3-AL-İ İMRAN
142-143- "Andolsun ki siz ölümü istiyordunuz..." Bu hitab müminlerden bir kısmı hakkındadır ki, yukarda anıldığı üzere, Resulullah (s.a.v.) Bedir harbine ansızın çıktığı için, harb olacağını zannetmemişler ve bundan dolayı Bedir gazvesinde bulunamamışlardı. Bedir ashabı hakkındaki ilâhî ikramları anladıkları zaman gitmediklerine pişman olarak: "Ah keşke biz de Bedir ashabı gibi öldürülüp şehit olsaydık." diye düşmanla çarpışmak için arzu beslemeye başlamışlardı. Ve hatta Medine'de savunmaya razı olmayıp, Uhud'a çıkmak için teşvik edenler de bunlardı. Fakat harbe çıkıp anılan olay olunca birçokları sebat edemediler. Bu âyet bunlar hakkında inmiş ve önceden harbi arzu ederek ölümü temenni ettikleri halde, onu görünce bakıp kalmalarından dolayı azarlanmışlardır. Bazı tefsirciler diyorlar ki burada ölümden kastedilen harbdir. Çünkü savaş, çoğu zaman ölümü içine alır. Bu itibar ile kendi şahsında ölüme razı olmayan, harbi de temenni etmez. İşte harb ile ölüm arasındaki bu ilgiden dolayı, çıkıp düşmanla çarpışmak arzusundan ölümü temenni etmekle tabir buyurulmuştur. Yoksa kastedilen, bizzat ölümü temenni etmek değildir. Çünkü bir müslüman için ölümü istemek meşru (dine uygun) değildir. Hatta savaşta şehid olmayı temenni etmenin bile caiz olamıyacağına ve çünkü bunda kâfirlerin galip gelmesini temenni mânâsı bulunacağını kabul edenler olmuştur.
Fakat doğrusu, şehit olmayı istemekte sakınca yoktur. Ve
bu âyette ölümü istemekte, şehid olmayı isteme mânâsı açıktır. Ancak
iyi anlaşılmak gerekir ki, şehit olmayı istemek, düşmanın üstün
gelmesini temenni eder gibi, bizzat ölümü temenni etmek şeklinde
olmamalıdır. Asıl maksad, Hak yolunda şehitlik rütbesine erişmek ve
Allah katında vaad edilmiş olan gerçek hayata ermektir ki, bunda ölümü
isteme bir vesile olmak bakımından zımnî (örtülü) kalır. Kısaca, ölmek
için yaşamakla, ahirette gerçekten yaşamak için ölmek arasında pek
büyük bir fark vardır. Savaşacak olanlar, sırf bu maksatla hareket
etmeli ve ölümle karşılaştıkları zaman da ondan kaçınmamalı ve bu
imandan ayrılmamalıdır. Uhud savaşı, her mânâsıyla müdafaa harbi olduğu
gibi, tecavüz eden düşmana karşı meydan muharebesine çıkmak arzusunu
besleyen bu müslümanların istek ve arzuları da yapmacık bir gösteri
olmayıp, samimi bir iman eseri olduğunda hiç şüphe yoktu. Fakat "haber
(ağızdan ağıza dolaşan söz), görülen şey gibi değildir." ifadesi
gereğince bugünkü arzu ile yarınki olacak olay arasında büyük bir fark
bulunduğundan kalp ile sözün fiile uygunluğu önemli bir mesele teşkil
eder ki, asıl imanın doğruluğu (sadakatı) bundadır. "Öyle erkekler var
ki, Allah'a verdikleri sözde durdular." (Ahzab, 33/23). Şu halde
herhangi bir harbe karar vermek için tam bir ciddiyetle iyice düşünmeli
ve bir kere harbe başladıktan sonra, artık dönmeyi hatıra getirmemeli,
ölmek de gerekirse onu sabır ve sebat ile seve seve karşılamalıdır.
Yoksa kanını son damlasına kadar akıtmaya yeminler ederek harbi
kızıştırıp da selameti kaçmakta arayanlar hiçbir zaman selamet
bulamazlar ve işi perişan ederler, hem de kendileri dünya ve ahirette
çöküntüye uğramış olurlar.
Anasayfaya dön | Konulara dön |
Sadakat.Net©İslami web hizmetleri |