Me'zun

e-Posta Yazdır PDF

KİTABU'L-ME'ZUN..

1- KÖLEYE, TİCÂRET İÇİN İZİN VERMEK NE DEMEKTİR? İZNİN RÜKNÜ, ŞARTI VE HÜKMÜ NEDİR?.

İznin Manası:

İznin Rüknü:

İznin Şartı:

İznin Hükmü:

2- TİCÂRETE İZİN SAYILAN VEYA SAYILMAYAN HALLER..

3- İZİNLİ KÖLENİN, BİR ŞEYE MÂLİK OLUP OLAMAYACAĞI

4- İZİNLİ KÖLENİN BORÇLANMASI İLE İLGİLİ MESELELER..

5- MEZUN BİR KÖLENİN, TİCÂRETTEN MEN EDİLMESİ İLE İLGİLİ MESELELER  

6- İZİNLİ KÖLENİN VEYA SABİNİN BORÇ İKRARI

7- İKİ KİŞİNİN ORTAK BULUNDUĞU BİR KÖLEYE, SAHİPLERİNİN VEYA ONLARDAN BİRİNİN İZİN VERMESİ

8- MEZUN BİR KÖLE İLE EFENDİSİ ARASINDAKİ İHTİLAF VE BU HUSUSTAKİ DA'VÂLAR..

9- MEZUN, MAHCUR SABÎ VE BUNAK KİMSELER HAKKINDA ŞEHÂDET.

10- İZİNLİ KÖLENİN FÂSİD SATIŞI VE İZİNLİ KÖLE İLE SABİNİN ALDANMALARI VEYA ALDATMALARI

11- İZİNLİ KÖLENİN İŞLEDİĞİ VE ONA KARŞI İŞLENEN CİNAYETLER..

12- SABİ VE BUNAĞA TİCARET İZNİ VERİLMESİ

13- TİCARETE İZİN İLE İLGİLİ ÇEŞİTLİ MESELELER..


KİTABU'L-ME'ZUN
 

1- KÖLEYE, TİCÂRET İÇİN İZİN VERMEK NE DEMEKTİR? İZNİN RÜKNÜ, ŞARTI VE HÜKMÜ NEDİR?
 

İznin Manası:
 

İzin: Fekki hacr (= hacri ortadan kaldırmak), ona mâni olma hak­kını ortadan kaldırmak; bir zaman, mekân veya cins kaydı koymadan, kölenin ticaret yapmasına müsâde etmek demektir. Tebyîn'de de böyledir. [1]

 

İznin Rüknü:
 

İznin rüknü: Efendinin, kölesine: "Sana, ticâret yapman için izin verdim." demesidir. [2]

 

İznin Şartı:
 

îznin şartı: Kölenin tasarrufa aklının ermesi ve onu istemesi; izin verenin de, alım-satım, icâre bağış ve benzeri şeylerin tasarrufuna sahip ve yetkili olmasıdır.

îzîn verenin, o köleye mâlik olması şart değildir. Hatta, bir kimse, me'zun bir kölenin kölesine veya mükâtebinin kölesine izin verebilir. Ortaklık ise, müfâveda ve Inân ortaklıkğı olur; baba, dede, hâkim, veli bile olsa böyledir. [3]

 

İznin Hükmü:
 

İznin hükmüne gelince, onun hükmü, şer'ı manasıdır. Tebyîn'de de böyledir.

Bir efendi, kölesine; bir gün veya bir ay izin verdiğinde, onu ta­sarruftan men etmediği müddetçe, o köle izinli sayılır.

Keza, hâkim ve vasî, yetimin kölesine ticaret izni verebilirler.

Bunlar akıllı sabiye de izin verebilirler. Hazânetü'l-Müftin'de de böyledir.

Tasarrufa izin, bize göre; izin mahcur bir köleye tesadüf ederse; ancak husûsî bir izin olur.

İzin, izinli bir köleye tesadüf ederse, hususîlik kesbeyler.

Meselâ: Bir velî, ticâret için bir köleye izin verdikten sonra, ona mal verir ve: "Bununla, bana buğday al." dediği hâlde, izinli köle, onunla bir köle satın alırsa; onu kendi nefsi için almış olur. İmâm Muhammed (R.A.): "Bu, me'zuniyette hastır." buyurmuştur.

Aldığı bir şeyin parasını, bu nıe'zun köle, kendi malından öder. Efendisinin malından veremez.

Bununla beraber, efendisinin malından verse bile alınan o şey, ye­ni efendisinin olmaz.

Efendi, köleye tâbi olmaz; fakat, satıcısına ittiba ederek, kölesini verir ve parasını alır. Zehıyre'de de böyledir. [4]

 

2- TİCÂRETE İZİN SAYILAN VEYA SAYILMAYAN HALLER
 

İzin, sarahatle sabit olduğu gibi; delâletle de sabit olur. Meselâ: Bir efendi, kölesinin alım satım yaptığını görür de sükut ederse; bu delâleten izin olur. İster, bu alım satım, efendisi için olsun; ister, kendisinin emriyle, başkası için olsun; isterse, başka birinin em­riyle olsun; sahih olsun, fâsid olsun müsavidir. Hizânetü'l-MüftıiTde de böyledir.

Bir efendi, kölesinin alım-satım yaptığını görür; ona ses çıkar­maz ve onu men etmezse; o köle me'zun olmuş olur.

Efendisinin şahidi olduğu, bu ilk tasarruf caiz olmaz. Ancak, söz­le de izin vermesi gerekir. İster efendisi için alsın, ister başkası için alsın bu böyledir.

Ancak, bundan sonra yapacağı tasarrufâtta me'zundur. Sirâcü'I-Vehhâc'da da böyledir.

Bir adam, başka birinin kölesine bir eşya verir ve ona, "o eşyayı satmasını" emreder, bu köleyi de efendisi görür ve onu men etmezse; işte o köle, efendisinin sükûtu sebebiyle, me'zun sayılır ve eşya sahibi­nin emriyle onun malını satması caiz olyr.

Bu durumda sorumluluk (= mes'uliyet) köleyi mi, yoksa eşya sa­hibine mi ait olur?

Bu hususta, âlimler ihtilaf eyledile

Bazıları: "Eşya sahibine aittir." demişler; bazıları da: "Mes'uliyet köleye aittir." demişlerdir. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet köleyi, efendisi men eder veya onun alım-satım yaptığını görmezse; mes'uliyet mal sahibine aittir. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, tioâretten-tasarrufattan men edilmiş bir köleyi, gas-beder ve efendisinin de onu geri istemeye beyyinesi olmazsa; gasbeden-de yemin eder; sonra da, o köle tasarrufatta bulunduğu hâlde, efendisi susar; bilâhare de beyyine ibraz ederek geri alırsa; o köle, izinli sayıl­maz. Muğnî'de de böyledir.

Bir köle, birinin malını gasbederek satar; efendisi de onu gördü­ğü hâlde men etmezse; bu, o köle için izin olur.

Fakat o satım caiz olmaz. İster efendisinin emriyle satsın; ister em­ri olmaksızın satsın, müsavidir. Mebsût'ta da böyledir.

Bir köle, muhayyer olmak üzere bir şey satın alır; efendisi de onu gördüğü hâlde mâni olmazsa; o, kendisi (yani efendi) hakkında borç olur. İster teslim alsın; isterse almasın bu böyledir. Sonra, alım zama­nı, o köle men edilir.

Bir efendi, kölesinin muhayyerlik şartıyla bir şey satın alıp-sattığım gördüğü hâlde sükût ederse; işte bu, satıma izin olur. Fakat, onun mu-- hayyerliği bâtıl olur ve bu köle me'zûn olur.

Şayet, muhayyerlik şartıyla satış yapan bir kölenin efendisi, onun bu tasarrufunu görür de men etmez ve borçla karşılaşırsa, o satışı bo­zar. Değilse bozmaz. Satış tamam olduktan sonra, o köle yine men edilir.

Bazıları: "Satış vakti mahcurdur." demişlerdir.

Esahh olan kavle göre, o köle icazet vaktinden itibaren mahcurdur.

Şayet köle bir şey kazandı ise, o müşterinindir. Ve teslim aldıktan sonraki kazanç temizdir. Teslim almadan öncekini tasadduk eder.

"Bu, İmâmeyn'e göre böyledir. İmam Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre ise, kazanç satıcınındır." denilmiütir. Muğnî'de de böyledir.

Bir efendi, kölesinin dirhemlerle veya dinarlarla bir şey satın al­dığını görür ve onu men eylemezse o köle, izinli olmuş olur.

Eğer aldığının bedelini, efendisinin malından verirse; o efendisinin olur.

Efendisi isterse, geri reddeder. Red sebebiyle de satım ibtâl edilmiş olmaz.

Şayet efendisinin malı, ölçülen veya tartılan cinsten ise, efendi red­dedince, satış ibtâl olur.

Eğer satın alınan şey, ölçülen veya ta*rtılan şeye mukabil verilmiş belirli bir şey ise, satış bâtıl olur. Belirli değilse, efendinin istirdadı ile satış ibtâl edilmiş olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân'de da böyledir.

Bir adam, kölesini, bir kadın nikâhlarken veya cariyesini biriyle nikâhlanırken görür ve susarsa; işte bu, bir izin olmaz.

Sahih olan budur. MuğnTde de böyledir.

Şayet efendisi, ona umûmî bir izin verirse, bu izin, her türlü ta­sarruf at ve ticârette caiz olur.

Şöyle ki: Ona: "Sana, ticârette izin verdim." der ve bunu bir nev'i ile kayıtlamaz veya "bütün ticârette." diye cemî lafzıyla kayıtlayarak söylerse, bu izin umûmî olur. Kâfi'de de böyledir.

Ve eğer, ticâretten yalnız bir nev'i için izin verir de, diğerleri için vermez ise; bu takdirde, bu izin de ticâretin tamamı için izin olur. Bu durumda efendi, ister, başka nevi ticâretten açık sözle men etsin; ister­se, sussun müsavidir. Köle, bütün ticârete izinli olmuş olur. Nihâye'de de böyledir.

Bir adam, kölesine: "Bana, her ay beş dirhem gelir getir." der­se; bu da ticârete izin olur.

Keza, bir adam, kölesine: "Sana, her ay şu kadar darbeyledim." veya "Her hafta.." derse; o köle de ticârete me'zun olur. Mnğnî'de de böyledir,

Bir adam, kölesine: "Temizlikçi olarak otur." veya "Terzi ola­rak otur." Yahut "Boyacı olarak otur." derse; o köle bütün ticârette izinli olur.

Şayet, ona: "Sana ekmek ticâretine izin verdim." derse; bu durumda da köle bütün ticâretlerde izinli olur.

Bir adam, kölesine: "Giymek için elbise satın al." veya "Yemek için, et satın al." hayut "Ekmek satın al." der; veya benzeri sözler söy­lerse, bu sözlerle köle, istihsânen ticârete izinli olmaz. Bu sözlerin, izne değilde; hizmete ait olduğuna itibar edilir.

Hulâsa: Efendi, köleye tekrar, tekrar akid yapma izni verir ve bundan muradının kâr etmek isteği olduğu bilinirse; bu, izin olur. Fa­kat muradının ticâret (= kâr) olmadığı, tek akidli sözler, söylenmişse; bu durumda o kölenin —ticâret değil— hizmet etmiş olduğuna itibar edilir.

Hatta bir adam, kölesine: "Bir elbise satın al ve onu da sat." der­se; bu ticârete izin olur.

Buna, göre eğer: "Şu elbisemi sat; parasını al; onunla da bir şeyler satın al." derse; yine bu ticârete izin olur.

Bundan dolayı, bize göre bir adam, kölesine: "Filana git; şu işte nefsini ona,kiraya ver." derse; bu köle ticârete izinli olmuş olmaz. Çünkü, ona akd-i vâhid yapmıştır.

Şayet: "Nefsini şu işte insanlara icara ver." demiş olsaydı, bu, izin olurdu. Zira, bu emir, insanlarla muamele yapmak olur ve akidler muh­telif olmuş bulunurdu.

Nevâdir'de şöyle zikredilmiştir: îcâre meselesinin üç durumu vardır:

1-) Efendisi, kölesine: "Nefsini filana hizmet için icâre ver." diyebilir

Bu durumda köle, me'zun sayılmaz.

2-) Efendi, kölesine: "Nefsini filâna ticâret için icara ver." diyebilir.

Bu durumda köle me'zun sayılır.

3-) Efendi, kölesine: "Nefsini filâna icara ver." deyip, başka bir . şey söylemeyebilir.

Bu durumda da, köle ticârete izinli olmuş olmaz.

Fetâvâyi Aftabiyye'de şöyle zikredilmiştir: Efendi, kölesini bir müddet ticârette çalışmak üzere, icara verirse; bu izin olur. Müste'cir için satın aldığı şeylerin borçları hakkında, müste'cire müracaat eder. Tatarhâniy-ye'de de böyledir.

Bir adam, kölesine su taşıyan eşeğini verip, "kendisi, efradı âi-lesi ve komşularını1 bedelsiz sulamasını" söylerse; bu, ticâret için izin sayılmaz.

Keza, bir değirmenci, eşeğini, kölesine verekek, "Öğütmesi için, kendisine buğday taşımasını" söylerse, bu da ticâret için izin olmaz.

Bir adam, su taşıyan eşeğini, kölesine vererek: "Bununla sucu­luk yap; su sat." derse; işte bu, ticâret için izin olur.

Keza, bir kimse, eşeğini, kölesine verir ve: "Ücretle insanların buğdayını taşı." derse; bu da izin olur.

Keza, şahıs tâyin etmeyip, "insanlardan yük taşı." demesi bile, "icarla taşı" dediği için, bu, izin olur. muhıyt'te de böyledir.

Şayet, bir adam, kölesine: "Nakliyatçılık yap." veya "Buğday-cılık yap." yuhat "Nefsini, nakliyecilere veya buğdaycılara icara ver." derse, bunlar da ticârete izin olur.

Bir adam, kölesini, "bir dirheme et al (veya elbise al.)" diyerek yollarsa; bu istihsânen ticârete izin olmaz. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, kölesine: "Bez satın alıp, onu gömlek yap." derse; bu, izin olmaz;

Bunun —zarurete binâen— hizmet olduğuna itibar edilir. Muğnî'de de böyledir.

İcâreye izin, ticârette izin 'olur. Ticârete izin de, icâreye izin olur. Sirâciyye'de de böyledir.

Bir adam, kölesine evin gelirini almasını veya insanlar üzerinde olan alacaklarını almasını hayut bir da'vaya vekil olmasını emretse; bun­lar, ticâret için izin olmaz.

Keza, ziraat işlerinde, arazide, ev yapımında çalışmasını emretme­si de ticârete izin sayılmaz. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, kölesine: "Seni, ticâretten men eylemiyorum" derse; işte bu, izin olur.

Keza, onun, odunculuk yapmasına izin verse, bu da ticârete izin olur. Sirâciyye'de de böyledir.

Bir adam, kölesine "kendisine âit, büyük bir köyün arazisini icara vermesini; buğday satın alıp ektirmesini; meyvelerini satmasını; haracını vermesini" emretse; bunların tamamı ticârete izin olur. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, kölesine mal vererek, "Ona, yiyecek buğday satın almasını" emreylese; bu mes'ele, iki yerde "me'zûn" diye geçti; o iki yerin birinde: "İzinli olur." denildi; diğerinde ise: "İzinli sayılmaz." diye zikredildi. Âlimlerimiz bunu açıklarken şöyle buyurmuşlardır.

Me'zun sayılır; denen yer; mal çok olduğu, onun bir defada değil de birkaç defada satın alınabileceği zamandadır. Bu durumda kendisi­ne havale edilen akidler dağınıktır.

"İzinli olmaz." demlen yerin te'vili ise: Mal az olup, onun bir def­ada satın alınabildiği"'ve kendisine havale yapılan tek. akid yaptığı zamandır.

İmâm Muhammed (R.A.) buna işaret buyurarak: "Gerçekten çok mal olduğu yerde, izin olduğuna nas vardır." demiştir. Muğnî'de de böyledir.

Bir adam, kölesine mal vererek, ona "Filân beldeye çık ve filan adama ver; onunla bez satın alsın." diye emreder; o köle de efendisinin dediklerini, olduğu gibi yaparsa; bununla izinli olmuş olmaz. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, kölesine hâli (= boş) bir arazi verip "Buğday satın alarak, oraya ekmesini" emreder; o da buğday satın alıp, onu eker; icârcı çalıştırır; su kanalı açar; orayı sular ve haracını verirse; bu durumda, o köle izinli olmuş olur.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.), şöyle buyurmuştur:

Eğer, kölesine: "Bu elbisemi güzel bir kârla sat ve nümâlandır." veya: "Kârlı ve nümalı sat." derse; bu sözler ticârete izin olurlar.

Şu mes'ele buna muhaliftir:

Şayet: "Elbisemi filana sat." der; fakat kârdan ve nümadan söz etmezse, o, izin olmaz. Muğnî'de de böyledir.

Şayet: "Sana, ticâret için izin verdim; bir tek gün." der; o gün geçer ve onu görüp birşey söylemezse; bu köle devamlı izinli olmuş olur. Hatta, bir kimse, kendi çarşısında mahcur olduğunda, kölesine: "Sa­na, şu dükkânda ticâret yapma izni verdim." derse; o köle, her yerde me'zûn olur.

Keza, bir efendi, kölesine, bir gün, bir saat ticâret yapma izni verirse; onu men etmedikçe köle, bütün günler izinli olmuş olur.

Keza, bir efendi kölesine: "Sana şu ayda ticâret yapman için izin verdim o ay geçince, seni men ettim. Artık, bundan sonra almayacak­sın, satmayacaksın." derse; —önceden yaptığı— bu men geçersiz olur. Mebsût'ta da böyledir.

Efendisinden kaçmış olan bir köleye, —kaçtığının bilinmesi hâlinde— izin vermek sahih olmaz. Efendi, bu izni o yanında iken ve­rirse, sahih olur.

Bir gâsip, gasbettiği köleyi izin verdiğinde; eğer gâsib İkrar eder veya beyyinesi bulunursa; bu durumda o köle, gasbedene de, başkaları­na da alım-satım yapabilir.

Şayet, gâsip, bunu inkâr eder ve "onun, kendi malı olduğuna dâir beyyinesi de olmaz ise, bu kölenin ticârete izni sahih olmaz. Fetâvâyi Sug-râ'da da böyledir.

Bir adam, kölesini bez almak üzre çok bir mal ile, bir yere gön­derdiği hâlde, onu satmaktan men eylese; bu da ticârete izin olur. Meb­sût'ta da böyledir.

Bir kimse, uzakta olan bir köleye izin verir ve o köle, bunu duy­mazsa, bu izin geçerli olmaz. Sirâciyye'de de böyledir.

Bir kimse, bir kölesinin yansını, mükâtep yaparsa; bu, o köle­nin tamamına ticâret izni olur.

Ve İmâmeyn'e göre, bu kölenin tamamı, mükâtep olmuş olur. İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre ise, yarısı mükâtep olur ve kazancının yansı kendisinin; yarısı da efendisinin olur. Çünkü yarısı mükâtep değildir. Kazancının yarısı, kendisinin olur; çünkü o yarı mükâteptir. Ve, bor­cunu ödemeye gayret gösterir. Mebsût'ta da böyledir.

Bir kölenin, tamamı bir adamın olduğunda; onun efendisi, çarşı halkına: "Bu kölenin, ticâret yaptığım gördüğünüz zaman, susun. Ben onu, yasaklamadım." derse; bu, köle için ticâret yapma izni sayılmaz.

Sonradan, efendisi onun ticâret yaptığını gördüğü hâlde susar ve onu yasaklamazsa, yine o köle, ticârete izinli sayılmaz

Hakâik kitabında ise: "Efendi men etmedikçe, sükût izne delâlet eder." diye, sarahat vardır. Muğnî'de de böyledir.

Ticârete iznin, gelecek zamana izafesi caizdir.

Keza, iznin bir şarta bağlanması da caizdir. Hâcr'in şarta, bağlanması ise, caiz değildir.

Hacrin istikbâle izafesi de caiz değildir. Zehjyre'de de böyledir.

Bir adam, kölesine: "Yârın olunca, ben sana ticârete izin ver­dim." derse; bir gün sonra, bu köle ticârete izinli sayılır.

Bir adam, izinli kölesine: "Yarın gelince, seni ticâretten men ey­ledim." derse, bu sahih olmaz. Ve, bu köle, mahcur olmaz

Bir köle, izinli olduğunu bilmedikçe, izinli olmaz. Hatta, bir efendi: "Ben, köleme ticâret izni verdim, der; köle de bunu bilmezse —vekâlette olduğu gibi— bu köle izinli olmuş olmaz.

Bir adam: "Köleme ticâret izni verdim. Ona satış yapınız." der; halk da ona birşeyler sattığı hâlde, bu köle, kendisinin izinli olduğunu bilmezse; âlimlerimiz. Kitabu'İ-Me'zân'da: "Bu köle, izinli olmuş olur." buyurmuştur.

"Bu hilafsız böyledir." diyenler olmuştur.

Onu, men sahih olmaz. Ancak bilirse, o müstesnadır. Fakat bil­mez ise,:mahcûr değildir. Çarşıda alış-veriş yapmaktan men edildiği hâl­de, o köle, bunu bilmez; iki adam veya bir adamla hür kadın, men edil­diğini haber verirlerse; onlar ister adil olsunlar; isterse, olmasınlar veya âdil bir adam yahut âdil bir kadın haber versin, bi'1-icma, bu köle mah­cur (= ticâretten men edilmiş) olur.

Köle, ister bu sözleri doğrulasın, isterse yalanlasın farketmez. Cevheretü'n-Neyyire'de de böyledir

Bir efendi; kölesine, bir adam yollar veya mektup yazar; mek­tup da ona gelip ulaşırsa; bu köle, her nerede olursa olsun, artık ticâre­te izinli sayılır.

Bir fuzûlinin söylemiş olması hâli bu mes'ele Kefalet Kitabi'nda şöy­le zikderilmiştir.

Eğer haber verenler âdil iki kişi; veya âdil olmayan iki kişi; yahut

Eğer haber verenler âdil iki kişi; veya âdil olmayan iki kişi; yahut tek kişi olursa; bu âdil de olsa, haber verilen köle —bu haber doğrulanmadıkça— izinli olmaz.

Haberin doğruluğunun açığa çıkması, bu haberden sonra, efendi­nin gelip izni ikrar eylemesiyle olur.

Şayet, bu efendi izni inkâr ederse; o köle nıe'zun sayılmaz.

Şayet, âdil olmayan bir kişi haber verir ve o köle de, onu dpğruiar-sa; o takdirde, izinli olur.

Eğer yalanlarsa, —her ne kadar, haberin doğruluğu meydana çık­sa bile— me'zun olmaz.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir.

İmâmeyn'in kavline göre ise, haberin doğruluğu zahir olunca, köle izinli sayılır.

Sadnı'ş-Şehîd, Fetâvâyi Suğrâ'da şöyle buyurmuştur:

Bu köle, haber veren nasıl olursa, olsun, izinli olmuş olur. Muğnî'­de de böyledir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, izin ile men'in farkı şudur: İmâm Ebû Hanîfe.(R.A.)'ye göre, men, tek kişinin haberi ile sabit olmaz. An­cak haber veren âdil ise veya iki kişi ise, o zaman sabit olur.

İzin ise, her hâlde tek bir fuzûlîniirsözü ile bile sabit olur.

Şeytaû'1-İmâm Hâher-Zâde, İmâm Ebû Bekir el-Fakıyh'ın şöyle buyurdu­ğunu nakletmiştir:

İzin ile men arasında bir fark yoktur.

Şayet, köleye göre, haber veren zat doğru sözlü biri ise, durum, o zaman onun haber verdiği gibi olur. Değilse, köle izne me'zun olmaz. Men etmek de böyledir. Fetva'da bunun üzerinedir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

En doğrusunu bilen Allahu Teâlâ'dır. [5]

 

3- İZİNLİ KÖLENİN, BİR ŞEYE MÂLİK OLUP OLAMAYACAĞI
 

İzinli bir köle, bir^eyi değeri mukabili satmak, satın almak hak­kına sahiptir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, izinli köle, halkın aldatılmış say­mayacağı şekilde", eksiğe satmak ve almak hakkına da sahiptir.

îzinli kölenin, az noksana satması ve alması bi'1-icma caizdir.

İmâmeyn'e göre, gabn-i fahiş (= fazla aldanıp aldatma) caiz değildir. . İzinli sabî ile ilgili hükümler de buna göredir. Cevheretü'n-Neyyire'de de böyledir.

İzinli kölenin, teslim etmek, teslim almak; va'deli vermek ve va'-de kabul etmek hakkı vardır. Kâfî'de de böyledir.

Kölenin ahm-satımda, —nakid olsun, veresiye olsun— bir baş­kasına vekil olma hakkı da vardır. Muğnî'de de böyledir.

Da'vaya izinli kölenin vekil tutması, —hür gibi— caizdir.

Bu kölenin vekili; onun efendisi, bazı alacaklısı, oğlu veya iddia edenin oğlu yahut mükâtebi veya İzinli bir kölesi olsa bile, bu vekâlet caiz olur. Mebsût'ta da böyledir.

İzinli köle, da'vası için, efendisi ile bir yabancıyı vekil yapsa bu caizdir. Köle, ister da'vaci olsun; isterse da'vah olsun müsavidir.

Burda bir fark vardır: Bir yabancı, izinli kölenin efendisini, —izinli köle ile da'va etmeye— vekil yaparsa; işte bu sahih dğildir.

Hatta vekil, müvekkiline karşı ikrarda da bulunsa, ikrarı sahih ol­maz. Köle, ister da'valı, ister da'vacı olsun aynıdır.

Bir efendi, başkasına karşı, kölesinin vekili olur; bu sahihdir.

Fakat kölesine karşı, başkasının vekili olması sahih olmaz.,i$flhiyt'te de böyledir.

Hâkimin yanında, bu kölenin vekilinin ikrarı —efendisi ve ala­caklısı inkâr edse bile— caizdir.

Şayet, hâkimin hâricinde ikrar ederse; hasmı, onu hâkimin huzu­runa çıkarıp, başkasının yanında ikrar eylediğini iddia ederse; hâkim, ondan sorar; o da, onun ikrar eylediğini doğrularsa; işte o zanan, ilzam edilir.

Şayet: "Ben, onu, sen beni vekil eylemeden önce ikrar eylemiştim." der; karşı taraf da onu doğrularsa; hâkim onu vekâletten çıkarır. Ve onun, müvekkili üzerine olan ikrarı caiz olmaz. Mebsût'ta da böyledir.

Şayet izinli köle, hür bir adamı, eşyasını satması için vekil ya­par; o da borç olarak birine satarsa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ile İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, kısas (= misilleme) yapılır.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) buna muhaliftir.

Şayet borç ikisinin üzerine ise, ittifakla kölenin alacağı kısas yapı­lır. Muğnî'de de böyledir.

Me'zun bir köle bir adamdan dolayı, başka birinden bir şey sa­tın almaya ve veresiye satın almaya vekil olursa; hem kîyasen, hem de istihsânen bu vekilliği caiz değildir.

Şayet, peşin satın almaya vekil oldu ise, vekâleti istihsânen caiz olur.

Me'zun bir köle, satışta bir başkasını vekil etse; —ister peşin; is­ter vâ'deli olsun— vekâleti kıyâsen de, istihsânen de caiz olur. Mumyt'te de böyledir.

Me'zun bir köle, bir adamın emriyle, onun cariyesini satar; tes­limden önce de, o cariyeyi, emreden zat öldürürse; bu satış bâtıl (= ge­çersiz) olur.

Şayet, bu cariyeyi me'zun köle öldürürse; efendisine: "Onu, cina­yete bedel olarak ver veya cinayet bedelini sen öde." denir.

Meselâ: Satıştan önce, onu öldürmüş olsaydı, hangisi öldürürse öl-dürsen müşteri muhayyerdi: İsterse alımı bozar; isterse, onun yerine bir câriye alıp, bedelini öderdi.

Eğer, cariyeyi kölenin efendisi öldürdü ise, borç önce köleye aittir. Onun âkılesi, diyetini üç sene içinde öder. Müşteri ise muhayyerdir: İs­terse beyî bozup, cariyenin kıymetini, müvekkilden alır; isterse, bedeli­ni verip, üç seneye kadar, kıymetini onun âkılesinden alır.

Şayet me'zûn, elindeki cariyeyi, bir câriye karşılığında birine sa­tar; sonra da, onu müvekkiline teslim etmeden önce öldürürse; akid bâtıl olur. Zira, kölenin kazancı, mülkündeki tasarrufu bakımından, hür kim­senin kazancı gibidir. Satılan şey, onun elinde karşılık olarak mazmun­dur. Köle borçlu olsun veya olmasın müsavidir.

Keza, bu cariyeyi efendi.öldürürse, o, köleye borç olmaz. Çün­kü, kölenin kazancı efendisine aittir; köle efendisine tâbidir.

Eğer, köle borçlu olursa; onu efendisi tazmin eder. Çünkü, onun, o haldeki kazancı, kendinde, alacakları olanlar içindir. Mebsûl'ta da böyledir.

Bir adam, izinli birini bedelini söyleyerek, bir şey alması için, vekil tayin ettiği hâlde bedelini peşin ödemese; bu istihs^nen caizdir.

Vadeli satın almaya vekil eder; o da satın alırsa; satın alınan şey âmirin değil, kölenin olur, Fefâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir cariyeyi, efendisi, kölesine verirse; bu câriye, kölenin kazan­cı olmaz.

Efendi; köleye, cariyeyi satmasını emreder; müşteri bu cariyeyi teslim almadan önce kölenin efendisi, cariyeyi öldürürse; satış bozulmuş olur.

Şayet köle, kendisi öldürmüş bulunsa ve efendi de o cariyeyi, cina­yet için vermiş olsaydı; müşteri muhayyer olup isterse fidyesini alır; sa­tımı bozar. Mulııyt'te de böyledir.

Bir köle, bir başkasının belirli birşeyini satmak için vekil olur; onu sattıktan sonra efendisi onu ticâretten men eder; daha sonra da, müşteri, satın aldığı şeyde bir kusur bulursa; hasmı o köle olur. Beyyi-ne ile birlikte onu iade eder veya yeminden kaçınır yahut kusurunu ik­rar ederse, bedelini alması hakkına sahip olur.

Bir köle, me'zun olduğu hâlde reddedilir (mahcur kılınır); bir ala­caklı da onda olan alacağını talep eder; ve sonra da onu me'zun, mğ-vekkiline reddederse; alacaklı, alacağı için ona müracaat eder. Bundan sonra reddedilen şey satılırsa, bedeli müşteriye hükmedilir.

Şayet ikinci bedel, birinciden az ise, o mahcur köle satılır mı? Duruma bakılır: Eğer müvekkil zengin ise, satılmaz. Fakat, mahcura: "Müvekkiline müracaat eyle; onu müşteriye versin" denilir.

Eğer müvekkil fakir ise, mahcur köle, onun yerine satılır. Ve bu durumda mahcurun bedeli, müşteri ile hasseten alacaklısının arasında pay edilir. Şayet, müşterinin hakkında daha alacağı bir şey kalmışsa, o, kölenin müvekkiline müracaat eder.

Keza mahcurun alacaklıları mahcurun parasını müşteriden alması için müvekkile müracaat ederler. Muğnî'de de böyledir.

Me'zun bir köle ile hür bir şahsın, ortaklaşa, bir cariyeleri bu­lunduğunda; hür olan şahıs, me'zuna "onu satmasını" söyler; o da ca­riyeyi bin dirheme, satar; sonra da me'zun köle "alacağın tamamını aldığını" veya "yarısını aldığını" ortağına* söyler ve müşteri onu doğ­ruladığı hâlde, ortağı inanmazsa; bu kölenin "müşterinin yarısını öde­diğine dâir" ikrarı sahih olur. Sanra köleye "ortağına, al(âan yarıyı tak­sim ettiklerine dâir" yemin verilir.

Eğer yemin ederse, müşteriden yarısını aldıkları sabit olur. Şayet yemin etmez ise, o takdirde yansını ortağına borçlu olur. Kalan yarıyı müşteriden alır ve ortağına teslim eder; müşteriye yemin gerekmez.

Eğer ortağı ikrar ederek, "kölenin, müşteriden tamamını aldığını" söyler ve bunu müşteri doğruladığı hâlde köle yalanlarsa; bu durumda müşteri, yarı borcundan beri olur ve müşteriye yemin gerekmez. Emre­den şahıs, köleye yemin verir.

Eğer köle yemin etmez ise, bedelin yarısını âmire ödemesi gerekir. Eğer yemin ederse, âmire yarıyı vermeden kurtulur ve köle müşte­riden yarı bedeli alır; Âmir, ona ortak olamaz.

Şayet âmir ikrar ederek: "Köle yarısını aldı." derse; bu durum­da müşteri, dörtte birden kurtulmuş olur, Dörtte birinden kurtulunca müşterinin üzerinde yetmişbeş dirhem kalmış olur. Köle ondan bir şey aldığı zaman, müşterinin zimmetinde kalan hisseleri âmir için üçte biri, köle için, üste ikisi vardır.

Âmir ikrar ederek: "Gerçekten köle, paranın tamamını müşteri­ye teberru eyledi." veya "..bağışladı." derse; bu ikrarı batıldır. Ve be­delin tamamı, müşterinin üzerindedir.

Eğer köle ikrar; âmir de inkâr ederse; alacağın tamamı, müşteri­de duruyor demektir.

Şayet kölenin ortağı, satımın velîsi olur; köleye de satmasını em­retmiş bulunur; sonra da köle "bedeli aldığını" ikrar veya kendi hisse­sini aldığını söylemiş olursa; bu durumda kölenin ikrarı geçerlidir.

Eğer köle, satışın velîsi olur ve satıcı da köleye, "onun ibra veya bağış yaptığını' söylerse; bu geçersiz olur.

Keza, köle, satıcıya "onun, bedeli bağışladığını veya müşterinin ona bağışladığını" söylerse; dava, satıcı ile müşeri arasında kalır.

Bunun üzerine, satıcwyemin verir. Eğer köle, "müşteriden, parası­nın tamamını aldığına" yemin ederse ne âla.. Şayet yeminden kaçınır­sa, müşteri bedelin tamamından kurtulmuş olur ve köle satıcıya bedelin yarısını öder. İmâm Ebû Hatife (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'in kavli budur.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)' ise: "Müşteri, sadece satıcının hissesinden kurtulmuş olur." buyurmuştur. Mebsût'ta da böyledir.

İzinli bir köle ile, bir başka adamın ortak bin dirhemi bulunur ve bu bin dirhem de bir başka adamın üzerinde olur; ve ortağı hissesini almak üzere köleyi vekil tayin ederse; işte bu vekâlet caiz olmaz. Ve ara­larında ortak bulundukları şeyi, o alamaz.

Eğer zayi olursa, kendi malı zayi olmuş gibi olur.

Şayet ortağı, kölenen efendisini vekil ederse; —kölenin üzerinde borç bulunmaması hâlinde,

Eğer borç varsa, vakâleti caiz olur. Mugni'de de böyledir.

Me'zun köle ile onun ortağının, bir adamda bin dirhem alacakları olduğunda; o adam, onu inkâr eder ve köle ile ortağı, da'vâ için, köle­nin efendisini vekil yaparlar — kölenin üzerinde borç olsun veya olmasın— ve bu efendi, hâkiminhuzurunda "onların, alacaklarını aldıklarım" ikrar ederse; onun, ikisi hakkında yaptığı ikrarı caiz olur.

Eğer, onlar onu inkâr ederler ve ortağı, köleye karşı, iddia ederek: "O, kendi hissesini almış" der; kölenin üzerinde de borç bulunmazsa; ortağı, o köleye, hissesinin yarısı için müracaatta bulunur. Onun için de köle satılır.

Eğer kölenin üzerinde borç bulunursa; bu durumda ona karşı bir yol yoktur. Efendisine karşı da onun borcunu ödemesine yol yoktur.

Köle alacağını aldığı zaman, fazla bir şey kalırsa; yabancı, onun için, ona müracaat eder.

Şayet ortağı, efendiyi, kendilerine karşı yaptığı ikrarında doğrular; köle de alacağını da, borcunu da inkâr eder, yalanlarsa onlardan hiçbi-, ri, diğerine bîr şey için müracaat edemez. Mebsût'ta da böyledir.

Bir kölenin üzerinde borç olur; alacaklı da, bu kölenin oğlunu veya babasını, babasının kölesini yahut mükâtibini vekil tayin eyler; bu vekil de "borcu teslim aldığını" söylerse; sözü tasdik olunur. Muğnî'de de böyledir.                                                     

İki kişinin, bir me'zun kölede, bin dirhem alacakları olduğun­da, bu köle, onlardan birisine, kendi hissesini verdiğim söyler; o şahıs-da, bunu inkar edip; kendisine bu da'vâda o kölenin efendisini vekil ederse; bu vekâlet bâtıldır. (= geçersizdir.) Bu efendinin ikrarı da —bu köle ister borçlu olsun; ister olmasın— bâtıldır.

İkinci alacaklı hazır olur da, efendinin ikrar ettiğini iddia eder ve kendi hissesini almayı murad ederse; o da geçersiz olur.

O iki ortakdan birisi, diğerini bu köleyle da-'va hususunda vekil eder; o da hâkim huzurunda, "arkadaşının kendi hissesini aldığını" id­dia ederse; bu iddia caizdir. Arkadaşının beşyüz dirhem alacağı bâtıl olur.

Sonrada, bu vekilin ortağı, kalan beşyüz dirhemden, bir hisse alamaz.

Ancak, arkadaşı kalan beşyüz dirhemi kendi hissesi olarak alır. mebsût'ta da böyledir.

Me'zun bir kölenin efendisinin, yabancı tarafından kölenin aley­hine vekil olmayacağını bilmek gerekir. Hatta efendi, "kölesinden, di­ğerinin borcunu aldığım" ikrar etse bile, bu ikrarı geçerli olmaz. Ve köle, borçdan berî olmaz.

Keza, bir efendi, şahitler huzurunda, me'zun köleden borç alır­sa; onu teslim alması sahih olmaz. Vermesi hâlinde, köle de borcundan kurturmuş olmaz.

Bu mes'ele şuna muhaliftir: Köle, yabancı birinin vekili olur ve efen­disinden, onun alacağını alırsa; vekâleti sahih olur. Çünkü köle, efen­disinden yabancının alacağını teslim alma hususunda, alacak sahibinin âmilidir; kendi nefsinin âmili değildir. Zira, kendi nefsinin âmili olma­dığından nefsi borçtan kurtulmuş olmaz. Aldığı da kendi mülkü olmaz.

Şayet köle, bir-yabanınm vekili ile, efendisinden borcunu aldığı­na dâir anlaşma yapar; efendisi de o köleyi, yabancının borcuna karşı­lık şahitler huzurunda verirse; bu durumda efendi, borcundan berî (= kurtulmuş) olur.

Keza köle, ikrar «ederek, "yabancının borcurîu aldığını" söyler; o da elinde zayi olursa; ikrarı sahih olur ve efendisi, borçta berî olur.

Ancak köleye, aldığına ve elinde helak olduğuna dâir yemin etmesi teklif edilir.

Eğer yemin ederse, borçtan kurtulur. Şayet edemez ise, borç üze­rinde kalır ve onun için de kendisi satılır.

Ancak, efendisi bedelini verirse, o zaman satılmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adamın, izinli iki kölesi olduğunda, bunlardan birinin, bir yabancıya bin dirhem borcu bulunur; o yabancı da diğer izinli köleyi alacağım almaya vekil yaparsa, işte bu vekâlet caizdir.

Şayet, alacağım aldığını ikrar ederse, yeminli olarak ikrarı tasdik, olunur.

Şayet yeminden kaçınırsa, borcun o kölede olduğuna kanaat geti­rilir. Müğnî'de de böyledir.

Bir adam, iki kölesine ticâret için izin verdiğinde; bunların ikisi de borçlu düiterler; alacaklılardan bazısı, alacağını almak için, bu köle­lerden birini vekil eder; o da aldığını ikrar ederse; bu ikrarı caiz olur.

Şayet, sonraki alacaklı, onun efendisini, diğerinden alacağını al­maya vekil ederse; işte bu vekâlet caiz olmaz. Ve, onun teslim alması da caiz olmaz.

O iki izinli köle, birbirine, —borçlan sebebiyle— rehin bırakır­lar; ikisinin bıraktığı rehin de zayi olursa; önceki rehin koyanın koyduğu rehin gitmiştir. İkincinin rehni ise, diğerinin malından gitmiş olur.

Şayet borçlu köle borcunu diğerine havale ederse, eğer havale ey­lediği mal diğerinin malı ise havale bâtıldır. Eğer havale olunanın malı değilse havale caizdir.

Alacaklı, kölesinde veya efendisinde olan alacağı için, o iki kö­leden birini vekil yaparsa; onun teslim alması caiz olmaz.

Şayet, bir köle, başka bir köleyi, efendisinde veya onun mükâte-binde, efendinin oğlunda yahut onun borçlu olan izinli kölesinde olan alacağı için vekil eder; o da havale olunduğu kimselerden, alacağın bir kısmını aldığını ikrar ederse; bu ikrarı caiz olur.

Şayet, alacak efendide olur; ona da bir adam havale edelmiş bulu­nur; sonra da alacaklı, efendinin kölesini alacağını almak için vekil et­miş olur; o da "havale olunandan bir kısmını aldığını" ikrar ederse; bu ikrarı caiz olur. Mebsût'ta da böyledir.

Mahcur bir köle, azâd olunmuş bir adamdan, satmakta olduğu, belirli bir malı almaya vekil edilirse; bu da caizdir.

Bu kölenin onu satması da caizdir. Bu durumda, o şeyin parası, emreden şahsın olur.

Ancak, alman şey, kölenin uhdesinde ise, köle değil de âmir ilzam olunur.

Şayet, o köle azad edilirse, uhdesinde olanın alınması için müra­caat olunur.

Şayet azâd edilmez ve müşteri, satın aldığı o şeyde bir kusur bulur­sa; bu durumda cla'valısı, —köle değil— eşyanın sahibi olur.

Eğer müşteri kusura ait beyyine ibraz ederse; o şey âmire reddedi­lir ve parası ondan alınır.

Şayet beyyinesi yoksa, âmire, oluşuru bilip bilmediği hususunda yemin teklif edilir. Şöyle ki: "Billahi, ben filanın kölesi filanın sattığın­da kusur olduğunu biliyordum." veya "...bilmiyordum." der.

Şayet, bilmediğine dâir yemin ederse; da'vâdan kurtulur.

Eğer yemin edemez ise, o şey, kendisine iade edilir ve müşteri, pa­rasını ondan alır.

Şayet müşteri (= satın alınan şey) bir kusurla yerilir; fakat, müş­teri kusurunu isbat'edemez ve köle azâd edilmiş olur; bu durumda da'-vâh köle olur ve müşteri beyyine ibraz edip köjeye yemin verir; köle de yemin eder ve müşteri, âmire karşı köleyi azâd etmeden önce, kusurun olduğunu isbat ederse; artık, hâkim o beyyine sebebiyle, köleye karşı hükmeder. Müşterinin, köle azâd edildikten sonra ibraz edeceği beyyi­ne kabul edilmez.

Keza, müşteri; köle azâd edilmeden, âmire karşı bir şahit dinletir; sonra da, köleye karşı iki şahit dinletirse, önceki şahidin iadesi isten­mez. Sonra hâkim, kölenin kusurlu olduğu hükmünü bozar ve duruma bakılır: Eğe., müşteriden parası alınmışsa, bu para, âmirden geri alı­nır. Köleden bir şey istenmez.

Şayet köle âmirden parayı almışsa; bu defa da müşteri, parasını 'köleden alır.

Şayet, para zayi olmuşsa, müşteri köleye; köle de âmire müracaat eder. Muhıyl'te de böyledir.

Bir me'zûn, bir adamdan, bin dirhem gasbeder ve ondan da baş­ka birisi alır ve onun yanında zayi olur; sonra da o bin dirhemin sahibi gelirse, onu, yabancıya tazmin ettirir. Köle, tazminattan kurtulur.

O köle veya efendisi, yabancının bin dirhemi aldığına karşı vekil olurlarsa; bu vekilin, "onun aldığına dâir" ikrarı caiz olur.

Keza, bin dirhemin sahibi, köleye tazmin ettirmeyi ihtiyar eder; sonra da yabancıya, kölenin, o bin dirhemi aldığına dâir vekil ederse; bu caiz olur. Kölenin aldığına, onun efendisini vekil yapsa, bu caiz ol­maz, îkrarı da caiz olmaz.

Borçlu bir köleyi, efendisi müdebber ettiğinde, alacaklıları, 'kö­lenin kıymeti tazmin etmesini isterler; sonra da, o müdebberi, "efendi­sinden, bedelini almaya" vekil ederlerse; bu vekâlet de caiz olmaz.

Bu durumda müdebberin ikrarı da caiz olmaz.

Keza, alacaklılar, alacaklarını rnüdebberden almak isterler ve onun efendisini vekil yaparlarsa; bu da caiz olmaz.

Tedbirden sonra, bu köleyi, efendisi azâd ederse, müdebberin hiç bir şeyi tazmin etmesi gerekmez. Azâd edildikten sonra, bu müdebbe­rin vekâleti caiz olur.

Müdebber, rehin alabilir ve rehin verebilir. Kâfî'de de böyledir.

İzinli bir köle, borçlarından bir kısmını ödemek veya birine re­hin bırakmak isterse; diğerleri ona mâni olurlar.

Eğer alacaklı bir kişi olursa; rehni, rehin; borcu ise borç olur.

Şayet onu, efendisinin yanına koyduklarında, o, onun yanında za­yi olursa; bu rehin kölenin malı olarak zayi olmuş olur. Borcu, olduğu gibi kalır. Eğer, başka bir kölenin veya mükâtebin yahut efendisinin oğ­lunun yanma koyarlar ve o, onlardan birinin yanında zayi olursa; borç ortadan kalkar.

Keza, alacaklı ve köle, borçlu kölenin kölesinin yanına koyar­larsa, yine borç ortadan kalkar.

Keza, zayi olduğu bilinmez; ancak, borçlu kölenin söylemesiyle bu öğrenilirse yine, borç ortadan kalkar. Mebsût'ta da böyledir.

İzinli bir köle, bir yerini icara verebilir ve bir yeri icarlayabilir.

Tarlasını zirâata verir; zirâat için tarla tutar. İster, tohum kendi­sinden olsun; ister başkasından olsun farketmez.-Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

İzinli köle, buğday satın alıp, onu ekebilir. Tebyîn'de de böyledir.

Fakat kendisi, —yeri olsa bile— yarıcı olarak ektirmek için, baş­kasına buğday veremez. Nihâye'de de böyledir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) şöyle buyurmuştur,

Me'zun bir köle —nefis.için de olsa, mal için de olsa— kefil ola­maz. İster borçlu olsun, ister olmasın farketmez.

Şayet efendisi, kefaletine izin verirse, o zaman, kefil olabilir. Borcu yoksa, o zaman caiz olur. Şayet borçlu ise, kefaleti caiz olmaz.

Şemsü'l-Eimme şöyle buyurmuştur:

Bir me'zun köle, efendisinin izni olmadan veya onun izni ile bir mala kefil olursa; —büzerinde borç bulunması hâlinde— hâl-i hazırda sorumlu tutulmaz.

Ancak, azâd edildikten sonra muâhaze edilir. Zehıyre'de de böyledir.

Me'zûn bir köle, efendisinin izniyle, bir kimseye tazminat vere­rek ona: "Filan adam, senin hakkını vermeden ölürse; onu, ben öde­rim." der ve bu sırada,, bu kölenin üzerinde, bin dirhem borcu olsa; hâ­kim, o köleyi satar ve alacaklıya bin dirhemini verir.

Şayet önce köle ölürse, alacaklı Önceki borçluya başvurup alacağı­nı alır.

İzinli köle, efendisinin izniyle hâlde veya istikbâlde, bir adamın nef­sine kefil olur; sonra da*efendisi o köleyi satarsa; bu satış caiz olur. Kendisi için vekil olunan zat, bu satışı bozamaz. Ve, o müşterinin elin­de, köleye tâbi olur. Nerde bulursa, orda kefil olarak yakalar.

Bu da, köle için bir kusurdur. Müşteri isterse, o köleyi geri verir; isterse, köleye bin dirheme kefaletini devam ettirmesini emreder.

Şayet adam borcunu ödemeden Ölürse; o köle, o bin dirhemi taz­min eder.

Eğer efendisi, köleyi satarsa, bu satış câİz olur. Parasını kendisi alır ve dilediği gibi hareket eder.

Şayet, borçlu; borcunu ödemeden ölürse; alacaklı o köleyi satan şahsa, müracaat edip, parasını ister.

Eğer, alacağı kölenin bedelinden çoksa; bu fazlalık bâtıl olur. Kö­leyi satın alan adam, onda bir kusur bulup, onu geri verir ve parasını alırsa; bu defa da köle kendi kefil olduğu borç için satılır.

Eğer parası satanın yanında zayi olur; sonra da müşteri, o kölede bir kusur bulup, onu geri verir ve bedelden de elde bir şey bulunmazsa; o köleyi, alacağı için satar. Muğnî'de de böyledir.

Me'zun bir köle, başkasıyla mân ortaklığı yapabilir. Başka türlü ortaklık yapamaz.                                              

Şayet müfâveda ortaklığı yapacak olursa; bu durumda da — müfâveda değil de— ınân akdi yapar. Muhıyt'te de böyledir.

Bundan sonra, onun yaptığı mân ortaklığı sahih olur.

Eğer ortağı, peşin veya va'deli olmasını söylerse; öyle yaparlar.

Fakat, bir köle, bir me'zun —kendi aralarında peşin ve va'deli sa­tış yapmak üzere— ınân ortaklığı yaparlarsa; peşin satış caiz olur; fa­kat va'deli satış caiz olmaz.

Her ikisinin efendileri de, peşin ve va'deli satışa izin verirler; ikisi­nin de üzerlerinde borç bulunmazsa bu caiz olur. Bu, onlardan her biri­ne, efendilerinin alım-satımda kefalet ve vekâlet vermesi gibi olur. Nihâ-ye'de de böyledir.

Bir efendi, kölesine müfâveda ortaklığı izni verirse, bütün ticâ­retlerde müfâveda ortaklığı caiz olmaz.

Umumda caiz olmayınca, hususda nasıl caiz olur?

Bir defada, husûsi müfâveda ortağı olsa, bu, efendisinin izniyle caiz olur mu?

İmâm Muhammed (R.A.) bu mes'eleyi zikreylememiştir.

Şeyhu'l-İslâm, Şerhi'nde şöyle buyurmuştur:

Bu mes'ele hakkında, "caiz olur." diyenler de vardır; "caiz olmaz." diyenler de olmuştur. Muhıyt'te de böyledir.

Me'zun köle, ticârette izinlidir. Mükâtep de öyledir.

Bunlar, ınân şirketi de kurabilirler. Ancak, âlimlerimiz, bu mes'e-Iede ihtilaf eylemişlerdir.

Has nev'inde olan mudârip, kölesine —ticâret hususunda— mü-dâreba izni verdiği zaman, o takdirdeo köle, bütün ticâret hakkına nail olur mu? Yoksa yalnız o husûsi ortaklığa mı nail olur?

Şemsü'l-Eimme Serahsî şöyle buyurmuştur:

Benim indimde esahh olan, onun, bütün ticâretlere me'zun olma­sıdır. Zahîriyye'de de böyledir.

Me'zun bir köleye müdârebe malı verilir ve ondan müdârebe malı alınır. Onun, eşya alma ve verme hakkı da vardır. Muhıyt'te de böyledir.

Me'zun bir kölenin, şahsî arazisini ekmek, ektirmek, emanet bı­rakmak, emânet almak, ariyet vermek, ariyet almak hakkı da vardır. Zehıyre'de de böyledir.

Bize göre, me'zun nefsini ve kazancını da icara verebilir. Muhıyt'te de böyledir.

İzinli bir kölenin, cariyesini icara verme hakkı vardır. Fetâvâyi Kâ-dîhân'da da böyledir.

İzinli bir kölenin, nefsini satması veya rehin bırakması, caiz de­ğildir. Sirâcü'I-Vehhâc'da da böyledir.

İzinli köle, efendisinin izni olmadıkça, kadın nikâhlayamaz. Şayet hür bir kadını nikahlarsa, araları açılır ve duhûl sebebiyle —o azâd olduktan sonra— mehir lâzım gelir. Yani mehir ondan, azâd olu­nunca alınır. Muhıyt'te de böyledir.

İzinli köle, efendisi bulunduğu köleyi de evlendiremez. Eğer evlendirirse, bu, bi'1-icma caiz olmaz.

Cariyesini evlendirmesi de böyledir; yâni o da caiz olmaz.

Keza, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ile İmâm Muhammed (R.A.)'e göre izinli sabinin de, bunları yapması caiz olmaz.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) göre ise, caiz olur.

Bu ihtilaf izinli sabî için ve mudârip ile ınân ortağı içindir. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.

Bir me'zûn, kölesini mükâtep yapamaz.

Şayet yapar ve buna efendisi de izin verirse —üzerinde borç yoksa— caiz olur. Me'zûn, bu şekilde mükâtep yaptığı köleden, kitabet bedelim alamaz.

Bu hak, efendisine aittir.

Mükâtep, kitabet bedelini bu köleye öderse; kitabetten kurtulmuş olmaz.

Ancak, efendisi, onu, kitabet bedelini almaya vekil ederse; o za­man kurtulmuş olur.

Keza, efendisi, me'zûn köleye kitabet izni verdikten sonra, eğer ona borç ulaşırsa; —borcu ister az, isterse çok ölsün— kitabeti bâtıl (= geçersiz) olur.

Efendisi izin vermedikçe azad olmuş olmaz; köleliğe avdet eder. Ve, borcu için, satılır. Efendisinin, ondan aldığı kitabet bedeli de borcuna mahsup edilir.

Şayet efendisi ona, kitabet izni verip, bir köleye de onu teslim almasını emreder; o Kölenin de kıymetini içine alacak kadar borcu bu­lunur; elindekini de kitabet bedeli olarak verirse, öndeki borcunun dı­şında, mükâtep olmuştur.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kıyâsı budur.

İmâmeyn'e göre o hürdür. Efendisi, onun kıymetini alacaklılarına taz­min edecektir.

Keza, mükâtebe olan bir cariyenin kitabet bedelini, efendisi alır­sa; o, ondan alınır ve alacaklılarına verilir.

Şayet, izinli kölenin borcu, malım kuşatmazsa, bi'1-ittifak azâd olmuş olur.

Me'zunun borcuna mukabil, alacaklılar, alacaklarını efendisinden alırlar. Mebsuf'ta da böyledir.

Alacaklıların, o kölenin azâd olması sabit olmadan önce, kita­betini ibtâl haklan vardır.

Azâd olana kadar ibtâl ettirmezlerse; onun kıymetini, bu alacaklı­lara, efendisi öder. Muhıyt'te de böyledir.

Mükâtep, kitabet bedelini, efendisine icazetten önce öder; sonra da efendisi izin verirse; bu köle azâd olmuş olmaz; verdiği de efendisi­nin olur. Çünkü o, kölesinin kazancıdır. Tebyîn'de de böyledir.

Kazancından dolayı, me'zûn köleyi azâd eylemek yoktur. Şayet efendisi razı olur ve izin verirse, o zaman azâd olmuş olur.

Eğer kölenin üzerinde borç olmaz ve kazancını icazetten dolayı efendisine verir; sonra da bu köleye borç ulaşırsa; onun azâd bedelin­den bu borcuna verilmez.

Şayet, kölenin üzerinde —kıymetini kuşatacak kadar borç olur­sa, o, icazet için çalışamaz.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir. İmâmeyn'e göre icazeti için çalışır.

Eğer kölenin borcu, kıymetini kuşatmıyorsa, bi'1-ittifak, icazeti için çalışır. Efendisi alacaklıların alacağını öder. Alacaklıların bedel al­ma haklarÖyoktur. Muhıyt'te de böyledir.

Me'zun köle, bağış ve tasaddukta bulunamaz ve emsali işleri de yapamaz. Bedelsiz bağışı ve sadakası caiz olmaz.

Şayet, buna efendisi izin vermişse, bunlar teberru olurlar. Şayet üzerinde borç yoksa, bunları yapmasında bir sakınca yoktur. Eğer üzerinde borç varsa, bunlardan hiçbirisi caiz olmaz. Mebsût'ta da böyledir.

Me'zun köle, fülûs gibi, çörek gibi bir dirhemden az değerde gü­müş gibi şeyleri tasadduk etme hakkına sahiptir.

Mükâtep Kitabı'nda, dirhemden aşağısı için nas vardır. el-Asi'da şöyle zikredilmiştir.

Eğer yiyeceğin haricinde bir şey tasadduk eder ve onun kıymeti de iki dirhem veya daha fazla olursa; bu caiz olmaz. Muğnî'de de böyledir.

İzinli köle, hafif yollu bir ziyafet verebilir. Bu, istihsândır.

Ancak, izinli köle, büyük çapta ziyafet veremez.

Büyük ziyafetle, küçük ziyafetin bir haddi vardır.

Muhamraed bin Seleme'nin şöyle dediği rivayet olunmuştur:

Şayet, ticâret malının miktarı onbin dirhem ise, bunun on dirhe­mini ziyafette harcamak, kolay olan ve az sayılan ziyafettir.

Şayet, ticâret malının miktarı on dirhem olur ve bir dânik miktarı­nı ziyafette harcarsa; işte bu örfen çok olur.

Bu, ziyafette böyledir.

Hediyeye gelince, bize göre izinli köle: Yenilecek şeylerden hediye edebilir. Dirhemler ve dinarlar müstesnadır...

Âlimlerimiz şöyle buyurmuşlardır:

Me'zun bir köle, yenilecek şeylerden ziyafet verebileceği kadarını hediye edebilir. Muhıyt'te de böyledir.

Ticâret ehli bir kölenin da'vetine gitmekte, elbisesini ve hayva­nını ariyet almakta bir sakınca yoktur. Hulâsa'da da böyledir.

Me'zun köle, ister borçlu olsun, isterse borçsuz olsun, yanında zayi olan şeyden dolayı, ona tazminat gerekmez. Mebsût'ta da böyledir.

—Me'zun  kölenin  elbisesini  giymek  mekruhtur.  Hulâsa'da  da böyledir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) şöyle buyurmuştur: Ticâretten men edil­miş bir köleye, efendisi, günlük nafaka verir; o da bazı dostlarını da'-vet ederse; bu da'vete iştirakte bir sakınca yoktur.

Şu hal buna muhaliftir:

O kölenin aylık nafakası, toptan verilirse; onun da'vetine iştirak edilmez.

Bir kadının, kocasının evinden, bir çörek ve emsali gibi hafif şey­leri, onun haberi ve izni olmaksızın sadaka, olarak vermesinde bir sa­kınca yoktur. Kâfi'de de b«yledir.

Bizim örf ve adetimizde, kadın ve câriye sadaka olarak para ver­meye me'zun değildir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

İzinli bir köle, bir câriye satıp, onu teslim ettikten sonra, parası­nı veya bir kısmını, onu almadan önce veya aldıktan sonra bağışlar ya­hut bedelinden bir miktar düşürürse, bu bâtıldır.

Şayet aybı (= kusuru) sebebiyle, parasını almadan önce veya son­ra bir kısmını düşürürse; işte bu caizdir.

Eğer parasının tamamım düşürür veya bağışlarsa, bu caiz değildir.

Me'zun bir köle, bir câriye satın alıp, onu teslim aldıktan sonra, onu satan şahıs, parasını köleye bağışlasa, bu caiz olur.

Eğer satıcı, ondan önce cariyeyi kölenin efendisine bağışlarsa; köleye bağış yapması —bu kölenin üzerinde, ister borç olsun, isterse olmasın— caizdir.

Eğer bu durumda efendi, önceki durumda ise köle bağışı kabul et­mezse; bu bağış, bâtıl (= geçersiz) olur. Borç, kölenin üzerinde olduğu gibi durur.

Şayet, cariyeyi satan zat, cariyenin parasını almadan önce o pa­rayı, köleye veya efendisine bağışlar; sonra da köle cariyede bir kusur bulursa; bu durumda onu geri veremez.

Bu, istihsândır.

Keza, bu, bizatihi eşya olmayan h*er şeyin bedelinde böyledir. Eğer bedel, belirli bir yer olur; müşteri de, orayı henüz teslim almadan, köle ona bağış yapar ve müşteri de kabul ederse; bu hîbe câîzdîı. Şayet müşteri kabul etmez ise, bu hîbe bâtıldır.

Eğer müşteri, köle, cariyeyi teslim almadan önce, onu köleye ba­ğışlar; o da bunu kabul ederse, bu da caizdir.

Bu kölenin üzerinde ister borç olsun isterse olmasın müsavidir. Bu, satış akdini de fesheder.

Şayet müşteri, cariyeyi kölenin efendisine bağışlarsa; —bu köle­nin üzerinde, borç bulunmaması hâlinde— bu akdi bozuş sahihtir.

Eğer, kölenin üzerinde borç bulunur ve efendi de bağışı kabul edi­yorsa, bu satışı, nakz (— bozmak) olmaz.

Alan ve satan, karşılıklı teslim-tesellüm yaptıktan sonra, me:zun köle, onu müşteriye bağışlar; o da kabul ederse; bu durumda, bu bağış geçerli olmaz.

Şayet müşteri, teslim-tesellünıden sonra, cariyeyi me'zun köleye veya onun efendisine bağışlarsa; işte bu bağış teberru yönünden caiz olur. Me'zun onda bir kusur bulur ve üzerinde de borç olmazsa; bu durum­da, onu aybı sebebiyle reddedemez.

Şayet me'zun, borçlu olur; müşteri de cariyeyi ona bağışlamış bu­lunursa; hüküm yine böyledir.

Eğer, kölenin efendisine bağışlamışsa; iüte o kusuru sebebiyle red­dedebilir. Cariyeyi teslim aldığı günkü kıymetini tazmin eder. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, kölesine ticâret için izin verir; izinli köle de bir cariye­yi, bir köleye karşılık olarak satar ve iki taraf teslim-tesellüm yaptıktan sonra, bu câriye de, satın alanın yanın ja, semavi bir âfetle veya müşte­rinin kendi yapmasıyla yahut bir yabancının yapmasıyla bir kusur mey­dana gelir veya bu câriye bir çocuk doğurur yahut müşteri ona cima ederse —câriye ister kız, isterse dul olsun— veya ona başka bir yabancı cima eder; sonra da cariyeyi satın alan zat, o cariyeyi me'zun köleye veya efen­disine bağışlar; —izinli köle borçlu olsun veya olmasın— bilâhare de me'zun köle, onda bîr kusur bulup, geri vermek isterse; geri verebilir. Muğnî'de de böyledir.

Me'zun bir köle, bir adamdan, değeri bin dirhem olan bir köle karşılığında, bir câriye satın alır; bir bin dirhem daha verir ve karşılıklı teslim-tesellüm etmelerinden sonra, satıcı aldığı bin dirhemi bağışlar; köleyi de me'zun eder; bilâhare de me'zun olan önceki köle, o câriye de bir kusur bulursa; artık, ona geri veremez.

Keza, bağış kölenin efendisine yapılmış bulunsa; köle de borçlu ol­masaydı; efendi, bu cariyeyi reddedemezdi.

Şayet kölenin üzerinde borç bulunur; bağış da, efendisine yapılmış olursa; aybı sebebiyle, efendi onu satıcısına —bağışlayana— geri gön­derebilirdi. Ve satıcıdan bin dirhemi ve kölenin kıymetini alırdı.

Böylece, onları alınca; artık o satıcıya bundan dolayı kimse bir şey için müracaat edemez. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, kölesine ticâret izni verince, onun, hür, mükâtep veya kölelerle alış-yeriş yapması caiz olur.

Bir adam, kölesine ticâret izni verirse, onun ticâret yapması ge­rekli olur.

Bir başka adamın da, başka birinde bin dirhem alacağı olur ve ona da izinli köle ile ortak bulunurlar ve izinli köle, —hemen alınması gere­ken bu alacaktaki— hissesini tehir ederse; bu te'hir İmâm Ebû Hanife (R.A.)'ye göre bâtıldır.

Bu alacağı, onlardan herhangi birisi alsa; ona, beraberce ortak olur­lar. Ve onu, iki ortak, yarı yarıya aralarında pay ederler.

tmâmeyn'e göre ise, te'hir caizdir. Me'zun köle, hissesini te'hir edin­ce; diğer ortağı sussa bile, o mal, onun olur. Ona, me'zun köle, kendi­nin verdiği va'de gelene kadar ortak olamaz. Muğnî'de de böyledir.

Me'zun bir kölenin verdiği va'de gelince, me'zun muhayyerdir: İsterse, ortağının daha önce aldığının yarısını alır. Sonra da, alacakla­rını alıp, onu paylaşırlar. İsterse, önceki alınan şey, o alanda kalır; ge­ride kalanı da kendisi alır.

Şayet vakti gelmeden önce, me'zun almış olursa; ona da, diğer or­tağı ortak olur.

Şayet borç hâli hazırda ödenecek bir borç olur ve me'zûn köle, hissesini bir yıl erteler; sonra da ortağı, kendi hissesini alır; bilâhare de diğer alacaklı, va'deyi, borçlunun rızasıyla ve vakti gelmeden önce ib-tâl ederse; bu durumda va'de bâtıl olur.

Fakat me'zun köle, ortağının daha önce aldığına ortak olamaz. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavli budur. İmâm Muhammed (R.A.)'de aynı görüştedir. Müddet tamam olunca, isterse, ortağının aldığına ortak olur; ka­lanı alıp paylaşırlar. îster, kalanın tamamını kendisi alır. Va'deyi boz­mazlar da, borçlu ölürse; me'zun köle ortağının aldığının yarısını alır. Borçlu ölmez ve ortaklar va'deyi birlikte bozarlar; sonra da ortağı kendi hissesini alırsa; me'zun köle, onun yansını, ondan alır.

Eğer mal, hâlde ödenecekse; ortağı da hakkını almış; sonra da me'zun, kendi hissesini ertelemiş ve ortağının hissesini aldığını biliyor veya bilmiyorsa, İmâmeyn'e göre, me'zûnun tehiri caizdir.

Ortağının aldığına —iki sene geçene kadar— bir yolu yoktur.

Mal, o anda alınacak olur ve ortak, hissesini alıp, onu rne'zûna teslim ederse; bu teslim caiz olur.

Bu, bi'I-ittifak böyledir.

Şayet mal, bir seneye kadar alınacak olur; me'zûn köle de borçlu­dan bir câriye satın alıp, hissesine sayarsa; ortağı, ondan dirhemlerin yarısını hakkı olarak alır.

Dirhemlerden hissesinin yarısını aldıktan sonra, me'zûn köle, cari­yede bir kusur bulup, onu, satıcıya hâkimin hükmüyle geri verirse; mal va'de gününe kalmış olur. Me'zun, ortağına müracaat ederek verdiğini geri alır.

Şayet hâkimin hükmü"olmaksızın geri verdiyse, artık, ortağına bir şey için müracaat edemez.

Bu takdirde, ortağı ile me'zun köle, vakti gelene kadar, beşyüz dir­hemlerini beklerler. Me'zûn köle ise, hâli hazırda beşyüz dirhem ala­caklı olur.

Keza, me'zûn köle, borçludan, bin dirhemin tamamına bir câri­ye satın alırsa, ortağı, ondan beşyüz dirhemini alır

Şayet me'zun satışı kaldırır veya hakimin hükmü olmadan cariyeyi geri verirse; satıcı da bedelini bir seneye kadar ödenmesini şart koşarsa; o şart geçerli olur. Mebsûl'ta da böyledir.

Me'zun bir köle, üç gün muhayyerlik üzere, bir köle satın alır ve satıcısı, onun bedelini teberru eder alıcı da o üç gün içinde, bu köleyi geri verirse; bu .sahih olur. Kâfî'de de böyledir.

Me'zun köle, ikâle yapmakta ( = alış-veriş akdini bozmakta) hür kimseler gibidir.

Me'zun bir köle, bir câriye satın alıp, onu yanında tutar ve bu cariyenin kıymeti artar; bedeli kıymetinden —insanların aldatılmış sa­yılmayacağı nisbetle— noksan olur ve sonra da ikâle yaparsa; işte bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre caizdir.

İmâmeyn'e göre ise, caiz değildir. Mebsût'ta da böyledir.

Me'zûn bir köle, bir cariyeyi, bin dirheme satın alıp, onu teslim aldığı hâlde, parasını vermez; sonra da satıcı, onu teberru eder ve ikâle yaparlarsa; bu ikâle İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ile İmâm Muhammed (R.A.) göre, bâtıldır. Kâfî'de de böyledir.

Şayet satış, yüz dinara veya başka bir cariyeye veya iki bin dir­heme ikâle edilirse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kıyâsında, bu ikâle caiz değildir; batıldır.

İmâmeyn'e göre ise bu caizdir.

Şayet, me'zûn köle, cariyeyi teslim almaz ve satıcısı, onun para­sını bağışladıktan sonra, satışı birlikte kaldırırlarsa; bu ikâle bi'1-ittifak batıldır.

Keza, bu hâlde, başka bir bedeli ikâle yaparlar da, cariye satışını ikâle yapmazlar; fakat me'zun köle, cariyeyi teslim almadan önce, on-' da bir kusur bulur ve ona razı olmaz veya görmemiş olur ve görünce de razı olmazsa; bu satış bozulur.

Şayet bedeli bağış yapılmışsa, onu bozmak bâtıldır.

İbâne'de şöyle zikredilmiştir:

Me'zun bir köle, ticâret yaparken, bir köle sattıktan sonra, me'-zun olan bu köleyi, efendisi ticaretten men eder; bilâhare de, müşteri, o kölede, bir kusur bulursa; onu red hususunda, hasmı, o me'zun köledir.

Eğer, o köle, kusuru ikrar ederse; ilzam olunmaz; yeminden kaçı­nırsa, onun üzerine red caizdir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Me'zun bir köle, bir şey satıp veya satın aldıktan sonra, efendisi onun alım ve satımını, ikâle ederse; —bu kölenin üzerinde borç bulun­maması hâlinde— efendisinin yaptığı caizdir.

Eğer, ikâle zamanı, kölenin üzerinde borç varsa; efendisi, o borcu kendisi öder. Veya, kölede alacağı olanlar, onu ibra ederler. Yâni ala-caklar(&dan vazgeçerler. Ve bunu da, hâkim ıkâleyi bozmadan önce ya­parlarsa, bu ikâle sahih olur.

Önce hâkim, ikâle yapar; sonra da alacaklılar'ibra yaparlarsa, bu durumda fesh geçmiştir.

Me'zun bir köle, bir yer satıp parasını alır; o yeri müşteriye tes­lim ettikten sonra da, bu alış-veriş akdini ikâle ederler ve yer duruyor; parası ise zayi olmuş olursa; —ister ikâleden önce, ister sonra olsun— ikâîe geçmiştir. (Yâni hükümsüzdür.) Eğer yer zayi olmuşta, parası du­ruyorsa, —ister ikâleden önce, isterse sonra olsun— ikâle bâtıldır ( = geçersizdir). Mebsût'ta da böyledir.

İmâm Muhammet! (R.A.), şöyle buyurmuştur:

İzinli bir köle, belirli bir şey sattığı zaman müşteri onu, aybı sebe­biyle geri vermek isterse; —o aybın misli olsun veya olmasın— bu hu­susta, me'zun ile muhaseme (= muhakeme) olurlar.

Hâkimin hükmü olmadan, yeminsiz ve beyyinesiz me'zun, onu kabul ederse; bu kabul caizdir ve satış bozulmuş olur.

Eğer kabul etmez de, hâkimin hükmüyle reddedilirse, bu da beyyi-neli veya aybı ikrar ile olursa; yine caizdir. Aynî'de de böyledir.

Bir me'zun köle, bin dirheme, bir câriye satıp, karşılıklı teslim-tesellüm ettikten sonra, müşteri, cariyenin elini keser veya ona cima ya­par, yahut onun gözü kimsenin dahli olmadan görmez olur; bilâhare de ikâle yaparlar ve köle, bu durumları bilmezse, bu takdirde, köle mu­hayyerdir: İsterse, cariyeyi o halde alır; isterse, onu reddeder.

Şayet cima veya körlük başkası tarafından yapılmış olursa; mehir ve diyet gerekir. Bundan sonra ikâle yaparlarsa, bu ikâle —köle, bu du­rumu bilsin veya bilmesin— bâtıl olur.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir.

İmâmeyn'e göre ise, bu ikâle sahihdir. Mebsût'ta da böyledir.

Şayet izinli bir köle, bir adama, bir câriye satar; müşteri de onu teslim alır ve onda bir kusur bulursa; bu hususta köleyi hâkime şikâyet eder. O şahıs, bu kusurun, kölenin yanında olduğunu isbat ederse, hâ­kim, o cariyeyi köleye reddeder ve parasıni alıp, müşteriye verir.

Sonra da, bu köle, o cariyede başka bir kusur bulup, "onu, daha Önce bilmediğini ve o kusurun, müşterinin yanında olduğunu" isbat eder­se; bu durumda, me'zun köle muhayyerdir: İsterse, feshi bozar ve cari­yeyi geri müşteriye vererek parasını alır. Ancak, bu durumda, me'zun kölenin yanında meydana gelen kusurun kıymeti düşürülür. İsterse, feshe izin verip, cariyeyi yanında bırakır. Bu durumda ise, köle, —müşterinin yanında olan kusur az olsun çok olsun— onun için, bir şeyle müşteriye başvuramaz. Muğnî'de de böyledir.

Me'zun köle, o cariyeyi müşteriye geri vermez de, kendi yanında bir kusur meydana gelirse; müşteriye müracaat ederek, müşterinin ya­nında vâki olan kusurun karşılığını ondan alır. Müşterinin feshden ön­ce yaptığı gibi...

Müşterinin yanında, bu cariyede bir kusur bulunur; o kusurun da, satıcının yanında meydana geldiği tebeyyün ederse; bu durumda, müşteri muhayyerdir: İsterse, onu kusuruyla kabul eder. O takdirde, parasını verir. Yalnız, cariyedeki kusur nisbetinde müracaat eder. Son­radan olan kusur sebebiyle müracaat edemez.

Keza, ikinxi kusur, kölenin cinayeti veya onun ciması sebebiyle ise yine böyledir.

Şayet cinayet, bir yabancı tarafından yapılmış veya bir yabancı ci­ma eylemişse; mehir ve diyet lâzım olur. G takdirde cariyeyi satan me'­zun köle, müşteriye müracaat ederek, sonradan olan o kusurun karşılı­ğını alır. Müşterinin, fesih kararından sonra, cariyenin satıcısının yanında doğum yapması ile kıymetinin artması hâlinde, yapacağı bir şey yoktur. Şöyle ki: Bu artış, müşterinin yanında olmuş olsa, akdin feshi­ni men etmek şer'an hak olur. Mebsût'ta da böyledir.

Me'zun köle., bir adama bir cariyeye karşılık, bir câriye satıp, kar­şılıklı da teslim ve tesellümde bulunmalarından önce, o cariyelerin her birisi, bin dirrjem kıymetinde birer çocuk doğursalar; onlardan her bi­risi, hem cariyeyi, hem de çocuğu alırlar.

tkâle yaptıktan sonra karşılıklı teslim tesellüm yapmazlar ve bu ca­riyelerin ikisi de ölür; satıcı ve alıcılar da çocukları almak isterlerse; her birisi, diğerinin yanında olan çocukla birlikte, annesinin yarı kıymetini alırlar.

Şayet onların her birinin kıymeti, beşyüz dirhem ise; onlardan her birisi diğerinin yanındaki çocukla, anasının kıymetinin üçte birini alır.

Şayet, cariyeler ölmez de, çocuklar ölürlerse; onlardan her biri­si, cariyesini alır. Diğerine karşı yapacağı bir şey yoktur.

Eğer cariyelerle birlikte çocuğun birisi de ölürse, sağ çocuk ya­nında olan, o çocuğu diğerine verir ve ondan ölen cariyenin kıymetinin üçte birini alır. Muğnî'de de böyledir.

Me'zun bir köle, diğerine, bin dirhem mukabilinde bir câriye sa­tıp, karşılıklı teslim-tesellüm de yaparlar; sonra da ikâlede bulunurlar ve me'zun köleden, o cariyeyi, bir adam onun elini kesene kadar veya ona cima edene kadar teslim almazsa; o cima da onun kıymetini nok-sanlandırsa, bu durumda me'zun köle muhayyerdir: Dilerse, cariyeyi o hâlde geri alır ve ona cinayet yapandan diyetini; cima yapandan da mehrini alır. Şayet ikâle nakzolmuşsa (- bozulmuşsa) mehir ile diyet, mğşterinin olur,

Bin dirhemin yerinde, bir belfrli yer olmuş olsaydı, me'zun köle, muhayyer kalır; isterse, müşteriden cariyeyi geri alır ve cinayet sahibin­den diyeti, cima edenden ise mehri alırdı.

Ve dilerse, cariyeyi teslim eylediği günkü kıymetini, müşteriden alır­dı. Bu durumda, bu cariyenin mehri de, diyeti de müşterinin olurdu.

Keza, cânî, o cariyeyi öldürürse, me'zun köle muhayyerdir: İs­terse, caninin baba tarafı akrabalarına müracaat ederek, diyetini alır. İsterse, müşteriden cariyenin kıymetini alır.

Şayet cinayeti, cariyeyi alan müşteri, satın aldıktan sonra işlemiş­se, izinli köle muhayyerdir: Dilerse, cariyenin, —müşterinin aldığı günkü— kıymetini ödetir. Dilerse, cariyeyi alır ve cariyenin kusuru ka­dar bedelini müşteriye ödetir.

Şayet kusur, müşterinin yanında ikâleden önce meydana gelmiş, sonra da.ikale yapmışlar; bundan sonra da izinli köle kusuru (= ayıbı) görmüşse, yine muhayyer kalır: İsterse, müüteriye, cariyenin kıymetini ödetir. İsterse, cariyeyi öylece alır. Başka bir şey gerekmez.

Eğer izinli köle, yüz dirhem ve on dinar kıymetindeki gümüş bir ibriği satar; sonra da teslim ve tesellüm yaparlar; bilâhare de ikâle ya­parlar ve teslim almadan önce birbirlerinden ayrılırlarsa; ikaleleri bo­zulmuş olur. Mebsût'ta da böyledir.

En doğrusunu bilen Alîahu Teâlâ'dır. [6]

 

4- İZİNLİ KÖLENİN BORÇLANMASI İLE İLGİLİ MESELELER
 

Borçlar üç türlüdür:

1- Köleye ait borçlar. Buna istihlak borcu derler.

2- Ticaretle ilgili olmayan borçlar.

Bir kadına cima etmenin veya efendisinin müsaadesi olmadan, bir kölenin, bir kadını nikahlayıp, cima etmesi karşılığı olarak verilecek mehir parası...

3-  İhtilaflı borçlar.

Bu da ahş-veriş sebebiyle olan borçlardır.

Ve bunlar satmak, satın almak, bir malı icara vermek veya icarla-mak, zoraki alınan, emânet bırakılan şeyi emânet alanın inkar etmesi, nikahladığı kadının mehri ve bunlara benzer şeyler gibi borçlardır.

Bir adam, kölesine, ticaret yapması için izin verdiğinde, o köle, başka bif köleyi satıp, yerine bir köle alır; satın aldığı o kölenin de bor­cu olur; alacaklılar da hâkime şikayet ederek, alacaklarını isterlerse; bu kölenin hazırda bir malı bulunması hâlinde, hâkim, onun alacaklılara verilmesine hükmeder.

Eğer, malı bulunmaz ve bu köle de hazırda olmazsa, onun gelmesi beklenir. Geldiği zaman, hâkim, borcunu Ödemesini bu köleye emre­der. Ve bir müddet verir. Bu müddet tamam olana kadar, köle borcunu ödemezşe, bu köle satılır. Parası ise, alacaklılarına verilir. Zehıyre'de de böyledir.                            

Eğer izinli köle, efendisinin sattığı köleyi, satın alırsa; alacaklı­lar, alacağını o kölenin efendisinden isterler. Muğnî'de de böyledir.

Şayet köle, borcunu ikrar eder; hâkim de onu tasdik eder ve kö­leyi satarsa; —her ne kadar, kölenin efendisi kabul etmese bile— bu kö­lenin parası, alacaklılarına verilir.

Bundan sonra, bir adam gelip, beyyinesi ile, "o kölede alacağının olduğunu" söyler; diğer alacaklılar da bunu kabul etmezlerse, onlar bir şeyle cebredilmezler.

Fakat onlar, alacak iddiasında bulunan şahsa, birşeyler verirlerse; o caiz ve helâl olur.

Şayet, köle satılmadan önce, hazırda olmayan alacaklı gelip, ala­cağını isbat ederse; onun da hakkı —hissesi kadar— kendisine verilir. Mebsût'ta da böyledir.

Hâkim, borcundan dolayı bir köleyi satar veya kendi satmaz da muavini satar ve parasını da alacaklılarına verirse; —köleyi satın alan şahsın, bu kölede bir kusur bulması hâlinde,— o müşteri, köleyi hâkime veya onun muavinine geri veremez.

Keza,.hâkim veya muavini, sattığı kölenin parasını alıp, onu za­yi eder ve satılan o köleye de bir başkası hak sahibi olarak çıkarsa; yi­ne, bu köleyi satın alan müşteri, hâkime veya onun muavinine müraca­at edemez.

Şeyhu'l-İslâm Hâher-zâde şöyle buyurmuştur:

Hâkim, muavinine, "borcundan dolayı, izinli bir kölenin satılmasını" emreder ve bu köle satılıçsa; parası alacaklılara verilir. Fa­kat hâkim: "Köleyi sat." der de, fazla bir şey sölemezse; bilginler bu hususta ihtilaf etmişlerdir.

Hâkim, muavinine: "Kölenin kusurunu söyleyerek sat." diye emir verir; muavin de satıp, parasını alırsa; bundan sonra bakılır: Eğer, son­raki satışın parası, önceki satışın parasından az ise, muavine bir şey ge­rekmez. Eğer fazla ise, müşterinin hakkı verildikten sonra, artan para kölenin alacaklılarına verilir. Zehıyre~de de böyledir.

Şayet, kölenin efendisi, ondan bir şey aldı ise ve bu kölenin hal-i hazırda kimseye borcu yoksa; sonradan da bir alacaklı meydana çıkar­sa; bu kölenin efendisinin aldığı, efendinin olur; onu tazmin etmesi

Eğer, bu kölenin alacaklısı, sonradan gelmez; daha önce bulunur­sa; bu durumda kölenin efendisi, bu köleden aldığı parayı, kölenin ala­caklısına verir. Aldığı para, ister duruyor olsun, isterse zayi olmuş bu­lunsun farketmez. Muğnî'de de böyledir.

Şayet, kölenin efendisi, köleden bin dirhem alır ve onu da zayi eder; kölenin de üzerinde beşyüz dirhem borç bulunur ve sonra bir ala­caklı daha çıkarsa; efendisi bin dirhemi ödemek için, köleyi satar. Meb-sût'ta da böyledir.

Kazanç sebebiyle borçlanan kimseden, bağış ve sadaka kabul edi­lir. Bu, ister borcunu ödemeden önce, ister sonra olsun farketmez. Kâ-fî'de de böyledir.

Şayet izinli köle, "beşyüz dirhem borcunun olduğunu" ikrar eder; sonra da, efendisi kıymeti bin dirhem olan bir köleyi ondan alır; bun­dan sonra da alacaklı alacağını isterse, efendinin aldığı köle ondan alı­nır ve satılıp, parası alacaklılara verilir.

Eğer, kölenin efendisi, önceki adamın alacağının yerine, o köleyi verirse; diğer alacaklılar kölenin efendisini da'vâ edemezler.

Eğer, kölenin efendisi, önceki alacaklıya köleyi vermez; o da ala­cağını bağışlar; sonra da kölenin başka alacaklılarım isterlerse; bu köle onlara teslim edilir. Onlar satıp, paralarını aralarında taksim ederler. Muğnî'de de böyledir.

Bir adam, hayvanını, bir başkasına belirli yere gitmek için, âri-yet olarak verir; adam da başka yere gider ve o hayvan zayi olursa; onun yerine, tazminat olarak kölesi satılır. Zehıyre'de de böyledir.

Me'zun bir köle, efendisinin izniyle, bir kadın nikâhlar ve ona dâhil olursa; bu köle, mehir borcu için satılabilir.

Sonra da hâkim, alacaklılarına ve efendisine onun satılması için, onların iznini şart koşar. Muğnî'de de böyledir.

Bir adam, cariyesine ticâret izni verdikten sonra, bu kadına borç lâhık olsa; bilâhare de, efendisi ona bağış yapsa, sadaka verse veya ti­câretten ve başka şeyden kâr verse; işte o zaman, kadının alacaklıları, efendisinden bunları almaya haklı olurlar. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, cariyesine, ticâret için izin verdikten sonra, bu câriye, bir köle doğursa; bu çocuğa, borç sirayet eder mi? Ve annesi borç için satılsa; çocuk "da annesi gibi satılır mı?

Burda. iki durum vardır:

a) Bu çocuk, anne borçlandıktan sonra doğmuş olabilir.

b) Veya, borçlanmadan doğmuştur.

Şayet, çocuk, câriye borçlandıktan sonra doğmuşsa; o çocuk da, anası ile birlikte ve anasının borcu için satılır.

Ancak efendisi onun borcunu öderse, o müstesnadır. Muğnî'de de böyledir.

Bu kadın, üzerinde borç var iken doğum yapmış ise, borç çocu­ğa da sirayet eder. Alacaklılar, onları sattıkları zaman bedellerine or­tak olurlar.

Fakat, bu durumda, doğumdan önceki alacaklılar daha haklı olurlar.

Şayet, bu kadın, birini borçlu olmadan önce, ikinciyi de borçlu olduktan sonra olmak üzere, iki çocuk doğurursa; sonraki doğan çocu­ğa borç sirayet eder; öncekine sirayet etmez, Mebsût'ta da böyledir.

Kölenin ticârete izinli olduktan sonraki borcu, efendiye taalluk etmez. Elindeki kazancı, hariç... Çünkü, ona —her ne kadar, efendisi: "Bu, benim malımdır. Bu yüzden ticâret etti." dese bile— bu durumda borç, efendiye tealluk eder. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir adam, şahitler huzurunda, kölesine, ticâret için mal verir; köle de satar, satın alır ve borçlanır; sonra da elinde bir miktar mal ile Ölür ve onun, efendisinin malı olduğu bizatihi bilinmezse; o malın tamamı alacaklıların olur. Ondan, efendisine hiçbir mal gitmez.

Ancak bizatihi efendisine mahsus olan mal, onun olur. Bu, diğer alacaklılardan önce onun hakkı olur.

Keza, o şeyi, efendisinin malı ile aldığı açık belli olur veya efendisinin malını satmış olursa, yine o, efendisinin olur. Mebsût'ta da böyledir.

Şayet köle, sağlığında borç kendine lâhik olduktan sonra ikrar ederek, "o malın, efendisine âît olduğunu" söylerse; o mal, efendisine verilir. O malın verildiği, şahitler tarafından biliniyorsa, bu böyledir.

Ancak, onlar, "bizatihi efendisinin malı olduğunu" bilmiyorlar -sa; bu durumda, kölenin ikrarı sahih olmaz.

Eğer köle, "o malın, bir yabancıya ait olduğunu" ikrar ediyor­sa; ikrar kabul edilir.

Şayet efendisi, "o malın, kendisine âit olduğunu" isbat eder veya kölenin alacaklıları, böyle olduğunu kabul ederlerse, o malın efendinin olması daha haklı olur. Muğnî'de de böyledir.

Şayet, kölenin üzerinde, hem hemen ödenecek, hem de ya'deli ödenecek borcu bulunur ve bu köle, kazancından, hemen ödenecek bor­cunu efendisine verir ve sonra da vadeli borcunun, ödenme zamanı ge­lirse; bu durumda efendisi, önceki borcunu öder.

Şayet, köleyi önceki borcu için satmamişsa, sonraki borcu için satar.

Şayet, hemen alacağı olan zat, hâkime müracaatla, o kölenin, ken­di alacağı için satılmasını isterse; hâkim, onu satar ve alacağını ona verir.

Artanı da efendisine —va'deli borcunun günü gelince onu ödemesi için— verilir. Şayet, o mal, efendisinin elinde zayi olursa, onu tazmin eylemez. Bu durumda, sonraki alacaklı, önceki alacaklının aldığına or­tak olur. Eğer efendisi, kendisi zayi etti ise, onu ikinci alacaklıya taz­min eder. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bu köleyi, —hâkim değil de— efendisi, alacaklının rızasıyla sa­tarsa; işte bu satış caiz olur.

Sonra da bedelin yarısını, günü gelince efendi va'deli borcunun sa­hibine öder.

Vadeli alacaklı, kölenin yarı kıymetini aldıktan sonra, artık yapa­cağı bir şey kalmaz.

Hâl-i hazırda alacaklı olan şahıs da yarısını aldığına göre, ona da bir müracaatta bulunamaz.

Efendi, hâkimin ve alacaklıların izni olmadan köleyi satarsa; bu satış bâtıldır.

Şayet alacaklılar izin verirler veya hâkim borcuna hükmeyler veya parası borcuna kâfi gelmekte olursa; bu satış caiz olur; satar ve borçla­rını öder. Mebsût'ta da böyledir.

Şayet, alacaklılarının izni olmadan, borçlu kölenin sahibi, onu satar ve borçlarını ödemez; köleyi de müşteriye teslim ettikten sonra da alacaklılar gelip, alacaklarını isterler ve efendisinin satışını bozmayı ar­zu ederler; satan da, satın alan da huzurda olurlar ve bu alacaklılar sa­tışı bozarlarsa; bu durum hakkında, âlimlerimiz şöyle buyurmuşlardır: Onlar, satışa değil de parasına ulaşırlarsa; parası onlara ödenir. O tak­dirde, satışı bozamazlar. Şayet, alım satım yapanlardan birisi, huzurda yoksa, —ister satıcı olsun, ister satın alan olsun— bi'1-icma bu böyledir.

Şayet, satın alan hazır değil ve satan şahıs, köle ile birlikte hazırda iseler; akdi bozarlar.

Bu durumda alacaklılar, satıcıyı da'vâ edemezler.

Fakat, müşteri ile köle hazırda olur da, satıcı hazırda bulunmaz ise, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.): "Onların, müşteri ile bir husûmetleri olmaz." buyurmuşlardır. Muğnî'de de böyledir.

Şayet alacaklıların, müşteriye ve köleye güçleri yetmeyip, satıcı­ya güçleri yeterse, kölenin kıymetini ona tazmin ettirirler (= ödetirler).

Kölenin kıymetini ödettikten sonra, her alacaklı hissesi nisbetinde alacaklarını aralarında pay ederler.

Bu şekli yaptıktan sonra, kölenin satılması caiz olur. Köle, alacak­lı için satılmış gibi olur ve köleye karşı yapacakları bir işlem kalmaz.

Kölenin satılmasına, alacaklıları izin verdikten sonra, paralarını da alınca, bu durumda satıcı, kölenin kıymetinden kurtulmuş (= berî ol­muş) olur.

Alacaklılar, alacağını almadan önce, kölenin parası efendisinin yanında zayi olursa; alacaklıların malı olarak zayi olmuş olur. Satıcısı, bedelinden berî olur.

Efendisi, borşlu köleyi azâd ederse; alacaklılar, bütün alacakla­rı için ona tabî olurlar.

Şayet alacaklılar, kölenin parası zayi olduktan sonra satışa izin verirlerse; bu icazetleri sahih olur. Zayi olan parada alacaklıların malı olarak zayi olmuş olur.

Bu, zâhirü'r-rivâye'de boledir.

Şayet, alacaklıların bir kısmı kölenin kıymetinin tazminini ister, bir kısmı da parasını ihtiyar ederlerse; onların istediği gibi olur.

Bundaki fayda şudur: Kıymetinin, parasından çok olmasıdır. Kıy­metini isteyenlere, kıymeti üzerinden alacakları nisbetinde hisseleri ve­rilir. Parasını İsteyenlerin de, parasından, alacakları nisbetinde hissele­ri verilir.

Alacaklı dört kişi olduğunda, onlardan birisi, kadının kıymeti­nin dörtte birini, isterse, onu alır. Diğerleri de, parasının (bedelinin) dörtte üçünü alırlar. Artan olursa, o da varislerine verilir.

Alacaklıların bir kısmı, satışa izin verir; bir kısmı da ibtâlini is­terse; ibtâli evlâdır. Bu durumda, o kölenin satılması caiz değildir. Mu-hıyt'te de böyledir.

Alacaklılar, şayet satıcı ile alıcıyı elde ederler de, köleyi elde ede­mezlerse; bu durumda, onlar muhayyerdirler: İsterlerse, kölenin kıymetini satıcıya tazmin ettirirler; isterlerse, satın alana tazmin ettirirler.

Şayet, bu kölenin kıymetini müşteriye ödetirlerse; o, verdiği para için satıcıya müracaat eder.

Eğer satıcıya müracaat edip, kölenin parasını ona ödetirlerse; satış caiz olur ve her hangisi öderse, diğeri tazminattan berî olur. Ona ebedi­yen tazminat gerekmez.Muğnî'de de böyledir.

Şayet, alacaklılar, onun kıymetini, satıcıdan veya alıcıdan aldık­tan sonra, o köle meydana çıkar ve alacaklılar, onu almayı murad ede­rek aldıkları bedeli, aldıkları adama geri verirlerse, duruma bakılır: Eğer, kölenin kıymeti alacaklıların zannettikleri gibi olur ve kıymetini iddia ettiklerini de beyyineler; efendisi de yemin etmekten kaçınırsa, onu efen­disine geri verirler. Muhıyt'te de böyledir.

Bir efendi, kölesini azâd eder ve azâd ettiği bu köle de, izinli kölenin kölesi olur; bu me'zun köle de borçlu bulunursa; bu durumda, efendinin azâd etmesi geçerli olur mu? Burda iki durum vardır:

1- Me'zun kölenin borcu çok ve bu borcu, kendi kıymetini ihata etmiş olabilir.

2- Bu kölenin borcu az olabilir.

Şayet, onun borcu az ise, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.), önceleri: "Azâd etmesi geçerli olmaz." buyurmuştu; sonra: "Geçerli olur." buyurmuştur.

Şayet borç fazla ise, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.): "Geçerli olmaz." buyurmuştur.

İmâmeyn ise: "Her durumda geçerli olur." buyurmuşlardır.

Bu mes'eledeki ihtilaf, diğer bir mes'elenin fur'unda da vardır:

Kölenin borcu, efendisini kazancından men ediyor mu? İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin bir kavlinde: "Şayet çok borçlu ise, ediyor; az borçlu ise, bu hususta iki kavli vardır. Önceki kavli, "men ediyor." diğer kav­li ise: "Men etmiyor." şeklindedir.

İmıîıeyn'in kavilleri ise: "Şayet borç çok olsa bile efendiyi men etmi­yor. Fakat, efendi me'zun köleyi ticaretten men ediyor. Bize göre, me'-zun kölenin kendi kazancından olan köleyi, efendisi azâd ederse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, tazminat gerekmez; İmâmeyn'e göre ise, ister fakir olsun, isterse zengin olsun tazminat gerekir!

Ancak, efendi fakir ise, alacaklılar azâd edilen kölenin kıymetine tâbi olurlar. Muğnî'de de böyledir.

İzinli bir köleyi, borç ihata ettiğinde; efendisi, elindeki malının tamamını alarak, onu azâd eder; o malı da zayi ettikten sonra, alacaklı­lar borçlu köleye müracaat ederek, alacaklarını alırlarsa; bu köle efen­disine müracaat eder ve ondan verdiğinin kıymetini —efendisinin elin­de mevcut olması halinde— alır. Fazla olanı yine efendisinin olur.

Bu me'zun köle, borç ödemez; fakat alacaklıları, ona alacakla­rını ibra ederse (= alacaklarından vazgeçerlerse) bu durumda, o, efen­disine bir şey için müracaat edemez.

Keza, bir efendi, cariyesini, ondan mal ve çocuğu ile diyetini alarak azâd eder ve bu câriye doğumdan ve cinayetten önce borçlu olur; sonra da alacaklıları gelirlerse, bu durumda efendisi, onun borcunu ödemeye cebredilir; fakat çocuğu ve diyeti vermeye cebredilmez. Eğer onu azad etmemişse bu böyledir.

Fakat azâd etmişse, onun parasını da, elinin diyetini de öder.

Şayet, cariyenin efendisi onu azâd etmiş ve alacaklılar da —onun kıymeti için— efendiye müracaat etmiş; sonra da, onun borcu için, ço­cuğu satılmış ve efendiden diyet bedelini de almışlar ve bilâhare de ka­lan alacakları için cariyeye müracaat etmişlerse; bu durumda alacaklı­lar, muhayyerdirler: Dilerlerse, bütün alacakları için cariyeye baş vu­rurlar. Ondan, alacaklarını alınca, çocuğu efendiye teslim ederler. Elin diyetini de almazlar. Ve hiç bir şey için efendiye müracaat etmezler. Câ­riye ise, efendisine verdiği mal için müracaat eder ve onu alır.

Keza, efendisi, cariyeyi, alacaklıları için satıp parasını da alır; sonra da cariyeyi satın alan müşteri, onu azâd ederse; alacaklılar yine muhayyerdirler: Dilerlerse, cariyenin bedelini, efendisinden aldıktan son­ra, artan alacakları için cariyeye başvururlar, isterlerse; bütün alacak­ları için ona müracaat ederler. Alacaklarını, ondan tam alınca, efendi­sinden aldıkları parayı geri ona verirler.

Keza, bir efendi, cariyesini mükâtebe eder; alacaklarının da bu­na izni bulunursa; bu alacaklılar, efendinin kitabet bedeli olarak aldığı­nın tamamını alırlar ve bu cariyeye —mükâtebe olduğu müddetçe— bir müracaatta bulunamazlar.

Efendisi, kitabet bedelinin tamamını alır ve o azâd olmuş olursa; artık, alacaklılar muhayyerdir: İsterlerse, kitabet bedelini efendiden alıp, artan alacakları için cariyeye müracaat ederler. İsterlerse, bütün alacak­larını cariyeden alırlar.

Şayet, bütün alacaklarını cariyeden alırlarsa; efendisinden aldıkla­rı kitabet bedelini ona geri verirler. Mebsût'ta da böyledir.

Câmiû'i-Fetâvl'da şöyle zikredilmiştir:

Me'zun bir kölenin, dört bin dirhem borcu olur; üçbin dirhem kıy­metinde de eşyası bulunur ve onu efendisi telef edip, o köleyi de azâd ederse; bu takdirde alacaklılar muhayyerdirler: Eğer dilerlerse, azâd olunana dört bin dirhemleri için müracaat ederler; o da üç bin dirhemi için, efendisine —eşyalarının kıymeti için— başvurur. Dilerlerse, dört efen­diye, dört bin dirhemi tazmin ettirirler; o ise, köleye bir şey için başvu-ramaz. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Şayet efendi ile alacaklılar arasında ihtilaf çıkar ve alacaklılar, efendiye: "Sen, onu azâd eyledin. Onun kıymeti bizimdir ve senin üze­rindedir." derler; efendi de: "Ben azâd eylemedim." derse; bu durum­da efendinin sözü geçerli olur. Ve köle, borcu için satılır. Onların "azâd eyledin." diye ikrarları, kölenin berâtını gerektirmez.

Bu ikrardan sonra da kölede alacakları aynı kalır ve bu köle, bor­cu yüzünden satılır. Alıcıların sözlerine iltifat edilmez. Zehıyre'de de böyledir.

Borçlu olan izinli bir köleyi, efendisi, alacaklılarından izin alma­dan satar; müşterisi de onu teslim almadan önce, azâd ederse; o köle olarak bekletilir.

Şayet alacaklıları satışına izin verirler veya efendisi onun borcunu öder yahut alacaklıları, alacaklarını teberru ederlerse; müşterinin onu azâd etmesi geçerli olur.

Şayet alacaklılar buna razı olmazlar; efendisi de borcunu ödemez-se; müşterinin itki (- azâd etmesi) geçersizdir. Bu köle, borcu yüzün­den satılır.

Amma müşteri, köleyi teslim aldıktan sonra, azâd ederse, o zaman azadı geçerli olur.

Müşteri teslim aldıktan sonra, azadı geçerli olunca; artık alacaklı­lar bu durumda muhayyerdirler: Dilerlerse, kölenin satılıp paralarının alınmasını talep ederler. İsterlerse, kölenin parasını, satıcıya tazmin et­tirirler. Müşteri de, kölenin, bedelini, satıcıya teslim eder. Muhıyt'te de böyledir.

Eğer müşteri, köleyi azâd etmeyip, satar veya bağışlar ve onu tes­lim eder ve bizim vasfeylediğimiz gibi, önceki satış tamam olursa, (ala­caklılarının izni veya borcunu ödemesi gibi...) müşterinin yaptığı caiz olur.

Eğer efendisi, satmaz da bağış yapar ve onu da bağışladığı zata teslim eder; sonra da alacaklıları, efendisine, onun borcunu tazmin ettirirler-se; bağış geçerli olur.

Şayet bağış yapan şahıs, —hükümle veya hükümsüz olarak— ba­ğıştan vaz geçer; köleyi de ona teslim ederse; o adamın kıymet ödemesi gerekmez. Alacaklıların ödemesi de gerekmez. Bu durumda, alacaklı­ların, köleye karü yapacağı bir şey yoktur.

Şayet, bu kölede, kıymetini noksanlaştıracak bir kusur bulunursa; alacaklının onu verip, kıymetini alması hakkı vardır.

Şayet rücûdan ve hibeden dönüşten sonra, kusurunu bilmeden ön­ce, kabul eder veya müdebbere eder, yahut bir hâdise çıkar ve köle ile kıymetinin taksimi arasında bir fark ve meydana çıkan bir arıza olursa, borçlu bu kölenin kıymetini alır.

Kölenin sahibi, hibeden döndükten sonra, bu kusurunu bilme­den veya onu müdebber yapmadan yahut ona bir ayıp dokunmadan önce olursa, onu alacaklılara reddeder. Onlar, alacakları için, o köleyi satarlar. .   '   Şayet, bu durum cariyede olur ve ona şüphe ile ona cima yapılırsa, mehir gerekir. Bu yüzden de, alacaklıların o cariyeye bir yollan olmaz. Eğer efendi, köleyi satar; müşteri de kaybolursa; bu durumda alacaklı­lar, onu efendiye tazmin ettirirler.

Sonra da müşteri, kölede bir kusur bulursa; noksanı için satıcıya müracaat eder. Satıcı ise, o yüzden alacaklılara müracaat edemez. Fa­kat, o kusurun noksanlığı kadar için, alacaklılara başvurur. MebsûTta da böyledir.

Me'zun bir köle, kendi kazancından, efendisine kıymeti nisbe-tinde bir şey satsa, bu caiz olur.

Şayet, borçlu İse, böyledir; borçlu değilse bu caiz olmaz. Eğer köle, satılan şeyi, efendisine parasını almadan önce teslim et--misse, onun bedeli efendisinden sakıt olmaz. MuhiyCte de böyledir.

Me'zun bir köle, efendisine bir şeyi noksan fiatla satarsa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu noksanlık ister fazla ister az olsun, caiz olmaz.

İmâmeyn'e göre ise, her haliyle caiz olur. Fakat, efendi muhayyer­dir: Dilerse, o noksanlığın karşılığını tenzil eder (= düşürür). Dilerse satışı bozar. Söylediğimiz bu söz, bazı âlimlerip izin de kavlidir ve bu­na "sahihdir." denilmiştir. Kifâye'de de böyledir.

Üzerinde borç bulunan, me'zun bir köle, yabancıya satış yapar­sa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu satış caiz olur. îster o sattığı kıy­meti kadar olsun; ister onun kıymetinde aldanma olsun veya olmasın, yabancıya: "Kıymetini tamamla." diye emredilmez.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, aslolan me'zun köle, yabancı ile ya­pacağı tasarrufa yetkilidir.

İmâmeyn'e göre ise, şayet müşteriye, kıymeti karşılığı satmış veya az bir aldanmakla satmışsa; o zaman, o müşteriye: "Tamamla..." diye em­redilmez. Fazla derecede aldanmışsa, o müstesnadır. Muğnî'de de böyledir.

Me'zun bir köle, ticâret malından alım-satım yapar ve bir kısmı­nı gizler; bunu da efendisinin ölüm hastalığında yapar; sonra da efen­disi ölürse, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre —emsalinde halk aldansın veya aldanmasın— bu caizdir. Eğer bu, efendinin malının üçte birin­den fazla değilse bu böyledir.

Şayet fazla ise, müşteri muhayyerdir: İsterse fazlalığı öder; isterse, satışı bozar

Bu hâl, efendinin sağlığında olursa her haliyle caiz olur. Bu söylediklerimizin tamamı, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavlidir. İmâmeyn'in kavli ise: Eğer me'zun, halkm aldanmiş sayacağı şekil­de, noksana satmışsa, bu satış her ne kadar, müşteri: "Ben parasını öde­dim." dese bile, bu caiz olmaz. Söylediklerimizin tamamı, köle borçlu olmadığı zamanda böyledir.

Şayet bu köle borçlu olur ve kıymetmi kuşatacak kadar, borcu bu­lunursa; aldanma, ister az; ister çok olsun, yine kölenin borcu olmadığı durumdaki cevap geçerlidir. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet, köle değil de efendisi borçlu olursa, burda iki durum vardır:

Bu borç, efendinin malının tamamım ihata edebilir.

Veya tamamını ihata eylemez.

Şayet, tamamım ihata eder; me'zun köle de alım-satım yapar; sat­tığım müşteriye teslim etmez ve az olsun, çok olsun aldanmış bulunur­sa; onu, müşteriye vermez; değilse müşteri muhayyerdir: İsterse, o noksanlığı tamamlar; isterse satışı bozar. Bi'1-icma bu böyledir.

Eğer aldanma fazla ise, mes'ele ihtilaflıdır: İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, müşteri muhayyerdir. İmâmeyn'e göre ise, muhayyer değildir.

Eğer efendi çok borçlu değilse, izinli tarafından yapılan satış caiz­dir. Noksanlık, ister az olsun, isterse çok olsun bu böyledir.

Şayet, malın üçte birini geçmez ise, borç ödendikten sonra, köle­nin satması efendinin satmasrgibi olur.

Eğer efendinin malının üçte birisinden çıkarılır ve vârisler de izin verirse; cevap —kölede borç olsun veya olmasın— aynıdır. Keza, efen­di de borçlu olsun veya olmasın cevab aynıdır. Muğnî'de de böyledir.

Bir efendiye, me'zûn kölesi, kendi kıymetinde veya daha az bir kıymette bir şey satsa; bu caiz olur.

Parasını almadan önce, o şeyi teslim ederse; o bedel bâtıl olur.

Bedel bâtıl olunca da, ona bedelsiz satmış gibi olur. Ve bu satış, caiz olmaz. Bedelin butlanından murad, tesliminin butlanıdır. Ve kar­şılıklı taleptir. Efendi, satılan şeyden nc'at (= dönüş) ister. Cevheretü'n-Neyyire'de de böyledir.

Şayet efendi, sattığını bedeli ödenene kadar yanında tutarsa; bu caiz olur.

Mükâtebin satması da böyledir. Kâfi'de de böyledir.

Eğer bedel yer ise, efendi o yeri köleden talep eder. Bu da caiz­dir. Muğnî'de de böyledir.

Eğer, bir me'zun köle efendisine, bir eşyasını, onun bedelinden aza ve çoğa satarsa; efendinin fazlalığı vermesi yoktur. Efendi muhay­yerdir: İsterse, satışı bozar; isterse, onun kıymetinden fazla olanı dü­şer. Kâfî'de de böyledir.

Me'zun bir kölenin borcu bulunduğunda, efendisi yanında olan bir elbiseyi ona satarsa; o elbisenin bedeli, efendi için bir alacak olur. Köle satılır; önce efendisi alacağını alır; artan ise, diğer alacaklılarının olur. Şayet kıymetinden noksan ise, o nîsbet bâtıl olur. Taterhâniyye'de de böyledir.

İki ortak kölenin borçları olur ve bu borcun bir kısmı hemen öde­necek, bir kısmı da va'deli borç olur ve bu kölelerin efendisi, bunlar­dan birini, diğerine bağışlarsa; ortağı, o bağışı bozar.

Borçlu, iki köleden birine, kıymeti bin dirhem olan kölenin biri­ni satar; diğeri de teslim almadan önce veya sonra satışı bozar yahut bedelini aralarında taksim ederse; müşterinin borcundan bir şey bâtıl olmaz.

Eğer me'zun kölenin borcu, va'deli ise, efendisi de borç sahibine diğerini kıymetinden aza veya çoğa satarsa; parası efendinin olur. Bor­cunun va'desi tamam olunca, o zaman, eğer bedel efendinin yanında duruyorsa; alacaklılara verir; yoksa, alacaklıların efendiye karşı yapa­cağı bir şey yoktur.

Eğer kölenin müşteriye olduğu gibi, başkasına da borcu olur. ve va'desi gelirse; müşteri, onun yarı bedelini, diğer alacaklıya öder ve ona teslim eder.

Şayet diğeri, onun aldığına ortak olur ve onu, köle efendisine tes­lim eylemiş bulunursa; ortağı gelince, efendisinden hissesini alö>. Meb-sût'ta da böyledir.

Bir efendinin, izinli kölesini satma hakkı yoktur.

Ancak, alacaklıları satılmasına izin verirler veyaefendisi onun bor­cunu öderse, o zaman satabilir. Veya hâkim satılmasına emir verirse, o zaman satabilir. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.Şayet, kölenin üzerindeki borç va'deli olur ve efendisi de onun borcunun günü gelmeden, onu satarsa; satışı caiz olur. Çünkü, va'de, efendiyi satıştan men etmez.

Borcun zamanı gelince, borç sahibfsatıüı nakzedemez (= bozamaz). Fakat, efendisine kölenin kıymetini tazmin ettirir. Fetâvâyi Kâdihân'da da böyledir.                                                            

Borçlu ve me'zun bir köleyi, efendisi azâd ederse; onun azadı caiz olur. Ve, onun kıymetini, efendisi, alacaklısına öder.

Eğer borcu, kıymeti kadar veya daha az ise, alacaklı kalan şahıs, alacağını, o azâd edilen köleden ahr.

Şayet, borcu, kıymetinden az ise, o miktarı köle alacaklısna öde­tir. Kâfî'de de böyledir.

Me'zıın köle, borçlu olmaz da, hatâen hür bir adamı veya hatâ-en bir köleyi öldürmüş bulunur; efendisi de onu azâd ederse; efendisi­nin,  onun cinayetini bilmekte olması hâlinde, o diyetini vermekle muhtardır.

Şayet ölen hür ise, tam kıymetini öder. Şayet cinayetini bilmiyor ise, kölesinin kıymetini borçlanır. Şayet kıymeti onbin dirhem ediyorsa ondan on dirhem noksan öder. Mebsût'ta da böyledir.

Me'zun bir köleyi borç kuşatmış ve bir o kadar da cinayeti bulu­nur ve efendisi de bilmeyerek onu azâd ederse; önce, alacaklılara, onun tam kıymetini borçlanır. Ancak, o, on bin dirhemden fazla ise, kıymeti ondan on dirhemini düşer. Tehzîb'de de böyledir.

Efendi, müdebber veya ümm-ü veled'e ticaret izni verir ve ikisi­ne de borç isabet eder; efendisi de onu azad ederse; onun borcunu taz­min etmez. Müdebberin de, ümm-ü veledin de kıymetlerini ödemez. Kâ­fî'de de böyledir.

Bir efendi; kendi kıymetini içine alacak kadar borçlu olan bir izinli kölesinin cariyesini azâd eder; sonra da bu köle, borcunu öder veya ala­caklıların tamamı yahut bir kısmı, alacağından vaz geçerler ve böylece kıymeti, borcuna kâfi gelir; elinde de, biraz fazlalık kalırsa; bu efendi­nin, cariyeyi azâd etmesi caiz olur.

Tamamen borçlu yani borcu, her şeyini kuşatan me'zun bir kö­lenin cariyesini, efendisinin satması bâtıldır.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavlidir.

Bundan sonra?* efendisi cariyeye cima eder ve bu câriye bir çocuk doğurur; efendi de onu iddia ederse; iddiası caizdir.

O takdirde, bu efendi, çocuğun kıymetini alacaklılarına tazmin eder. Sonra da, bu câriye hür olur. Alacaklıların haklan, ondan sakıt olduğu için, efendinin cariyeye mehir vermesi gerekir. Mebsût'ta da böyledir.

Bir efendi, borçlu olan me'zun kölesini müdebber eylese; bu ted­biri caiz olur.

Şayet alacaklıları, onun tedbirini bozdurmazlar ise, onlar muhay­yerdirler: Dilerlerse, o kölenin bedelini efendisine ödetirler. Dilerlerse, köleye borcunu ödemesi İçin genişlik tanırlar. Kölenin müdebberliğini bozduramazlar.

Bunlardan hangisini ihtiyar ederlerse, diğeri ile ilgili hakları bâtıl olur.

Şayet efendisine, kölenin bedelini ödetirlerse, artık köleye o azad olana kadar, bir yollan yoktur. O, hâli üzere me'zun olarak kalır.

Eğer köleye genişlik tanırlarsa yine köle me'zun olarak kalır.

Me'zun kalınca da bir şeyler alıp satarsa ve yine çok borçlanırsa, bunlar için de köleye alacakları için genişlik vermek vardır. Bunların, kölenin efendisine —müdebber olmadan önceki alacaklıların hilâfına— bir yollan yoktur.

Bu durumda efendi, onun kıymetini önceki alacaklılara öder.

Sonraki alacaklılar, köleye genişlik tanıyınca, artık köle çalışıp, on­ların borçlarını öder. Önceki alacaklılar da efendisine fazla ve noksan olmamak üzere, onun kıymetini efendisine tazmin ettirirler.

Şayet kölenin genişliğinden (yâni çalışıp, kazanmasından) artan olur­sa; o artan, efendinin olur. Onun kıymetini ödeten alacaklıların olmaz. Muğnî'de de böyledir.

Bir köleye, üç kişiden, üçbin dirhem borç ulaşsa (yâni, kölenin, üç kişiye üçbin dirhem borcu olsa) kendi değeri ise bin dirhem olsa; sonra da, bu köleyi efendisi müdebber eylese, bu durumda bazı alacaklıların kölenin satılmasını; bazılarının da, ona ruhsat tanınmasını isteme hak­ları vardır.

Eğer, ikisi tazminat isterlerse, onlara kölenin kıymetinin üçte ikisi vardır. Efendi, onlara kölenin kıymetinin üçte ikisini öder.

Köleye genişlik tanıyan ise, kölenin sonradan kazandığından alır. Önceki iki kişi, bu durumda, ona ortak olamazlar. Genişlik isteyen şa­hıs da, kendi hissesini efendiden isteyip alır veya arkadaşlarının aldığı­na ortak olursa; böyle yapmaya hakkı yoktur.

Keza önceki iki kişi, tazminatı ihtiyar edince, onların da kölenin satımını isteme-hakları —efendisi onun bedelinden hisselerini verince— ortadan kalkar.

Şayet, bundan sonra me'zun köle, yine alım-satımına devam eder ve kazancının yanında, yine borçlanırsa; artık kölenin kazancı, köleye genişlik tanıyan önceki bir alacaklı ile sonradan olan alacaklıların olur. Daha önce, efendisine tazminat yaptıranlara, bir şey yoktur. Mebsûl'ta da böyledir.

Şayet alacaklılar, efendisinin, o köleyi mükâtebe yaptığını bil­miyor olurlar ve bu köle de kitabet bedelinin tamamını efendisine öde­yerek azâd olursa; artık alacaklılar muhayyerdirler: Dilerlerse, kölenin kıymetini efendisine ödetirler ve onun aldı' ı kitabet bedelini ondan alıp aralarında hisseleri nisbetinde taksim ederler.

Eğer alacakları daha fazla ise, bu defa da köleyi takip ederler ve kalan alacaklarını ondan alırlar.

Eğer dilerlerse, bütün alacaklarını, köleden alırlar.

Eğer bütün alacaklarını köleden alınca, kölenin kıymeti olan kita­bet bedelini efendiye teslim ederlerse; köle, hiç bir şey için, efendisine müracaat edemez. İster, fazla olsun; ister noksan olsun, bu böyledir.

Eğer mükâtep, kitabet bedelinin bir kısmım ödeyip bir kısmı ge­ride kaldıktan sonra, alacaklılar gelirlerse; isterlerse, onun kitabetini boz­dururlar ve bu köle borcu için satılır.

Şayet kitabetini bozdurmazlar ve ona izin verirlerse; kitabeti caiz olur. İzinden önceki, efendinin aldığı kitabet bedeli ve geride kalan ala­cağı hisselerine göre alacaklıların olur.

Şayet, izinden önceki aldığı, efendinin yanında zayi olmuş sonra da, alacaklılar, ona kitabet izni vermişlerse; bu kitabet, yine caizdir.

Bu durumda efendi önceki aldığını tazmin eylemez.

Eğer alacaklıların bazıları kitabetine izin verir de, bazıları reddederse; bu durumda —onlar da izin vermedikçe— kitabet caiz olmaz, şayet alacaklılar, onun kitabetini irâde ederler; efendisi de onların alacağını öderse, artık onlar,  kitabeti reddedemezler.  Muhıyt'te de böyledir.

İzinli bir köleyi, efendisi, şayet borcu va'deli ise, hizmetinde kullanabilir.

Eğer borcu hâl-i hazırda ödenecekse, alacaklıları ona mâni olurlar.

Keza, kölenin borcu va'deli ise yolculuğa çıkabilir, tcâresi ve rehni de böyledir. Mebsût'ta da böyledir.

Borçlu bir köleyi, efendisi jbir şahsa satar; o şahıs da, onun borçlu olduğunu bildirirse; alacaklıları o satışı reddederler.

Bunun te'vili: Şayet alacaklılar, onun bedelini almamış iseler, bu böyledir.

Fakat, parasını kendileri almış olurlar ve satışta da —noksana sat­ma gibi— bir arıza bulunmazsa; artık onlar, satışa mâni olamazlar.

Sahih olan kavle göre: Satılan kölenin parası, alacaklılara verilme­dikçe, onlar satışı reddederler. Ve bunu, alacakları sebebiyle böyle ya­parlar. Câmiu's-Sağır'de de böyledir.

Efendisi, borçlu köleyi satıp, onu müşteriye teslim ettikten son­ra, kaybolursa; müşteri, alacaklılarla muhâseme olmaz.

Eğer müşteri, borcu inkâr ederse; bu böyledir. Ve bu, İmâm Ebû Ha-nîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'in kavlidir.

Şayet müşteri, borcu doğrularsa; bi'1-icma alacaklılar o satışı reddederler.

Şayet satıcı huzurda oîur da, müşteri kaybolursa, bu durumda bi'l-icma müşteri hazır olana kadar, satıcı ile alacaklılar arasÖda husûmet yoktur. Fakat, alacaklılar onun bedelini, satıcıya tazmin ettirirler.

Kıymetini tazmin edince de satış caiz olur.

Artık efendinin, müşteriden kölenin parasını almasına bir engel kal­maz. Alacaklılar isterlerse, satışa izin verip, kölenin parasını kendileri alırlar. Tebjfn'de de böyledir.

İzinli kölenin borcu olmaz ve efendisi ona: "Bir adama, bin-dirheme kefil ol." diye emreder; köle de, kendisine kefil olduğu adama: "Şayet, filan sana olan bin dirhemi ödemezse; o bana aittir. Yâni ben ödeyeceğim." derse; tazminatı caizdir.

Keza: "Filan adam ölür; sana olan borcunu ödemezse; işte o be­nim aizerimedir." derse; bu da caizdir.

Şayet efendisi, onu satmak veya bağış yapmak suretiyle, mülkün­den çıkarır; sonra da, onun kefili olduğu adam, alacaklının alacağını vermeden önce, ölürse; bu durumda kendisine kefil olunan zata, o bor­cu ödeyince yapılan, satış ve bağış bâtıl olmaz. Mebsût'ta da böyledir.

Efendisi, izinli köleye, bir ev sattığında, bu köle borçlu değilse, bu satış caiz olmaz.

Eğer borçlu ise, satış caiz olur.

Şayet bedel kıymeti kadar veya daha az ise, şefî'in de şüf'a hakkı vardır.

Eğer kıymetinden fazla ise, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu sa­tış bâtıldır ve onda şüf*a da yoktur.

İmâmeyn'e göre ise, o fazlalık bâtıldır. Şefi de şüf'a hakkını —efendi razı olursa— alır. Yenâbi"de de böyledir.

Bir efendinin, izinli kölesini evlendirmesi caizdir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

İzinli bir köle, bir câriye satın alır; kendisinin de borcu olmaz ve efendisi, o cariyeyi, ona nikahlarsa, bu nikâh caizdir. Bu köle, me'-zuniyetten çıkarılırsa, o cariyeyi satamaz.

Bundan sonraki borcu için de o câriye satılmaz.

îzinli bir köle, borçlu olduğu hâlde bir câriye satın alır; efendisi de onu, ona nikahlarsa; bu nikâh borç yüzünden caiz olmaz. O cariyeyi ve onun doğurduğunu borç için satabilir.

Şayet evlendikten sonra, borcunu öderse, bu caizdir. Ve bu durum­da, borcu yok gibi olur. Muğnî'de de böyledir.

Borçsuz bir me'zûn, efendisinin emriyle, birine bin dirheme ke­fil olduktan sonra, o köleyi, efendisi satarsa; —kefaletin nefs için ol­ması hâlinde— kefil olunan zat, o satışa mâni olur ve bozar. .

Şayet satışı bozmaz ise, köleyi nerde plursa olsun takip eder. Bur-da, müşteri için de bir kusur vardır: Dilerse, onu reddeder.

Eğer kefaleti, matlup bir nefsin yerine ise, matlup da borcunu öde­mezse, bu durumda müşteri, onu reddedemez.

Bu, kefalet şarttan önce ise, böyledir.

Eğer —onu satın alırken durumunu bilmiyor ise— şartın, mevcut olması hâlinde, müşteri onu reddeder.

Eğer bile bile aldı ise ebeden reddedemez. Mebsût'ta da böyledir.

Bir efendi, borçlu ve me'zun kölesini, alacaklıların izni ile satabilir. Şayet efendi parasını alır ve o elinde iken zayi olursa; alacaklıların

izniyle sattığı için, onların vekili hükmünde olduğundan, onların malı olarak zayi olmuş olur.

Fakat alacaklıların alacakları düşmez. Bunlar, köle azâd edilince, alacaklarını ondan alırlar. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir efendi, me'zun köleye: "Filan adam için, bin dirheme kefil ol.'' der; o da olur ve borçlu, borcunu mal sahibine vermeden önce ölürse; bu kölenin, o malı tazmin etmesi caizdir.

Şayet efendi, o köleyi mal sahibine bin dirheme veya daha aza sat­mış olursa; bu satışı caiz olur. O alacaklı, onun parasını, bedel olarak alır.

Kendisinden dolayı kefil olunan adam ölür ve efendisi, o malı öden­meden önce, bu köleyi satarsa; o şahıs, onun efendisine müracaat ede­rek, bu kölenin bedelini, —alacağının yerine— alır.

Eğer kölenin parası, efendide zayi edilirse; efendi bir şey ödemez.

Bir kısmı zayi oiursa; alacaklı, geride^kalan kısmını alır. Zayi olan kısım ise, sanki yokmuş gibi olur.

Şayet, efendide kölenin parası zayi dlur ve köleyi satın alan da, bu kölede bir kusur bularak onu geri verir; efendinin elinde de onun para­sından bir şey bulunmazsa; o köle, tekrar satılır.

Parası, bedeline müsavi olursa; olduğu gibi verilir.

Eğer önceki borçtan, fazla bir şey artarsa, onu efendisi alır.

Eğer noksan olursa artık satıcısından bir şey alınmaz. Mebsût'ta da böyledir.

En doğrusunu bilen Allahu Teâlâ'dır. [7]

 

5- MEZUN BİR KÖLENİN, TİCÂRETTEN MEN EDİLMESİ İLE İLGİLİ MESELELER
 

Men sebebiyle, iznin geçersiz olacağını bilmek vaciptir.

Fakat, izinde olduğu gibi, men'de de şart vardır.

İzin umumî olduğu zaman, (şöyle ki: Çarşı ehli, "o izinlidir fakat men edilmiştir ve bu hâlde iş yapıyor" diye) hâl'de men olduğunu çarşı ehlinin ekserisi biliyorsa; bu durumda, bu şahıs iş yani alış-veriş yapamaz.

Bunun haricinde, men etme işini, evinde veya bir, iki, üç kişi ya­nında yaparsa; o başka... Me'zun köle, bunu bilsin veya bilmesin farketmez.

İzin husûsi olduğu zaman, çarşı ahâlisine onun izinli olduğu yayıl­mamış (meselâ: bir köleye, bir, iki veya üç kişinin yanında izin veril­miş) olur ve yine bunların yanında men edilirse; onlar, bu şahsın mah­cur olduğunu bilirler. Muğnî'de de böyledir.

İzin, bir kölenin yanında verildiği hâlde, yine aynı kölenin ya­nında men edilirse, men'i ona aittir. Me'zun, men edildiğini bilmiyor ve çalışıyorsa, o men edilmiş sayılmaz.

Bir adam, kölesine izin verir; köle de izinli olduğunu bilir; sonra da men edilir; fakat, köle ondan haberi olmaz ise, yaptığı iş geçerlidir.

Bir köleye izin verilir ve bu köle izinli olduğunu bilmez; sonra da men edilir ve bu köle, men edildiğini de bilmezse, bu köle mahcur­dur. Zehıyre'de de böyledir.

İzinli köle, sokak ehlinin çoğu evmde olduğu zaman, men edil­mişse; men edilmiş olur. Kâfl'de de böyledir.

Bir köle, ticâret için bir beldeye çıktığında, efendisi çarşı ehline gelerek, çoğunun huzurunda, "o kölenin, ticâretten men edildiğini" söy­ler; köle de bunu bilmezse; bu bir men olmaz.

Keza, köle, bir şehirde olsa da men edildiğini bilmese, yine men edilmiş olmaz ve tasarrufu geçerlidir. İster o şehir halkı ile olsun, ister­se başkalarıyla olsun...

Şayet köle, men edildiğini bir veya iki gün sonra öğrenirse; o za­mandan itibaren memnudur.

Ondan önceki alım-satımı hep caizdir. Mebsût'ta da böyledir.

Mahcur bir kölenin efendisi, o köleyi, kendisinin men edildiğini bilmeden ahm-satım yaparken görür ve onu men etmez, sonra da köle daha önce men edildiğini öğrenirse; istihsânen, bu köle, me'zun olarak kalır. Muğnî'de de böyledir.

Bir adam izinli ve borçsuz bir köleyi satın aldığında, —çarşı ahâ­lisi, onu bilsin veya bilmesin— bu köle mahcur olur.

Şayet üzerinde borç varsa; müşteri onu teslim alana kadar mahcur sayılmaz.

Önceki hâlde, bizzat satımından men edilmiş olur.

Bu hâl, borcu hâl-i hazırda ise böyledir.

Şayet, bu kölenin borcu va'deli ise, efendisi onu ticâretten men ede­mez. Fetâvâyi K adi hân1 da da böyledir.

Bir adam, izinli kölesini bir adama bağışlar; kendisine bağış ya­pılan zat da onu teslim alırsa; bu köle, artık mahcur olur.

Şayet, bağış yapan zat bağışından dönse bile, köle yine de mahcurdur.

Satış bölümünde olduğu gibi; müşteri, kölede bir kusur bularak, onu hâkimin hükmüyle geri verse; onun, önceki me'zûniyeti geri dön­mez. Muhiyt'te de böyledir.

Bir adam, içki veya domuz satmak gibi, fâsid^bir-satışa izin verdiği kölesini satıp; onu da müşteriye teslim eder; o köle de onun yanın­da ahnr-satımına devam eder; sonra da onu alan şahıs, satan şahsa geri verirse, artık o köle mahcurdur.

Keza, müşteri, —huzurda olsun veya olmasın— onu, satıcının izin emriyle satın alır veya onun emri olmaksızın satıcının huzurunda teslim alırsa, hüküm yine böyledir.

Şayet satıcıdan ayrılmadan teslim almışsa, o takdirde mahcur olmaz. Eğer alım-satım lâşe veya kan üzerine olursa; bu durumların hiç birinde, bu köle mahcur olmaz. Mebsût'ta da böyledir.

Şayet me'zun köle, sahih olan bir alış-verişi satıcı üç gün mu­hayyer olmak şartıyla yapıyorsa; o köle, izni üzerinedir.

Böyle değil de, muhayyerlik müşteriye aitse, bu durumda, o köle mahcurdur. Hızânetü'l-Müffîn'de de böyledir.

Köle yok iken, efendisi onu, çarşı ahâlisi huzurunda ticâretten men edip, ona da bir haberci gönderir; o haberci de "men edildiğini", ona haber verirse; bu durumda, o köle, men edilmiş olur. Haberci ister hür olsun, ister köle olsun; ister kadın olsun; ister âdil, ister fasık olsun farketmez.

Keza, efendisi, izinli kölesine, men mektubu yollar; mektup da onun eline geçerse; mektubu götüren kim olursa olsun, —ister, hür; is­ter köle, sabî, kadın, âdil, fâsık olsun— men edilmiş olur.

Efendisi haber göndermediği hâlde, bir başkası "onun izninin kaldırıldı' ını" söylerse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kıyasına göre bu köle mahcur olmaz. Hatta, böyle bir haberi, iki kişi söylese veya kölenin bil­diği adil bir kişi söylese bile, hüküm böyledir.

İmâmeyiTe göre ise, kendisine kim söylerse söylesin, erkek, kadın veya çocuk, bu haber hak ve köle mahcur olur. Mebsût'ta da böyledir.

"Haber hak olur." demenin ma'nâsı: Bundan sonra efendinin gelip, "men eylediğini" ikrar eylemesidir.

Ancak, ikrar etmez, inkâr ederse; köle, o zaman mahcur olmaz. Muhıyl'te de böyledir.

Me'zun bir köle delirirse; ticâretten men edilir.

Bundan sonra akıllansa bile, me'zûniyeti avdet eylemez. Siracü'l-Vehhâc'da da böyledir.

Şayet, cinneti sürekli değil de, gelip geçici bir delilik olur ve bun­dan çok çabuk ayılmakta olursa; bu hâl ticâretine mâni olmaz.

Cinnetijı hududunda ihtilaf edilmiştir:

İmâm Mahammed (R.A.): "Şayet cinnet, bir aydan az ise, bu cinnet ticârete mâni olmaz. Bir ay veya daha fazla olursa, köle bu cinnetle ti­câretten memnu olur." buyurmuş; sonra da bu kavlinden rücû ederek: "Bir yıldır ve daha fazlasıdır." buyurmuştur. Mağnî'de de böyledir.

Hucendî'de şöyle zikredilmiştir:

İzinli bir köle, irtidad ederse, mahcur olur.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir. İmâmeyn'e göre ise, bu köle mahcur olmaz.

İzinli köle, dâr-i harbe giderse, İmâmeyn'e göre, o zamanda mahcur olur.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre ise, irtidat ettiği anda mahcur olur.

Baygınlık mahcûriyeti gerektirmez. Sirâcti'l-Vehhâc'da da böyledir.

İzinli köle, dâr-ı harbe girdikten sonra, esir edilir ve onu müş­rikler yakalarlarsa; bu durumda, onun efendisi, ona en haklı olanıdır.

Borcu varsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, o hâli üzerine kalır. İmâmeyn'e göre bâtıl olur. Tatarhâniyye'de de böyledir.

İzinli bir köle, kaçarsa; her üç imamımıza göre de, mahcur ( = ticâretten men edilmiş) olur.

Kaçan izinli köle, geri gelirse; onun izni avdet eder mi? İmâm Mnhmmed (R.A.), bundan bahsetmemiştir.

Bu hususta âlimler arasında ihtilaf vardır.

Sahih olanı, me'zûniyetinin geri dönmemesidir. Muhıyt'te de böyledir.

Kaçan bir izinli kölenin, alım-satım yapmasında bir beis yoktur.

Köleyi satan şahıs: "Gerçekten bu köle, kaçmış bir köle değil­dir. Onu, efendisi yollamıştır." der; efendisi de: "Bu kaçmış bir köledir." derse; bu durumda satıcının sözü geçerlidir. Kölenin efendisinin, "onun, kaçan kölesi olduğuna dâir" beyyine getirmesi gerekir.

Bu, bir kölenin kaçmış olması sırasındaki alım ve satımında olur.

Eğer, her iki taraf da beyyine ibraz ederlerse; satıcının beyyinesi geçerli olur.

Efendisi ile satıcı, kölenin kaçmış olduğunda görüş birliği yapar­lar; yalnız, köleyi satan: "Ben, onu kaçmadan önce satmıştım." der; efendisi de: "Sen, onu kaçtıktan sonra sattın." derse; bu durumda sa­tıcının sözü geçerli olur.

Şayet her ikisi de beyyine ibraz ederlerse; yine, satıcının beyyinesi geçerli olur.

Müdebber köle, me'zûn bulunur ve kaçarsa; mahcur olmaz. An­cak, izinli köleyi, bir gâsıb, gasbederse; bunun hükmünün ne olduğu zikredilmemiştir. Âlimler şöyle buyurmuşlardır: O köle, mahcur olmaz.

İzinli köleyi, bir köle esir alırsa; o dâr-i harbe gitmeden önce mah­cur olmaz. Gittiktea sonra mahcur olur.

Bu durumda, köle tekrar efendisine dönse bile, me'zûniyeti avdet etmez (= dönmez). Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

İzinli bir köle, bir köleyi satın alır ve ona, ticâret için izin verir­se; bu izni sahih olur.

Sonra da, onların efendisi, onlardan birisini ticâretten men ettiğin­de; eğer ikinciyi men etmişse, bu men sahih ohnaz. —İster birinci, köle borçlu olsun; ister olmasın farketmez—.

Şayet önceki köleyi men ederse; hiç şüphesiz, o memnu olur.

Bu durumda ikinci de memnu olur mu?

— Eğer öncekinin borcu varsa, memnu olur.

Eğer, borcu yoksa; mahcur olmaz.

Böyle bir hâl olmaz da, önceki me'zun köle ölürse; cevap, önceki cevabın aynısıdır.

Önceki köleyi, efendisi men eder ve bu efendi ölürse; bu men, iki­sine de âit olur. Öncekinin ister, borcu olsun; ister, olmasın farketmez. Muğnî'de de böyledir.

Me'zun bir kölenin, mükâtebini men eylemesi, —izinli kölenin,  izinli kölesini ticâretten men eyleyemediği gibi— caiz olmaz. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

Bir mükâtep, kölesine ticâret izni verdikten sonra, kendisi kita­bet bedelini ödemekten âciz kalırsa; ister, borçlu; ister borçsuz olsun, bu mükâtebin kölesi ticâretten men edilmiş olur.

Keza, mükâtep, ister kitabet borcunu ödemiş olsun; ister öde­memiş olsun; mükâtebin, kitabeti halinde bir çocuğu olur ve o köleye, mükâtebin ölümünden sonra izin verirse; o izin caiz olmaz.

Keza, hür bir kimse, borçlu olarak ölür ve onun bir kölesi bulu­nur ve ölen şahsın vârisleri, o köleye ticâret izni verirlerse; bu izinleri bâtıl olur.

Vâris, kendi malından, ölenin borcunu ödese bile; yine izni geçerli olmaz.

Şayet borç, —ölen hür adamın olmaz da— kölenin kendisinin olursa; vârislerin ona ticâret izni vermeleri caiz oiur.

Bir mükâtebin oğlu, babasının geride bıraktığı kölesine izin ve­rir; sonra da borç alarak, mükâtebin borcunu öderse; onun, köleye ver­diği ticâret izni sahih olmaz.

Bir adam, mükâtebin oğluna mal bağışlar; o da, onunla babası­nın kitabet borcunu öderse; bu durumda, onun kölesine ticâret izni ver­mesi caiz olur. Mebsût'ta da böyledir.

Vasî, yetime veya onun kölesine izin verdikten sonra, bu vasî ölür ve başkasına vasiyet ederse; onun ölümü, izne mânidir.

Buna, bir hâkim izin verir; sonra da o hâkim azledilir veya ölür yahut delirirse; verdiği izin yine geçerli olur. Hızânetü'l-Müffîn'de de böyledir.

Fetâvâyi Atlâbiyye'de şöyle zikredilmiştir: Bir baba, oğlunun köle­sine izin verir; sonra da, o köleyi, baba veya onun bir vârisi satın alırsa; bu izin bâtıl olur.

Çocuğun bulûğa erişmesiyle, izin bâtil olmaz.

Keza, oğlu bulûğa eriştikten sonra, babası ölürse, izin yine bâtıl olmaz.

Kölenin tasarrufunu gören baba, sükût ederse; bu, izin olur. Tatar-hâniyye'de de böyledir.

Bir kölenin efendisi, irtidat eder; sonra da o köle, alım-satımına devam eder; efendisi öldürülür veya ölür yahut dâr-i harbe iltihak eder; iltihakına da hâkim hükmederse; bu kölenin, efendisinin irtidadmdan sonra yaptığı bütün tasarruf, geçersizdir.

Dâr-ı harbe ilhakından önce müslüman olur veya dâr-i harbe ilha­kından sonra, hâkimin hükmünden önce müslüman olup geri dönerse; onun me'zun kölesinin yaptığının tamamı geçerli olur.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavlidir.

İmâmeyn'e göre ise, dâr-i harbe ilhak edinceye kadar yaptığının ta­mamı caiz olur. Ancak dâr-i harbe ilhakından sonra yaptığı tasarruf, bâtıldır. Hâkimin hükmünden önce dönerse; yine me'zûn kölesinin yap­tığı tasarruf caizdir. Mebsûfta da böyledir.

îrtîdat eden bir kadının izinli bir kölesi olur ve bu kadın, dâr-i harbe ilhak eder ve ilhakına da hükmedilirse, o izinli köle, bu durumda ticâretten memnudur.

Şayet hâkim hükmeylemeden önce kadın dönerse; me'zun köle yi­ne izni üzerinedir. Hızânetü'l-Möfön'de de böyledir.

Bir müdârip, müdârebe malı olan köleye ticâret izni verirse; bu, mal sahibine karşı caizdir.

Mal sahibi onu men ederse; onun men'i bâtıldır. Mebsûfta da böyledir.

Ticârete izinli bir câriye, efendisinden bir çocuk doğurursa; bu, ticâretten men olur.

Eğer, bu câriye borçlu ise, efendisi, onun kıymetini tazmin eder.

Şayet, efendisinden değil de, başka birisinden doğum yaparsa, ti­câretten men edilmiş olmaz.

Sonra duruma bakılır: Çocuk doğduğu zaman, kadının üzerinde borç yoksa; çocuk efendinin olur. Hatta bundan sonra, kadına borç isa­bet ederse; o çocukta, alacaklıların hakkı olmaz.

Şayet, câriye, çocuğun doğumundan* önce borçlu ise, o çocuk, ka­dının borcu için satılır ve parası alacaklılara verilir.

Bu durumda da, bu çocuğun bedeli alacağı doğumdan sonra olan­lara verilmez. Cevheretü'n-Neyyire'de de böyledir.

İzinli bir câriye, kendi kıymetinden daha fazla borçlanır; sonra da bu cariyeyi, efendisi müdebbere ederse; o, yine eski hâlinde ve izinli­dir. Efendisi, onun kıymetini, alacaklılarına tazmin eder. Câmiu's-Sağîr'de de böyledir.

Me'zun bir köle, men edilse bile, elinde bulunun mal hakkında­ki ikrarı caizdir.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir.

Burada, "ikran"ndan murad: Elinde bulunan mal, emânet mi? Gasb mı? Yoksa kendinin olan borcu mu? Ona göre hükmedilir...

İmâmeyn ise: îkran sahih olmaz; elinde olan efendisinindir. Borcu varsa azâd edildikten sonra öder, buyurmuşlardır. Kâfi'de de böyledir.

Bir adam, ticâretine izin verdiği kölesini, ticaretten men ettikten sonra, o köle, kendi nefsine borç ikrar ederse; burda iki durum vardır;

Eğer elinde ticaret malı bir kazanç yoksa; hâl-i hazırda olan ikrarı sahih değildir. Ve, hâlde muaheze edilmez. (- sorumlu olmaz). Kendi­sine borç izni verilsin veya verilmesin müsavidir...

Bu, bi'1-ittifak böyledir. Fakat, elinde, izinli iken temin ettiği bir kazanç varsa; bu da üç hâlden hâli olmaz: Bu kazancın;

a) Ya tamamı borç dışı olur;

b) Veya, tamamı borç karşılığı olur.

c) Yahut bazısı borç karşılığı, bazısı karşılıksız olur.

Eğer, tamamı borç karşılığı ise, ikran elinde olan mal hakkında sahih olmaz. Ve, o malın tamamı alacaklılarına verilir.

Eğer, elinde olan malın bir kısmı borcuna karşılık geliyor ve bir kısmı artıyorsa; bu ikrarı İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, yine — borcundan fariğ olan miktar kadar— sahih olmaz.

Bunların tamamı, köle izin verenin mülkünde bakî kaldığı müddet için böyledir. Fakat herhangi bir sebeble, (satış gibi, bağış gibi...) mül­künden çıktıktan sonra, ikrarda bulunursa; bi'1-ittifak, bu ikrarı sahih

olmaz, ister elinde kazanç olsun, isterse olmasın müsavidir. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet, yanında odunculuk yapmak ve benzeri şeylerle elde ettiği bir kısım mal bulunur; onun da başkasına âit olduğunu söylerse; bi'l-ittifak bu sözü doğrulanmaz, Nihâye'de de böyledir.

Bir efendi, yanında bin dirhemi bulunan bir köleyi, ticâretten men eder ve bu bin dirhemi de aldıktan sonra, köle, "o dirhemlerin, kendi yanına bırakılmış bir emânet olduğunu" söyler; efendisi de onu yalan­larsa; bu durumda, o kölenin sözüne inanılmaz.

Şayet, onu azâd ederse; ona birşey lâhık olmaz.

Şayet o bir gasp ise, azad edildiği zaman, ondan alınır.

Bir adam, yanında bin dirhemi bulunan, bin dirhem de borcu olan bir kölesini, ticâretten men ettiğinde; o köle, "elindeki bin dirhe­min, filan adamın emâneti olduğunu" veya "müdârabe malı olduğunu" yahut "onu gasbeylediğinî" veya "borç aldı1 ını" söylerse; bunların hiç birine inanılmaz. Alacaklı, alacağını alır.

Sonra köle azâd edilince, ikrar ettiği şeyi, sahipleri ondan alırlar.

Elinde bin dirhemi olan bir köle, ticâretten men edilir; o da "üze­rinde iki bin dirhem borç bulunduğunu" söyler; sonra da "onun bin dirhemi, filan adamın alacağıdır, yanımda emânettir ve filan adamın­dır." derse; bu bin dirhemi İmim Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kıyâsına göre, alacak sahibinin olur. O dirhemler, ikrarına göre, ona verilir.

Sonra, o azâd edilince doğrusu ortaya çıkar.

İmâmeyn'e göre, u köle, o bin dirhemin vedia olduğunu ve filan şahsa ait olduğunu ikrar ederse ve ikrar edilenin borcuna verir; sonra da, efendisi onu, azad ederse; alacaklı onu takip edecektir.

Şayet, önceden, "onun, emânet mal olduğunu" söylemiş olsay­dı; o bin dirhem, emânet sahibinin olurdu.

Alacaklısı da, o azâd edildikten sonra, onu takib ederek, alacağını alırdı. İmâmeyn'in kavline göre ise, onun "emânettir." sözü geçersizdir. O bin dirhemi efendisi alır; diğer alacaklısı, o azâd edildikten sonra, onu takip ederek alacağını alır.

Eğer me'zun köle, sözünü muttasıl söyleyerek: "Filanın, bende bin dirhem alacağı vardır; bu bin dirhem ise, filanın emânetidir." der­se, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, o bin dirhem, ikisinin arasında tak­sim edilir. Bu köle azâd edildiği zaman, alacaklılar geride kalan alacak­larını alırlar.

Şayet, muttasılan, önce "emânet olduğunu" söylerse; o bin dirhem emânet sahibinin olur.

Şayet, her ikisi de iddia ederler ve me'zun köle, ikisini de doğrular-sa, o bin dirhem, yine ikisinin arasında pay edilir. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, izinli kölesini ticâretten men ettikten sonra, ona tek­rar izin verir; bu köle de, ikinci izinli hâlinde ikrarda bulunarak: "Şu adamdan bin dirhem gasbeyledim." veya: "Bin dirhem borç aldım." der; ikrar edilen adam da onu doğrularsa; o köle, hâl-i hazırda sorumlu tutulmaz. Ancak azâd olduktan sonra borcunu öder.

Şayet ikrar olunan zat, onu yalanlar ve: "Sen izinden sonra ikrar eyledin." derse, bu durumda ikrar olunan şahsın sözü geçerli olur ve bu köle, hâl-i hazırda sorumlu tutulur.

Bu mes'ele, şunun hilafınadır: Eğer ikrar ederek: "İzinden mem­nu iken, birinden bin dirhem gasbeylediğini" söylerse; ikrar olunan da onu doğrularsa; hâl-i hazırda sorumlu olur.

Şayet yalanlarsa, yine öyle olur. Mnğnî*de de'böyledir.

Bir adam, elinde bin dirhemi bulunan me'zun kölesini, ticâret­ten men eder; o da "bir adama, iki bin dirhem borcunun olduğunu" veya "o bin dirhemin, bizzat emânet olduğunu" söyler; sonra da o mal zayi olursa; —azâd olana kadar— o köleye müracaat olunmaz. Azâd edilince, —emânet hâriç— diğer alacaklı alacağını ondan alır.

Bir adam, yanında bin dirhem bulunan izinli kölesini ticâretten men eder ve onun da bin dirhem borcu olur; sonra, yine, efendisi ona izin verir; bu defa da "başka birine, bin dirhem borcunun olduğunu" söylerse; bu durumda, öncekine borçlu olduğunu, hasseten beyyinele-mesi gerekir.

Keza, bu köle: "Bu borç, önceki izne aittir." derse; beyyine ge­tirmesi gerekir.

Keza, "önceki izinde, bir adamın, o bin dirherni, yanma emânet olarak koyduğunu" söylerse; en önce ikrar eylediği kimse daha haklı olur. Emânet bırakan zat, köleye müracaat eder.

İmâmeyn'e göre de efendisine müracaat eder. Ve, köle satılarak borcu ödenir.

Bir adam, elinde bin dirhemi bulunan izinli kölesini ticâretten men ettiğinde, bu kölenin beşyüz dirhem borcu olur ve "bin dirhem borcu­nun olduğunu" menden sonra söyler; bilâhare ona, yine izin verilir; bu defa da "elindeki bin dirhemin, emânet olduğunu" ikrar ederse; artık, onun o ikrarı kabul edilmez.

Onun beşyüz dirhemi, en önce söylediği borçlusuna aittir; diğer beş­yüz dirhemi de ikinci defa söylediği borçlusunun olur.

Emânet sahibi ise, o köle azâd edildikten sonra, onu takip eder.

İmâmeyn'e göre ise, beşyüz dirhemini, önceki ikrar eylediği alacak­lısına verir. Beşyüz dirhemi ise, efendisinin olur.

Emânet sahibinin beşyüz dirhemi geçersiz olur.

Beşyüz dirhemi için de onu takip eder.

Şayet, o bin dirhemin, beşyüz dirhemi izinli kölenin yanında zayi olunmuşsa; geride kalan beşyüz dirhem, hasseten alacaklısının olur. Köle, bu beşyüz dirhem emâneti, borçlu kalır. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, kölesine ticâret izni verdikten sonra, onu men eder; sonra yine ticâret izni verir; bundan sonra da, bu köle, önceki izninde "bin dirhem borç aldığını" söylerse ve bir adamdan da "bin dirhem, emânet aldığını" ikrar eder ve "onu da zayi ettiğini" söyler; mal sahibi de bunu doğrularsa; onu, hâl-i hazırda alamaz. Muğnî'de de böyledir.

İzinden men edilmiş bir köle, "fendine emânet edilen bin dirhe­mi, zayi ettiğini" ikrar ederse; azâd edilene kadar sorumlu tutulmaz.. Azad edilince onu öder.

O köle, azâd olmadan önce, bir kefil alır ye bir adam, onun borcu­nu öder; alacak sahibi de o köleyi satın alarak, onu azâd eder veya azad etmeyip onu yanında tutarsa; kölede olan alacağı bâtıl olur.

Fakat, kefilinden kölenin en az kıymetini alır.

Köleyi satın almasa da, efendisi, köleyi ona bağışlayıp, ona teslim eylese; bu alacaklının, hem kölede, hem de -kefilinde olan alacağı bâtıl olur.

Şayet, bağış yapan zat, bağışından vaz geçerse; borç, ebediyyen avdet eylemez.

Bu, İmâm Muhammed (R.A.)'in kavlidir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ise, hibeden dönülünce, borç da av­det eder. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, kölesine ticâret izni verdikten sonra, onu ticâretten men eder; sonra da tekrar izin verir; bu kölenin elinde de bin dirhemi bulu­nur ve onu önceki izninde kazandığı bilinir; köle de "onun, filan ada­mın emâneti olduğunu" veya "onu, filan adamdan zoraki aldığını" söy­ler; efendisi de bu sözleri yalanlarsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu durumda, kölenin ikrarı sahih olur.

İmâmeyn'e göre ise, sahih olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, kölesine ticâret izni verdikten sonra, onu ticâretten men eder; sonra tekrar izin verir ve o kölenin elinde, bin dirhemi bulunur; onun da önceki izinde kazandığı bilinir; köle de, "onun, filan adamın emâneti olduğunu" söylerse; o musaddaktır (= doğrudur).

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir.

İmâmeyn'e göre ise, ona inanılmaz. Ve, o bin dirhem, efendisinin-dir. İkrar olunan şahıs köleyi takip eder ve azâd olduktan sonra ondan alır.

Keza, ikinci izinde, köle bin dirhem borçlanırsa, elindeki bin dir­hem, ikrar eylediği adamın olur.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre bu böyledir.

İmâmeyn'e göre ise o bin dirhem efendisinindir. Mebsût'ta da böyledir.

En doğrusunu bilen Allahu Teâlâ'dır. [8]

 

6- İZİNLİ KÖLENİN VEYA SABİNİN BORÇ İKRARI
 

İzinli köle, borç ikrar ederse (yâni, borçlu olduğunu söylerse) bu­rada iki durum söz konusu olabilir:

1- İzinli köle, ticareti ile ilgili borç ikrar edebilir.

Bu durumda, —efendisi hakkında— bu ikrar sahihdir. Efendisi, buna inansın veya inanmasın farketmez. Ve o borç, hâl-i hazırda ödenir.

2- Ticaretle ilgisi olmayan bir borç ikrar edebilir.

Bunun için kölenin azad edilmesi beklenir; hâl-i hazırda ödenme yapılmaz.

İmâm Muhammed (R.A.), el-Asl'da şöyle buyurmuştur: İzinlfköle, gasp veya emânet ikrarında bulunur da, efendisi bunu inkâr ederse veya müdârebe, bidâa ve ariyet ikrarında bulunur da, efen­disi inkâr ederse veya izinli köle, bir hayvan boğazlar yahut bir elbise yakar veya bir adam icarlar veyahut satın alıp da cima eylediği bir cari­yeye mehir verir ve o şeye de başka bir hak sahibi çıkarsa; bütün bu borçlar, hâl-i hazırda, ondan alınır. Âlimler şöyle buyurmuşlardır:

el-Asl kitabındaki cevaba göre, köle, hayvanı teslim aldıktan sonra keserse; elbiseyi, teslim aldıktan sonra yakarsa; bunları gaybeylemiş olur; o zaman tazminat gerekir. Bu durumlarda mal tazmin edilir. Amma, teslim almadan önce yaktığı elbise, kestiği hayvan hakkında ikrarı sa­hih olmaz. Ve bu. durumda köle hâl-i hazırda muaheze olunmaz. Mu-hıyt'te de böyledir.  :

İzinli bir köle, hür bir kadının veya bir cariyenin bikrini parma­ğı ile bozar ve bunu da ikrar ederse; İmâmeyn'e göre hâl-i hazırda bir şey gerekmez.

Yalnız, efendisi tasdik ederse (= doğrularsa), bu bir cinayet ikrarı olur.

İmâm Ebû Yûsnf (R.A.): "Bu, bir mal ikrarı olur ve hâl-i hazırda so­rumlu tutulur?" buyurmuştur.

İzinli köle, zoraki bir cariyeyi gasb ederek, parmağı ile bikrini izâle eder; efendisi de, onun ikrarından önce, gasp tazminatı talep ederse; (çünkü gasp tazminatı ticâretten ödenir) bikrini izâle tazminatı isteme­ye hakkı yoktur. Zira, o bir cinayettir. Onun ikrariyle, sabit olmaz.

İzinli bir köle, bir cariyeyi gasbederek, alıp götürür ve ona cima yaparsa; o takdirde, efendisi gasp sebebiyle olan cimadan dolayı nok-sanlanan bedelini peşin olarak tazmin eder.

Cima sebebiyle tazminat yaparsa, köle azâd olana kadar bir şey ge­rekmez. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.

İzinli bir köle, ikrar ederek, "şu adamın cariyesini, satın aldığı­nı; onun bakire olduğunu ve bikrini izâle eylediğini"- söylerse; diğer borç­lar gibi mehir lâzım olur. Bu cariyeye bir hak sahibi çıkarsa, köle, hâl-i hazırda sorumlu tutulur. Hızânetü'l-Müftİn'de de böyledir.

Keza, izinli köle, bakire bir cariyeyi gasbeylediğinde, başka bir şahıs, o me'zunun yanında, o cariyenin bikrim izâle ederek kaçarsa; ca­riyenin efendisi, cariyenin mehrini o izinli köleden alır. Mebsût'ta da böyledir.

Şayet, izinli köle, "efendisinin izni olmaksızın, nikâhla, cariye­nin bikrini izâle ettiğini" söylerse, ilzam edilmez.

Şayet efendisi, fâsid bir nikâhla,*önun bikrini izâle eylediğini doğ­rularsa; kölenin elinde olan mal önce alacaklılarına verilir. Artan olur­sa, bu cariyenin mehri olarak cariyenin efendisine verilir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'tan gelen bir rivayete göre, kölenin efendisi, ister doğrulasın, isterse yalanlasın, bu cariyenin sahibi, diğer alacaklıIar gibi olur. (Yani mehir karşılığı olan alacağı, artacak maldan değil de mevcut maldan, alacağı nisbetinde ödenir. Muğnî'de de böyledir.

İzinli bir köle, ikrar ederek, "nikâhla, bir cariyeye cima ettiğini" söyler; efendisi de onu inkâr ederek: "Ben, böyle bir izin vermedim." derse; bu köleden, mehir, azâd edildikten sonra alınır; daha Önce alın­maz. Mebsût'ta da böyledir.

îzinii bir köle, yanında bulunan bir köle için: "O, filan oğlu fi­landır, onu emânet bırakmıştır." veya O, bir hürdür; ben ona, kat'iy-yen sahip değilim." derse, onun sözü geçerli olur.

Bu cins mes'elelerde, me'zun köle, "yanında bulunanın, hür olduğunu" söyîerse; ikrarı, onun hürriyeti sabit olana kadar kabul edil­mez. Fakat, yanında bulunanın memlûk (= köle) olduğunu" söyler; köle de onu doğrularsa, ikrarı sahih olur.

İzinli bir köle, yanında olan şahıs için: "Bu, filanın kölesidir. Onu, filan emânet bıraktı." der; o adamda da , kölelik alâmeti görülmez; ve­ya: "Bu, aslen hürdür." derse; bu, onun hürriyetini ikrar olur ve bu ikrar sahihdir. Muhıyl'te de böyîedir.

İzinli köle bir adamdan bir köle satın alsa, onu da teslim alsa, köle de bir şey söylemese sükut etse, sonra da onun filanın oğlu oldu­ğunu, veya aslen hür olduğunu ona sahib olmadığını söylese, sözüne inanılmaz.

İzinli köle, yanında bulunan belirli bir şeyi ikrar ederek, "onun, fiiana âit olduğunu" veya "emânet bırakıldığını" söyler; üzerinde de çok borç bulunursa; önce, o belirli şeyden başlanır. Mebsût'ta da böyledir.

İzinli köle, "çok borçlu olduğunu" söylediğinde; alacaklıları, kö­lenin kazancına hisseleri nisbetinde ortak olurlar.

Satıldığı vakit de öyle olur.

Alacaklılar arasında, takdim tehir olmaz. Zehıyre'de de böyledir.

Borçlu veya borçsuz olan izinli bir köle, bir adamdan, bir köle satın alıp parasını peşinen ödedikten sonra, "satıcının, o köleyi daha önce azâd ettiğini" veya "onun, aslen hür olduğu" söylenir; satıcı da bunu inkâr ederse; bu darumda köle, hâli üzerine köle (= memluk) ola- -rak kalır.

"Satıcı tarafından müdebber edildiği" veya "cariyenin, satıcı­dan çocuğu olduğu" söylenir; satıcı da bunu doğrularsa; aralarındaki alım-satım bozulur ve müşteri parasını geri alır.

İzinli köleye, böyle bir şey söylenmez; fakat me'zun: "Satıcı, bunu bana satmadan önce, filan adama satmış." der; o filan da bunu doğru­lar; satıcı ise, onu yalanlarsa; bu durumda, izinli kölenin iddiasına ina­nılmaz ve o, kölenin parasını satıcıya verir.

Fakat, iddiası kendi nefsi hakkında doğrulanır. Ve o köleyi, ikrar eylediği adama teslim etmesi emredilir.

Şayet satıcı iddiayı doğrularsa, izinli köle parasını satıcıdan geri alır.

Keza, izinli köle, beyyine ibraz ederek satıcıyı suçlar veya me'­zun köle, satıcıya yemin verir o da, yeminden kaçınırsa; yine izinli köle verdiği parası için, satıcıya müracaat eder. Muhıyt'te de böyledir.

Borçlu olan izinli köle, yanında olan bir şeyin, emânet olduğunu söyler; o emânetin de "kendi efendisinin veya efendisinin oğlunun ya­hut efendisinin ticârete izin verilen kölesinin veya efendisinin mükâte-binin yahut efendisinin ümm-ü veledinin" olduğunu söylerse; bu du­rumda, onun efendisi veya onun mükâtebi yahut onun kölesi veya ümm-ü veledi hakkındaki ikrarı bâtıldır.

Amma "efendisinin oğlunun veya onun babasının olduğunu" ik­rarı caizdir.

Şayet köle, hiç kimseye borçlu değilse; yaptığı ikrarın cümlesi caiz olur.

Bundan sonra borçlanırsa, önceki ikrarı geçersiz olmaz.

İzinli köle, "onlardan birisine borçlu olduğunu" söyler; sonra da yeniden borçlanırsa; önce ikrar ettiği şahsın, bu kölenin efendisi ve­ya onun ümm-ü veledi yahut üzerinde borç olmayan kölesi olması hâ­linde onlara bir şey yoktur.

Şayet efendisinin mflkatebine veya babasına borçlu olduğunu ikrar eylemiş; sonra da yeniden borçlajımışsa; o zaman, onlar da alacak ortağı olurlar.

İzinli köle, kendi hür oğluna, babasına, hür olan karısına veya oğlunun mükâtebine, oğlunun borçlu veya borçsuz olan kölesine, borç­lu olduğunu, ikrar ederse; bunlarla ilgili ikrarı, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre bâtıldır.

İmâmeyn'e göre ise, bunlarla ilgili ikrarı da caizdir ve bunlar, ikrar­da bulunan bu kölenin kazancına, diğer alacaklılarla birlikte ortak olurlar.

Borçlu olan izinli bir köle, kendi cariyesine ticâret için izin verir; o câriye de borçlanır ve bu izinli köle, elinde olan malın "onun emâneti olduğunu" söylerse; o tasdik edilir. İster izinli köle borçlu olsun; ister borçsuz olsun müsavidir.

O câriye de, diğer alacaklılardan daha haklıdır. Keza, "ona borçlu olduğunu" söylerse; ancak borçlu olunca, diğer alacaklılarla beraber ortak olur.

Belirli bir şeyi borçlu olduğunu ikrar ederse; câriye, ona, diğer ala­caklılardan daha haklı olur. Mebsût'ta da böyledir.

Borçlu bir câriye, "bir köleye borçlu olduğunu" veya "belirli bir şeyin, bir köleye âit olduğunu" ikrar ederse; bu borç ikrarı ve söylediği söz caiz olmaz. Şayet, kendisi borçlu olmaz ise, belirli bir şeye âit olan ikrarı caiz olur. "Borcunun olduğu" ikrarı caiz olmaz.

Eğer cariyenin alacaklılarının bir kısmı, efendisinin mükâtebi veya kölesi olur ve onun üzerinde de borç bulunursa; onun için ikrarı caiz olmaz.

Şayet borcu yoksa, alacaklıları için olan ikrarı caiz olur. Muğnî'de de böyledir.

Cariyenin alacaklılarının bazıları, efendisinin babası veya oğlu olur; bir köle de, "onda, emânetinin olduğunu" veya "alacağının olduğunu'' söylerse; onun ikrarı caiz olur.

Şayet cariyenin alacaklılarının bazıları, efendisinin babası veya oğlu yahut borçlu-borçsuz kölesi olmuş olursa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kıyâsına göre, bu ikrarı bâtıldır. İmâmeyn'e göre ise, caizdir.

Keza, alacaklılarının bir kısmı, me'zûn kölenin babası veya oğlu ise, mes'ele yukardaki gibidir.

Şayet, alacaklının bir kısmı, kölenin kardeşi ise, onun ikrarı caiz­dir. Mebsût'ta da böyledir.

Alacaklılar, izinli kölede olan alacaklarını, almak için hâkime baş­vurduklarında, istekleri kabul edilir ve köle satılır.

Köle: "Filan gaibe de borcum var." der ve onu efendisi ile diğer alacaklıları doğrularlar veya yalanlarlarsa, bu hususta köle doğrulanır. Köle satılır ve o gaibin hissesi bekletilir.

Köle, hâkim onu sattıktan sonra böyle bir ikrar da bulunursa; bu ikrarı, —her ne kadar efendisi doğrulasa bile— doğrulanmaz. Eğer baş­kasına da borcu varsa, bu ikrarı sahih olmaz.

Şayet başkasına borcu yoksa, ikrarı sahih olur. Gaip gelir ve hak­kının olduğunu beyyinelerse, diğer alacaklılardan hissesi kadarını alır.

Beyyinesi yoksa bir şey gerekmez. Muğnî'de de böyledir.

İzinli köle çok borçlu olur ve onu da ikrar ederse; o borç da dahil olur. Mebsût'ta da böyledir.

İzinli köle, çok borçlu olduğu zaman, izinli olmadığı vakitte ödünç aldığı veya gasbeylediği yahut emânet alıp da zayi eylediği veya ariyet aldığı veyahut müdârebe ortağı olarak aldığını zayi ettiği bir şey varsa, hâl-i hazırda, onlar da alınır mı?

Eğer gasbettiğini ikrar ederse; ik^ar olunan şahıs da onun mahcur halindeki gasbını doğrular veya: "Mahcur hâlinde değil de me'zun ha­linde gasbeyledi." derse; bu takdirde, köle satılır ve o şahıs alacağını alır. Efendisi fidyesini verirse, o müstesnadır. Diğerleri kölenin sözünü doğrularlarsa, hâl-i hazırda değil de, köle azad edildikten sonra alacak­larını takip ederler.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'e göre böyledir.

Şayet onlar, mahcur halinde değil de me'zun hâlinde olduğunu söy­lerlerse; alacaklarım hâlde alırlar. Muhıyt'te de böyledir.

Keza, sabî ve alış verişe aklı eren bunak'a izin verilir; onlar da böyle söylerlerse, mes'ele aynıdır. Mebsût'ta da böyledir.

Me'zun köle, "bir mala kefil olduğunu" ikrar ederse; bu ikrarı sahih olmaz. Sirâciyye'de de böyledir.

Me'zun köle, hür olan biri için, bir ikrarda bulunsa; onun hak­kında, bir kölenin şehâdeti kabul edilmez. Fetâvâyi KâdMn'da da böyledir.

îzah'da şöyle zikredilmiştir:

îzinli bir köle, bir köleye veya hür'e karşı, nikâh sebebiyle üzerine vacip olan mehri ikrar ederse; —nikâh ister caiz olsun, ister fâsîd ol­sun; ister şüpheli olsun— gerçekten bu ikrarı bâtıl olur; azad edilinceye kadar sorumlu tutulnîkz.

Fakat, diyet ikrarında bulunur ve ikrar olunan da onu doğrularsa; o, ondan alınır. Aynî'de de böyledir.

îzinli köle veya hür, küçük yahut bunak olur; ve ikrar olunurlar ve onlar da, "o ikrarın, izinden önce olduğunu" söylerlerse; bu sözleri geçerli olur. Mebsût'ta da böyledir.

İzinli bir köle, efendisinin ölğm hastalığında gasp, satış, borç, bi' zâtihî durmakta olan veya zayi olmuş bulunan bir emânet yahut dur­makta olan veya zayi olmuş bulunan bir müdârabe malı veya bunlar­dan başka, ticâret işlerinden dolayı borçlu olduğunu ikrar ederse; bu iki durumdadır:

Eğer efendinin borcu sıhhatli iken, malının tamamını kuşatıyorsa; kölesini ve onun elinde olanını, kölenin kendi nefsine karşı ikrarı, efen­disinin ölüm hastalığında sahih olmaz. Şayet efendinin malı, hazırda bu­lunmazsa, kölesi satılır. Elinde bulunan da satılır ve onunla efendinin borcu verilir. Sonra da efendinin malı gelip, borcu kalmış olursa; hâ­kim, o maldan borcunun ödenmesine hükmeder. Fazla bir şeyi kalırsa, o takdirde hâkim, kölenin bedelini ve kâr'ının bedelini alır ve onu köle­nin borcuna karşılık olarak öder. Muhıyt'te de böyledir.

Eğer kölenin borcu, ondan da çoksa; artık, onda kölenin alacak­lılarının hakkı yoktur. Geride kalan mal vârislerin hakkı olur. Mebsût'ta da böyledir.

Bu durum, efendinin üzerinde sahih borç olduğu ve izinli kölenin efendisinin hastalığı zamanında, üzerinde borç olmadığı zaman böyledir.

Amma her ikisinin de üzerinde ödenmesi gereken borç bulundu­ğunda ve efendi de hasta değilken; köle, efendisinin ölüm hastalığında, kendisinin borcunu ikrar ederse; bu mes'ele iki durumdadır:

1- Kölenin-yanında, efendisinin sağlığında borcundan daha faz­la malın olması; efendisinin borcundan fazla olmama hâli.

Bu hâlde, kölenin ikrarı sahih değildir. Önce kölenin kazancından başlanır. Sonra fazla kalandan, efendinin alacaklılarına verilir.

2- Efendinin sıhhatli zamanında, her ikisinin de ödemesi gereken borcun fazla olma hali.

Bu durumda, önce, efendinin borcu ödenir.

3- Kölenin borcunun olmaması hali. Bu durumda onun ikrarı sahih olmaz.

İmâm Muhatnmed (R.A.), bunu böyle zikreylemiştİr.

Şayet, efendinin üzerinde borç olmaz da; köle ise, kendi kıymeti­ni ve elinde olanı içine alacak şekilde borçlu olur ve bu köle, bu borcun efendisinin hastalığında, ödünç alma veya alım-satım ve benzeri şeyler­den olduğunu söyler; sonra da efendisi aynı hastalıktan dolayı ölürse; bu durumda kölenin ikrarı sahihdir. Hâkim, kölenin rakabesini ve ya­nında bulunanı satar ve kölenin alacaklılarına, hisseleri nisbetinde tak­sim eder. Bir kısmını, diğerine takdim etmez.

İzinli köle, efendisi borçlu olmadığı hâlde, onun ölüm hastalığın­da; "yanında bulunan belirli bir şeyin, bir adamın olduğunu" söylerse; ikrarı sahih olur ve önce, ikrar olunan şahıstan başlanır.

İzinli köle, efendisinin hastalığı zamanında ticâretten men edilmiş olur; efendinin sıhhatli zamanında olan borç da bulunursa; bu kölenin mahcûrluğu geçerlidir.

Eğer efendi, borçlu değilse; efendinin ölüm hastalığında köleyi ti­câretten men etmesi doğru olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet, kölenin efendisinin sıhhatli halinde çok borcu olur; bu borç da, bütün malını, kölesini ve onun elinde olanı da kuşatır ve efendisi­nin hastalığında, izinli köle, bir adamdan şahitler huzurunda, bin dirhem borcu teslim alır veya şahitler huzurunda bir şeyi satın alarak tes­lim alır; sonra da efendi ölürse; o takdirde hâkim, o köleyi satarak, elinde olanla, önce, kölenin o borcunu öder. Şayet artan olursa; onu da efen­disinin borcuna verir. Muğnî'de de böyledir.

Bir adam, kıymeti bin dirhem olan bir kölesine ticâret izni verir; o köleden başka da hiç bir malı olmaz ve bu efendi hastalanır ve "ken­disinin bin dirhem borcu olduğunu" ikrar eder; sonra da izinli köle, aynı şekilde "kendisinin de bin dirhem borcunun olduğunu" söyler bilâhare de bu efendi ölürse; bu durumda hâkim, köleyi satar ve her ikisinin ik­rar eyledikleri borçları da yarı yarıya öder.

Şayet köle, efendisi hasta olmadan önce, "kendisinin bin dirhem borcu olduğunu" ikrar etmiş olsa; sonra da efendisi, "bin dirhem bor­cunun olduğunu" söyleyip ölseydi; o zaman, hâkim, önce kölenin bor­cunu öderdi. Şayet fazla bir şey kalırsa, onu da efendisinin borcuna ve-j*irdi. Muhıyt'te de böyledir.

Şâyeî efendi, önce, "bin dirhem borcu olduğunu" söyler; sonra da, birlikte veya ayrı olarak "bin dirhem daha borcunun olduğunu" söyler; bilâhare de bu köle, "bin dirhem borcunun olduğunu" söyler ve sonra da efendi ölür; bu üç alacaklı da'vâlaşırlarsa; kölenin bedeli olan şeyi üçe taksim ederler.

Keza, köle, önce bin, sonra da yine bin dirhem borcunun olduğu­nu söylerse; —bunları, İster muttasıl; ister, munfasıl söylesin farkçtmez— efendisinin alacaklisıyla beraber alırlar. Yâni, iki bin dirhem kölenin bor­cu; bin dirhem de efendinin borcu için, bu köle satılır. Parası üçe tak­sim edilerek uİacaL:;la/a verilir, Mebsût'ta da böyledir.

Eğer efendi, bin dirhem borcu olduğunu söyler; sonra, bin dir­hem daha olduğunu söyler; ba ikrarları da tamamen hastalığı hsüînde yapar; «tonr* da köle," bin dirhem, kendisinin borcu olduğunu söylerse; bu durumda hâkini, köleyi satıp, parasını efeadi ile kölenin alacaklıları arasında dörde taksim eder.

Şayet, hastalığında, efendi, "bin dirhem borcunun olduğunu" ik­rar eder; sonra da köle, kendisinin "bin dirhem, borcunun olduğunu" söyler; bilâhare de efendi, bin dirhem olduğunu söyler ve ölürse; bu durumda hâkim, iki efendiye, bir de kolejlin alacaklısına vererek taksim eder. Hâkim, kölenin bedelini, hisselerine göre alacaklılar arasında üç­te bir ve üçte iki şeklinde taksim eder. Muğnî'de de böyledir.

Kıymeti, iki bin dirhem olan bir izinli köle, efendisinin ölüm has­talı1 ında "bin dirhem borcunun olduğunu" söylemiş; sonra da efendi­si, "bin dirhem borcunun olduğunu" söylemiş; bilâhare bu köle, "bin dirhem daha borcunun olduğunu" söylemiş ve sonra da bu köle, bin dirheme, şahitler huzurunda, bin dirhemlik bir şey satın almış bilâhare de bu köle ondan sonra da efendi ölmüş; satın alman o köleden başka da bir malları kalmamışsa; o köle, bin dirheme satılır ve kölenin iki ala­caklısı arasında pay edilir; efendinin alacaklısına bir şey verilmez.

Eğer köle, o köleyi satın almamış olsaydı; efendisi, şahitler hu­zurunda bin dirheme müsavi bir köle satın almış olsa ve önce köle; son­ra da efendisi ölseydi mes'ele hâli üzerine kalır; köle bin dirheme satı­lır; önce satıcının parası verilir; artanı da kölenin alacaklısına verilirdi. Bu, ister efendinin sıhhatli halinde olsun, ister hastalığı zamanında ol­sun değişmezdi. Mebsût'ta da böyledir.

îzinli bir kölenin kıymeti, ikibin dirhem olur ve önce, köle "ken­disinin bin dirhem borcu olduğunu" söyler; sonra da efendisi, "kendi­sinin bin dirhem borcu olduğunu" ikrar eder; bilâhare de, bu efendi ölürse; o zaman hâkim köleyi satar. Önce kölenin bin dirhem borcunu öder; sonra da geride kalan bin dirhemi, efendisinin alacaklısına verir.

Şayet kölenin kıymeti, bin beş yüz dirheme düşerse; hâkim onun bin dirhemini kölenin alacaklısına; beş yüz dirhemini de efendisinin ala­caklısına verir.

Eğer kölenin bedeli bin dirheme düşerse; onun tamamı kölenin ala­caklısına verilir.

İzinli bir köle, "bin dirhem borcunun olduğunu" ikrar eder; sonra da, efendisi, "bin dirhem borcunun olduğunu" ikrar eder; bu sırada da, kölenin kendi kıymeti, iki bin dirhem olur; sonra da piyasa düşer; köle satılırsa; parası her ne ise iki alacaklı arasında taksim edilir. Mu-hıyt'te de böyledir.

Şayet izinli_köle, bin dirhem borcunu ikrar eder; sonra da, efen­disi bin dirhem borcunun olduğunu ikrar eder; bu kölenin kıymeti de bin dirhem olur ve efendisi öldükten sonra da bin dirheme satılırsa; efen­disinin alacaklısına bir şey tahsis edilmez. O bin dirhem, olduğu gibi kölenin borcuna verilir.

İzinli kölenin şahsi kıymeti; iki bin dirhem olur; kendisi de bin dirhem borcunun olduğunu söyler; sonra da efendisi, "bin dirhem bor­cunun olduğunu" ikrar eder; bilâhare de köle, "bin dirhem daha bor­cunun olduğunu" söylerse; bu köle, iki bin dirheme satılınca, o, üç ala­caklıya, müsavi şekilde pay edilir.

Şayet hâkim, on» bin beş yüz dirheme satarsa; onun beşyüz dirhe­mini, efendinin borcuna; kalanını da kölenin iki alacaklısına verir.

Şayet bin dirheme satarsa; efendinin alacaklısına bir şey vermez. . Muğnî'de de böyledir.

îzinü bir köle, önce, "bin dirhem borcunun olduğunu" söyler; sonra da onun efendisi, "bin dirhem borcunun olduğunu" söyler, da­ha sonra da, yine efendisi, "bin dirhem daha borcunun olduğunu" söyler; bilâhare yine "bin dirhem borcunun olduğunu" muttasıl veya münkati olarak söyler; sonra da köle: "Bin dirhem daha borcum vardır." derse; efendi öldükten sonra, bu köle ikibin dirheme satılınca, onun bin dir­hemi kölenin alacaklılarına, bin dirhemi de efendisinin alacaklılarına verilir.

Şayet köle, binbeşyüz dirheme satılırsa; bin dirhemi, kölenin ala­caklılarına; beşyüz dirhemi de efendinin alacaklılarına taksim edilir. Meb-sût'ta da böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.), şöyle buyurmuştur:

Bir adam, kölesine ticâret izni verir; o da, kendi kıymetinden daha fazla, borç ikrarında bulunur ve kölenin hiç borcu olmaz ve efendisini yalanlarsa; tamamı ona maledilir.

Şayet efendisinin ikrarını doğrularsa; alacaklılar muhayyerdirler: Dilerlerse, alacakları için köleyi satarlar; dilerlerse, ona ruhsat verirler.

Keza, efendisi, kölesine: "Sen, bana karşı filâna kefilsin." der; köle de onu yalanlarsa (= inkâr ederse), malın tamamıyla ilzam edilir. Mu-hıyt'te de böyledir.

Efendi, kölesinin "on bin dirhem borcu olduğunu" söyler; köle ise bunu inkâr ederse; bu köle satılır ve parası, alacaklıları arasında taksim edilir.

Müşterinin yanında bu köleye karşı yapılacak bir şey yoktur.

Eğer müşteri onu azâd ederse; alacaklılar, kölenin kıymeti için kö­leye müracaat ederler.

Şayet borcu için köle satılmaz da, efendisi onu müdebber eylerse; bu durumda, alacaklılar için muhayyerlik vardır: İsterlerse, kıymetini efendisine ödetirler; isterlerse, bütün borcu için ona genişlik verirler.

Efendisi, müdebber eyledikten sonra, onu azâd ederse; alacaklılar ondan yalnız kıymetini alırlar.

Şayet izinli köle beşbin dinhemini öder de, sonra azâd edilirse; yi­ne onun kıymetini ondan alırlar. Kıymetinden fazla olanı, geçersiz olur.

Efendisi, köleyi hasta olana kadar müdebber eylemez: Sonra da azâd eder ve efendisi ölürse; o köleden başka da hiç malı bulunmazsa; o kö­lenin kıymetini, —vârisler değil— alacaklılar alırlar. Vârislere ve efen­dinin alacaklılarına bir şey yoktur.

Efendi, köleye karşı, hastalık halinde borç ikrar ederse; mes'ele hâli üzerinedir. Kıymeti, önce efendinin alacaklıların    olur; sonra, kö­lenin alacaklılarına sıra gelir.

Şayet borç ikrar etmez de; hatâen cinayet ikrar ederse; onu Öder.

Keza, bir adam, bir kölesinin elinde bulunan cariyeyi veya köle­yi ikrar eder veya cinayet ikrarında bulunursa ikrar ettiği şeyin mislini vermesi gerekir.

Şayet efendi, onların ikisini de a'zâd ederse; —ı'takda söylediğimiz gibi— bu, azâd eyledikten sonra, borç ikrarı gibidir. Mebsût'ta da böyledir.

İzinli köle, borç ikrar ederse, tamamım kendisinin ödemesi lâ­zımdır. Efendisinin borç ikrarömlunmadığı zamanda olduğu gibi... Meb­sût'ta da böyledir.

İzinli köle, efendisinin hastalığı halinde, bir şey satar, efendisi­nin de, sıhhatli hâlinde kimseye borcu bulunmaz; kölenin de borcu ol­maz ve köle, sattığı şeyin bedelim teslim aldığını ikrar ederse, bu ikrarı sahih olur.

İzinli köle, borca gark olsun veya olmasın; eğer efendisinin bor­cu, köleyi de, elinde olanını da ihata ediyorsa beyyinesiz olarak, köle­nin sattığı malın parasını aldığını söylemesi kabul edilmez..

Şayet efendisinin borcu, onun sıhhatli hâlinde olmuşsa bu böyledir.

Yok eğer, hasta iken borçlanmışsa; izinli kölenin, müşteriden satış bedelini almış olması, müşterinin beraatı olmaz. Ve hatta, müşteri ala­caklılara hedef olur. Beyyinesi olursa, o müstesnadır.

Bu durumda müşteri, vârislerden biri olur; köle de tamamen borç­lu efendisi ise, borçsuz olursa; bu kölenin: "Satış bedelini vârislerden aldım." demesi caiz Olmaz. Keza, efendi de, köle de borçlu olurlarsa; kölenin, "satış bedelini aldığını" ikrar etmesi sahih olmaz. Muhiyt'te de böyledir.

İzinli bir köle, kendisinin ölüm hastalımda, "borç, emânet,/ari­yet, müdârabe, icâre veya gasp" ikrarında bulunur; sonra da ölürse; bütğn söyledikleri —sıhhatli iken borcu yok idi ise— caiz olur.

Şayet sağlığında borçlu idi ise, bu husustaki ikrarı sahih olmaz. Elin­de bulunan satılır ve sıhhatli hâlindeki borcuna verilir.

Hastalığında ikrar eylediği gasp, şahitlerin huzurunda olmuşsa; ariyet ve emânet de böyle olmuşsa, şahitlerin bu şeyleri aynen tanıyor olmaları hâlinde, o şeyleri almaya, ikrar olunan zatlar çok daha haklı olurlar.

Eğer tanıyamiyorlar; ancak, bunlara* gasb, emânet ve ariyet oldu­ğu belli ise, ikrar olunanlar önceki borçlularından daha elyaktırlar.

Keza, şahitler huzurunda, hastalığında yaptığı borç, daha önce öde­nir. Muğnî'de de böyledir.

Sıhhatli iken borçlu olmayan bir izinli köle, hastalığında kendi­sinin, "bin dirhem borcunun olduğunu" söyler ve yine, hastalığında, "bir adama sattığı, şeyin bedeli olan bin dirhemi aldığım da" ikrar ederse; onu aldığını ikrar etmesi de sahih olmaz. Fakat o, diğer borçlusu ile onun arasında yarı yarıya taksim edilir.

İzinli köle hastalanır; sıhhatli iken de borcu bulunursa; alacaklı­ların bir kısmına verip, bir kısmına vermemesi caiz olmaz. Mebsût'ta da böyledir.

İzinli bir köle, hastalığında, "bin dirhem borcu olduğunu" söy­ler; sonra da, "bir başkasından bin dirhem emânet aldığını" ikrar eder ve ölür; elinde de, emânet diye söylediği bin dirhemden başka bir şeyi bulunmazsa; o emânet, alacaklı ile emânet sahibi arasında yarı yarıya taksim edilir. Hür bir adam gibi...

İzinli köle, sıhhatli iken borçlu bulunur ve hastalanır ve yine sıh­hatli hâlinde, başka bir adamda, vacip olan bir alacağı daha olur ve onu aldığını da ikrar ederse; bu ikrarı sahih olur ve o borçlu borcundan beri olur.

Keza, sıhhatli iken olan alacağını, aldığını ikrar eder;.üzerinde de hasta iken borcu bulunursa; alacağını aldığını ikrar etmesi şahindir.

Bu, izinli köle, sıhhatli iken ikrar eylemişse böyledir. Fakat, hasta­lanınca, "alacağını aldığını" ikrar ederse; sıhhatli iken de borçlu ise; alacağını aldığını söylediği sahih olmaz. Borçlu olduğu şahsın borcun­dan da beraat etmiş olmaz. Muğnî'de de böyledir.

îzinli köle, hastalanır; "bir adama sattığı şeyin bedeli olan bin dirhemi aldığını" da ikrar eder; köle de borçlu olmadığı gibi, ondan başka malı  da bulunmaz;  sonra da  "kendi nefsinin,  bin dirhem borcu olduğunu" söyler ve ölürse; alacağını afdı* im ikrar etmesi caizdir.

Şayet,, borcunu kendisi ikrar etmediği hâlde, şahitlerin gözü önün­de, bu borç kendisine sabit olursa; o takdirde, alacağım aldığı ikrarı bâtıl olur. Çünkü, muayene ile üzerine vacip olan borç, açık borç gibidir. Şahitlere töhmet yoktur. Ve istifa ikrarı bâtıldır (= geçersizdir). Meb­sût'ta da böyledir.

Bir efendi, izinli kölesinin cariyesini satıp, parasını da aldığın­da, bu köle, "onun satılmasını, kendisinin sövlediğini" ikrar ederse; ona tazminat gerekmez.

Şayet inkâr ederse, tazminat gerekir. Bu, câriye duruyorsa böyledir.

Eğer, câriye zayi olmuşsa; sahih olan, kölenin tasdik olunmamasıdır. Şayet köle, efendisini yalanlarsa; cariyenin kıymetini efendisi taz­min eder.

Fakat izinli köl'e: "O emretmedi; satılması için ben izin verdim." derse; bu sözü kabul edilmez. Ve efendi tazmin edici olarak kalır.

Keza, alacaklıları onu sattıktan sonra, ikrar ederse; ikrarı sahih ol­maz. Muğnî'de de böyledir.

İzinli köle, çok borçlu olur ve cariyesini, efendisinin oğluna ve­ya babasına yahut mükâtebine veya ticarete izin verilmiş borçlu veya borçsuz kölesine, kıymetinden fazla ücretle satar; müşteriye teslim et­tikten sonra da, "onun parasını aldığını" İkrar ederse; bu ikrarı caiz olur.

Yalnız, mükâtebi ve kölesi için olan ikrarı caiz olmaz. Bu hususta kölenin vekili köle menzilindedir.

İzinli kölenin oğlu hür olur ve babası olan kölenin malını helak eder veya bu işi, kölenin karısı, mükâtebi, babası, borçlu veya borçsuz olan kölesi yapar; izinli köle de "helak eden şahıstan, bedelini aldığını" ikrar ederse; sözü tasdik edilmez. Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre —izinli köle, ister borçlu olsun isterse olmasın— böyledir.

İmâmeyn'e göre ise, sözü tasdik edilir.

Malı zayi eden şahıs, izinli kölenin kardeşi olursa; kölenin o ma­lın bedelini, ondan aldığını ikrar etmesi caizdir.

Köle ikrar ettikten sonra kardeşine yemin ettirmek yoktur. Mebsûi'ta da böyledir.

Efendisi, izinli köleye: "Kölesini satmasını" emreder; o da sat­tıktan sonra; "müşteriden, bedelini aldığını" söylerse; efendisi ona ye­min verir. Eğer yemin ederse; tazminat gerekmez.

Şayet yemin edemezse, onu tazmin eder. Muğnî'de de böyledir.

Bir kimse, kıymeti bin dirhem olan kölesini, ticârete izinli kılar; o da bin dirhemi efendisine öder; sonra da efendisi, 'onda, bin dirhem alacağının olduğunu" söyler; izinli köle de bunu ikrar eder; bilâhare de, efendisi onu azâd ederse; bu durumda, o köleye dirhem veren muhay­yerdir: İsterse, kölenin efendisine, onun kıymetini tazmin ettirir; ister­se, alacağını köleden alır.

Eğer efendi tazminatta bulunmuşsa, diğer birinin.efendiye ve köle­ye bir diyeceği olmaz.

Şayet alacaklılar, köleden alırlarsa; o taktirde, ikrar olunan zat, kö­lenin kıymetini efendiye ödetir.

Şayet efendi, "kölenin üzerinde, iki bin dirhem borç olduğunu" söyler; onun üzerinde de bundan başka hiç borç bulunmaz ve köle de bunu inkâr eder; sonra da kölenin üzerinde kendi ikrarı veya beyyine ile, bin dirhem borç bulunursa; bu durumda o köle satılır. Ve, borcuna bedel verilir. Mebsût'ta da böyledir.

Efendinin, kölesinin borçlu olduğunu söylemesi —her ne kadar, köle onu yalanlasa bile— s"ahih olur. Ve alacaklılar, kölenin tam kıy­metini" alırlar. Eğer köle azâd edilirse, o taktirde, kıymetinin en az sevi­yede olanım alırlar. Suğrâ'da da böyledir.

Şayet, izinli kölenin kıymeti, iki bin beş yüz dirhem olur, ve bu köle, "üzerinde, bin dirhem borç bulunduğunu" söyler; sonra da efen­disi, "bin dirhem borçlu olduğunu" ikrar eder ve bu köle iki bin dirhe­me satılırsa; gerçekten alacaklılar alacağının tamamını alırlar.

Bu köle, satılmaz da azâd edilir; kıymeti de bin beş yüz dirhem olur­sa; alacaklılara, kıymetini —itk sebebiyle— tazmin eder (- öder). Bu kıymet, kölelik maliyetinin kıymetidir

Şayet köle satılırsa, aralarında beşte bir olarak taksim edilir ki, her birine altı yüz dirhem isabet eder. Ve o iki alacaklı, alacakları olan dör-deryüz dirhem için, köleye müracaat ederler.

Köleye, ikrarda bulunan efendisi de, iki yüz dirhem için, müracaat eder.

Alacaklılar, dilerlerse efendiyi bırakıp, borcu için, köleyi takip ederler.

Şayet, onu takip eder de, iki bin dirhemlerini alırlarsa; efendi de beş yüz dirhemi ikrar etmişse; o beşyüz dirhem için, ona müracaat ederler.

Şayet, kölenin kıymeti bin dirhem olur ve bu köle, "bin dirhem, borcunun olduğunu" söyler; sonra da efendisi, "bin dirhem borcunun olduğunu" ikrar eder; bilâhare de bu kölenin kıymeti artar ve iki bin dirhem olur, sonra da bu köle, bin dirhem daha borç ikrar eder ve iki bin dirheme satılırsa; parasının tamamı, hasseten kölenin ikrar eylediği alacaklılara verilir.

Şayet, efendisi onu azâd ederse; onun kıymetini tazmin eder. Kö­lenin ikrar eylediği alacaklıları, köleyi takip etme yolunu ihtiyar ederler ve efendinin verdiği kıymetten de vazgeçerlerse; efendisi alacağının ta­mamını alır.

Eğer, kölenin kıymeti, bin beş yüz dirhem olur ve efendisi ctfia kar­şı, bin dirhem borç ikrar etmiş bulunur; sonra da arası açık olrr/ak üze­re, bin dirhem daha borç ikrar etmiş olursa; o, öncekiler arasında üçte birlidir ve önceki bin, sonraki beşyüz olarak kabul edilir.

Eğer kölenin kıymeti bin dirhem idiyse, bu kıymet, önceki île, ara­sında üçte birdir. Önceki bin üçe taksim edilirse böyledir. Aralarında sabit olan miktarca alacaklarını alırlar; sonra da kıymetinin tamamı için, efendisine müracaat ederler.

Eğer efendi, kelimeleri muttasıl ikrar eylediyse; bu kölenin bedeli­ne ortak olurlar.

Eğer efendisi, bu köleyi azâd eder ve kıymetine de uyarsa, bu köle­ye, kıymeti kadar için müracaatta bulunur.

Eğer efendisi köleyi azad edip, kıymetine tâbi olur; sonra da ala­caklılar, —alacakları için— kölenin kıymetine müracaat ederlerse onu alırlar.

Şayet kölenin kıymeti bin dirhem olur ve efendisi, onun üzerinde bin dirheminin olduğunu söyler; sonra da bin dirhem borç daha ilâve edilir; bu kölenin kıymeti de yükselip iki bin dirhem olur; bilâhare de, köle bin dirhem daha borç ikrarında bulunur ve bu köle, iki bin dirhe­me satılırsa; bu iki bin dirhem, önceki ile sonraki ikrar eylediği alacak­lıları içindir. Onu yarı yarıya alırlar. Ortadakine bir şey yoktur.

Şayet ikibin beş yüz dirheme satıldı ise, önceki ile sonraki, alacak­larını alırlar; kalan da ortadaki alacaklının olur.

Efendisi, onu azâd eder; kıymeti de iki bin dirhem olursa; onun kıymetini, önceki ve sonraki alacaklı alır; ortadaki alacaklıya bir şey yoktur.

Kıymeti iki bin beş yüz dirhem olan izinli bir köleyi, efendisi azâd eder; onun kıymetinin iki bin dirhemini Önceki ve sonraki alacaklıları alır. Beş yüz dirhemini de ortadaki alacaklı alır.

Şayet kölenin kıymeti, bin beş yüz dirhem olur ve önce efendisi "bin dirhem borcunun olduğunu" söyler; sonra "bin"; sonra da "iki bin dirhem borcu olduğunu" söyler; köle de üç bin dirheme satılırsa; önceki alacaklı, bin dirhemini tam alır. Keza, ikincini de tam alır; geride bin dirhem kalır; onu da üçüncü alacaklısı alır.

Eğer, ondan bin dirhemi çıkarılırsa; geride kalan, üçte iki olur: Onun üçte birini, birinci alacaklı, üçte birini de ikinci alacaklı alır.

"Kölenin üzerinde iki bin dirhem borç olduğunu" bu köle, efen­disi ile birlikte söylerse; kölenin bedeli ve malı, o iki alacaklının arasın­da, yarı yarıya taksim edilir.

Şayet, kölenin elinde büşyüz dirhem mal olur; köle de "üzerinde bin dirhem borcu olduğunu*' ikrar eder; sonra da, efendisi' 'iki bin dir­hem borcu olduğunu" söyler; bilâhare de köle, "bin dirhem borcu olduğunu" söylerse; efendinin söylediği borç, kölenin bedeline ve ka­zancına katılmaz. —Ancak, beşyüz dirhem hariç.—

Şayet efendisi, kölenin söylemesinden önce söylemiş olsaydı; köle­nin bedeli ve malı aralarında dört sehim olurdu: iki sehmi, efendinin söylediği alacaklının olur; geri kalanı da, kölenin iki alacaklısının olur­du. Mebsût'ta da böyledir. [9]

 

7- İKİ KİŞİNİN ORTAK BULUNDUĞU BİR KÖLEYE, SAHİPLERİNİN VEYA ONLARDAN BİRİNİN İZİN VERMESİ
 

Aslolan, iki efendiden birisinin, kendi hissesine izin vermesi sa­hihtir. Ortağının hissesine izin vermesi ise, sahih değildir. İzin veren or­tağın izni sahih olduğu zaman, susan ortak kendi nasibi hakkındaki iz­ni feshetmek istese; buna hakkı yoktur.

Bu izinli kölenin bütün alış-verişi caiz olur. Bu, el-AsFde böylece zikredilmiştir.

Alımları ve satımları caiz olunca, onun kazancına ve elinde ola­na, borç isabet edebilir.

Şayet borç, köleye, kazancı sebebiyle isabet etti ise (şöyleki; Köle kazandı, kâr etti, ticâreti sebebiyle de borçlandıysa) kıyâs, o borcun, izin verenin hissesinden verilmesidir ve yansının da izin vermeyip susan şahsın hissesinden verilmesidir.

İstihsân ise alacaklıların tamamına, kölenin bütün varlığı, hem izin verenin hemde susanın hissesinden verilmesidir.

Bu kıyâs ve istihsân üzerine, bu köle, tamamen men edilmiş biri olduğu hâlde, kendisi, alım-satım yapmış ve ticaret sebebiyle kazanç sa -lamış veya borçlanmişsa; bu durumda kazancını, borcuna karşılık ver­mesi istihsândır.

Kıyasa gelince, sarf edemez. Kazancının tamamı efendisinindir. Bur­cunu, azâd edildikten sonra öder. Ancak, kendisine izin veren şahıs se­bebiyle borçlanırsa; onun hissesinden borcu ödenir. İzin vermeyenin his­sesinden bir şey ödenmez.

Fakat, kölenin kazanç sebebi ve borç sebebi bilinmiyorsa; (şöyleki: Köle: "Bağış sebebiyle kazandım; ticâret sebebiyle değildir." derse) o takdirde, ona ortak olurlar.

Şayet, izin veren ve köle ikisi birlikte: "Hayır, bu kazanç ticâret sebebiyledir." derlerse; kıyâsen efendinin sözü geçerli olur.

İstihsânen ise, kölenin sözü geçerlidir. Muğnî'de de böyledir.

İzinli kölenin yanında, ticaretten isabet etmiş mal olur. İzin ver­meyen efendisi de: "Ben, bunun yarısını alırım." derse; onda, onun hakkı yoktur.

Fakat, köle borçlu olursa; o malın tamamı onlara verilir.

Şayet bundan sonra, bir şey artarsa; o takdirde izin veren de, izin esnasında susan da o artan mala yarı yarıya ortak olurlar.

Şayet borç fazla gelirse; o borcu ödemek hasseten izin verene âit olur.

Keza, köle gasbeylediğini söyler veya başkasının malını zayi eyle­diğini söyler ve bu beyyine ile sabit olursa; —hiç birinin izin vermemiş olmaları gibi— rakâbesine âit olur. Mebsût'ta da böyledir.

İki kişinin ortak bulunduğu bir köleye, onlardan birisi ticâret iz­ni verir; o köle de bir şey alıp satar; ona izin vermeyen ortak da onu o hâlde görür ve onu yasaklamazsa; o da, ona izin vermiş olur.

Şayet izin vermeyen zat, çarşıya gelir de, onları o köleye bir şeyler satmaktan men eder ve: "Eğer ona bir şey satarsanız; ben karışmam; ortağıma aittir." der; sonra da o köleyi, alım-satım yapıyor olarak gö­rür ve bir şey söylemez, susarsa; kıyâsen hissesine âit bu hâl izin sayılır.

İstihsânen ise. hissesine âit izin olmaz.

Bu, şunun hilafınadır:

Köle tamamen mahcur olur; o adamda, onu çarşı ahâlisinden bir şey alıp satmaktan men eder; sonra da onun ticâretle uğraştığını görün­ce, susarsa, o zaman, köleye izin vermiş sayılır. Her ne kadar, ticâret­ten men etmeden önce susmuş olsa bile böyledir. Mahıyt'te de böyledir.

İki efendiden birisi, köleye izin verdiği hâlde; diğeri, çarşıya ge­lerek, çarşı halkına "o köleye satış yapmamalarını" söyler; sonra da izin vermeyen zat, ortağının, köledeki hissesini satın alırsa; o köle ta­mamen ticâretten men edilmiş olur. Onu satın alan zat, bu kölenin alım-satımını görür ve men etmezse; bu, o köleye ticâret izni olur. Mebsnt'ta da böyledir.

îki ortaktan birisi, diğerine: "Hissene izin verdim. Kendi hisse­me de verdim." derse; bu, o kölenin tamamına izin olur. Tatarhâniyye'de de böyledir.

îki kişi, bir köleye ortak bulunduklarında; onlardan birisi, diğeri­ne, "kendi hissesini mükâtebe yapmasına" izin verir; o da mükâtep ya­parsa; bu, her ikisi için de köleye ticâret izni olmuş olur. Fakat, kita­bet, onu mükâtebe yapana aittir.

İmâm Ebo Hanîfe (R.A.)'ye göre, o kölenin kazancının yarısı, kendi­sini mükâtebe yapmayan ortağa aittir.

Keza, birisi, diğerini "Kendi hissesini mükâtep yapmaya" vekil eder; o da öyle yaparsa; yine onun kazancına mükâtep yapan ile vekil olan ortak, ortak olurlar.

İki ortakdan birisi izin verir ve ona borç isabet ettikten sonra da, diğer arkadaşının hissesini satın alır; sonra yine satın alıp ve böylece sa­tar ve onun borçlu olduğunu da bilmezse; borcunun önceki de, sonraki de önceki hisse sahibinin olacaktır.

Hissesini arkadışından satın aldıktan sonra, onun ahm-satım yap­tığını bilse; bu, satın almış olduğu yarıya da ticâret izni olur. Öiiceki borç, önceki hisse sahibine aittir. Sonraki borç ise, köleye aittir. Meb-sût'ta da böyledir.

İki ortak, iki kölelerine ticâret izni verirler; onlardan her birine de yüzer dirhem ödeme yaparlar; bir yabancı da yüz dirhem verir ve, onlardan her biri, vadeli olarak bir şey satarlar ve o yüz dirhem sebe­biyle köle satılır veya ölürse; onun yarısı yabancının olur. Geri kalanı da ortaklar aralarında taksim edilir. Muğnî'de de böyledir.

Bir adam, ortak bulunduğu bir köleye ticâret izni verir; bu köle­de borçlanırsa, ona izin veren ortağa: "Ya borcu öde; yoksa köledeki hisseni satarız." denilir. Sirâriyye'de de böyledir.

İki kişi, bir köleye ortak olduklarında; onlardan birisi, kendi hissesini mükâtep yaparsa; bu onun için ticârette izin olur; diğeri, onun kitabetini ibtâl ettirir. Şayet o köle, önce borçlanırda, sonra kitabeti ib-tâl edilirse; o borç, hasseten onu mükâtebe edene aittir.

Eğer kitabetini ibtal etmez ve hatta, onun alım-satımını gördüğü hâlde, onu men etmezse; bu hâl, onun için kitabete izin sayılmaz. Bu şahısın kitabeti ibtâl hakkı vardır.

Bu, o köleye ortaklardan birinin izin vermiş olduğu zaman böyle­dir. Şayet, diğeri de onun kitabetini, ona reddeder ve bu köle sonradan borçlanırsa; borcunun tamamı için satılır; değilse borcu efendileri öder. Mebsût'ta da böyledir.

İzinli bir köleye, onun iki efendisinden birisi, yüz dirhem verir­se; mes'ele hâli üzeredir. O yüz dirhem, yabancı ile onun arasında tak­sim edilir. (Şöyleki: Yüz dirhem üçe bölünür; üçte ikisini efendisi alır. Üçte birisini de yabancı alır.) Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir.

İmâmeyn'e göre, efendisine dörtte biri, yabancıya da dörtte üçü ve­rilir. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.

îki kişi, müfâveda ortağı veya ınân ortağı olduklarında; bu or­taklıklarıyla ilgisi olmayan bir köleleri bulunur ve bu ortaklardan biri­si, o köleye, ortaklık malından yüz dirhem verir; bir yabancı da ona yüz dirhem verir; sonra da köle ölüp; geride yüz dirhem bırakır veya borcu için, bu köle satılır ve ancak yüz dirhem ederse; yabancı onun üçte iki­sini alır; ortaklar, üçte birini alırlar.

Şayet ortaklıkları, ınân ortaklığı olsaydı; köle de ortak malı oldu­ğu hâlde onlardan birisi, ona yüz dirhem verseydi; bir yabarcı da yüz dirhem vermiş olsaydı; yine onun yüz diihemi, üçe bölünür ve üçte iki­sini yabancı alır; üçte birisini de iki ortak aralarında taksim ederlerdi.

Şayet köle ortak malı olur ve ortakların ikisi veya birisi, ortaklık­tan yüz dirhem verir; yabancı da yüz dirhem verirse; mesele hâli üzre kalır ve o ortaklara hiç bir şey verilmez; hepsi yabancının olur. Mebsût'­ta da böyledir.

Câmiu'l-Fetâvâ'da şöyle zikredilmiştir:

îki kişinin, ortaklaşa bir köleleri olur ve ona ticâret izni verirler ve ona bin dirhem borç isabet ederse; ortaklardan birisinin bulunmadığı zaman, alacaklı gelerek alacağını ister; kölenin efendisi de kendi hisse­sini yediyüz dirheme sattıktan sonra, diğer ortağı gelip, o da hissesini beşyüz dirheme satarsa; alacaklıya üçyüz dirhemini verir ve onun bor­cu ödenmiş olur. Geride iki yüz dirhem kain-. O da, hissesini yedi yüz dirheme satana verilir. Böylece borcu müsavi şekilde ödemiş olurlar. Ta-tarhâniyye'de de böyledir.

tki kişi, ortak bulundukları bir köleye, izin verirler; sonra da, ona, ortaklardan birisi, yüz dirhem verir; yüz dirhem de bir yabancı ve­rir; bundan sonra da, bir şey vermeyen efendi, kaybolup, yabancı gele­rek, ona yüz dirhem verenin hissesinin satılmasını ister ve o da hissesini beşyüz dirheme satar; yabancı da onu alır; sonra da diğer efendisi, ge­lirse, onun hissesi de satılır ve yabancıya verilir. Mebsût'ta da böyledir.

En doğrusunu bilen Allahu Teâlâ'dır. [10]

 

8- MEZUN BİR KÖLE İLE EFENDİSİ ARASINDAKİ İHTİLAF VE BU HUSUSTAKİ DA'VÂLAR
 

Kendisine izin verilmiş bir kölenin yanında bir miktar mal bu­lunduğunda; bu kölenin efendisi: "Bu mal benimdir." der; köle de: "O benimdir." derse, kölenin borçlu olması hâlinde, bu kölenin sözü ge­çerli olur.

Şayet, kölenin borcu yoksa, efendisinin sözü geçerli olur. Zehıy-re'de de böyledir.

Şayet, bir kısım mal kölenin elinde; bir kısmı efendinin yanında olursa; yine bu kölenin borçlu olması hâlinde, ikisinin yanındakine de ortak olduklarına hükmedilir.

Şayet kölenin borcu yoksa,  o zaman,  efendinin elinde olan» efendinindir.

Eğer bu mal, kölenin, efendinin ve bir yabancının yanında bulu­nur ve onlardan her birisi de malın,.kendisinin olduğunu iddia eder ve bu durumda da köle borçlu olmazsa; o takdirde, efendi ile yabancı, o mala yarı yarıya ortaktır.

Şayet köle borçlu ise bu mal aralarında üçte bir nisbetleri ile ortak bir mal olur.

Hür Bir kimse ile izinli bir kölenin yanında, bir elbise olur ve bu elbiseyi, her biri, "benim." diye iddia ederse; yansı birinin, yarısı da diğerinin olur.

Veya ortak oldukları bir hayvana birisi binmiş; diğeri de gemini çe­kiyor olursa; bu hayvan binicinin   olur; elbise giyenin olur.

Şayet hayvana binmemiş diğeri de ona yapışmişsa; bu hâl tercih hak­kı olmaz.

Şayet, birinin daha müstehak olduğunu gösteren sebeplerden birisi var; diğerinin yoksa; o şeyin öncekinin olması evlâ olur. Mebsût'ta da böyledir.

Şayet, bir me'zun köle veya mükâtep ve hür bir şahıs, kendisiyle birlikte terzilik yapsın veya ticâret yapsın diye, birini icarlar; icarlaya-nm elinde de bir elbise olur ve ecîr: "Bu benimdir." der; icarcı da: "Bu benimdir." derse; eğer nefsini kiraya veren, müste'cirin dükkânında veya evinde ise; bu durumda müste'cirin sözü geçerli olur.

Eğer ücretle çalışanın evinde ise onun sözü geçerli olur.

Şayet, elbiseyi ücretle çalışan giymişse mes'ele aynıdır ve onun sö­zü geçerlidir. İster, müste'cirin evinde olsun; ister, dükkanında olsun farketmez.

Şeyhû'I-İnıâmü'I-Celil Ebû Bekir Muhammed bin Fadl'ün şöyle buylur-duğu rivayet edilmiştir: Bir iş âletinde münazaa olursa, ecîrin sözü, — ister ecîr müste'cirin dükkanında olsun, isterse, evinde olsun— geçerli­dir Marangozon keseri, testeresi ve benzerleri gibi.. Muğnî'de de böyledir.

İzinli bir köleyi, efendisi bir iş için icarladığında, onun elinde, bir elbise bulunur ve müste'cir: "Bu benimdir." der; efendisi de: "Be­nimdir." derse; müste'cirin sözü —o, ister müste'cirin evinde olsun, is­terse dükkanında olsun— geçerlidir. Yani: Şayet efendisi, izinli köleyi —alış verişin dışında— bir iş için icarlarsa; o mahcur kalır. Fakat, ahm-satım için icarlarsa, o, ticârette me'zun olarak kalır.

Şeyhû'I-İslâm şöyle buyurmuştur:

Şayet mahcur, bir elbise giymişse; efendisinin sözü geçerli olur.

Şu mes'ele bunun hilafınadır: Eğer mahcur bir hayvana binmiş; müs­te'cir ile efendi arasında o hayvan hakkında ehtilaf çıkmışsa; nerde olursa olsun, müste'cirin sözü geçerli olur. Muhiyt'te de böyledir.

İzinli köle, efendisinin evinde olur ve elinde bir elbise bulunur; müste'cir: "Bu benimdir." der; efendisi de-: "Benimdir." derse; o efen­dinindir. Mebsûl'ta da böyledir.

İzinli köle ticâret yapmakta iken, yanında elinde eşya tutan bir kö­le bulunur ve bunlar efendinin evinde olursa, o köle kimindir?

Bu hususda İmâm Muhammed (R.A.), bir şey zikretmemiştif.

Fakyh Ebû Bekir el-Belhî, şöyle buyurmuştur:

"Efendinin," demek, uygun olur.

Şayet o elbiseyi, me'zun köle giymiş veya o hayvana, o binmiş ve efendi ile bu köle arasında ihtilaf çıkmışsa; —ister ticâret malı olsun, isterse olmasın— köleye hükmedilir. Muhiyt'te de böyledir.

Câmî'de şöyle zikredilmiştir:

Bir adam, birisinin kölesine, bîr bağışta bulunduktan sonra, o ba­ğıştan dönmeyi murad eder; kölede: "Ben, mahcurum; efendim olma­dıkça sen dönemezsin." der; bağış yapan da: "Hayır, sen izinlisin." derse bu köle de mahcur olduğunu belgelerse; belgesi makbuldür. Tatarhâniy-ye'de de böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.), şöyle buyurmuştur:

Bir köle ahş-veriş yapar; bu esnada da: "Ben, izinliyim." veya *'Mahcurum." demez ve kendiside borçlanır; sonra da: "Ben mahcu­rum. Bana izin verilmedi." der; alacaklıları da: "Hayır, sen izinlisin." derlerse; bu durumda, istihsânen, alacaklıların sözü geçerli olur. Onla­rın sözü geçerli olunca da, köleyi me'zun kılarız.

Veya köle, açıktan açığa ikrar ederek:. "Ben izinliyim." derse; kı-yâsen, elinde bulunan şey, —efendisi hazır olmasa bile— borcu için satılır.

İstihsanda ise, borcu için, onun kazancı satılır; kendisi satılmaz.

Efendisi hazır olmadıkça, köle borcu için satılmaz.

Bu, hem kıyâsen, hem de istihsânen böyledir.

Alacaklılar isbat ederek, kölenin me'zun olduğunu açığa çıka­rırlar; efendisi yok iken köle de bunu inkâr ederse; bu durumda alacak­lıların beyyinesine itibar edilmez ve köle satılmaz.

Eğer köle, "izinli olduğunu" söylerse; hâkim, onun malını satıp borcuna verir. Sonradan, efendisi gelip; onun iznini inkâr ederse; ö takdirde hâkim, alacaklılardan "kölenin me'zun olduğuna dâir" beyyine isîer.

Şayet beyyine ibraz edebilirlerse; alacaklarını alırlar; değilse, köle efendisine bütün varlığı ile teslim edilir.

Bu, köle: "Ben mahcurum; izinli değilim." dediği zaman böyledir.

Müşteri, kölenin mahcur olduğunu iddia ederek satılanı sana ver­mem. Çünkü, sen azâd olana kadar hakkım.sende kalır." der; köle de: "Ben izinliyim." derse; bu durumda, yeminsiz olarak kölenin söylediği söz geçerli olur. O takdirde, satıcı, sattığını teslim etmeye cebredilir ve parası köleden alınır.

Bir kimse, bir^köleden, bir şey satın aldıktan sonra, o müşteri: "Kölemahcurdur." der; kölede: "Ben izinliyim." derse, yeminsiz ola­rak kölenin sözü geçerli olur.

Şayet müşteri: "Ben, senin mahcur olduğunu isbat ederini." der­se; sözü kabul edilmez. el-AsTda böyle zikredilmiştir. Bazı âlimler, bu mes'elde iki rivayet vardır veya kıyâs ve istihsân vardır demişlerdir. Muğ-nî'de de böyledir.

Eğer satış sırasında, köle, hâkimin huzurunda kendisinin mah­cur olduğunu ikrar ederse; artık hâkim, onun satışını reddeder. Sonra­dan, efendisi gelir de köleyi yalanlar ve: "Ben, ona izin verdim." der­se, önceki nakz (= bozma) geçerli olur.

Şayet bundan sonra izin verirse; önceki ahm-satım bâtıldır.

Eğer hâkim, kölenin, "ben, izinsizim." dediği zaman satışı boz­maz ve efendisi gelince, ona izin verirse önceki ahm-satım da geçerli olur. Muhıyt'te de böyledir.

Eğer köle, müşteri ise, satıcı da: "Ben, sana bir şey teslim etmem; çünkü sen, izinsizsin." der; köle de: "Ben izinliyim." derse; kölenin sözü geçerli olur.

Şayet satıcı, kölenin daha önce "ben izinsizim." dediğine dâir bey­yine ibraz eder ve bunu satıştan sonra hâkime haber verirse; bu beyyi-nesi kabul edilmez.

Şayet, adam satın alır ve Satar; ona borç isabet eder; onun köle mi, hür mü olduğunu bilmez; sonra da: "Ben filanın kölesiyim." der; o.filan da onu doğrular ve: "Evet, o benim kölemdir ve izinsizdir." der; alacaklılar ise: "O hürdür. O adam da hür olduğunu söyledi." derler­se; bu durumda o zat filanın kölesidir. Alacaklıların sözleri doğrulan­maz. Alacakları, o köle azâd edilinceye kadar tehir edilir.

Sonra, İmâm: "O köle satılır; alacaklıları, onun parasından alacak­larını alırlar."-demiştir. Muğnî'de de böyledir.

İzinli bir kölenin, bir adamda, sattığı maldan veya icâreden, borç vermekten, onun malım zayi etmekten dolayı alacağı olur; veya bir ada­mın yanına bir emânet bırakmış olur; sonra da, onu, efendisi ticâretten men ederse; o köle, onların hepsiyle hasım olur. (yani da'vâlaşır.)

Eğer boçlular, borçlarını verirlerse; o köleye olan borçlarından be-rî olurlar. İster köle, borçlu olsun; ister, olmasın...

Eğer efendisine verirlerse; bu durumda, o kölenin, kimseye borcu bulunmaması hâlinde, borçlular istihsanen, borçlarından kurtulurlar.

Eğer köle borçlu İse, onun parasından (borcundan) berî (- kur­tulmuş) olamazlar. Muhıyt'te de böyledir.

Köle, ticâretten men edildikten sonra ölürse; onun alacakları hak­kında, efendisi da'vâcı olur.

İster köle borçlu ölsün; isterse borçsuz ölsün, efendisi, onun alaca­ğını alabilir mi?

Şayet kölenin borcu yoksa alır; eğer varsa alamaz.

Aslen me'zun olan da böyledir. Vekâlet bölümünde: "Alır." di­ye yazılmıştır.

Bazı âlimlerimiz de: "Bu mes'eiede ihtilaf yoktur." demişlerdir. Müşteri olan köle, azâd edildikten sonra kendi davasını kendi hal­leder. Muğnî'de de böyledir.

Bir köleye ticâret izni verildiğinde; o, bir adama, bir köle satar; adam köleyi satıcıdan teslim alıp, parasını da verir; sonra da efendisi, o köleyi, izinden men eder; müşteri de, satın aldığı kölede bir kusur bu­lursa, bu durumda hasmı (= da'vâ edeceği şahıs) o men edilmiş köle olur.

Şayet müşteri beyyine ile kusuru isbat ederse; köleyi ona reddeder. Müşteri için, kölenin parası geri verilene kadar, o köleyi yanında tutmak hakkı vardır.                                                   

Şayet men edflmiş kölenin yanında parası bulunmaz; borcu da olur­sa; önce o köleden başlanır; o satılarak, parası önce müşteriye verilir. Eğer fazla kalırsa, o da diğer alacaklılarına verilir.

Şayet noksan kalırsa, o müşteri de diğer alacaklılarla ortak olur. Kölenin kendisi satılır. Eğer müşteri satın aldığı köleyi habsetmez de geri verir; sonrada gelip parasını isterse; işte o da mahcur kölenin diğer ala­caklıları ile beraber olur. Her iki köle de satılarak, mahcurun borçları­na verilir.

Şayet müşterinin kusur hakkında beyyinesi yoksa, mahcurdan ye­min etmesini ister. Hâkim de mahcura "kusurlu mu sattı, kusursuz mu sattı" diye yemin veeir. Muhıyl'te de böyledir.

Şayet köle, sattığı kölenin aybını (= kusurunu) inkâr etmez bi­lakis hâkimin huzurunda ikrar eder ve kusur, misli olmayan kusurlar­dan ise, hâkim onu reddeder.

Şayet misli olan kusurlardan ise, ikrarı sebebiyle hakim onu reddetmez.

Köle kusuru ikrar eyledikten sonra, artık müşteri olanla mahkemesi biter. Müşteri efendiye da'vâ eder ve kusurlu köleyi ona iade eder. Muğ~ nî'de de böyledir.

Eğer müşterinin beyyinesi olmaz da, efendinin yemin etmesini isler; o da yemin edemez ve kusurunu söylerse; bu köle, efendiye geri verilir.

Bundan sonra duruma bakılır: Eğer kusur, misli olmayan bir ku­sur ise, red sahih olur.

Eğer kusur, misli olan kusurlardan biri olur ve men edilen kölenin alacaklilarıda onu yalanlar; efendisi ise doğrularsa; o köle satılarak, pa­rası müşteriye verilir; diğer alacaklılara verilmez. Eğer bir şey artarsa, onlara verilir. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet, satılan kölenin parası noksan olursa; izinden men edilen köle satılır ve önce kölenin alacaklılarına verilir; artan olursa, sonraki müşteriye verilir.

Şayet artım olmaz ise, müşteri için bir şey olmaz.

Eğer mahcur kölenin borcu yoksa; her iki köle de müşterinin ala­cağı için satılırlar.

Şayet efendi, "kölede kusur olmadığına dâir" yemin ederse; o tak­dirde, o köle reddedilmez; mahcur köle azâd edilince, köle ona geri ve­rilip, parası ondan alınır. Muğnî'de de böyledir.

En doğrusunu Allahu Teâlâ bilir. [11]

 

9- MEZUN, MAHCUR SABÎ VE BUNAK KİMSELER HAKKINDA ŞEHÂDET
 

İzinli bir köle, ticâretten dolayı muhkeme olduğunda, bunun hak­kında şehâdet makbuldür. Efendisinin bulunmasına itibar edilmesi ge­rekmez. Fetâvâyi Kâdîhân'da böyledir.

İzinli bir kölenin gasbeylediği veya bir emâneti zayi yahut inkâr veya ikrar eylediği hakkında iki şahidin şehâdetiyle hükmedilir. Veya, alımına, satımına icâresine iki şahit şehâdette bulunur; köle de onu in­kâr eder; efendisi de huzurda olmaz ise, kölenin üzerine yapılan şehâ­det kabul edilir ve hâkim ona karşı hükmünü verir.

İzinli kölenin yerinde izinsiz köle olmuş olsa; iki şahit de, onun "bir başkasının malını zayi ettiğine" veya "gasbettiğine" şahitlik ya­parlarsa efendisi huzurda olmaması hâlinde, şehâdetleri kabul edilmez ve o köleye bir şeyle hükmedilmez.

Âlimler şöyle buyurmuşlardır:

Mes'elenin ma'nasi; "şehâdetleri makbul olmaz." demek; "efen­disi gelene kadar geçerli olmaz" demektir. Bu köle, azâd edilmiş olsa bile, sorumlu tutulur.

Burda, efendinin bulunması şart olduğu gibi, kölenin bulunması da şarttır. Mnğnî'de de böyledir.

Şahitler, bir köle hakkında gasp, itlaf, emâneti zayi veya müdâ-rabe gibi şeylere dâir şehâdette bulunurlar ve şehâdetleri ikrar yoluyla değil de, bizzat görmek üzere olursa; şehâdetleri makbul olur. Hâkim, onun aleyhine hükmeder ve zayi ettiği şeyleri tazmin eder. İmâm Ebû Ha-nîfe (R.A.)'ye göre ise azâd edilinceye kadar, aleyhine hükmedilmez. Fe­tâvâyi  Kâdîhân'da  da böyledir.

Şayet, iki şahit izinsiz bir köle hakkında, ikrarına dâir şehâdette bulunurlarsa; efedisi ister hazır olsun; ister olmasın, bu hususta —azâd olana kadar— bir şeyle hükmedilmez. Azâd edildiği zaman şahitler lâ­zım olurlar. Şayet aleyhine "karsden bir adam öldürmek" veya "muh-sine bir kadına zina iftirası yapmak" yahut zina, içki içmesi gibi şeyleri ikrar eylediğine şahitlik yaparlar, köle de bunları inkâr ederse; bu şehâ­det, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ile İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, kabul edil­mez; efendisi huzurda yoksa; ikrardan.dönünce amel olunacaklar hak­kında şahadeti kabul edilmez. İkrahdan dönünce onunla amel olunma­yacaklar hakkındaki, (krsas gibi gazf gibi hallerde) şehâdetleri makbul olur. Muğnî'de de böyledir.

Babası veya babasının vâsisi tarafından kendisine izin vermiş olan bir sabî de izinli köle durumundadır. Üzerine yapılan şehâdet dinlenir. Ve ticâret tazminatı gerekir.

Şayet izin verin huzurda olmaz ise, bunak hakkındaki cevapda böyledir. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet izinli bir sabî veya bunak üzerine "kasden adam öldürdü." veya "kazf eyledi." hayut "zina yaptı." veya "içki içti." diye şahitlik yapılsa; bu şehâdetler —her ne kadar izin veren huzurda olsa bile— ka­bul edilmez.

Adam öldürme hakkında ise, eğer izin veren huzurda ise, şehâdet­ler kabul edilir ve onun baba tarafı akrabasına diyet cezası hükmedilir. Şayet izin veren huzurda yoksa şehâdet kabul edilmez.

Şahitler, sabî ve bunağın ikrarı üzerine şehâdette bulunurlarsa; bizim söylediğimiz sebeblerden bazılarına göre şehâdetleri —ister izin veren hazırda olsun isterse hazırda bulunmasın— kabul edilmez. Zehıy-re'de de böyledir.

İzinli bir köle üzerine, "on dirhem aldı." diye şehâdette bulu­nurlar veya daha fazla hakkında şahitlik yaparlar; kendisine suç isnâd edilen de onu inkâr ederse; efendisi huzurda ise, bi'1-icma eli kesilir.

Eğer efendisi huzurda yoksa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, eli kesilmez; tazminat yaptırılır. Muğnî'de de böyledir.

Şayet şahitler, on dirhemden daha az hakkında şehâdette bulu­nurlarsa; efendisi ister hazır olsun; ister olmasın şahitlikleri kabul edi­lir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Eğer şahitler, o izinli kölenin "on dirhem veya daha fazla çaldı­ğı hakkmdakHkrarına" şahitlik yaparlar; köle da inkâr ederse; hâkim, —elinin kesilmesine değil— tazminat cezası ile hükmeder. Moğnî'de de böyledir.

Şahitler, izinsiz bir köle hakkında: "On dirhem çaldı." diye şa­hitlik yaparlar; o da inkâr ederse; efendisi hazır .olana kadar ona hükmedilmez.

Efendisi huzurda olunca; ona, "elinin kesilmesi, çaldığı da duru­yorsa, onun reddi ile hükmedilir; tazminat ile hükmedilmez.

Şayet şahitler, "izinsiz kölenin, on dirhem çaldığını ikrar ettiği" üzerine şahitlik yararlarsa; bu durumda hâkim, onların beyyinelerini ka­bul eylemez; el kesmekle ve mal ödemekle de hükmeylemez. Eğer, efendisi huzurda ise, onun hakkında, efendisine de mal iîe —o köle satılıp, veri­lene kadar— hükmedilmez.

Bu köle, ancak azâd edildikten sonra sorumlu tutulur. Muhıyt'te de böyledir.

İzinli sabî ve bunak üzerine yapılan "on dirhem hırsızlık şehâdeti" izin veren olmasa da kabul edilir.

Hırsızlıklarına âît olan ikrarları ğzerine yapılan şehâdet ise, asla ka­bul edilmez. Fetâvâyî Kâdîhân'da da böyledir.

Bir müslüman, kâfir olan kölesine ticâret izni verdiğinde; o da şa­rap ve domuz satın alCdsa; işte o caizdir. İster borçlu olsun; ister olma­sın farketmez.

Şayet lâşe veya kan satın alır veya kâfire faizle mal satarsa; işte bu bâtıl olur.

Eğer, onun gasbedilen veya emânet bir şeyi zayi ettiğine dair, iki kâfir şehâdette bulunurlar veya satışına; icâresine veya ikrarına şahitlik yaparlar; efendisi de bunları inkâr ederse; bunların şehâdetleri isthsâ-nen caizdir.

İzinli kâfir ve çocuk da böyledir. Ona, müslüman efendisi veya onun babası veya dedesi izin verirlerse, ticâret için aynısıdır.

Şayet izinli köle müslümanolurda efendisi kâfir olursa, o köleye karşı iki kâfirin şehâdeti caiz olmaz.

İki kâfir şahit, izinsiz ve kâfir bir köle hakkında gasb üzerine şa­hitlik yaparlar; o kölenin efendisi de müslüman olursa; şahitlikleri age-çersizdir. (- bâtıldır.)

Şayet, efendisi kâfir olmuş olsaydı, şehâdetleri caiz olurdu.

Müslüman bir efendi, kâfir olan kölesine, ticâret izni verir; o da hatâen bir suç işler veya kasden bir adam öldürürse yahut zina eder ve­ya, namuslu kadına "zınâ etti." diye iftira eder ve iki kâfir, buna şahit­lik yaparlar veya zinasına, dört kâfir şahitlik yaparlar; kölenin efendisi de bunları inkâr ederse; bu durumda şehâdetleri bâtıldır. (= geçersizdir)

Keza, köle müslüman olur; efendisi ise, kâfir bulunursa; kâfir­lerin bu köleye karşı şehâdeti bâtıldır. (— geçersizdir.)

Müslüman bir efendi, kâfir olan kölesine, ticâret izni verir; iki kâfir de, onun, on dirhem veya daha az bir şey çaldığına şahitlik yapar­larsa, ona tazminat cezası verilir. İster efendisi hazır olsun, isterse ol­masın eli kesilmez.

Şayet köle müslüman, efendisi ise kâfir olursa; bu durumda kâ­firlerin şehâdetleri bâtıldır.

Eğer müslüman bir efendi, kâfir olan kölesine ticâret izni verir; ona da iki kâfir şahitlik yaparlar ve: "Bin dirhem borcu var." derler; o da, onu inkâr eder ve onun bir müslümana, veya bir kâfire, bin dirhem borcu olursa; o şahitlerin şehâdetleri caizdir.

Şayet efendi, müslüman, kölesi ise, ticârette izni olmayan bir kâfir olur ve iki kâfir, müslüman için "bin dirhem gasbeyledi." der; iki müs­lüman da bir kâfir için, "bin dirhem gasbeyledi." derlerse, bin dirhem, kâfire hükmedilir. Sonra ona, müslüman da ortak olur. Müslümanın borcunun yarısı kalır; o, azâd edildikten sonra alınır. Muğnî'de de böyledir.

Müslüman bir adam, kâfir olan kölesi hakkında, iki kâfir, "onun, bir müslümana bin dirhem borcu vardır." diye şehâdette bulunurlar "gas-bını ikrar eyledi." diye hâkim hükmeder; köle bin dirheme satılır ve borç­lusuna verilir; sonra da, "bu kölede, bin dirhem daha borç vardır." di­ye —köle satılmadan önce— iddia edilir; buna da iki müslüman şahit­lik ederlerse; bu durumda hâkim, kâfirlerin şahitlik yaptığı alacaklıdan, o bin dirhemi alıp, iki müslümanın şahitlik yaptığı alacaklıya verir.

Şayet, ikinci alacaklı da kâfir ise, öncekinden yarısı alınıp ona verilir.

Eğer önceki alacaklı kâfir olurda, onun şahitleri müslüman olur­sa; ikinci alacaklı, müsîüman olsun veya kâfir olsun veya şahitleri kâfir olsun, yine öncekinden yarısı alınıp ikinciye verilir.

Bir adam, kâfir olan kölesine ticâret izni verir; o da alır satar; sonra da müslüman olur ve başka iki adam da onda alacaklarının oldu­ğunu iddia ederler; onlardan birisi, "bin dirhem alacağı olduğuna" dâ­ir iki kâfir şahit getirir; —kendi kölesi de kâfir olduğu hâlde—; diğer adam da, aynı şekilde "bin dirhem alacağı için" iki müslüman şahit ge­tirirse; iddia edenler de, efendi de ister müslüman olsun; isterse kâfir olsun, müslüman şahitlerin şehâdetleri caiz olur. Şahitleri kâfir olana bir şey yoktur.

Müslüman veya zimmî olan bir kimse, kâfir olan kölesine, ticâ­ret izni verir; müslüman iki şahit de, "onun, bir müslümana borcu olduğuna" şahitlik yaparlar; iki zimmî şahit de, "onun, bir müslüma­na borcu olduğuna" şahitlik yaparlar; iki güvenceli şahit de "onun, bir müslümana borcu olduğuna" şahitlik yaparlarsa; işte bu durumda, hâ­kim iki güvencelinin şehâdetlerini ibtâl eder ve iki müslüman ile, iki zimmî şahitlerin şehâdetiyle hükmeder.

Sonra, o köle satılır. Önce müslüman şahitlerin şehâdetiyle hük­medilen alacaklıya verilir.

O hakkını aldıktan sonra, artarsa; zimmîlerin şahitlik yaptığı kim­seye verilir.

Ondan da artarsa, efendisinin olur.

Şayet efendi harbî ise; veya efendi de, kölesi de harbî ise mes'ele hâli üzeredir. Borcun tamamı köleye hükmedilir; köle satılır ve önce şa­hitleri müslüman olan borçlusundan başlanır; artarsa, şahitleri zimmî olan borçlusuna verilir; sonra da artanı harbî olana verilir.

Şayet, alacaklıların tamamı zimmî iseler, mes'ele hâli üzeredir. Önce, şahitleri müslüman olan alacaklı, alacağını alır; sonra, şahitleri zimmî olan alır; artarsa, onu da şahitleri harbî olan alır.

Alacaklıların tamamı güvenceli kişilerse, onlara tahsis edilir. Şayet efendi, müslüman veya zimmî köle de harbî ise ve bu harbî dâr-i İslâm'a güvenceli girmiş; efendisi de onu satın almış ve ona ticaret için izin ver-mişse; mes'ele aynıdır? Yani harbîlerin onunla ilgili şahitlikleri kabul edilmez.

Bir harbî, bizim yurdumuza emniyetle girer; onun da yanında bir kölesi olur ve ona, ticâret için izin verirse; güvenceli iki şahidin onunla ilgili şehâdeti —efendisine karşı şehâdetlerinin caiz olması gibi— caiz­dir. Mebsût'ta da böyledir.

Bir müslüman için, bin dirhem üzerine, iki harbî bizim yurdu­muza güvenceli olarak girmiş bir ticâret kölesine karşı şahitlik yapar­lar; bir zimmî için de, bin dirheme, iki zimmî şahitlik yaparlar; bir har­bî için de iki müslüman şahitlik yaparlar ve bu köle, bin dirheme satılır­sa, o bin dirhem harbî ile zimmî arasında yan yarıya taksim edilir. Son­ra da harbînin aldığının yarısını müslüman alır. Muğnî'de de böyledir.

Zimminin şahitleri, harbî, müslümanın şahitleri ise, iki zimmî olur­sa; mes'ele hâli üzredir: Kölenin parası müslüman ile harbî arasında yarı yarıyadır; harbîye isabet edenin yarısını ise zimmî alır. Mebsût'ta da böyledir.

Bir zimmî için, iki müslüman şahitlik yapar; bir harbî için de iki zimmi şahitlik yaparlar; bir müslüman için de, iki harbî şahitlik yapar­larsa kölenin bedeli, zimmî ile harbî arasında yan yarıya ortak olur. Sonra da harbînin aldığının yansını, müslüman alır. Muğnî'de de böyledir.

Bir köle borçlanır; efendisi de: "O izinsizdir." der; alacaklıları da: "O izinlidir." derlerse; efendinin sözü geçerlidir.

Alacaklılar, onun izinli olduğuna dâir iki şahit getirirler ve onlar­dan birisi: "Onun efendisi, ona, bez alıp satmaya izin verdi." der; di­ğeri de: "Buğday alıp satmaya izin verdi." derse; ikisinin de şahitlikleri caiz olur.

Şayet borç, bu iki sınıfın dışından ise, şahitlerden birisi: "Bez sa­tın almaya izinlidir." der; diğeri de*: "Efendisi bez alırken gördü ve men etmedi." derse; ikisinin şehâdeti de bâtıldır. (= geçersizdir)

Şayet onlardan birisi: "Buğday alırken gördü; men etmedi." der­se; ikisinin şehâdeti de bâtıldır.

Eğer ikisi de: "Bez satın alırken gördü de, efendisi onu ahm-satımdan men etmedi." derlerse; işte o satın alış, caizdir; köle de ticâ­rete izinlidir. Mebsûf'ta da böyledir. [12]

 
10- İZİNLİ KÖLENİN FÂSİD SATIŞI VE İZİNLİ KÖLE İLE SABİNİN ALDANMALARI VEYA ALDATMALARI

 

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.), İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.), şöyle buyurmuşlardır:

Bir adam, kölesine alış-veriş için ticâret izni verdiğinde; o köle bir câriye, veya köle yahut bir eşya veya başka bir şeyi, fâsid olan bir satış­la satar; müşteri de, onu teslim alır ve cariyeyi veya köleyi azâd eder veya satarsa; işte bu caizdir.

Bunların tamamının kıymeti, kölenin üzerinedir. Keza-bu köle, bir köleye, bir câriye veya köle yahut bir eşyayı, fâsid bir satışla satar ve satın alan köle de, onu teslim alıp bir başkasına satarsa; bu da caizdir.

İzinli bir köle, bir câriye veya köleyi, fâsid bir alış-verişle satın alıp, onu teslim aldığında; o câriye veya köle, bu izinli kölenin yanında, kö­lenin nefsini icara vermesi veya ona bağış yapılması gibi bir yolla ka­zanç sağlar; o da, onu kabul ederse; bu kazancı, izinli köleye teslim et­mesi gerekir mi?

İmâm şöyle buyurmuştur:

Eğer o köle, izinli kölenin malı olduğunu ikrar etmişse, o takdirde, izinli köle ona sahip olur.

Eğer, başkasına satar veya yanaıda zayi olur ve kıymetini satıcıya öderse; onların kârı me'zun kölenin olur.

Eğer köle, onların kedi mülkü olduğunu ikrar etmemişse (şöyleki: Onları satıcıya geri vermişse) âlimlerimize göre, onların kazançlarını da satıcıya iade eder.

Bu, kitabda zikredilmedi diyenlere göredir.

Şayet izinli kölç, câriye ve köleyi satıcıya iade ederse; İmâmeyn'e göre böyledir. Fakat, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, kârı izinli köleye veri­lir; satıcıya verilmez. Aslını reddedince, kârâı da reddetmek gerekir.

Satıcı, onu sadaka eder mi?

Eğer, satıcı hür ise, bi'I-ittifak, onu sadaka eder.

Eğer izinli köle ise, ona tasadduk etmez.

İzinli köle, onu tasadduk etmeyince, onun üzerinde borç varsa; o kâr'dan, onun borcunu verir ve o, alacaklılar için helâl olur.

Eper, üzerinde borç yoksa, onu efendisi alır.

İmâm, şöyle buyurmuştur: Bana göre en sevinlisi, onu sadaka et­mektir. Ancak, efendisi satıcısı ise, onun o kazancı sadaka etmesi el­zemdir. Onun satıcısının izinli köle olduğu o zaman, efendisinin onu sadaka etmesi müstehâp olur.

Bundan sonra, satın alınan köle nefsini icara verdi veya ona bir bağış yapıldı ise, o, onun kazancı olur. Şayet onu, izinli köle icara verirse; onun kazancı, izinli kölenin olur ve her haliyle ona teslim edilir. MuğnF-de de böyledir.

Bir adam, kölesine ticâret izni verir; o köle de bir cariyeyi, bir adama, fâsid bir satışla ticaretiyle satar; o adam da, cariyeyi teslim al­dıktan sonra onu satın alıp, bir başkasına satar ve ona teslim ederse; bu ikinci satış caiz olur. Bu, önceki satışı da nakzetmez.

Hatta, köle ister borçlu olsun, isterse olmasın, müşteri izinli köle­den cariyenin bedelini alabilir.

Satın aldığı cariyeyi, izinli bir köleye sattığı zaman, bu satış, önce­ki satışı nakzeder. (- bozar) Ve müşterinin, kölenin bedelini, me'zun köleden alması gerekmez Tazminattan da kurtulur. Me'zun köle, ister borçlu olsun; isterse olmasın müsavidir. İzinli köle, bir cariyeyi, efen­disine satıp ona teslim etse; eğer köle borçlu değilse, önceki satış bozuk olur.

Fakat köle borçlu ise, ikinci satış caiz olur. Ve, müşteri, cariyenin kıymetini me'zun köleye tazmin eder. (- öder)

İzinli kölenin cariyeyi, bir müdâribe satması caizdir.

Keza, onu, müdâribin efendisine satsa, yine caiz olur. Köle, ister borçlu olsun, isterse borçlu olmasın farketmez.

Şayet, efendinin oğluna veya babasına yahut mükâtebine veya kü­çük oğluna satarsa; köle borçlu veya borçsuz olsun bu satış yine caizdir.

Yabancı biri, izinli köleyi alım-satıma vekil eder; o da, cariyeyi mü­vekkiline satarsa; câriye âmirin parası müşterinin olur.

Bir adam, insanlara: "Bu benim kölemdir; ona ticâret izni ver­dim." der; halk da ona birşeyler satarsa; borcu üzerine vacip olur.

Sonra da o köleye bir sahip çıkar; ve bu hak sahibi de "ona izin verdiğini" söylerse; işte o köle, izinli olarak baki kalır. Borcu hakkında alım-satım yapar.

Şayet hak sahibi izni inkâr ederse; köleye borç isabet etmez. An­cak, hak sahibi, onun çn az kıymetini alacaklılarına öder.

Eğer, "bu benim kölem." demeden, ona mal satarlarsa; efendisi onlara borçlu olmaz. Çünkü, onları kandırmamıştır. Öncekini de kan­dırmıştı. Tahâvî Şerhı'nde de böyledir. .

Aldanana gelince, o sözü duyanla, duymayan arasında bir fark yoktur. Biri onu bilse de, duymayan beyan eylese; o da anlamasa aynıdır.

Âmir, bütün sokak ehline hitaben: "Bu, benim kölemdir. Buna buğ­day satınız. Ben, buna bu hususta izin verdim." der; çarşı halkıda, ona budaydan başka şey satarlar; sonra da onun hür veya başkasının kölesi olduğu meydana çıkarsa; ona, efendisinin dediğinden başka şey satan­lar, alacaklarını, onun efendisine ödetirler. Onun önceki sözü boş söz olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, kölesine ticâret izni verdiği hâlde, ona, bir şey alıp-satmasmı emretmez; Sonra da efendisi, belirli bir" adama veya bir top­luluğa, o köleyle, alım-satım yapmalarını söyler; o köleyle de, —onlar değil de— başka bir topluluk ahş-veriş yaparlarsa; söylediği kimseler için, köîenin borcunun yerine, efendisi, kölenin az kıymetini tazmin eder; ötekilere tazminat yoktur.

Şayet efendi, topluluğa, "Köleye bez satmalarını" söylediği hâlde, onlar, ona başka şey satarlarsa; kandırana tazminat yaptırılar.

Bir adam, çarşıya gelerek: "Ona satış yapınız" der; fakat "O benim kölemdir." demez; o köle de borçlanır; sonra da ona bir hak sa­hibi çıkar veya hür olur yahut müdebber olduğu anlaşılırsa; emreden şahsa, birşey gerekmez.  

Şayet çarşıya gelir de: "Bu, benim kölemdir. Ben ona izin verdim; onunla alım-satım yapınız." der; onlar da ona bir şeyler satarlar; sonra da, o köleye bir hak sahibi çıkar veya hür olduğu anlaşılırsa; onlara "satış yapınız." diyen âmir me'zun köle veya mükâtep yahut izinli sabî ise, satıştan dolayı, bir tazminat gerekmez. Satış yapanlar, âmirin hâlini bil­sinler veya bilmesinler farketmez.

Şayet emreden mükâtep ise, cariyesini çarşıya getirir ve: "Bu, be­nim câriyemdir. Buna satış yapınız. Ben, buna izin verdim" der; o da borçlanır; sonra da onun, izinden önce mükâtepten bir çocuk doğrudu-ğu bilinirse; alacaklılar, cariyenin kıymetini mükâtebe ödetirler. Meb-sût'ta da böyledir.

Köleyi çarşıya getiren adam: "Bu, benim kölemdir. Ben, ona ti­câret izni verdim. Onunla mubayaa yapınız." der; halk da onunla alım satım yapar; o köle borçlandıktan sonra, ona birhak sahibi çıkar ve o zat da, bu köleye daha önceki getirmeden önce izin vermiş olursa; ar­tık, o köle, alım-satımına devam eder. Onun borcunu, sonraki —emreden değil de— önceki tazmin eder. Eğer ona hak sahibi çıkan şahıs, bir mü-debber ise, onun borcunu ikinci zat tazmin eder. Muhiyt'te de böyledir.

Ticaretten men edilmiş bir köleyi, bir başkası çarşıya getirerek: "Bu benim kölemdir. Bununla alım-satım yapınız." dedikten sonra asıl efendisi izin verir; o da borçlanırsa; önceki aldatan şahsa, tazminat gerekmez.

Şayet, bin dirhem önceki efendisi izin vermeden önce, bin dirhem de izinden sonra borçlanırsa; önceki aldatıcının, kölenin kıymetinin ya­nsını tazmin etmesi gerekir.

Bir adam, kölesini çarşıya getirerek: "Bu, filanın kölesidir. Beni buna ticâret izni vermem için vekil kıldı. Ben de size söylüyorum, bu­nunla alım-satım yapınız." der; onlar da onunla ahş-veriş yaparlar ve o köle, borçlu düşer; sonra da asıl efendisi gelerek: "Ben, ona izin ver­medim. Vekil de tâyin etmedim." derse; bu durumda vekil, kölenin kıy­metinden az olanını tazmin eder.

Şayet, köle hür çıkar veya ona bir hak sahibi çıkar yahut efendisi, onu müdebber eylemiş olursa; o zaman vekil, tazminatı aynı şekilde yapar. Ve, müvekkiline müracaat eder.

Eğer müvekkil, vekili ikrar ederse, bu böyledir.

Şayet yalanlarsa; müracaat edemez. Ancak tesbit ederse (isbat eder­se) o müstesnadır.

Köleyi çarşıya getiren zat: "Bu, benim iyâlimde küçük oğlumun kölesidir; bununla alım-satım yapınız." der; onunla halk alım satım yapar ve o borçlu düşer; sonra da o köleye bir hak sahibi çıkar veya onun hür olduğu anlaşılırsa; kölenin en az kıymetini, o baba, alacaklılara tazmin eder.

Babanın vasisi, dede, imâm, kardeş ve benzerleri de böyle yapar­larsa; onlar, adam aldatmış olmazlar ve tazminatta da bulunmazlar. Meb-sût'ta da böyledir.

Bir adam, bir sabiyi çarşıya getirerek: "Bu, benim oğlumdur; bu­nunla alım-satım yalnız.; ben buna ticâret izni verdim." der; sabî de, ahm-satımı bilecek akıl sahibi olur ve halk onunla alım-satım yaparlar ve o borçlanır; sonra da bir adam beyyinesiyle "o çocuğun, kendi çocu­ğu olduğunu" isbat eder ve: "Bu izne hak sahibi değildir." derse; bu çocuğa, hâlde ve bulûğa eriştikten sonra, bir şey gerekmez.

İzinsiz köle, buna muhaliftir. Borcu, ondan azâd edildikten sonra alınır.

Ancak alacaklılar, çocuğu getirip de: "Bu izinlidir." diyene müra­caat eder ve alacaklarını ondan alırlar. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, bir köleyi çarşıya getirerek:' 'Bu, benim müdebber olan kölemdir; bununla alım-satım yapınız." der; o da borçlanır; sonra da bir başkası, "kendisinin müdebberi olduğunu" beyyinelerse; bu durumda müdebberin borcu bâtıl (= geçersiz) olur. Azâd olunana kadar, alda­tan şahsın onun kıymetini tazmin etmesi gerekmez; kazancından ver­mekte gerekmez. Şayet müdebber, hak sahibinin yanında iken, bir adam öldürğrse; o takdirde, aldatıcı müdebberin kıymetini alacaklılarına öder.

Bir adam, çarşıya bir câriye getirir ve: '"13u, benim câriyemdir. Bununla alım-satım yapınız." der; bu câriye de borçlu düşüp, kendi kıy­meti kadar borçlanır; sonra da bir çocuk doğurur; ona da birisi hak sahibi çıkar ve o çocuğu alırsa; o zaman, aldatıcı, hem cariyenin, hem de çocuğun kıymetini alacaklılarına öder. îster aldattığı zaman, cariyenin kıymeti yüksek olsun; isterse alçak olsun değişmez.

Şayet, birinci adam, beyyine ibraziyle, "ikinci adamın, o cariyeye daha önce ticâret izni verdiğini'' isbat edebilirse; tazminattan berî olur. (- kurtulur) İzin ister, halkı kandırmadan önce verilmiş olsun; isterse câriye borçlanmadan olsun farketmez.

En doğrusunu bilen Allahu Teâlâ'dır. [13]

 

11- İZİNLİ KÖLENİN İŞLEDİĞİ VE ONA KARŞI İŞLENEN CİNAYETLER
 

İzinli bir köle, hür veya köle bir adama karşı, hatâen cinayet iş­lemiş olur ve kendisi de borçlu bulunursa; efendisine: "Cinayeti sebe­biyle, onu ver. Değilse, cinayet bedelini öde." denilir.

Eğer efendisi, fidyesini vermeyi seçerse, bu köle, cinayetten temize çıkar. Önceki alacaklılarının hakkı, onun üzerinde kalmış olur ve bu köie, borçlan için satılır.

Şayet efendisi, onu, cinayetine karşılık olarak verirse; artık alacak­lılar onu cinayet sahibinin elinde takip ederler. Alacakları için sattırır­lar değilse, onun dostları fidyesini öderler. Mebsût'ta da böyledir.

Köle, cinayet karşılığı verildikten sonra, alacaklıları için satılır­sa, bu durumda cinayet yakınlarının, kölenin efendisine hiç bir şeyle mü­racaat haklan yoktur.

İzinli köle, cinayeti borçlanmadan önce yaptı ise; hüküm buna muhaliftir.

Eğer efendisi, borcu için, o köleyi £attı da, alacaklılarına verdi ise, cinayetin yakınları kölenin bedeli için, efendisine müracaat ederler. Mu-hiyt'te de böyledir.

Şayet cinayeti, izinli kölenin kölesi yaptı ve hür veya köle bir adamı hatâen öldürdü ise, bu takdirde, köleyi vermeye muhatap, İzinli köledir. Bu izinli köle,.onun fidyesini verir. Onun efendisi müstesnadır. Muğ-nî'de de böyledir.

İzinli kölenin, ticâretten bîr cariyesi olur ve o, hatâ ile bir adam Öldürürse; izinli köle, isterse, cinayet bedeli olarak, o cariyeyi verir; is­terse, fidyesini verir. Köle, ister borçlu olsun, isterse olmasın farketmez.

İşlenen cinayet, bir âdâm öldürmek; cariyenin kıymetide bin dir­hem olur ve izinli köle, ona bedel olarak onbin dirhem fidye vermiş bu­lunursa; bu caizdir.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kıyâsıdır. İmâmeyn'e göre ise, caiz değildir.

Cinayet kas den yapılmışsa; cariyeye kısas gerekir.

Şayet izinli köle, cinayet yakınları ile anlaşma yaparsa; bu da caizdir.

İzinli köle, kendisi katil olur ve nefsine karşı anlaşma yaparsa, —üzerinde borç olsun veya olmasın— bu sulh (= anlaşma) caiz olmaz. Mebsût'ta da böyledir.

İzinli kölenin, nefsine karşı yapmış olduğu anlaşmayı hâkim boz­duğu zaman, ölenin yakınları köleyi öldüremezler. Sulhları için, —o köle azâd edilene kadar— bir mürâcaatda da bulunamazlar. Muhıyt'te de böyledir.

Bir köle, kasden bir adamı ölüdürdüğünde, o kölenin üzerinde de borç bulunur; kölenin efendisi de cinayet ehli ile cinayet hakkında anlaşma yaparsa; bu caiz olmaz ve ehli cinayetin, bu köleyi öldürme hakkı da olmaz; kısas düşer. Köle borcu için satılır; fazla bir şey kalır­sa, ehli cinayete verilir; değilse onlara bir şey yoktur. Muğnî'de de böyledir.

İzinli kölenin, ticâretten bir evi olur; onun içinde de, ölü bir adam bulunursa; —bu izinli köle, borçlu olsun veya olmasın-   diyet, efendi­sinin baba taraf akrabasına düşer.

Bu, İmâmeyiTe göre böyledir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre ise, eğer köle, kendi kıymetini içine alacak kadar borçlu değilse, böyledir. Şayet, o şekilde borçlu ise, efen­disinin âkilesine birşey gerekmez. Fakat, "köîeyi veya fidyesini vermesi" söylenir.

Bu, kıyâsdır.

İstihsânda ise, diyet efendinin akîlesine aittir. Bundan dolayıdır ki, izinli köle, bu evin duvarında dururken, bir insanın üzerine düşerek, onun ölümüne sebeb olsa, işte bu durumda diyet efendisinin akîlesi üzerinedir.

İmâmeyn:   "Bu  da,   evin   içinde  bulunan   ölü   mesabesindedir." buyurmuşlardır.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.), bu husuta birşey buyurmamıştır. "Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin istihsânen cevâbıdır. Ve bu bir hay­vanın üzerine düşüpde öldürmeye muhaliftir. Onun kıymeti, öldüren kö­leye aittir. Bu köle, ya onun için satılır vtya fidyesi verilir." denilmiş­tir. Mebsût'ta da böyledir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.), İmâm Ebû Yjîsuf (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.), şöyle buyurmuşlardır:

İzinli ve borçlu olar, köle, bir cinayet işler; efendisi de, onun ala­caklıları işin, o köleyi satar ve efendisi onun cinayetini bilmekle olursa; bu durumda o muhtadır; diyeti seçer.

Eğer onun cinayetini bilmiyor ise kölenin kıymetini öder. Değilse, kıymetinin-az olanını diyet olarak verir.

Şayet efendi, köleyi borcu yüzünden satmaz ve cinayet ashabı ge­lir; bu efendisi, o köleyi onlara verir; hâkimin de bu.hususta bir hükmü olmaz ise; kıyâs, efendisinin, kölenin kıymetini alacaklılara ödemesi­dir. İstihsânda ise, alacaklılara bir şey ödemez.

Köleyi vermek caiz olunca; istihsânen de tazminat gerekmez ve d^ köle alacaklıları için satılır. Değilse, cinayet ashabına, kölenin fidyesi verilir. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet alacaklılar gelir de, borcu için, kölenin satılmasını isterler köle de efendisinin yanında bulunuyor işe, o, cinayet sebebiyle, köleyi cinayet ehline veremez.

Efendi de, alacaklılar da kölenin cinayetini ikrar ederler ve bunu hâkime haber verirlerse; hâkim, o köleyi —cinayet ehli gelene kadar— alacaklılar için satmaz. Onlar gelince, bu köleyi veya fidyesini onlara verir. Sonra da alacaklıları için, —alacaklılar alacağını alsınlar diye— bu köleyi sattırır.

Şayet hâkim, kölenin satılmasını, —alacaklılar için— uygun görür, cinâycr ehli de huzurda olmazlarsa bu satış da caizdir. Cinayet ashabı-nm efendiden bir alacakları olmaz. Kölede de olmaz ve cinayet geçersiz ohn. Manî'de de böyledir.

Şayet kadı (= hâkim), köleyi, alacaklıları için veya başka bir se-bobie :,atarsa; borçlarını verir.

Şayet bir artım olursa, onu da cinayet ashabına verir.

Liğer cinayetin diyeti, kölenin kıymetinden fazla ise, yapılacak bir şey yoktur.

Şâyel kıymeti, diyetinden fazla ise, o fazlalık, kölenin efendisine verilir.

Şu mes'ele, buna muhaliftir.

Efendi, hâkimin hükmü olmaksınız, köleyi, kıymetinden fazlaya satar; onun cinayet işlemiş olduğunu da bilmeden, bin dirhem kıyme-linde olan ve ikibin dirhem borcu bulunan bu köleyi, besbin dirheme saup, bin dirhem olan borcunu verir; geride de dörtbin dirhem kalırsa; o zaman, kölenin kıymeti olan bin dirhemi, cinayet bedeli olarak verir.

Cinayet bedeli olan diyet, bin dirhemden fâzla ise, ona itibar edil­me/. Kalan üçbin dirhem, efendiye aittir.

Şu mes'ele de, buna muhaliftir.

Şayet, cinayet sahibi huzurda olur ve köle, cinayetin velisine veri­lir; sonra da hâkim, onu alacaklıları sebebiylede satar ve bu kölenin pa­rası, borcundan fazla gelirse, artan o fazlalık, cinayet ashabına verilir.

Eğer fazlalık, cinayetin diyet bedelinden de fazla olursa; işte o faz-i;Jık, efendisinin olmaz, Muhıyt'te de böyledir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.), İmâm Ebû Yfısuf (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuşlardır:

Ticârete izinli olan —borçlu veya borçsuz— bir köle, bir adamı kas-den öldürürse; o kısas yapılarak öldürülürse; alacaklılarının efendiye karşı yapacağı bir şey yoktur.

Şayet katıl, çok veya az kan bedeli olarak, dinarlar, dirhemler ve­ya arazi karşılığı anlaşma yaparsa; bu caiz olur. Verdiği şeylerle borcu ödenir.

Eğer arazi ve köle karşılığı sulh yapılırsa; borcu için bunlar satılır; değilse efendisi fidyesini verir.

Bu, me'zun kölenin bir adamı kasden öldürmesi hâlinde böyledir. Bu köle, ister borçlu olsun, isterse olmasın, farketmez.

İzinli köle adam öldürmez de, izinli kölenin kazanmış olduğu köle adam öldürürse, şayet izinli kölenin üzerinde borç yoksa, kısas, efendi için yapılır; izinli köle için yapılmaz. Muğaî'de de böyledir.

Şayet izinli köle, kısas, için, mal mukabili anlaşma yaparsa; bu caiz olur mu?

İmâm Muhammed (R.A.), bu hususta bir şey söylememiştir.

Fakıyh Ebû Bekir el-Belhî şöyle buyurmuştur:

Bu mes'elede iki rivayet vardır: Bir rivayette "caiz olmaz." denil­miş; bu kıyâs üzeredir. İkinci rivayette ise, "izinli köle tarfından yapı­lan sulh caizdir." denilmiştir. Muhıyt'te de böyledir.

Amma izinli köle borçlu olursa; —borcu ister az; ister çok olsun— gerçekten maktulün kıymeti, katilin üzerinedir ve o, onu kendi malın­dan, üç seneye kadar verilecektir.

Yalnız ölenin kıymeti onbin dirheme ulaşırsa, o takdirde, onda bi­ri düşürülür ve o, alacaklıların olur. Mebsût'ta da böyledir.

İmâmeyn, şöyle buyurkuştur:

Bir adamın, kölesi, cinayet işleyip, hatâen bir'adam öldürdükten sonra, efendisi, —cinayetini bildiği— hâlde veya bilmeyerek ona ticâ­ret izni verir ve o, bir köle karşılığında, başka bir köle satın alıp onu da satar; bilâhare de borçlu düşerse; bu, efendisi tarafından bir fidye olmaz.

Onun efendisine: "Ya köleyi, veya fidyeyi verirsin" denilir. Şayet, cinayet ehline fidyeyi verirse, o zaman köle, diğer borçluları için satılır.

Eğer fidye vermeden köleyi verirse; o takdirde alacaklılar, o köleyi takip ederlers ve alacakları için onu Sattırırlar.

Ancak cinayet ashabı, onların alacaklarını verirse; o müstesna...

Şayet, kölenin borcunu öderlerse ne ala...

Ödemezlerse, alacaklılar, efendisine alacakları için müracaat ederler.

Şu mes'ele buna muhaliftir.

Eğer efendi, köleyi çalıştırır ve köle bundan dolayı ölürse; efendisi için tazminat yoktur. Ve cinayet ehline bir şey vermesi gerekmez. Mu-hıyt'te de böyledir.

Efendi; kölesinin cinayetten sonra, ahm-satim yaptığım gördü­ğü hâlde, onu men etmez ve susarsa; onun susması, ticâret için izin ver­miş olduğuna açık (= sarih) bir delildir. Mebsât'ta da böyledir.

Şayet bir efendi, kıymeti bin dirhem olan kölesine ticâret izni ve­rir; o da tam bir dirhem borçlandıktan sonra, bir cinayet işler; efendisi de o köleyi cinayet bedeli olarak verir; o verilince de alacaklıları, bu köleyi sattırırlarsa; bu durumda cinayet ehli kölenin kıymeti için efendisine baş vuramazlar.

Bu mes'ele şuna muhalifdir:

Cinayet borçdan önce işlenirse; o takdirde, cinayet sahipleri efen­diye müracaat edip kölenin kıymetini ondan alırlar. Muhıyt'te de böyledir.

Eğer, köleye, bin dirhem borç cinayetten önce; bin dirhem de ci­nayetten sonra isabet eder; bu kömenin kıymeti de, bin dirhem olur; sonra da efendisi, o köleyi cinayet bedeli olarak verir ve bu köle, bütün borçları için satılırsa; —hangisi için satılırsa, satılsın;— alacaklılar, kö­lenin kıymetinin yarısı için, efendisine müracaat ederler. Mebsût'ta da böyledir.

İzinli veya izinsiz bir köle, hatâen bir cinayet işledikten sonra, "efendisine borçlu olduğunu" ikrar ederse; bu durumda efendisi, onu cinayete fidye olarak veremez.

- Eğer ikrar eylediği zaman onun cinayetini biliyorsa, efendiye: "Ya köleyi, veya kıymetini ver." denilir.

Şayet efendi, kölenin kıymetini cinayet bedeli olarak, verirse; bu köle, diğer alacaklıları için satılır. O takdirde, hiç kimsenin efendiye bir diye­ceği kalmaz.

Şayet cinayet ehline fidye vermez de, köleyi verir kölenin alacaklı­ları da, bu köleyi —alacakları için— sattırıhrlarsa; o takdirde, cinayet ashabına fidye vermeleri gerekir. Muğnî'de de böyledir.

Şayet kölenin efendisi, "onun, hatâen bir cinayet işlidiğini" ken­disi ikrar eder; sonra da bir başka cinayet ikrarında bulunur; önceki ci­nayet ashabı da, sonraki cinayet ikrarını yalanlarlarsa; o zaman, efendiye: "Köleyi, iki cinayet ehline teslim et veya fidyelerini ver." denir.

Şayet efendi, köleyi ikisine teslim ederse; önceki cinayet ehli, efen­diye, kölenin kıymetinin yarısı için müracaatta bulunurlar.

Bununla, kölenin diğer borcu arasındaki fark nedir?

Şayet efedi, kölenin cinayeti ile diğer borcunu ikrar eylemiş olur­sa; o takdirde, ikrarı sahih olmazdı; fark budur. Muhıyt'te de böyledir.

Borçlu bir köle, kasden bir adam öldürdüğünde; efendisi cina­yet ehli ile, köleyi onlara vermek üzere anlaşma yaparsa; bu sulh, diğer alacaklılara karşı geçerli değildir.

Yalnız, kan sahibi bu durumda köleyi öldüremez.

Sonra, bu köle borcu için satılır. Borçtan bir şey artarsa; oda cina­yet sahiplerinin olui.

Şayet, bir şey artmaz ise, bu durumda cinayet sahiplerinin, efendi­ye karşı yapacağı bir şey yoktur. Köleye karşıda köleliği veya azâd edil­diği zaman —yapacakları bir şey yoktur.

Şayet anlaşma yapmasalar da; kan sahibinin birisi hakkını af-feylemiş olsa; o takdirde, efendi, kölenin yarısını diğerine verir; veya fidyesini verir; sonra da bu köle, diğer borçlan için satılır.

Borçlu bir köle, kasden bir adam öldürdüğünü ikrar eder ve bu­nu da efendisi tasdik veya tekzip eder ve şayet velilerden biri hakkını affederse; bu durumda cinayet tamamen bâtıl olur; köle, diğer borçlan için satılır. Aksi taktirde; efendisi, borcunun tamamım kendisi öder.

"Eğer köle cinayeti doğrular ve kendisi, bu cinayete karşılık, fidye olarak verilirse; efendiye kölenin yarısını o af etmeyen kimseye ver." denilir.

Şayet efendi, cinayeti yalanlıyorsa; kölenin tamamı, onun olur. Yal­nız fidyesini öder. Mebsût'ta da böyledir.

Ticârete izinli ve borçlu bir köle, bir adam öldürse, alacaklıları da, diyet sahihleri de gelseler, hâkim, bu köleyi cinayet sahihlerine ve­rir; alacaklılar onu takip ederler ve köleyi sattırıp, alacakları kadarım alırlar; artan olursa, oda cinayet ehlinin olur.

Bu, her iki taraf da hazır olduğu zaman böyledir. Eğer, önce cinayet ehli gelir; efendi de köleyi onlara verir; diğer alacaklıları beklemez ise yine böyledir.

Şayet önce alacaklılar gelir; hâkim de, cinayeti bilirse; bu köle, on­ların alacakları için satılmaz.

Şayet cinayeti bilmeden satılırsa, bu satış, cinayet ehli hakkında bâtıl olur; efendiye de tazminat gerekmez. Tahâvî Şerhi'nde de böyledir.

İzinli köle, efendisinin evinde bir ölü bulduğunda bu kölenin borcu olmazsa, oiuın kanı heder olmuştur.

Eğer borcu varsa, hali hazırda efendinin malından, —kıymetinin azı kadar— diyet verilir. Efendi kendi eliyle öldürmüş olsa; onu da kö­lelerinden birisi, efendisinin evinde ölmüş olarak bulsa; bu izinli köle­nin üzerinde borç yoksa, onun kanı hederdir.

Şayet, izinli kölenin kıymetini ve kazancını içine alacak kadar bor­cu varsa; üç seneye kadar, efendi kendi malından ödeme yapacaktır.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kıyâsı budur.

İmâmeyn'e göre ise, hâli hazırdaki kıymetini öder.

Eğer borcu, bütün kıymetini içermiyorsa ve köleyi, efendi kendi eliy­le öldürmüşse bi'1-ittifak hâli hazırdaki kıymetini öder. Mebsût'ta da böyledir.

İzinli bir köleyi, düşman esir alıp götürdükten sonra, müslümanlar zafer bulup, onu kurtarırlarsa; onu, efendisi alır.

Bu kölenin üzerinde, cinayet veya başka şekilde bir borç bulunur­sa; ayni borçlar avdet eder.

Keza, onu bir başkası satın alır; ondan da efendisi, bedelini vere­rek tekrar alırsa; hüküm yine aynıdır.

Şayet efendisi satın almazsa; —cinayet borcu hariç— diğer borçlar avdet eder.

"Bu köle, borcu için satıldığında* baki kalan borcu, beytü'l-mâlden verilir." denilmiştir.

"Köle müdebber veya mükâtep olursa; onun için beytü'l-mâlden ivaz (= bedel) verilmez" denilmiştir.

Cinayet borcu olan bir köle, borcu için satılıp, müşriklere teslim edilse, cinayet borcu bâtıl olur; diğer borç durur.

Keza, bir kâfir köle, güvenceli olarak bizim yurdumuza girse; bor­cu avdet eder. tiendisi onu satın alsa da böyledir. Cinayet borcunun haricindeki borç, borç olarak kalır. Muğnî'de de böyledir.

Bir efendi, izinli kölesinin evinde bir ölü bulduğunda; imâm Ebü Hanîfe (R.A)'nin kıya'sma göre, onun diyeti, -üç seneye kadar- efen­dinin âkîlesi üzerinedir; ölenin vârislerine verilir, imâmeyn'e göre onun kanı heder olmuştur. Köle kendi evinde bir ölü bulunur; üzerinde de borç olmazsa; onun da kam hederdir. Eğer borcu varsa, efendisi onun en az olan kıymetini kendi malından öder.

Şayet ölü efendinin başka bir evinde bulunursa, diyeti efendinin üzerinedir.

Kölenin alacaklısının ölüsü kölenin evinde bulunduğunda, onun diyeti, izinli olan o kölenin efendisinin akîlesi üzerinedir. Üç senede öde­me yapar.

Keza, ölü, alacaklısın kölesi olduğunda, onun kıymetini, efendi­nin akîlesi üç senede öder.

Keza, bir mükâtep, kölesine ticâret izni verir; izin verilen köle­nin evinde de bir ölü bulunursa; o kölenin üzerinde borç olsun veya ol­masın, ölenin yakınlarına diyet, mükâtebin malından, kölesinin kıyme­ti kadar verilir.

Bu, mükâtebin kazandığı bir evde bulunmuş bir ölü mesabesindedir. Şayet, ölü mükâtep olan kölenin evinde bulunmuş olsaydı, o tak­dirde, kanı —başka bir evde bulunduğu gibi— heder olurdu.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.), bu hususta mükâtep ile hür arasında bir fark görmemiştir.

Şayet ölü, izinli kölenin kendi evinde bulunmuşsa, mükâtebin ken­di kıymetinden ve izinli kölenin hâli hazırdaki, kıymetinden, izinli köle­nin borçlan ödenir. Mebsût'ta da böyledir. [14]

 

12- SABİ VE BUNAĞA TİCARET İZNİ VERİLMESİ
 

Aklı başında olan bir sabiye (= çocuğa) alım-satım izni verilir­se; işte bu caizdir.

Alım-satımda akıldan murad, az veya çok aldanmayı veya aldat­mayı tanımaktan ibarettir. Suğrâ'da da böyledir.

Sabîye, babası veya velîsi ticâret izni verirse; bu sabî, izinli köle gibi olur.

Şayet, alım ve satıma aklı eriyorsa, bunun tasarrufâtı (= yâni ya­pacağı işler) geçerlidir.

Tasarrufât üç nevidir.

1-) Yalnız zarar olan tasarruflar. Talâk, itâk, hîbe (= bağış) ve tasadduk gibi..

Sabî bu gibi tasarruflar, yapmaya malik değildir. Eğer velîsi izin verirse, bu müstesnadır.

2-) Yalnız menfaat olan tasarruflar. Bağış kabulü; sadaka kabû-lu gibi..

Sabî, bunları, velîsi izin vermeden de kabul edebilir.

3-) Fayda ve zarar olabilen tasarruflar. Alış-veriş gibi... İcâre ve nikâh da böyledir. Sabî bunları yapmaya velisi izin verdiği zaman yet­kilidir. İzin verilmemişse, bu işleri yapamaz.

Sabînin velîsi, babasıdır.

Sonra, babasının vasisi; sonra, babasının babası olan ceddi (= de­desi) sonra, dedesinin vasîsidir.

Sonra vali veya hâkim yahut hâkimin vasîsîdir.

Ana ve ananın vasisinin, sabîye ticâret izni verme yetkisi yoktur. Kâfi'de de böyledir.

Amcanın, kardeşin, ve hükümle (= hâkimin kararı ile) tâyin edil­meyen velînin izni caiz değildir. Muğnî'de de böyledir.

Kız kardeşin, babanın kız kardeşinin, teyzenin sabîye izin ver­mesi caiz değildir. Hızânetü'l-Müftfn'de de böyledir.

Ticârette, sabî için izin elverişli olduğu zaman, o sabî buluğa eriş­miş hür menzilesindedir. Bu durumda, o sabî icara almaya ve icara ver­meye; ücretle çalışmaya, ücretli çalıştırmaya; alım ve satım yapmaya; vârisi bulunduğu menkul ve gayri menkûlünü satmaya yetkilidir. Yal­nız, kölesini mükâtep yapamaz. Muhıyt'te de böyledir.

Câmîü'l-Fetâvâ'da şöyle zikredilmiştir:

Bir baba, iki oğluna ticâret izni verdiği zaman, onlardan birisi, di­ğerinden bir şey satın alsa, bu caiz olur.

Vasî hakkında ise, caiz olmaz.

İbnü Semâa şöyle buyurmuştur: Bir adam, iki oğluna ticâret yapma­ları için izin verdiğinde, onların ikisi de küçük olurlar; sonra da bir ada­ma, "onların birinden, diğeri için, bir şey satın almasını" söylerse; bu sahih olmaz. Tatarhâniyye'de de böyledir.

İzinli bir sabî, bir köle satın alıp, ona ticâret izni verse, bu caiz­dir. Mebsût'ta da böyledir.

Ahş-verişe aklı yeten bir sabî, izin almadan önce, kendi malın­dan bir şey satar veya kendi nefsi için Bir şey satın alÖsa; bize göre, bu tasarrufu —velîsi izin verirse— geçerlidir; akdi caizdir.

Keza, akıllı bir sabî, başka birine vekil olarak, alış-veriş yaparsa; âlimlerimize göre, bu da caizdir. Mumyt'te de böyledir.

İzinli sabî, cariyesini nikahlamaya yetkili değildir. İmâm Ebû Ha-nîfe (R.A,.) ve İmâm Muhammed (R.A.)'ye göre, ona babası ve vasisi yetkilidir.

Kölesini evlendirmeye gelince, buna sabî de babası da vasisi de yet­kili değildir.

Keza, bu sabî büyür ve kölesinin evlenmesine izin verirse; bu da caiz olmaz;

Keza, köleyi, sabinin azâd etmesi de sahih olmaz. Büyüyünce izin verse; yine bu caiz olmaz.

Bunu bir yabancının yapması da caiz olmaz.

Şu mes'ele bunun hilâfınadir:

Bir yabancı, sabînin cariyesini evlendirir veya kölesini azâd eder; sabî de büyüyünce, buna rıza gösterirse, (izin verirse) bu caiz olur.

Bunda aslolan: Baba ve vasî tarafından, sabînin malından tasarruf edilen şeylerden her hangi birini yabancı yapına; büyüdükten sonra, onun izni ile o bâtıl olup, babanın ve vasinin yaptıkları caiz oluyorsa; onu bir yabancı yapar da sa8î büyüyünce, ona rıza gösterirse; işte o caiz olur. Çünkü sonundaki izin, önündeki izin gibidir.

Bu tasarrufât, bidayetinde sabînin izniyle caiz olunca, nihâyetinde de onun izniyle caiz ve geçerli olur. Çünkü burda aslına bakılır. Meb-sûl'ta da böyledir.

Anadan kalan miras hakkında, ananın vasîsinin ticârete velayet hakkı yoktur. Zehıyre'de de böyledir.

Sabî, bir kölesini, câriyesiyle evlendirse veya bunu sabînin baba­sı yahut vasîsi yapsa; bize göre caiz değildir. Sabî, ister borçlu olsun, isterse olmasın müsavidir.

Sabînin bir karısı olduğunda; babası veya bir yabancı, onu mal mukabili boşar veya talâkını verir yahut onun kölesini azâd eder; sabî büydükten sonra, buna rıza gösterirse; bu bâtıldır. (= geçersizdir) Bü­yüdüğü zaman: "Filanın ona verdiği talâk, onun üzerine vâkidir." ve­ya "Filanın azadı, onun üzerine vâkidir." derse; talâk ve ıtak vâki olur. (Yanı karısı; boş kölesi azâd olmuş olur.) Mebsûi'ta da böyledir.

Muğnî'de şöyle zikredilmiştir:

Baba ve vasî, sabînin malına mâliktirler. İzinli kölesi ise, basit bir ziyafete ve sadaka vermeye bile mâlik değildir. Nihâye'de de böyledir.

Akıllı bir sabî, kölesini, bin dirheme birisine satıp, parasını alır ve o köleyi de teslim eder ve müşterinin elinde iken, o köleye bir hak sahibi çıkar ve müşteriye tazmin ettirirse;*bu sabînin izinli olması hâlin­de müşteri, o sabîye müracaat ederek köle için verdiği parasını ondan alır.

Kefili varsa, isterse ona ödetir.

Şayet kefile ödetirse, bu kefil, sabîye —eğer onun söylemesi ile ke­fil olmuşsa— müracaat eder.

Şayet sabî ticaretten men edilmişse; —paranın zayi olmuş veya onu sabî zayi etmiş olması hâlinde— onun tazminatı bâtıldır. ( = geçersizdir)

Eğer biaynihî duruyorsa, müşteri onu, onun elinden alır.

Şayet adam, satın alınan şeyin aslını, müşteriye —müşteri sabîye vermeden önce— ödetmiş; sonra da kefilin söylemesiyle sabîye vermiş bilâhare de o köleye, —onun elinde iken bir hak sahibi çıkarmışsa taz­minat caizdir; müşteri, parasını, kefilden alır. Mebsût'ta da bolledir.

İzinli sabî, babasına bir köle satarsa, bunda bazı, vücûhlar vardır:

1-) Ya kıymetiyle satar

2-) Veya, kıymetinden bir miktar fazlasıyla satar.

3-) Yahut kıymetinden bir miktar aza satar.

Bunların hepsi de caizdir. Bu, bil-ittifak böyledir.

Amma halkın "aklanmış" diyeceği kadar, fazla noksana satarsa; işte burda iki görüş ayrılığı vardır:

Bazı nüshalarda zikredildiğine göre, bu üç imama göre de caiz olmaz.

Şayet onda küçük için açık menfaat bulunmazsa (şöyleki: Kıyme­tinin karşılığı kadarına veya az noksanına satarsa) İmâmeyn'e göre, bu —vasinin, sabînin malım, kendi nefsine satması gibidir ve caiz değildir.

Fakat, İmâm Ebû Hanîfe'(R.A.)'ye göre burda iki rivayet gerekir.

Şehu'l-İslâm'da böyle buyurmuştur. Muğnî'de de böyledir.

İzinli bir sabî, bir yabancıya az bir miktar noksanla satarsa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, bu, bütün rivayetlere göre caizdir.

İmâmeyiTe göre ise, caiz değildir.

Eğer sabî, "parasını aldığını" söylerse; bu durumda da iki rivayet vardır: "Bazı rivayetlerde "caizdir."; bazılarında da: "Caiz değildir." denilmiştir.

Şeyhülislâm,  Şerhı'nde,  bu  rivayetlerin ihtilafı İmâm  Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göredir." buyurmuştur.

İnıâmeyn ise:'"Babanın veya vasinin ikrarı caiz olmaz." demişler­dir. Zehıyre'de de böyledir.

Zâhirü'r-rivâyede, sabinin ikrarı caiz olduğu gibi, babasının ik­rarı da caizdir, mebsût'ta da böyledir.

Sabinin: "Malını, vasiden aldığını" söylemesi caiz değildir.

' 'İzinden sonra malını vasiye verdiğini" söylemesi caizdir. Muhıyt'-te de böyledir.

Sabinin, ticarette borç ikrarı caizdir. Zehıyre'de de böyledir.

Giyâsiyye'de şöyle zikredilmiştir:

Vasi, sabiye izin vermiş ve o da "babasına borcunun olduğunu" ikrar etmiş veya izinden önce gasbta bulunduğunu ikrar etmiş olursa; bu ikrarı caizdir.

Keza, sabi, babasının terekesinde tasarruf ederse, —bir rivayet hariç— bu caizdir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

İzinli bir sabi veya bunak gasbı veya bir malı izinsiz iken zayi ettiklerini söylerlerse; bunu söyledikleri zaman sorumlu tutulurlar. îk-rar olunan şahıs, ister doğrulasın; isterse yalanlasın böyledir.

Meselâ: Bir köle, borç ettiğini veya emânet aldığını, onuda izinsiz iken zayi ettiğini ikrar ederse, cevap aynıdır.

Bu İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre böyledir.

Diğer imamlara göre, eğer ikrar olunan şahıs doğruluyorsa; —hâlde değil de— bulûğdan sonra sorumlu tutulmaz.

Şayet yalanlarsa; hâlde muâhaze edilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Aklı alım satıma yeten bunak, sabi gibidir.

Bunağa, ancak babası, vasisi, dedesi tarafından izin verilir. Başka taraftan izin verilemez.

Bunakla ilgili hüküm de sabinin hükmünün ay-dsidır. Hizânetü'l-Müflîn'de de böyledir.

Şayet, bunağın aklı alım-satıma ermiyorsa; onu oabası veya va­sisi izin verseler bile, ticâret yapması sahih olmaz.

Matuhun (= bunağın) aklı alım-satıma yetse bile, oğluna verdiği ticâret izni bâtıldır.

Bundan dolayı, matuhun büyük oğluna verdiği ticaret izni de, ay­nen sabi gibidir. Ancak, onun, ticârete aklı eriyorsa, o zaman izin sa­hih olur; aklı ermiyorsa sahih olmaz. Keza bunağa babası ve dedesinin dışında kim izin verirse versin, o bâtıldır. îster kardeşi olsun, ister am­cası olsun, isterse başka bir akrabası olsun, bu izin geçersizdir. Zehıyre ve Mebsût'ta da böyledir.

Bu aslen bunak olana dâirdir.

Fakat, önce akıllı olduğu hâlde sonradan bunamış olan şahsa ge­lince, onun babası, ona ticâret izni verse, bu sahih olur mu?

Fakıyh Ebû Bekir el-Belhî: "İstihsânen sahih olur." demişlerdir. Bu, İmâm Muhammet! (R.A.)'in kavlidir.

Fakıyh Ebû bekir, Muhammed bin İbrahim el-Meydanî de şöyle buyurmuştur:

İstihsânen sahih olur. Bu, bizim üç imamız'ın kavlidir. Buna göre, aklı başına geldi; sonra cinnet getirdi; babası da bunak veya mecnun; artık, onun oğlu için tasarruf yapmaya yetkisi yoktur. Ancak, evlendir­me tasarrufu vardır. Zehıyre'de de böyledir.

Sabinin malında tasarruf hakkı ticâret için izin verme hakkı da vardır. Keza, bu şahıs, o sabinin kölesine izin vermeye de yetkilidir.

Sabinin babası, küçük oğlunun kölesine ticâret izni verirse; bu da caiz olur.

Babanın ölümünden sonra, Vasi de böyledir. Keza, babanın ölümünden sonra, dede de böyledir. Vasi, baba tarafından tâyin edilmese bile, yine izin sahihtir. Fakat, baba hayatta iken, dedenin izni sahih olmaz. Keza, babanın vasisi varken, dedenin izni sahih olmaz. Bu, bize göre böyledir. Muğnî'de de böyledir.

Hâkim, yetimin kölesine ticâret izni verdiğinde, o yetimin baba­sının vasisi olmazsa; izin caiz olur. zehıyre'de de böyledir.

Babanın, vasisinin veya, hâkimin izninin sahih olduğu bir durum­da, köle borçlu düşerse, o köle satılarak borcuna karşılık verilir. Bize göre, bu böyledir.

Bir kadın ölüp, bir adama vasiyette bulunur ve bir —iki tane de babasız çocuk bırakır; o çocuğun, babası olmadığı gibi, babasının vasî-si ve dedesi de olmaz: bu kadın da bir hayli miras terkeder ve o sabinin kölesine anasının vasîsi izin verirse; bu izin sahih olmaz. Zehıyre'de de böyledir.

Hâkim, bir köleye, "yalnız yiyecek alım-satım yapması için" izin verdiği hâlde, bu köle başka şeyler de alıp satarsa; bu caizdir. Çünkü o, sabînin naibidir.

Baliğ olmuş bir efendi, kölesine: "Yalnız bez satın al ve sat. Başka bir şey alıp satma; seni başka şey alıp satmadan men ediyorum." derse; bu köle bütün ticâret? izinli sayılır. Hâkim böyle söylese geçersiz olur. Mebsut'ta da böyledir.

İzinli bir köle, hâkimin izin verdiği ticâreti yaparken ve izin ver­mediği ticâreti yaparken borçludur; her iki alacaklı da da'vâ ederse; bu durumda hâkim, kendisinin izin vermediği ticâreti yapan alacaklıların alacaklarını ibtâ! eder. Çünkü, onun, o hususta tasarrufati geçerli değildir.

Alacaklı başka hâkime çıksa; bu hâkim, diğerinin hükmünü ibtai edemez. Bu, başka bir içtihat gibi değildir.

Keza, hâkim, bütün tasarrufâtını caiz görür; alacaklılar da onun caiz gördüğü şeylerden dolayı alacaklı olduklarını isbat ederlerse; onu, başka hâkimin ibtâl hakkı yoktur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir hâkim, sabî veya bunağa ticâret izni verdikten sonra, bu hâ­kim azledilse; bu sabî ve bunak yine izinlidirler. Ticâretlerine devam eder­ler. Mebsut'ta da böyledir,

Sabînin veya bunağın babası veya vasîsi yahut dedesi olsa, ( — babasının babası) olur; hâkim de, o sabînin veya bunağın ticâret yaptı­ğını görür ve o da izin verir; çocuğun babası ise, izin vermekten kaçınır­sa; bu durumda, hâkimin izin vermesi de caizdir. Her ne kadar, hâki­min velayeti, baba ve vasîden sonra #e de, bu böyledir. Muhıyt'te de böyledir.

Hâkimin izin verdiği birini, baba veya vasî men ederlerse; hâ­kim hayatta oldukça bu men sahih olmaz. Muğnî'de de böyledir.

Hâkim ölür veya azledüirse azledilmesinden sonra, birisi izinli sabiyi ticâretten men ederse; bu menleri bâtıldır. (= geçersizdir.)

Keza, azlinden sonra, aynı hâkim men etse; menî geçersizdir. Ancak bir hâkim ölür veya azledilir de, yerine başka bir hâkim ge­lir ve o men ederse, men'î geçerli olur. Mebsut'ta da böyledir.

İbrahim'in Nevâdiri'n de, İmâm Mehummed (R.A.)'in şöyle buyurduğu nakledilmiütir: Hâkim, bir çocuğun kölesine, ticâret izni verir; vasîsi, bunu hoş görmese bile, o izin caizdir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir hâkim, sabînin kölesine ticâret izni verdiğinde, o çocuğun ba­bası sağ olur ve o izni kerih görürse; bu izin, yine de caiz olur. Muğnî'de de böyledir.

Şeyhu'l-İslâm şöyle buyurmuştur:

Bir hâkim, bir sabi veya bunağın yahut sabînin kölesinin alış-veriş yaptığını gördüğü hâlde susup bir şey söylemezse; bu hâl, ticâret için izin sayılmaz.

Aklı, alış-verişe yeten sabî izinsiz olarak bir şey satar veya satın alır yahut icara verir veya icarlarsa; bu akidler velîriin iznine kadar bekleti­lir. Eğer, veli, o işte menfaat görürse, izin verir; zarar görürse, izin ver­mez. Velî, bu akdi bozduğu zaman, akid bozulmuş olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, küçük veya bunak olan oğluna izin verir; ancak, onun yalnız alım-satıma aklı eriyor olur, veya ona, vasîsi izin verir; sonra da baba veya vasiye "onun ticâret sebebiyle veya icâre yahut vedîa, mudâ-rebe, rehin veya cinayet gibi şeyler sebebiyle borçlu olduğunu" söyler­ler; baba ile vasî ise bunları kabul etmezler, inanmazlar; sabî ve bunak da onları yalanlarsa; bu, kölesinin borcunu veya cinayetini ikrar edene muhaliftir.

Baba veya vasî, küçük bir çocuğun me'zun kölesine karşı ikrar­da bulunduklarCûda; borç veya cinayet hususundaki ikrarları bâtıl olur.

Şayet izinli sabî veya bunak, ticârete'izinli kölesi hakkında borç veya cinayet ikrarında bulunursa ikrarı caiz olur. Muhıyl'te de böyledir.

Bir adam, oğluna ticâret izni verdikten sonra, onu men ederse; bu men'i sahih olur. Keza, bir vasî de küşüğe izin verdikten sonra, men eylese; - izin gibi— men'i de sahih olur.

Bir adam, küçük oğluna veya küçük oğlunun kölesine ticâret izni verdikten sonra, bu baba ölürse, küçük oğul için babanın ölümü, ticâ­retten men olur. Zehıyre'de de böyledir.

Bir vasî, yetime veya onun kölesine ticâret izni verdikten sonra öiür; ölürken de onun men edilmesini vasiyet ederse; bu durumda o memnudur.

Aynı şekilde, hâkim izin verdikten sonra, bu hâkim ölür veya az­ledilir yahut delirirse; o takdirde, izinli yine izinli olur. Hızânetü'l-Miiftfn'de de böyledir.

Bir adam, küçük oğlunun kölesine ticâret izni verir; sonra da oğlu ölür ve o köleye, baba vâris olursa; bu durum, o köle için ticâretten men olur  \ ,^et, o köleyi babası oğlundan satın alırsa, bu durumda, o köle ticâretten men edilmiş olur. Mebsût'ta da böyledir.

Şayet baba, oğlunun kölesine ticâret izni verir bilâhare de oğlu bulûğa erişirse; izin devam eder.

Bunak da böyledir. Bunak da iyileşince, kölesine babası tarafın­dan verilen izin devam eyler. Zahîrîyye'de de böyledir.

Şayet  baba, oğlu bulûğa eriştikten sonra ölürse ve bunak, i fa­kat bulduktan sonra ölürse; köle yine izinlidir,

Bir baba, oğlunun kölesine izin verdikten sonra, irtidat eder; sonra da onu ticâretten men eder; bilâhare de tekrar müslüman olursa; men'î caizdir.

Şayet riddeti hâlinde iken öldürülürse; yine o köle memnudur.

Eğer küçük oğlu ölür; o da babasının riddetinden sonra ticârete izin vermiş olur; bilâhere de satın alır ve satar; borçlanır ve sonra men edi­lir; daha sonra da baba müslüman olursa; bunların hepsini oğlunun yap' ması câİz olur.

Eğer riddeti hâlinde, baba öldürülür veya ölürse; oğlunun yaptık­ları bâtıl (= geçersiz) olur. Bunlar, bi'1-ittifak böyledir.

Küçüğün veya bunağın zimmî olan kölesi, kendi dini üzerindedir. Yukarda söylediklerimizin aynısı bundada cereyan eder.

Çocuğun anasının müslüman olması veya kendisinin —akıllı oldu­ğu hâlde— islamiyeti kabul etmesi hâlinde, zimmî olan babasının izni bâtıl (= geçersiz olur.

Bundan sonra, babası müslüman olsa bile, o izin, caiz olmaz ve geçerli sayılmaz. Mebsût'ta da böyledir.

En doğrusunu bilen Allhu Teâlâ'dır. [15]

 

13- TİCARETE İZİN İLE İLGİLİ ÇEŞİTLİ MESELELER
 

Bir adam, bir şehre varıp: "Ben, füanın kölesiyim. Alırım, sata­rım ve ticâret işlerinden her şey yaparım."  derse; bu mes'ele iki durumdadır.:

1-) Efendisinin ona izin verdiğini haber vermesi.

Bu şahıs, ister âdil olsun^ isterse olmasın, bu haber istihsânen tas­dik edilir.

2-) Hiç bir şey söylemeden alım satım yapması... Bu durumda, kıyâsen, o kölede izin sabit olmaz. İstihsânda ise, bu durumda, o köle­nin izinli olduğu sabit olur.

Onun izinli olduğu tesbit edilirse, tasarrufâtı sahih olur. Borçlanırsa, kârından ödenir. Kâr'ı yoksa, efendisi hazır olana kadar, bu köle satıl­maz. Efendisi gelir de, onun izinli olduğunu doğrıılarsa, bu köîe borcu için satılır. Şayet efendisi: "İzinli değildir." derse; onun bu sözü geçerli olur. Kâfi'de de böyledir.

Bir adam, ticâret için bir köle icârladığında —vekil gibi— bu köle hakkında da itibar icârlayana itibar edilir. Hatta, bu köle borçlanırsa; müste'cire müracaat edilir. Mnğnî'de de böyledir.              

İmâm M ıı hanı m ed (R.A.), şöyle buyurmuştur:

Bir adam, alım-satımıyla şöhret bulmuş bir köleyi, her aya belirli bir ücretle, ticârette alış-veriş yapması için icarlarsa; bu icazet olur; icâ-rede caiz olur. Bu köle, müste'cirin dediğini yapar ve çok miktarda borç­lanırsa; alacaklıları, onun borcunu, müste'cirden isteyemezler. Onlar, köleye müracaat ederler. Müste'cire de, o köle, nefsini alacaklıya ver­meden önce veya sonra müracaat eder.

Şayet müste'cir, fakir olur; bir şeye gücü yetmez; elinde de, köîenin hiçbir kazancı bulunmazsa; o takdirde, alacaklıların, alacakları için, o köle sattfkr.

Ancak, asıl efendisi fidyesini verirse; o müstesnadır. Efendi borcu ödeyince, o ödediği için müste'cire müracaat eder. Şayet efendisi onun fidyesini vermeye razı olmaz, bu köle, bin dirheme satılır; halbuki alacaklıların alacağı onbin dirhem olursa; o bin dirhem alacaklılar arasında, alacakları nisbetinde taksim edilir. Geride kalan alacakları için, artık köle azâd olana kadar o köleye karşı yapacakları bir şey yoktur. Köle, azâd edilince kalan alacakları için, onu takib ederler. Muhıyt'te de böyledir.

Kölenin efendisi de, kölenin bedeli olan bin dirhem için, müste'­cire müracaat eder ve o da, o bin dirhemi efendiye verirse; artık diğer alacaklıların müste'cire yapacakları bir şey yoktur.

Hâkim, alacaklılar için bir vekil tayin eder; o da alacaklıların ala­cağını müste'cirden talepde bulunur.

Efendi, müste'ciri da'vâ eder ve ondan alarak, kölenin alacaklıla­rına verir.

Hâkim Abdurrahmaû şöyle buyurmuştur:

Me'zun kitabında zikredilen ile bunun arasında bir ihtilaf yoktur.

Şayet müste'cir, kaçınırsa hâkim vekil tâyin eder. Muğnî'de de böyledir.

Müste'cir, birşey vermeden önce ölür ve beşbin dirhem de mîras terkederse, o beşbin dirhem, efendi ile kölenin alacaklıları arasında ona taksim olunur: Onda biri, efendiye, dokuzu da alacaklılara verilir.

Şayet köle borcu için satılmaz ve ona, kıymeti bin dirhem olan bir köle bağış yapılır; efendisi de onun fidyesini vermekden (borcunu öde­mekten) kaçınırsa; her iki köle de borç için satılırlar.

Şayet köle, borç isabetinden sonra, bağış yapılır; sonra da o köle ile birlikte, izinli köle iki bin dirheme satılırlarsa; alacaklılar arasında, hisseleri nisbetinde taksim edilir.

Efendi de müste'cire müracaat ederek; kölesinin bedelini alır; ba­ğış yapılan kölenin bedelini alamaz. Ve hâkim, vekil tâyin ederek,müs-te'cirden dokuzbin dirhem talebinde bulunur. Onun bin dirhemi bağış yapılan kölenin bedeli; sekiz bin dirhemi de alacaklıların alacağı olur ve o bin dirhemi, efendiye verir.

Bu, şayet müste'cir hiç bir ödeme yapmadı ise, böyledir.

Müste'cir ölür de, geride beşbin dirhem terekesi kalırsa; işte o beş-bin dirlem, ona bölünür: Bin dirhem, me'zun kölenin hissesi; bin dir­hem bağış yapılan kölenin hissesi; sekiz bindirhem de alacaklıların his­sesi.. Me'zun kölenin hissesine isabet eden, onun efendisine verilir. Se­kiz bin dirhem isabet eden hisse de alacaklılara verilir.

Bağış yapılan kölenin bin dirhem hissesine düşen de, yine me'zun kölenin alacaklılarına verilir ve ondan, kölenin efendisine bir şey veril­mez. Efendinin, ona karşı bir yolu yoktur. Muhıyt'te de böyledir.

Alacaklılar, izinli köleden, o köleye bağış yapılana kadar veya alacaklarından vaz geçene kadar, bir şey almazlarsa; müste'cir, ister bun­dan önce ölsün; isterse, sonra ölsün; müste'cirde olan alacaklarından hiç bir şey eksilmez ve köle —satılmazsa— müste'cire müracaat eder.

Şayet o satılırsa, efendisi müste'cire müracaat eder. Muğnî'de de böyledir.

Şayet müste'cir köleyi icarlarken onu, "Yalnız bez satın alsın ve satsın  diye"   icarlar;   o  da  ahr-satar  ve  bir  kâr  elde  ederse;   o kar, müste'cirindir.

Zararı da müste'cirin üzerinedir.

Şayet başka şey alır-satarsa; kârı müste'cirin olmaz; efendisinin olur. Zarar ederse, bu zarar kölenin kendi boynunadır. Köle, bu zarar için satılır. Efendisine bir şey gerekmez Muhıyt'te de böyledir.

İzinli bir köle, bir adamdan yüz dirhem değerindeki bir kür buğ­dayı, seksen dirheme satın alıp, onu teslim almadan önce, ona su döke­rek, onu bozsa ve o buğday, seksen dirhem kıymetine düşse; bundan sonra da satıcı ona su serperek, kıymetini altmış dirheme düşürse; bu-durumda izinli köle muhayyerdir: İsterse, bir kür buğdayı altmış dört dirheme alır. Eğer almazsa, bozmasında% dolayı bir tazminat gerekmez.

Şayet, önce satıcı, sonra da müşteri su serperse, müşteri onu alma­ya zorlanır ve ona altmış dört dirhemi verir. Hüküm bütün ölçülen ve tartılan şeylerde böyledir.

Şayet, satılan şey arazi olur ve onu önce müşteri, sonra da satıcı bozarsa; o zaman, müşteri isterse, o yeri alır ve noksanlığı kadar parasından düşer. İsterse pazarlığı bozar.

Şayet, satıcıdan sonra müşteri de bozmuşsa, bozduğu kadarın be­delini satıcıya öder. Mebsût'ta da böyledir.

Mal yabancının olur ve efendinin yanında rehin olarak bulunur; efendisi de onu izinli kölenin yanma bırakmış; o da, onu zayi etmiş olursa; bu durumda efendi, borçtan bendir. Muğnî'de de böyledir.

İzinli bir köle, belirli taze bir kür buğdayı, belirli bir kür eski buğ­daya satın alır ve bu köle, satın aldığı budaya su serperek onu bozduk­tan sonra, satıcısı su serper ve o da bozarsa; bu durumda müşteri mu­hayyerdir: İsterse, o buğdayı alıp, kendi buğdayını verir. Dilerse, akdi bozar. Bu durumda, ikisi de birbirine müracaatta bulunamazlar.

Şayet müşteri, suyu satıcıdan sonra dökmüşse, buğdayın tamamı­nın parasını (bedelini) vermesi gerekir. Onu, aybı (= kusuru) sebebiyle reddedemez. Onun kusurunu, ister teslim almadan önce, isterse teslim aldıktan sonra bulsun bu böyledir. Hasılı, müşteri tarafından sırdökü-lürse, durum budur. Mebsût'ta da böyledir.

Eğer baba veya vasî küçüğe veya bunağa, o küçüğün veya matu­hun mahremlerinden olan bir câriye satın alırsa; bu geçerli olmaz. Kâ­fi'de de böyledir.

İzinli bir köle, bir adama, on ölçek buğday ile on ölçek arpa sat­tıktan sonra: "Ben, sana bu on ölçek buğdayı ve bu on ölçek arpayı her bir ölçeğini bir dirheme sattım." derse; bu satış karşılıklı teslim-tesellüm yapmışlarsa, caiz olur.

Sonradan, buğdayda bir kusur bulunursa; her ölçeği bir dirheme sayılarak, onun bedeli geri verilir.

Keza, satıcı: "Ölçeği bir dirhem.." derse yine böyledir.

Şayet: "Onlardan her ölçek, bir dirhem..." der ve karşılıklı teslim-tesellüm yapıldıktan sonra, buğdayda kusur bulunursa, her ölçek için yarı bedeli ödenir.

Keza, "her ölçeği bir dirhem" denildiğinde de böyledir.

Şayet: "Onlardan her birinin ölçeği bir dirhem..." denilir; karşı­lıklı alınıp verildikten sonra buğdayda bir kusur bulunursa; bu durum­da yarı buğday, yarı arpa kıymeti —bir dirhem olarak— geri verilir.

Bu duruma göre, ikisinin birden kıymeti yirmi dirhemdir ve buğ­dayla arpa arasında bir fark yoktur.

Şayet buğdayın ölçek kıymeti yirmi dirhem; arpanın kıymeti ise, on dirhem olursa; o takdirde buğdayın kıymetinin üçte ikisi reddedilir.

Keza, bunların her birinin ölçeği bir dirhem ofursa; bu durumda her birinin ölçeği yine bir dirhemdir.

Eğer: "Ben, sana bu buğday ve bu arpayı sattım; ikisinin kıymeti­ni söylemedim. Her birinin ölçeği bir dirhem demedim." derse; bu satış İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre fâsid olur. Çünkü, her birinin kıymeti bilinmemektedir.

Eğer bildirmişse, o zaman satıcı muhayyerdir: İsterse her ölçek buğ­day için bir dirhem alır. O zaman, her ölçek bir dirhem olmuş olur. İmâ-meyn'e göre, bu satış caizdir ve her ölçek buğday bir dirhemdir; her öl­çek arpa da bir dirhemdir.

Şayet: "Her ölçek arpa, bir dirhem.." deseydi, yine hepsinin de ölçeği bir dirhem olur ve satış yerini bulurdu.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavli budur. Her ölçeğin, yarısı arpa, yarısı buğdaydır ve bir ölçek bedeli dirhemdir.

Eğer, bilinerek, bir ölçek fazla konmuşsa, bu durumda satıcı mu­hayyerdir: İsterse, o bir ölçeği, her ikisinden müşterek olarak, bir dir­hem bedelle alır; isterse, terkeder.

İmâıneyn'in kavline göre, satış tamamı hakkında caizdir. Her ölçeği bir dirhemdir ve yarısı arpadan, yarısı buğdaydandır.

Şayet: "Ben, buğdayı sana arpadan fazlaya sattım." der; onu-da bir kürden az bulursa; satış caizdir.

Eğer buğdayın ölçeğini fazla bulursa; satış fâsiddir.

Eğer: "Buğdayın ölçeği azdı." der ve buğdayı da az bulursa; yine satış caizdir.

Eğer fazla bulursa, müşterinin o fazlayı vermesi gerekir. Satıcı, pa­rasını çoğaltıp eksiltemez. O fazlalık satıcının olur.

Eğer: "O, bir kür fazladır." veya "daha çoktur." der ve onu da dediği gibi bulursa; satış caizdir.

Eğer dediğinden az bulursa, müşteri muhayyerdir: İsterse, mevcut fazlalığı alır; isterse, onun da hisesini diğerlerine taksim eder; dilerse bırakır, mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, izinli bir sabiye karşı bir şey iddiasında bulunduğun­da; o, bunu inkâr ederse; onun yemin vermesinde ihtilaf ettiler:

el-Asl'da şöyle zikredilmiştir:

İkrar yemini gerektirir.

Fetva da bunun üzerinedir. Fetâvâyi Kâdîhîın'da da böyledir.

İzinli köle, on ntıl zeytin yağını, bir dirheme, bir adamdan satın aldığında, "onu,-bir şişeyle ölçmesini" söyleyip şişeyi getirir ve satıcı, zeytin yağını, onunla ölçünce, iki ntıl noksan gelir; satan da, alanda bunu bilmemekte olurlar; bundan sonra, satılan zeytin yağının tamamı akarsa; izinli köleye, yalnız birinci rıtılın bedeli gerekir. Her ne kadar, o da dökülmüşse; artık, satıcı birinci rıtıldan maada kalanın parasını tazmin eder.

Şayet şişeyf verirken, kavanoz kırılır; satıcı da on ntıl ölçmüş olsa, içinde olan on rıtılın parası, köleye aittir; onun malı olarak dökülmüş olur. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, müdebberine ticâret izni verdiğinde, o köleye "kendi­si için, beş bin dirheme bir câriye satın almasını" emreder; o da satın alıp, emredene teslim edince, o câriye, onun yanında ölür veya onu sa­hibi azâd eder yahut ondan bir çocuğu doğar; veya müdebberin yanın­da iken, —henüz âmire teslim edilmeden önce— ölürse; bu hallerin her birinde, bu câriye, âmire aittir. Satıcı, parasını müdebberden alır.

Şayet satıcı, emredeni katip etmek isterse; ona hakkı yoktur. Ona müracaat, —parasını bizzat kendisi ödedikten sonra veya bundan önce— müdebberin hakkıdır. Eğer, müdebberin yanında veya âmirin yanında değilken, bir köle gelerek, o müdebberin elini keser ve ona cinayet kar­şılığı bir köle verir; müdebber de ticâretle veya hîbe yoluyla bir câriye kazanırsa; o câriye, kazanç olur. Ve onlar, müdebberin borcu için satı­lırlar veya onun fidyesini efendisi öder.

Şayet, efendisi öderse; o takdirde bütün ödediği için âmire müra­caat eder. Sonradan âmir, müdebbere rüfcu edemez. Eğer efendisi, iki-bin dirhemi ödemekden kaçınırsa; onlardan her birisi bin dirhem bede­linde olursa, satıcı, tamamını alır. Efendi de, verilen kölenin bedeli için âmire başvurur. O kazanılan câriye için müracaat edemez. Ve geride ka­lan borç için de, âmire müracaat eder.

Onlar dört bin dirhemse, üçbin dirhemini satıcıya verir.

Şayet borcu, beşbin dirhem olur ve kendisine de bin dirhem vasıl olmuş; ikinci bin dirhemi efendisine harcamış; müdebber ve efendi üe, âmirden bir şey almamış ve âmir ölmüş, iki bin dirhem terk eylemişse; onu beşe taksim ederler; bir sehmi efendiye, dört sehmi de müdebbere verilir.

Fakat müdebberin eli kesilmez de hata ile öldürülürse; katil onun kıymetini borçlanır ve onu cariyeyi satıcıya sarf eder. Efendisi de âmire müracaat eder. Bağışlanan köle buna muhaliftir. Muğnî'de de böyledir.

İzinli köle, bir câriye satın aldığında; onu, satıcının emri olma­dan teslim alır; parasını da ödememiş bulunur; câriye de onun yanında ölür veya onu efendisi öldürür; kölenin üzerinde de borç bulunmaz ve­ya o cariyeyi azâd ederse; satıcı, onun kıymetini köleye ve efendiye taz­min ettiremez. Fakat parasını köleden ister ve o yüzden köle satılır. Şa­yet parası, satıcının hakkından noksan gelirse kalanım onu öldüren efendi Öder. Şayet, köle, birini "cariyeyi almaya vekil" etmiş olsaydı; o da ca­riyeyi alınca, o, yanında ölseydi; vekil, o cariyenin kıymetini satıcısına öder; sonra da köleye parası için müracaat ederdi. Mebsût'ta da böyledir.

Bir köle, efendisinden izin almadan ihrama girerse; efendisi, onu ihramdan çıkarabilir.

Efendisinden izin alıp ihrama girdikten sonra, efendisi onu satmış-sa; satın alan şahıs onu ihramdan çıkarabilir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Ticârete izinli iki köleden her birisi, bir adamın olur ve onlardan birisi, diğerini efendisinden satın alır; hangisinin önce aldığı da bilinir; onun da borcu olmazsa; önce alanın, satın alışı caiz olur. Sonrada o satın alman köle, satın alanın efendisinin mülkü olur ve izinden men edilmiş bulunur.

İkincinin satın alışı, bâtıldır.

Şayet, satımların hangisinin önce olduğu bilinmiyor ise, satışın ta­mamı merdûddur; olmamış gibidir.

Eğer her ikisinin de borcu varsa; her ikisinin satın alışı da bâtıldır. Mebsûi'ta da böyledir.

Müntekâ'l-Muallâ'da İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'nin şöyle buyruduğu ri­vayet edilmiştir:

İzinli bir köle, borcunu alma veya verme için bir vekil tuttuktan sonra, efendisi kendisini izinden men eder; vekil de borcu öder veya öde-t irse; bu vekil men edildiğini bilmiyor iseler, bu caizdir.

Ben, İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğunu işittim: İster bil­sin, isterse bilmesin o caizdir.

ivezâ, men edilmiş bir köle, bir elbise satın alır; efendisi de onu bi­lir; sonra da köleyi satar; bilâhare de onun satın almasına izin verirse; işte o câi? olmaz.

Şayet köle, elbiseyi efendisi bilmeden, köleyi, bir adama satar; sonra da ona izin verirse, o satış caiz olur. Zehıyre'de de böyledir.

Ticâret yapmasına izin verilmiş bir kölenin, bir adama, bin dir­hem borcu olur; sonra da bu kölenin efendisi, köleyi alacaklısına bağış­lar; o da onu teslim alırsa; bu bağış caiz olur. Kölenin borcu, efendisi­nin üzerinde olduğu gibi kalır.

Şayet izinli kölenin üzerinde, beşyüz dirhem borç olur; kendinin kıymeti de bin dirhem olur ve bir adam, onun efendisinin izniyle, onun için bin dirheme kefil olduktan sonra, köle bin dirhem daha borç eder; sonra da o bin dirheme, bir kefil daha verir; biîâharede köle, bin dirhe­me satılırsa "öncekinin kefaletinin yarısı batıl olur. İkinci alacaklı ala­cağının tamamı (ki o, bin dirhemdir) dörde bölünür: İkiyüz elli dirhe­mini ilk alacaklı alır. Onun, bir misli de, onun kefiline verilir; kalan beş­yüz dirhemi de ikinci alacaklı alır. Mebsût'ta da böyledir.

—Bir adam: "Şu yeri, sana satıyorum; bin arşından azdır." der; o da o yeri öyle bulur veya "bin yahut daha fazla..' derse; caizdir.

Eğer bin arşından fazladır." der de, alan şahıs o yeri, bin arşından biraz fazla veya az noksan bulursa, satış tamamdır.

Şayet, tam bir arşın veya daha az bulursa; müşteri muhayyerdir: İsterce, tam parasıyla alır; isterse almaz, bırakır. Eğer alırsa, parasını tam verir. Mebsût'ta da böyledir.

İzinli bir köle, bir adamın yanına bir emânet bıraktığında; efen­disi ona sahip olmazsa; onu, ordan alabilir. Bu köle, ister izinli olsun; isterse olmasın böyledir.

Şayet, borçlu olmayan izinli kölenin, efendisinin yanına bir emâ­net bırakması caizdir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Eğer, bir adamdan on dirheme, on arşın kumaş alır ve o sekiz arşın gelir; satıcı da, alana: "Sana, sekiz arşına sattım," derse; yeminle birlikte, onun sözü geçerli olur. Müşteriye, —iddiası üzerine—: "Bey-yineni getir." denilir.

Meselâ: Bir adam: "Ben, mükâtebe yapmak üzere veya ekmekçi yapmak üzere bir köle satın alacağım." der; müşteri de: t;Ben, on arşın yer satın aldım; her arşını bir dirheme." derse; karşılıklı yeminleşirler veya alıp-verirler. Mebsût'ta da böyledir.

Müntekâ'nın Hacr Bölümünde şöyle zikredilmiştir:

Üzerinde vadeli borcu bulunan bir köleye, efendisi izin verirse; onun borcu yine müecceldir. (= va'delidir.) Muğnî'de de böyledir.

Müntekâ'da şöyle zikredilmiştir: İzinli bir köleyi, efendisi men et­tiği hâlde, onun alacaklıları, onu nehyederler; alacaklarından bir şeyler vermesi için gerçekten alacaklılar, ona bir şeyler verirler; o da borcun­dan berî olur.

Keza, efendisi köleyi satarsa; alacaklıları sattıktan sonra da ona ve­rebilirler. Zahîre'de de böyledir.

Bir adam, borçlu ve izinli kölesini rehin bırakır ve o rehin alan şahsın elinden kaçarsa; alacaklılar, onu rehin alana ödetirler. Ginye'de de böyledir.

Abdurrahman şöyle buyurmuştur:

Bir adam, kölesine almayı-satmayı emreder; o da öyle yaparsa; bor­cu ona aittir; rehin, hâli üzerine durur. O rehin durdukça, alacaklılara bir yol yoktur. Muğnî'de de böyledir.

İzinli köle, bir yitik bulur; onun sahibi de bilinmez ve ancak onun söylemesiyle tanınırsa; efendisi de: "Sen, yalan söyledin. O, benim kö-lemdir." derse; bu durumda izinli kölenin sözü geçerli olur.

Sonra da sokağa atılmış olan o çocuğun hür olduğu tesbit edilirse; aslına itibar edilir. Zahinyye'de de böyledir.

İzinli köle, bir dirheme bir câriye satın aldığına; "eğer üç güne kadar parasını ödeyemez ise, aralarında alım-satım yok sayılacaktır." şartını korlarsa; bu caizdir. Ve üç günlük muhayyerlik gibidir. Hür kim­seden almak mesabesindedir.

Keza, satın alıp, teslim de alarak parasını öderse; ve üç güne ka­dar, satıcı parasını geri verirse; aralarında şart bulunması hâlinde, bu da caizdir ve satıcı muhayyer gibidir.

Bir izinli köle, cariyeyi satın alır ve üç güne kadar parasını vere­mez ise, aralarında alım-satım yoktur. Bu durumda, parasını verip, câ-riyeyide teslim alır ve onu satarsa; bu satış caizdir. Eğer parasını ver­meden üç gün geçerse, artık satıcının cariyeye karşı yapacağı bir şey yok­tur. Fakat müşteriye müracaatla parasını alır.

Keza, müşteri cariyeyi öldürür veya câriye, onun yanında ölür yahut onu bir yabancı öldürürse; üç ^ün kadar borcunu ödemesi gerekir.

Şayet câriye bakire olur da, m.isteri ona cima eder veya dul olur da cima eder yahut ona karşı başka bir cinayet rcw veya ona kimsenin fiili olmaksızın bir kusur isabet eder ve bedelini ödemeden de üç gün geçerse; bu durumda satıcı muhayyerdir: Dilerse, cariyeyi geri alıp, başka bir şey alamaz; dilerse, müşteriye teslim edip, parasını alır.

Cariyeye cima eden, veya cinayet işleyen bir yabancı ise onun meh-ri ve diyeti satıcının olmaz; cariyenin olur.

Eğer yabancının cinayeti sebebiyle bir kusur kaldı ve üç güne ka­dar da parası ödenmedi ise, işte o zaman, satıcı muhayyerdir: İsterse, cariyeyi alır ve ona yapılan cima ve cinayetin karşılığını da o cinayeti yapandan alır; isterse, cariyeyi müşteriye o halde teslim edip, parsını alır.

Eğer müşteriye teslim ederse, müşteri ona cinayet işleyeni takip eder.

Bu, yabancı ona bakire iken cima eylediği zaman böyledir. Onun, maliyet noksanı temekkün eder.

Şayet, câriye dul olur; cima da onun maliyetim uoks^aştırmaz ise, o cariyeyi satıcı geri alır ve onun mehrini de o yabancıdan alır; artık, onu müşteriye terkedemez.

Şayet müşteri, cariyemin elini kesmiş veya üç gün geç^iucn sonra bikrini bozmuşsa; işte o zaman satıcı muhayyerdir: İsterse, müşteriye teslim edip parasını alır; dilerse, elini kestiği için yan beddini alır.

Eğer cima etmişse, kıymetine bakılır: Kıymetinde ne kadar noksanlık yapmışsa, o noksanlığı da alır.

Eğer cima etmişse, kıymetine bakılır. Kıymetinde ne kadar noksanlık yapmışsa, o noksanlığı da verir.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir.

İmsuneyn'e göre ise, Kıymetine ve mehrine göre parası taksim edilir ve satıcı, parasından mehrinin hisesini alır. Eğer câriye, o üç gün içinde doğum yapar ve her ikisi de hayatta olarak üç gün geçer; müşteri de bedelini ödememiş olursa; câriye de, çocuğu da müşterinindir; parasını öder.

Bu durumda, satıcı için muhayyerlik yoktur.

Şayet câriye, üç gün geçtikten sonra doğum yapar; o doğum da ca­riyenin kıymetini eksiltirse, satıcı muhayyerdir.

Eğer üç gün geçtikten sonra, câriye ölür doğum da yapmamış olur­sa, müşteri parasını verir.

Şayet üç gün geçtikten sonra, ölür; çocuğu kalırsa, yine satıcı mu­hayyerdir: Dilerse, çocuğu müşteriye verip, parasını tam alır; isterse, ço­cuğu alır ve anasının hissesi için de müşteriye başvurur. Mebsût'ta da böyledir.

İzinsiz köle, borçlanır; halbuki, efendisi onu borçlanmaktan ya­saklamış olur ve ona alacaklara vermek üzere bir köle verir; o borcunu öderse, borçtan kurtulur.

Şayet efendisi, kölesine, ondan aldığının yerine, dirhemler verir; o da onları alacaklılarına verirse: borcundan beri olur.

Eğer borcunu başkası öderse; borcundan berî olmaz.

Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavlidir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre ise her iki hâlde de borcundan berî olur. (= kurtulur) Muhıyt'te de böyledir.

İzinli köle, bîr cariyeyi, belirli bir yere karşılık satın alır ve akid esnasında "şayet, üç güne kadar, satıcıya o yeri teslim etmezse; bu ahm-satim geçersizdir." derlerse; bu caizdir ve muhayyerlik gibidir. Şayet câ­riye, müşterinin yanında olduğu zaman, o gözünü çıkarmak veya ırzına geçmek gibi, bir cinayet işler yahut bunu bir yabancı yapar; üç gün de geçtiği hâlde, o yer verilmezse;, bu durumda, önceki vasfeylediğimiz du­rum aynısıdır.

Müşteri, satıcıya vereceğini vermeden üç gün geçer; sonra da câri­ye zâyı olur veya onu müşteri öldürürse; satıcı müşteriden bu cariyenin kıymetini alır. Onun bedelini (= karşılığını) almaya yol yoktur.

Müşteri, cariyenin gözünü kör ederse, satıcı, cariyeyi ve yarı kıy­metini alır. Onun karşılığına yolu yoktur.

Şayet, yabancı biri, cariyenin gözünü kör eder veya onu öldü­rürse; satıcı muhayyerdir: İsterse, müşterinin malından, cariyenin kıy­metini hâli hazırda alır; isterse, öldürenin âkîlesine diyeti için müracaat eder ve üç seneye kadar onlardan diyet bedelini alır.

Şayet müşteriden alırsa; müşteri de, onun katilinin âkîlesine mü­racaat ederek, diyet bedelini alır.

Bu durumda da, satıcının, cariyenin bedelini müşteriden alma yo­lu yoktur. Mebsût'ta da böyledir.

Üzerinde beşyüz dirhem borcu olan izinli bir köleyi, efendisi ala­caklısına, bin dirheme satsa; bu satış caizdir. Alacaklı, beşyüz dirhemi­ni alacağına bedel sayar beşyüz dirhemini de efendisine verir. Bu du­rumda, alacaklının alacağını aldığına, O: "Ben alacağımın yerine beş­yüz dirhemi aldım." demedikçe hükmedilmez. Mohıyt'te de böyledir.

Me'zun bir köle veya hür bir adam, bin dirheme bir câriye satar; karşılıklı teslim-tesellüm de yaparlar ve satıcı müşterinin parasını üç güne kadar geri verirse; aralarındaki ahm-satım bozulmuş olur.

Şayet müşteri, bu üç gün içinde, o cariyenin gözünü çıkarır veya ona cima eder; satıcı da cariyenin parasını geri verirse; cariyeyi alır ve ona (müşteriye) bu cariyenin yarı kıymetini, gözüne karşılık olarak taz­min ettirir.

Şayet, üç gün geçene kadar, satıcı cariyenin parasını vermez; müş­teri de cariyeyi satarsa; müşteriye diyet ve mehir gerekmez.

Bu işi, bir yabancı yapar; sonra da üç gün içinde satıcı cariyenin parasını geri vererek o cariyeyi alırsa; bu durumda, satıcı cariyenin göz­ünün diyetini isterse müşteriden alır; müşteri de o suçu işleyene müra­caat eder. Dilerse, satıcı, onun gözünü çıkaran şahsa müracaatla, diye­tini ondan alır. O takdirde müşteriye bir yolu kalmaz.

Câriye bakire idi de bikri bozuldu ise, durum aynıdır.

Eğer dul olur da, cima, kıymetinde eksiltme yapmaz ise, onun meh-rini cima yapamdan satıcı alır.

Eğer cariyeye cima yapan veya gözünü çıkaran, satıcı ise, bu alış­veriş kendiliğinden bozulmuş olur. İster parasını versin, isterse verme­sin; cariyeyi geri alır ve parasını geri verir.

Şayet bu işi, üç gün geçtikten sonra yaptı ise, bu durumda cariye­nin mehrini de gözünün diyetini de, satıcı müşteriye öder. Mebsût'ta da '^öyledir.

Câmiü'I-Mevlâ'da şöyle zikredilmiştir: Bir efendi kölesini ticaret için verir; o da cinayet işleyip borçlanır veya efendisi onu, rehin bırakır ya­hut icara verirse, bu durumlarda köle için muhtar olmak yoktur. Zehıy-re'de de böyledir.

İzinli bir köle, cariyesini bir adama satar; o adam da cariyeyi, onun halini bilmeden teslim alır; bir başkası da: "Bu, benim kızımdır." diye iddia eder; ve köle de müşteri de onu "onun kızıdır." diye doğru-larsa; müşteri, hemen onu geri verir.

Bir adam, diğer birinden bir câriye satın alıp onu da teslim alır ve satıcı, yukardaki gibi: "Bu filanın kızıdır." derse; satış tamamen bo­zulur. Müşteri, parasını geri alır; o da cariyeyi geri alır.

İzinli bir köle, bir adamdan, huzurda bulunan bir câriye satın alır ve câriye hiç sesini çıkarmaz, kerih de görmez; ve bu köle, cariyeyi teslim aldıktan sonra, onu bir başka adama satıp, ondan parasını alır; daha sonra da, bir başka adam iddia ederek: "Bu, benim kızımdır." der; izinli köle, câriye ve müşteri bu sözü doğruladıkları hâlde köleye satan şahıs yalanlarsa; bu durumda câriye hür olur. Ve o adamın kızıdır.

İkinci müşteri, "o kölenin satmak istediği cariyeyi, satılmadan önce azâd etmiş olduğunu veya onu müdebbere ettiğini yahut ondan bir çocuğunun doğmuş bulunduğunu" iddia eder; köle de bunu doğrular-sa; bu müşterinin ikrarı sahih olur. Kölenin tasdiki ise batıldır.

Şayet, "onun hür olduğunu" ikrar ederse; bu durumda, o câriye hürdür ve velâsı durdurulur.

Müdebbereliğinî veya ümm-ü veledliğini ikrar ederse; diğer müşte­rinin yanında mevkûfedir.

Şayet, önceki satıcı ölürse; o azâd olmuş olur; parası için de köleye —azâd olana kadar— müracaat edemez.

Bu köle, azâd olunca; alacağını takib eder.

Şayet, izinli köle, bunların tamamını inkâr eder; bu durumda o azâd edilinceye kadar, ona müracaat edilmez ve parası istenmez.

Şayet ikinci müşteri, "satıcı, onu satmadan önce, ben onu mü-kât ebe yapmıştım." der; —izinli köle, onu doğrulasm veya yalanlasın— o câriye de mükâtebe olduğunu inkâr eder ve "mükâtebe olmadığım" söylerse; o, müşterinin câriyesidir. İsterse, müşteri onu satar; isterse, satmaz. Mebsûf ta da böyledir.

En doğrusunu bilen Allahu Teâlâ'dır. [16]

 

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 10/359.

[2] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 10/359.

[3] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 10/359.

[4] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 10/359-360.

[5] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 10/361-369.

[6] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 10/370-393.

[7] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 10/394-413.

[8] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 10/414-425.

[9] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 10/426-443.

[10] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 10/444-448.

[11] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 10/449-455.

[12] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 10/456-462.

[13] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 10/463-468.

[14] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 10/469-477.

[15] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 10/478-487.

[16] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 10/488-501.