22- Ölülerden şefâ'at beklemek şirkmiş. Buna (Hadîka) kitâbından cevâb verildi.

22- Ölülerden şefâ'at beklemek şirkmiş. Buna (Hadîka) kitâbından cevâb verildi.

22 - Dörtyüzondördüncü sayfada, (Allahdan başkasına duâ etmek, başkasından sıkıntısını gidermesini istemek, ihtiyaçlarını başkasından beklemek, mezarları büyük bilmek, onları putlaştırmak, üzerine türbe yapmak, türbelerde namaz kılmak, türbedekilere ibâdet etmek, kalb ile, söz ile, ibâdet ile ölülerden birşey beklemek büyük şirktir. Cehennemde sonsuz kalmaya sebebdirler. Allah adı ile yalan yemin etmekten korkmuyorlar. Ahmed Bedevî adı ile yalan yemin etmekten çekiniyorlar. Bu ise, onu Allahdan daha üstün, daha kuvvetli bilmektir) diyor.

Kitabın müellifi, doğru ile yanlışı karıştırmaktadır. Kuru yanında yaşı da yakmak istemektedir. Allahü teâlâyı bırakıp da, başka bir ölüden veya diriden birşey beklemek, başkası adı ile yalan veya doğru yemin etmek, elbet şirk olur. Îmanı giderir. Fakat, birkaç kişi böyle yapıyor diyerek, kabir ziyâret etmeye, türbede, Kâbeye karşı, Allah rızası için namaz kılıp, sevabını meyyite hediye etmeye, Allahü teâlânın sevdiği kulunu, Allahın yaratması için vesîle etmeye şirk demek, bunun için türbeleri, mezarları yıkmak, islâmiyete ve müslümanlara iftirâ olur. Müslümanlara kâfir diyen kimse, bunu düşmanlık ile, inat ederek söyliyorsa, kendisi kâfir olur. Şüpheli olan Nassları yanlış tevil ederek söyliyorsa, kâfir olmaz ise de, bid'at sahibi olur. Kitabın bu yazısı, câmilere hırsızlık yapmak için veya mezhepsizlik propagandası için gidenler, vâizlere, hatîb efendilere, iftirâ ederek ihbâr yapmak için, göze girmek için, iyi tanınmak için gidenler var, o hâlde, câmileri yıkmalıdır demeye benziyor. Böyle söyliyen, bilmez mi ki, câmiler, o kötü işler için yapılmamıştır. Namaz kılmak, vaaz etmek, Kur'an-ı kerim dinlemek için yapılmıştır. Böyle, birkaç kötülük için, câmileri yıkmak değil, kötülük yapanları câmilere, iyi insanlar arasına sokmamak lâzımdır. Kötü, bozuk kimseleri ileri sürerek, Ehl-i sünnet olan temiz müslümanlara müşrik demek, Resûlullahın ve Velîlerin, Âlimlerin türbelerine saygısızlık yapmak, islâm düşmanlığıdır.

Büyük âlim Abdülganî Nablüsînin (Hadîka) kitabının yüzelliüçüncü sayfasından başlıyarak, sayfalarca yazdıklarının özeti şöyledir: (Edille-i şer'ıyye) yâni din bilgilerinin kaynağı dörttür: Kitap, sünnet, kıyâs ve icmâ. Kıyâs ile icmâ, Kitaptan ve sünnetten çıkmıştır. Şu hâlde, din bilgisinin ana kaynağı Kitap ve sünnettir. Bu ikisinden alınmıyan her bilgi, her iş, (Bid'at)dir. Bid'at olan inanışlar, bilgiler ve işler, sapıklıktır. İnsanı felakete götürür. Meselâ, tasavvufcu, tarîkatçı olduğunu söyliyen kimseler, bir münkeri, yâni icmâ ile bildirilenlere uymıyan birşeyi yapınca, biz bâtın bilgilerini biliyoruz. Bu iş bize helâldir. Siz kitaptan öğreniyorsunuz. Biz ise, Muhammed aleyhisselâmdan sorup anlıyoruz. Onun sözüne güvenmezsek, Allahdan sorup öğreniyoruz. Şeyhimizin himmeti bizi marifetullaha kavuşturuyor. Kitaptan, üstâddan birşey öğrenmeye ihtiyacımız yoktur. Allah bilgilerine kavuşmak için kitap okumamak, mektebe gitmemek lâzımdır. Bizim yolumuz bozuk olsaydı, nûrlar, Peygamberler, ruhlar, bize görünmezlerdi. Biz yanılırsak, haram işlersek, rü'yâda bize bildirilir, doğruları öğretilir. İlm adamlarının kötü gördükleri şeyler, bize rü'yâda kötülenmedi, iyi bildiğimiz için yapıyoruz diyorlar. Bu gibi saçma sözler, zındıklıktır, sapıklıktır. İslâmiyet ile alay etmektir. Kur'an-ı kerime ve hadis-i şeriflere hakâret etmek, güvenmemektir. Bunlarda yanlış ve zamana uymıyan şey bulunduğunu söylemektir. Böyle bozuk sözlere inanmamalıdır.

Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki, (İlhâm) vâsıtası ile ahkâm anlaşılamaz. Yâni, Allahü teâlânın, Velîlerin kalblerine verdiği bilgiler, helâl ve haramlar için delîl, senet olamazlar. Resûlullahın mübârek kalbine ilhâm, her müslüman için senettir. Herkesin bunlara uyması lâzımdır. Evliyânın ilhâmı islâmiyete uygun ise, yalnız kendisine senettir. Başkalarına senet olamaz. İlhâm, Kitabın ve Sünnetin mânalarını anlamaya yardım eder. İlhâm, sâlih müminlerde olur. Bid'at sahiplerinin ve fâsıkların kalblerine şeytanın vesveseleri gelir. Kalbe gelen bilgilere (İlm-i ledünnî) denir. Bu ilim ruhanî veya şeytanî olur. Birincisine (İlhâm), ikincisine (Vesvese) denir. İlhâm Kitaba ve Sünnete uygun olur. Vesvese, bunlara uygun olmaz. Rü'yâ da, rahmânî veya şeytanî olur. Resûlullah, Peygamber olduğu bildirilmeden önce, altı ay, rü'yâ ile amel eyledi. Tasavvuf büyüklerinden yüksek Velî Cüneyd-i Bağdâdî [Cüneyd-i Bağdâdî 298 [m. 910] da vefât etti.] (İnsanları, Allahü teâlânın sevgisine kavuşturacak yol, yalnız Muhammed aleyhisselâmın yoludur. Bundan başka olan dinler, mezhepler, tarîkatler, rü'yâlar çıkmaz sokaktır. İnsanı saadete kavuşturmazlar. Kur'an-ı kerimin ahkâmını öğrenmiyen ve hadis-i şeriflere uymıyan kimse, câhil ve gâfildir. Buna uymamalıdır. Bizim ilmimiz, mezhebimiz, Kitap ile Sünnettir) buyurdu. Muhyiddîn-i Arabî buyuruyor ki, (Bir Velî, islâmiyete uydukca ilerler. İlhâmları artar. Fakat, Velîlere gelen ilhâmlar, Kitap ve Sünnetin üstüne çıkamaz.) Sırrî-yi Sekâtî [Sırrî Sekâtî 251 [m. 865] de vefât etti.] (Tasavvufun üç mânası vardır. Birincisinde sôfinin kalbinde Allahü teâlâya olan marifeti, verâının nûrunu söndürmez. Kalbinde olan marifet nûru ile, maddenin ve enerjilerinin hakîkatlerini, özlerini anlar ve Allahü teâlânın ismlerinin, sıfatlarının tecellîlerine kavuşur. Bedeninde olan verâ nûru ile, islâmiyetin ince bilgilerini anlar. Her işi, islâm ahkâmına uygun olur. İkinci mânasına göre, sôfinin kalbinde, Kitaba ve Sünnete uymıyan ilim bulunmaz. Uygun olup olmadığını, zâhir ve bâtın bilgilerinde derin âlim olup, tasavvuf büyüklerinin kullandıkları kelimeleri anlıyanlar ayırabilir. Tasavvufun üçüncü mânasına göre, sôfinin kerâmetleri, islâm bilgilerinin hiçbirine aykırı olmaz. İslâm ahkâmına uymıyan şeyler, (Kerâmet) olmaz. Bunlara (İstidrâc) denir) buyurdu.

Evliyânın sözlerinin, işlerinin islâm ahkâmına uygun olup olmadığını her ilim sahibi anlıyamaz. Tasavvuf bilgilerini iyi bilmek ve tasavvuf büyüklerinin sözlerinin mânasını iyi anlamak lâzımdır. Meselâ, Bâyezîd-i Bistâmî [Bâyezîd-i Bistâmî 261 [m. 875] de vefât etti.] (Sübhânî mâ a'zama şânî) buyurdu. Yalnız zâhirî bilgileri olanlar bu sözü, (Mahlûklardaki kusurlar bende yoktur. Benim şânım çok büyüktür) demek sanır. Muhyiddîn-i Arabî, bu söz için, Allahü teâlânın büyüklüğünü, hiç kusurlu olmadığını en iyi olarak bildirmektedir dedi. Tenzîhin tenzîhidir buyurdu. Şöyle ki, Allahü teâlâyı Ona lâyık olarak tenzîh ve tesbîh edemediğini gördü. Allahü teâlâ tâm münezzeh olarak tecellî ettiği gibi, Onun isti'dâdı ve gücü kadar yaptığı tenzîhe ve tesbîhe uygun tecellîler de olmaktadır. Bu tecellîleri tesbîh etmesini, kendi isti'dâdını tesbîh etmek görüp, kendimi tesbîh ediyorum dedi. Böylece, Sübhânî dedikten sonra, başkalarının tesbîhlerinin, daha aşağı olduğunu, onların tenzîhlerine göre olan tecellîlerde görerek, kendi tesbîhinin daha uygun olduğunu görünce, (Benim isti'dâdım daha büyüktür) dedi. Görülüyor ki, bu sözü ile islâmiyete uygun olan birşeyi anlatmak istemiştir. Sekr hâlinde olduğundan, başka kelime bulamamış, ince bilgilerini, herkesin anlıyamıyacağı kelimelerle bildirmiştir. Yine bu büyük Velî, Bistâm şehrinde talebesini alarak, bir velîyi görmeye gittiler. Zühdü, takvâsı dillerde dolaşan o kimsenin yanına gidince, kıble tarafına tükürdüğünü gördü. Selâm vermeyip, yanından uzaklaştı. (Bu adam Resûlullaha karşı lâzım olan edeblerden birini gözetmedi. Velî olmak için lâzım olan edebleri de gözetemez) dedi. Kıbleye karşı edebsizlik, kötü birşeydir. Ehl-i sünnet âlimleri, yatarken ve otururken kıbleye karşı ayak uzatmaya mekruh dedi. Allahü teâlâ, Kâbeyi tavâf etmeyi ve tavâfta temiz olmayı emreyledi. Muhyiddîn-i Arabî buyuruyor ki, duâlarının kabûl olduğunu söyliyen bir kimse, islâmın edeblerinden bir edebi gözetmezse, çok kerâmetleri görülse de, ona inanılmaz. Yine Bâyezîd-i Bistâmî buyurdu ki, (Bir kimse, Velî olduğunu söylerse, hattâ havada oturursa, ibâdetleri yapmasına ve haramlardan sakınmasına ve islâmiyete uymasına bakmadan sözüne inanmayınız). [Şimdi, din kitabı yazanları da, böyle kontrol etmeli, islâmiyete uymıyanların din kitaplarını okumamalıdır!] [Bâyezîd-i Bistâmî, Hazer denizi cenûbunda Bistamda, Muhyiddîn-i Arabî 638 [m. 1240] da Şâmda vefât etmişlerdir.]

Abdürra'üf-i Münâvî, Câmi'ussagîr şerhinde diyor ki, avâmın yâni müctehid olmıyanların, Sahâbe-i kiramı taklîd etmelerinin câiz olmadığını, âlimler sözbirliği ile bildirmişlerdir. Bu sözbirliğini, imam-ı Ebû Bekr-i Râzî haber vermektedir. Müctehid olanın, dört mezhepten başka olan ictihâdlara uymaları câizdir. Fakat, uyarak yaptığı işte, onun bütün şartlarını gözetmesi lâzımdır. Ebû Süleymân-ı Dârânî buyuruyor ki, (Çok vakit, kalbime düşünceler geliyor. Kitaba ve Sünnete uygun bulursam kabûl ediyorum.) Zünnûn-i Mısrî buyuruyor ki, (Allahü teâlâyı sevmenin alâmeti, bütün ahlâkta ve bütün işlerde, Onun sevgili Peygamberine uymaktır.) [Abdürra'üf Münâvî, 1031 [m. 1621] de Mısrda, Ebû Süleymân, 205 [m. 820] de Şâmda, Zünnûn-i Mısrî, 245 [m. 860] de vefât etmişlerdir.]

(Hadîka)da, yüzseksenikinci sayfasında, imam-ı Kastalânînin (Mevâhib-i ledünniyye) kitabından alarak buyuruyor ki, Allahü teâlâyı sevmek ikiye ayrılır: Farz olan sevmek, farz olmıyan sevmek. Farz olan sevmekle, emirleri yapılır. Yasaklarından sakınılır. Kaza ve kaderine râzı olunur. Haram işlemek ve farzları yapmamak, bu sevginin gevşek olduğunu gösterir. Farz olmıyan sevgi, nâfileleri yaptırır. Şüphelilerden sakınmaya sebep olur. Buhârînin Ebû Hüreyreden haber verdiği, (Allahü teâlâ, kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında bana en sevgili olanları, ona farz kıldığım şeylerdir. Kulum nâfile ibâdetleri yapmakla bana o kadar yaklaşır ki, onu çok severim. Onu sevince, onun duyan kulağı, gören gözü ve tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Her istediğini veririm. Benden yardım isteyince, imdâdına yetişirim buyurdu) hadis-i kudsî gösteriyor ki, Allahü teâlânın çok sevdiği ibâdet, farzları yapmaktır. Burada bildirilen nâfile ibâdetler, farzlarla birlikte yapılanlardır. Bunlar, bu farzlardaki kusurları tamamlar. Ömer bin Ali Fâkihânî diyor ki, (Bu hadis-i şerif gösteriyor ki, farzlarla birlikte nâfile ibâdetleri yapan, Allahü teâlânın sevgisini kazanır.) Ebû Süleymân Hattâbî diyor ki, (Bu hadis-i şerif gösteriyor ki, bunların duâları kabûl olur). Bunların duâ ettikleri kimseler, murâdlarına kavuşurlar. [Fâkihânî İskenderî Mâlikî 734 [m. 1334] de vefât etmiştir. Ebû Süleymân Ahmed Hattâbî Büstî, 388 [m. 998] de vefât etmiştir. Velîlerden duâ, yardım beklemek, bunun için onlara yalvarmak şirk olur demek, bu hadis-i şerife inanmamak olur.]

Abdülganî Nablüsî, buyuruyor ki, Cüneyd-i Bağdâdîden başlıyarak, buraya kadar yazdıklarımızı, tasavvuf büyüklerinden Abdülkerim Kuşeyrînin [Kuşeyrî 465 [m. 1072] de Nişâpûrda vefât etti.] risâlesinden aldım. Tarafsız olarak bunları incele! Adı geçen bu tasavvuf büyüklerinin, Velîlerin, islâmiyete nasıl yapışmış olduklarını gör! Bütün keşflerini, kerâmetlerini, kalb bilgilerini, ilhâmlarını, hep Kitap ve Sünnet ile ölçmektedirler. Resûlullahın yolundan ayrılan câhillerin sözleri ileri sürülerek, Ehl-i sünnet âlimlerine, tasavvuf büyüklerine dil uzatmak, bir müslümana yakışır mı? Bu Velîlere ve bu Allah adamlarını seven müslümanlara, müşrik diyene inanılır mı? Evliyânın kerâmetleri haktır, doğrudur. Ehl-i sünnet îtikatında olan ve islâmiyete uyduğu görülen kimselere, Allahü teâlânın âdeti dışında, [yâni fizik, kimyâ ve fizyoloji kanûnları dışında] ikrâm ettiği, ihsân ettiği şeylere (Kerâmet) denir. Bir Velî, kerâmet sahibi olduğunu söylemez. Kerâmet göstermesini dilemez. Kerâmet, Velînin ölüsünde de, dirisinde de hâsıl olur. Peygamberler ölünce, Peygamberlikten ayrılmadıkları gibi, Velîler de ölünce, evliyâlık derecesinden düşmezler. Velîler, Allahü teâlâya ve sıfatlarına âriftirler. Kur'an-ı kerimde, birçok Velîlerin kerâmetleri bildirilmektedir. Îsâ aleyhisselâm babasız dünyaya gelince, Hz. Meryemde görülen kerâmetler bunlardandır. Zekeriyyâ aleyhisselâm Hz. Meryemin odasına geldiği zaman, yanında yiyecek olduğunu görür. Bunu nereden aldın derdi. Çünkü, onun yanına, Zekeriyyâ aleyhisselâmdan başka, kimse girmezdi. O da, Allahü teâlâ yarattı cevabını verirdi. Eshâb-ı Kehfin kerâmetleri de, Kur'an-ı kerimde bildirilmektedir. Mağarada senelerce aç ve susuz kaldılar. Âsaf bin Berhıyânın, Belkısın tahtını Süleymân aleyhisselâma getirmesi de Kur'an-ı kerimde bildiriliyor. Eshâb-ı kirâmın ve Tâbiînin binlerce kerâmetleri, kitaplarda yazılıdır ve dillerde dolaşmaktadır. Mezhepsizlerin, kerâmetlere inanmamalarına pek de şaşmamalıdır. Çünkü, kendilerinde kerâmet hiç hâsıl olmadığı gibi, hocalarında ve büyük bildiklerinde böyle şeyler görüldüğünü duymuyorlar. İmâm-ı Necmeddîn Ömer Nesefîden kerâmeti sorduklarında, Allahü teâlânın, Evliyâsına, yâni sevdiği kullarına, âdetini bozarak, ihsânda bulunması, ehl-i sünnete göre câizdir buyurduğu, ibni Âbidînde, Mürted bahsi sonunda yazılıdır. [Ömer Nesefî, 537 [m. 1143] de, Semerkandda vefât etmiştir.]

Evliyânın az zamanda uzak yerlere gittikleri ibni Âbidînde, (Nesebin sübûtü faslı) sonunda da yazılıdır. Bunun üzerine şâfi'î ve hanefî mezheplerinde, fıkh mes'eleleri bile yapılmıştır. İbn-i Hacer-i Hiytemînin fetvâlarında diyor ki, bir Velî, bulunduğu yerde akşam namazını kıldıktan sonra, garba doğru çok uzağa gitse, gittiği yerde güneş batmamış olsa, burada güneş batınca, akşam namazını tekrar kılması lâzım olmadığını söyliyenler çoktur. Şemseddîn Remlî ise, lâzım olur buyurdu. [İbni Hacer-i Hiytemî, 974 [m. 1567] de Mekkede, Muhammed Remlî, 1004 [m. 1596] de vefât etmişlerdir.] İhtiyâç olduğu zaman, yiyecek içecek ve giyecek, hemen hâsıl olması da çok görülmüştür. Resûlullahın amcası oğlu Câfer Tayyârın havada uçtuğu tarih kitaplarına geçmiştir. Lokmân-ı Serahsînin ve benzerlerinin uçtukları da meşhûrdur. Su üstünde yürümek, ağaç, taş ve hayvanlarla konuşmak da çok görülmüştür. Allahü teâlânın, böyle âdetinin ve kanûnlarının dışında yaptığı şeyler, Peygamberlerde hâsıl olursa, (Mucize) denir. Peygamberlerin diri olması şart değildir. Öldükten sonra da, Allahü teâlâ mucize ihsân eder. Bunun gibi, Velîler öldükten sonra da, Allahü teâlâ bunlara (Kerâmet) vermektedir. Hiçbir Velî, hiçbir Nebînin derecesine yükselemez. Velîler, dereceleri ne kadar yüksek olursa olsun, Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına uymaları lâzımdır.

Velîlerin en yükseği Hz. (Ebû Bekr-i Sıddîk)dır. Bundan sonra, en yükseği Hz. (Ömer-ül-Fârûk)dur. Ömer müslüman olmadan önce, otuzdokuz müslüman vardı. Gizli ibâdet ederlerdi. Bu, müslüman olunca, (Bugünden sonra artık gizli ibâdet olunmaz) dedi. İslâmiyette, açıkça ilk ibâdet eden, (Ömer-ül-Fârûk)dur. Bu ikisinden sonra Velîlerin en yükseği, Hz. (Osman-ı Zin-nûreyn)dir. Resûlullahın Rukayye ve Ümm-ü Gülsüm adındaki iki mübârek kızı ile ard arda evlendiği için, (İki nûr sahibi) adı ile şereflenmiştir. Bu iki zevcesi ölünce, Resûlullah, (Bekâr bir üçüncü kızım daha olsaydı, onu da Osmana verirdim) buyurdu. Bundan sonra, Evliyânın en üstünü, Hz. (Aliyy-ül-mürtezâ)dır. Resûlullah Tebük gazâsına giderken, Hz. Aliyi, Medînede, Ehl-i beytini korumak için, kendi yerine vekîl bırakmaya râzı oldu ve (Sen, bana, Hârûnun Mûsâya olduğu gibisin. Şu kadar var ki, benden sonra, hiç Peygamber gelmiyecektir) buyurmuştu. Bunun için, kendisine mürtezâ denildi. Resûlullahdan sonra, bu dördünün hilâfeti, üstünlükleri sırasına göre oldu. Bunlardan sonra, Evliyânın en üstünleri (Eshâb-ı kirâm)ın hepsidir. Eshâb-ı kirâmın ismlerini ve aralarında olan muhârebeleri söylerken, kalbimizin ve dilimizin onlara karşı saygılı ve iyi olması lâzımdır. Çünkü, onların birbirleri ile muhârebeleri, ictihâd ayrılığı idi. Onların bu işlerine de sevap vardır. Yanılanlarına bir sevap, doğru olanlarına iki sevap verildi. (Aşere-i mübeşşere) denilen on kişinin Cennete gideceklerini, Resûlullah haber verdi. Bunlar, dört halîfe ve Talha ve Zübeyr ve Sa'd bin ebî Vakkâs ve Sa'îd bin Zeyd ve Ebû Ubeyde bin Cerrâh ve Abdürrahmân bin Avftır. Resûlullahın mübârek kızı Hz. (Fâtıma-tüz-Zehrâ) ile bunun iki oğlu, (Hasen) ve (Hüseyn)in ve (Hadîce-tül-Kübrâ) ve (Âişe-i Sıddîka)nın da Cennetlik olduklarına inanırız. Bunlardan başka, hiç kimsenin ismini söyliyerek Cennetlik olduğunu söyliyemeyiz. Başka âlimlerin, Velîlerin Cennete gideceklerini, çok zannederiz. Fakat, kesin söyliyemeyiz. Eshâb-ı kirâmdan sonra, Evliyânın en üstünü, (Tâbiîn)in üstünleridir. Onlardan sonra (Tebe-i Tâbiîn)in üstünleridir.

Müellif, (Allahü teâlâyı sevmenin on sebebi vardır. Dokuzuncusu, Allahı sevenlerle berâber bulunmak, onların sözlerinden dökülen tatlı meyveleri toplamak, onların yanında, ancak lâzım olunca konuşmaktır. Bu on sebebe yapışmakla, muhabbet dereceleri aşılır. Sevgiliye kavuşulur) diyor.

Biz de, böyle inanıyoruz. Tasavvuf büyüklerini bunun için seviyoruz. Allahü teâlânın sevdiği Velîlerin yanına onun için üşüşüyoruz. Onları bunun için övüyoruz. Böyle yapanlara, niçin müşrik diyor anlıyamıyoruz.

 

Anasayfaya dön Kapak Sayfası
Sadakat.Net © İslami web hizmetleri

Telif Hakkı © 2020 Open Source Matters. Tüm Hakları Saklıdır.
Joomla!, GNU Genel Kamu Lisansı altında dağıtılan özgür bir yazılımdır.