetva da, buna göre verilir. Bahru'r-Râık'ta da böyledir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bir kayyımın,- vakfın bir yerini, eşya mukabilinde kiraya vermesi caiz olur.

Bazı âlimler ise: "Satış ve kiraya verme işlerinde, buğday ve arpa gibi şeylerle muamele etmek, halk arasında yaygın bir şey olduğu için, caiz olur. Fakat, elbise ve benzeri şeyler mukabilinde —icara vermek— bi'1-icma' caiz olmaz." demişlerdir. Gıyâsiyye'de de böyledir.

Vakfın, eşya mukâbilince kiraya verilmesinin caiz olması duru­munda, kayyım, bu eşyayı satar ve bedelini -vakfın gelirine katar. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kayyım, vakfın yerini, bizzat kendisi eker ve icarını verirse, bu icar da, vakfın gelirine ilave edilir. Hâvî'de de böyledir.

Bir kayyım, vakfın bir yerini, icara verir ve kiracıya, o icarla, tamir yaptırmasını şart koşarsa, bu kira akdi batıl (= geçersiz) olur.

Ancak, bu kayyım, ücreti belli eder ve onu tamiratta sarf etmesini söylerse, bu caiz olur. Zehıyre'de de böyledir.

Bir müste'cirin, kiraladığı yere, kendi nefsi için oda yaptırması caiz olmaz.

Ancak, kira ücretini artırırsa, bu durumda oda yapmasında bir zarar yoktur.

Fakat, burası muattal bir durumda olur ve kiracılar rağbet etmez; ancak, bunu yapmakla kiraya tutulursa, o zaman, müste'cir fazla ücret vermeden de oda yapabilir. Kunye'de de böyledir.

Bir kimse, bir evini, bir topluluk nâmına vakfeder ve "sonunda da fakirlerindir." derse; mütevellinin o yeri nâmlarına vakfedilmiş bulunan kimselere icara vermesi caiz olur. Muzmarâlta da böyledir.

Ancak, kiraya tutan bu şahsın, ödemesi gereten kira bedelinden, vakıf gelirinden hissesine düşen miktar düşülür. Muhıyt'te de böyledir.

Keza, fakir bir kimse, fakirlere vakfedilmiş bir yerde icaria otursa, bu da kendisine düşecek vakıf geliri hissesine mahsup edilir. Çünkü, bu hususta, âlimlerimizden rivayet vardır.

Beyîü'l-mâlde hakkı olan bir kimsenin haracı alacağı nisbetinde terk edilir; alınmaz. Bu caizdir. Serabsî'nin Muftıytı'nde de böyledir.

Fakıyh Ebû Ca'fer şöyle buyurmuştur:

Mevkufun aleyh (= kendi namına vakfedilmiş bulunan kimse), bu vakfı kiralar ve bu vakfın gelirine kendisinden başka bit hak sahibi bulunmadığı gibi, bu vakıf tamire de muhtaç değilse, kira vermez yaıu kiia bedeli kendisinin olur.

Ancak, mevkuf ( = vakfedilen şey) bir yer olur ve vâkıf da: "Önce, haracının veya öşrünün verilmesini, bilâhare tamirde kullanılmasını ve artanın da mevkufun aleyhe (= kendisine vakfedilmiş bulunan şahsa) verilmesini şart koşmuş olursa, bu durumda mevkufun leh, burayı kiraya tutamaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Fakat, vâkıf (= vakfeden şahıs) harâc ve öşrün verilmesini şart fcoşmaz ve mevkufun aleyh (= kendisine vakfedilmiş bulunulan şahıs), bu mevkufu (= vakfedilen şeyi) kiraya tutarsa; harâc veya öşrünü ken­disi öder; kira vermez. Zehıyre'de de böyledir.

Kendisine vakfedilmiş bulunulan şahıslar iki veya üç kişi olurlar ve mevkufu (= vakfedilen yeri) hazırlayıp, her biri bir yer ekmek isterse, böyle yapmaları caiz olmaz.

İmâm Elnı Yûsuf (R.A.)'a göre, eğer bu yer, öşre tâbi ise, böyle yapmaları caiz olur; harâc arazisi ise, caiz olmaz. Fetâvâyi Kğdfhân'da da böyledir.

Fakıyh   Ebû   Ca'fer   el-Hindüvânî'nin   şöyle   dediği   hikâye olunmuştur.

"Fetva," vakfm bir yerini, uzun seneler için kiraya vermek, caiz değildir." demişken, zamanımızda, bir çok kâtipte, kira akdi yazı-lannda hile yapıyorlar.

Vâkıf: "Bu vakfın icar işi için, şu şahsı, her sene vekil tayin ettim. Her ne zaman, onu vekâletten çikarsalar, yine o vekildir. diye yazdırır; bu şahıs da, bu vakfı, bir seneden daha fazla bir süre için kiraya vermiş olursa; bu durum hakkında, Fakıyh Ebû Ca'fer: "Haberiniz olsun, vakıf hakkında, biz bu vekâleti ibtâl ediyoruz.

Kıyâs, araştırma sonucu, vakfın sahâhi bakımından, bir seneden daha uzun bir müddet için kiraya vermeyi caiz görüyorsa da; biz, uzun süre için kiraya verilmesini bâtıl (= geçersiz) görüyoruz."

Vekâlet bâtıl olunca, o şahsın yaptığı sözleşme de bâtıl ( = geçersiz) olur.

Fetva da buna göredir. Muzmarât'ta da böyledir.

Bir kimse, vakıf bir yeri kiralayıp, oraya dükkan yapar ve bu dükkana oturur; başka bir şahıs da, onu çıkarmak için,, buraya daha fazla kira teklif ederse, duruma bakılır: Eğer, kira aylık ise, ay başı gelince, kayyım, bu kira akdini fesheder.

Sonra, eğer vakfa zarar vermiyeceîtse, bu bina, yapan tarafindn kaldırılır.

Kaldırılması, vakfa zarar veriyorsa, bu bina kaldırılmaz.

Kiraya tutan şahıs, kayyımın, bu binanın bedelini verip,onu alması­na veya yıkmasına razı oluyorsa, ne âlâ... Aksi takdirde, onu, vafkm mülkünden kurtarana kadar, terk eder. Sirâciyye'de de böyledir.

Bu hüküm, bu binanın, mütevellinin izni olmadan yapılması halindedir.

Fakat, mütevellinin izni ile yapılmış, olması hâlinde, bu bina, vakfın olur.

Bu durumda, binayı yapan şahıs, mütevelliye müracaat ederek, yaptığı masrafı ondan alır. Zehiyre'de de böyledir.

Mecmû'u'n-Nevâzil'de şöyle zikredilmiştir: Necmü'd-dîn NesefTden sorulmuş:

— Bir kimse, vakıf bir binada, günün îcabı olan ecr-i misille, kira ile oturmakta iken, bu kiracı değişip, başka bir kiracı gelse;  mütevelli ise, bu şahıstan, kirayı bu günkü ecr-i misille ödemesini isteyip, önceki kiraya razı olmasa, bu mütevellî'nin dediği yapılır mı?

İmâm:

—   "Evet, yapılır." cevâbını vermiştir. Füsülü'l-Imâdiyye'de de böyledir.

Bir  mütevelli,  kiraya verdiği  vakıf evinin,  kiracısının  hileci olduğunu sanırsa, bu durumda, kiraya bedel olarak, kefil alması, daha evlâ olur. Fetâvâyi Kâriîhân'da da böyledir.

Ebû'l-Leys'in Fetvalarında şöyle denilmiştir:

Bir mütevelli, vakıf arazide bulunan ağaçları satıp, sonra da bu yeri kiraya verirse; eğer, mütevelli, bu ağaçları kökleri ile satmışsa, uzun olmak şartı ile, bu kira akdi caizdir.

Fakat, mütevelli, bü ağaçları yerin üzerinde satarsa, bu durumda, bu yeri kiraya vermek caiz olmaz.

Mütevelli, ağaçlan bu yerden çıkarır ve burayı bir veya iki sene veya benzeri bir süre için, ecr-i misille kiraya verirse, bu İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre caizdir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'e göre de, bu muamele caizdir.

ihtiyata en uygun olan, —müttefekun aleyh olmak için— burayı, ağaçlarını kökleri ile birlikte sattıktan sonra, kiraya vermektir. Muhıyt'te de böyledir.

Kayyım, vakfın işlerini yürütür; kiraya verilmesi gereken yeri kiraya verir; yapılması gereken işleri yaparak, vakfın ıslâhına çalışır. Hâvî'de de böyledir.

Vakıf arazisini, müzârea yoluyla vermek caizdir.

Keza, vakıf arazisinde bulunan hurma ağaçlarını muamele ile vermek de caizdir.

Kayyım, ziraat müddeti bitmeden ölse bile, bu müzârea (= ziraî ortaklık) ve muamele ( = alış-veriş) bâtıl olmaz.

Ancak, müzâri' (= ziraatci) ve muâmil (= muâmeleci) ölürse, bu işlemler bâtıl (= geçersiz) olur.

Mütevellinin, vakıf arazîsini, müddeti belirleyerek, senelerce mü­zârea için verse; —bu durum, fakirler için daha hayırlı olmak şartı ile— caiz olur

Mütevelli, vakıf araziyi müzârea, hurmalığını da muamele ile verir ve bu durum, vakıf için kârlı olmazsa, böyle yapmak caiz olmaz; müte­velli, bu durumda gâsıb olur.

Mütevelli, bunları noksan ücretle verirse, —bu noksanlığı— tazmin etmesi gerekmez. Ancak, bu ücreti, kendisi noksanlaştırırsa, bu durumda, tazmin etmesi vacip olur.

Kendisine vakfolunmuş bulunan şahıslar, böyle bir durum karşısında, isterlerse mütevelliye, isterlerse alana müracaat ederler.

Bu durumda, meyveler, kendilerine vakfolunan kimselerin olur.

Araziden elde edilen mahsul, kendisine zirâat için verilen şahsın olmaz; onun hakkı, ecr-i misildir; çalıştığının karşılığını, bu şekilde alır. Zehıyre'de de böyledir.

Bir kimse, başka bir yerde bulunan, bir vakıf araziyi, o yerin hâkiminden, belli miktardaki dirhemler karşılığında kiraya tutup eker ve mahsul elde edilince de, mütevelli, müzârea örf ve âdetinde olduğu gibi yarı veya üçte bir hisse ister; diğer şahıs ise: "Ben, icarcıyım." derse; bu durumda, mütevellî, hissesini alır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Vakıf arazi, öşür arazisi ise, mütevelli, onu müzârea veya mua­mele için verebilir.

Öşür ise, araziyi verenin hissesinden ödenir. Bu, İmâm Ebû Hantfe (R.A.)'nin kavlidir.

Bu arazi, dirhemler mukabilinde kiraya verilmişse, o zaman, öşrünü kiraya tutan verir. Harâc arazisi gibi... Muhıyt'te de böyledir.

Hilâl, şöyle buyurmuştur:

"Bir mütevelli, vakfı tamir ettirmek ister, ancak elinde, vakfın geliri bulunmazsa, burayı, borçlanarak tamir ettirmesi gerekmez."

Fakıyh Ebû Ca'fer ise, şöyle buyurmuştur:

"Bu, kıyâsda böyledir. Lâkin, zaruret zamanı kıyas terk edilir.

Meselâ: Ekili bulunan, bir vakıf arazinin mahsûlünü çekirge yer; bu durumda kayyım nafakaya muhtaç olur veya sultan haracını isterse bu durumda, kayyım borçlanabilir.

Bu gibi zaruret hallerinde, hâkimin emri ile borçlanmak, ihtiyata en uygun olan yoldur.

Ancak, bu kayyum, hâkimden uzak bulunur ve onun huzuruna varması mümkün olmazsa; bu durumda, bizzat kendisinin borçlanmasında da bir beis yoktur." Zahîriyye'de de böyledir.

Bu hüküm, o sene, vakfın bir gelirinin olmaması halindedir. Ancak, o sene gelir olup, kayyımın bunu fakirler için ayırması ve harâc için elinde, bir şey bırakmaması hâlinde, haracı, kayyımın kendisi tazmin eder. Zehıyre'de de böyledir.

Bir kayyımdan, verilmesi îcâbeden harâc istenir ve elinde de, vakıf malından bir şey bulunmadığı için, borçlanmak isterse; ancak, vâkıfın böyle bir şartının bulunması hâlinde borçlanabilir.

Vâkıfın böyle bir şartı yoksa, kayyımın yapacağı en doğru iş, bu hususu hâkime götürmektir. Hâkim emrederse, bu kayyım borçlanır ve sonradan da, bu borcu, vakfın gelirinden öder. Muzmarât'ta da böyledir.

Vakfın mutlaka tamir edilmesi gerekiyorsa, bu durumda, hakimin emri ile borçlanılır.

Tamirin dışında, —hâkim izin verse bile— hak sahiplerine vermek için borçlanmak caiz değildir. Bahru V-Râık'ta da böyledir.

Tohum bedelini ödemek için, —hâkimin emri ile— borçlanmak, bi'1-icma caizdir

Mütevellî'nin, hâkimin emri olmadan —bunun için— borçlanması hâlinde de, ("caizdir" ve "caiz değildir." şeklinde) iki rivayet vardır. Zehıyre'de de böyledir.

Mütevellî, vakfın rehin olan gelirini kurtarmak için, borçlarimak istemesi hâlinde de, hâkimin emri gerekir. Hâkim borçlanmasını emre­derse, borçlanır; değilse, borçlanamaz. Sirâciyye'de de böyledir.

MütevehTnin vakıf için borçlanması: Vakfın gelirinin olmaması ve borç almaya ihtiyaç bulunması hâlinde olur.

Fakat, vakfın geliri bulunduğu halde, mütevellî, vakfın ıslâhı için, kendi şahsî malından harcarsa, bu masrafını vakfın gelirinden alabilir. Fetâvâyi Kâdîhâıı'da da böyledir.

Ekicinin elinde bulunan bir vakıf arazide, pamuk bulunur ve bunu bir şahıs çalar; ekici de, bu pamuğu bir şahsın evin de bulup, bu ev sahibini yakalar ve mahkemeye düşerler; evin sahibi de: "Sana, yüz menn [38] pamuğu tazmin edeyim." derse; kayyımın bunu alması helâl olur mu?

Burada, şu üç ihtimâl bulunabilir:

1) Ev sahibinin,ayıbının ortaya çıkmasından korkmasından dolayı vermek istediği anlaşılabilir.

2) O şahsın, tam söylediği kadar pamuk çalmış olduğu bilinebilir.

3) Veya, bu şahıs, daha fazla çalmış olduğu halde, az pamuk vermek istediği bilinebilir.

Birinci halde, o şahsın vereceği pamuğu almak caiz olmaz. İkinci halde, almak caiz olur.

Üçüncü halde de, yine, o pamuğu almak caiz olmaz. Bu durumda, o şahsın ne kadar çaldığı biliniyorsa, o kadar alınır. Muhiyt'te de böyledir.

Ekici, vakıf malından bir kısım yer, mütevellî ise, bir şey karşılığında onunla sulh olursa; ister, mütevellî, bu hususta bir beyyine bulmuş veya şahit dinletmiş; isterse, bu hususu, ekici ikrar etmiş olsun; mütevellinin, —zengin ise— ekiciden alınacak şeyden, bir şey eksiltmesi caiz olmaz. Ancak, bu şahıs muhtaçsa, mütevellinin böyle yapması caiz olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir. [39]

 
Kayyımın Görev Ve Yetkileri

 

Vâkıfın, vakıf işlerine bakmakla görevlendirdiği kayyıma (müte­velliye, yöneticiye) her sene, belli bir miktarda tahsisatta bulunması caiz olur.

Kayyım ise, âdet üzere, yapılması gereken işleri yapar. Kayyım, vakfın tâmiratı ile uğraşır.

Kayyım, vakfın gelirini toplar. Ve bu geliri, dağıtılması gereken yerlere dağıtır. Hâvî'de de böyledir.

Kayyımın bu işleri azaltması uygun olmaz.

Ancak, vekâleten yapması gereken işleri yapmayabilir. Muhıyt'te de böyledir.

Hatta, vâkıf velayeti (= vakfın mütevellîliğîni; kayyımlığını, idareciliğini), bir kadına verip, ona da belli bir ücret tâyin etse, bu mü-tevellîye'ye, kadınların yapabileceği işten fazlasını teklif edemez.

Vakıf ehli, bu kadınla niza' ederler ve hâkime: "Gerçekten vâkıf, bunu, bu işler yapmakla görevlendirdi." derlerse; hâkim, -—diğer— mütevellilerin yapmadığı işleri; bu kadına teklif etmez. Bahru'r-Râık'ta da böyledir.[40]

 
Mütevellinin Acze Düşmesi

 

Mütevellide, cinnet (= delilik) gibi bîr âfet zuhur eder yahut kör veya ahras olur; ancak, bu hâlinde de, yapması-gereken işleri yapabilir bir durumda bulunursa; onları yapar ve ücretini de alır.

Aksi takdirde, bu mütevelliye, bir ücret verilmez.

Hâkim, bir kişinin tenkit etmesinden dolayı, bir mütevelliyi, bu görevinden alamaz.

Ancak, bu mütevellinin, vakfa hıyaneti açığa çıkarsa; hâkim, onu bu görevden alır ve ücretini keser.

Hâkimin, görevinden aldığı bir mütevellî, iyileşir veya hâlini ıslâh ederse, yine hâkim tarafından eski görevine iade edilir. Hâvî'de de böyledir.

Hâkimin, bu mütevellî ile birlikte, başka bir şahsı da görevlendirip vakfa sokmasında da, bir beis yoktur.

Bu durumda, kayyıma verilen mal, çok az geliyorsa; hâkim, diğer şahsa da, vakfın gelirinden ayrıca, bir rızık tâyin eder.

Vâkıfın, vakıf işlerini yürütmesi için, kayyıma, her sene verilmek üzere tâyin ettiği belli miktarın, ecr-i misilden fazla olması da caizdir. Bu hususta, ecr-i misle bakılmaz. [41]

 
Mütevelliye Vekil Tâyin Edilmesi

 

Vakfın nâzın (- gözeticisi), mütevelliye yardımcı olmak üzere bir vekil tâyin edip, bu kayyımın maaşının bir kısmını ona tahsis ederse; kayyım, memnun olmaması hâlinde, bu vekili değiştirebilir. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

Vâkıf, vakıf işlerine bakacak olan kayyum için, bir mal ayırır; o kayyım da, bu mal için, başka bir kayyım tayin ederse; bu caiz olmaz.

Ancak, vâkıf, mütevellinin böyle yapmasına izin vermiş olursa, o zaman böyle yapması caiz olur. Hâvî'de de böyledir.

Vâkıfın tâyin ettiği kayyım, vakfa bir vekil tâyin eder veya böyle yapmasını, bir başka şahsa vasıyyet eder ve kendisine verilen ücretin tamamını veya bir kısmını, ona verdikten sonra; tevkilini (= vekil tayin etmesini) veya vasıyyetini ibtâl edecek (= geçersiz kılacak) bir şekilde, cünûn-i mutbik) ile tecennî ederse (= delirirse), vekil veya vasî o mala (ücrete) hak sahibi olamazlar.

Bunlar, vakfın gelirine müracaat ederler.

Ancak, vâkıfın, önceki kayyımın işinin sona ermesi üzerine, bizzat kendisi, başka bir yönden infâkmı yaparsa, bu durum müstesnadır. Bahru'r-Râık'ta da böyledir.

Bu durumda, vakfa yeni bir kayyım tâyin etmesi için, hâkime baş vurulur. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

Cünün-i mutbik: Bir sene süren delilik demektir. Hâvî'de de böyledir.

Bir mütevellinin aklı, bir sene gidip, vakfın işlerini yürütmekten âciz kaldıktan sonra, aklı geri gelip, sıhhat bulursa, bu mütevelli, vakfın işlerine tekrar döner. Muhıyt'te de böyledir.

Bir hâkimin kanâati, o  mütevellinin,   bu   vakfın   işlerini yürütemiyeceği şeklinde olur ve bu şahsı görevinden alıp, yerine başka bir şahsı tâyin ettikten sonra, bu hâkimin yerine başka bir hâkim gelir ve kayyım, bu yeni hâkim karşısında: "Görevimden alınmamı gerektirecek bir durumum olmadığı halde, —eski hâkim— bu vakfın kayyımlığından haksız olarak çıkardı." diye iddiada bulunursa, onun bu sözü ve dâvası kabul edilmez.

Ancak, yeni hâkim, bu kayyıma: "Kanâatime göre, sen, bu vakfın işlerini idare edebilirsin. Senin kayyımlığını iade edeceğim." deyip, onu görevine iade ederek, vakfın gelirinden, ücretini tayin edebilir. Zehıyre'de de böyledir.

Keza, hâkim, bir kayyımın, fışkından ve hıyanetinden dolayı görevine son verdikten sonra, bu şahıs aradan geçen zaman içinde, tev-bekâr olur ve ehliyetini isbât ederse, vazîfesine iade edilir. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

Hâkim, bazı yönlerinden dolayı, bir kayyımı görevinden alıp, yerine başka bir şahsı tayin ederse; bu yeni kayyıma, biraz ücret verip, fazlasını  ise,   vakfın  gelirine  bırakması  uygun  olur.   Muhıyt'te  de böyledir.

Şayet, vakfeden şahıs: "Bu kayyımın ücreti, —hâkim görevinden çıkarsa bile^- devam edecektir veya ".. evlâdına, evlâdının evlâdına, — bu ücret— devam edecektir." derse; bu şart sahih olur. Hâvî'de de böyledir.

Bir yerini, azâdlı kölelerine, sahih olarak vakfeden bir şahıs ölür; hâkim, bu vakfın gelirinin onda birini kayyıma tahsis eder; bu vakfın içinde de, bir şahsın idaresi altında, bir un değirmeni bulunur ve bu şahıs kayyıma muhtaç olmadan, değirmenin gelirini alırsa; değirmenin geli­rinin onda birini, kayyıma vermesi gerekmez. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir hâkimin azlettği kayyım, "ücretinin devam edeceğini iddia ederse, —bunu isbât etmedikçe— sözüne inanılmaz.

Eğer ücret, mütevellinin, bizzat çalışmasının karşılığı veya ondan aşağı ise, bu ödenir.

Hâkim tarafından tayin edilen bir mütevelli, bizzat vazife yap­maktan kaçınırsa; yerine, bir başka şahıs tayin edilebilir mi?

Necinü'd-dîn: "Hayır, tayin edilemez." buyurmuştur.

Hâkimin görevlendirdiği şahıs, vazifesini yapmazsa, günahkâr olmazsa, günahkâr olmaz mı?

Yine, Necmü'd-dîn: "Hayır, olmaz." demiştir.

Bir vakfın mütevellisi, alıp, bunu ne yaptığını açıklamadan da ölse, bunun tazmini gerekmez. Muzmarat'ta da böyledir. [42]

 
Vakfın Geliri Nasıl Taksim Edilir? Vakfın Gelirini, Hak Sahiplerinden Bir Kısmı Kabul Eder, Bir Kısmı Kabul Etmezse Ne Olur? Hak Sahiplerinden Bir Kısmı Ölür, Bir Kısmı Sağ Kalırsa Ne Olur?

 

Bir kimse, bir yerini, Abdullah ve Zeyd nâmına vakfedilmiş bir sadaka kılarsa, bu vakfın geliri, o iki şahsın olur.

Bu şahıslardan ikisi de ölürse, vakfın gelirinin tamamı fakirlerin olur.

Bu şahıslardan birisi Ölürse, gelirin yarısı sağ kalanın, diğer yarısı da fakirlerin olur.

Vakıf, malım, bir topluluğa vakfetmişse, bu vakfın geliri, onlara taksim edilir.

Bu durumda, bu topluluktan her birine, adam başına düşen hisse ne ise, o verilir.

Bu topluluktan birisi ölürse, onun hissesi, fakirlerin olur. Geride kalan gelir ise, bu topluluktan sağ olanlara taksim edilir.

Vâkıf: "Abdullahın çocukları nâmına vakıftır." der ve sayılarını söylemez ve bu durumda, Abdullahın çocukları ölür ve sadece biri hayatta kalırsa, bu vakfın geliri, onun olur; fakirlerin olmaz. Zahîriyye'de de böyledir.

Vâkıf, kendisine vakfettiği kimselerin isimlerini açıklayarak: "—Vakfımın geliri— Zeyd'e ve Amr'e aittir.*' veya "Yarısı Zeyd'in, üçte ikisi de Amr'indir." deyip susarsa, bu durumda, vakfın geliri avl yolu ile taksim edilir. Ve bu gelir, yedi hisseye bölünerek, üç hissesi Zeyd'e, dört hissesi de Amr'e verilir.

Eğer vâkıf: "... yarısı Zeyd'in, üçte biri de Amr'in" deyip susarsa; bunlardan her birine, vâkıfın dediği gibi verilir. Artan gelir ise, bu şahıs­lara, eşit olarak taksim edilir. Hızânetü'l-Miiftîn'de de böyledir.

Vakfeden şahıs: "Şu yerim, Zeyd ve Amr adına vakfedilmiş bir sadakadır. Gelirini üçte biri, Amr'indir." veya "...onun gelirinden yüz dirhemi, AmrVverilir.*' derse; vâkıfın dediği kadarı Amr'e verilir, gelirin kalan kısmı ise, Zeyü'in olur.

Her zaman, vâkıf, ismen birisini belirterek, ona belirlediği miktarın verilmesini isterse, o miktar, o şahsa verilir. Kalan gelir ise, susup, hakkında bir şey söylemediği şahsın olur.

Şayet, vâkıf: "Vakfın gelirinin yüz dirhemi Zeyd'in, iki yüz dirhemi de Amr'in..." der ve vakfın geliri de, söylediği miktardan az olursa; bulunan gelir, üçe taksim edilir ve üçte biri,birine) üçte ikisi diğerine verilir.

Vakfın geliri, vâkıfın belirlediği miktarların toplamından fazla olursa; fazla olan kısım, bu iki şahsın arasında, eşit olarak taksim edilir. Önce belirtilen nisbete göre taksim edilmez.

Şayet vâkıf: "Bu yerim, vakfedilmiş bir sadakadır. Gelirinden, yüz dirhem Zeyd'e, ikiyüz dirhem de Amr'e verilsin." derse; bu şahıslara, vâkıfın belirttiği miktar verilir. Bu durumda, gelirin artan kısmı ise fakirlerin olur. Hâvî'de de böyledir.

Vâkıf: "Şu yerim, —gelirinin yüz dirhemi Zeyd'in geride kalanı da Amr'in olmak üzere— vakfedilmiş bir sadakadır." der; bu vakfın geliri de, ancak yüz dirhem olursa, bu durumda, Amr'e bir şey verilmez.

Keza, bu vâkıf: "... Yüz dirhemi Zeyd'in..." dese de, Amr için bir şey söylemese, vakfın gelirinin yüz dirhem olması hâlinde, yine Amr'e bir şey verilmez.

Eğer bu vâkıf: "...vakfedilmiş bir sadakadır. Abdullaha yarısı verilsin; yüz dirhem de Zeyd'in olsun." derse; bu gelirin yansı Abdul­laha verilir. Diğer yandan da, Abdullah'a yüz dirhem verilir. Artan gelir ise, fakirlere dağıtılır.

Şayet, bu durumda, bu vakfın geliri, sadece yüz dirhem olursa, bunun tamamı, Zeyd'in olur. Abdullah'a bir şey verilmez.

Eğer, bu vakfın geliri, iki yüz dirhem olursa, yüz dirhemi Zeyd'e, yüz dirhemi de Abdullah'a verilir. Fakirlere, bir şey verilmez.

Bu vakfın geliri, yüz elli dirhem olursa, yüz dirhemi Zeyd'e, elli dirhemi de Abdullah'a verilir. Muhıyt'te de böyledir.

Vâkıf: "Vakfedilmiş yerim, akrabamdan fakir olanlar nâmınadır. Onun gelirinden, her birine, ma'ruf üzere kifayet edecek kadar, —vakıf gelirinin buna kâfi gelmesi hâlinde— yiyecek ve giyecek verilecektir." derse; vâkıfın fakir akrabalarından her birine kâfî gelecek miktarda, —bu vakfın gelirinden— verilir.

Vakfın geliri, buna yetişmeyecek olursa, yetiştiği kadarı verilir. "   Vakfın geliri, —gerekenlere gerektiği kadar verildikten sonra— artarsa, onların çocukları arasında, adam başına, eşit olarak taksim edilir. Zahîriyye'de de böyledir.

Vâkıf: "Şu yerim, vakfedilmiş bir sadakadır. Alfahu Teâlâ'nın vereceği gelirinden, her sene,akrabamın fakirlerine, kifayet miktannca,yiyecek ve giyecekleri verilecektir. Artarsa, o da, fakirlerin olacaktır." derse; vâkıfın dediği gibi yapılır. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

Vâkıf: "Şu yerim, vakfedilmiş bir sadakadır. Allahu Teâlâ'nın vereceği gelirinden bin dirhemi, Zeyd ve Abdullah'ındır. Bu bin dirhemin, yüz dirhemi, Abdullah'a verilecektir." der ve bu vakfın geliri sadece bin dirhem olursa; yüz dirhemi Abdullah'a verilir; kalan —dokuz yüz dirhemi— ise Zeyd'in olur.

Bu vakfın bütün geliri, beş yüz dirhem olursa, bu on hisseye bölü­nür ve aralarında—onda biri (yani elli dirhemi) Abdullah'a ve onda dokuzu (yani dört yüz elli dirhemi) Zeyd'e olmak üzere— taksim edilir.

Şayet, bu vâkıf: "...Allahu Teâlâ'nın vereceği gelirin bin dirhe­minden yüz dirhemi, her sene Abdullah'a, kalanı da Zeyd'e verilecek../' der; vakfın geliri ise, .bin dirhemden az olursa; önce, Abdullah'ın yüz dirhemi verilir; artarsa, o da Zeyd'in olur.

Bu durumda, gelirin artmaması hâlinde Zeyd'e bir şey verilmez. Muhiyt'te de böyledir.

Şayet,  bu vâkıf:  "...  Vakfımın geliri, Abdullah ile fakirler arasında yarı yarıyadır." derse; gelirin yarısı Abdullah'ın, yansı da fakirlerin olur. Hâvî'de de böyledir.

Bir vâkıf: "Şu yerim, vakfedilmiş bir sadakadır. Allahu Teâlâ'nın vereceği gelir, Abdullah, fakirler ve miskinlerindir." derse; İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavline göre, bu vakfın gelirinin yarısı Abdullah'ın, diğer yarısı ise, fakir ve miskinlerin olur.

îmânı Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre: Bu vakfın gelirinin üçte biri Abdullah'ın, üçte biri fakirlerin ve üçte biri de miskinlerin olur.

İmâm Muhammed (R.A.)'e gelince: Bu vakfın geliri, beşe bölünür: Bunlardan bir sehim Abdullah'ın, iki sehim fakirlerin, iki senim de miskinlerin olur.

Buna benzer bir mes'ele, Cami Kitabının Vasiyetler Bölümü nde de vardır. Zahîriyye'de de böyledir.

Bir vâkıf: "Vakfın geliri, akrabamın, komşularımın, azâdlı köle­lerimin ve miskinlerindir. derse;   akrabalarından,   komşularından, azadlı kölelerinden her biri ve miskinler hisseleriin alırlar. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

Bu vâkıf: "... akrabamın ve miskinlerindir." derse; vakfın geliri, bir sehim akrabaya, bir sehim de miskinlere olmak üzere taksim edilir. Hâvî'de de böyledir.

Vâkıf: " Vakfın geliri, fakir olan borçluların ve Allah yolunda olanlarındır." der ve bunlara köleleri de eklerse; İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, bunların hepsi ikişer sehim hesap verilir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ise, bunlardan her birinin birer hissesi olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir vâkıf:  "Vakfımın geliri, sadakat yönüne vakfedilmiş bir sadakadır." derse; bu durumda» bu vakfın geliri, Kur'an-ı Kerîm'deki Zekât âyetinde[43] zİkrolunmuş bulunan, sınıflara verilir.

Ancak, şimdi bulunmadıkları için, âmillere ve müellefe-i kulûba verilmez; bunların dışında kalanlara verilir. Zahîriyye'de de böyledir.

Şayet, vâkıf: "Vakfın geliri sadaka ve birr (= hayır, iyilik) yönle-rinedir..." derse; bu durumda, bu gelir, fakir ve miskinlere bir hisse; —mükâtep— kölelere, bir hisse; borçlulara, bir hisse; Allah yolunda —cihâd etmekte— olanlara, bir hise; yolculara, bir hise ve hayır cihe­tine, üç hisse olmak üzere taksim edilir.

Eğer vâkıf: "... vakfın geliri, fakirlerin, borçluların, Allah yolunda olanların ve hacca gideceklerin —olacak—" der ve bu sınıfların her birine verileSek dirhemlerin miktarım belirleyip, bunu söylerse; bu mik­tarlar onlara verilir ve vakfın gelirinden kalan olursa, bu da, sayılarına göre, taksim edilir. Hâvî'de de böyledir.

Bir kimse, bir yerini, bir şahıs nâmına vakfeder ve: "...her ay, kifayet mitkan verilsin." derse; bu sırada, kendisine vakfedilen şahsın ailesi olmadığı halde, daha sonra ailesi de olursa, bu-durumda, bu şahsa, vakfın gelirinden, hem kendisine, hem de ailesine yetecek miktarda verilir. Fetâvâyi Kâdîhan'da da böyledir. [44]

 
Vakıf Gelirini, Hak Sahiplerinden Bir Kısmı Kabul Eder, Bir Kısmı Kabul Etmezse Ne Olur?

 

Bir kimse, bir yerini, bir topluluğa vakfeder, ancak, bunlar kabûi etmezlerse; burada iki ihtimâl vardır:

1) Hepsi birden kabul etmiyebilirler.

2) Bir kısmı kabul etmediği halde, diğer kısmı kabul edebilir. Hepsinin kabul etmemesi hâlinde, bu vakıf caiz olur; geliri ise, fakirlere verilir.

Bir kısmının kabul edip, diğer kısmının kabul etmemesi halinde ise, eğer vâkıf, bunların isimlerini söylememişse, gelirin hepsi, kabul eden­lerin ohır.

Vâkıf, bu şahısların isimlerini söylemişse, bu durumda kabul etmeyenlerin hisseleri, fakirlere verilir.

Şöyle ki: Vâkıf: "Bu vakfın geliri, Abdullah'ın çocuklarımndır." dediği halde, bunlardan bir kısmı, kabul etmeseler, vakfın gelirinin tamamı, kabul edenlerin olur.

Fakat, vâkıf: "Vakfın geliri, Zeyd'in ve Amr'indir." dediği halde, bunu, Zeyd kabul etmese; bu durumda onun hissesi, fakirlerin olur. Hâvî'de de böyledir.

Vâkıf: "Şu yerim, Abdullah'ın çocukları ve nesli nâmına vakfe­dilmiş bir sadakadır." dediği halde bunlardan hiç biri, bunu kabul etmezse, bu vakfın geliri, fakirlerin olur.

Ancak, bunlar, gelir meydana gelince, bunu kabul ederlerse, bu durumda vakfın geliri, bunlara verilir. Zahîriyye'de de böyledir.

Bundan sonra, bunlardan bir çocuk doğar ve bu vakfın gelirini kabul  ederse,   bu   durumda,   vakfın  gelirinin   tamamı  onun  olur. Muhiyt'te de böyledir.

Bunlar, bu vakfın gelirini bir sene aldıktan sonra, reddederlerse; bunların redleri ile amel edilmez.

Fakiyh Ebû Ca'fer: "Bu cevap, elde edilen gelir hakkında sahihtir. Çünkü, bu onların mülkü olmuş bulunur. Ve, reddetme hakkına sahip olamazlar.

Ancak, bundan sonra meydana gelecek gelirde mülkiyet haklan yoktur. Bu sebeble de, reddetmiş olmaları kabul edilir." demiştir. Zehiyre'de de böyledir.

Vâkıf, bir kimseyi kasdederek: "...ona ve ondan sonra da nesline karşı vakfedilmiş bir sadakadır." der; o adam da: "Nefsim için de, neslim için de kabul etmiyorum." derse, kendisi hakkındaki reddi caiz olur.

Nesli hakkındaki reddi ise, çocuğu küçük olsa bile, caiz olmaz. Hâvî'de de böyledir.

Fakat, bu şahıs: "Bir sene kabul ederim; ondan sonra kabul etmem." derse, dediği uygulanır ve yalnız o sene, kabulü ile amel edilir.

Keza, bu şahıs: "Bir sene kabul etmem; sonra kabul ederim." derse, yine dediği uygulanır. Zehiyre'de de böyledir.

Keza, bu şahıs: "Gelirin yarısını kabul ederim; yansını kabul etmem." derse, yine dediği uygulanır. [45]

 
Hak Sahiplerinden Bir Kısmı Ölür Bir Kısmı Sağ Kalırsa Ne Olur?

 

Bir yerini vakfeden şahıs: "Vakfımın geliri, Zeyd ve Abdullah sağ oldukça onlarındır." der ve bunlardan birisi ölürse, sağ kalan şahıs, yine gelirin yarısını alır.

Yâni, sağ olana, kendi hissesi verilir. "İkisi hayatta oldukça..." sözü, diğerinin hissesini ibtâl etmez. (= geçersiz kılmaz.)

Şayet, vâkıf: "...gelir Abdullah'ındır; sonra da Zeyd'indir." der ve Abdullah kabul etmezse; bu durumda, —onun hissesi de— Zeyd'in olur.

Eğer, Abdullah: "Kabul ettim." dese de, Zeyd kabul etmese, bu durumda da gelir Abdullah'ın olur. Abdullah Ölünce de, bu gelir, fakir­lerin olur. Hâvî'de de böyledir. [46]

 
6- VAKIFTA DÂVA VE ŞEHÂDET
 

Bu babda:

1) VakıftaDâva

2) Vakıf Davalarında şehâdet olmak üzere, iki bölüm vardır. [47]

 
1- Vakıfta Dâva

 

Bir kimse, bir yerini sattıktan sonra: "Ben, onu kendime vak­fetmiştim." veya: "O, vakıftır." der, ancak, böyle olduğuna beyyine getirmezse, iddia ettiği kimsenin yemin etmesini  talep etme hakkına sahip olamaz.

Çünkü yemin, sahih olan bir dâvada gerekli olur. Bu gibi noksan dâvalarda yemin bulunmaz.

Ancak bu şahıs, beyyine ikâme ederse; muhtar olan kavle göre, sözü kabul edilir.

Çünkü, her ne kadar dâva, bâtıl ise de, şehâdet bakîdir.

Bu ise, vakıf bakımından dâvâsız olarak makbuldür. Gıyâsiyye'de de böyledir.

Bu kimsenin dâvası kabul olununca, bu satış, bey'ı fâsid (= alım-satım şartlarında eksiklik bulunan bir satış) olur. Vakıât-ı Hüsâmiyye'de de böyledir.

Fetâvâyi Nesefî'de şöyle zikredilmiştir:

"Dâvâsız olarak vakıfta şehâdet, mutlaka makbuldür.

Bu cevap, ale'l-ıtlak (= umumiyetle, genel olarak, mutlaka, nasıl olursa olsun) sahih değildir.

Sahih olan: Allah için yapılan her vakıfta şehâdet, dâvâsız sahih olur.

Kul hakkı bulunan vakıflarda ise, dâvâsız şehâdet makbul olmaz. Zehıyre'de de böyledir.

Reşîdü'd-dîn: "Bu tafsildir. Bunu, bu şekilde, İmâm el-Fadlî genişletip açıklamıştır." demiştir.

Muhtar olan da budur. Ebû'l-Fadl'ın fetvası da budur. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.

Satın alan şahıs, bedeli sebebiyle, bu yeri elinde tutup zaptedemez. Tecnîs'den naklen Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bu yeri satan şahıs: "Ben, onu camiye vakfettim." der ve bu hususta belge de ibraz ederse, iddiası kabul edilir ve satış bozulur.

Biz, bu görüşü kabul ederiz.

Bazıları ise: "Hayır, satıcı tenakuz (= bir sözünün diğerini çürütmesi, bir sözünün diğerine uymaması, zıddiyet) içindedir." demişlerse de, esahh olan, önceki kavildir. Vecîz'de de böyledir.

Bu şahıs: "Bana   karşı  vakıftır." dememiş olsaydı, Nesefî'nin Fetvâları'nda zikrettiğine göre, bu dava, asla dinlenmezdi. Hulâsa'da da böyledir.

Bu şahıs, bir başkasına: "Şu yer, senin nâmına vakıftır." der, sonra da kendisine karşı vakf edildiğini iddia ederse; bu dava da asla dinlenmez. Zehıyre'de de böyledir.

Bir kimse: "bu yer, benimdir. Babamdan bana miras olarak kalmıştır." dedikten sonra: "Babam, benim nâmıma vakfetti." derse; sözü, tenakuz makamında «olduğu için dinlenmez.

Bir kimse, vakf olunmuş bir evin mütevellîliğini veya bilerek tereke hakkındaki vasıyyeti kabul eder ve "bunların kendisine vakıf olduğunu" iddia ederse; bu iddiası kabul edilmez.

Bu kimse, önce "vakıftır." diye iddia ettikten sonra, "mirastır." diye iddia ederse; yine, iddiası kabul edilmez.

Ancak, sözlerinde muvafakat bulunması halinde müstesnadır.

Meselâ: "Babam vakfetti; fakat, vakfın vukuu lâzım olmadı ve babam öldü." derse; bu durumda, iddiası kabul edilir.

Bir kimse, hududu belli olan bir yerin, kendi malı olduğunu iddia ettikten sonra, bu yer için "vakıftır." derse; bu vakıf sahih olur.

Eğer, bu dâvası, o vakfa mütevelli olmak sebebi ile olursa, muva­fakat ihtimâli vardır. Çünkü, âdette, tasarrufuna velayet edeceğinden dolayı, bunu nefsine izafe ediyor olabilir.

Bir kimse, "bir evin, kendi evi olduğunu" iddia ettikten sonra, "onun, vakıf olduğunu" söyler ve: "onu, filan şahıs, mescide vakfetti." derse; vakıf dâvası dinlenmez. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.

Nesefî, Fetvâları'nda şöyle demiştir:

"Müşteri, satıcıya karşı: "Bu yer vakıftır. Sen, onu, bana haksız olarak sattın." diye iddia ederse, bu dâva olmaz."

Burada, dâva mütevelliye aittir.

Bu durumda, hâkim, bir mütevelli tâyin eder ve bu şahıs, onu dâva eder.

Eğer, bu yerin vakıf olduğu anlaşılırsa, satış bâtıl (= geçersiz) olur. Ve satın alan şahıs, ödediği bedeli, satan şahıstan alır. Muhıyt'te de böyledir.

Mütevelli, satın alan şahsı, dâva edip: "Bu ev, filanın çocukları nâmına vakıftır." der ve bunu isbât ederse; satın alan şahıs, ödediği bedeli, satan şahıstan geri alır.

Ancak, bu evi satan şahıs: "Evet, bu ev, filanın çocukları nâmına vakıftır. Fakat, vakfeden şahıs ölünce, vârisleri durumu hâkime çıkardılar ve hâkim ,bu vakfın ibtâline hükmetti. Ben de, bu vakfa vâris idim. Tereke taksim edilince, bu ev benim hisseme düştü ve şimdi de sattım." derse; vakıf dâvası sona erer ve bu ev, satın alan şahsın elinde kalır. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.

Bu kimse, buranın vakıf olduğunu iddia eder veya şahitler, "vakıftır." diye şehâdette bulunur; faka?, vâkıfın kim olduğu söylen­mezse; Hassâf: "Vakıf dâvası ve şahitlerin bu husustaki şehâdeti, vak­feden şahıs söylenilmeden de sahih olur." demiştir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse, bir yerin kendisine vakfedilmiş olduğunu" dâva ederse, bu sözü dinlenmez.

Bu hususta, mütevellinin dâvası dinlenir. Hulftsa'da da böyledir.

Reşîdü'd-dîn, Fetvâlan'nda şöyle demiştir:

Kendisine vakfedilmiş bulunulan şahıs (= mevkufun aleyh) iddia eder ve dâvası hâkimin izni ile olursa, bu dâva, bi'1-ittifak sahih olur.

Mevkufun aleyhin, hâkimin izni olmadan dâva etmesi hâlinde ise, iki rivayet vardır.

Bunlardan esahh olanı, bu dâvanın sahih olmadığıdır.

Çünkü bu şahsın, vakfın gelirinde hakkı vardır.

Şayet, kendi namlarına vakfedilmiş bulunanlar,bir topluluk olur ve bunlardan birisi, hâkimin izni olmadan dâva ederse, bir rivayete göre, bunun da dâvası sahih olmaz.

Keza, vakfın gelirine hak sahibi bulunan kimse de, bu gelire karşı, dâvada bulunamaz.

Dâva hakkına, ancak, mütevelli sahiptir, füsûlü'l-lmâdiyye'de de böyledir.

Vakıf sahibi olan kimse, vakıf işleri ile ilgili dâva açmak isterse, beyyine gerekir.

Ancak, bu durumda bakılır: Sultan, eğer o şahsı, nâşsen veya örfen mütevelli yapmışsa, dâva etmesi caiz olur; aksi takdirde caiz olmaz. Vâkıâtü'l-Hüsâmiyye'de de böyledir.

Bir yer, hazırda olan bir şahsın, başka bir yer de hazırda olmayan bir şahsın elinde bulunur; başka bir kimse de, hazırda bulunan şahsı dâva ederek, "bu iki yerin de, kendi nâmına vakfedilmiş olduğunu" söyleyerek,  "bu iki yeri de, dedesinin, çocuklarına ve çocuklarının çocuklarına    vakfettiğini    iddia    ederse;    Fakıyh    Ebû     Ca'fer'in buyurduğuna göre:  Bu iki yerin vakıf olduğuna,  şahitler şahitlikte bulunursa, bu yerlerin her ikisi de, vâkıfın olur. Ve bu durumda, iki yerin de vakıf olduğuna hüküm verilir.

Eğer, şahitler, "bu iki yerin, ayrı ayrı vakfedilmiş olduğunu" söylerlerse, bu durumda, sadece hazırda bulunan şahsın elindeki yerin "vakıf olduğuna" hüküm verilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir yer, iki kardeşe vakfedilir; bunlardan birisi ölür ve vakıf, sağ kalan kardeşle ölenin çocuklarının elinde kalır ve bilâhare sağ olan kardeş, ölen kardeşinin çocuklarından birine karşı, "bu vakıf, batnen ba'de batnin (=  önceki batından biri bulundukça, sonraki batından olanlara, gelirinden bir şey verilmeyen vakıf)tır." diye beyyine getirir ve "Vakfeden de birdir; vakıf da birdir." derse; dâvası kabul edilir.

Bu şahsın diğer yeğenleri, dâva ederek, "bu vakfın, mutlak vakıf olduğunu ve kendileri ile amcalarına vakfedilmiş bulunduğunu" isbâta çalışırlarsa; bu durumda, "batnen ba'de batnin" diyen evlâ yani vak­fın gelirine hak sahibi olur. Kunye'de de böyledir.

Bir kimse, başka bir şahsın elinde   bulunan bir üzüm bağını (n kendisine vakfedilmiş olduğunu) iddia eder; müddeâ aleyh (= aleyhinde dâva açılan, iddiada bulunulan kimse) de, bunu ikrar eder; ancak, "bağın şartlı vakıf olduğunu" iddia eden şahsın, beyyinesi de bulunmaz ve diğer şahsın yemin etmesini isterse; bu isteğinin, bağı o şahsın elinden almak maksadı ile olması hâlinde, karşıdaki şahıs da yemin etmekten imtina ederse; o yemin etmeye zorlanmaz.

Ancak, müddeî (= iddia eden şahıs), bağın kıymetini almak için, müddeâ aleyh'in (= iddiada bulunulan, aleyhinde dâva açılan kimsenin) yemin etmesini istediği halde, o yemin etmekten kaçınırsa, bu durumda, bu şahsın yemin etmesi gerekir. Muzmarât'ta da böyledir.

Mescide bitişik olarak iki kat bir bina bulunur ve mescidin safı, yaz kış namaz kılınmakta olan bu evin alt  katındaki safa ulaşır ve ev halkı ile mescid ehli arasında ihtilâf çıkar ve ev halikı: "Burası, bize mirastır." derse; bunların sözü geçerlidir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, başka bir şahsın elinde bulunan bir ev hakkında, "benimdir." diye iddia edip, "aslının da, binasının da, kendi mülkü olduğunu" söylerse, müddeâ aleyh (= aleyhinde dâva açılan) de bunu inkâr edince, bu defa da, "mescidin; ıslâhı için yapılmış, bir vakıftır." diye iddia eder ve bu dâvasına da şahit getirirse; buna (yani evin mescide vakfedilmiş olduğuna) hükmedilir ve —bu hüküm— deftere kaydedilir.

Bu şahıs, sonradan, "evin yerinin vakıf, üzerindeki binanın ise kendisine ait olduğunu" iddia ederse; bu dâvası bâtıl (= geçersiz) olur. Semerkand'lı âlimlerin kavilleri budur. Zehıyre'de de böyledir.

Bir şahıs, bir evin kendisine ait olduğunu iddia eder veya bu ev, o şahsa hükmolunduktan sonra, bir mütevelli, "bu arsanın, vakıf arsası olduğunu iddia eder ve buna belge de getirir; ancak önceki şahsın iddiası bina olursa, bu mütevellî'nin belgesi kabul edilmez.

Ancak bu şahıs, binayı iddia etmiyorsa, bu arsa, vakıf olarak kalır.

Bu şahıs, iddia ederek evi aldıktan sonra, mütevelli, arsaya hak kazanırsa, bu durumda da, binanın mülkiyeti, iddia eden bu şahısta kalır. Füsûlü'l-lmâdiyye'de de böyledir.

İki kardeş nâmına vakfedilmiş bulunan bir evi,,hazır bulunan kardeş —gâib olan değil— teslim alıp, tam dokuz sene faydalandıktan sonra ölür, evi bir vasiye bırakır ve bilâhare gaip kardeş gelerek,bu vasi­den,   evin gelirindeki hissesini isterse, Fakıyh Ebû Ca'fer'in kavline göre, hazırda bulunup vakfın gelirini alan kardeş, bu vakfın kayyımı ise, gaip kardeş, gelirden hissesini almak için, ölen kardeşinin terekesine müracaat eder.

Bu kardeş, vakfın kayyımı olmaz ve bu evi, iki kardeş birlikte icara vermiş bulunurlarsa, yine gâib kardeş, diğerinin terekesine baş vurur.

Hazırda bulunan kardeş, burayı, yalnız başına kiraya vermişse, gelirin tamamı kendisinin olur.

Bu hükmen böyledir.

Fakat böyle yapmak, temiz bir şey olmaz. Böyle bir durumda gaip olanın hissesini, fakirlere tasadduk etmek güzel olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da ds böyledir.

Bir kimsenin elinde, bir evin yarısı bulunur, başka bir şahıs da, "o evi vakfettiğini" iddia ederse, ev onun olur.

Evin tamamının vakıf olduğunu belgelerse, bu kabul edilir. Çünkü, iddiacı, evin tamamının vakıf olduğunu iddia etmektedir. Muzmarât'ta da böyledir,

Bir kimse, erbâb-ı vakfa karşı, vakıf hakkında bir iddiada bulu­nursa, bu şahsın sözü dinlenmez.

Bu hususta, ancak, vâkıf veya kayyımın sözü dinlenir. Fetâvâyi Attâbiyye'de de böyledir.

Bir mütevelli,bir yerin vakıf olduğuna,başka bir şahıs da, aynı yerin, kendi mülkü bulunduğuna beyyine getirirlerse, zü'l-yed (= kendi mülkü olduğunu iddia edenin elinde bulunursa) olması hâlinde, müte­vellinin beyyinesi kabul edilmez; hâriçten beyyine gerekir.

Mütevelli, bundan sonra, vakfa karşı beyyine getirirse, bu, fmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre dinlenmez. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.

Bir kimse, bir mütevellinin eli altında bulunan bir ev hakkında: "Zeyd, o evi mescide vakfetti." diye iddiada bulunur; hâkim de böyle hüküm verdikten sonra, başka bir mütevelli gelip, o evin mescidin olduğunu söylerse, bu ev mescidin evi olur.

Hâkimin, bir kimseye: "Şu vakfı, aylık icara ver." diye emir vermiş bulunduğu bir vakıf için dâva açılamaz.

Keza, vakıf olmayan bir yeri, sürüp-eken ziraatcinin, "burası vakıftır." diye iddia etmesi sahih olmaz. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir. [48]

 
2- Vakıf Dâvalarında Şehâdet

 

İki şahit, bir kimseye karşı şahitlikte bulunup, "onun, bir yerini vakfettiğini" söyleseler, ancak, bu yeri belirtmeseler, bu durumda şehâdetleri bâtıldır. (= geçersizdir.)

Keza, bu iki şahitten biri, bu yeri belirttiği halde diğeri belirtmese yine şehâdetleri bâtıl olur.

Keza, bu şahitler: "Yerinde bulunan arsasını vakfetti." deseler, yine şehâdetleri bâtıl olur.

Keza, bu şahitler: "...vakfetti de, bize yerini bildirmedi." deseler; yine şehâdetleri bâtıl olur.

Bu hususta, Vassâf, şöyle buyurmuştur:

Ancak, vakfedildiği iddia edilen yer, çok meşhur olur ve söyle­meden de bilinebilirse, bu durum müstesnadır.

Bu şahitler, o yerin iki hududunu belirtirlerse, âlimlerimizden  meşhur olan kavle göre, şehâdetleri kabul edilir.

Eğer, bu şahitler, o yerin üç yönünün hududunu bildirirlerse, imamlarımızın üçüne göre de, şahitlikleri kabul edilir. Muhıyt'te de böyledir.

Bu şahitler, vakfedilen yerin, üç hududunu belirtirler ve: "Bize, bu üç hududu haber verdi." derlerse, şehâdetleri caiz olur. Hâvî'de de böyledir.

Hassâf tan soruldu:

—  Üç hudut belirtilen şehâdeti kabul ediyoruz; dört hudut belirti-lirse hüküm ne olur?

İmâm, şu cevabı verdi:

—  "Biz, dördüncü hududu, üçüncü hududun hizasına bakarak belirtiriz." Muhıyt'te de böyledir.

Bu şahitler: "...filan yerdeki arazisini vakfetti. Bize, hududunu da söyledi; ancak, biz bu hududları unuttuk." derlerse; yine şahitlikleri kabul edilmez. Zehıyre'de de böyledir.

İki kişi, bir şahsa karşı şahitlikte bulunup: "...tarlasını vakfetti; hududunu bize söylemedi; fakat biz, o tarlanın hududunu biliyoruz." deseler;   Hilâl:   "Bu  durumda,   hâkim,   onların  şahitliklerini  kabul etmez." demiştir.

Kâdî'1-İmâm Ebû Zeyd eş-Şurûtî: bu iki şahidin, bu sözlerinin te'vili şudur: Bunlar: "Vakfeden şahıs, bize hâkim için beyân etmedi; fakat, bize bu hududu bildirdi ve söyledi." demiş olmaktadırlar. Ve, bu şehâdetleri kabul edilir." demiştir.

Hassaf da: "Biz, bu şahitlerin şahitliklerini caiz görürüz. Ve o yeri, hudutları ile vakıf kılarız. Şahitlere de; hududunu söyleyiniz deriz ve duyduğumuzla da hüküm veririz." demiştir. Muhıyt'te de böyledir.

Hilâl: "Şayet, bu iki şahit: O şahsın, şehirde.bu yerdenbaşka bir yeri yoktur derlerse; bu sözleri kabul edilmez." demiştir. Muhıyt'te de böyledir.

İki şahit, bir kimse hakkında şehâdette bulunarak: "O, yerini vakfetti; hududunu bildirmedi. Fakat, biz o yeri biliyoruz." deseler; bu şahitlikleri kabul edilmez.

Çünkü şahitler, o şahsın, vakfettiği yerin dışındaki bir yerini biliyor olabilirler."

Keza, şahitler: "Onun, buradan başka bir yerinin olduğunu bil­miyoruz." deseler, bu şehâdetleri de kabul olunmaz.

Çünkü, o şahsın, şahitlerin bilmedikleri bir yeri olabilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

İki şahit: "Biz şehâdet ediyoruz ki, gerçekten, o şahıs, filan mev­kideki yerini vakfetti. Fakat, hududunu söylemedi." deseler, bu şehâ­detleri caiz olur. Vecîz'de de böyledir.

Bu şahitler: "O şahıs, bize, vakfettiği yerin hududunu açıkladı; fakat, biz hatırlamıyoruz." derlerse, bu şehâdetleri bâtıl (= geçersiz) olur. Muhıyt'te de böyledir.

Şahitler: "Gerçekten, vakfeden şahıs, bir yerini, vakfetti; o yerin hududunu da söyledi; fakat biz, o yerin hangi mevkide olduğunu bil­miyoruz." derlerse, şehâdetleri caiz olur.

Bu durumda, iddia sahibine, iddia ettiği yerin, bu yer olduğunu belgelemesi teklif edilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Keza, şahitler: "O yerin hududunu tanımıyoruz." deseler, şahit­likleri kabul edilir.

Buranın, vakıf olduğunu iddia eden kimseye, onun hudutlarını bilen şahitler getirmesi teklif edilir. Hâvî'de de böyledir:

Şahitler, bir kimse hakkında: "Hakîkatan, bu şahıs, filan mevki­deki hudutları belirli yerin, kendisine ait bulunan üçte bir nisbetindeki hissesini, Allah rızâsı için, vakfolunmuş bir sadaka kıldı." diye şehâ­dette bulunsalar; hâkim, duruma bakar: O yerde, o şahsın, üçte birden fazla hissesi bulunduğunu görürse, Hassaf: "Hâkim,o şahsın hissesinin tamamını, onun istediği yöne vakıf kılar."  elemiştir.  Zehıyre'de de böyledir.

Bir vâkıf, vakfının gelirini bir topluluğa, sonra da fakirlere tahsis etmiş olur ve kendilerine vakfedilmiş bulunanlar:  "Gerçekten, bize, gelirin üçte birini kasdetti." derlerse; Hassâf: "Onların/tasdik etmesi de susması da müsâvîdir. Vâkıfın yerinin tamamı vakıf kılınır ve gelirinin üçte biri, o topluluğa; üçte biri ile yansı arasındaki kısım da, fakirlere verilir." denilmiştir. Zehıyre'de de böyledir.

İki şahit, bir kimse hakkında: "Şu evdeki hissesini vakfetti." veya "Babasından mîras kalan şeyi vakfetti." diye şehâdette bulunsalar; ancak, o şeyin* ne olduğunu bilemeseler; bu şehâdetleri kıyâsen caiz olmaz; istihsânen ise, caiz olur. Hâvî'de de böyledir.

Şahitler, vâkıfın, vakfettiğini ikrar ettiğine şahitlik etseler, ancak vakfolunan  şeyin bir yer mi,  bir ev mi olduğunu  bilemeseler;  bu durumda hâkim, iddia edilen şey ne ise, onun vakıf olduğuna hüküm verir.

Vâkıf ölür, vârisi de onun yerine gelip ikrarda bulunursa, bu durumda hâkim, bu ikrara göre hüküm verir. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.

Bir kimsenin, bir yerini vakfettiğini söyleyen iki şahitten birisi "filan mevkideki yerini vakfetti." dediği halde, diğeri "başka bir mev­kideki yerini vakfettiğini" söyleyerek, ihtilâf etseler; bunların şehâdet­leri, makbul olmaz.

Şayet, bu şahitlerden birisi, diğerine: "O yeri de vakfetti, diğer yeri de vakfetti." derse; üzerinde böylece ittifak etmiş bulundukları yer hakkındaki şehâdetleri, makbûTolur.

İki şahitten birisi: "...şu yerin tamamını vakfetti." dediği halde, diğeri: "...yarısını vakfetti." derse; bu yerin yarısı hakkındaki şehâdet kabul edilir. Ve, "bu yerin yarısının vakıf olduğuna" hüküm verilir.

Hilâl ve Hassâf: "Eğer, o şahitlerden birisi, vakfın gelirinin üçte birini, diğeri de, yansını vakfettiğine şahitlik ederlerse, üçte bir üzerine şehâdetleri    kabul   edilir.    Bu,    İmâmeyn'e   göredir."    demişlerdir. Muhıyt'te de böyledir.

İki şahitten birisi: "Vâkıf, bu yerin yansım, müşâ'en (= taksim edilmemiş ve hissesi belirlenmemiş bir halde)  vakfetti."  diğeri de: "...Müfrezen, mümeyyizen (= ifraz olmuş, ayrılmış; temyiz edilmiş, ayrılmış, seçilmiş) olarak vakfetti." diye şehâdette bulunurlarsa; bun­ların şehâdetleri, bâtıl (= geçersiz) olur. Zahîriyye'de de böyledir.

Şahitlerden birisi, bir vâkıf hakkında: "...Cum'a günü vakfetti." diğeri ise: "...Perşembe günü vakfetti." veya biri "...Kûfe'de vakfetti." diğeri de "...Basra'da vakfetti." derse; bunların şehâdetleri caiz olur. Hâvî'de de böyledir.

Şahitlerden   birisi,   bir   vâkıf  hakkında:   "...vefatından   sonra —geçerli olmak üzere— vakfetti."; diğeri ise: "...sağlığında —geçerli olmak üzere— vakfetti." derse; şahitlikleri bâtıl (= geçersiz) olur.

Bu şahitlerden biri: "...sıhhatli zamanında vakfetti."; diğeri ise: "...hasta iken vakfetti." derse; ikisinin de, şehâdetleri caiz olur. Fetâ-vâyi Kâdîhân'da da böyledir.

İki şahitten birisi: "...Fakirler nâmına vakfedilmiş bir sadaka kıldı." diğeri de: "...Miskinler nâmına vakfedilmiş bir sadaka kıldı." derse; şahitlikleri kabul edilir.

Hulâsa: "Şahitler, "vakfedilmiş bir sadaka olduğunda" ittifak ederler fakat bundan fazla olan hususlarda görüş ayrılığına düşerlerse, ittifak ettikleri husus sabit olur; diğerleri ise, sabit olmaz. Bu yer, fakirler nâmına vakfedilmiş olur.

Bundan dolayı, bize göre, şahitlerden birisi: "Zeyd nâmına, vâkfo-lunmuş bir sadaka kıldı." diğeri ise: "Abdullah nâmına, vakfolunmuş bir sadaka kıldı." derse, burası, fakirler nâmına vakfolunmuş olur. Zehıyre'de de böyledir.

Şahitlerden birisi: "Abdullah nâmına, ondan sonra da çocukları nâmına  vakfolunmuş   bir  sadaka   kıldı."   dediği   halde,   diğeri   de: "Abdullah nâmına vakfolunmuş bir sadaka kıldı." derse; bu durumda, bu yer, Abdullah nâmına vakfolunmuş olur. Zahîriyye'de de böyledir.

Hassâf, Vakfı'nda şöyle zikretmiştir:

İki şâhidden birisi: "...Gerçekten o vâkıf,Abdullah ve Zeyd nâmı­na, vakfolunmuş bir sadaka kıldı." diğeri ise: "Hassaten Abdullah nâmına vakfetti." diye şahitlik ederse; bu durumda, "bu yerin yarısı Abdullah, diğer yarısı da, fakirler nâmına vakıftır." diye hükmolunur. Muhıyt'te de böyledir.

İki şahitten birisi: "...fakirler nâmına, vakfedildi."; diğeri ise: "...hayır  işler  nâmına  vakfedildi."  derse,  şahitlikleri  kabul  edilir. Vakfın geliri ise, fakirlerin olur. Hâvî'de de böyledir.

Hassâf, Vakfi'nda şöyle buyurmuştur:

İki şahitten birisi: "Fakirler ve miskinler nâmına, vakfetti." diğeri de: "Fakirler, miskinler ve hayır kapılan nâmına vakfetti." diye şehâ-dette bulunurlarsa, bu şehâdet kabul edilir.

İki şahitten birisi: "Fakir ve miskinler nâmına vakfedilmiş bir sadakadır." diye şehâdette bulunduğu halde, diğeri: "Fakirler, mis­kinler ve akrabasının fakirleri nâmına vakfedilmiş bir sadaka kıldı." derse, bu şehâdet, "...hayır kapılan nâmına..." demek gibi değildir.

Çünkü burada, "akrabasının fakirleri" için şehâdet vardır. Gelirin tamamının, fakirler ve miskinler için olduğuna" şehâdet yoktur. Muhıyt'te de böyledir.

Şahitler: "...kendileri nâmına...", "...biri nâmına...", "...evlâtları nâmına...", "...nesillerine...1', "...ana-babaları nâmına..." veya "...yakınları namına...", "...vakfetti." deseler ve kendileri de, bu vâkıfın akrabası olsalar, şehâdetleri bâtıl (= geçersiz) olur.

Keza, bu şahitler: "...Âl-i Abbas nâmına vakıf kıldı." deseler ve kendileri de, Âl-i Abbas'dan (Hz. Abbas'm oğullarından) olsalar, yine şehâdetleri bâtıl olur.

Veya, bu şahitler: "...Azâdlı köleleri nâmına vakfetti." deseler de, kendileri de, onlardan olsalar, yine şehâdetleri geçersizdir.

Bu şahitler: "...kendileri ile birlikte bir başka topluluk nâmına, vakfedildiğini..." söylerlerse, bu şehâdetleri hepsi hakkında bâtıldır.

Ancak, bu şahitler: "...biz kabul etmedik." denerse, şehâdetleri, diğerleri hakkında caizdir.

Bu durumda, vakfın geliri, belirtilen kimselere verilir. Bu iki şahidin hisseleri ise, fakirlerin olur. Hâvî'de de böyledir.

Şayet,   şahitler,   "vâkıfın  akrabaları  nâmına  vakfedildiğine" şehâdette bulunur, kendileri de, bu vâkıfın akrabası olurlar ve: "Biz, kabul etmiyoruz." derlerse; bu durumda da, şehâdetleri kabul edilmez.

Bu şahitler, vâkıfın evlâdı olmasalar bile, hüküm böyledir. Zehıyre'de de böyledir.

Bir  vakıf hakkında  dâva  açılsa  da  iki  şahit,   "bu  vakfın, komşuların fakirleri nâmına vakfedildiğini" söyleseler ve kendileri de vâkıfın komşusunun fakirlerinden olsalar, şehâdetleri makbul olur.

Ancak, bu şahitler: "Akrabasının fakirleri nâmına, vakfedilmiş bir sadakadır." diye şehâdette bulunurlar ve kendileri de vâkıfın akra­basından olurlarsa, şehâdetleri caiz olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bu şahitler, "vâkıfın, akrabasının fakirleri nâmına, vakfedilmiş bulunduğuna şehâdet etseler ve bu şehâdetleri esnasında, zengin bulun­salar, şehâdetleri, yine kabul edilmez. Çünkü, bu şahıslar, fakirleşip, bu vakıftan hisse sahibi olabilirler. Hâvî'de de böyledir.

Fakat, bu şahitler: "Vâkıf, bu yeri, mescid ehlinin (= cemâatinin) fakirleri nâmına, vakfetti." diye şehâdette bulunsalar ve kendileri de, mescid ehlinin fakirlerinden olsalar, bu durumda, şehâdetleri caiz olur.

Keza, medrese ehli olan kimseler, "vakfın, medrese nâmına yapıldığına" şehâdet etseler, bu şahitlikleri kabul edilir.

Bir kimsenin bir tarlasını, Kur'an Kıraati için, bir mescid veya mescid ehli nâmına vakfetmiş olduğuna, iki kişi şehâdette bulunsalar; bu mes'ele, medrese ehlinin şehâdeti mes'elesinin aynıdır.

Bir mahalle halkının, mahalle nâmına vakfedildiğine şehâdet etme­leri de aynıdır. Yani, bu şahitlikler caizdir ve kabul edilir.

Alimlerimiz, bu cevâbı genişleterek, şöyle buyurdular: Medrese ehlinin şehâdeti hususunda, eğer bu şahitler, bu vakıftan vazife alacaklarsa, o zaman, şehâdetleri makbul olmaz.

Ancak bunlar, bu vakıftan vazife almayacaklarsa, şahitlikleri kabul edilir.     

Mahalle ehli de böyledir.

Mektep-medrese hakkındaki vakıflar da, böyledir.

Mektebin vakfı hakkında, sakinin (= küçük çocuğun) şehâdeti kabul edilmez.

"Bu mes'elelerin hepsinde de, şehâdet makbuldür." diyenler olmuştur. Bu da, sahihtir. Füsûlü'Mmâdiyye'de de böyledir.

Bir kimse, diğer bir şahıs hakkında: "Şu yerini, fakirler nâmına vakfetti." diye iddiada bulunduğunda, o şahıs da bunu inkâr eder ve iddia sahibi, bu hususta beyyine ibraz ederse; "o yerin, fakirler nâmına vakfedilmiş olduğuna" hükmedilir. Ve bu yer, sahibinin elinden çıkar. Mtıhıyt'te de böyledir.

Câmiu'l-Fetâvâ'da şöyle zikredilmiştir:

Mektep ve köyün muallimi nâmına yapılmış sahih bir vakfı, bir kimse gasbeder ve o köy halkından, mektepde çocuğu olmayan bir şahıs da, bu hususta şahitlik ederek: "Bu vakıf, filan oğlu filanın, mektebe ve muallim (okul ve öğretmen) nâmına yapmış bulunduğu bir vakıftır." derse, şehâdeti makbul olur. Tatarhâniyye'de de böyledir,

İki şahit, bir yer hakkında: "Gerçekten, filan şahıs, burayı mescid (veya kabristan yahut gelip geçen kimselere han yeri) olarak vakfetti." diye şehâdette bulunduktan sonra, bu şahitliklerinden dönseler, şehâ-dette bulundukları yer, hâli üzere vakıf olur.

Şahitler ise, bu yerin kıymetini, aleyhine şehâdette bulundukları sahsa, hâkimin hüküm verdiği gün öderler.

Keza, bu şahitler, "bir yerin, fakirler veya filan, sonra da miskinler nâmına vakfedilmiş olduğuna şehâdette bulunduktan sonra, bu şahitlik­lerinden dönerlerse, bu yer vakfedilmiş olur. Şahitler, bu yerin bedelini, sahibine öderler. Hâvî'de de böyledir.

Vakfa karsı, açık şehâdet caiz olur. Fakat, vakıf şartlarına karşı, bu şehâdet caiz olmaz.

Fetva bunun üzerinedir. Sirâciyye'de de böyledir.

Şeyhu'1-İmâm ZahînTd-dîn el-Miirğînânî, şöyle buyururdu:

Bir vakfın cihetini, "Bu vakıf, mescid nâmına..." veya "...kabristan nâmına yapıldı." gibi veya benzer bir şekilde açıklamak, elbette lâzımdır.

Hatta, bu şekilde, cihetini söylemeden yapılan şehâdet, kabul edilmez.

Alimlerin: "Vakfın şartlan hakkında yapılan şehâdet, caiz olmaz." demelerinin mânası, ".. .vakfın cihetini beyân ettikten sonra..." demektir.

Şahitler: "Bu, şunun nâmına yapılmış vakıftır." diyebilirler. Onların: "Vakfın geliri, önce şuna sarfedilecek, sonra şuna, sonra şuna..." diye şehâdette bulunmaları uygun olmaz.

Şayet, şahitler, bunları ve benzerlerini söylerlerse, bu şehâdetleri kabul edilmez. Zehıyre'de de böyledir.

Vakıf hakkında yapılan şehâdetin üzerine şehâdette bulunulursa, bu şehâdet kabul edilir.

Keza, bu hususta, kadınların da, erkeklerle birlikte şehâdette bulunmaları kabul edilir. Zahîriyye'de de böyledir.

Keza, bu hususta, dinlemekle yapılan şehâdet de makbuldür. Şahitler, dinlemek üzere şehâdette bulunup: "Biz, dinlediğimize, duyduğumuza şahitlik yapıyoruz." derlerse, ikisinin şahitliği de kabul edilir.

Ancak, dinleme ve duyma hallerini iyice açıklamaları gerekir.

Zira, çoğu kerre, vakfın tarihi, yüz sene ve daha uzun bir süre; şahidin yaşı ise, yirmi olabilir.

Hâkim, şahidin duyma yolu ile şahitlik yaptığına inanmalıdır.

Bu durumda, hâkimin susması ile bunu söylemesi arasında, bir fark yoktur.

Zahîru'd-dîn Mürğînânî de, bu mânâya işaret etmiştir.

Bu şehâdet, duymakla yapılan şehâdetin hilâfınadır.

Şahitler, "gerçekten duydukları ile şahitlik yaptıklarını" açıklarlarsa, şahitlikleri kabul edilmez. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.

Nevazil*de şöyle zikredilmiştir: Ebû Bekir'den soruldu:

— Bir vakfı zâlimler ellerine geçirip, onun vakıf olduğunu inkâr ederse, köy halkının, o yerin fakirler nâmına vakfedilmiş olduğu hakkında şehâdet etmeleri gerekir mi?

îmâm, şu cevâbı verdi:

— "Vakfeden şahıstan, o yerin vakfedilmiş olduğunu işiten bir kimse varsa, o şahitlik yapar. Bunu, ondan işitmeyen kimsenin şahitliği kabul edilmez." Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir kimsenin elinde bulunan bir yer hakkında, bir topluluk, "bu yeri, filan şahsın kendileri nâmına vakfettiğini" söyleseler bile, bu yere hak sahibi olamazlar.

Bir kimse, sahibi olmadığı bir malı vakfedemez.

Keza, şahitlerin, bir şahsın elinde bulunan bir yer hakkında, "burası vakıftır." diye şehâdette bulunmaları da böyledir.

Çünkü, bir şey, bir şahsın elinde vedia (= emânet) veya gasbettiği bir mal olarak bulunabilir.

Şahitler, bir kimsenin sahibi olmuş bulunduğu ve hâkimin de onun olduğuna hüküm verdiği bir yerin, kendileri nâmına vakfedilmiş olduğuna şahitlik yaparlarsa, bu durumda, vâkıfın vârisini, vasîsini getirmeye ihtiyaç kalmaz. Hâvî'de de böyledir. [49]
Bu Konu İle İlgili Diğer Bazı Mes'eleler

 

Bir şahıs, beldenin hâkimine gelerek: "Ben, senden önce burada bulunan hâkimin emmiyim. Elimde, filan oğlu filanın sadakası var. O, bunu bilinen bir topluluk nâmına vakfetmiştir." der; vakfeden şahsın vârisi bulunmadığı gibi, bu şahsın ikrarından başka da o sadakanın durumunu bilen kimse olmazsa; bu şahsın sözü kabul edilir.

Ancak bu vâkıfın, vârisleri bulunur ve bunlar: "Onlar bizim aramızda mîrasdır." derlerse, bu yer, vakıf olmaz. Ve, vârislerin sözü geçerli olup, o yer, aralarında miras olur.

Fakat, varisler: "Bu, bizim nâmımıza vakıftır. Sonra neslimize, sonra da fakirler nâmına vakıftır." derler; yer elinde bulunan şahıs ise: "Fakir ve miskinler nâmına vakfedilmiş bir sadakadır." derse; bu durumda da vârislerin sözü geçerlidir.

Vakıf yer elinde bulunan şahıs: "Bu, fakir ve miskinler nâmına yapılmış bir vakıftır." der ancak, "Filan vakfetti." demez; o topluluk ise: "Bu yer, bize ve neslimize, babamızın yaptığı bir vakıftır." derse; hâkim, "bu yerin, vakıf olduğuna" hükmeder. Vârislerin sözünü nazar-ı itibâre almaz. Bu cümle, Nâtıfî'mn Ecnâsi'ndadır. Muhıyt'te de böyledir.

Bir vakfın, işi eskide kalmış, vârisler ve şahitler ölmüş ve —bu vakıfla ilgili bilgiler— hâkimlerin sicil defterinde kalmışsa, bu deftere göre, muamele edilir.

Bu vakıftan faydalananlar arasında niza bulunursa, sicil defterin­deki yazıya göre hareket edilir.

Şayet, hâkimlerin sicil defterinde, —bu vakıfla ilgili— bir kayıt yoksa, vakfolunan bu yer, hak sahibi olduğunu isbât eden şahsın olur.

Bu hükümler, vakfeden şahsın, vârisinin olmaması 1 dedir.

Eğer, vâris varsa, bu topluluğun nizahları, o vârise ru- J eder.

Vârisler, bir şey ıkrâr edip haber veriyorlarsa, bu ikrarları kabul edilir.

Eğer özürleri varsa, bu durumda da kayda müracaat edilir.

Özür hâlinde, vakfolunan yer için, delil getirmek gerekir. Muzma-rât'ta da böyledir.

Aralarında anlaşma sağlarlarsa; istihsande hâkim, o yerin gelirini aralarında taksim eder. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Elinde bir yer bulunan şahıs, "bu yeri, filan adamın, filan yere vakfettiğini" söyler; vârisler de: "Hayır, bize, neslimize sonra da fakir­lere vakfetti." derler ve vârislerin söylediği ile diğer şahsın söylediği arasında hılâf bulunursa; hâkim, —sicil defterinde bir kayıt bulamaması hâlinde,— vârislerin sözünü imza eder. (= Onların sözlerine göre, hü­küm verir ve bu hükmü icra eder.)

Bu, vakıf yerlerin, emîn kişilerin elinde bulunmaması ve bir ikrar edicinin ikrar etmesi hâlinde böyledir.

Fakat,1 vakıf yerler, emin kimselerin elinde bulunur ve daha önce de sicil defterlerinde kaydı bulunursa, vârislerin sözü kabul edilmez. Zehıyre'de de böyledir.

Şeyhu'l-İslâm'dan soruldu:

—  Vakıf olduğu ile şöhret bulmuş olan bir yerin gelirinin nerelere sarfolunacağı hakkında şüphe bulunur ve kime, ne kadar verileceği bilinmezse, ne olur?

İmâm, şu cevabı verdi:

— Bu vakfın hâline bakılır: Daha önce, kayyımları nasıl yapıyorlar ve kime,  ne veriyorlardıysa,  ona göre hareket edilir.  Muhıyt'te de böyledir.

Fetâvâyi Fadlî'de şöyle zikredilmiştir:

Vâkıf sahibinin elinde bulunan vakfiyede: "Bu vakfın gelirinin faz­lası, —vakfın bulunduğu yerin halkının fakirlerine ve diğer— fakirlere sarfedilir." denilmiş olsa; hazır bulunan mahalle fakirleri, bir sehim; diğer fakirier de bir sehim itibar edilir.

Bunlardan ölenler, senimden düşerler. Bunun sehmi, diğerleri arasında taksim edilir.

Vakfedildiği sırada mevcut bulunan fakirler, inkıraz bulur ve onlardan kimse kalmazsa, bu mahallenin hâli hazırdaki fakirlerine verilir. Bu durumda, bu mahallenin fakirleri ile diğer fakir müslümanlar müsavidir. Zehıyre'de de böyledir.

Hassâf in Vakfi'nda şöyle zikredilmiştir:

Bir kimse, bir yerini vakfedip: "Ben, şu bilinen yerimi, vakfettim." dediği halde, o yer şöhretten uzak olsa ve vâkıf, buranın hududunu söylemeden: "Burası, filan cihete vakfolunmuş bir sadakadır; sonra da, fakirlerindir." dese; bu vakıf caiz olur.

Şayet, bu vâkıf, "bu yerden, ekilecek bir tarlanın, vakfa dâhil olmadığını iddia ederse; İmâm: "Eğer, bu yeri meşhur (= apaçık, belli) olur ve tarla da, bu hududun içinde bulunursa, o da, bu vakfa dâhildir." demiştir.

Veya: "Vakfedilen bu yer, oranın sâlih komşuları tarafından bili­niyor ve o tarla da, o yere ait bulunuyorsa, bu durumda da, o tarla, vakfa dâhildir.

Ancak, durum söylediğimiz gibi değilse, bu durumda, vâkıfın sözü geçerli olur. Muhiyt'te de böyledir. [50]

 
7- VAKFİYE İLE İLGİLİ MES'ELELER

 

Şeyhu'l-İslâm'dan soruldu:

—  Bir vakfiyenin (= vakıf senedinin) içinde: "Filan şahsın azâdlı kölelerine,   —bilinen   bir—   medresenin   müderrisine   yapılmış   bir vakıftır." diye yazılmış ve bunların miktarları belirtilmiş, sıhhatinin şartlan söylenmiş, "sonunda da fakirlerin" denilmiş, bu durum, ne olur?

O, şu cevabı vermiş:

— Bu sahih olmaz. Zehıyre'de de böyledir.

Bir yerini vakfeden bir şahıs, bir vakfiye yazarak, ona şahitler gösterdikten sonra: "ben, bu yeri, onun içinde satış yapmam şartıyle vakfettim; bilmiyorum, kâtip bu şartı, yazdı mı, yoksa yazmadı mı?" der ve bu şahıs, bilgili olur, arapçayı iyice anlar ve yazılan şey de, kendi­sine okunmuş bulunursa, bu vakıf sahih olur.

Bu vakıf senedinde yazılanların tamamını ikrar etmiş olur. —Buna aykırı olan— sözü kabul edilmez.

Bu şahıs, arap değil de acem olur ve arabçayı anlamazsa; ancak, şahitler: "Yazılan şeyler ona, kendi dilinden okundu." diye şehâdette bulunurlar ve kendisi de yazılan şeyleri ikrar ederse; bu şahsın da sözü kabul edilmez.

Ancak, şahitler, bu şekilde şehâdette bulunmazlarsa, bu şahsın sözü kabul edilir. Muzmarât'ta da böyledir.

Bu hüküm, sadece vakfiyeye mahsus değildir. Bu hüküm, bütün akidlere ve resmî işlere şâmildir. Zahîriyye'de de böyledir.

Fetâvâyi Ebû'l-Leys'de şöyle zikredilmiştir: Fakıyh Ebû Ca'fer'den soruldu:

—  Bir kadın, komşularına: "Şu evimi, ihtiyacım olunca satmam şartıyle, vakıf olarak yazınız."  dediği halde,  onlar,  bu  şartı dâhil etmeden, bunu yazıp: "Dediğini yaptık." diyerek, bunun üzerine şehâ­dette bulunsalar ne olur?

İmâm, şu cevabı vermiştir:

— Eğer, yazılan bu yazı, o kadına karşı, anlıyacağı bir şekilde okunmuş, o da dinlemiş ve bunun üzerine şahit tutmuş ise, bu ev vakıf olur.

Fakat, yazılan bu yazı, kadına karşı okunmamışsa, bu ev vakıf olmaz.         

Verilen bu iki cevap da, İmâm Muhammed (R.A.)'in kavli üzeredir. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, bu kadın için bir kolaylık yoktur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, bir yerini vakfederek bunun vakıf defterine (vakfiyeye) yazılmasını emreder; ancak kâtip, bu vakfın hududunun ikisini doğru, İkisini de hatalı yazar; yanlış yazılan, o iki hudut, o nahiyede bulunur, fakat, hudutları belirtilen bu yer ile arasında, başkasına ait, bir yer, bağ veya ev olursa, bu vakıf sahih olur.

Şayet, yanlışlık yapılan bu iki hudut, o mevzide bulunmazsa, bu vakıf bâtıl (= geçersiz) olur.

Ancak, vakfedilen bu yer, meşhur olur ve şöhretinden dolayı hududa ihtiyacı bulunmazsa, bu durumda da, vakıf caiz olur. Vecîz'de de böyledir.

Bir kimse, bir köyde bulunan bütün yerlerini, bir topluluğa karşı vakfedilmiş bir sadaka kılmayı murad edip, vakfiyenin yazılmasını emreder; ancak, kâtip, o yerlerden bazı tarla ve bağları unutur, sonra da, yazılan bu yazı, vakfedene karşı okunur; bu yazıda da, gerçekten, "filân oğlu filan, şu köyde bulunan bütün yerlerini vakfetti." diye yazılıp "...şöyle, şöyle..." diye bu yerlerin hududu açıklanır; ancak, kâtibin unutarak yazmadığı yerler okunmadığı halde, vâkıf, bunların hepsini vakfettiğini ikrar edip, haber verirse; Ebû Nasr: "Eğer, vakıf, vâkıfın sıhhatli hâlinde yapılmış ve kendisi bunu haber verip, köyde bulunan bütün yerlerini kasdetmiş ise, —vakfiyede bulunsun, bulun­masın veya söylensin, söylenmesin— yerlerinin hepsi vakfedilmiş olur.

Vakfeden şahıs, ölmüş olsa bile, bu yerlerin tamamı, sağlığında söylediği üzere, vakfolunmuş olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir vakfiyede, mütevelli ve vasî yazıldığı halde, vakfın gelirinin sarfedileceği yerler yazılmasa, bu yazı (vakfiye ve vakıf) sahih olmaz.

Vakfiyeye "Vasî ve mütevelli, hâkim tarafından tâyin edilecek." diye yazılsa da, tâyin edecek hâkimin adı yazılmasa, bu yazı caiz olur. Vâkıâtü'l-Hüsâmiyye'de de böyledir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Semerkand'lı âlimlerin fetvalarında şöyle denilmiştir:

Bir müste'cir, bir mütevelliden, kimin nâmına vakfedildiği belli bir yeri kira\a tutsa ve vakfiyede, "vakfın mütevellisi olan filan oğlu filan, bu yeri, filan şahsa kiraya vermiştir." denildiği halde, burayı vakfeden şahsın babasının ve dedesinin adı yazılmasa ve bu vâkıf tanmmasa, yine, bu —vakıf— caiz olur.

Çünkü, mütevellinin, kimin oğlu kim olduğu ve vakfın kimler nâm­ına yapılmış bulunduğu yazılmış olunca, her ne kadar, vâkıfın ismi zik­redilmese bile, bu kiracı haklıdır ve vakıf caizdir. Zehıyre'de de böyledir.

Bir kimse, elinde bir yer bulunan bir şahsa gelerek, "bu yerin vakıf olduğunu" iddia eder ve hâkimlerin "inkıraz buldu." diye yazdık­ları bir vakfiye getirirse; bu durumda, hâkim, bu yazı ile hüküm vermez.

Keza, bu şahıs, buranın vakıf olduğuna dâir, mühürlü bir yazı (levha)" getirse; hâkim, —buranın vakıf olduğuna şahitler şehâdette bulunmadıkça— bununla da hüküm vermez. Muhıyt'te de böyledir. [51]
 
8- VAKFI İKRAR VAKFI HABER VERME VE VAKFI KABUL ETME

 

Bir  kimsenin,   elinde  bulunan  bir  yer  hakkında:   "Bu  yer, vakıftır." demesi, bu yerin vakıf olduğunu ikrardır.

Burası, önceden vakıf olmasa ve hatta vakıf şartları koşulmasa bile, —bu ikrardan dolayı—vakıftır. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, "elinde bulunan bir yerin vakıf olduğunu" ikrar ettiği zaman, burayı vakfeden şahıs ile bu vakfın gelirine hak sahibi olan kim­seleri söylemese bile, bu ikrarı sahih olur.

Ve bu yer, fakirler nâmına vakfedilmiş olur.

Vakıf olduğunu ikrar eden şahıs da, başka bir şahıs da, o yerin vâkıfı (= vakfedicisi) olamaz.

Ancak şahitler: "Gerçekten, bu şahıs bu yerin vakıf olduğunu ikrar ettiği sırada, buranın sahibi idi. Bu yeri, ikrar eden şahıs vakfetti." şeklinde şehâdette bulunurlarsa; bu durumda, bu şahıs, buranın vâkıfı (= vakfedicisi) olur. Serahsî'nin Muhiyti'nde de böyledir.

Bu durumda, velayet (= bu vakfın idareciliği, mütevellîliği) de, istihsânen, ikrarda bulunan bu şahsa aittir.

Bu şahıs, bu vakfın gelirini, fakirlere taksim eder.

Fakat, bu şahıs, başka bir şahsı, vasî tâyin edemez. Zehıyre'de de böyledir.

Bu yerin vakıf olduğunu ikrar eden şahıstan başka bir şahıs gelerek; "vakfeden kimsenin kendisi olduğunu" iddia eder ve ikrar eden şahsın elinden, o yeri almak ister; ikrar eden de "bu yerin o şahsa ait olduğuna"  beyyine ibraz ederse,  aradaki husûmet kalkar.  O yerin velayetinin, bu şahsa ait olduğu sabit olur. Ve bu şahıs, azledilemez.

Bu —son— ikrarından sonra, —ilk— ikrar eden şahıs: "Burayı vakfeden şahıs, filan kimsedir." diye haber verirse, onun bu sözü, kabul edilmez.

Fakat bu şahıs: "Vakfeden benim." derse, bu sözü kabul edilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse, "bir yerin, vakıf olduğunu" ikrar eder ve vâkıfının da adını söyler, ancak, bu vakfın gelirine kimlerin hak sahibi olduğunu bildirmezse, bu vakıf yine caiz olur.

Meselâ: "Bu yer, —babam tarafından— vakfedilmiş bir sadakadır." der; babası da ölmüş olur ve üzerinde borç bulunursa; bu vakıftan satılıp, borcu ödenir. Vasıyyetine göre hareket edilir.

Bu vakfın üçte birinden, vasıyyeti yerine getirilir. Arta kalan da, fakirler nâmına vakfedilmiş olur.

Vakfeden şahsın, ikrar edenden başka vârisi olsun veya olmasın hüküm böyledir, yani bu vakıf caizdir.  Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Sonra bakılır: Eğer, ikrarda bulunan şahıs, nefsi için velayet iddiasında bulunmuyorsa, hâkim, bu şahsa, velayeti teklif eder. O, kabul etmezse, hâkim, istediği şahsı, mütevelli tâyin eder.

Bu şahıs, nefsi için velayet iddia ediyorsa, vakfın ıslâhı işlerine bakar ve velayet hakkı onun olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bu yerin vakıf olduğunu ikrar eden şahıstan başka, bir vâris daha bulunur ve bu vâris, "bu yerin vakıf olduğunu, inkâr ederse" bu şahsın, bu yerde bulunan hissesi, kendisine  verilir. Bu şahıs, hissesini dilediği gibi tasarruf eder.

ikrar eden şahsın hissesi ise, ikrar ettiği üzere, vakıf olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse: "Bu, dedem tarafından vakfedilmiştir." veya: "Bu yer, babam tarafından vakfedilmiştir." derse; bu, o yerin, babasının mülkü olduğunu ikrar olmaz.

Bu durumda, vakıf da caiz olmaz.

Bu hüküm, babasının borcu veya vasıyyeti olsa veya kendisi ile bir­likte başka bir.varisi bulunsa veyahutta bunların hiç biri olmasa müsavi­dir. Hâvî'de de böyledir.

Bu durumda, kendisi de bir başkası da, bu yerin vâkıfı (= vakfe­dicisi) olamaz.

Velayet hakkı ise, istihsânen, bu şahsın olur. Muhıyt'te de böyledir.

Fakat bu kimse, vakfı, yabancı bir kimseye izafe eder ve bu durumda, ma'lum bir kişiyi söyleyerek onu bizzat bildirir; izafe min (-...den) harfi ile olur ve bu şahıs da sağ bulunursa; ona rücû' eder.

Çünkü, "onun mülkü olduğunu" ikrar etmiş ve bunun üzerine şehâdette bulunmuş olur.

Şayet, vakıf kendisine izafe edilen şahıs da, o şahsın söylediklerinin tamamını doğrularsa; her ikisinin de doğrulaması ile hak sabit olur.

Şayet, o şahıs mülkün kendisine ait olduğunu doğruladığı halde, vakıf olduğunu yalanlarsa, bu mülkün onun olduğu sabit olur. Çünkü, bu kadarını, ikisi de doğrulamış olmaktadır.

Bu durumda, şahit tek kalmış olduğu için, vakıf sabit olmaz. Şayet, vakıf kendisine izafe edilmiş bulunan şahıs, ölmüş bulu­nursa; bu iş, yani yukarıda söylediğimiz gibi doğrulama veya yalanlama işi, vârislerine havale edilir.

Eğer, vârislerden bir kısmı, bu yerin vakıf olduğunu doğrular, diğer kısmı ise, yalanlarsa; bu durumda, doğrulayanların hissesi vakıf olur.

Yalanlıyanları hisseleri ise, kendileri için mülk olur. İstedikleri gibi tasarruf ederler. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet vârislerin tamamı, bu yerin vakıf olduğunu doğrularlarsa; velayet, ikrarda bulunan şahsın olur.

Ancak, bunu, vârislerden bazıları doğrularsa, bu durumda, istih-sânen, bu şahsa, velayet verilmez. Zahîriyye'de de böyledir.

Ancak, iki şahit, bu şahsın velayeti hakkında şehâdette bulunur­larsa, bu şehâdetleri makbul olur.

Eğer, izafet an harfi ile olursa; bu durumda, ikrar, bu yerin, filan şahsın mülkü olduğunu bildirmez. Hizânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

Eğer, bu şahıs, bizzat kendisini söylemeden: "Bu yer, vakfedilmiş bir    sadakadır;    Muhammed'den..."    derse,    bu    yer    vakıf   olur. Zahîriyye'de de böyledir.

Ancak, sonra söyler ve aralan da ayrılmış bulunur ve izafet de min harfi ile olursa, doğrulanmaz.

Fakat, izafet an harfi ile olursa, o zaman doğrulanır. Muhıyt'te de böyledir.

Vakfeden şahıs, vakfın gelirinden almaya hak sahibi olan kimse­leri saymışsa; hüküm, bu hususta, —sağ ise— ona müracaat etmektir. Vâkıf ölü ise, vârislerine müracaat edilir.

Vâkıf veya bunun vârisleri, bu yerin vakıf olduğunu doğrularlarsa; iş, ikrar eden şahsın, ikrarı üzere olur.

Vakfeden şahıs veya vârisleri, bu yerin vakıf olduğunu yalanlar­larsa; bu vakıf da, bunun şartları da sabit olmaz. Hâvî'de de böyledir.

Bir kimse, bir yerin vakıf olduğunu haber verir ve vakfeden şahsı bildirmediği halde, kendisine vakfolunan şahısları bildirirse, bu ikrarı da kabul edilir.

Meselâ: Bir şahsın: "Bu yer, bana ve çocuklarıma, neslime vakfe-dilmiştir." demesi gibi... Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bu durumda, velayet, kıyâsen değil de istihsânen, buranın vakıf olduğunu ikrar eden şahsın olur.

Bir başka şahıs da, burasının, kendi nâmına vakfedilmiş bir yer olduğunu iddia eder ve ikrar eden şahıs da, bunu doğrularsa; bunu, —çocuklarının  ve  neslinin  hisselerinde  değil  de—  kendi  hissesinde doğrulamış olur. Hâvî'de de böyledir.

Bir kimse, elinde bulunan bir yerin, bir topluluğa vakfedildiğini söyleyerek, bu şahısları, ismen belirttikten sonra; "başkaları nâmına yapılmış bir vakıftır."  diye ikrar eder veya saydığı isimlere ilâvede bulunur yahut bunlardan bir kısmını çıkartırsa; bu durumda, sonraki sözüne itibar olunmaz. Önceki sözü ile amel edilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse, bir yerin vakfedilmiş bir sadaka olduğunu ikrar edip cihetini de söyledikten sonra, bir başka yönü beyân ederse; ikinci sözü kabul edilmez.

Bu vakfın geliri hem kıyâsen hem de istihsânen, ikrar eden şahsın, önce beyân ettiği kimselerin olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse elinde bulunan bir yerin vakıf olduğunu ikrar edip susar ve sonra da: "...filan ve filan nâmına vakfedilmiştir." diyerek, onların adlarını ve sayılarını bildirirse; sonraki sözü, kıyasda kabul edilmez, istihsânda ise kabul edilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse, bir yer hakkında: "Burası, bizzat filan nâmına yapılmış bir vakıftır. " dedikten sonra "...önce, filan nâmına..." derse, sözü kabul edilmez.

Bu şahıs cümlelerin arasını açarak söylemişse, İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, bu ikrarı kabul edilmez.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ise, bu şahsın —sadece— ikinci sözü kabul edilmez. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir kimse, elinde bulunan bir yerin, vakıf olduğunu ikrar ederek, "filân hâkimin, kendisini mütevelli tayin ettiğini ve bu yerin vakfedilmiş bir sadaka olduğunu*' söylerse, bu sözü kıyâsen kabul edilmez.

İstihsânda ise, bu durum, zamanın hâkimine söylenir. Bu sözle, bildirilenden başka bir şey bilinmiyorsa; o şahsın ikrarı kabul edilir ve caiz olur. Fetâvâyi Kâdîhân'nda da böyledir.

Bir kimse: "Bu yere, hâkim, babamı mütevelli tayin etti. Babam Mürken de, bana vasıyyet eyledi. Bu yer, bana vakfedilmiş bir sada­kadır." derse, bu sözü kabul edilmez.

Keza, bu kimse: "Bu yer, filanın elinde idi; o, bana vasıyyet etti," derse, yine bu sözü kabul edilmez.

Bu şahsa, "elindeydi, bana vasıyyet etti." dediği şahsın vârislerine, bu yeri teslim etmesi emredilir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kinîse, başka bir şahsın yeri hakkında: "Bu yer, vakfedilmiş bir sadakadır.'' dedikten sonra, bu yere, kendisi sahip olursa; o yer vakıf olur. Fetâvâyi Attabiyye'de de böyledir.

Vârisler, ellerinde bulunan bir yerin, babaları tarafından vakfe­dilmiş olduğunu haber verirler; ancak, her biri, bu vakıf için  ayrı ayrı cihetler söylerlerse; bu durumda hâkim, bu vârislerin ikrarlarını kabul eder ve bu vakfın gelirini, her birinin dediği yöne sarfeder.

Hâkim, bu vakfa, mütevelli olarak, kimi dilerse, onu tâyin eder. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Şayet, bu vârisler arasında, küçük çocuk veya hazırda olmayan bir şahıs varsa; bu çocuğun nasibi büyüyene kadar; gaibin hissesi de, gelene kadar durdurulur.

Bu vârislerden bir kısmı, "Babalarının, bu yeri, çocukları ve nesli nâmına vakfettiğini" söyler; diğer kısmı ise, bunu inkâr ederlerse; "bu yerin vakıf olduğunu" ikrar edenlerin hisseleri,, ikrar ettikleri yere verilir.

İnkâr edenlerin hisseleri ise, mülk olarak kendilerine verilir.

înkâr eden vârisler, ikrar eden vârislerin hisselerine ortak ola­mazlar.

înkâr edenler, hisselerinin bir kısmını sattıktan sonra, ikrar eden­lerin sözlerini tasdıyk ederlerse; (= doğru bulurlarsa) ellerinde kalan hisseler hususunda bu —son— sözlerinin doğruluğu kabul edilir. Sattık­ları hisseler hakkında ise, bu sözleri doğrulanmaz.

Ancak, satın alan şahıs, bunların doğru söylediklerini kabul eder; satın aldığı hisseleri geri verip, bedelini alırsa; bu durumda, o yerler de, bu vakfa dâhil olur. Hâvî'de de böyledir. • Hassâf, Vakfı'nda şöyle buyurmuştur:

Bir kimse: "Şu yerim, Abdullahın oğlu Zeyd'e ve onun çocuklarına ve çocuklarının nesline karşı vakfedilmiş bir sadakadır. Ondan sonra da miskinlerindir." dedikten sonra, Zeyd'de: "Gerçekten, vâkıf, bu yeri, bana ve benim çocuklarıma, çocuklarımın çocuklarına ve Amr'e karşı vakfetti." derse; bu sözü, ancak nefsinin hissesi hakkında kabul edilir; diğerlerinin hisseleri hakkında ise, kabul edilmez.

Bu vakfın gelirinin taksimi sırasında; bu gelir, Zeyd'e, çocuklarından ve neslinden mevcut olanlara taksim edilir.

Bu gelirden, Zeyd'in hissesine düşen miktar, Zeyd hayatta olduğu müddetçe, kendisi ile Amr arasında paylaşılır! Zeyd ölünce, bu husus­taki ikrarı da bâtıl (= geçersiz) olur. Ve bu durumda, Amr'in, bu vakıfta bir hakkı kalmaz.

Keza vâkıf, bir yerini Zeyd'e, Zeyd'den sonra da miskinlere vak­feder; bilâhare de Zeyd, Amr'i ikrar ederse; —yukarıda açıkladığımız gibi— Zeyd yaşadıkça, Amr, onun hissesine ortak olur.

Zeyd ölünce de, bu vakfın gelirinin tamamı yoksulların olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, ardında iki oğul bırakarak ölür ve bu oğullardan birinin elinde bulunan bir yerin, babası tarafından vakfedilmiş olduğu sanıldığı halde, diğer oğlu:  "Bu yer, ikimizin nâmına yapılmış bir vakıftır." derse, bu oğulun sözü kabul edilir.

Bu yer, bu iki oğul nâmına yapılmış bir vakıf olur. Muhtar olan görüş budur. Muzmarât'ta da böyledir.

Hassâf, Vakfı'nda şöyle demiştir:

Bir kimse, bir şahsın elinde bulunan bir yerin veya bir evin kendisine ait olduğunu, hâkimin huzurunda iddia ettiğinde, .bunu elinde bulun­duran şahıs da: "Bu yer, bir vakıftır. Müslümanlardan bir şahıs, bunu, fakirler nâmına vakfetti ve bana bıraktı." derse; hâkim, bu yeri, o şahsın ikrarı üzere ve dediği gibi vakıf kılar.

Ancak, bu dâva halledilmiş olmaz.

Buranın kendisine ait olduğunu iddia eden kimse, hâkime: "O şahsa, bu yerin benim olmadığına dâir yemin ver." der. Hâkim, o şahsa, yemin etmesini teklif eder.

Bu şahıs yemin etmekten kaçınır veya "Bu yer, o adamındır." diye ikrarda bulunursa; bu durumda hâkim, bu yerin kıymetini, —"vakıftır." diyen şahsın, "benimdir." diyen şahsa— ödemesini emreder. Ve ödettirir.

Bu durumda, bu yer hakkında, "vakıftır." diye verdiği hüküm de bozulmaz. Zehıyre'de de böyledir.

İddia sahibi, bu yerin kendisine ait olduğuna dâir, beyyine ibraz ederse; bu durumda, hâkim bu yerin, o şahsa ait olduğuna hükmeder. Diğerinin ikrarı ise bâtıl (= geçersiz) olur.

Şayet, ikrarda bulunan şahıs, "buranın ma'rüf (= tanınan, bilinen) bir şahsın vakfı olduğunu", haber verir; bu şahıs da gelip, "vakıf olduğunu" ikrar ederse; bu şahıs, "benimdir." diyen şahsa hasm { = dâvada, karşı taraf, muhalif) olur.

Yer elinde bulunan şahıs, bir topluluğun ismini söyler ve "işte, bu yer, bunlara karşı vakıftır." derse; bu defa, iddia eden şahsın hasmı, bu topluluk olur.*

Bu topluluk, "o yerin, bu adamın mülkü olduğunu" ikrar eder; ancak, bu ikrarları, o yerin geliri hakkında, kendileri lehine ikrardan önce yapılmış olursa; bunlar ölünce, bu yerin geliri, yoksulların olur. İddia eden şahsın olmaz.

Bu yerin, kayyımın elinde olması hâlinde de mes'ele hâli üzeredir.

Bu durumda, iddia eden şahsa, kayyım hasım olur. Bu dâvada, karşı taraftan beyyine istenir; kayyıma, yemin verilmez. Çünkü, onun ikrarda bulunması sahih olmaz. Hâkimin emîni de böyledir. Hâvî'de de böyledir.

Bir kimse, elinde bulunan bir evin, filan ve filana karşı vakıf olduğunu ikrar ettikten sonra; "bu ev, —kendisinin olduğunu— iddia eden şahsındır." diye haber verse; bilâhare de, bazı müslümanlar gelip, ev elinde bulunan şahsın, bu "ev, iddia edenindir." şeklindeki ikrarını yalanlıyarak: "Bu ev, bize vakfedilmiştir." deseler; bu durumda, bunlar, iddia eden şahsa, iddia ettiği husus hakkında hasım olurlar.

Şayet, iddia sahibi, evin kendisine ait olduğuna dâir, beyyine ibraz ederse; "evin, ona ait olduğuna" hükmedilir.

Bu durumda, ev elinde bulunan şahsın, —vakıftır şeklindeki— ikrarı bâtıl (= geçersiz) olur.

İddia sahibinin beyyinesi olmazsa; hasımlarının yemin etmesini ister.

Bunlar, evin, iddia sahibine ait olduğunu ikrar ederler veya yemin etmekten kaçınırlarsa; bu ikrarları kendileri adına caiz olur. Evlad ve nesilleri hakkında ise, caiz olmaz.

Keza, orada bulunan, başka şahıslar hakkında da, ikrarları caiz olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Vâkıfın, vakfın kendi mülkü olduğunu ikrar etmesi caiz olur. Alimler: "Vâkıfın* nefsine ait ikrarı caiz olur. Vârislerin, vakfın kendilerine ait bulunduğunu ikrar etmeleri ise caiz olmaz. Vârislerin, sahih vakfı olmaları söz konusu değildir. Bunların dâvaları da din­lenmez." demişlerdir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Fetvalarda şöyle denilmiştir:  Bir kimse,  bir yerini, sağlığında fakirler nâmına vakfettikten sonra ölür; başka bir şahıs da, gelip, o yerin, kendisine ait olduğunu" iddia eder ve ölenin vârisleri de, böyle olduğunu ikrar ederse; bu durumda da, vakıf bâtıl (= geçersiz) olmaz.

Vârisler, bu yerin kıymetini, o şahsa, ölenin terekesinden öderler.

Bu, tmâm Muhammed (R.A.)'in kavlidir.

Fakıyh   Ebû'1-Leys:   "Tazminatın   gerektiğinde,   hılâf  yoktur."

demiştir. Doğru olan da budur.

Eğer, vârisler, bu iddiayı inkâr ederler ve iddia sahibi de onlardan, yemin etmelerini isterse, yemin etmeleri gerekmez.

Şayet, iddia sahibi, bu yerin kıymetini ister ve vârisler de yemin etmekten kaçınırlarsa; bu durumda, o yer, iddia sahibinin olur. Serahs-ınin Muhıytı'nde de böyledir.

Elinde bir ev bulunan şahıs, "bu evin, müslüman bir şahıs tarafından hayır yollarına ve fakirlere vakfedilmiş olduğunu" ikrar ederse; bu vakfın mütevellîliği ona verilir.

Daha sonra, bir şahıs gelerek, bu mütevelliyi, hâkim huzuruna çıkarır ve: "Bu evi, ben, hayır müesseseleri nâmına vakfettim ve bu şahsı da velî tayin ederek, vakfı kendisine teslim ettim." diyerek, bu evi onun elinden almak isterse; duruma bakılır: Bu ev elinde bulunan şahıs, iddia sahibini doğrulayarak: "Evet, evi, bu şahıs vakfedip bana teslim etti. " derse; bu durumda, iddia sahibi, evi, bu mütevellinin elinden alır.

İddia sahibi: "Ben, bu evi, koruması için, bu şahsın eline bıraktım," der ve diğer şahıs da, bunu kabul edip aynısını söylerse; ev, yine iddia sahibinin olur.

Aksi takdirde, bu ev vakıf olur.

Ev elinde olan şahıs: "Bu ev, bu şahsındır." dediği zaman, hâkim, onun bu sözünü kabul etmez. Zehıyre'de de böyledir.

Bir kimsenin elinde bir yer bulunur ve iki şahit, bu şahsın: "Bu yer, filan oğlu filan nâmına ve onun nesline yapılmış bir vakıftır." diye ikrar ettiğine şehâdette bulunduklarında başka iki şahit ise, "—başka bir şahsı Kasaederek— filan oğlu filana yapılmış bir vakıftır, dedi." diye şehâdette bulunurlarsa; bu durumda, bu ikrarlardan hangisinin önce yapıldığının bilinmesi hâlinde, önceki ikrar caiz, ikinci ikrar bâtıl olur.

Eğer, bu ikrarlardan hangisinin önce, hangisinin sonra olduğu bilinmiyorsa, bu durumda, bu ikrarların ikisi de geçerli olur. Vakfın geliri, iki hisseye ayrılarak, biri bir fakire, diğeri de, diğer fakire verilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Elinde bir yer bulunan bir zimmî,  "Bu yerin, bir müslüman tarafından yoksullara, hac yoluna, gazilere veya kendisi ile bir müslü-manın, Allahu Teâlâ'nın rızasını bulduğu bir cihete, vakfedildiğini" ikrar etse; bu zimmînin, bu şekildeki ikrarı caiz olur. Ve bu vakfın geliri, söylenen yönlere sarfedilir.

Eğer, bu^zimmî, "müslüman, bu yeri satmak üzere vakfetti." der veya ikrar ettiği cihette, Allahu Teâlâ'nın rızâsına yakınlık bulunmazsa; bu ikrarı bâtıl (= geçersiz) olur.

Bu yer, o zimmînin elinden alınır ve beytü'1-mâle katılır. Hâvî'de de böyledir. [52]

 
9- VAKFIN  ASBEDİLMESİ

 

Bir yerini veya bir evini va feden bir şahıs, burayı başka bir şahsa teslim ederek, o şahsı, buranın muhafazası için velî tâyin ettiği halde, bu şahıs, durumu inkâr ederse, bu yeri feshetmiş (= zorla almış) olur.

Bu durumda, bu gâsıbm hasmı ( hâkim huzurunda, onu dâva edecek kimse), vâkıf (= vakfeden şahıs) olur.

Bu yer, gâsıbm er   : ;n alınır.

Burayı vakfeden .-.ıs ölmüşse, vakıf ehli (= kendilerine vakfe­dilmiş bulunulan kimseler), hâkimin huzuruna gelerek, vakıf hakkında dâva açabilmesi için, bu vakfa bir kayyım (= mütevelli, idareci) tâyin etmesini talep ederler.

Gâsıp, bu vakfa bir noksanlık vermişse, onu tazmin eder. Yıkılan yerini yapar.

Gâsıp,   bu   yeri   vâkıftan   veya   velîsinden, gasbetrnişse,   tekrar gasbettiği şahsa vermesi gerekir.

Gâsıp, geri vermekten kaçınır ve buna razı olmazsa, gasbettiğinin hâkim huzurunda sabit olması halinde; bu şahıs, gasbettiği yeri geri verene kadar hapsedilir.

Vakfa bir noksanlık gelmişse, gâsıp, bunu borçlanır.

Gâsıbm bu borcu tahsil edilince de, alınan vakfın ıslahı için har­canır. Bununla, vakfın yıkılan yerleri tamir edilir.

Gâsıbm borcundan tahsil edilen şey, vakıf ehline taksim edilmez.

Muhıyt'te de böyledir.

Vakıf yeri gasbeden şahıs, yanındaki yerleri buraya katmak sureti ile onu genişletmiş veya buraya su getirmiş yahut içine gübre atıp, onu toprağa katmış bulunursa, o, bunları zayi etmiş gibi olur.

Bu yer, gâsıptan alınıp, kayyıma teslim edilir. Gâsıba ise, bir şey verilmez.

Şayet, vakıf yerdeki, —bu gâsıp tarafından meydana getirilen— fazlalık, bina ve ağaç gibi şeylerse, bu gâsıba, binayı kaldırması, ağacı sökmesi emredilir. Ancak, böyle emredilmesi için, bunları yapmasının vakfa bir zarar vermemesi gerekir.

Şayet, böyle yapması vakfa zarar verecek olursa; gâsıp bunlara dokunamaz ve kendisine, bunlardan dolayı da bir şey verilmez.

Veya, bu vakfın kayyımı, vakfın gelirinden, bu binanın ve ağaçların kıymetini, gâsıba Öder ve bu kadar tazminat, kâfi gelir.

Vakfın gelirinin olmaması hâlinde, bu vakıf kiraya verilerek, kira ücreti ile tazminat yapılır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Gasbeden şahıs, vakıf yeri tahrip etmeden ağaçları kesmek isterse, kesebilir.

Kesildikten sonra kalan ağaçların bir kıymeti varsa, bu bedel, gas­beden şahsa ödenir.

Vakfın mütevellisinin, bu ağaçlar hususunda, bir şey karşılığında, gâsıpla anlaşması da, —bunda vakfın bir menfâati olması halinde— caiz olur. Tâmirat da böyledir. Hâvî'de de böyledir.

Kıymeti bin dirhem olan, vakıf bir yeri, bir şahıs gasbeder; kıymeti iki bin dirhem olduktan sonra da, başka bir şahıs, bu gâsıptan, gasbederse; kayyım, ilk gasbedildiği zamanki kıymetine değil de, ikinci gasıbın gasbettiği sıradaki kıymetine talip olur.

Kayyım, bu yerin bedelini, gâsiplarm birinden alınca, diğeri tazmi­nattan kurtulur.

Kayyım, gâsıptan aldığı bu kıymetle, başka bir yer satın alıp, onu vakfeder. Zehıyre'de de böyledir.

Kayyım, gâsıplardan birinden, bu vakıf yerin bedelini aldıktan sonra, bu yer, bu kayyıma geri verilirse, kayyım da, aldığı bedeli geri verir. Ve, bu yer, yine vakıf olur.

Yerin kıymeti eline geçene kadar, bu gâsıp hapsedilmez. Muhıyt'te de böyledir.

Kayyım, gâsıptan, bu yerin bedelini aldıktan sonra, onu kaybe­derse; yapılacak bir şey yoktur. Onun, yemin ederek söylediği sözü kabul edilir. Hâvî'de de böyledir.

Eğer bu kıymet, kayyım, onunla başka bir yer satın almadan elinde kaybolur ve sonra da, vakıf olan yer, geri iade edilirse; bu yer yine vakıf olur.

Kayyım, kaybettiği ücreti, şahsî malından öder. Sonra da bu kayyım, istihsânen, vakfın gelirine müracaat ederek, verdiği tazminatı alır.

Bu bedel için, kendisine vakfedilmiş bulunulan şahısların malına müracaat edemez; ancak, vakfın gelirine müracaat edebilir. Zehıyre'de de böyledir.

Kayyım, gasbedilen yerin bedelini alır almaz, vakıf için yine bir yer satın alır ve sonra da, ilk yer, kendisine iade edilirse; yeni alman yer, hâli üzere vakfedilir.

Kayyım, eski vakıf yeri satarak yeni aldığı yerin bedelini öder.

Bu durumda, bedel noksan gelirse, kayyım aradaki farkı, kendi malından öder. Kıyâsen de, istihsânen de, bu durumda, vakfın gelirine başvuramaz.

Vâkıf, vakfın tebdilini şart koşmuş bulunur; kayyım da, o vakfı satıp, bedelini alır ve bir kusurundan dolayı ve hâkimin hükmü ile geri verilirse; bu durumda kayyım, onun bedelini, kendi şahsî malından öder.

Sonra da, kendine geri verilen yeri, alacağına mahsuben satar.

Muhıyt'te de böyledir.

Vakıf bir yer, gasbedilip, ağaçları sökülür veya vakıf bir ev gas-bedilip yıkılırsa, kayyım, bu yerin bedelini gâsıba ödetir. Gâsıbm, yerin bedelini ödemeye gücü yetmezse, o yeri, kayyıma iade eder. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Gasbeden şahıs, bu yere bir şey ekerse, ektiği ve biçtiği kendisinin olur. Hâvî'de de böyledir.

Vakıf bir yerde, hurma ağaçları veya başka ağaçlar bulunur; gas­beden şahıs ise, bunların gelirini senelerce aldıktan sonra, gasbettiği bu yeri de, ağaçlarını da geri vermek isterse; eğer durmakta ise, elde ettiği gelirleri de, geri verir. Bunlar durmuyorsa, bedelini öder. Zehıyre'de de böyledir.

Gasbedenden alınan bu gibi gelirler, vakıf ehline taksim edilir.

Muhıyt'te de böyledir.

İçinde hurma ve sair meyve ağaçlan bulunan bir yer gasbedilir ve bu yer, gasbeden şahsın elinde iken, bir başka şahıs, bu ağaçları sökerse, kayyım muhayyerdir: Bu ağaçların bedelini, isterse gâsıba, isterse sökene ödetir.

Kayyım, bu ağaçları, gâsıba ödetirse, o da, kesen şahsa müracaat eder.

Ancak kayyım, bu ağaçları, kesen şahsa ödetirse, o, gâsıba müra­caat edemez.

Kayyım, bu ağaçları, ikisine de Ödetmeden, gâsıp, bunları, söken şahsa ödetir ve ondan, bu ağaçların bedelini alırsa, kayyımın gelip, bu bedeli istemesi hâlinde, gâsıbın —itiraz— hakkı yoktur. Zehıyre'de de böyledir.

Vakıf bir yer, bir kimse tarafından gasbedilir; yeri gasbedilen şahıslar da, dâva edip, beyyine ibraz ederler ve beyyineleri kabul edilirse, bu yer, icmâen onlara iade edilir. Zahîriyye'de de böyledir.

Bir kimse, vakıf bir yeri gasbederse; bu yerin kendilerine vakfe­dilmiş bulunulduğu şahıslardan hiç birinin, hâkimin izni olmadan, dâva açma hakkı yoktur. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.         

Vakıf bir yeri, bir zâlim istila eder ve bu yeri, onun elinden almak mümkün olmaz,  kendileri nâmına vakfedilmiş bulunan kimselerden birisi de: "Vakfın yöneticisi, onu, o zâlime sattı ve teslim etti." diye iddia ettiği halde, idareci bunu inkâr ederse; diğerlerinin, onun yemin etmesini isteme hakları vardır.

Bu şahıs, yemin etmekten kaçınırsa, vakfın bedelini ödemesine hü­küm verilir.

İddia sahipleri, beyyine ibraz ederse, yine böyle hüküm verilir. Çünkü, fetva "gasbedilen bina ve arazinin tazmin edileceği" tarzın­dadır. Kıymetinin tazmin edilmesi hükmü verilse bile, onun yerine başka bir yer,alınarak, bu alınan yer vakfedilir. Serahsî'nin Muhıyti'nde de böyledir.

Bir kimse, sağlığında, bir yeri vakfedip elinden çıkarır ve bunu da bir şahıs zabtederse; bu gâsıptan, o yerin kıymeti alınır. Ve bu bedelle, başka bir yer satın alınarak, onun yerine vakfedilir.

Çünkü, gasbeden inkâr edince, o şey, helak olmuş olur.

Vakıf olan bir şey zayi olunca da, onun değiştirilmesi vacip olur. Allah yoluna vakfedilen ve öldürülen, bir at gibi...

Bu istihsândır ve âlimler, bu görüşü kabul etmişlerdir. Muzmarât'ta da böyledir.

Bir kimse, bir yerini vakfettikten sonra, bir hayli masraf ederek, oraya tohum saçıp eker ve: "Ben, bunu, kendim için ektim." der; ken­disine vakfedilmiş bulunulanlar ise: "vakıf için ekti." derlerse; burayı ekmiş bulunan vâkıfın sözü kabul edilir. Elde edilecek mahsûl de, bu vâkıfındır.

Mevkufun aleyh (- kendisine vakfedilmiş bulunulan kimse)Ier, bu hususta, hâkime müracaat etseler, onun da yapacağı bir şey yoktur. O da, vâkıfın elde ettiği mahsûlü, elinden alamaz.

Ancak, hâkim, sonraki sene için, bu yerin vakıf ehline verilmesini ve onlar için ekilmesini ister.

Eğer,  sahibi  bunu  kabul  etmez ve:   "Vakfın malı ve tohumu yoktur." derse; hâkim ona: "Vakıf nâmına borçlan; onunla tohum al ve ziraat için harca." der.

Eğer, o şahıs: "Bu, benim için mümkün değildir." derse; hâkim, bu defa da, vakıf ehline: "Borçlanın; tohum alın ve diğer masraflarına harcayın. Gelirinden alarak, borcunuzu ödersiniz." der.

Şayet, vâkıf, bu yeri, masraf edip eker ve bu zirâate, su baskını veya benzeri bir âfet isabet edip, mahsûlü mahveder; vâkıf da: "Borçlandım ve ektim." diyerek, bu vakfın diğer gelirinden bunu aimak ister; vakıf ehli ise: "Kendi nefsi için ekmişti." derlerse; bu hususta, vakfeden şahsın sözü geçerli olur. Ve, yaptığı borcu, bu vakfın diğer gelirlerinden alır.

Bu durumda, bu vakıf araziyi eken vâkıf: "Bin dirhem borç aldım ve onunla tohum satın aldım ve diğer masrafları yaptım." dediği halde; buranın kendisine vakfolunmuş bulunduğu kimseler: "Tohum ve diğer masraflar için, ancak beş yüz dirhem harcadın." derlerse, vâkıfın bun­ların sözünü doğru bulması hâlinde mes'ele böylece halledilir.

Ancak, kayyım ile vakıf ehli arasında zirâat konusunda ihtilaf çıkar ve kayyım: "Ben, kendi tohumumu ektim ve diğer masrafları da ken­dimden yaptım." dediği halde; kendisine vakfedilmiş bulunulan kim­seler: "Hayır, sen, o yeri, bizim için ektin." derlerse; bu durumda, kayyımın sözü geçerli olur. Muhıyt'te de böyledir. [53]

 
10- HASTA OLAN KİMSELERİN YAPTIKLARI VAKIFLAR

 

Bir kimse, maraz-ı mevtinde (= ölüm hastalığında) bir ev vak-fetse, bu vakfı caiz olur.

Ancak bu evin, o hasta kimsenin malının üçte birinden çıkmış olması gerekir.

Bu ev, o hasta kimsenin malının üçte birinden çıkmış olduğu halde, vârisleri, bu evin vakfedilmesine razı olmuş ve buna izin vermiş bulunur­larsa, bu vakıf, yine caiz olur.

Eğer, vârisler buna izin vermezlerse, bu şahsın, malının üçte birinden fazla olan kısmı, vakıf olarak caiz olmaz.

Vârislerden bir kısmı razı olur, diğer bir kısmı ise razı olmazsa; razı olanların hisseleri kadarı, vakıf olarak caiz; razı olmayanların hisseleri kadarı ise bâtıl (= geçersiz) olur.

Ancak, ölen şahsın, başka malı da varsa, bu evin tamamı, vakıf olarak caiz olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Eğer hâkim, —maraz-ı mevtte yapılan ve vakfeden şahsın, bütün malının— üçte ikisinden yapılmış bulunan bir vakfı ibtâl ettikten ( = bozup, geçersiz kıldıktan) sonra, o şahsın, başka mallarının daha olduğu meydana  çıkarsa;   bu   durumda,   bu   malın   tamamından,   üçte  biri çıkarılarak, vakfa ayrılır.

Şayet, bu mallar, oldukları gibi vârislerin ellerinde durmakta ise, o üçte birin tamamı, aynen vakıf olur.

Eğer, bunlar aynen durmamakta olur ve bunları vârisler satmış bulunurlarsa, yaptıkları bu satışlar bozulmaz.

Fakat, sattıkları şeylerin bedelleri, onlardan alınarak, yerine başka bir yer satın alınır ve onun yerine vakfedilir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Ölen bu vâkıf için, ölümünden sonra, mal hasıl olursa, meselâ: Bu şahıs, kasden öldürülür ve vârisleri de, katille, bir mal mukabilinde sulh olurlarsa;   bi'1-ittifak,   bu   durumda   da,   vârislerin   yaptıkları   satış bozulmaz.

Vârislerin bir kısmı satmış, bir kısmı ise satmamış olursa; bu durumda, satılmayan vakıf olur; satılanın bedeli ile de yeni bir yer satın alınır ve vakfedilir. Zehıyre'de de böyledir.

Hâkim, ölenin borcundan dolayı, —maraz-ı mevtinde yapmış bulunduğu— vakıf yeri sattıktan sonra, bu ölen şahsa, —borcunu ödedikten sonra, vakıf kadar da artacak miktarda mal isabet etse; bu durumda da, önceki satış bozulmaz.

Fakat, bu ölünün malından, yerinin sekizde biri kadarı çıkarılır ve bununla, başka bir yer satın alınarak, fakirler nâmına vakfedilir. Serahsî'nİn Muhıytı'nde de böyledir.

Bir kimse, maraz-ı mevtinde, bir yerini ebedî olarak, çocuklarına ve onların çocuklarına ve nesline, sonra da yoksullara, Allah rızâsı için vakfedilmiş bir sadaka kılar ve bu yer, malının üçte birinden çıkarılmış ise, vakıf olur.

Bu vakıf gelir temin ettikten sonra,-bu gelir, o şahsın bütün vârisle­rine, mîras taksim ediliyor gibi taksim edilir.

Meselâ: Bu şahsın, geride karısı ve çocuğu kalmışsa; bu durumda, bu kadına, bu vakfın gelirinin sekizde biri verilir.

Şayet bu şahsın, çocuğu ile baba ve anası kalmışsa; ana ve babasına, bu vakfın gelirinin altıda biri verilir.

Kalan gelir ise, kız bir, erkek iki hisse olmak üzere, aralarında taksim edilir.

Bu, onların, vâkıfın sulbî evladı olmaları ve bunlarla birlikte torun­larının bulunmaması hâlinde böyledir.

Eğer, hem kendi çocukları, hem de onların çocukları varsa, mes'ele hâli üzeredir. Bu durumda, vakfın geliri, bu şahısların sayılarına göre taksim edilir.

Sulbiyelerine isabet eden gelir, onun vârislerine, ferâiz (= miras taksimi) hesabına göre taksim edilir.

Çocuklarının çocuklarına isabet eden kısım da bunların arasında eşit şekilde paylaştırılır.

Bu vâkıfın, sulbî evlâdı inkıraz bulunca, vakfın geliri, çocuklarının çocuklarına ve nesline taksim edilir.

Bu durumda, bu vâkıfın karısı ile ana ve babasına, bu gelirden bir şey verilmez. Zahîriyye'de de böyledir.

Maraz-ı mevtinde vakıfta bulunmuş olan şahsın, malının sülüsünden (= üçte birinde çıkmış, üçte biri miktarında veya değerce ondan daha az) değilse; vârislerin rızâ göstermeleı. hâlinde, bu vakıf yine caiz olur.

Bu vakfın geliri, vârisler arasında, eşit olarak taksim edilir. Erkek, kadından fazla alamaz.

Bu durumda, ana, baba vp karıya bi; verilmez.

Vârisler, bu şahsın vakana izin verim eler bile, bu vakıf caiz olur.

Vakıf, bu vâkıfın malının üçte birinden olursa, kölelerir< \ üçte biri de, fakirler nâmına vakfedilmiş olur.

Bu vakfın geliri, bütün vârisler arasında ferâiz usûlüne göre taksim edilir.

Söylediğimiz bu kaviller Hilâl, Kâdî Lbü Bekir, Hassâf, Fakiyh Ebû Bekir el-A'meş ve Fakıylı Ebû Bekir el-İskâf in kavilleridir. Zehıyre'de de böyledir.

Bu söylediklerimin, bir kimsenin, maraz-ı mevtinde, akra'   oina karşı bir yerini vakfetmesi ve akrabasının da ona vâris olması veya bu şahsın, kendi çocuklarına vakfetmesi halinde böyle   r.

Bu   kimsenin,  vakıfta  bulunduğu  akrabalarının,  onun  vârisi olmamaları hâlinde de bu vakıf caizdir.

Bunlar, bu vakfın gelirine, vakıf yönünden hak sahibi olurlar.

Şayet bu vâkıf, vârislerinin bir kısmına vakfedip diğer kısmına vakfetmez, onlar da bu duruma razı olurlarsa, bu vakıf yine caiz olur.

Şayet razı olmazlarsa, bu yer, fakirler nâmına, terekenin üçte birinden, vakfedilmiş olur.

Hilâl'in kavline göre, bu vakfın geliri, varislere, miras hakları nis-betinde verilir.

Kendi nâmına, vakıfta bulunulmuş olan vârislerden biri ölünce, bunun hissesi, kendisinin vârislerinin olur. Muhiyt'te de böyledir.

Bir ' kimse,   maraz-ı   mevtinde:    "Şu   yerim,   çocuklarıma, çocuklarımın çocuklarına ve neslime, sonra da fakirler namına vakfe­dilmiş bir sadakadır." der veya böyle vasıyyet eder ve bu yer malının üçte birinden çıkmış olursa; razı olmaları hâlinde, bu vakfın geliri, vâris ve çocuklarının çocukları arasında,  bunların sayılarına göre taksim edilir.

Şayet razı olmazlarsa, bu vakfın geliri, kendi çocukları ile onların çocukları arasında, bunların sayılarına göre taksim edilir.

Çocuklarının çocuklarına İsabet eden gelir, kendi aralarında, eşit şekilde paylaştırılır.

Kendi çocuklarına isabet eden gelir ise, bütün vârisler arasında mirastır.

Eğer, bu şahsın çocuklarından ve çocuklarının çocuklarından bir kısmı ölmüş ve bazıları doğmuş olursa; bu durumda, vakfın geliri hazır olup taksim edileceği zaman, onların sayılarına bakılır.

Kendi çocuklarına isabet eden gelir, vakfedenin öldüğü gün vâris bulunanların tamamına, mirastaki hisseleri nisbetinde taksim edilir. Ölenlerin hisseleri ise, kendi vârislerine intikâl eder.

Eğer, bu vâkıfın kendi çocuklarının hepsi ölürse, vakfının gelirinin tamamı, çocuklarının çocuklarına ve nesline verilir. Bu durumda, diğer varislere, bir şey verilmez. Zahîriyye'de de böyledir.

Bir hasta: "Şu yerim, muhtaç olan çocuklarım ve neslim nâmına vakfedilmiş bir sadakadır." derse, bunların her birine, vakfın geli­rinden, ihtiyaçları nisbetinde verilir.

Şayet, bu şahsın neslinde fakir yoksa, bu vakfın gelirinin tamamı, diğer fakirlerin olur.

Şayet, bu vakıfın çocuklarından ve neslinden fakirler bulunursa, vakfın geliri sayılarına göre taksim edilir. Ve her birine, kendisinin, aile efradının ve hizmetçisinin nafakaları, ma'rûf üzere ve kâfi gelecek mik­tarda verilir.

Yiyeceği, katığı ve elbise ihtiyacı, senelik olarak karşılanır.

Vâkıfın kendi çocuklarına isabet eden, onların ve bütün vârislerin arasında, Allahu Teâlâ'nın emrettiği şekilde taksim edilir.

Bunlardan bir kısmı, bu vakfın gelirinden aldıktan sonra, geride kalan gelir, almayanlara kâfi gelecek miktarda kalmazsa, bu durumda, çocukların çocuklarının almış bulunduklarına müracaat edilmez.

Şayet, mevkufun aleyh (- kendilerine karşı vakıfta bulunulmuş kimse)ler arasında, zengin olanlar varsa; bu vakfın gelirinden, o zengine bir şey verilmez. Ve bu vakfın geliri, sayılarına göre, fakir olan mevku­fun aleyhlerin olur. Hâvî'de de böyledir.

Bir  kimse,  maraz-ı  mevtinde,  bir  yerini  vakfeder  ve  ayrıca vasıyyette de bulunursa; malının üçte biri, bu vakıfla vasıyyet ettiği yerler arasında taksim edilir.

Bu durumda, vasıyyet ehli, hisselerini alırlar. Vakıf ehlinin hisseleri ise, vakıf olarak kalır. Zehıyre'de de böyledir.

Vâkıf, köle azad etmek ve köleyi müdebber kılmak gibi değildir. Hâvî'l-Kudsî'de de böyledir.

Bir  kimse:  "Şu yerimin gelirini,  benden sonra,  Abdullah'ın çocuklarına ve nesline verin."  derse,  vasıyyet,  bu yerin geliri için yapılmış olur.

Bir kimse: "Ölümümden sonra, şu yerim, yoksullar nâmına vakfe­dilmiş bir sadakadır." derse, bu vakıf caiz olur. Zalıîriyye'de de böyledir.

Bir kimîe, bir yerini, bir topluluğa kendisinin ölümünü müteakip, vakfedilmiş bir sadaka kılarsa, bu vakfın geliri, o topluluğun olur.

Ancak, bu topfuluktakiler ınkiraz bulursa; bu gelir, mîras haklan nisbetinde, vâkıfın vârislerinin olur. Bunlar da ölünce, bu gelir, fakir­lerin olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse: "Şu yerim, çocuklarım ve neslim nâmına vakfedilmiş bir sadakadır." der ve "Kendi çocuklarımdan ölen olursa, onun hissesi, mirastır." diye ilâve ederse, bu vakıf caizdir.

Bu vakfın geliri, .mevkufun aleyh (- meşrutun leh = kendisine vakfedilmiş) olan kimselerin sayılarına göre taksim edilir.

Bu vâkıfın ölümünden sonra, kendi çocuklarından birisi ölürse, bunun hissesi, torunları nâmına vakfedilmiş olur.

Bu vâkıfın çocuklarından sağ olanlara isabet eden gelir, kendileri ile ölenler arasında taksim edilir. Ölenlere isabet eden gelir ise, kendi vâris­lerine, ondan mîras kalmış olur.

Şayet vâkıf, "bu vakfın, torunları ve nesli nâmına olmasını ister ve "sağ olanların hisselerinden ölülere düşen hisse; torunlarıma vakıftır." derse, bu caiz olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, maraz-ı mevtinde, bir yerini vakfedip: "Bu, çocuklarım ve torunlarım nâmına vakıftır." der ve bu şahsın da, bu yerinden başka, bir malı olmazsa, bu yerin, ancak üçte biri, vâkıfın dediği cihete vakfedilmiş olur.

Bu, vârislerin razı olup olmamaları ile-de değişmeyen bir hüküm­dür.

Vârisler razı olmayınca, bu yerin üçte ikisi, bu vârislerin mülkü olur.

Bu vârislerin, buna razı olmaları ile torunları eşit olurlar. Zahîriyye'de de böyledir.

Bir kimse, maraz-ı mevtinde, bir yerini vakfederse, o yer, malının üçte birinden çıkarılır.

Bu mal, vâkıfın ölümünden sonra telef olursa, bunun üçte biri, vakıf; üçte ikisi, varislere miras olur. Bezzâziyye'den naklen Bahru'r-Râık'tada böyledir..

Bir kimse: "Ben ölünce, bir yerimi, fakirlere vakfediniz." diye vasryyet ederse; vakfedilecek yerin, bu şahsın malının üçte birinden çıkarılması halinde veya üçte birden fazla olmasına rağmen, vârislerin buna razı olmaları hâlinde, bu yerin tamamı vakfedilir.

Şayet, vârisler —bu fazlalığa— razı olmazlarsa, o şahsın malının üçte biri vakıf olur.

Vakfedilen yerin tamamı, o şahsın malının üçte birinden çıkmış olur ve içinde bulunan hurma ağaçları, bu şahsın ölümünden sonra fakat vakfedilmeden önce meyve vermiş bulunurlarsa, bu meyveler de vakfa dâhil olurlar.

Ancak bu hurmalar, o şahsın ölümünden önce meyve vermişse, bu meyveler mirastır.

Bir kimse, hastalığında, sahih bir şekilde bir vakıfta bulunur ve bu vakfın ağaçlan, vâkıfın ölümünden sonra meyve verirlerse, bu meyveler de, vakfa ait olurlar.

Şayet, bu yerin vakfedildiği günde, bu meyveler orada bulunuyor-duysa, bu meyveler mîras olur ve onları vârisler alır. Muhıyfte de böyledir.

Bir kimse, maraz-ı mevtinde: "Şu yerimi, Allah rızâsı için, ebe-diyyen Zeyd'e ve onun nesline vakfettim. Onlardan sonra da, fakirlerin olacaktır.1' der ve buna ilâveten de:  "Benim çocuklarım ve onların çocukları muhtaç olurlarsa, bu yerin geliri, —başkasının değil— onların olacaktır; onlar, daha çok hak sahibidirler." derse; bu şahsın ölü münden   sonra,   kendi   çocuklarından   muhtaç   olanların   bulunması hâlinde, bu vakfın gelirinin tamamı, onlara verilir.

Şayet, vâkıfın vârislerinden bazıları öldükten sonra, kendi çocuklarından ihtiyaç sahibi olanlar bulunursa, vakfın geliri onlara verilir. Ölenlere bakılmadan, hayatta olanların ihtiyaçları temin edilir. Zahîriyye'de de böyledir.

Şayet, bu vâkıf: "Kendi çocuklarımdan, muhtaç bir kimse bulu­nursa, onun ihtiyacı temin edilir." derse; bunun ihtiyacı, ma'ruf üzere temin edilir. Gelirden artan olursa, o da, vakıf ehli arasında (aksini edilir. Buda, caizdir.

Şayet, kendi çocuklarından, —bir değil de— beş kişi muhtaç bulu­nursa, bu vakfın gelirinden, onlara yardımda bulunulur.

Şayet, bu gelir, yüz dinara çıkarsa; bu yüz dinar, bunların ve diğer vârislerin arasında taksim edilir.

Bu taksim yapılınca,  muhtaç olanlara,  senelik ihtiyaçları  kadar hisse düşmezse; bu durumda, o vakfın geliri, bunlara iade edilir Bu yüz dinardan isabet eden miktar, diğer vârislere verilmez. Muhıyt'te de böyledir. [54]

 
11- MESCID VE MESCİDLE ÎLGİ MES'ELELER

 

Bu babda:

1) Bir Yerin Nasıl Mescid Yapılacağına Dair Hükümler.

2) Mescid Namına Yapılan Vakıflar ve Bu Vakıf­larda Kayyımın ve Diğerlerinin Tasarruf Yetkileri. olmak üzere, iki bölüm vardır. [55]

 
1- Bir Yerin, Nasıl Mescid Yapılacağına Dâir Hükümler

 

Bir kimsenin yaptığı mescid; yolunu kendi mülkünden ayırıp, içinde namaz  kılınmasına izin vermedikçe,  o  şahsın mülkiyetinden çıkmaz.

Burada ifraz (-   ayırma), Allahu Teâlâ için, hâlis bir niyyette olmalıdır.

Bir kimse, evinin içinde bir mescid yapıp, insanların oraya girerek namaz kılmasına izin verir ve bu mescidin yolunun da buradan odluğunu şarta bağlarsa, o yer, mescid olur. Yolu şartla belirtilmemişse, burası mescid olmaz.

Bu kavil, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nindir.

İmâmeyn'e ise:  "Burası, mescid olur. Yol, hiç, bir şarta lüzum olmadan, o mescidin hakkıdır." demişlerdir. Kunye'de de böyledir.

Sağnâkî'de ise: "Burasının kapısı, büyük bir yola açılıyorsa, bu ev mescid olur." denilmiştir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir kimsenin yaptığı bir mescidin altında sirdâb (= mescidin altında bulunan, su soğutmaya veya oturmaya mahsus yer) veya üstünde bir bina olursa; mescidin kapısının yola açılması halinde, sahibi bu gibi yerleri satabilir..

Bu gibi yerler, sahiplen ölünce, mîras olarak vârislerine intikâl eder.

Beytü'l-Makdes'te olduğu gibi, sirdâbın, mescidin ihtiyacı için yapılmış olması da caizdir. Hidâye'de de böyledir.

Bir kimse, mescidin altında veya üstünde, geliri, mescidin imârına sarf edilmek üzere, dükkanlar yapmak istese; bunu yapmaya hakkı olmaz. Hidâye'de de böyledir.

Bir kimsenin, nTescid yaptığı yerde, namaz kılınmasına izin ver­mesi, İmâm Ebû Hanîfe ve İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, elbette lazımdır.

Bu hususta, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'den iki rivayet vardır: Hasan'ın, İmâm'dan rivayetine göre, bu mescidde, mescid sahi­binin izni ile,  namazın,  iki  kişi veya daha kalabalık bir cemâatle kılınması   şarttır.   Nitekim,   İmâm   Muhammed   (R.A.)'in   kavli   de böyledir.

Hasan'ın rivayeti sahihtir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bununla beraber, namazın ezan ve kametle kılınması da şarttır. Ve namazın sirran (- gizli) değil de, cehran (= açık) olması da gerekir.

Hatta, cemâatle namaz kılındığı halde, bu namaz, ezânsız, kametsiz ve gizli kılınmış olursa, bu iki imamımıza göre, bu durumda, burası mescid olmaz. Kifâye'de de böyledir.

Mescid sahibi bir kişiyi, hem imam hem de müezzin olarak tayin ettiğinde bu şahıs da, ezan okuyup, kamet getirerek yalnız başına namaz kılsa; bu durumda, burası, bi'1-ittifak mescid olur. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir. [56]

 
Mütevelliye Teslim Edilen Mescid:

 

Mescidin sahibi, onu, ihtiyaçlarını görmesi için, bir mütevelliye teslim ederse; bu durumdaki bir yerin içinde namaz kilınmasa bile, buranın mescid olması caizdir. Bu kavil, sahihtir ve esahhtır. Serahsî'nin Muhıyü'nde de böyledir.

Keza, mescid sahibinin, burayı, hâkime veya naibine teslim etmesi halinde de, hüküm budur. Bahru'r-Râık'ta da böyledir.

Mescidin yerinin sıhhati için,  onu, ölümünden sonraya izafe eîmesi veya bu hususta vasıyyette bulunması şart değildir.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir. Diğer vakıflar ise, bunun hilafınadır. Zehıyre'de de böyledir.  Sadru'ş-ŞeMd, Vâkıât'ta şöyle demiştir:

Bir kimsenin, içnde bina bulunmayan bir arsası olur ve "cemâate, burada namaz kılmalarını" söylerse; bu durumda, şu üç vecîh vardır:

1)  Arsanın sahibi, cemâate, burada devamlı olarak namaz kılma­larını apaçık söyliyebilir.

Meselâ: "Orada, devamlı (= ebedî olarak) namaz kılınız." diye­bilir.

2)  Arsa sahibi, "Namaz kılınız." dediği halde, kalbinden devamlı kılmalarına niyyet etmiş olabilir.

Bu iki durumda da, bu arsa, mescid olur. Ve, bu arsanın sahibi ölürse, burası miras olmaz.

3) Arsa sahibi, cemâate: "Orada namaz kılınız." der; ancak, bunu, bir kaç gün veya ay yahut sene ile kayıtlayabilir.

Bu durumda ise, o arsa, mescid olamaz. Sahibi ölünce de, bu yer, mîras olur. Zehıyre'de de böyledir.

Bir mescidin mütevellisi, o mescide vakfedilmiş bir yere, bir mescid yapar, halk, orada senelerce namaz kıldıktan sonra, bunu terke-derlerse; bu yerin, o vakfa gelir olarak iade edilmesi caiz olur.

Çünkü, mütevellinin orayı mescid yapması sahih değildir. Vâkıât'ta da böyledir.

Bir kimse, hastalığında evini mescid yapar ve sonra da ölürse; bu evi, o şahsın malının üçte birinden çıkmış olması ve vârislerin ise buna razı olmaması hâiinde, bu ev mîras olur. Burasının mescidliği de bâtıl (= geçersiz) olur.

Çünkü, burada vârislerin hakkı vardır. Ve burası, kul hakkından arınmış değildir.

Ancak bu şahsın, vasiyyet ederek, evinin üçte birini mescid kılması sahih olur.

Çünkü; bu durumda, bu yer, haklı olarak ayrılmış olur. Zira ev, üçe taksim edilmiş ve üçte biri mescid edilmiş bulunur. Serahsî'nin Muhıyü'nde de böyledir.

Cenaze namazı kılmak için yapılan yerin hükmü de, mescidin hükmü gibidir.

Bayram namazı kılınan yere gelince; burası da, imâma uymanın caiz olması bakımından mesciddir. Hulâsa'da da böyledir.

'Mescid cemâate dar gelir; bitişiğinde ise, bir şahsa ait bir arsa bulunursa, —zoraki de olsa— o yer, kıymeti verilerek^ o şahıstan alınır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Mescid nâmına vakfedilmiş bulunan bir yer, o mescide bitişik olursa; istemeleri hâlinde, halkın bu mescidi genişletmeleri caiz olur.

Ancak, bu durum hâkime haber verilerek, ondan izin alınır.

Vakfın, gelir getiren dükkanı ve evi de böyledir. Yani, bunların da mescide katılması gerekirse, yine hâkimden izin alınır. Hulâsa'da da böyledir.

Kübrâ'da şöyle zikredilmiştir:

Bir mescidin cemâati, o mescide yeni bir kapı açmak veya önceki kapının yerini değiştirmek isterlerse; bunu yapabilirler.

Ancak, bu hususta, cemâat arasında görüş ayrılığı olduğunda, çoğunluk ve cemâatin faziletli kişileri hangi tarafta bulunursa, o tarafın dediği olur. Muzmarât'ta da böyledir.

Müntekâ'da,   İmâm   Muhammed  (R.A.)'in  şöyle  buyurduğu rivayet edilmiştir:                                                               

Geniş bir yola, mahalle halkı, yola hiç zararı olmayan bir mescid yaparlar; bir şahıs da onlara mâni olmak isterse; onların, —bu geniş yola— mescid yapmalarında, bir beis yoktur. Hâvî'de de böyledir.

Ecnâs'da ve Nevâdir'de şöyle zikredilmiştir: Muhammed bin Hasan'dan sordum:   

—  Kalabalık bir köyün bir kanalı buluri,ur; halk, bunun üzerine, —bu kanala da, kendilerine de zarar vermiyecipk şekilde— bir mescid yapmak isterlerse ne olur?

O, şu cevâbı verdi:                                         \

—   Yapabilirler.  Bu mescidin köy halkının; tamamı için de, bir mahalle halkı için de yapılması müsâvîdir. Muhiyt^te de böyledir.

Bir cemâat, bir mescid yaptıktan sonra, (pnu, ihtiyaca binâen, yanındaki yoldan alarak genişletmek isterler vej bu genişlik, yoldan geçenlere bir zarar verecek olursa; genişletmelere caiz olmaz. Ancak, mescidi  genişletmek,  yoldan  geçenler  için  zarafh  olmayacaksa,  bir sakıncasının olmayacağı umulur. Muzmarât'ta da Şöyledir.

Cemâatin, mescidden, yola ilâve etmek istenneleri halinde, bunun caiz  olmayacağı  söylenmiştir.   Sahih  olan  da  rWur.   Muhıyt'te  de böyledir.        

İnsanların, bir mescidin içinden, birbirlerin;   ,;mmak maksadıyla geçmesi caizdir.

Cünüp, hayızlı ve nifash olmamak şarnyle, mescidin içinden herke; geçebilir; hatta, kâfirler bile geçebilir.

Ancak, mescidin içinden hayvan geçirilmez. Tebyîn'de de böyledir.

Hükümdar, "mescid nâmına vakfedilmiş dükkanları yıkarak, c mescidi büyütmeleri için" bir topluluğu emir  /erirse; duruma .bakılır: Şayet, o belde, kılıç kuvveti ile fethedilmiş b:   belde ise, bu işin gelip geçene zarar vermemesi hâlinde, emri caiz olu

Çünkü, zor kullanılarak fethedilen bir beıue, gazilerin mülkü olur ve burada hükümdarın emri geçerlidir.

Fakat, bir belde, .iih yolu ile fethedilmiş olursa; orası da, belde halkının mülkü olarak kalır. Bu durumda ise, sultanın emri burada geçerli olmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir mahallenin mescidi, o mahalle halkına dar gelir fakat, onu genişletmeye de güçleri yetmez, ancak bazı komşular, bu mescidi kendi evlerine katarak, bunun yerine, bundan daha üstüm.nü ve daha genişini vermek isterler ve mahalle halkı da buna razı olursa; İmâm Muhammed (R.A.)'egöre, onlar, böyle yapamazlar. Zehiyre'de de böyledir.

Kübrâ'da şöyle zikredilmiştir:

Bir kimse, yapılmış bir mescidi yıkarak, öncekinden daha dayanıklı bir şekilde yeni bir mescid inşâ etmek istese bile, bunu yapamaz.

Çünkü, o şahsın velayet hakkı yoktur. Müzmarât'ta da böyledir.

Nevâzil'de şöyle zikredilmiştir:

Bir mescidin yıkılmasından korkuluyorsa; —kendiliğinden— yıkılmasından önce, yıkılıp yeniden yapılabilir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bu mescidin banisinin, o mahallenin halkından olmanası hâlinde böyledir.

Fakat, mescidin banisi, o mahallenin halkından ise, bu durumda bunlar, bu mescidi yıkıp binasını yeniler; sergisini (hasırını, kilimini, halısını) serer ve kandillerini yakarlar.

Bunları da, kendi mallan ile yaparlar.

Eğer, bu işi, mescidin malı ile yapacaklarsa; bunun için, hâkimden izin almaları gerekir. Aksi takdirde, yapamazlar. Hulâsa'da da böyledir.

Keza, mahalle halkı, bu mescide, su içmek ve abdest almak için kaplar koyar.

Bu da, mescidin banisinin bi  emesi halindedir.

Bayram namazı kılınan yere gelince; burası da, imâma uymanın caiz olması bakımından mesciddir. Hulâsa'da da böyledir.

'Mescid cemâate dar gelir; bitişiğinde ise, bir şahsa ait bir arsa bulunursa, —zoraki de olsa— o yer, kıymeti verilerek* o şahıstan alınır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Mescid nâmına vakfedilmiş bulunan bir yer, o mescide bitişik olursa; istemeleri hâlinde, halkın bu mescidi genişletmeleri caiz olur.

Ancak, bu durum hâkime haber verilerek, ondan izin alınır.

Vakfın, gelir getiren dükkanı ve evi de böyledir. Yani, bunların da mescide katılması gerekirse, yine hâkimden izin alınır. Hulâsa'da da böyledir.

Kübrâ'da şöyle zikredilmiştir:

Bir mescidin cemâati, o mescide yeni bir kapı açmak veya önceki kapının yerini değiştirmek isterlerse; bunu yapabilirler.

Ancak, bu hususta, cemâat arasında görüş ayrılığı olduğunda, çoğunluk ve cemâatin faziletli kişileri hangi tarafta bulunursa, o tarafın dediği olur. Muzmarât'ta da böyledir.

Müntekâ'da,   İmâm   Muhammed   (R.A.)'in  şöyle  buyurduğu rivayet edilmiştir:                                                 

Geniş bir yola, mahalle halkı, yola hiç zararı olmayan bir mescid yaparlar; bir şahıs da onlara mâni olmak isterse; onların, —bu geniş yola—mescid yapmalarında, bir beis yoktur. Hâvî'de de böyledir,

Ecnâs'da ve Nevâdir'de şöyle zikredilmiştir: Muhammed bin Hasan'dan sordum:

—  Kalabalık bir köyün bir kanalı bulun.ur; halk, bunun üzerine, —bu kanala da, kendilerine de zarar vermiyecek şekilde— bir mescid yapmak isterlerse ne olur?

O, şu cevâbı verdi:

—   Yapabilirler.  Bu mescidin köy halkının' tamamı için de, bir mahalle halkı için de yapılması müsavidir. M uhiytfte de böyledir.

Bir cemâat, bir mescid yaptıktan sonra, <?nu, ihtiyaca binâen, yanındaki yoldan alarak genişletmek isterler ve i bu genişlik, yoldan geçenlere bir zarar verecek olursa; genişletmeleri caiz olmaz.. Ancak, mescidi  genişletmek,  yoldan  geçenler  için  zaraş'lı  olmayacaksa,  bir sakıncasının olmayacağı umulur. Muzmarât'ta da Şöyledir.

Cemâatin, mescidden, yola ilâve etmek istemeleri halinde, bunun caiz   olmayacağı   söylenmiştir.   Sahih   olan   da   ocudur.   Muhıyt'te  de böyledir.

İnsanların, bir mescidin içinden, birbirlerin    -inımak maksadıyla, geçmesi caizdir.

Cünüp, hayızlı ve nifaslı olmamak şaruyle, mescidin içinden herkes geçebilir; hatta, kâfirler bile geçebilir.

Ancak, mescidin içinden hayvan geçirilmez. Tebyîn'de de böyledir.

Hükümdar, "mescid nâmına vakfedilmiş dükkanları yıkarak, o mescidi büyütmeleri için" bir topluluğu emir verirse; duruma ,b::kıhr: Şayet, o belde, kılıç kuvveti ile fethedilmiş bi   belde ise, bu işin gelip geçene zarar vermemesi hâlinde, emri caiz olır

Çünkü, zor kullanılarak fethedilen bir beıue, gazilerin mülkü olur ve burada hükümdarın emri geçerlidir.

Fakat, bir belde, aih yolu ile fethedilmiş olursa; orası da, belde halkının mülkü olarak kalır. Bu durumda ise, sultanın emri burada geçerli olmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir mahallenin mescidi, o mahalle halkına dar gelir fakat, onu genişletmeye de güçleri yetmez, ancak bazı komşular, bu mescidi kendi evlerine katarak, bunun yerine, bundan daha üstününü ve daha genişini vermek isterler ve mahalle halkı da buna razı olursa; İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, onlar, böyle yapamazlar. Zehıyre'de de böyledir.

Kübrâ'da şöyle zikredilmiştir:

Bir kimse, yapılmış bir mescidi yıkarak, öncekinden daha dayanıklı bir şekilde yeni bir mescid inşâ etmek istese bile, bunu yapamaz.

Çünkü, o şahsin velayet hakkı yoktur. Müzmarât'ta da böyledir.

Nevâzil'de şöyle zikredilmiştir:

Bir mescidin yıkılmasından korkuluyorsa; —kendiliğinden— yıkılmasından  önce,  yıkılıp  yeniden yapılabilir.  Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bu mescidin banisinin, o mahallenin halkından olmanasi hâlinde böyledir.

Fakat, mescidin banisi, o mahallenin halkından ise, bu durumda bunlar, bu mescidi yıkıp binasını yeniler; sergisini (hasırını, kilimini, halısını) serer ve kandillerini yakarlar.

Bunları da, kendi malları ile yaparlar.

Eğer, bu işi, mescidin malı ile yapacaklarsa; bunun için, hâkimden izin almaları gerekir. Aksi takdirde, yapamazlar. Hulâsa'da da böyledir.

Keza, mahallf halkı, bu mesc le, su içmek ve abdest almak için kaplar koyar.

Bu da, mescidin banisinin bi  emesi halindedir.

Şayet, mescidin banisi biliniyorsa; —bu gibi hizmetleri— onun yaptırması daha evlâdır. Vecîz'de de böyledir.

İbnü Semâ'a, İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

Bir kimse, bir mescid yaptırdıktan sonra ölür ve mahalle halkı da, o mescidi yıkıp büyütmek isterlerse; bu durumda, bunu yapabilirler.

Buna, ölen şahsın vârisleri mâni olamazlar.

Ancak mahalle halkı, yol tarafından genişletmek isterlerse; bu durumda, ölen şahsın vârisleri izin vermeyebilirler. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Arsasına mescid yapan bir kimsenin, bu mescidin her hangi bir şeyini, kendisine şart kılması, bi'1-icma' sahih olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, muhayyer olmak şartı ile, bir mescid yapsa; bu vakfı caiz,  —muhayyerlik—  şartı  ise  batıl  olur.  Muhtâru'l-Fetâvâ'da da böyledir.

Hassâf, Vakfı'nda şöyle demiştir:

Arsasına mescid yapan bir kimse, "bunu, isterse ibtâl edeceğine; isterse satabileceğine..." şahit tutarsa; bu şartları bâtıl {= geçersiz), mescid ise, daima mescid olur.

Meselâ: Bir kimse, mahallesi için bir mescid yapıp: "Ben, bu mes­cidi, sadece ve özellikle, bu mahalle —halkı— için tahsis ettim." derse; bu mescid, sadece, bu mahalle —halkı— için değil, başka mahallelerin halkı için de mescid olur ve içinde hepsi de namaz kılabilirler. Zehıyre'de de böyledir.

"Bir mescid, içinde namaz kıhnamıyacak kadar harap olur ve vakfeden veya vârisleri için mülk hâline gelirse; onu satmak veya oraya ev yapmak caiz olur." denilmiştir.

Ancak, "O, ebediyyen mesciddir." de denilmiştir. Esahh olan da budur. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

Fetâvâyi Hucce'de şöyle denilmiştir:

Biri yeni, biri de eski olmak üzere iki mescid bulunur ve mahalle halkı, eski mescidi satarak yeniye sarfetmek isterlerse, bu caiz olmaz.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavline göre:

Bir mescid, harap olup cemâati ondan faydalanamaz hâle gelse bile, bu mescid, onu yapan şahsın mülkü hâline dönemez.

İmâm Muhammed (R.A.)'e göre ise, işe yaramaz hâle gelen bir mescid, yapanın veya vârislerinin mülkiyetine döner.

Bu mescid, her iki imamımıza göre de satılmaz.

Fetva, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göredir. Ve bu durumdaki mescid, katiyyen, yapan kimsenin (veya vârislerinin) mülkü olamaz. Muzmarât'ta da böyledir.

Hâvî'de şöyle zikredilmiştir: Ebû Bekir e I-İska f tan soruldu:

—  Bir kimse, kendi nefsi için, evinin kapısının önüne, bir mescid yaptırıp, bir yeini de, bu mescidin imân için  vakfetse; bu şahıs ölüp, mescid harap olunca, vârisleri, onu satmak için fetva isteseler, durum ne olur?

İmâm, şu cevabı verdi:

— Mescidin satılmasına fetva verilir.

Sonradan, bir cemâatin, orayı mescid yapmak için, isteme hakları yoktur. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir kimse, kendi malından, bir mescide hasır serdikten sonra, bu mescid, harap olur ve kullanılmaz hâl egelirse; bu hasırlar, sağ ise, onları seren şahsın; bu şahıs ölmüşse, onun varislerinin olur.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, bu hasırlar satılarak bedeli bu mescidin ihtiyaçlarına sarf edilir.

Şayet, bu mescidin bir ihtiyacı yoksa; bu hasırların bedeli, başka bir mescide havale edilir.

Fetva ise, İmâm Muhammed (R.A.)'in kavline göredir.

Meselâ: Bir kimse, kendi malından, bir ölüyü kefenledikten sonra; o ölüyü, vahşî bir hayvan parçalarsa; bu kefen, ölüyü kefenleyen şahsın olur. Şayet, bu şahıs ölmüşse; kefen, bu şahsın vârislerinindir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Ebû'1-Leys, Nevâzil'inde, şöyle buyurmuştur:

"Bir mescidin hasırı eskir ve cemâat ondan faydalanamaz hâle gelirse; bu hasırları, mescidden, sağ ise, onları seren kimse çıkarıp atar.

Şayet, bu şahıs ölmüşse; bu işi yapmak için, varisleri çağırılmaz.

Ben, mescid ehlinin, o hasırları çıkartıp fakirlere vermesinde veya onları satıp, bunların yerine yenilerini almalarında, bir beis görmüyorum.''

Muhtar olan kavle göre ise, hâkimin izni olmadan, cemâatin böyle yapması caiz olmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Müntekâ'da şöyle zikredilmiştir:

Bir mescidin hasırlan eskiyip işe yaramaz hale gelince; bunları, seren şahsın alıp tasadduk etmesi veya bunları satıp yerine başkalarını alması caizdir.

Ancak, bu şahıs, hazırda yoksa; mahalle halkının, bu hasırları, mescidden alıp tasadduk etmeye haklan yoktur.

Bu hüküm, hasırların, bir kıymet taşımaları hâline göredir. Şayet, bu hasırlar bir kıymet taşımıyorlarsa, cemâatin, öyle davranmasında bir beis yoktur. Zehıyre'de de böyledir.

Mescidde, baharda ot bitiyor ve bu ot bir kıymet taşımıyorsa; onu dışarıya atmakta bir beis yoktur.

Bu otu, mescidden çıkaran kimseler, bundan faydalanabilirler ve hayvanlarına yedirebili \?r. Vâkıât'ta da böyledir.

" 1in ota,! 'ir kıymet taşıyorsa; cemâat onu satabilir.

Anc-iK durumu hâkime çıkarıp, bu otu, onun emri ile satmak, daha sevimli oîur. CevâhirıTl-Ahlâtî'de de böyledir.

Âlimler: "Mescidin otunu çıkarıp, parça parça eden kimsenin, onu tazmin etmesi gerekir. Çünkü, onun bir değeri vardır." demişlerdir.

Hatta, Şeyh Ebû'1-Hafs es-Sefkerdî, ömrünün sonuna doğru, mes­cidin otu için, elli dirhem vasıyyet etmiştir. Vâkıât'ta da böyledir.

Bir mescidin, cenaze teneşiri ve tabutu, eskiyip işe yaramaz hâle gelince, evlâ olan, bunların, hâkimin emir ile satılmasıdır. Hâkimin emri olmadan,  bunların  satılması  sahih  olmaz.  Fetâvâyi  Kâdîhân'da da böyledir.

Kabe'nin ipek örtüsü, eskise —bile—, onu almak caiz olmaz. Fakat, sultan, onu satıp, bedelini Ka'benin işlerine yardımcı kıla­bilir. Sirâciyye'de de böyledir.

Mescid için vakfedilmiş bulunan lamba yağlarını, sabaha kadar kullanmak caiz olmaz.

Bunlar, namaz kılanların ihtiyacı kadar yakılır ve gecenin üçte birine veya yarısına kadar kullanılır. Yani, içinde, bu vakte kadar namaz kılmaya ihtiyaç olursa, mescidin ışıkları yakılabilir. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.

Mescidin lambalarını, sabaha kadar yanar halde bırakmak caiz olmaz.

Ancak, Beyt-i Makdis (= Kudüs'deki Mescid-i Aksa) ve Mescid-i Nebî (S.A.V.) ile Mescid-i Haram (= Ka'be) gibi yerler bu hükümden müstesnadır.

Bir de, vakfeden şahıs, "sabaha kadar yansın." diye şart koşmuşsa; bu da müstesnadır. Nitekim, zamanımızda, âdet, böyle cereyen etmek­tedir. Bahru'r-Râık'ta da böyledir.

Bir kimsenin, mescidin ışığında ders çalışmak istemesi hâlinde, ışık namaz kılmak için yanıyorsa, böyle yapmasında bir beis yoktur.

Işık namaz için yanmıyorsa; gecenin üçte birine kadar, yine bu ışıkta ders yapmatak bir beis yoktur.

Ancak, bu kimsenin, gecenin üçte birinden .sonra mescidin ışığında ders çalışma hakkı kalmaz; buyurulmuştur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyiedir. [57]

 
2- Mescid Nâmına Yapılan Vakıflar Ve Bu Vakıflarda Kayyımın Ve Diğerlerinin Tasarruf Yetkileri

 

Bir kime, bir yerini, bir mescide —onun tamiri, sergisi, ışığının gerektirdiği şeylerle, bunlara benzere ihtiyaçlarına— vakfetmeyi ister ve: "Şu yerimi vakfeyledim." deyip, o yerin hududunu belirterek:  "... sağlığımda ve ölümümden sonra, daimî olarak vakfettin!. Bu vakfın gelirinden önce, vakfın imârı yapılacak ve çalışanların ücreti ödenecek; bundan fazla olursa, mescidin tamirine, sergisine ve diğer ihtiyaçlarına harcanacak." derse; kayyım, bu vâkıfın dediği gibi-hareket eder.

Şayet, bu mescidin bir ihtiyacı olmaza; o zaman, bu vakfın gelirinin fakirlere sarfedilmesi de caiz olur. Zahîriyye'de de böyledir.

Bir yerini, mescid namına vakfedip, "...sonunda fakirlere..." demeyen kimsenin durumu hakkında alimlerimizin muhtelif kavilleri vardır.

Muhtar olan ise, ekseriyetin kavlidir ve "bu vakıf caizdir." Vâkıât'ta da böyledir.

Bir yerin, bir mescid veya kabristanın imârı için vakfedilmesi caiz olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse, bir akarını, mescid veya medrese namına vakfedip, bu yerini hazırladığı halde, binasını yapmamış olursa; müteahhirîn, bu şahsın durumu hakkında, ihtilâf edilmiştir. Sahih olan ise, bunun caiz olduğudur.

Bina yapılana kadar, bu yerin geliri, fakirlere sarfedilir. Bina yapılınca da, bu gelir vakfedildiği cihete döndürülür. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

Sadru'ş-Şehîd, şöyle buyurmuştur:

Bir kimse, evini, bir mescide veya müslümanların yolu nâmına vak­federse; bu hususta da muhtelif kaviller vardır. Muhtar olan kavil ise: Diğer vakıfların caiz olduğu gibi, bu vakfın da caiz olmasıdır.

Bir kimsenin, mescidin yapımına veya masrafına dirhemler ver­mesi sahih olur. Vâkıât'ta da böyledir.

Bir kimsenin, malının üçte birini, mescide vasıyyet etmesi, caiz olmaz.

Ancak, bu şahıs: "Malımın üçte birini mescide masraf edin." derse, bu caiz olur. hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

Nevâdir'de İbn-i Semâ'a, İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

Bir kimse: "Malımın üçte .birini, mescidin aydınlatılmasına vasıyyet ettim.'' derse; bu vasıyyeti "... onunla, mescidi aydınlatınız.'' demedikçe, caiz olmaz. Zehıyre'de de böyledir.

Bir kimse: "evimi, mescide bağışladım." veya "evimi, mescide verdim." dese; bu sahih olur.

Teslim edilmiş olması şartıyle, bu ev, mescidin malı olmuş bulunur.

Bu şahsın durumu: "Şu yüz dirhemimi, mescide vakfettim." diyen kimsenin durumu gibidir. O şahıs da, yüz dirhemi, mescidin kayyımına teslim edince, mescidin malı olur. Fetâvâyi Attabiyye'de de böyledir.

Bir  kimse: "Şu  ağaç  mescidindir."   dese,   o  ağacı,   mescidin kayyımına   teslim   etmedikçe,   ağaç   mescidin   olmaz.   Muhiyt'te   de böyledir.

Bir kimse, bir yerini mescide vakfeder ve "...gelirinin artan kısmı da fakirlerindir." der ve vakfın gelirinin toplandığı sırada ise, mescidin tâmirata ihtiyacı olmazsa; bu gelirin tamamı, fakirlere verilebilir mi?

Bu hususta ihtilaf edilmiştir.

Muhtar olan, gelir toplanınca, mescidin ve vakfedilen yerin tami­rine kâfi gelecek kadarı ayrılır. Bundan fazlası ise, fakirlere verilir.

Böylece, vâkıfın şartları yerine gelmiş ve vakıflar korunmuş olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Yıkılan bir mescidin, vakfının geliri toplanır; ancak, bu gelir mescidi  yeniden  yapmaya  kâfi  gelmezse;   Hassâf:   "o  gelirle,  bina yapılmaz. Çünkü vâkıf, onu, tamiri için vakfetmiş; onunla bina yapın, dememiştir." demiştir.

Fetva ise, o gelirle, mescidin binasının da yapılmasının caiz olduğudur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Vakıf/ur                                                                                                          

Ebû Bekir'den soruldu:

—   Bir  kimse,  malının  üçte birini,   hayır  işlerine vasıyyet  etse; bununla, mescide lâmba alınabilir mi?

İmâm şu cevâbı vermiştir:

—  Bununla, mescidin lâmbalarını artırmak caiz olmaz. Ramazan olsa da diğer aylar olsa da, bu hüküm bakımından bir fark yoktur.

Bu gelir, mescidin tezyinatına da sarfedilemez, Muhıyt'te de böyledir.

Bir mescidin kapısı, rüzgara karşı bulunur; mescidin içine yağmur girer ve kapıyı tahrip eder ve böylece de, cemâatin bu mescide girmesi zorlaşırsa; bu durumda kayyım, —yoldan gelip geçeceklere zarar ver-miyecek şekilde— kapının önüne, onu muhafaza için, bir bölüm yapa­bilir. Sirâciyye'de de böyledir.

Fakıyh Ebû Kâsim'dan soruldu:

—  Hâkim, bir şahsı, bir mescide, belirli bir ücreti, her sene alması şartıyle, kayyım tâyin etse, ve bu kayyım, her sene bu ücreti alsa; durum ne olur?

İmâm şu cevabı vermiştir:

— Şayet bu kayyım, ecr-i misil olarak alıyorsa; aldığı bu ücret, helâl olur. Muhıyt'te de böyledir.

Hâkim, mescide, bir hizmetçi tayin edince; eğer vâkıf, vakfının gelirinden, onun da bir ücret almasını şart koşmuşsa, o hizmetçinin aldığı, helâl ve caiz olur.

Vâkıf böyle bir şart koşmamışsa, hizmetçinin, bu vakıftan ücret alması caiz olmaz. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.

Mütevelli (- kayyım), mescidi süpürmesi için ücretle bir adam tutabilir ve bu şahsa, ecr-i misil verir.

Mütevelli, o şahsa, ecr-i misilden fazla verirse; bu fazlalığı kendi malından öder. Vakfın malından vermişse, bunu tazmin eder.

Ücretle çalışan kimsenin de, fazlalığı, vakfın malı olduğunu bilerek alması helâl olmaz. Fethu'I-Kadîr'de de böyledir.

Mescidin mütevellisinin, kendi cahilliği sebebiyle, vakfın hesabını tutamamasından dolayı, bu mescidin malı ile bir kâtip tutması caiz olmaz. Zehıyre'de de böyledir.

Bir mescidin, gelir getiren yerleri ve vakıfları bulunur; mütevelli, vakfın geliri ile bu mescid için gaz yağı, hasır, kireç, kiremit, kum, çakıl satın almak isterse; âlimler: "Eğer vakfeden şahıs, bu kayyıma selâhiyet verip: "Mescid için, ne istersen onu yap." demişse, bu durumda kayyım, istediğini satın alabilir.

Fakat, bu yetkiyi vermemiş ve bu yeri, mescidin yapımı ve tamiri için vakfetmişse; bu durumda, mütevelli, söylediğimiz o şeyleri satın alamaz.

Şayet, vâkıfın şartı bilinmiyorsa, o zaman bakılır: Bu kayyımdan Önceki kayyım, mescidin vakıf gelirinden yağ, hasır, kiremit ve benzeri şeyleri almışsa, bu mütevelli de öyle yapar; aksi takdirde alamaz. Fetâ­vâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir yer, mescidin imârına vakfediimişse; binasının yapılmasına ve temizliğine de, bu vakfm gelirinden harcanabilir.

Ancak bu gelir, mescidin tezyinatına (= süslenmesine) harcanmaz.

Şayet vakfeden şahıs: "Mescidin ihtiyacına karşı vakıftır." demişse; bu durumda, kandillerin yağına da diğer ihtiyaçlara da sarfe-dilmesi caiz olur. Hizânetü'İ-Müftîn'de de böyledir.

Bir mütevellî, mescidin imârı için vakfedilmiş ! ulunan bir yerin gelirinden, menfâat temin edemez. e.ıyet, temin edrrse, tazmin eder. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Fetâvâyi Sıığra'da şöyle zikredilmiştir:

Mütevellî'nin, mescidin vakfından, mescidin kandillerine masraf yapması caizdir. Hulâsa'da da böyledir.

Vakıf, mescidin imârı için yapılmış olur; mütevellî de, mescidin üzerine çıkıp orayı temizlemek için bir merdiven satın alır veya mescidin üzerindeki kar'ı temizletmek için bir işçi tutup, bunun ücretini bu vakfın gelirinden verirse; Ebû'n-Nasr: "Kayyım bunları yapabilir. Çünkü, maması halinde, m mescid hanv olur." demiştir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Mescidin vakfından, ihtiyaç varsa, komşuların ezan işitmeleri için, minare yapmak caizdir.

Ancak, minaresiz de ezan işitiliyorsa, mescidin vakfının geliri ile, minare yapmak caiz olmaz. Hızânetü'I-Müftîn'de de böyledir.

Mescidin yanında, mescidin duvarına açıkça zarar veren bir durum  olur;  mütevellî ve cemâat mescidin vakfının geliri ile zararı ortadan  kaldırmak  için,  duvarın yanma bir sur yapmak  isterlerse; âlimler:  "Eğer, bu vakıf, mescidin ihtiyaçları için yapılmışsa, böyle yapmaları caiz olur. Çünkü, bu da mescidin ihtiyacıdır.

Fakat, bu vakıf, mescidin imârı ve yapımı için vakfediimişse; bu durumda, caiz olmaz. Çünkü, bu surun yapılması, mescidin imârı değildir." Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bu hususta esahh olan kavil ise, İmâm Zahîru'd-dîn'in şu kavlidir: "Vakfın, mescidin imârına veya ıslâhına yapılmış olması müsavidir." Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

Bir mescidin mütevellisi, o mescidin lâmbasını evine götüremez. Evinden, mescide lamba götürebilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Kayyım, vakfın geliri ile teneşir ve tabut satın alamaz. Ancak, vâkıf, bunları satın almasını söylemişse, o zaman satın alabilir. Sirâ-ciyye'de de böyledir.

Kayyımın, mescidin geliri ile bir elbise alıp, fakire giydirmesi caiz olmaz.

Bu kayyımın, vakfm malını tazmin etmesi gerekir. Fetâvâyi Kâdî­hân'da da böyledir.

Bir mescidin mütevellîsi, bu mescidin geliri ile, gelir getirmek veya ihtiyaç olunca da satmak maksadı ile, bir ev veya dükkan satın alması, . ancak, alım-satım için kendisine yetki verilmesi halinde caiz olur. Sirâ-

ciyye'de de böyledir.

Bir mescidin kayyımının, mescidin hududuna veya etrafına dük­kanlar yaptırması caiz olmaz.

Buralara, dükkan veya ev yapıldığı zaman, mescide olan hürmet düşer; bu da, caiz değildir.

Mescidin avlusu ve etrafı da mescide tabidir. Buraların hükmü de, mescidin hükmü gibidir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir mescidin mütevellîsi, vakfm birikmiş bulunan geliri ile bir ev satın alıp, onu, mescidin müezzinine, oturması için tahsis ettiğinde, müezzin de, durumun böyle olduğunu bilirse; bu evde oturması mekruh olur.

Çünkü bu ev, vakfm gelirindendir. Bunun içindir ki, imâmın da müezzinin de bu evde oturması, mekruh olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Kayyımın, mescidin imamına veya müezzinine, vakfının geli­rinden, bir şey harcama hakkı yoktur.

Ancak vâkıf, bunu şart koşmuşsa, o zaman serbesttir. Zehıyre'de de böyledir.

Vâkıf, vakfın gelirinden, mescidin imamına sarfedilmesini şart koşar ve bunun miktarını da belirlerse; imâmın fakir olması hâlinde bu miktar, ona sarfedilir.

İmâm, zengin ise, kendisine bu vakfın gelirinden harcanması helâl olmaz.

Fakir olan müezzinler hakkındaki hüküm de böyledir. Hulâsa'da da böyledir.

Mescid ehlinin (— cemâatin), hâkimin izni olmadan, mescidin vakfını satmaları veya mescide bir noksanlık getirmeleri caiz olmaz. Sirâciyye'de de böyledir.

Bir mescidin duvarı, yanından geçmekte olan kanalın veya nehrin -suyundan yıkılma tehlikesi ile karşılaşırsa, bu mescidin gelirinden, o nehrin ıslâhına sarfetmek caiz olur mu? Fakiyh Ebû Ca'fer:

—  Eğer, nehrin ıslahı için yapılacak masraf, yıkılacak duvarın yapılmasından daha masraflı değilse, bu durumda sarfetmek caizdir.

Mescid ehli, o kanalın sahiplerini, —bu kanala sarfettiklerini, onlardan alıp, mescide sarfedene kadar— kanaldan faydalanmaktan men edebilirler.

Mescid ehli dilerse, bu kanalın ıslâh edilmesini, kanal sahihlerinden talep eder.

Eğer onlar, mescidin duvarı yıkılana kadar, kanalı ıslâh etmezler ve bu duvar yıkılırsa; onlar, yıkılan bu duvarı tazmin ederler. Fetâvâyi Kâdîhân da da böyledir.

Şemsü'I-Eimme Halvânî, şöyle buyurmuştur:

Belh'li âlimler: "Bir mescidin vakıfları bulunur; ancak, mütevellisi olmaz ve mahalle halkından birisi kalkıp: "Bu vakıfların hepsi, câmiindir. Camie hasır, sergi ve benzeri şeyler lâzım." der ve bu mescide masraf yaparsa; bu şahsın, tazminatta bulunması gerekmez.

Yaptığı bu iş güzeldir. Ve Allahu Teâlâ ile kendisi arasındadır.

Ancak, bu şahsın yaptığı, hâkime duyurulur ve o da, bunları, hâkimin huzurunda ikrar eylerse; hâkim, bu şahsa, onları tazmin ettirir." buyurmuşlardır. Zehıyre'de de böyledir.

Mescide vakfedilmiş bir yerin gelirinin fazlası, fakirlere sarf edi­lebilir mi?

— Hayır, sarf edilmez; denilmiştir. Sahih olan da, budur.

Fakat, bununla, mescide gelir getirecek bir şey satın alınır. Muhıyt'te de böyledir.

Kâdt'1-İmâm Şemsü'I-İslâm Mahmûd el-Ezcavendî'den soruldu:

— Bir mescid ehli, mescidin vakfının gelirinden yâni, bu vakıf mal­lardan elde edilen kiralardan, harcama yetkisine sahip midir?

O, şu cevabı verdi:

Vakıflar                                                                                                          

— Hayır, onların harcama yapmaları sahih olmaz.

Ancak, hâkim, mescidin maslahatriçin, bunların harcama yapma­larına izin vermişse; bu durumda, harcamaları sahih olur.

Yine soruldu:

— -Bu durumda, tasarrufta bulunmaları için, aralarından bir veya iki kişi ayrılır mı?

O, şu cevbı verdi:

—   Elbette,  bu  mutasarrıf,  mahallenin  reisi  ve  mutasarrıfıdır.

Zehıyre'de de böyledir.

Nesefi'nin Fetvâları'nda zikredildiğine göre, ona sorulmuş:

—  Mahalle halkının, bir mescidin imârı için, o mescidin vakfını satmaları caiz olur mu?

İmâm Nesefi, şu cevabı vermiş:

—  Kat'î surette, satmak caiz olmaz. Hâkimin veya bir başkasının emri olsa bile, bu böyledir* Zehıyre'de de böyledir.

Necmü'd-dîn en-Nesefî, Fevâid'inde şöyle buyurmuştur: Mescid ehlinin, mescidin geliri ile satın aldıkları bir akan, son­radan, mescidin imarı için satıp satamıyacakları hususunda, âlimler arasında görüş ayrılığı vardır.

Sahih olan görüş  ise,  bunun caiz olduğudur.  Gıyâsiyye'de de böyledir.

Bir topluluk, bir mescid inşâ eder ve mescit inşaatı tamamlandığı halde, ellerinde ağaç artarsa; bu ağaçlar, ancak bü mescidin binasına sarfedilir.  Bu ağaçlar,  —satılarak,  bedeli— ile, mescide yağ, hasır alınmaz.

Bu hüküm, o ağaçların, mütevelliye, sahibi tarafından, mescid yapımı için verilmesi hâlinde böyledir.

Fakat, durum böyle değilse, ağaçlar, istenilen yere sarf edilebilir.

Bahru'r-Râık'ta da böyledir.

Bir mescid nâmına vakfedilmiş bulunan bir yer, ekilemez hâle gelir ve bir şahıs da, oraya umum için bir havuz yaparsa; müslümanlann o havuzun suyundan faydalanmaları caiz olmaz. Künye'de de böyledir.

Hayır  yollarına  ve  kimlikleri  belirtilmeyen   fakirler  namına yapılmış olan vakfın geliri ile birlikte büyük bir cami namına vakfedilmiş bulunan bir yerin gelirleri toplandıktan sonra, Rum hadisesi gibi, bir hadise (savaş) çıkar ve masraf yapmak için, mala ihtiyaç hâsıl olursa; büyük cami nâmına vakfedilen yerin geliri, camiin bu gelire ihtiyacının olmaması hâlinde ve borç olmak şartı ile, hâkim tarafından, zuhur eden bu ihtiyaca sarf edilir.

Bu mal bilâhare, feyden (ganimetten) alınır. Fakirler namına vakfedilmiş bulunan yerin gelirine gelince, bunun için, şu üç hal söz konusu olabilir.

1) Bu gelir, ya muhtaç olanlara harcanacaktır.

2)  Veya, bu gelir, zengin olduğu halde, yolda kalmış bulunanlara harcanacaktır.

3) Yahut, yolda kalmış olmayan zenginlere harcanacaktır.

Birinci ve ikinci hallerde, beytu'I-mâlden alacaklı olmamak şartiyle bu geliri, savaş için sarf etmek caizdir. Üçüncü halde de, iki ihtimâl vardır:

1) Hâkim, bunun, müslüman gazilere harcanacağını bilebilir.

2) Veya hâkim, bunu bilmeyebilir.

Birinci halde, alacaklı olunmadan, bu geliri bu gazilere vermek caiz olur.

İkinci halde ise, bu gelir, bu şahıslara, ganimet malından alacaklı olunmak üzere, verilebilir. Vâkıât'ta da böyledir. [58]

 
12- Hudud Karakolları, Kabristanlar, Yollar, Sulama İşleri İle Kabristan Ve Vakıf Arazilerde Biten Ağaçlar

 

Bir kimse, müslümanlar için bir havuz veya gelip geçenler için bir han yahut misafirhane yapsa, veya bir yerini mezarlığa tahsis etse; bunlar, hâkim hüküm vermeden önce, o şahsın mülkiyetinden çıkmış olmaz.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavlidir. Hidâye'de de böyledir.

Bu şahıs, bunları, vasıyyet edip ölümünden sonraya izafe ederse; bu durumda, o öldükten sonra, dediği gibi yapılır.

Bu şahıs, ölmeden önce sözünden dönebilir. Nitekim, bu şekilde, fakirler namına yapmış bulunduğu vakıftan dönebileceği de, daha önce geçmişti. Fethu'l-Kadîr'de de böyledir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, bu gibi yerler, sözünden dolayı, o şahsın mülkiyetinden çıkar.

İmâm Muhammed (R.A.)'e göre ise, bu şahsın havuzundan, insanlar su alıyorlar, hanında ve misafirhanesinde kalıyorlar kabristanı­na da cenaze defnediyorlarsa, buralar onun mülkü olmaktan çıkar.

Bunlardan faydalanan, tek kişi bile olsa, hüküm böyledir.

Kuyunun hükmü de böyledir.

Mal sahibi, bu yerleri, bu maksatlarla bir mütevelliye teslim etmiş olsa; bu teslim de, sahih olur. Hidâye'de de böyledir.

Mebsût'ta şöyle zikredilmiştir:

Fetva, İmâmeyn'in kavline göredir. Bu rnes'eleler hakkında, üm­metin icma'ı da, bunun üzerinedir. Muzmarât'ta da böyledir.

Bu kuyudan veya havuzdan içmekte, develeri ve diğer hayvanları sulamakta ve abdest almakta bir beis yoktur. Zahîriyye'de de böyledir.

Bir kimsenin, içilmesi için vakfettiği su teşkilatından, abdest alınıp alınmayacağı hususunda, âlimler görüş ayrılığına düşmüşlerdir.

Abdest almak için vakfedilen sudan, içmek caiz olmaz.

İçilmesi için hazırlanıp vakfedilmiş olan sudan da, —bu su, havuzda bile oİsa— abdest almak caiz olmaz. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

Keza,  bir kimse, evini yoksullara tahsis edip, onu,  koruyup gözetmesi için bir mütevelliye teslim ettikten sonra, bundan geri dönmesi mümkün olmaz.

Keza, bir kimsenin Mekke'de bir evi olur; onu hac ve umreye gidenlere tahsis ederek, bir mütevellîye teslim eder ve ona: "İçinde otur ve onu gör gözet." derse; bu vakfından da geri dönemez.

Keza, bir şahıs, evini, gazilerin oturmasına tahsis edip, bir müte­vellîye teslim ederse; ondan da dönemez.

Bu kişi ölürse, bu ev, vârislerine mîras olarak kalmaz. Bu binanın içinde oturan, —bir kişi bile— olmasa, hüküm böyledir. Mııhıyt'te de böyledir.

Bu  gibi  şeylerden  faydalanmak  hususunda,   fakir  ile zengin arasında bir fark yoktur.

Bir hana, herkes inebilir. Karakolda böyledir.

Bu gibi bir sudan içmek veya böyle bir mezarlığa gömülmek de böyledir. Tebyîn'de de böyledir.

Bir evin veya bir arazinin geliri, gazilere tahsis edilince, bundan, ancak ihtiyaç kadarı alınır; fazlası alamaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Hassâf, Vakfi'nda şöyle buyurmuştur:

Bir kimse tarafından, gazilerin oturmasına tahsis edilen bir evin, bazı odalarına gaziler oturduğu halde, diğer bazı odaları da, —oturan gazi olmadığı için— boş kalsa; kayyımın, bu boş odaları kiraya verip, elde ettiği geliri, bu binanın imârına, artan olursa, onu da fakir ve yok­sullara sarfetmesi uygun olur. Muhiyt'te de böyledir.

Nevadır'de şöyle zikredilmiştir:

Bir kimsenin yaptırdığı han, tamire muhtaç hâle gelirse, İmâm Muhammed (R.A.)'den gelen bir rivayete göre, bu hanın bir bölümü, bir veya iki eve ayrılıp, kiraya verilir. Bu kira bedeli ile de, bu han tamir edilir.

İmâm Muhammed (R.A.)'den gelen, başka bir rivayete göre ise, bu hana, insanlar bir sene ücretsiz, bir sene de ücretle inerler. Alman ücretle de, bu han tamir edilir.

Keza, bir kimse, atını, Allah yoluna vakfedince, buna savaş ehli binerse; ona bakar ve doyurur. Şayet, binen olmazsa, bu at kiraya verilir ve elde edilen  kira bedeli  ile de masrafı  karşılanır.  Zehıyre'de de böyledir.

Müntekâ'da şöyle zikredilmiştir:

Şayet, kiraya tutacak bir kimse bulunmazsa, İmâm (= devlet başkanı) bu atı satar ve bedelini elinde tutar.

İhtiyaç zuhur edince de, bu bedelle, başka bir at satm alır ve bununla bir gazi savaşa çıkar. Muhıyt'te de böyledir.

Hassaf, Vakfi'nda şöyle demiştir:

Bir kimse, evini, hacıların oturması için vakfederse; bu evde, mü­cavirler {= Peygamber (S.A.V.) Efendimize komşu olmak üzere, Medi­ne'ye yerleşmiş bulunan kimseler), oturamaz.

Hac mevsimi geçince, bu ev kiraya verilir. Geliri ile de tamiri yapılır. Bu gelirden artan olursa, o da fakirlere verilir. Zahîriyye'de de böyledir.

Ebû'l-Leys'in Fetvâları'nda şöyle zikredilmiştir:

Bir kimse, sağ olduğu müddetçe bir şahsın elinde kalması şartı ile, müslümanlar için, bir karakol yaptırırsa; o şahsı, oradan, hiç bir kimse çıkaramaz.

Ancak, bu şahıstan, orada, Allahu Teâlâ'nın razı olmadığı, içki içmek veya benzeri bir şeyi yapmak gibi bir fâsıklık zuhur ederse, oradan çıkarılır. Zehıyre'de de böyledir.

Köylüler, köye âit bir yeri mezarlık yapıp, oraya ölü defnettikten sonra; bu köylülerden biri, mezarlığın kerbiç ve kabir kazma âletlerini koymak üzere oraya bir ev yapar; bir başkası da, o eve, köylünün rızası olmadan veya bir kısmının rızası olduğu halde, diğer kısmının rızâsı olmadan oturursa; âlimler bu hususta, şöyle buyurmuşlardır: "Eğer, mezarlığın genişliği sebebi ile oraya ihtiyaç bulunmazsa, o binanın yapılmasında bir sakınca yoktur.  Binanın yapılmasından sonra, bu binanın yerine ihtiyaç hâsıl olursa, yıkılır ve bu yere de ölü defnedilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse, malının üçte birini vasıyyet eder ve o üçte birin dörtte birini, filan şahsa, dörtte üçünü de kendi akrabasına ve fakirlere vasıyyet ettiğini söyledikten sonra da: "Misafirhanelerin nasibini terk etmeyin." derse; bundan kasıt, bizzat misafirhanelerde kalan fakirlerdir.

Bunda da, iki vecih vardır:

1) Bu şahsın akrabası sayılı olabilir.

2) Veya sayılı olmaz.

Birinci veçhe göre, akrabalarının sayısına göre, her birine, bir sehim verilir. Diğer fakirlere ve misafirhanelere de birer sehim verilir.

Meselâ: Bu şahsın, on akrabası bulunsa, dörtte üç, on iki sehim telakki edilir: On sehmi, akrabasına; bir sehmi fakirlere; bir sehmi de, misafirhanelere verilir.

İkinci veçhe göre ise, üçte birin dörtte biri, üçe bölünür: Her bir gruba, birer sehim verilir. Vâkıât'ta da böyledir.

Bir kimse, bir yer satın alarak, orayı müslümanlara yol yapar ve buna şahit de tutarsa; bu sahih olur. Ancak, buranın yol sayılması için, bir kişi de olsa; bu yoldan gelip geçenin bulunması, —vakıfta, teslimin şart olduğunu söyleyenlere göre,— şarttır. Zahîriyye'de de böyledir.

Hilâl'de böyle söylemiştir.

Keza, bir şahsın, müslümanlar için yapmış bulunduğu bir köprünün üzerinden gelinip geçilince, artık, bu köprünün binası, miras olmaz; vakıf olur. Zehıyre'de de böyledir.

Mehrûye isimli hâkimin şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Ben,  Nevâdir'de,  İmâm  Ebû  Hanîfe (R.A.)'den rivâyeten, O'nun, "mezarlık ve yolun, mescid gibi vakıf olduğunu" söylediğini buldum."

Keza, bir kimse, müslümanlar için, bir taş köprü yaparsa; onun binası, yapan şahsın vârislerine miras olmaz.

Bunun açıklanması şöyledir:

Eğer, köprünün yapıldığı yer, yapanın mülkü değilse, âdet, söylediğimiz şekildedir.

Açık olan şudur: Gerçekten bir kimse, bir nehrin üzerine, umûma ait bir köprü yaparsa; bu, onun binasının vakıf olduğuna delâlet eder. Yerinin vakıf olduğuna delâlet etmez.

Ancak, bir binanın yeri hâriç tutulunca da, onun vakfedilmesi de caiz olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Kâfirlere ait bir mezarlık, müslümanlara ait bir mezarlık yapılmak istendiğinde onların eserlerinin belirsiz olmuş bulunması hâlinde, bunda bir beis yoktur.

Ancak, eserleri duruyorsa, (meselâ: Kemikleri mevcudsa) mezarları açılıp, bu kemikler çıkarılır ve bir yere gömülür. Sonra da orası müs-lüman mezarlığı yapılır.

Çünkü, Peygamber (S.A.V.) Efendimizin Mescidi'nin yeri, müşrüklerin mezarlığı idi. Bu mezarlar açıldı; kemikler kaldırıldı ve mescid yapıldı. Muzmarât'ta da böyledir.

Bir kimse, müftîye gelip:

—  Ben, Allahu Teâlâ'ya yakınlık murad ediyorum. Misafirler için bir tekke? (= misafirhane) mi yapayım, yoksa, köleleri hürriyetlerine mi kavuşturayım? dese; veya:

—  Allah rızâsı için, evimi satarak, onun bedelini tasadduk etmeyi veya onunla köle satın alıp azâdetmeyi yahut bu evi, müslümanlara misafirhane yapmayı murad ediyorum; bunların hangisini yapmak daha efdaldir? diye sorsa; âlimlerimiz:

—  Ona:  "Eğer, misafirhane yapar; buna da, bir yer vakfedip, gelirin bu misafirhanenin masrafına ayırırsan; bu durumda, misafirhane yapman daha efdaldir. Çünkü, o devamlı olduğu gibi, menfâati de umûmîdir." denilir.

Şayet, misafirhane için gelir getirecek bir vakıf yapılmazsa; bu durumda efdal olan, o evin satılıp, parasının fakirlere tasadduk edilme­sidir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bundan sonra efdâl olan ise, o evin parası ile köle satın alıp, onları azâd etmektir. Zahîriyye'de de böyledir.

Bezzâziyye'de: "Bir yeri vakfetmek, onu satıp bedelini tasadduk etmekten daha evlâdır." denilmiştir. BahrıTr-Râık'ta da böyledir.

Bir ölünün, defnedildikten uzun bir süre sonra veya kısa bir süre içinde, özürsüz olarak, mezarından çıkarılmasına müsâade yoktur.

Bu hususta, özür nedir?

Özür: Ölünün defnedildiği yerin, gasbedilmiş bir yer olması veya bu yerin su baskını altında kalmasıdır. Vâkıât'ta da böyledir.

Bir tekkenin (- misafirhanenin) çok sayıda hayvanı bulunsa; kayyım, bunların bir kısmını satıp diğerlerinin ot, saman ve yem gibi yiyeceklerine harcayabilir mi?

Bu durumda, iki vecih vardır:

1) Eğer, o hayvanların yaşları ilerlemiş ve yürümeleri zayıflamışsa, kayyım (= misafirhanenin mütevellisi = kayyımı = idarecisi), bunları satabilir.

2) Durum böyle değilse, kayyım, bu hayvanları satamaz.

Ancak   onları,    ihtiyaç   duyulduğu   müddetçe   tekkede   tutar.

Zehiyre'de de böyledir.

Şemsü'l-Eimme Mahmııd el-Ezvecendî'den soruldu:

— Etrafında kimsenin kalmadığı ve insanların kendisine ihtiyacı bulunmayan, dört tarafı yıkılmaya başlamış bir mescidin yeri, mezarlık olur mu?

İmâm, şu cevabı verdi:

— Hayır olmaz. Ve yine soruldu:

—   Bir  köydeki  mezarlık,   belirsiz  olur;   orada  ölüden  ve  ölü kemiğinden eser kalmazsa; orayı ekerek faydalı hâle getirmek caiz olur mu?

İmâm, şu cevabı verdi:

— Hayır; orada mezarlık hükmü vardır. Muhıyt'te de böyledir.

(İmâm'ın, burada, "Hayır, caiz olamaz." demesi, Zeyleî'nin cena­zeler Bâbı'nda: "Gerçekten bir ölü, çürüyüp, toprak olursa; onun mezarına zirâat yapmak veya üzerine bina yapmak, caizdir." sözüne muhalif değildir. Çünkü, burada "caiz olmadığının" söylenmesi, bu yerin "mezarlığa tahsis edilmiş bir vakıf" olmasından dolayıdır. Bunun içindir ki, bu yeri, —her hangi bir şeyde— kullanmak caiz olmaz. Duruma, dikkatle bakılmalıdır.) Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, harâc arazisinde bulunan bir yerine, mezarlık veya gelir temini maksadıyle han yahut oturmak için ev yapsa; bu yerden harâc kalkar. Bu sahihtir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir arazîsini mezarlık yapıp, orayı elinden çıkaran bir kadının oğlu, buraya defnedildikten sonra, bu yerin, mezarlık için, —suyun galebe   etmesinden   dolayı   bozulacağından—   elverişli   olmadığının anlaşılması sebebiyle, kadın, burayı satmak istese; bu yere, kimse ölü­sünü koymuyor ve bundan kaçınmıyor olmakla birlikte, burası hali üzere duruyorsa; kadın, bu yeri satamaz.

Ancak halk, oranın çok bozuk bir yer olmasından dolayı oraya ölü defnetmeye razı olmuyorsa; o zaman, kadın, bu yeri satabilir.

Kadın, burayı satınca, satın alan şahıs, kadına, oğlunun ölüsünü oradan kaldırmasını emreder. Muzmarât'ta da böyledir.

Bir kimsenin, bir mezarlığa, kendi nefsi için kazmış bulunduğu mezar, başkasının olur mu? Ve, başka şahıs, oraya ölüsünü koyabilir mi?

Âlimler: "Eğer, mezarlık genişse; başka bir şahsın, bu mezara ölü­sünü koymaması müstehaptır. Ancak, mezarlık geniş değilse; başka bir şahıs, bu mezara, ölüsünü koyabilir." demişlerdir.

Bu, şuna benzer: Bir kimse, mescide seccadesini serince veya bir misafirhaneye misafir olunca, —sonradan gelen— başka bir şahıs, yerin geniş olması hâlinde, öncekinin yerini almaz.

Ebû'n-Nasr ise:  "İkinci şahsın,  ölüsünü,  o mezara defnetmesi

mekruh olmaz." demiştir. Zahîriyye'de de böyledir.

Bir ölünün, sahibinin izni olmadan, bir yere gömülmesi hâlinde, o yerin sahibi muhayyerdir: Dilerse, duruma razı olur ve ölü, orada kalır. Dilerse, ölüyü oradan çıkarttırır. Ve dilerse, bu mezarın yerini düzeltip, orayı eker.

Bir kimse, mezar kazmanın mübâh olduğu bir mezarlıkta, mezar kazar; başka bir şahıs da, ölüsünü, getirip oraya defnederse; bu kabir açılmaz. Ve ölü çıkarılmaz.

Ancak, mezar kazma masrafı, ölüyü buraya defneden şahıstan alınır. Çünkü, burda, iki hak cem olmuş bulunmaktadır. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

Ceyhun Nehrinin yanında bulunan bir ölü araziyi, bir topluluk imâr ederse; sultan, bu arazinin öşrünü alır.

Buranın yakınında bulunan bir misafirhanenin mütevellisinin, huzuruna çıkıp talepte bulunması neticesinde sultan, bu yerin öşrünü, bu mütevelliye verirse, mütevelli, bu öşrü, misafirhanede kalan müezzine verebilir mi? Bu öşürle, müezzine, yiyecek ve giyecek yardımı yapabilir mi? Ve, o müezzin, sultanın mubah kıldığını alabilir mi?

Fakıyh Ebû Ca'fer: "Eğer, müezzin muhtaç ise, bunu alması helâl, olur. Bu durumda, o öşrün, bu misafirhanenin imarına sarfedilmesi münasip olmaz.                                                

Bu öşür,  ancak fakirlere harcanır; başka bir yere harcanmaz.

Bu öşür, muhtaçlara verildikten sonra, onlar bunu, misafirhanenin imarına verirlerse; bu hem caiz, hem de güzel olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Zekât borcu olan bir kimse, o borcunu, bir mescidin yapılmasına veya bir köprüye sarfetmek isterse; bu caiz olmaz.

Eğer buna bir çare bulmak isterse: Mütevelli bunu, fakirlere tasadduk eder; onlar da, geri mütevelliye verirler. Ve, mtiteı"*ı.lî,ı-bunuı oraya harcar.

Misafirhanede bulunan meyveleri, misafirlerin yemeleri caiz olur. Bu durumda, iki ihtimâl vardır:

1)  Bu meyveler, dut ve benzerleri gibi kıymetsiz meyvelerden ola­bilir.

2) Kıymetli meyveler olabilir.

Birinci halde, bu meyveleri yemede bir beis yoktur. ikinci halde ise, bu meyveleri yemeden kaçınmak, kişinin dini bakımından, ihtiyata daha uygundur. Çünkü, bunun —misafirlere değil

de— fakirlere vakfedilmiş olması ihtimâli vardır. Bu hüküm, bu durumun bilinmemesi halindedir.

Şayet, bu meyvelerin fakirlere vakfedilmiş bulunduğu bilinirse; fakir olmayanların, bunları alıp yemeleri helâl olmaz. Vâkıât'ta da böyledir.

Ebû'l-Leys'in Fetvalarında şöyle denilmiştir:

Bir kimse, —bir misafirhanenin değil de— güzel yapılmış ve içinde fakirlerin eğleşmekte olduğu bir binanın hizmetçisine, "et ve ekmek olarak o binada duran fakirlere yedirmesini" emrederek, bunun için ona dirhemler verir; o gün ise, onların ete ve ekmeğe ihtiyaçları olmaz ve daha önceki et ve ekmek borca alınmış bulunursa; hizmetçinin, bu dirhemleri, o borca bedel olarak vermesi hâlinde* onları tazmin etmesi gerekir. Muhıyt'te de böyledir. [59]

 
Kabristan Ve Vakıf Arazilerde Biten Ağaçlar

 

Bir kabristanda, büyükçe bir ağaç bulunuyorsa; bu ağaç:

1) Ya o yer kabristan olmadan bitmiştir;

2) Veya, o yer kabristan olduktan sonra bitmiştir. Birinci halde, bu mes'elede iki ihtimal vardır:

a) Bu yerin bir sahibi olabilir.

b) Bu yer sahipsiz olabilir. Yani, insanlar, bir arz-i mevat'ı (= ölü araziyi) imâr edip, mezarlık yapmış olâbilriler.

Birinci halde (a şıkkında), bu ağaç, o yerin sahibinindir. İkinci halde (b şıkkında) ise, mes'elenin yine iki yönü vardır:

1) bu ağacı diken şahsın kim olduğu biliniyor olabilir.

2) Bu ağacı diken şahıs, bilinmiyebilir.

Ağacı diken şahsın bilinmesi halinde, o ağaç, diken şahsın olur.

Ağacı diken şahsın bilinmemesi halinde ise, bu ağaç hakkında hü­küm verme hakkı, hâkime aittir. Hâkim, lüzum görürse; bu ağacı satıp, bedeli ile, o mezarlığı imar eder. Vâkıât'ta da böyledir.

Mescidin bahçesine dikilen ağaç, mescidin olur.

Vakıf bir yere dikilmiş ağaca gelince:

a)  Ağaç, misafirhaneye vakfedilmiş bir yere, buranın mütevellisi tarafından dikilmiş ve vakfa ait olduğuna dair akidde bulunulmuşsa; bu ağaç vakfındır.

b)  Durum böyle değilse; bu ağaç, mütevellinin kendi şahsına ait olur- Ve, bu ağacı, o vakıf yerden söker.

c)  Un:ûmî yollar üzerine dikilen ağaçlar, bu ağacı diken şahıslara aittir.

d)  Umûma ait suyun veya köyün havuzunun kenarına dikilen ağaçlar da, diken şahsa aittir. Zahîriyye'de de böyledir.

Kesilen bir ağacın-, kökünden çıkan sürgünler hâlinde büyüyen yeni  ağaçlar  da,  bu  ağacı  diken  şahsın  olur.  Fethu'l-Kadîr'de  de böyledir.

Nehrin kenarına dikilen ağaçların, kimin tarafından dikildiği bilinmiyor ve bu nehir de bir şahsın kapısının önünden akıyorsa; âlimler; "Bu ağaçların bulunduğu yer bir şahsın mülkü ise, ağaçlar da, mülk sahibinin olur." demişlerdir.

Bu ağaçların yeri mülk değil de, umûma ait bir yerse, evin satın alındığı zaman, o ağacın, o yerde bulunduğunun bilinmesi hâlinde, ağaç eve ait olmaz. Eğer, bu durum böyle bilinmiyorsa, ağaç evin sahibinin olur." demişlerdir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Sadru'ş-Şehîd, Vâkıât'ta şöyle buyurmuştur:

Bu ağacın, evi, suyun aktığı yerin yanında bulunan şahsa ait olması gerekir. Muhiyt'te de böyledir.

Bir kimsenin, bir ağacı, yaprağından, meyvesinden ve aslından faydalanılması için vakfetmesi caizdir.

Vakfedilen ağacı, kökünden kesmek olmaz.

Bu ağaç, ancak, fayda vermez bir hâle gelince kesilebilir. Ve kesi­lince de, tasadduk edilir.

Bu ağaç, meyvesinden ve yaprağından istifâde edildiği müddetçe kesilmez. Muzmarât'ta da böyledir.

Kökü ile birlikte, bir şahıs tarafından, bir mescide vakfedilen ağacın, bazı dalları kurursa; kuruyan bu dallar kesilir; diğer dallar kesilmez. Serahsr nin Muhiyti'nde de böyledir.

Mütevellisi tarafından kiraya verilmiş olan, fakirler nâmına vak­fedilmiş bir araziye, kiraya tutan şahıs, gübre atıp ağaç diker ve bilâhare ölürse; bu ağaçlar, ölen şahsın vârislerinin olur. Onlar, bu ağaçları, söküp alırlar.

Ancak, bu vârisler, burada bulunan fazla gübre için, vakfa müra­caat etseler bile, onu alamazlar. Zehıyre'de de böyledir.

Cadde üzerine ağaç diken bir şahıs Ölünce, geride kalan iki oğlundan birisi, bu ağaçtaki hissesini, bir mescide verse; bu durumda, bu ağaç, o mescidin olmaz. Vâkıât'ta da böyledir.

Kendisine ait bir yere, ağaç diken bir şahıs, sağlığında, karısına: "Ben ölünce, bu ağaçları sat. Bedeli ile beni kefenle ve fakirlere ekmek, mescide kandil yağı al." der; ölünce de, vârislerinin en büyüğü olarak karısı kalır; vârisleri ise, onun mirasından kefen satın alıp, onu teçhiz ederlerse; bu ağaçlar satılınca, kefene harcanan miktar, bunların bede­linden çıkarıldıktan sonra, kalan miktar da, kadın tarafından, kocasının dediği yerlere harcanır. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, belli bir cihete veya bilinen bir topluluğa vakfettiği yere, sonradan ağaç dikerse; âlirnler: "Bu şahıs, bu ağaçları, vakfının gelirinden  dikmişse  veya  kendi  şahsî malından  diktiği  halde,   "bu vakfındır." demişse; bu ağaç, vakfın olur.

Ağaçları kendi malından dikmiş ve böyle bir şey de söylememişse, bu durumda ağaçlar, bu şahsın vârislerinin olur. Vakfın olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Necmü'd-Dîn'den soruldu:

—  Bir kabristanda bulunan ağaçları satıp, bedelini mescidin imarı için harcamak doğru olur mu?

İmâm, şu cevabı verdi:

— Şayet, başka bir yöne vakfediimemişse, evet, doğru olur. Yine soruldu:

—  Bunlar, kabristanın duvarının yapılmasında s atfedilebilir mi? Mescide sarfetmek mi daha uygun olur?

Şu cevabı verdi:

— Bu para, hangi yöne vakfedilmişse, oraya sarfedilmeli; şayet bu bilinmiyorsa, mescid daha umûmidir.

Bu gibi harcamalar hâkimden izinsiz (habersiz) yapılamaz. Zahi-riyye'de de böyledir.

Yine, Necmü'd-Dîn'den soruldu:

—  Bir şahıs tarafından mescidin avlusuna dikilen bir ağaç, seneler geçip büyüdükten sonra, bu mescidin mütevellisi, bu ağacı, o mahallede bulunan bir kuyunun ta'mirîne sarfetmek ister, ağacı diken şahıs da: "Bu ağaç benimdir. Ben, onu mescide vakfettim." derse, durum ne olur?

İmâm, şu cevâbı verdi:

—  Bu durum açıktır. Diken, bu ağacı, mescide vakfetmiş olunca; onu, kuyuya sarfetmek caiz olmaz. Bu ağacı, diken şahıs da, onu kendi ihtiyacında kullanamaz. Muhiyt'te de böyledir.

Semerkand ehlinin fetvalarında: "İçinde elma ağacı bulunan bir mescidin elmalarım, cemâatin yemesi mübâh olur." denilmiştir.

Sadru'ş-Şehîd ise: "Muhtar olan, bunun mübâh olmamasıdır.

Hemistir. Zehıyre'de de böyledir.

Gelip geçenlerin yemesi için, yol üzerine dikilen agaçlann meyve­lerini, gelip geçenlerin yemesi mübâh olur. Bu şahısların, zengm veya fakir olması da müsavidir. içilmek için konulan sular; cenaze teneşiri ve tabutu ile havlu ve örtüleri    vakıf  Kuralar   da   mubahtır.   Fetâvâyi   Kâdîhân'da   da böyledir. [60]

 
13- FAYDALANILAMIYAN VAKIFLAR VAKIFLARIN GELİRİNİ BAŞKA YÖNE HARCAMA
VE
KÂFİRLERİN VAKFI

 

Üzerinde vakıf bir köprü bulunan bir derenin suyu kurur; o bel­dedeki başka bir dereden de su akmaya başlar ve bunun üzerine yeni bir köprü yapılmasına ihtiyaç hâsıl olursa; önceki köprüye vakfedilmiş bulunan yerin geliri, bu yeni köprüye harcanabilir mi?

Duruma bakılır: Bu ikinci köprü, umûm için yapılacaksa ve oraya yakın başka bir umûmu köprü de yoksa, ilk köprünün gelirinin, bu yeni köprüye harcanması caiz olur. Vâkıât'ta da böyledir.

Şemsü'l-Eimme Halvânî'den soruldu:

—  Bir mescid veya bir havuz harap olur ve halkın dağılıp gitmiş olmasından dolayı, ona ihtiyaç da kalmazsa; hâkim bu mescidin gelirini, başka bir mescide harcıyabilir mi?

İmâm:

— Evet, harcar; buyurmuştur.  Yine soruldu:

—  Halk dağılmış olmasa; geliri bulunan havuzun tamire ihtiyacı olmadığı halde, burada, tamire muhtaç bir mescid bulunsa; veya bunun aksi vâris olsa; hâkimin, imâra muhtaç olmayan şeyin gelirini, imâra muhtaç olana sarfetmesi, caiz olur mu?

İmâm:

— Hayır, olmaz; buyurmuştur. Muhıyt'te de böyledir.

Kendisinden fayda görülemez hâle gelmiş bir misafirhanenin geliri, yakınında başka bir misafirhane varsa ona harcanabilir. Şayet bu misafirhanenin yakınında başka bir misafirhane yoksa; buranın geliri, bu misafirhaneyi yapmış bulunan şahsın vârislerine verilir.

Bu mes'ele, Ebû'l-Leys'in Fetvâları'nda zikredilmiştir. Zehıyre'de de böyledir.

Nesefi'nin Fetvâları'nda şöyle zikredilmiştir: Şeyhu'l-İslâm'dan soruldu:

—  Bir köyün halkının dağılıp mescidinin harap hâle gelmesinden sonra, bazıları bu mescidin ağaçlarına el koyup bunları evlerine götür-seler; köy halkından birisi, hâkimin emri ile bu ağaçlan satıp, bedelini başka mescidlere veya aynı mescide sarfedebilir mi?

imâm:

— Evet, eder; buyurdu.

Bir kimse, bir hayvanını veya kılıcını bir misafirhaneye vakfet­tikten sonra; bu misafirhane harap olur ve halk ondan faydalanamaz bir hâle gelirse; bu mallar veya eşyalar bu misafirhaneye   en yakın olan başka bir misafirhaneye verilir. Zehıyre'de de böyledir.

Bir mahallede bulunan havuz, tamiri mümkün olmayacak şekilde harap olur, insanlar da ondan bir fayda göremezlerse; bu durumda bu havuz, vakfeden şahıs biliniyorsa ve sağ ise onun; ölmüş ise vârislerinin

olur.

Bu havuzu kimin vakfettiği bilinmiyorsa; bu durumda havuz, mahalle halkının elinde lukata (= buluntu) gibi olur ve fakirlere tasadduk ederler. Fakirler, bunu satıp bedelinden faydalanırlar.

Dükkan da, bu cinstendir.

Sahih bir şekilde vakfedilmiş bulunan bir dükkan, içinde bulunduğu sokakla birlikte yanar; artık fayda görülemez, kira .getiremez bir hale gelirse; bu dükkan, vakıf olmaktan çıkar.

Misafirhane de böyledir. Yanıp işe yaramaz hâle gelirse, vakıfliğı bâtıl {= geçersiz) olur ve bu misafirhane, sahibinin vârislerine miras olarak intikâl eder.

Sahih bir şekilde vakfedilmiş bulunan evler de böyledir.

Böyle bir ev harap olur; bir şahıs da gelip onun yerine kendi malından, kimseden izin almadan bir bina yaparsa; bu durumda, bu binanın yeri, onu vakfeden şahsın vârislerine ait olur. Muzmarat'ta da böyledir.

Bir topluluk nâmına vakfedilmiş bulunan, bir gayri menkûl harap olur; ondan faydalanma imkânı kalmaz ve burası köye de uzak olur; hiç kimse imârına rağbet etmediği gibi kiraya tutan da olmazsa, bu vakıf bâtıl (= geçersiz) olur. Bu durumda, onu satmak caizdir.

Ancak buranın yeri, az bir ücretle de olsa kiralanırsa, o zaman, vakıf olarak kalır. FetâvâyiKâdîhân'da da böyledir.

Bu cevap, İmâm Muhammed (R.A.)'e göre sahihtir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a gelince, burada biraz dikkatle durmak gerekir. Çünkü vakıf, şartı ile birlikte sahih olunca, ibtâl (= geçersiz kılınmış) olmaz.

Ancak, bunun yerine, başkasının alınmış olması hâli müstesnadır. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Ebû'I-Leys'in Fetvâları'nda şöyle denilmiştir:

Bir mescid yapmak üzere insanlardan para toplayan bir şahsın, bu paralan kendi ihtiyaçlarına sarfettikten sonra, bunun karşılığım mescide sarfetmesine müsâade yoktur.

Eğer böyle yapar ve parayı da kimden aldığını bilmekte olursa; bu parayı sahibine iade eder. Veya, ondan yeniden izin ister.

Bu şahıs, paranın sahibini bilmiyorsa; onu kullanmak için hâkimden izin ister.

İstihsanda ise, bu şahsın —onlar yerine— kendi malından mescide harcamada bulunması caizdir. Hâkimden izin istemesi ise, Öyle yap­manın vebalinden kurtulmak içindir.

Başkasından toplayıp, kendi ihtiyacı için harcadığı parayı tazmin etmesi ise vaciptir. Zehıyre'de de böyledir.

Bu  gibi  mes'elelere  ilim  ehli  ve  sâlih  kimseler  de  mübtelâ olmuşlardır.

Bunlardan bir âlim, fakirler nâmına bir şeyler ister; bunları birbi­rine katar. Böyle yapmakla da, hepsini de zâmin olur. (- ödemesi gerekir.)

Bunu ödediği zaman da, verdiğini kendi malından vermiş olur. (Yani, topladığı şahıslardan almış bulunduğu paraları, fakirlere vermiş olmaz.)

Ve, paralarını almış bulunduğu şahıslara da aldığını ödemesi gerekir.

Bu şekilde, zekâtlarda caiz olmaz. Çünkü, aldığı malları birbirine katmaktadır.

Onun malını, kendi malına katmış bulunduğu için, malım alma hususunda fakirden izin ister. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, kalkıp, bir fakir nâmına, bu fakirin böyle bir talebi olmadan, bir şeyler isterse, bu şâhıs emîn bir kimse olsa bile, verenlerin mallarını,   birbirlerine   katması   halinde,   fakire   verdiği   şeyi   kendi malından ödemiş olur.

Ayrıca, bu fakire yardım verenlere de, bu şahıs zâmin bulunur. Bu şekilde, —toplanıp, birbirine katılan— zekâtlar da caiz olmaz.

Önceden, fakire, böyle olacağını söylemek gerekir.

Eğer fakir, bu şahsa, kendisi için zekât veya yardım toplamasını, almasını söylerse; bu durumda, alma hususunda bu şahıs, o fakire vekil olmuş bulunur.

Bu durumda, bu şahıs tarafından alınmış bulunan —zekat veya yardım— mallarının birbirine katılmış bulunması da bir zarar vermez. Muzmarât'ta da böyledir. [61]

 
14- VAKIFLA İLGİLİ ÇEŞİTLİ MES'ELELER

 

Bir kimse malını, Allahu Teâlâ'nın rızasına yakınlık için sar-fetmek isterse; bu şahsın, müslümanlar için misafirhane yaptırması, köle azâd etmesinden daha efdâldir.

Çünkü bu, devamlı bir hayırdır.

Bazıları ise: "Fakirlere tasaddukta bulunmak daha efdâldir." demişlerdir.

Biz de deriz ki: "Bu şekilde Allahu Teâlâ'ya yakınlık isteyen; kitap satın alıp, —ilim yazılması için— kütüphaneye koysun. Çünkü, bu daha devamlıdır, asırlarca kalabilir. Ve bu, diğer hayırlardan daha efdâldir.

Bir kimsenin, bir ev yaptırarak onu fakirlere vakfetmesinden, onun bedelini tasadduk etmesi daha evlâdır.

Yaptıracağı evin yeri bir arsa ise, bunu vakfetmesi daha evladır.

Bir kimse bir mescide, —kandilleri için— yağ veya —serilmesi için— hasır almayı murad edince; mescidin yağa değil de hasıra ihtiyacı varsa, hasır olması daha efdâldir. Aksine, mescidin hasıra değil de yağa ihtiyacı olursa, bu durumda da, hasır olması daha efdâl olur.

Şayet, her ikisi de aynı seviyede ise, o zaman onların fazlalığına, noksanlığına, ihtiyaç durumunun kuvvetine, zaafına ve-devamlı olup olmadığına bakılır. Ve masraf buna göre yapılır.

Bir kimsenin, —hayır için ayırdığı malı— fıkıh öğretme, yazma ve toplama yönlerine sarfetmesi evlâ olur.

Bunlar, nafile ibâdetlerle uğraşmaktan evlâdır.

Hadis ve tefsir okumak, okutmak ve yazıp, —bunları— bir araya toplamak da nafile ibâdetlerden efdâldir. Çünkü, bunların menfâati daimîdir. Bunun içindir ki, efdâldir. Muzmarât'ta da böyledir.

Bir kimse, medrese sakinlerine karşı sahih bir vakıf yapar ve ilim talebeleri kaldığı gibi, orda başka insanlarda bulunur, bunlar o medre­sede yatmaz, ancak —gündüz— çalışsalar, bu haram olmaz.

Bu şahıslardan  birisi,  odalardan birine gelir ve yanında,  orda duranların âletleri bulunsa, onu, onlara iade eder. Muzmarât'ta da böyledir.

Eğer,  talebe  gece  çift  sürer  ve  bununla  iştigâlinden  dolayı öğrenimine noksanlık gelir veya gündüz, talebenin vazifesi olmayan bir işle uğraşırsa; bu onun vazifesi olmaz.

Ancak, bu iş talebenin yapacağı işlerden ise, onu yapmak vazife­sidir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bu durumlar, vâkıfın, medrese sakinlerinden ve ilim tahsil eden­lerden bunları yapmalarını istediği zaman söz konusu olur.

Fakat, bunların yapılmasını medrese sakinlerinden ister,' talebelere böyle bir şey söylemezse, cevap yine böyledir.

Hatta bu medresede, talebelerden başka kimse bulunmazsa, bu vazife talebelerindir. Çünkü bunlar, medrese sakinleri mefhûmunun içinde dahildir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Talebeler, hocaları ile ta'lim hususunda ihtilaf etmiyor; şehirde bulunuyor ve fıkıhtan muhtaç oldukları mes'eleleri kendileri için yazı­yorlarsa; bu gibi bir talebenin medresede bir vazife almasında, beis yoktur.

Ancak, şehirde başka bir şeyle uğraşan talebeler, medreseden vazife alamazlar. Muzmarât'ta da böyledir.

Bir talebe, o beldeden günlerce kaybolduktan sonra geri döner ve okumak isterse; bu talebenin, sefer müddetinden fazla çıkmış olması halinde, geçen vakitler için bir hak talep etmesi söz konusu olamaz. Bu, talebenin on beş gün —dışarda— kalması halinde böyledir.

Eğer, talebe on beş günden az kalmışsa; rızkını isteyebilir. Çünkü, bu durumda o talebe sorumluluktan muaftır ve onun rızkım başkasına vermek helâl olmaz.

Bu talebenin odası da, vazifesi de hâli üzeredir.

Talebenin gelmeyişi bir aydan üç aya kadar sürmüşse, hüküm yine böyledir. Ancak, gelmeyişi daha fazla olursa, hakları başkasının olur. Odası da, vazifesi de elinden gider. Bahru'r-Râik'ta da böyledir.

Fakıyh: "Bir kimsenin, ders okutmadığı bir günün ücretini de, ilim talebesinden almasının caiz olduğunu umarım." demiştir. Muhıyt'te de böyledir.

Fıkıh okutan bir zat, bir veya iki ay bulunmazsa; onun maaş alması, hilâfsız olarak haram olur. Bu, o şahsın aylık ücretle çalışıyor olması hâlinde böyledir.

Ancak, bu şahıs yıllık ücretle çalışıyorsa; senenin çoğunda hazır bulunması hâlinde, aldığı helâl olur. Kunye'de de böyledir.

Fakıyh Ebû Bekir'den soruldu:

—   Belh  sâkinlerinin,  yüce  kişiler nâmına yaptıkları vakıfların durumu nedir?

O, şu cevabı verdi:

—  Gaip olup, meskeni satılmayan ve başka bir mesken de edin­meyen Belh sakinlerinin vazifesi de, vakfı da bâtıl olmaz. Zehıyre'de de böyledir.

Bir kimse, fâsid bir alışla bir yer satın alıp, onu teslim alarak, mescid yapar ve insanlar da orada namaz kılmaya başlarlarsa; Hilâl, Yakfı'nda: "Burası mesciddir. Satın alan şahıs kıymetini öder. Burası, satan şahsa geri verilmez. Bu, arkadaşlarımızın, kıyâs üzerine vakfe­dilmiş bir mescid hakkındaki kavilleridir." demiştir.

Kitâbü'ş-Şüf'a'da şöyle denilmiştir:

Bir kimse, fâsid bir alışla bir yer satın alıp, onu mescid yapar; içine de odalar inşa ederse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu şahıs, buranın kıymetini tazmin eder. Binayı da, zayi etmiş hükmünde olur.

İmâmeyn'e göre ise; bu bina yıkılır ve yeri, satana verilir.

Bina yapmadan, sâdece orayı mescid ittihaz etmekle, burası mescid olmuş olmaz. Bu, hilâfsız böyledir.

Hilâl1 e göre, binasız da, bir yer mescid olur.

Hâkim Şehîd'in, İmâm Mutıammed (RvA.J'den bir rivayetine göre, Hilâl'in rivayeti esahhtır.

Bir kimse, sahih satın alışla bir yer satın alıp fakirlere vakfettikten sonra, buranın bir aybı bulunursa; burası satan şahsa geri verilmez. Ancak, bu aybından dolayı satan şahsa başvurulur.

Ancak, bir şahıs bir yer satın alıp, burasını mescid yaptıktan sonra; yerin bir kusuru olduğu anlaşılırsa; bu noksan sebebi ile, orayı satan şahsa müracaat edilmez.

Görüldüğü gibi, bu iki mes'elede hilaf vardır. Muhıyt'te de böyledir.

îki kişi,  bir ev ile bir köleyi karşılıklı mubayaa ederek ( = değiştirerek) teslim alsalar ve evi olan şahıs onu vakfettikten sonra, bu kölenin —başka bir— sahibi —olduğu— ortaya çıksa; yine, bu vakıf caizdir.

Bu yeri satın alan şahıs, satın aldığı gündeki kıymeti ne ise, bu bedeli satan şahsa öder. Hâvî'de de böyledir.

Ancak, bu kölenin hür çıkması hâlinde, vakıf bâtıl (= geçersiz) olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir mütevelli, vakfın gelirini toplayıp hak sahiplerine dağıttığı halde, bunlardan birisi mahrum kalır ve mütevelli onun hissesini kendi­sine sarfetmiş olur ve ikinci gelir toplanınca da, mahrum kalan şahıs önceki senenin de hissesini ister ve bunu kayyımın ödemesini arzu ederse; bu durumda, —onu— ikinci gelirden alma hakkına sahip olmaz.

Ancak, bu şahıs o hissesini ortaklarından isterse; bu durumda, onların bu ikinci senedeki hissesinden, önceki hissesi kadar alır.

Bu şahıs, önceki hissesini ortaklarından alınca, onlar da, —o şahsın önceki hissesini zayi etmiş olması sebebi ile— kayyıma müracaat ederek" bunu, ondan alırlar. Muzmarât'ta da böyledir.

Bir mescidin imâmı, mescidin gelirinden alarak sene tamamlan­madan geçip gitse; senenin —bulunmadığı— kısmı için, ondan hiç bir şey geri alınmaz.

Çünkü, hasâd vaktine itibar edilir. İmâm, hasad vakti imamlık yapmışsa, —aldığına— hak kazanmış olur. Vecîz'de de böyledir.

Bu imâmın, vazife yapmadığı ayların hissesini yemesi helâl olur mu?

— Eğer imâm fakirse; bunları yemesi helâl olur.

Vakfın gelirinden her sene kendisine hisse verilen bir talebe de böyledir.

Gelirin toplandığı sırada bu talebelerden birisi hissesini alıp, bilâ­hare de medreseden ayrılsa; bu aldığı mal, —fakir ise,— kendisine helâl olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse: "Malımdan, şunu,1 şunu, çıkacak borcuma karşılık vakfedin." diye vasıyyet etse; bu vasıyyet bâtıl (- geçersiz) olur.

Bu vasıyyetini, bir vakitle sınırlayıp sınırlamaması da müsavidir. Ancak, o sırada vasîyi görerek, malının üçte birini vakfederse; bu sahih olur. Vâkıât'ta da böyledir.

Bir kimsenin elinde fakirler için bir yer ve bir su bulunursa; suyu, —bu araziyi  suladıktan  sonra—  kimseye vermez;  fakirlere ve ona muhtaç olanlara ulaşması için, onu, dereye bırakır.

Maraz-ı mevtinde bulunan bir kimse: "Ben, fakirler nâmına vak­fedilmiş bir dükkanın mütevellîsi idim. Bunların gelirini, yerine harca­madım." veya "Zekâtımı ödemedim."; "Ben öldükten sonra, bunu malımdan ödeyin." der; vârisleri de bu sözü doğrularsa; bu şahsın malının tamamından vakfa olan borcu ödenir. Zekâtı ise, malının üçte birinden ödenir.

Şayet, vârisler bu şahsı yalanlarsa, onun vakfa olan borcunu da, zekât borcunu da, malının üçte birinden öderler.

Vasî'nin varislere, yapılan vasıyyeti bildiklerine dair yemin verme hakkı vardır.

Eğer, bu şahıslar vasinin söylediklerini bildiklerine dâir yemin eder­lerse; o şahsın vasiyyetinin tamamı, malının üçte birinden ödenir.

Eğer yeminden kaçınırlarsa, zekât borcu malının üçte birinden vakfa olan borcu da, —vârislerin, önceden yaptıkları ikrarda olduğu gibi— malının tamamından ödenir. Câmiu'l-Cevâmi'de de böyeldir.

Ebû Kasını in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Bir kimse, sağlığında bir yeri vakfeder ve bu yeri de elinden çıkarır; ölürken de vasisine, vasıyyetinde: "Vakfın gelirinden filan şahsa elli dirhem; filan şahsa ise yüz dirhem ver." der; bu şahsın, bir de muhtaç oğlu bulunur, onun hakkında da, vasiye: "Bildiğin gibi yap." derse; bu oğluna verilmesi, diğerlerine verilmesinden daha efdâldir.

Bu kimse, vasîye: "Bildiğin gibi yap." demiş olmasa bile, bu böyledir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Hasta bir kimse: "Nasibimi, malımdan çıkarın." der ve başka bir şey söylemezse; o şahsın malının üçte biri çıkarılır. Çünkü, nasibi odur.

Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, şöyle buyurmuştur:

"—Allahu Teâlâ, ömrünüzün sonunda amelleriniz çoğalsın diye,

size, malınızın üçte birini, tasadduk etme hakkı verdi." Vâkiât'ta da böyledir.

Kısâı'nin Câmi'inde, şöyle denilmiştir:

Bir kadın, —üzeri gümüşlerle tezyin edilmiş— bir Kur'ân-ı Kerimi Allah yolunda vakfettikten sonra; bu Kur'an yanıp, üzerindeki gümüşler kalsa; bu gümüşler hâkime teslim edilir.

Hâkim ise, bununla yeni bir Kur'ân-ı Kerîm alarak vakfeder.

Allah yoluna vakfedilen bir. at, üzerinde savaşa çikılamıyacak şekilde sakatlansa; vekilin onu satıp, yerine başka bir at alarak, onu vakfetmesinde, bir sakınca yoktur.

Vekîl, bu işi hâkime haber vermeden de yapabilir.

Bu, harap olduğu zaman, sahibinin, onu alıp satabildiği bir mescid hükmündedir.

Vakfedilen bir Kur'ân-ı Kerim, bedel ile verilemez bir hâle gelince; bu Kur'ân vâkıfın veresesine geri verilir. Ve onlar bunu, ferâiz usûlüne göre aralarında taksim ederler.

Bu, İmâmeyn'in kavlidir.

Bir kimsenin vakfolunmuş sadaka kıldığı bir yerinde köle, öküz ve ziraî âletler bulunur ve bu ziraat âletleri bozulup, kendilerinden fayda-lanılamaz hâle gelirse; bunlar, hâkimin emri olmadan satılamaz. Muhıyt'te de böyledir.

Birisi vakıf olan iki evin arasında bulunan bir duvar yıkılır ve bunu ev sahibi yaparsa, kayyım ondan, bu duvarı yıkmasını ister.

Şayet, kayyım bu duvarın parasını verirse; bu duvar vakfın olur; kayyımın olmaz.

Ondan duvarın kıymetini almak için, kayyım cebredilemez.

Keza, kayyım rızâsı ile binanın kıymetini verirse, bu da caiz olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimsenin, yirmi bin dirhem kıymetinde bir yeri olduğu halde, kendisi borçlu bulunur ve bu şahıs da, o yeri vakfederken "gelirini, kendi nefsi için sarf etmeyi" şart koşarsa; bu vakfı caiz olur. Rızkından artan olursa, bu da alacaklarına verilir. Muzmarât'ta da böyleidr.

Hâkimin izin vermesi hâlinde, mescidin haricinde kalan vakıflar satılabilir mi?

Bu  suâle,  Şeyhu'1-İmam Üstâzü'l-Eceli  Zahîru'd-dîn  şu cevabı vermiştir:

— Eğer, vakfeden şahsın vârisi serbest bırakırsa, bu vakfı satmak caiz olur.

Bu durumda, vakfın hükmü bozulmuş olur. Aksi takdirde, vakfı satmak caiz olmaz.

Bir vakfın hey'etini değiştirmek caiz olmaz.

Meselâ: Vakıf bir ev bahçe yapılmaz. Vakıf bjr han hamam yapılmaz. Vakıf bir misafirhane dükkan yapılmaz.

Ancak vâkıf (- vakfeden şahıs), vakfın ıslahını ve tağyirini ( = değiştirilmesini) şart koşmuşsa, bu durum müstesnadır. Zehıyre'de de böyledir.

Câmiu'I-Fetâvâ'da şöyle zikredilmiştir:

Bir kimse, içinde çok eski bir mescid bulunan bir bağını satsa; eğer mescid kullanılır halde ise bu satış fâsid (= bozulmuş) olur. Ancak, bu mescid harabe bir halde bulunuyorsa, bu satış caiz olur. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Hassâf, Vakfı'nda şöyle demiştir:

Bir kimse, evinden bir dâireyi vakfedince, onu yolu ile birlikte vak-fetmişse; bu vakfı caiz olur. ,   Yolu ile birlikte vakfetmemişse, bu vakfı caiz olmaz. Muhıyt'te de

Fetâvâyi Hindiyye böyledir.

Bir kimse, bir mescid yaptırır veya bir yerini mezarlığa tahsis eder yahut insanların misafir olmaları için bir han yaptırır; sonra da, başka bir şahıs gelerek, yaptıran şahsın bulunmadığı bir sırada, buralar (in kendisine ait olduğu) hakkında bir iddiada bulunursa; o şahsın bu iddiası üzerine, mescidin cemâatinin bir kısmına karşı hüküm verilirse, bu hüküm, mescid ehlinin tamamına karşı verilmiş olur.

Hana gelince, durum böyle değildir. Dâvaya bakılabilmesi için, burayı yaptıran şahsın veya onun naibinin hazır olması gerekir. JFüsûlü'i-İmâdiyye'de de böyledir.

Miiltekıt'ta şöyle denilmiştir:

Bir kimsenin bir mescidde, faydalı olan ve hiç kimseye zararı bulunmayan bir kuyu kazması caiz olur.

En doğrusunu bilen, ancak, Allahu Teâlâ'dır. Ve, dönüş de O'nadir. [62]

[1] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/495.

[2] Vakf-ı Lâzım: Vâkıf veya hâkim tarafından fesehdilmesi caiz olmayan vakıftır.

[3] Vakf-ı Möşa': Bir kimsenin, başka bir kimse ile müştereken mâlik oldukları bir yerdeki bilinen hissesini vakfetmesidir.

[4] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/495-497.

[5] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/497.

[6] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/498.

[7] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/498.

[8] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/498-501.

[9] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/501-502.

[10] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/502.

[11] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/502-506.

[12] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/506-511.

[13] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/512-513.

[14] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/513.

[15] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/513-515.

[16] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/515.

[17] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/515.

[18] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/515.

[19] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/515.

[20] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/515-516.

[21] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/516-518.

[22] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/518-522.

[23] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/523.

[24] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/523-528.

[25] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/528-539.

[26] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/539.

[27] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/540-548.

[28] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/548-550.

[29] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/559-561.

[30] Bu bahisde geçen köleler (= Mevâfi), azâd edilmiş kölelerdir. Azâd edilmemiş olan köleye, abd denir.

[31] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/561-563.

[32] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/563-566.

[33] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/566-567.

[34] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/568-570.

[35] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/570-572.

[36] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/572-583.

[37] Ecr-i misil: Bir malın kullanılmasından doğan menfaatin para ölçüleri ile takdir edilmesi. Meselâ: Kira bedeli layin edilmeden bir yerin kiraya verilmesi halinde, vasıf, mevki ve kullanma tarzı bakımından kiraya verilen yere benzeyen yerferin kira bedelleri, bu yer için de, ecr-i misil olur.

[38] Menn: (= Batman) iki rıtıl (yani 260 dirhem ağırlığında) gelen, bir ölçü birimi.

[39] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/584-609.

[40] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/609.

[41] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/609-610.

[42] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/610-611.

[43] Tevbe Sûresi, 60. âyet.

[44] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/612-615.

[45] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/615-616.

[46] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/617.

[47] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 5/5.

[48] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 5/5-10.

[49] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 5/10-18.

[50] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 5/18-20.

[51] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 5/21-23.

[52] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 5/24-32.

[53] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 5/33-37.

[54] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 5/38-44.

[55] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 5/45.

[56] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 5/45-46.

[57] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 5/46-53.

[58] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 5/53-60.

[59] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 5/61-68.

[60] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 5/68-71.

[61] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 5/72-75.

[62] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 5/76-82.