Ünlülerden meşhur sözler

"Evet, ben de şaka yaparım, fakat şaka yaparken bile sadece hakikatı söylerim." 
Peygamberimiz (a.s.m)

Peygamberlerden sahabilere, velilerden âlimlere, padişahlardan paşalara hakikat incileri.

Gülümsemek...
Gülümsemek...
Herkes espri yapar: İyi ya da kötü, doğru veya yalandan oluşan...
Peki meşhur insanlar espri yaparlar mıydı? Onların esprileri sadece güldürmek için miydi?
Bu sayfada Peygamberlerin, velilerin, padişahların, sadrazamların, kısaca yabancısı olmadığınız hatta
birçok hususta kendinize örnek aldığınız insanların esprilerini bulacaksınız.

Güleceğiniz, ama sadece gülüp geçemeyeceğiniz esprilere hoşgeldiniz.        Eser: Abdullah ARIDORU

 

1. HATALARIMI  HATIRLAYINCA Hz. İbrahim (a.s) cehennemi her hatırlayışında ağlardı. Hatta, bu esnada kalbinin atışı bile duyulurdu.
Bir gün Cebrail (a.s.) gelip ona:
"Ya İbrahim! Sen hiç dostun azap verdiğini gördün mü? Sen Allah'ın dostusun. O halde Allah'ın azabı
olan cehennemden korkup ağlaman niyedir?"  diye sordu.
Bunun üzerine Hz. İbrahim (a.s.) cevaben şöyle buyurdular:
"Ya Cebrail, hatalarımı hatırlayınca, dostluğumu unutuveriyorum." ***
2. ŞİMDİ  CANIMI  AL Hz. İbrahim (a.s.) ruhunu almaya gelen ölüm meleğine:
"Hiç dostun dostunu öldürdüğünü gördün mü?" diye sorması üzerine Allah'ü Teala da İbrahim (a.s.)!a:
"Hiç dostun dostuna kavuşmayı kötü gördüğünü mü duydun mu?" diye vahyetti.
Bunun üzerine Hz. İbrahim (a.s.) ölüm meleğine şöyle dedi:  "Şimdi canımı al." ***
3. AÇLARIN  HALİNİ  NASIL  ANLAYABİLİRİM? Hz. Aişe (r.a.) rivayet etmektedir:  Mısır'da kıtlık olduğu yıllarda Hz. Yusuf (a.s.) üç günde bir yemek
yerdi. ona (a.s.): "Bütün zahire ambarları senin elinin altında olmasına rağmen neden üç günde bir
yemek yiyorsun?" diye sordular.
Hz. Yusuf (a.s.) kendisine sorulan bu soruya şu soruyla karşılık verdi:
"Benim karnım tok olsa, etraftan zahire almaya gelen açların halini nasıl anlayabilirim?"  ***
4. ACI  SÖZ  YEDİRMEYİN  DE Lokman Hekim'e: "Hastamıza ne yedirmemizi tavsiye edersiniz?" diye sorduklarında,
ondan şu cevabı almışlar: "Aman, acı söz yedirmeyin de, ne yese olur." ***
5. ACABA  SANDIKTA  NE  VAR? Lokman Hekim, ailesine bir sandık bırakarak şöyle demiş:
"Ben öldükten sonra bu sandığı açmadan satışa sunun, oradan alacağınız paralar sizindir."
Lokman Hekim vefat edince ailesi onun bu isteği üzerine sandığı satmış. Sandığı alan şahıs ise
heyecanla "acaba sandıkta ne var" düşüncesiyle sandığı açınca, üzerinde şöyle yazan bir kemikle
karşılaşmış:  "Ayağını sıcak tut, başını serin; Kendine bir iş bul, düşünme derin..." ***
6. BİLGELİĞİ  KİMDEN  ÖĞRENDİN? Lokman Hekim'e: "Bilgeliği kimden öğrendin?" diye sorduklarında ondan şu cevabı almışlar:
"Körlerden öğrendim. Çünkü onlar elindeki değnekle tam araştırmadan adım atmazlar.
Bacakları yerin sağlam olduğundan emin olduktan sonra adım atarlar...
Bundan dolayı ben de bir şey yapacağım zaman düşünür, faydalı ise konuşur, yararlı ise yaparım...
Faydasız ise bırakmayı ve susmayı tercih ederim." ***
7. AŞIKLARIN  SÖZÜ Hüdhüd kuşu dişisini yanına çağırdığında dişisi nazlanıp onun davetini kabul etmez.
Bunun üzerine Hüdhüd kuşu:  "Ben senin için dünyayı Hz. Süleyman'ın (a.s.) tahtı da dahil alt üst
edebilecekken niçin beni reddediyorsun?" der. Süleyman (a.s.) Hüdhüd'ün bu sözünü duyunca
onu yanına çağırıp:  "Sen kimsin ki böyle yapacaksın? Ne cesaretle böyle konuştun?" diye sorar.
Hüdhüd, Hz. Süleyman'a (a.s.) şu cevabı verir:
"Ey Allah'ın Peygamberi! Aşıkların sözü ciddiye alınmaz ki." ***
8. TUTUN,  İŞTE  HIRSIZ  BUDUR Adamın biri Hz. Süleyman'a (a.s.) gelerek, kazlarının çalındığını ve bunu komşularının yaptığını
iddia etmiş. Hz. Süleyman (a.s.) hemen halkı mescide toplamış ve:
"İçinizde biri hem komşusunun kazlarını çalıyor, hem de çaldığı kazların tüyleri kafasında olduğu
halde utanmadan mescide geliyor," demiş.
Hırsız bu sözleri duyar duymaz eliyle başını sıvazlamaya başlamış. Onun bu halini gören 
Hz. Süleyman (a.s.) şöyle buyurmuş:  "Tutun, işte hırsız budur." ***
9. NASIL  DUA  EDERİM? Bilindiği gibi Hz. Eyyüb (a.s.) sabır ve metaneti ile dillere destan olmuştu. Bir rivayete göre o meşhur
hastalığını on sekiz sene çekmişti. Hiçbir zaman isyan etmeyen Hz. Eyyüb'e (a.s.) hanımı bir gün şöyle
sordu:
"Bu hastalığın bitmesi, çektiğin dertlerin gitmesi için Cenab-ı Hakka dua etsen olmaz mı?"
Hz. Eyyüb (a.s.), hanımına şu cevabı verir:
"Benim bolluk ve refah içinde yaşadığım müddet 80 yıldır. Çekmiş olduğum darlık ve sıkıntılı zaman
ise daha bu süreye ulaşmamıştır. Bu durumda ben Allah'tan utanırım. Ona (c.c.) bu halin üzerimden
gitmesi için nasıl dua ederim ki..." ***
10. BU  ÇENGELLER  NEDİR? Rivayete göre, İblis'in elinde farklı çengeller olduğu halde, Zekeriyya'ya göründü. 
İblis'i o halde gören Hz. Zekeriyya (a.s.) ona şöyle sordu:
"Bu çengeller nedir?" İblis'in cevabı şu oldu:
"Ben Ademoğlu'nu bunlarla yakalar ve bunlarla aldatırım."
Hz. Zekeriyya (a.s.):  "Bana da bir çengel vurabilir misin?"  diye sorunca, İblis:
"Evet, karnını iyice doldurduğun zaman, namaz ile zikirden sana ağırlık veririz."
Hz. Zekeriyya (a.s.) bu cevabı alır almaz şöyle buyurdular:
"O halde ben de asla karnımı tam doldurmayacağım." Bunun üzerine İblis söylediğine pişman oldu
ve dedi ki: 
"Ben de bir daha hiç fikir vermeyeceğim."

 

11. YAŞLILARA  NE  OLUYOR  Kİ? Hz. İsa'ya (a.s.) bir gün sormuşlar:
"Yaşlılara ne oluyor ki dünyaya gençlerden daha fazla bağlanıyorlar"
Hz. İsa'nın cevabı ise şöyle olmuş:
"Çünkü onlar, dünyadan gençlerin tadamadıklarını da tatmışlardır." ***
12. DOKTORUN  İŞİ Hz. İsa'yı (a.s.) insanlarca iyi bilinmeyen birinin evinden çıkarken gören havarileri:
"Orada sizin nasıl bir işiniz olabilir ki?" diye sorarlar.
Hz. İsa'nın (a.s.9 cevabı şöyle olur: 
"Doktorun işi, hastaların bulunduğu yerlerdir." ***
13. BÖYLE  DENİR  Mİ? Hz. İsa'nın (a.s.) yanında geçen bir domuza:
"Selametle geç,"  dediğini duyanlar:
"Domuza da böyle denir mi?  derler.
Hz. İsa (a.s.) ise şöyle cevap verir:
"Dilimi kötü söze alıştırmak istemedim." ***
14. NE  PARLAK  DİŞLERİ  VAR Malik bin Dinar anlatıyor: İsa (a.s.) havarileri ile birlikte bir köpek leşinin yanından geçerken
havarilerin:  "Bu ne pis kokuyor,"  demesi üzerine İsa (a.s.) ise şöyle buyururlar:
Ne parlak dişleri var." ***
15. HERKES  YANINDAKİNDEN  VERİR Bir gün adamın biri Hz. İsa'ya (a.s.) hakaret etmiş. O sırada orada bulunup da hakareti duyanlar
Hz. İsa'ya (a.s.):
Niçin karşılık vermediniz? diye sorduklarında Hz. İsa'dan (a.s.) şu cevabı alırlar:
"Herkes yanındakinden verir, onda bulunan benim yanımda yoktu ki." ***
16. ARKADAŞ!  TİTREME Abdullah bin Yusr bir gün Peygamberimizi (a.s.m) ziyarete gelmişti. Efendimizi görünce birden
titremeye başlamıştı. Bu durumu fark eden Peygamberimiz (a.s.m.) buyurdular ki:
"Arkadaş!  Titreme!  Ben kral değilim, Kureyş'ten kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum." ***
17. YANINDAKİ  KİM? Hicret sırasında Hz. Peygamber (a.s.m) önde, Hz. Ebu Bekir (r.a.) ise arkadaydı.
Uğradıkları yerlerde Hz. Ebu Bekir'i tanıyanlar çıkıyordu. Bir yere Hz. Ebu Bekir,
daha önce geldiği için kendisini tanıyanlar çıkmış ve:
"Ey Ebu Bekir!  Yanındaki kim?"  diye sormuşlardı.
Bu soruya Ebu Bekir Efendimiz şu cevabı vermişlerdi:
"Bana yol gösterendir." ***
18. KİM  SATIN  ALIR? Resülullah (a.s.m.) Zahir isimli bir sahabisi vardı. Zahir çölde yaşardı. Arasıra Allah Resülune,
çöl çiçek ve meyvelerden hediyeler getirir, peygamberimiz de onu çölde lazım olabilecek hediyelerle
sevindirirlerdi. Efendimizin şakalaştığı sahabilerden biri de Zahir idi. Onun için Peygamberimiz: ***
19. GEÇİMİNİ  KİM  SAĞLAR? Hz. İsa (a.s.) bir adama:
"Ne yapıyorsun?"  diye sormuş ve:
"İbadet ediyorum," cevabını almış. Bu kez de:
"Geçimini kim sağlar?"  diye sormuş:
"Kardeşim,"  cevabını alınca da şöyle buyurmuş:
"Asıl ibadet eden kardeşim, desene." ***
20. KRİSTALLERİ  GÖTÜRÜYORSUN Allah Resülu (a.s.m.) hanımlarıyla birlikte yolculuk yapıyorlardı. Bir ara, Enceşe isimli bir köle,
şiirler okuyarak hanımların bindiği develeri hızlandırınca Resülu Ekrem (a.s.m.) şöyle buyurdular.
"Enceşe, dikkatli ol. Kristalleri götürüyorsun."

 

21. OTUZ  ÜÇ  YAŞINDA Hz. Hasan rivayet ediyor:
Bir gün Resülullaha yaşlı bir kadın geldi ve:
"Ya Resülullah, beni Cennete koyması için Allah'a dua et," dedi. Peygamberimiz de:
"Ey falanın annesi, yaşlı kadınlar Cennete g,rmezecek. buyurunca kadın ağlayarak oradan ayrıldı.
Resülullah (a.s.m.) sözündeki inceliği şu açıklamasıyla daha da anlaşılır yaptılar:
"Ona haber verin, yaşlı kadınlar böyle yaşlı olarak Cennete girmeyecek,
genç olarak otuz üç yaşında girecekler." ***
22. AĞRIMAYAN  GÖZÜMÜN  ADINA  YİYORUM Süheyb'in (r.a.) açlık canına tak etmişti. Bir yandan da tek gözü ağrımaya başlamıştı.
Süheyb (r.a.) Medine'ye gelince önüne konan hurmaları hemen yemeye başlamıştı.
Bunun üzerine Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle sordular:
"Bir gözün ağrıyor, hem de yaş hurma yiyorsun Süheyb?"
Efendimizi tebessüm ettiren şu karşılığı verdi Süheyb (r.a.):
éYa Resülullah, ben yaş hurmayı ağrımayan gözümün adına yiyorum." ***
23. ŞAKA  YAPIYOR,  DİYEYİM Mİ? Nuayman (r.a.) şakayı seven biriydi. Arkadaşı Süveybit'e (r.a.) karnının acıktığını söyleyerek
ondan bir şeyler istedi. Süveybit (r.a.) ise Ebu Bekir'in (r.a.) gelmesinin gerekli olduğunu,
ona şimdilik bir şey veremeyeceğini söyledi. Bunun üzerine Nuayman )r.a.):
"Ya bana karnımı doyuracak bir şeyler verirsib veya seni köle diye satarım," dedi.
Süheybit (r.a.) bu söze şu karşılığı verdi:
"Sen beni köle diye satarsın da benim ağzım, dilim yok mu? Ben köle değilim, şaka yapıyor,
diyemem mi?" dedi.

Yaparsın, yapamazsınlar çoğalınca Nuayman (r.a.) kendilerini tanımayan, az ötede deve otlatan 
kişilerin yanına gidip:  "Size bir köle satmak isterim, alır mısınız?" dedi. Onlar da:
"Şayet köleni deve ile değiştirirsen alırız," dediler. Nuayman (r.a.):
"Yalnız kölemin ezberlediği bir çift söz var, kime satsam 'ben köle değilim, şaka yapıyor,'
diyerek kendini kurtarıyor. Eğer ona inanmayacaksanız satayım," dedi. Onlar ise:
"Sen fiyatını söyle, gerisine karışma," dediler. Nuayman (r.a.) da: "Fiyatı on deve" dedi.
"Kabul," dediler. Aılıcılar, az sonra da Bedir Gazisi Süveybit'in (r.a.) başına kölelik işareti koydular.
Süveybit'in (r.a.): "Bu benim arkadaşımdır, size şaka yapıyor," sözlerine:
"Biz senin bulduğun bu oyunu önceden haber aldık, yürü bakalım," diyerek alıp develerin yanına
götürdüler.
Hz. Ebu Bekir (r.a.) durumdan haberdar olur olmaz Nuayman'ın (r.a.) aldığı on deveyi götürerek
Süveybit'i (r.a.) geri aldı... Bu şaka daha sonra Peygamberimize anlatılınca o da (a.s.m.)
tebessüm buyurdular. ***
24. İŞİTMİYOR  MUSUN? Hz. Aişe anlatıyor:  Allah Resülu (a.s.m.) bana gelerek kapıyı çaldı. 
Fakat ben kapıyı açma hususunda ağır davrandım. Birkaç kez daha çaldıktan sonra kapıyı açtım.
Bana: "Kapının çalınmasını işitmiyor musun? diye sordu. Ben de şöyle dedim:
"İşittim. Ancak kapıyı çok çalarak böylece senin bana karşı olan alakanı diğer
hanımlarına göstermek istedim." ***
25. AFFINIZI  İSTEYİN Zeyd b.Eslem anlatıyor:  Hz. Peygamberin son hastalığında Hz. Safiyye, ona (a.s.m.):
"Vallahi ey Allah'ın Nebisi, senin yerine ben hasta olmak isterdim," deyince diğer
hanımlar birbirlerine göz kırparlar. Ancak Allah Resülu (a.s.m.) onların bu yaptıklarını:
"Allah'dan affınızı isteyin," buyurur. Onlar:
"Neden" diye sorarlar. Allah Resülu (a.s.m.) şöyle buyururlar:
"Birbirinize göz kırpmanızdan dolayı. Vallahi  O, sözlerinde samimidir." ***
26. MERHAMET  ETMEYENE Allah Resülü (a.s.m.) Hz. Hasan'ı öperken yanında bulunan Akra bin Habis bu tabloyu görünce:
"Benin on çocuğum olduğu halde şimdiye kadar hiçbirini öpmedim," der.
Allah Resülü (a.s.m.) şöyle buyururlar: "Merhamet etmeyene, merhamet olunmaz." ***
27. ŞEYTAN  KİMLERE  VESVESE  VERİR? Peygamber Efendimize (s.a.m.) bir gün şöyle bir soru soruldu:
"Ya Resulallah! Şeytan kimlere vesvese verir?"
Efendimiz şu cevabı verdiler: "Hırsız, içinde bir şey olmayan eve girmez." ***
28. KALBİMDEN  ANARIM Günün birinde Peygamberimiz (a.s.m.), Hz. Aişe Validemize:
"Ben senin bana kırgın olup olmadığını anlarım," buyurdular. Hz. Aişe Validemiz de:
"Bunu nasıl anlarsın?" diye sordu. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) de bunu nasıl anladığını
şöyle ifade buyurdular:
"Kırgın olmadığın zaman, 'Muhammed'in Rabbi Hakkı için,' kırgın olduğun zaman da,
'İbrahim'in Rabbi Hakkı için,' dersin."  Hz. Aişe Validemiz şöyle dediler:
"Doğru söylüyorsun. Ancak ben senin adını dilimden anmasam da, kalbimden anarım." ***
29. BENDEN  SONRA Rivayete göre Ebu Süfyan -Müslüman olmadan önce- kızı Ümmü Habibe'nin evine geldiğinde,
Ümmü Habibe ona oturması için yer göstermemiş. Ebu Süfyan oturmak için kendine bir minder
alınca kızı Ümmü Habibe, hemen minderi onun elinden çekip almış. Ebu Süfyan, çekinerek
kızına bu yaptığının nedenini sorunca ondan:
"O, Allah Resülü'nun (a.s.m.) döşeğidir. Müşrik birinin onun üzerine oturması caiz değildir,"
cevabını almış. Ebu Süfyan, kızının bu tavrından dolayı şöyle diyerek oradan ayrılmış:
"Ey kızım, benden sonra sana şer isabet etmiş." ***
30. BENDEN  Mİ  ÇEKİNİYORSUNUZ? Peygamberimiz (a.s.m.) bir grup kadınla sohbet ediyordu. Kureyş kadınlarından oluşan bu 
grupta bulunan kadınlar daha fazla hak istiyorlardı. Bu arada seslerini de Resülullahın sesinin üzerine
çıkarmışlardı. O esnada Hz. Ömer geldi ve Peygamberimizin huzuruna çıkmak için izin istedi.
Hz. Ömer'in geldiğini duyan kadınlar seslerini kısarak, hemen kendilerine çeki düzen verdiler.
Resülullah izin vermesine müteakiben Hz. Ömer içeri girdi. Efendimiz (a.s.m.) de bu sırada gülüyorlardı.

"Allah, gülmeni eksik etmesin ya Resülullah," diyerek gülmesinin sebebini merak ettiğini imali bir şekilde
sordu. Peygamber Efendimiz (a.s.m.):
"Yanımda olup, senin sesini işitince hemen örtülerine bürünen kadınların bu hali tuhafıma gitti,"
buyurdular. Bunun üzerine Hz. Ömer, Peygamber Efendimize:
"Siz çekinmelerine daha layıksınız," dedi. Kadınlara da:
"Ey kendilerinin düşmanı kadınlar! Resülullah'dan (a.s.m.) çekinmiyorsunuz da benden mi
çekiniyorsunuz?" diye sert çıktı. Kadınlar ise Hz. Ömer'e:
"Evet, sen katı ve kabasın," dediler. Bunlardan sonra Efendimiz, Hz. Ömer'e dönerek şöyle buyurdular:
"Evet, Ey Hattaboğlu! Allah'a yemin ederim ki; şeytan hiçbir zaman senin bir yola girdiğini görmez ki,
hemen yolunu değiştirip kendisini başka bir yola girmesin."

 

31. ÇOK  DARLAŞTIRDIN Bir gün Allah'ın (c.c.) rahmet ve mağfiretini yaptığı duayla yalnız kendisine
ve Allah'ın Resulüne ait kılan bir kişiye Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurdular:
"Allah'ın (c.c.) lütuf ve rahmet dairesini çok darlaştırdın."  ***
32. HâLâ Efendimiz (a.s..m.) buyuruyorlar ki:  "Bir adamın yaşı kırkı geçtiği halde hâlâ sevabı günahını
geçmiyorsa, hayrı şerrine galip bulunmuyorsa, şeytan bu adamın karşısına geçer alnından öper,
'Benim sadık dostum,' diye tebessümle bakar!" ***
33. İKİSİNİ  DE  AFFEYLE Sahabilerden biri Hz. Ebu Bekir'in yanına gelip ona şöyle diyerek bir dua etmiş:
"Çok günahkârım, benim için dua eder misin?"
Hz. Ebu Bekir Efendimiz de şu şekilde bir dua etmiş:
"Yâ Rabbi, bir günahkâr bir diğerinden dua istiyor, ikisini de affeyle." ***
34. ALLAH'IN  TAKDİRİNDEN  Mİ  KAÇIYORSUN? Suriye'ye gelen Hz. Ömer, burada veba salgını olduğunu öğrenince geri dönmek istedi.
Geri dönme kararı aldığı için Hz. Ebu Ubeyde Hz. Ömer'e itiraz etti ve:
"Allah'ın takdirinden mi kaçıyorsun?" diye sordu.
Bu soruya Hz. Ömer'in cevabı şu oldu:
"Keşke bunu senden başka biri söyleseydi. Evet, ben Allah'ın bir takdirinden diğer
takdirine kaçıyorum." ***
35. SENİ  KILIÇLARIMIZLA  DOĞRULTURUZ Huzeyfetübnü'l-Yemân anlatıyor:
Bir gün Hz. Ömer'in yanına gittiğimde onu üzgün ve düşünceli bir halde gördüm. Ve hemen:
"Ey mü'minlerin halifesi, seni üzen şey nedir?" diye sordum.
Bu soruma Hz. Ömer şu cevabı verdi: "Ben bir kötülük yaptığımda, bana olan korku ve saygı
sebebiyle, içinizden beni yaptığımdan men eden kimse çıkmaz diye endişe ediyorum."
Bunun üzerine ben de ona şöyle dedim.
"Allah'a yemin ederim ki; biz senin Haktan ayrıldığını gördüğümüzde seni bundan men ederiz.
Eğer sen böyle bir durumda o şeyden vazgeçmezsen bu kez seni kılıçlarımızla doğrulturuz."
Bundan sonra Hz. Ömer biraz rahatladı ve sevincini şöyle dile getirdi:
"Bana, yoldan saptığımda beni düzeltecek arkadaşlar veren Allah'a (c.c.) hamd olsun." ***
36. SIRTIMDAN  GEÇİNMEK  Mİ  İSTİYORSUN? Hz. Ömer divan kurup askerleri ve hak sahiplerini sırayla bir liste halinde yazdırmaya başlayınca
kendi kabilesinden bir grup gelerek:  "Sen halifesin, Hz. Peygamberden sonraki sıraya kendini ve
aileni yazdırman gerekir," dediler. Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle dedi:
"Beni manen iflas ettirip sırtımdan geçinmek mi istiyorsunuz?.. Araplar, Resülüllah (a.s.m.) sebebiyle
şeref kazanmışlardır. Ona soy bakımından ne kadar yakın olursak olalım, Allah'a yemin ederim ki;
diğer milletler iyi amel ile gelir de biz amelsiz gelirsek, kıyamet gününde onlar, Hz. Peygamber'e
bizden yakın olacaklardır..." ***
37. NASIL  HESABA  ÇEKER? Biri, Hz. Ali Efendimize (r.a.) gelerek:  "Ya Ali! Allah bu kadar insanı nasıl hesaba çeker?"
diye sorduğunda Hz. Ali'den şu cevap almış: "Nasıl rızıklandırıyorsa, öyle." ***
38. O  BENDEN  BÜYÜKTÜR Hz. Abbas'a soruldu:  "Sen mi büyüksün, yoksa Hz. Peygamber mi?"
Peygamberimizin amcası olan Hz. Abbas, şu cevabı verdiler:
"Ben ondan önce doğdum; ama O (a.s.m.) benden büyüktür." ***
39. NASIL  BİLİR? Biri Hz. Aişe Validemize sormuş: "Ey Mü'minlerin annesi,
bir insan kendisinin iyilerden olduğunu nasıl bilir?"
Hz. Aişe Annemiz:  "Kendisinin kötülerden olduğunu bildiği zamn," diye cevap vermiş.
Bunun üzerine aynı şahıs:  "Peki kendisinin kötü insanlardan olduğunu nasıl bilir?" diye sormuş.
Hz. Aişe Annemiz bu kez de şöyle demiş:  "Kendini iyilerden gördüğü zaman." ***
40. RESÜL-İ  EKREM'İN  (A.S.M.)  MİRASI Günün birinde Ebu Hureyye (r.a.) sokakta gördüğü insanlara:
"Burada boşu boşuna ne dolaşıp duruyorsunuz? Mescide koşun; orada Resül-i Ekrem'in (a.s.m.)
mirası bölüşülüyor. Siz de alın," der. Bunu işiten kişiler hemen mescide giderler. Ama orada
herhangi bir mal varlığının paylaşıldığını göremeyince de geri gelip, Ebu Hureyre'ye (r.a.):
"Biz senin söylediğin gibi bir taksim görmedik,"  derler. Ebu Hureyre (r.a.):
"Peki ne gördünüz?" diye sorar. Onlar da:
"Mescidde kimi Kur'an okuyor, kimi zikir yapıyor, kimi ilim öğreniyor," derler.
Bunun üzerine Ebu Hureyre (r.a.) şöyle der:  "İşte Resül-i Ekrem'in (a.s.m.) mirası odur..."

 

41. SÖYLE  EY  NEFİS Şam yakınlarında Müte'de hicretin 8. yılında on bin kişilik İslam Ordusu ile yüz bin kişilik 
Haçlı Ordusu karşı karşıya geldiler. Savaş başlamıştı ve şiddetli bir şekilde devam ediyordu...

Abdullah bin Revaha (r.a.) yaralıydı; arkadaşı Cafer'in (r.a.) şehid edildiğini öğrenince bulunduğu
yerden ayağa kalktı, atına bindi ve tekrar çarpışmaya başladı. Dışarıdaki düşmanların yanısıra 
içindeki düşmanla da aynı anda savaş ediyordu. İçindeki düşman bir ara ona:

"Dön geri... Dünyayı sen mi düzelteceksin? Bak arkadaşlarının öldüğü gibi az sonra sen de öleceksin.
Oysa Medine'de seni ömür boyu mutlu edecek hurma bahçelerin var. Bununla birlikte seni bekleyen
bir ailen var. Sana hizmet eden kölelerin var..."

Abdullah bin Revaha (r.a.8, içindeki düşmana şöyle diyerek mağlup etti.

"Eşini mi düşünüyorsun? O zaman bil ki; ben onu boşadım. Artık onu düşünemezsin. Köleler mi?
Haberin olsun ben onların hepsini azad ettim. Medine'de bulunan bağ ve hurmalıklara gelince,
onların hepsini Resul-ü Ekrem'e hediye ettim. Söyle ey nefis, başka diyeceğin bir şey kaldı mı?"  ***
42. GERİSİNİ  ANLAYIN  ARTIK Halid b. Velid'den (r.a.) Peygamber Efendimizi anlatmasını istemişler. 
Bu hususta O mükemmel komutan şöyle söylemiş:
"Ben bu konuda son derece acizim." Soruyu soranlar ısrar edince de şöyle demiş:
"Gönderilen gönderenin şanına layık olur. Onu (a.s.m.) gönderen Allah (c.c.) olduğuna göre
gerisini anlayın artık." ***
43. OYUNUMUZU  TAMAMLAYALIM Mervani Meliklerinden Velid, Abdullah ile satranç oynadığı bir sırada kapıcı gelip:
"Efendim, ulu bir kişi geldi, sizinle görüşmek istiyor," demiş. Hemen satrancı saklamışlar
ve söz konusu kişyi içeriye davet etmişler. Gelen şahsın başında büyük bir sarık varmış.
Sakalı uzun olan bu şahıs, ilk görünüşte takva sahibi biri itibaını veriyormuş. 
Az sonra da şöyle demiş:

"Ben savaştan geliyorum, sizi de bir ziyaret edeyim dedim." Velid, 
şu soruyla başlatmış aralarındaki sohbeti:
"Kur'an-ı Kerim'i ezbere biliyor musun?"
"Hayır."
"Ezberinizde hadis-i şerif var mı?"
"Hayır,"
"Peki herhangi bir bilginin bilgilerinden, herhangi bir şairin şiirinden ezberlediğiniz var mı?"
"O konularla hiç ilgilenmedim."
"Hikmetli bir söz veya olay bilir misiniz?" sorusuna ise:

"Bunlara karşı herhangi bir ilgim olmadı," cevabını vermiş misafir olarak gelen kişi.
Velid, sorduğu sorulara aldığı bu cevaplardan sonra Abdullah'a şöyle demiş:

"Abdullah, getir satrancı, biz oyunumuzu tamamlayalım. Yanımızda utanılacak birisi yok." ***
44. EVİMİ  DEĞİL  KOMŞUMU  SATTIM Büyük Kur'an hizmetkârı Ebu'l-Esved (r.a.) komşularından memnun değilmiş.
Bu yüzden evini değiştirmeye karar vermiş ve evini satıp başka bir yerden ev almış.
Onun evini sattığını duyanlardan biri:

"Yazık oldu," demiş. éevini satmışsın." O ise şöyle karşılık vermiş:

"Hayır, ben evimi değil, komşumu sattım. Evimi satmış olsaydım şimdi evsiz kalmıştım.
Lâkin komşumu sattığım için şimdi komşumdan uzakta ve huzur içerisindeyim." ***
45. SANA  İSTEDİĞİN  VERİLDİ Ebu'l-Esved (r.a.), israfı sevmeyen birisiymiş. Bazıları onun bu yöndeki tutumunu cimrilikle
karıştırdıkları gibi onu da cimrilikle itham etmişler. Ebu'l-Esved (r.a.), bir akşam eve dönerken
yolunun üstündeki bir dilenci:

"Allah rızası için karnımı doyuracak kadar ekmek parası verin," demiş. Ebu'l-Esved (r.a.),
dilenciyi evine getirmiş, karnını bir güzel doyurmuş. Bir müddet sonra dilenci, 
başka birilerinden de bir şeyler almak amacıyla hazırlanıp gideceği sırada, 
Ebu'l-Esved (r.a.) onun kolundan tutup şöyle demiş:

"Otur şuraya. Bu alşam sana istediğin verildi. Şimdi dışarıçıkıp, başka insanları huzursuz etmeye,
onların merhametini istismar etmeye hakkın yok. Bu gece şu yatakta yatarsın." ***
46. BU  NASIL  HAYIRLI  DUA Haccâc-ı Zalim, bir dervişe:  "Hakkımızda hayırlı bir dua yapın," demiş.
Derviş de hemen ellerini açıp şöyle dua etmiş:

"Bu adamın canını al yâ Rabbi."  Haccâc şaşırmış tabii. Sonra da hemen sormuş:
"Bu nasıl hayırlı dua?"  Derviş, bu soruya şu cevabı vermiş:
"Bu, hem senin için hem de bizim için hayırlı duadır." ***
47. NEDEN  ÖLÜMÜ  SEVMİYORUZ Emevi halifesi Süleyman bin Abdülmelik, İslam büyüklerinden olan Ebu Hâzim'e:
"Biz neden ölümü sevmiyoruz?" diye sormuş. Ebu Hâzim, şöyle cevap vermiş:

"Çünkü siz bütün yatırımınızı bu dünyaya yapıp, ahiretinizi harap ettiniz.
İnsan elbette yatırım yaptığı bir yerden, harap ettiği bir yere gitmek istemez." ***
48. SANA  ŞER  OLARAK  YETER Ömer b. Abdülaziz (r.a.), son derece âdildi. Zulümden nefret eder, zâlimi ve zâlime yardımcı olanı
asla sevmezdi. Halife olduktan sonra tayin ettiği bir memurun daha önce Haccâc-ı Zâlim tarafından
da memur olarak atandığını öğrenince onu görevden almıştı.

Memur kendine aynıgörevinverilmesi için kendisini savunmak amacıyla halife Ömer bin Abdülaziz'in
yanına gelip:  "Ben Haccâc ile çok kısa bir zaman görev yapmıştım," deyince adını tarihe altın harflerle
yazdıran halifeden şu cevabı almıştı:
"Zalim bir adamla yaptığın bir günlük dostluk dahi, sana şer olarak yeter..." ***
49. NEDEN  BURNUNUZU  KAPADINIZ? Halife Ömer bin Abdülaziz'e (r.a.) gösterilmek amacıyla hzineden misk getirilmişti. 
Halife miskin kokusunu alır almaz hemen burnunu kapadı. Yanında bulunanlar halifeye:

"Neden burnunuzu kapadınız?" diye sorduklarında ondan şöyle bir cevap aldılar:
"Millete ait, hakkım olmayan bir kokuyu koklamaktan Allah'a sığınırım." ***
50. ONA  İSYANDAN  SAKINIRIM Ömer bin. Abdülaziz (r.a.) halife olduktan sonra, hanımı Fatıma Sultan'a şöyle bir teklif yaptı:
"Bak hanım! Ben artık kendisi sadece ev halkıyla ilgilenecek olan Ömer değilim.
Üzerime yüklenen büyük görevler sizlerle yeterince ilgilenmeme mânidir.
Bunun için dünya zevki istersen, babanın evine dönebilirsin. Yok, bu hâlime razı olup benimle kalmak
istersen üzerindeki ziynetleri çıkarıp Beytü'l-Mal'e (devlet hazinesine) vermen gerekir.
Bunca fakir Müslümanlar zor durumda kıvranırken Müslümanların halifesinin hanımı boynunda
kıymetli ziynetlerle dolaşamaz..." Fatıma Sultan, eşi Ömer bin Abdülaziz'in bu sözlerini purdikkat
dinledikten sonra, hiç tereddüt etmeden ziynetlerini çıkarıp devlet hazinesine göndermişti.

O bu davranışıyla Ömer bin Abdülaziz'e (r.a.) yakışır bir zevce olma özelliğini de göstermişti.
Bu olayın üzerinden yıllar geçip, halife Ömer bin Abdülaziz (r.a.) vefat edince onun yerine geçen
Yezid bin Abdülmelik, Fatıma Sultan'ın ziynetlerini Beytü'l-Mal'den getirtip Fatıma Sultan'a takdim
ederek şöyle demişti:

"Ben bu ziynetleri senin gönülden razı olarak vermediğini düşünüyorum.
Şimdi bu ziynetlerin hepsini geri alabilirsin," dediğinde, Fatıma Sultan'ın şu cevabıyla karşılaşmıştı:
"Vallahi, kabul etmem. Ben kocam Ömer'e sağlığında itaat ettiğim gibi, vefatından sonra da aynı
şekilde itaata devam eder, ona isyandan sakınırım..."

51. BU  HARAP  EVDE  Mİ  OTURUYORSUNUZ? Halife Abdülaziz'in (r.a.) evine Iraklı fakir bir kadın çocuklarıyla birlikte misafir olarak gelmişti.
Bu kadının amacı halifeden yardım istemekti. Halife'nin evinin içinde doğru dürüst eşya 
göremeyince çok şaşırmış ve halifenin eşi Fatıma Sultan'a:

"Siz bu harap evde mi oturuyorsunuz?" diye sormuştu. Fatıma Sultan'ın cevabı şu oldu:

"Evet, biz bu harap evde oturuyoruz. Yalnız bizim böyle bir evde oturmamız sizlerin 
mâmurelerde yaşamanız içindir..." ***
52. SADE  YAŞAMANIZIN  SEBEBİ Ömer bin Abdülaziz'in (r.a.) zühd ve takvasını cimrilikle karıştıran bir kısım insanlar:
"Ey mü'minlerin halifesi! Siz bütün imkânları elinde bulunduran bir halifesiniz. İsterseniz,
istediğiniz gibi giyinir, istediğiniz gibi de kuşanabilirsiniz. Hal böyle iken siz böyle yaşamıyorsunuz.
Böylesine sade yaşamanızın sebebi nedir?" diye sorduklarında Halife Ömer bin Abdülaziz'den şu
cevabı almışlar:
"İktisadın efdali, varlık zamanında olandır, affın efdali de, ceza vermeye muktedir iken yapılandır." ***
53. RÜŞVET  YERİNE  GEÇER Ömer bin Abdülaziz'i (r.a.) ziyarete gelen biri, yanında ona yenmesi için bir elma getirmişti.
Bu küçük hediyesini kabul etmesi için de ısrar ediyordu. Halife, bu ısrara rağmen hediyeyi
alamayacağını vurgulamaktaydı. Bir ara misafir, halifeye:

"Peygamberimiz bile hediyeyi kabul ederdi,"  deyince, Halife bunun üzerine misafirine şöyle dedi:

"Evet, Peygamberimize verilen elbetteki hediye idi. Yalnız, bize verilenler rüşvet yerine geçer." ***
54. BEN  ÖLÜMDEN  KORKUYORUM Ölümden korkan biri, Hasan Basri'ye (r.a.):
"Ben ölümden korkuyorum," dediğinde ondan şu cevabı almış: "Aslında sen malını geride bıraktığın
için korkuyorsun; malını ileriye göndermiş olsaydın peşinden gitmeyi isterdin." ***
55. EN  BECERİKSİZ  İNSAN Halid bin Safvan'a:  "En aciz, en beceriksiz insan kimdir?" diye sormuşlar. 
O da bu soruya şu cevabı vermiş:  "En aciz, en beceriksiz insan; dost aramayandır.
Ondan daha acizi, daha beceriksizi ise, bulduğu dostu kaybedendir." ***
56. İŞTEN  BİLE  DEĞİL Ömer bin Abdülaziz Hazretleri, halife olduğu zaman, kendisini ziyarete gelenler arasında
Hicaz heyeti de vatmış. Bu heyette bulunan bir genç o heyet adına söz söylemek isteyince,
Ömer nin Abdülaziz (r.a.):

"Senden büyükler dururken senin söz söylemen uygun olur mu?" diye sormuş.
Genç, şöyle cevaplandırmış halifenin sorusunu:

"İnsan iki küçük uzvuyla insandır: Kalbi ve dili. Allah'ın kendisine açık bir dil,
temiz bir kalp verdiği kimse söylemez de kim söyler? Söylemekve öne geçmek hakkı yaşlıların
olmuş olsaydı, sizin yerinize o tahta oturacak birçok yaşlı bulmakişten bile değildi." ***
57. DEVELERİMİ  KALBİME  BAĞLAMAM  Kİ Biri İmam-ı Azam'a gelerek:  "Yâ İmam, ben namazlarımı huşu içerisinde kılamıyorum.
Namazda iken develerimi otlatıyor, onlarla ilgileniyorum. Oysa siz benden daha zenginsiniz.
Peki siz ibadet zevkine nasıl erişiyor, ibadetlerinizi huşu içerisinde nasıl yapıyorsunuz?" diye sormuş.

İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri şöyle cevap vermişler:
"Ben develerimi kalbime bağlamam ki; ahıra bağlarım..." ***
58. SONUNU  KENDİ  HAZIRLIYOR İmam-ı Azam'ın torunu dedesine ait hatıraları naklederken şöyle çok enteresan
bir hadiseyi de anlatıyor:  "Bizim bir koşumuz vardı. Edepsiz bir rafizi olan komşumuz iki tane de
katır edinmişti. Bu katırlardan birine 'Ömer,' diğerine de 'Ebu Bekir,' ismini vermişti.
O, katırların yanına varınca; "Ömer, şöyle yap, Ebu Bekir, böyle dur,' şeklinde konuşur,
sıkıştığı zaman da te'villi sözlerle kendini kurtarırdı...
Bunları duyunca biz son derece üzülürdük, dedem ise:

"Siz bu adama karışmayın, bu sonunu kendisi hazırlıyor," der, böylelikle hem kendini, hem de bizleri
sakinleştirdi. Biz bu şekilde sabırla beklerken bir sabah erkenden bir haber geldi.
Gelen haberde şöyle deniliyordu:

"Gidin bakın, onu 'Ömer' öldürmüştür,"  dedi. Biz de gidip baktık gerçekten Ömer ismini verdiği
katır öldürmüştü onu. Bu haberi de dedeme ulaştırınca o şöyle dedi:

"Ömer'le uğraşılmaz, onun, mukabelesi peşin ve sert olur!" ***
59. GÖZLERİNİZ  NE  ZAMAN  KÖR  OLDU? İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri bir gün hamama gitmişti. Hamamda yıkanırken bir ara
peştemalını tam örtmemiş, tesettürüne riayet etmeyen birinin hamama geldiğini görür görmez
gözlerini kapatmıştı. Bir yandan da yıkanan İmam-ı Azam Hazretleri, bir ara su tasını kaybetti.
El yordamıyla onun su tasını aradığını gören tesettürüne tam riayet etmeyen şahıs,
tası bulup kendisine vererek şöyle dedi:

"Yâ İmam! Söyler misiniz, sizin gözleriniz ne zaman kör oldu? Şimdiye kadar böyle bir durum
söz konusu değildi." Ebu Hanife Hazretleri ise şu cevabı verdi:

"Senin bu tesettürsüzlüğünü gördüğüm andan itibaren gözlerim kör oldu.
Şayet sen tesettürüne dikkat eder, kendine çeki düzen verirsen gözlerim yine eskisi gibi görebilecek,
böylece ben de tasımı, tarağımı aramaktan kurtulmuş olacağım."
Bunun üzerine o şahıs örtülmesi gerekli olan kısımları tamamen kapattı.
Az sonra da İmam, gözlerini açtı ve şöyle dedi.

"Şükürler olsun, gözlerim açıldı. Bir daha da tesettürsüz gelmez inşaallah." ***
60. HAKKINI  HELAL  ET İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri bir gün yolda giderken karşıdan gelen bir adamın yolunu
değiştirerek karşı tarafa geçtiğini görünce sormuş:

"Beni görünce neden yolunu değiştirdin?" Soruya muhatap olan şahıs utana sıkıla:

"Size olan borcumu hâlâ ödeyemediğim için sizden utanıyorum. Ben bu yüzden sizi görünce
yolumu değiştirmek için karşıya geçtim. Sizinle karşılaşmaktan uyanıyorum," demiş.
Bunun üzerine İmam-ı Azam Hazretleri şöyle demiş:

"Bundan sonra bana artık herhangi bir borcun yok. Şu andan itibaren bana olan borcunu siliyorum.
Bu zamana kadar beni her gördüğünde seni huzursuz ettiğim için bana hakkını helâl et."

61.  ONUN  BOYNUZLARI  VAR İmâm-ı Azam Hazretleri, bir gün kendisine doğru gelmekte olan
bir hayvana yol verip kenara çekilmiş. Orada bulunanlar Ebu Hanife'ye
niye kenara çekildiğini sorduklarında ondan şu cevabı almışlar:

"Onun boynuzları var, benim ise aklım." ***
62.  BEN  FAKİR  DEĞİLİM Zenginlerden biri, İbrahim bin Edhem Hazretlerine bir kese altın getirmiş
ve takdim ederken şöyle demiş:

"Bunu kabul buyurun." İbrahim bin Edhem Hazretleri:
"Ben fakirden bir şey almam," demiş. Zengin olan şahıs:
"Ben fakir değilim ki," diyerek kendisinin zengin olduğunu
ima edince ise İbrahim bin Edhem Hazretleri şu soruyu sormuş:

"Peki bu sahibi olduğun servetten daha fazlasına sahip olmak ister misin?"
Zengin olan şahsın:
"Elbette," diye cevap vermesi üzerine şöyle demiş İbrahim bin Edhem Hazretleri:
"Peki bu hâlin fakirlik değil de nedir? Sen bana verdiğin şeye, benden daha fazla muhtaçsın." ***
63.  BEN  O  YÜZDEN  AĞLIYORUM Behlül Dânâ, bir gün Harun Reşid'in huzuruna gelmiş. 
O sırada Halife tahtında olmadığı gibi odasında da yokmuş.
Fırsattan istifade eden Behlül Dânâ
tahtageçip oturmuş. Biraz sonra koruma görevleri bakmışlar ki;
tahtta biri oturuyor, onu hemen oradan aşağı indirmişler ve başlamışlar dövmeye.
Bir müddet sonra, Halife gelince bakmış ki, Behlül ağlıyor...  Hemen sormuş:
"Niçin ağlıyorsun, ne oldu?" Halife, muhatabından cevap alamayınca koruma 
görevlerine sormuş aynı soruyu: "Ne oldu buna?"  Görevliler şöyle demişler:

"Ey Mü'minlerin Emiri, bu sizin makamınızda oturuyordu. Biz de akıllansın diye bir iki vurduk,
o yüzden ağlar."  Behlül, söze karışıp Halifeye şöyle demiş:

"Hayır!  Ben o yüzden ağlamıyorum, senin için ağlıyorum. Ben ömrümde bir kez bu
makama oturduğum için bu dayağı yedim. Sen ki; her gün oturuyorsun,
acaba ne kadar dayak yiyeceksin?" ***
64.  NEDEN  BOŞUNA  PARA  ALIYORSUN ? İmam Ebu Yusuf'a birisi öğrenmek istediği bazı konulardan sorular sormuş.
Ebu Yusuf, soruların bazılarına:  "Bilmiyorum" cevabını vermesi üzerine sorduğu soruların 
bir kısmına cevap alamayan şahıs:  "Bilmiyorsun madem devlet hazinesinden neden
boşuna para alıyorsun?"  diye fırça atmaya kalkınca, Imam Ebu Yusuf şöyle diyerek
muhatabını susturmuş:

"Ben devlet hazinesinden bildiklerim için para alıyorum. Bilmediklerim için para almış
olsaydım devlet hazinesinde para kalmazdı." ***
65.  DİĞERİNİN  İKİ  GÖMLEĞİ  VARDI Fudayl bin İyaz anlatıyor:
"Rüyamda bir gün Muhammed bin Vâsi ile Yusuf bin Esbat'ı gördüm.
İkisi de Cennetin kapısı önünde bekliyorlardı. 
Ben de 'acaba hangisi daha önce cennete girecek' diye merakla onlara bakıyordum.
Az sonra da Yusuf bin Esbat, Muhammed bin Vâsi'den önce Cennete girdi.
Ben oradaki bir meleğe:  "Niçin Yusuf bin Esbat Cennete daha erken girdi?"
diye sordum. O melek bana şu cevabı verdi:

"Onun bir gömleği diğerinin ise iki gömleği vardı." ***
66.  İSABET  OLDU Behlül Dânâ Hazretleri, av yaparken Harun Reşid'in hedefi ıskaladığını görünce:

"Büyük isabet oldu efendim,"  der.

Halife'nin kendisine şaşkın baktığını görünce de sözünü şöyle sürdürür:

"Yani kuşun hayatı açısından isabet oldu." ***
67.  SİZİN  VASITANIZLA Bir gün Halife Harun Reşid'in huzurunda devrin musikişi naslarından olan İbrahim Musuli
Efendi yeni bestelediği bir güfteyi okur. Okunan bu güfte halifenin çok hoşuna gittiği için:

"Çok güzel ,"  der. "Allah sana ihsan etsin."  Bunun üzerine İbrahim Musuli Efendi, şöyle der:

"Allah'ın bize ihsanı sizin vasıtanızladır efendim."

Bu söz Halife'nin çok hoşuna gider ve üzerine düşeni yerine getirir. ***
68.  HANGİSİ  DAHA  GÜZEL Harun Reşid, bir gün Yusuf' iki yemek ismi söyledi.  Sonra da:
"Bunların hangisi daha güzeldir?  diye sordu. Ebu yusuf:

"Ey Mü'minlerin Halifesi! Sözünü ettiğiniz yemeklerin hangisinin en güzel olduğunu
ben tatmadan bilemem ki..."  Bu sözün üzerine Halife, sözü edilen yemeklerden
birer tabak getirtti. Ebu Yusuf hangisinin daha güzel olduğuna karar verebilmek için
bir ondan bir diğerinden tatmaya başladı. Tabaktaki yemeklerin bitmesine az kala
Ebu Yusuf, Harun Reşid'e dönüp şöyle dedi:

"Ey Mü'mimlerin Halifesi! Ben birbirleriyle böylesine yarışan hasım görmedim.
Tam birini birinci ilân edeceğim, hemen diğeri devreye girip bir başka delil takdim ediyor." ***
69.  DAHA  GÜZEL Mu'tasım bir gün veziri Hâkân'ı ziyarete gitmiş. O sırada henüz olan Hâkân'ın oğlu Fetih'e,
Halife şöyle sormuş:  "Mü'minlerin emirinin sarayı mı, yoksa babanın sarayı mı daha güzel?"
Fetih ise şu cevabı vermiş:

"Mü'minlerin emiri içinde olunca, babamınki daha güzel." ***
70.  DAHA  DEĞERLİSİ Halife Mu'tasım'ın çok değerli bir yüzüğü varmış. Bir gün nedimlerinden birine bu yüzüğü
gösterip:  "Dünyada bundan daha kıymetli bir şey gördün mü?  diye sormuş.
Halife'nin sorusuna muhatap olan kişi:

"Evet efendim," demiş. Sonra da Halife'nin şaşkın bakışları arasında şöyle devam etmiş
sözlerine:  "O yüzükten daha değerlisi, o yüzüğü takan parmaktır."

 

71.  ONU  KIRK  YILDIR  ARIYORUM Bâyezid-i Bistami'yi tanımayan birisi, ona gelip:
"Ben Bâyezid-i Bistami'yi arıyorum, nerede bulabileceğimi bana söyler misiniz?"
diye sormuş. Aranılan kişi kendisi olmasına rağmen soru soran şahsa şu cevabı vermiş
Bâyezid-i Bistami:

"Ben onu kırk yıldır arıyorum; ama bir türlü bulamıyorum ki." ***
72.  NE  ZAMANA  KADAR? Büyük mezhep imamlarından Ahmed bin Hanbel, ak sakallı biri olduğunda bile elinden
kalemini ve mürekkebini hiç bırakmamış. Yaşlandığında onun bu hâlini gören biri:

"Ey Ebu Abdullah! İlim açısından oldukça bilgilisin. Hal böyle olmakla beraber elinden
hâlâ kalemini ve mürekkep şişesini hiç düşürmüyorsun. Bu ne zamana kadar böyle devam
edecek?" diye dormuş.

Ahmed bin Hanbel şöyle cevaplandırmış bu soruyu:   "Mezara kadar!" ***
73.  DEVASI  OLMAYAN  DERT İbn-i Sina'ya:
"Dünyada devâsı olmayan bir dert var mı?" diye sorduklarında ondan şu cevabı almışlar:

"Derdin devâsızı, iyinin kötüye muhtaç olmasıdır." ***
74.  DOĞRU  SÖYLÜYORSUN, DERSİN Bir gün Câhiz'e biri gelerek demiş ki:
"Sen çok susturucu cevab bilirmişsin, onlardan bazılarını bana da öğret de ben de
başkalarını susturabileyim."  Câhiz:

"Bu bir kabiliyet işi," diyerek adamı ikna etmeye çalışır. Yalnız ne kadar uğraştuysa da
adamı ikna edemeyip, sonunda şöyle sorar:
"Peki nasıl bir susturucu cevap istiyorsun, söyle bakalım?" O şahıs sevinerek hemen şu
soruyu sorar:

"Meselâ; bana birisi 'aptal adam' dedi. Böyle bir durumda benim ona ne demem gerekir?"
Câhiz şöyle verir cevabını:  "Ne diyeceksin ki; doğru söylüyorsun, hakkın var, dersin." ***
75.  ŞEYTANIN  RESMİ Câhiz başından geçen ilginç bir olayı şöyle anlatır: Günün birinde bir kadın bana gelerek:
"Sizinle bir işim var benimle gelir misiniz," dedi. Ben de kendisine yardımcı olmak amacıyla
onunla birlikte gittim. Kendisiyle birlikte bir kuyumcu dükkanına gelince kuyumcuya:

"İşte bunun gibi," deyip oaradan ayrıldı. Bundan hiçbir şey anlamadığım için kuyumcuya
neler olup bittiğini sordum. Kuyumcu da olayı şöyle anlattı:

"Bu hanım bana gelerek yüzük taşına bir şeytan resmi yapmamı istedi. Ben de kendisine,
ben hiç şeytan görmedim ki bir örnek getir de yapayım" dedim.
O da sizinle gelip şöyle dedi:  "İşte bunun gibi." ***
76.  CEHENNEME  GİDECEK  DEĞİLİM Emevi Halifesi Muted'in vezirlerinden Ebu'l-Hüseyin, kendini hicveden şair İbni'r-Rumi'yi
evine davet ederek, hizmetçilerine zehirletmişti. Şair, az sonra zehirlendiğini anlayınca kalkıp
evine gitmek istemiş. Ebu'l-Hüseyin ona:

"Ey Üstad, nereye gidiyorsun?" diye sormuş. O da:
"Göndermek istediğin yere," diye cevap vermiş. Ebu'l-Hüseyin bir istekte bulunarak
şöyle demiş:  "Öyle ise babama selâm söyle."  Şair, şöyle diyerek bu isteği yerine
getiremeyeceğini ima etmiş:   "Cehenneme gidecek değilim." ***
77.  TEKRAR  SORMANIN  MANASI Büyük zatlardan biri Cüneyd-i Bağdâdi (r.a.) vefatından sonra rüyasında görmüş.
Ve Cüneyd-iBağdâdi'ye (r.a.):
"Münker ve Nekir'in suallerine nasıl cevap verdin?" diye sormuş.
"Hz. Cüneyd-i Bağdâdi şöyle anlatmış:
"O ki melek bana gelip: 'Men Rabbüke (Rabbin kimdir?)' diye sordular. Ben de onlara
şöyle sordum: 'Allah Teâlâ benim ruhumu yaratıp  'elestü birabbiküm (Ben sizin Rabbiniz
değil miyim?)' diye sorduğu zaman, ben,  'Sen bizim Rabbimizsin' cevabını vermiştim.
Şimdi sizin bu soruyu tekrar sormanızın manası nedir?" ***
78.  DOKTORA  HASTA  GÖNDERMİŞİM Devrin Halifesi Hz. Şibli'nin hastalandığını duyunca onu tedavi etmesi amacıyla bir doktor
göndermişti. Mecusi olan doktor hastasına:
"Bir isteğin var mı? Ne istiyorsun?" diye sordu. Hz. Şibli şu isteğini söyledi:

"Senin Müslüman olmanı istiyorum." Doktor:
"Peki ben Müslüman olursam sen iyileşip hasta yatağından kalkacak mısın?" diye sorunca
da ondan şu cevabı aldı:  "Evet."
Mecusi doktor bunun üzerine Müslüman olduğunu açıkladı. Doktorun Müslüman olduğunu
işiten Hz. Şibli hasta yatağından kalkıp iyileşti. BU haber halifeye iletildiğinde ise halife şöyle
dedi:  "Ben hastaya doktor gönderdiğimi zannetmiştim, oysa doktora hasta göndermişim." ***
79.  ARASINDAKİ  FARK Selçuklu Sultanlarından biri Mevlânâ'yı ziyaret etmek istemiş. Bu ziyeretini
gerçekleştirdiğinde ona, saltanatları arasında ne gibi bir farkın olduğunu sormuş.
Hz. Mevlânâ söz konusu soruya şu cevabı vermiş:

"Senin saltanatın gözlerin açık olduğu müddetçe vardır. Oysa benim saltanatım,
gözlerimi kapadığımda başlar." ***
80.  O  ZAMAN  GÖR  KARDEŞLİKLERİNİ Mevlânâ Hazretleri, müridleriyle birlikte bir gün yolda giderken birkaç köpeğin sarmaş
dolaş uyuduklarını görürler. O esnada müridlerinden biri, bu güzelliği gıpta eder ve
şöyle der:

"Ne güzel bir kardeşlik örneği, keşke bütün insanlar bundan ibret alsalar."
Mevlânâ Hazretleri tebessüm buyurarak şöyle karşılık verir:

"Aralarına bir kemik atıver de o zaman gör kardeşliklerini."

81. İHTİYAR  OLMUŞ  OLSAYDI Osmanlı Padişahlarından I. Murad, Birleşik Avrupa Ordusunu I. Kosova Savaşı'nda yendikten
sonra savaş meyadnını gezmiş ve yaralılar arasında yaşlı olan kişileri göremeyince hayrete düşmüştü.
Padişahın şaşkınlığı yanında bulunan komutanlarından biri şöyle gidermişti:
"Padişahım, bunların yanında akıllı ve uslu bir ihtiyar olmuş olsaydı hiç böylesine bir harekete
girişirler miydi?"  ***
82. NE  TARAFA  BÖYLE Nasreddin Hoca, bir gün eşeğe binmiş yolda giderken, eşek birden koşmaya başlamış.
Kontrolünden çıkan eşeği durdurmaya çalışsa da hoca, başarılı olamamış.
Eşeğin sırtında iken hocanın rüzgar gibi geçtiğini görenler:

"Hayırdır hocam, bu telaş da neyin nesi, ne tarafa böyle?"  diye sormuşlar.
Hoca, geride bıraktığı topluluğa eşeğin sırtından başını geri çevirerek  şöyle cevap vermiş:
"Merak edilecek  bir şey yok. Eşeğin acele bir işi çıktı da, birlikte oraya gidiyoruz."  ***
83. DÜĞÜM  ATMAYI  İHMAL  ETME Her baba gibi Nasreddin Hoca da kızının iyi yetişmesi için elinden gelen herşeyi yapmış.
Hoca, kızına iğneye ip takmasına gelinceye kadar bütün bildiklerini öğretmenin sevincini,
yaşamaktaymış. Nihayet hocanın kızı gelin olmuş. Ata bindirilip baba evinden ayrılıp dünya evi,
diye tavsif edilen yeni bir hayatın başlayacağı eve doğru bir hayli mesâfe almış.
Bu sırada Nasreddin Hoca, koşa koşa gelin olan kızının arkasından gelip çok önemli
bir şey unutmuşçasına kızının kulağına gizlice şöyle demiş:
"Kızım, ama dikkat et ! Sakın ola iğneye ip takdıktan sonra düğüm atmayı ihmal etme.
Sonra dikiş tutturamazsın." ***
84. SİZ  DIŞARI  ÇIKIN Nasreddin Hocanını kadılık yaptığı zamanlarda, bir adam tarafından bir köpek öldürülmüş.
Bu suçundan dolayı o şahsı mahkemeye vermişler. Gün gelince mahkenme salonu tıka-basa
dolmuş tabii. Salonu dolduranların gürültü yapmaları dolayısıyla rahatsız olan devrin kadısı
Nasreddin Hoca, sinirlenerek şöyle demiş:
"Bu kalabalık da neyin nesi? Yahu! Siz dışarı çıkın da ölenin akrabalarından kimler varsa
onlar gelsin içeri." ***
85. ŞUNU  BAŞTAN  SÖYLESENE Nasreddin Hoca tarlasında çalışırken oradan geçmekte olan biri sormuş:
"Bey Amca! Falan köye kaç saatte gidebilirim?" Hoca, bu soruya herhangi bir cevap vermemiş.
Adam aynı soruyu üç kez tekrarlamış; ama herhangi bir cevap alamayınca yoluna devam etmiş.
Biraz yürüdükten sonra arkadan Hocanın:
"Evlat, gel!" dediğini işitmiş. Adam gelince de Hoca soruyu şu şekilde cevaplandırmış:
"Sen tam üç saatte oraya varırsın ," demiş. Adam sinirli bir şekilde:
"Be bey amca! Madem biliyorsun, şunu baştan söylesene," deyince,
Nasreddin Hoca şöyle savunmuş kendisini:
"İyi de, ben senin nasıl yürüdüğünü nereden bilebilirim ki." ***
86. İNŞALLAH  BEN  GELDİM Hoca, bir akşam hanımına:
"Yarın hava iyi olursa çifte gideceğim, yağışlı olursa da oduna gideceğim," demiş. Hanımı da:
"İnşaallah da efendi, inşallah de," sözleriyle onu uyarmış . Hoca Efendi, hiç oralı olmadığı gibi:
"Yahu hanım, bunun maşaallahı mı olur? Havalar ya iyi olur, ya yağışlı olur," demiş.
Ertesi günü havalar yağışlı olduğu için hoca odun getirmek amacıyla baltayı eline alıp yola koyulmuş.
Yolda sipahilere rastlamış Sipahilerden biri Hocaya:
"Hey, bana bak, değirmene nereden gidilir?" diye sormuş.
Hoca, soruyu hiç dikkate almamış. Onun bu umursamaz tavrı sipahilerin hiç de hoşuna gitmemiş.

"Düş önümüze," demişler. "Bizi değirmene sen götüreceksin." Kendilerini, hocaya zorla o yağmurda
değirmene kadar götürtmüşler. O yağmurda iyice ıslanan Hocanın eve dönüşünde ise hava iyice
kararmış. Evinin kapısına gelmiş ve kapıyı çaldığında içeriden hanımı:
"Kim o?" diye sorunca, şöyle cevap vermiş Nasreddin Hoca: "Aç hatun, inşaallah ben geldim." ***
87. DAHA  NE  KADAR  GİDECEĞİZ Hoca ile hanımı dört günlük yola daha yeni çıkmışlar. Hoca yola çıkar çıkmaz hanımına:
"Daha ne kadar gideceğiz hatun?" diye sormuş.
Hanımı hocanın sorusunu şu şekilde cevaplandırmış:
"Bugün ile yarın gidersek daha iki günlük yolumuz kalır." Bunun üzerine hoca:
"Desene hatun, yolu yarıladık." ***
88. YUMUŞAK  BİR  SES Vâizin biri, Abbasi Halifelerinden Me'mun'a sert ve acı bir dille nasihat etmeye başlamış.
Halife, vâizin sözlerinin bitmesini beklemeden ona şöyle demiş:

"Biraz halim-selim ol. Allah-ü Teâla senden daha hayırlı olan Musa'yı, benden daha şerli
olan Firavun'a gönderirken şöyle emretmişti:  'Ona yumuşak bir sesle nasihat edin, 
belki bu sayede öğüt alır veya Allah'tan korkar." ***
89. YEMESİ  KOLAY  OLSUN  DİYE Timur'un hesaplarıyla ilgilenen memurun hesapta yanlışlık yaptığı anlaşılınca; Timur, yanlışlık yapılan
kâğıtları önce memura yedirmiş, sonra da memuru görevden atıp yerine Nasreddin Hoca'yı getirmiş.
Hoca göreve geldikten sonra hesapları yufkaların üzerine yapmaya başlamış.
Bunu gören Timur, şaşkınlıkla Hocaya sormuş:
"Neden hesapları yufkaların üzerine yapıyorsun?" Hoca, şöyle karşılık vermiş Timur'a:
"Neden olacak, yemesi kolay olsun diye..." ***
90. KAÇ  PARA  YAPAR? Timur Anadolu'ya gelince oranın ariflerinden "İskendernâme" sahibi Ahmedi,
has adamları arasına girer ve sohbetlerinde bulunur. Bir gün Timur'la hamamda iken Timur'un şu
sorusuna muhtahap olur:
"Şu benim meclisimde bulunan insanları satılığa çıkarsak acaba her biri ne kadar para yapar?"
Ahmedi, Timur'un hizmetinde bulunanların bir birine bir fiyat biçer.
Timur:
"Peki ben ne kadar yaparım. Beni pazar çıkarsalar kaç para ederim?" diye sorunca Ahmedi:
"Otuz beş akçe der." Timur, hemen kendisine haksızlık yapıldığını şöyle ifade eder:
"Böyle bir şey olurmu? Benim belimdeki peştamali satılığa çıkarsak, sadece o eder o kadar akçe."
Ahmedi ise şöyle der:
"Ben de zaten otuz beş akçeyi o peştamal için demiştim. Yoksa siz bir buçuk akça bile etmezsiniz."

 

91. KIYAMETE  KADAR  DÜŞMANLIK  EDECEĞİZ Çelebi Sultan Mehmed, Karamanoğlu Mehmed Beyi mağlup edip oğlu Mustafa'yı da esir almış.
Bir ara tutsağı Mustafa'ya:
"Osmanlı'ya bir daha düşmanlık besleyip silah çekecek misin?" diye sormuş. Esir Mustafa:
"Bu can bu tende kaldıkça asla Padişahım, yemin ederim," demiş. Esirinden bir söz alan Padişah,
onu affetmiş. Mustafa, Padişah'ın yanından ayrılınca daha önceden koynuna saklamış olduğu kuşu
çıkarıp şöyle diyerek serbest bırakmış:
"İşte bu can bu tenden çıktı. Böylelikle yemin de hükümsüz kalmış oldu. Biz, Osmanoğullarına
kıyamete kadar düşmanlık edeceğiz." ***
92. SALTANAT  BENİM  İSE Padişah II. Murat, henüz 13. yaşında bulunan oğlu Fatih Mehmed'e tahtı bırakmıştı.
BU sirada Balkanlarda ortaya çıkan düşman tehlikesi yüzünden kendisinden tekrar tahta çıkması
istenmişti. II. Murat söz konusu istek üzerine oğluna şöyle bir  haber göndermişti.
"Bizim tahtı oğlumuza bırakmaktan maksadımız, istirahat etmek ve geri kalan beş on yılımızı
ibadetle geçirmekti. Saltanat kendisine lazımsa din ve devleti savunsun."
Fatih Mehmed bu haberi alır almaz babası II. Murat'a şöyle mukabelede bulunmuştu:
"Saltanatı senin ise düşmanlar İslam ülkelerini alarak ilerlemektedir.
Osmanlı Devletini ve İslam ulusunu bu felaketten kurtarmak asıl görevinizdir.
Yok saltanat benim ise, yine ordunun başına geçmeniz için padişahın fermanı vardır. 
Göreviniz ihtar olunur." ***
93. TEŞEKKÜR  BEKLEMEYİNİZ Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'u fethedip şehre girdiğinde,
Bizans'ın ileri gelenleri huzuruna çağırmıştı. Gelenlerarasında Bizans'ın Başbakanı Notaras da
bulunuyordu. Notaras huzura girer girmez, Fatih'i memnun bırakıp hayatını garantiye almak
düşüncesiyle Padişahın ayaklarına kapanarak şöyle dedi:
"Neyim varsa hepsini sana takdim ediyorum, lütfen kabul buyurunuz."

Fatih, Notaras'ın ne yapmak istediğini biliyordu. Verdiği hediyelerle Padişahı bir nevi teşekküre
zorluydu. Fakat Fatih, Notrası'ın arzu ettiği gibi davranmadı, onun ayağa kalkmasını işaret
ettikten sonra:  "Bu şehri bana veren kimdir?"  diye sordu.
Başbakan hç çıkararak: "Elbette Allah'tır," diye cevap verdi. Söz sırası tekrar Fatih'e geçince
şöyle dedi: "O halde bana verdiğiniz şeylerden dolayı teşekkür beklemeyiniz.
Allah dururken kimseye teşekkür edemeyeceğim." ***
94. EN  İYİ  YEMEK İstanbul'u aldıktan sonra Fatih Sultan Mehmed'e birçok şair kaside sunup bahşişlerini alırmış.
ONlardan biri olan Türkmen saz şairinin beyti ise şu şekildeyniş:
"Devleti Hünkârım, sabahınız hayırlı olsun.
Yediğin bal ise kaymak, güzerğahınız çayır olsun."
Padişah sözkonusu şairin bu mısralarını çok beğenmiş ve ona iyi bir bahşiş vermiş. 
Padişahın adamları bu işe şaşırmışlar ve:
"Padişahım," demişler daha iyi şiirlere az bahşiş verdiğiniz halde buna neden çok bahşiş verdiniz?"
Şöyle cevap vermiş Fatih Sultan Mehmed:
Bu şair diğer şairlerin hepsinden daha samimi ve yalandan arınmış. Zavallı ömründe hiç iyi
yemek ve yumuşak bir yatak görmemiş. En iyi yemeğin bal ile kaymak,
en iyi yerin ise çayır olduğunu sanıyor." ***
95. HANGİ  YÖNE  SEFERE  GİDECEĞİZ ? Padişah FAtih Mehmed, nereye sefer düzenleneceğini hiç kimseye söylemezmiş.
Bir gün kazasker merak ederek sormuş: "Padişahım, hangi yöne sefere gideceğiz?"
Padişah bu soruya devlet sırrını ve bazı sırların hiç kimseye söylenmeyeceğine dair
mesajlar içeren şu cümleyle karşılık vermiş:
"Eğer sakalımın tellerinden biri düşüncelerimi bilseydi, onu hemen koparır yakardım."  ***
96. HERKES  YEDİĞİNDEN  GÖNDERİR Uzun Hasan, Fatih'e kutu içinde bir hediye gönderir. Kutu açılınca içinden akrepler ve yılanlar çıkar.
Bunun üzerine FAtih de Uzun Hasan'a hediye olarak bal gönderir. Bu durum bazılarının şu soruyu
sormalarına vesile olur:
"Padişahım neden böyle yaptınız?"  Fatih, şöyle yapar açıklamasını: "Herkes yediğinden gönderir."  ***
97. BENİ  DE  KABUL  EDİNİZ FAtih Sultan Mehmed bir gün yine hocası Akşemseddin'i dinlerken onun sohbetinden bir ara
öylesine etkilendi ki; hemen şöyle dedi: "Hocam, halvetinize beni de kabul ediniz."
Hocası bu isteğe: "Hayır, olmaz," diye karşılık verdi. Padişah, hayretler içerisinde hocasına:
"Niçin olmaz?" diye sordu. Ve ondan şu cevabı aldı:
"Halvet çok tatlıdır. Bu manevi havaya giren insan dünyayı unutur. Oysa bu dünyanın işlerinin düzene
girmesi ve yürütülmesi için sizin gibi büyük bir padişaha ihtiyaç vardır." ***
98. HASTA  OLURSUN  DİYE  KORKTUM Fatih Sultan Mehmed bir Anadolu seferi dönüşünde, Balıkesir'den geçiyordu. Hava oldukça sıcaktı.
BU sıcaktan herkes gibi Fatih Sultan Mehmed de nasibine düşeni almıştı.
Öylesine yorgun du ki... Kendisini bu halde gören bir köylü kadını bir tas içerisinde ona ayran
ikram etti. Ayranın üstünde iki üç tane saman çöplerini üfleye üfleye ayranı içti.
Sonra da kendisini bir ana şefkatiyle seyreden ihtiyar köylü kadına:
"Allah razı olsun," dedi. "Ama şu saman çöpleri ayranıı bir nefeste içmeme engel oldu."
İhtiyar kadın Fatih'in bu sözlerine anne şefkatinin boyutlarını gözler önüne seren, şu cevabı verdi:
"Oğul, ben onları ayranın üzerine kasıtlı koydum.Sen uzak yoldan geldiyorsun.
Sonra terlemişsin de. Soğuk ayranı bir yudumda içersin de hasta olursun diye koydum.
Hasta olmayasın diye böyle yaptım. ***
99. UNUTMA Fatih, İstanbul'u fethetmişti. Şimdi atının üzerinde ordusuyla şehre giriyordu.
Dervişlerden biri Fatih'in atının yularına yapışıp Padişaha şöyle dedi:
"Padişahım! İstanbulu biz dervişlerin duaları sayesinde aldığını unutma.
Fatih, dervişin bu haline ve sözüne hafifçe gülümsedi ve:
"Doğru söylersin" dedi. Eliyle kılıcını işaret ettikten sonra da şöyle dedi:
"Ama sen de şu kılıcın hakkını unutma." ***
100. ALÇAK  SESLE  SÖYLE Fatih bir gün dilencinin birine bir altın vermişti. Dilenci, Padişahın verdiği altını az bularak
şöyle bir soru sordu:
"Bu nasıl olur Padişahım? Ben senin kardeşin olduğum halde nasıl olur da bana bir alrın verirsib?"
Dilencinin ne demek istediğini tam anlamayan Fatih sordu:
"Sen benim nereden kardeşim oluyorsun?"
Dilenci şu açıklamayı yaptı: "İkimizde de Adem babamız ve  Havva anamızdan dünyaya gelmedik mi?
Böyle bir durumda kardeş sayılmıyormuyuz?" Fatih gülümsedi. Bu cevap hoşuna gitmişti çünkü.
Dilencinin kulağına eğilerek şöyle dedi:
"Aman alçak sesle söyle. Bu söylediğini diğer kardeşlerimiz de işitip gelirlerse,
senin payına bir altın bile düşmez."

101. SİZDEN  YAŞLIYIM Mısır seferinde iken Yavuz Sultan Selim, bir yeniçeriye yaklaşıp:
"Söyle bakalım," demiş. "Sen mi yaşlısın, yoksa ben mi yaşlıyım?"
Yeniçerinin cevabı şu olmuş: "Ben yaşlıyım Padişahım; ama yaşadığım yıllar itibariyle
genç de olsam, sizden yaşlı olurdum," diye de ilave etmiş. Padişah:
"Bu nedemek?" diye sorarak açıklama isteyince de yeniçeri şöyle demiş:

"Bizim gibi fakirler iki şekilde yaşlı olurlar Padişahım. Benim hem kendim yaşlı hem de gözüm.
O yüzden ben her zaman sizden yaşlıyım." ***
102. NİYE  SEN  VERMİYORSUN  ? Fatih, Edirne'de bir gün kıyafetini değiştirip çarşıda gezmeye başlamış. Bir ara bir bakkala
uğrayıp yağ istemiş. Yağı aldıktan sonra da bal istemiş. İstemiş istemesine ya bakkal balı
vermeyip şöyle demiş:

"Bal var, yalnız onu da şu bakkaldan alın efendim."
Padişah şaşkınlık içerisinde şu soruyu sormuş:
"Niye sen vermiyorsun?"
Bakkal, sen şekilde cevaplandırmış Fatih'in sorusunu:
"Yalnızca ben kazanırsam öteki bakkallar açlıktan ölürler. Onların da çoçukları var,
onlar da kazansınlar." Padişah, hayretler içerisinde diğer bakkallara da uğramış ve hep aynı
cevabı almış: "Sadece ben kazanmayayım, onlar da kazansın," demişler her biri.
Bunun üzerine şöyle söylemiş Fatih Sultan Mehmed:

"Birbirlerine bu derece bağlı, birbirlerini böylesine düşünen bir halkım olduktan sonra
ben değil İstanbul'u, bütün dünyayı bile alırım." ***
103. ÖLÜNCEYE  KADAR Fatih, bir gün hocası Akşemseddin'e şu soruyu sorar:
"Hocam, bir insan açlığa ne kadar dayanabilir?"
Hocasının cevabı şöyle olur:
"Ölünceye kadar." ***
104. İSTANBUL'U  NİÇİN  FETHETTİN ? Fatih'e:
"İstanbul'u niçin fethettin?" diye sormuşlar.
O ise şöyle cevaplandırmış bu soruyu:
"Önce o benim gönlümü fethettiği için." ***
105. BOŞ  YERE  MASRAF Padişah Yavuz Sultan Selim günün birinde, şehzadelerine bütçeden 600 kuruş verilmesini emreder.
Kadı, bu emri şöyle diyerek kabul etmez:

"Devlet şu sıralarda donanmaya yeni gemiler yaptırmaktadır.
Böyle bir durumda şehzadelere para ayrılmaz."

Padişah bu sözleri yerinde bulur. Aradan bir hayli zaman geçer.
Bu sefer de Kadı, görevine rahat gidip gelebilmek için padişahtan bir merkep ister.
Padişah, Kadının isteğine şu cevabı verir:

"Bu mümkün değildir; çünkü İstanbul kadısının görevine merkeple gidip gelmesi boş
yere masraf demektir." ***
  106. ALLAH  RIZASINI  KAZANMAK  İÇİN Yavuz Sultan Selim, Mısır Seferi'nden başarılı dönmüştü. Bütün halk toplanmış
onu şehre girerken alkışlamak için sabırsızlanıyordu. Ama Padişah, gece olmadan şehre girmek
istemiyordu. Bunun sebebini herkes merak ettiği haldehiç kimse sormaya cesaret edemiyordu.
Sonunda büyük alimlerden olan İbni Kemal:

"Padişahım, bir maruzatım var," dedi. Padişahın:

"Efendi, ne istediğin varsa hiç çekinmeden söyle," 
demesi üzerine İbni Kemal cevabı merak edilen soruyu şöyle sordu:
"Askerler merakta, bütün halk sokağa dökülmüş,
sizi alkışlamayı beklerken siz hâlâ şehre girmezsiniz.
Bunun sebebi hikmeti nedir?"  Yavuz şu şahane cevabı verdi:

"Efendi, sen bizi hâlâ tanıyamadın mı? Biz; şan, şöhret ve alkış toplamak için değil,
Allah rızasını kazanmak için savaşırız." ***
107. KILICIN  AĞZI  KESTİKÇE Yabancı bir elçi, Yavuz Sultan Selim'in huzuruna çıkacaktı.
Vezirler, Padişah'ın şanına yaraşır gösterişli bir elbise giymesini istiyorlardı.
Bu isteklerini kendisine ilettiklerinde Padişah bu isteğe yanaşmadı.
Ve gelen elçinin huzuruna sade bir kıyafetle çıktı.
Yavuz Sultan Selim, elçiyi kabul etmeden önce tahtının dibine bir kılıç koydurtmuştu.
Elçi, Padişah ile görüşüp dışarı çıktıktan sonra kendisine Yavuz Sultan Selim'in emriyle
şu soruyu sordular:

"Padişahımızı nasıl buldunuz?"
Elçi bu soruya vezirlerin beklemediği şu cevabı verdi:
"Tahtın yanındaki kılıca bakmaktan Padişahınıza bakamadım ki..."

Elçinin bu sözleri Padişaha iletildiğinde ondan şu tarihi cevabı aldılar:

"İştePaşalar, mesele budur. Bir kılıcın ağzı kestikçe, düşmanın gözü ondan ayrılmaz.
Ama kesmesi azaldıkça, nazarları yükselip yavaş yavaş bizlere isabet eder. 
Ve Allah göstermesin, bir gün tamamen kesmez olursa, o zaman bize tepeden bakarlar." ***
108. ANAN  NE  GİYİNSİN  SÜLEYMAN ? Yavuz Sultan Selim devlet harcamalarında olduğu gibi şahsi harcamalarında da sadeliği
ön planda tutardı. Lüks ve israfa kaçan süsülü elbiseleri giymeyi sevmezdi.
Süslü elbiselerin kadınlara yakıştığını düşünür ve erkeklerin böyle giyinmelerini de doğru bulmazdı.
Günün birinde oğlu Şehzade Süleyman , pek süslü ve parlak elbiseler giyinmiş ve pahalı
mücevherleri takınmış olduğu halde huzuruna çıktı.
Oğlunun bu süslü giyimini gören Padişah, şöyle dedi:

"Sen böyle giyinirsen anan ne giyinsin Süleyman? Anana takacak ziynet bırakmamışsın." ***
109. SENİN  GİBİ  GAMMAZA  İSE  LANET Yavuz Sultan Selim'in Mısır Seferi devletin ekonomisini oldukça sıkıntıya düşürmüştü.
Ordunun masraflarını devlet hazinesi tam karşılamayınca bu ihtiyacı gidermek için Galata'daki
sarraflardan senet karşılığında borç almıştı.
(Bu borçlardan hepsi sefer tamamlanınca kuruşuna gelinceye kadar ödenmiştir.)
Yalnız borç alınan tüccarlardan biri devletten alacağını alamadan ölmüştü.
Bugünkü tabiriyle zamanın maliye bakanı, durumu padişaha iletip tüccarın çocuklarına bu kadar
para vermenin doğru olmayacağını gerekçe göstererek bir kısım para ve malın devlet
hazinesine alınmasını yazılı halde teklif etmişti.
Yavuz Sultan Selim bu öneriye çok sinirlenmiş, 
kendisine yazılı halde iletilen bu kağıdın altına şu notu yazarak iâde etmişti:

"Müteveffaya rahmet; malına, mülküne, parasına bereket; evladına afiyet;
senin gibi gammaza ise lanet." ***
110. NİÇİN  İTAAT  ETMEDİNİZ ? Yavuz Sultan Selim, Mısır'ı fetettikten sonra, Mısır Ordusu Başkumandanı Kurtbay'ı
karşısına alıp savaşın sonuçları hakkında konuşmaya başlamış.
Kurtbay, Yavuz Sultan Selim'e yenilmelerinin sebebini şöyle ifade etmiş:

"Hünkarım, bizim mağlup olmamızın sebeplerinden birisi de ölüm saçan o dehşetli toplarınızdır.
Zamanında bir Berberi, Venedik'ten bir top getirip bize satmak istemiş. 
Ama bizim devlet büyüklerimiz o zaman: Top, Hz. Peygamber'in: 'Kılıç ve ok kullanınız,'
emrine aykırıdır, top bir bid'attir, kullanmak caiz olmaz" diyerek almamışlar...
Yavuz Sultan Selim, Kurtbay'ı dikkatle dinledikten sonra şöyle demiş:

"Hiç şüphemiz yok ki; kuvvet Allah'tandır (c.c.). Madem siz böylesine Kur'an'a ve Sünnete
bağlıydınız da Hz. Peygamberinm: 'Silaha aynı silahla mukabele edin; emrine niçin itaat etmediniz?
Hz. Peygamberden bu yana 900 sene geçti, o zaman kılıç ve ok devriydi. Bugün ise top devri..."

 

111. HAKİMİ  DEĞİL, HADİMİYİZ Yavuz Sultan Selim Şam'ı fetetmişti. Cuma namazını kılmak için de Şam'ın enbüyük camiini
seçmişti. Cumanın ilk sünnet eda edildikten sonra İmam hutbeye çıktı.
Son derece heyecanlıydı. Hutbede ilk defa bugün Sultan Selim'in adı okunacaktı.
İşte şimdi hutbenin bu kısmında Padişahın isminin anılması vardı.
İmam sesini yükseltti ve şöyle dedi.

"Mukaddes yerlerin hakimi, Sultan Selim Han..." İmam Efendi'nin söyleyecekleri henüz bitmeden,
Padişahın sesi duyuldu: "Hayır! Biz mukaddes yerlerin hakimi değil, hadimiyiz (hizmetkarıyız).
Hutbe bu şekilde değiştirilsin..." Ve böyle de oldu. Hutbede bu ifade Yavuz Sultan Selim'in isteği
üzerine imam tarafından değiştirilerek şöyle okundu:

"Hadimü'l-Harameyn eş-Şerefeyn Sultan Selim Han bin Bayezid Han..." ***
  112. TAŞI  TOPRAĞI  MEVLEVİDİR Mısır seferinden dönerken Yavuz Sultan Selim Konya dolaylarında mola verir.
Bu sırada korkunç bir kasırga çıkar. Herkes, yerden kalkan tozların döne döne
yükselişini hayretle seyreder. Padişah, bu durumu çok değer verdiği, her zaman yanında
bulundurmaktan zevk aldığı büyük alim Kemal Paşazade'ye sorar:

"Bu neyin nesidir, hocam?"
Hoca şu cevabı veririr Yavuz Sultan Selim'e:
"Burası bildiğiniz gibi Mevlana'nın şehridir efendim. Taşı toprağı Mevlevidir.
İşte böyle gördüğünüz gibi durmadan dönerler." ***
113. BEN  DE  BİLİRİM Osmanlı Padişahlarından bazıları gibi Yavuz Sultan Selim de yapacağı sefer
hazırlıklarını gizli tutarmış. İşte böylesine bir sefer hazırlığı esnasında vezirlerinden 
biri ısrarla Padişaha seferin nereye yapılacağını sorunca Yavuz şöyle demiş:

"Sen sır saklamasını bilirmisin?"
Vezir sorduğu soruya cevap alacağı ümidiyle:
"Evet hünkarım, bilirim," dediğinde Yavuz, şu susturucu cevabı vermiş:
"Ben de bilirim." ***
  114. SENİ  PEK  İYİ  GÖRMÜYORUM Çok güzel bir yaz günüydü. Sarayın bahçesinde Kanuni Sultan Süleyman ile Barbaros
Hayreddin Paşa, birlikte geziyorlardı. Kanuni, Barbaros Hayreddin Paşa'yı çok sever
ve beğenirdi. Çünkü Barbaros, kocaman haçlı donanmasını Preveze'de mağlup etmiş,
Cezayir gibi bir ülkeyi Osmanlı sınırlarına dahil etmişti. PAdişah bir ara:

"Paşa, seni pek iyi görmüyorum, canını sıkan bir şey mi var?" diye sordu.
Barbaros Hayreddin Paşa, İstanbul'a geleli bir ay kadar olmuştu. Ama gelir gelmez
denizlere özlem çekmeye başlamıştı... Hayreddin Paşa, çok açık sözlü biriydi.
BU yüzden Padişah'a derdini rahatlıkla söyleyecekti. Şöyle dedi:

"Allah (c.c.) hamdolsun. Sayenizde sıkıntılarımız kalmadı Padişahım. Şu anki derdimiz
denizlere olan hasretimizden ileri gelir. BUndan başka da bir derdimiz yoktur."
Kanuni gülümsedi bu cevabe ve:
"Denizlerden kaç gün ayrı kaldın ki?" diye sordu. Hayreddin Paşa:
"Bir ay Padişahım. Evet tam bir ay oldu denizlerden ayrı kalışım." Bunun üzerine Padişah:

"Haklısın," dedi. "Denizlerin sultanı olduğun için, hemen hasretlik çekiyorsun."
Barbaros şu karşılığı verdi Kanuni'ye:
"Ne yapayım Padişahım. Denizde iken karayı, karada iken de denizleri özlüyorum.
Çünkü denizlerde kendimi, kara da ise sizi buluyorum."

Bu cevap Kanuni'yi öylesine sevindirdi ki, Barbaros'a, hemen denizlere açılması için izin verdi. ***
115. BİN  BİR  ALTIN  YETER Kanuni Sultan Süleyman avlanmaya çıktığı bir gün sağanak yağmura yakalanınca
o civardaki evlerden birine sığınır. Sıcak ateşin karşısında ıslanan elbiselerini kuruturken:

"Gerçekten şu ateş bin altına  bedel," der. Padişah geceyi geçirdikleri evden ertesi gün
ayrılırken ev sahibi olan köylüye:

"Borcumuz ne kadar?" diye sorar. Uyanık köylü:

""Bin bir altın yeter," diye cevap verir. Padişahın hayretler içerisinde kaldığını gören köylü,
onun soru sormasına fırsat vermeden sözüne devam eder:

"Akşamki ateşin bin altın değerinde olduğunu zaten siz söylemiştiniz.
Konaklama ücreti için ise bir altın çok mu fazla?" ***
116. İNSAN  DERİN  UYUR  MU  ? Evi hırsızlar tarafından soyulmuş olan bir kadın, Kanuni Sultan Süleyman'a gelerek
şikayette bulunur. Padişah kadını dinledikten sonra ona şöyle sorar:

"Hırsızların evini soyduğunu duymayacak kadar da insan derin uyur mu?"
Evi soyulan kadın, Padişah'ın sorusuna şu ilginç cevabı verir:
"Biz sizi uyanık bildiğimiz için o kadar derin uykuya dalmıştık." ***
  117. HANGİ  DÜĞÜN  DAHA  GÜZEL ? Kanuni Sultan Süleyman'ın kız kardeşi HAtice Sultan ile Sadrazam Makbul İbrahim Paşa'nın 
düğünleri çok güzel olmuştu. Bu düğünden altı yıl sonra şehzadelere yapılan sünnet düğününün de
Hatice Sultan ile Sadrazam Makbul İbrahim Paşa'nın düğünlerinden aşağı kalan tarafı yokmuş.
Padişah, Sadrazama:
"Hangi düğün daha güzel?" diye sorduğunda ondan şu cevabı almış:
"Benim düğünüm gibi bir düğün şimdiye kadar yapılmadı ve yapılmayacaktır."

Bu cevabı alan Padişah şaşırmış ve:
"Nasıl yani?" demiş. Bu soruyu da şu şekilde cevaplandırmış Sadrazam Makbul İbrahim Paşa:
"Çünkü sizin düğününüzde benim düğünümde olduğu gibi bir davetli yoktu.
Benim düğünüm ise zamanın Süleyman'ı ile şereflenmişti." ***
118. ALLAH  (C.C.)  DİLERSE II. Selim henüz şehzade iken yakını olan Celal Bey'e:
"Halk benim hakkımda ne düşünüyor?" diye sorar. Celal Bey, şu cevabı verir:

"Annen ve baban kardeşin Bayezid'i çok sevmekteler. Asker ise babanın yerine
diğer kardeşin Mustafa'nın geçmesini istiyor. Şimdiye kadar senin hakkında ise
bir şey söyleyen olmadı."
II. Selim kendisine verilen bu haberi şöyle yorumlar:
"Annem babam Bayezid'i çok sevse de; asker, Mustafa'nın Padişahlığını istese de;
eğer Allah (c.c.) dilerse saltanat bana kalacaktır." ***
119. SAKAL  YENİDEN  ÇIKAR Osmanlı Donanması İnebahtı Deniz Savaşı'nda yenilince Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa,
Venedik elçisine şu sözleri söyler:

"Siz İnebahtı'da donanmamızı bozmakla sadece sakalımızı traş ettiniz.
Ama biz Kıbrıs'ı almakla sizin kolunuzu kestik. Sakal yeniden çıkar;
lakin kesilen bir kolun yeniden yerine gelmesi mümkün değildir." ***
120. KAZANDIĞIMIN  YARISI Padişah III. Murat'a oynadığı oyunu bitirdikten sonra kendisine bahşiş verileceği sırada maskara,
şöyle der: "Bugün altın istemiyorum, Padişahım. Onun yerine yüz değnek vurulsun."
III. Murat, bu isteği oyunun bir parçası zannederek isteğin yerine getirilmesini emreder.
Elli sopa yedikten sonra maskara:
"Hele bir durun," der. "Geride kalan elli sopayı da ortağıma atın." Padişah haklı olarak:
"Ortağın da kim?" diye sorar. Maskara:
"Her zaman beni buraya çağıran saray bahçıvanı 'benim yüzümden para kazanıyorsun' diyerek
kazandığımın yarısını elimden alıyor. Bu yüzden bugünkü kazandığımın yaısını da o alsın istiyorum."
Konuşmadaki ince espiriyi anlayan Padişah onun bu isteğini de yerine getirtir.

121. BURADA  NE  YAPIYORSUN Osmanlı tarihinin en renkli simalarından biri de Mehmet Paşa'dır. Onu çekemeyenler tarafından 
"Öküz" lakabı yaygınlaştırılmıştır. Günün birinde Öksüz Mehmet Paşa'nın çadırında çok sayıda
insanın olduğu bir zamanda bir öküzün içeri bakıp böğürdüğü görülmüş. Orada bulunanlar bu
tablo karşısında gülünce Paşa, şöyle demiş:
"Biliyormusunuz, o, bana ne dedi?" Hiç kimse bir şey demeden meraklı bakışlarla Mehmed Paşaya
bakmaya devam etmişler. Paşa, şöyle sürdürmüş sözlerini:
"Bana, bu eşeklerle burada ne yapıyorsun, dedi." ***
122. KAÇ  ÇEŞİT  DOST  VAR? "Söyler misiniz, kaç çeşit dost var?" şeklindeki soruya Şair Baki şu cevabı vermiş:

"Üç çeşit dost vardır: 
Bir dost vardır; gıda gibidir. Sen onu her zaman ararsın.
Bir dost vardır; ilaç gibidir. Lazım olduğunda ararsın.
Bir dost daha vardır ki; hastalık gibidir. O seni seni arar." ***
123. NE GİBİDİR ? Aziz Mahmud Hüdai Hazretleri, bir gün Padişah Ahmed'in gönderdiği hediyeyi kabul etmeyip,
geri iade etmiş. Bunun üzerine Padişah da o hediyeyi bir başka alim olan Abdülmecid Sivasi'ye
göndermiş. Abdülmecid Sivasi ise Padişahın gönderdiği hediyeyi kabul etmiş.
Bunun üzerine Padişah:
"Abdülmecid Efendi! Aziz Mahmud senin kabul ettiğin hediyeyi kabul etmemişti," dediğinde
Abdülmecid Efendi şöyle demiş:
"Aziz Mahmud, anka kuşu gibidir. O öyle şeylere itibar etmez ki..."
Sultan Ahmed, bu kez de Aziz Mahmud'a:
"Senin kabul etmemiş olduğun hediyeyi Abdülmecid Sivasi kabul etti," dediğinde,
Aziz Mahmud Hüdai Hazretleri şöyle demiş:
"O deniz gibidir; içine bir damla necasetin düşmesiyle pislenmez." ***
124. ADAMA  GÖRE ADAM Osmanlı elçisi olarak Fransa Kralı'na gönderilen İncili Çavuş'un elbisesinin bazı yerlerinde yama
varmış. Kral kıyafetinden dolayı yadırgadığı İncili Çavuş'a:
"Bana senden başka gönderecek adam bulamamışlar mı?" diye sormu.
Bu soruya İncili Çavuş şu cevabı vermiş:
"Osmanlılar, adama göre adam gönderirler. Beni de sana göndermelerinin sebebi bu olsa gerek." ***
125. EĞER  O  SENİ  ÖLDÜRÜRSE Padişahın isteği üzerine bir gün İncili Çavuş, vezirlerden birinin taklidini yapmış.
Taklidi yapılan vezir bunu duyunca çok kızmış ve:
"Ben onu öldüreyeyim de aleme ders olsun," demiş. İncili Çavuş vezirin bu sözlerini işitince
can derdine düşmüş ve Padişaha gidip durumu anlatmış. Padişah İncili Çavuş'a:
"Sen korkma, o seni öldüremez, eğer o seni öldürürse ben de onu asarım," demiş.
Bunun üzerine İncili Çavuş, şöyle bir istekte bulunmuş:
"Aman Padişahım, o beni öldürmeden önce siz onu assanız olmaz mı?" ***
126. NE  DEDİĞİNİZ  ANLAŞILMIYOR Padişah IV. Murat, Bağdat'ı almayı düşündüğü sıralarda devletin ileri gelenleriyle bir toplantı yaptı.
Bu toplantıda Padişah ve yakın çevresi Bağdat'ı almak fikrinde birleşmişlerdi. Ordu komutanlarından
biri ise kesinlikle savaştan vazgeçilmesini istiyordu. Tam o esnada dışarıdan bir merkep sesi gelmeye
başladı. İşte bu anda IV. Murat, sesini yükselterek şöyle dedi:
"Hep bir ağızdan konuşmayın, ne dediğiniz anlaşılmıyor." ***
127. BİLEK  VE  YÜREK  İŞİ Günün birinde IV. Murad'a katmerli fil derisinden bir kalkan hediye edilmişti. Hediyeyi getiren kişi,
bu kalkana ne okun, ne mızrağın, ne de kılıcın işlemediğini övünerek söylüyordu.
Sultan IV. Murad, aynı zamanda devrinin en ünlü okçularından biriydi. Padişahın emriyle kalkanı
dışarıya çıkardırlar ve yine Padişahın emriyle birkaç okçu kalkana ok attı; ama delemediler.
Şimdi de Padişah deneyecekti. Okunu yayını eline alıp, nişan aldı ve:
"Ya Allah!" diyerek oku fırlattı. Sonra da elçiye dönerek:
"Git bak bakalım elçi, ok kalkna isabet etmiş mi?" diye sordu.
Elçi gidip kalkana bakınca onun delinmiş olduğunu gördü ve şaşkınlığını gizlemeyerek:
"Bu nasıl bir iştir Padişahım?" diye sordu. Padişah:
"Bu bilek ve yürek işidir," cevabını verdi.
"Sakın getirdiğin kalkan önceden delik olmasın..." ***
128. İMAMZADE'NİN GÜNAHLARI  SENİN  OLSUN Padişah IV. Mehmed'in divanında tahsildar olarak görev yapan Kara Abdullah, bir gün işleri arz
ettikten sonra ellerini havaya kaldırarak Sadrazam ve Kazasker için de dua etmiş.
Rüşvetin had safhaya ulaştığı bugünlerde Kara  Abdullah'ın Sadrazam ve Kazasker için de dua
etmesi Padişahın dikkatini çeker ve bunun sebebini sorduğunda Kara Abdullah'tan şu cevabı alır:

"Çocuğum hasta olduğunda denediğim hiçbir ilaç fayda vermedi. Ben de hastalığa; 'Ey sıtma,
çocuğumu bırakmazsan şayet, Anadolu Kazaskeri İmamzade'nin günahları senin olsun,' dedim.
Sonrasında da çocuğum hemen iyileşti."

Padişah bu kez de:
"Neden Rumeli Kazaskerinin günahlarını yollamadın?" diye sorar. Kara Abdullah, bu soruya da
şu cevabı verir: "Ben onu böyle küçük şeylere harcamam, çocuğumun veba olmasına saklarım." ***
129. YA  BOĞULURSA? Nezir Ağa adlı biri, Boğaz'dan geçen elçi kayığını Sadrazam Daltaban Mustafa Paşaya göstermek
amacıyla onun yanına gelir ve şöyle der:
"Şu küstahlığa bakınız Paşam. Baldırı çıplak Frenkler, nispet yaparcasına Padişahımızın kullandığı
iki kürekli kayığın aynısına binmişler. Üstelik de onun kırmızı şemsiye kullanıyorlar.
Kadirşinas bir vezir nasıl olur da böyle bir rezalete sessiz kalır?"

Sadrazam, hemen emir çavuşuna çağırarak emreder:
"Derhal denize açılarak şu gördüğümüz elçi kayığına yaklaşıp adamların başlarından şemsiyeyi,
altlarından da kayığı çekip alın."
avuş, korku dolu gözlerle Sadrazam'a bakarak endişeyle sorar:
"Ama paşam, ya boğulurlarsa?"
Paşa, şöyle cevap verir:
"Onu da ben düşünecek değilim ya, orasını da yüzmeyi öğretmeyen annesi ile babası düşünsün." ***
130. BUYURUN  CENAZE  NAMAZINA Tütün içme yasağı koyan Padişah IV. Murat, yasağın uygulanıp uygulanmadığını kontrol etmek
maksadıyla bazı geceler sokaklarda dolaşıyordu. Böyle bir gecede Edirnekapı civarında bir yerde
ışığın yandığını görüp o tarafa gider. İçeriye girdiğinde, içilen tütünün duman ve kokusuyla karşılaşır.
Ve hemen Padişah, o yerin sahibine sorar.
"Tütün içmenin yasak olduğunu bilmez misiniz?" Adam, Padişah'ı tanımadığı için umursamaz bir
tavırla şu cevabı verir:
"Erenler, uzun etme, haydi sen işine git."
IV. Murat daha sert bir sesle sorar:
"Padişah'ın emrine karşı gelenin sonunun ne olduğunu hiç görmedin mi?"
Bu sorulardan şüphelenen mekan sahibi:
"İsminizi bağışlar mısınız" der. Padişah sadece:
"Murat," der. Adam yutkunarak:
"Sultanlığı da var mı bu Murat'ın?" diye sorar:
"Evet," cevabını alınca da hemen yere uzanarak şöyle söyler: "Öyle ise buyurun cenaze namazına."

131. SİZİN  SORACAĞINIZ Bir Ramazan günü III. Mustafa'nın veziri Koca Ragıp Paşa'nın konağında yapılan sohbet
esnasında Ragıp Paşa Paşa Şair Haşmet'e hitaben:
"Senin de borcun var mı Haşmet," diye sormuş ve ondan şu cevabı almış:
"Evet Efendim, var."
"Ne kadar?" diye sorunca da:
"Mahalle bakkalına bin kuruş, kasaba beş yüz kuruş..." şeklinde cevap almış. Ragıp Paşa sorusunun
anlaşılmadığını düşünerek şu açıklamayla birlikte tekrarlamış sorusunu:
"Ben onu sormuyorum, oruç borcun var mı onu soruyorum."
Şair Haşmet, bu soruyu da şöyle cevaplamış:
"Paşam oruç borcunu Allah sorar. Sizin soracağınız kul borcudur." ***
132. O, HAMAL  ALİ  PAŞA  OLUR Hekimoğlu Ali Paşa, doğru, cesur ve iş bilen bir vezirdi. Yalnız Padişahla arası pek iyi değildi. 
Çünkü III. Osman, çevresindekilerin etkisiyle sürekli fikir değiştiriyordu. Yine bir gün Hekimoğlu
Ali Paşa, Padişahın isteğini yerine getirmemişti. Duruma kızan III. Osman, Ali Paşa'ya:

"Ben şimdi seni azleder, yerine de hamallar kahyası Ali Ağa'yı vezir yaparım," dediğinde Hekimoğlu
Ali Paşa'nın cevabı şu oldu:
"Elbette yaparsınız Padişahım, lakin o, Hammal Ali Paşa olur, Hekimoğlu Ali Paşa olamaz." ***
133. TELAŞLAR  BU KADAR  TUTUŞMAZDI  Kİ Sultan III. Mustafa 'telaş' ile 'tealş'ı birbirine karıştırırmış. Her zaman 'talaş'a 'telaş'a da 'talaş' dermiş.
Kendisini bu hususta uyarmak istemişler; ama buna kimse cesaret edememiş.
Saraydakiler uygun bir şekilde bu konuda Padişahı uyarmayı planlıyorlarmış.
Bu sırada Padişahın Nedimi: "Ben bu işi hallederim, siz merak etmeyin; ama bana bir hafta müsaade edin.
Eğer beni Padişahımız soracak olursa, 'Bir kaza geçirdi, evi yanıyordu, kendisi kurtuldu kurtulmasına
ya biraz rahatsız. Birkaç güne kadar gelir,' deyin," demiş. Ve Nedim bir hafta sonra saraya gelip
Padişahın huzuruna çıkmış. Padişah:
"Geçmiş olsun, bir kaza geçirmişsiniz, anlat bakalım nasıl oldu?" diye sormuş.
Nedimi, planını şöyle uygulamaya koymuş:

"Refikam bir gün patlıcan kızartmaya başlamış. Talaşları yığarak tutuşturmuş.
Talaşlar birden alev alınca hanımı bir telaş almış ki, sormayın. Ne yapacağını bilemez olmuş.
Talaşlar yanınca bizimki telaşlanmış, bizimki telaşlandıkça talaşlar alevlenmiş.
Neyse efendim, alev alev talaş, bizim hanımda ise yine öylesine bir telaş ki..."

Padişah Nedimin sözünü keserek şöyle demiş:
"Canım, hanımın o kadar talaş etmeseydi, telaşlar bu kadar tutuşmazdı ki." ***
134. APTALLAR  DEFTERİ Şair Haşmet, aptal olduklarına inandıkları adamlar için bir aptallar defteri oluşturmuş. 
Bu çalışmadan Sadrazam Koca Ragıp Paşa'nın haberi olunca Haşmet'e:

"Bu defterde benim de ismim var mı?" diye sormuş. Haşmet:
"Var efendim," diye cevap verince Sadrazam şaşırmış ve:
"Neden benim ismim var?" diye sormuş. Haşmet bunun sebebini şöyle izah etmiş:
"Çünkü siz, geçenlerde bir adama borç para verdiniz?" Sadrazam yine şaşkınlıkla şu soruyu sormuş:
"Ya o adam bana borcunu öderse ne olacak?" Haşmet bu soruya da şu cevabı vermiş:

"O zaman defterden sizin adınızı siler, yerine size borcunu ödeyenin ismini yazarım Paşam." ***
135. AYNI  ŞEYİ  HATIRLATIYOR Padişah III. Ahmet, günün birinde yanında bulunan adamlarından birine şöyle der:
"MUsiki bana, Cennet kapısı açılırken çıkan ses gibi geliyor."
Adam, Padişahın gözüne girmek için:
"Aman Hünkarım, musiki bana da aynı şeyi hatırlatıyor," der.

III. Ahmet, kendisine yaranmak gayesi ile kılıktan kılığa giren adamı şöyle diyerek susturur:
"Sana gelen Cehennem kapısı kapanırken çıkardığı gıcırtıdır." ***
136. TEBRİK  EDERİM  SENİ Koca Ragıp Paşa bir gün kendi adını vermiş olduğu kütüphaneye gitmiş. Bir de bakmış ki; rafların,
kitapların üstünde bir karış toz, her köşeyi örümcek ağı sarmış, her taraf pislik içerisinde.
Hemen kütüphane memurunu bulup şöyle demiş:
"Teprik ederim seni, doğrusu çok emniyetli birisin; sana teslim edilen hiçbirşeye elini bile sürmemişsin." ***
137. BEN  DE  YEMİN  EDECEĞİM Sadrazam Koca Ragıp Paşa, bir gün meclisinde bulunanlara sorar:
"Kim rüşvet almadığına dair yemin edebilir?" Orada bulunan herkes rüşvet almadıklarını söyleyerek
yemin eder. Sadrazam, Şair Haşmet'in ses çıkarmadığını görünce ona dönerek:

"Hayırdır Haşmet. Sen herhangi bir şey söylemediğine göre çok rüşvet almış olmalısın."
Haşmet şöyle cevap verir:
"Paşam, yalan yere yemin edenlerin çatlayacağına dair bir inanç vardır. Ben şimdi bu efendilere
bakıyorum, şayet bunlar çatlamaz ise ben yemin edeceğim." ***
138. BU  KADAR  ÇOK  BİLE Bir arife günü Sadrazam Koca Ragıp Paşa ile şair Haşmet, Sadrazam Kuyucu Murat Paşa Türbesini
ziyarete giderler. KOca Ragıp Paşa, türbedarı kızdırmak maksadıyla ona şöyle der:

"Efendi! Burada yatan kişi sıradan biri değildir. Bu kişi gazi ve savaşcı bir vezirdir. İşte bu yüzden
sandukasına, kavuğuna, sarığına çok dikkat etmelisin." Türbedar:

"Baş üstüne Paşam," der Sadrazam devam eder:
"Kendisi büyük adamdır. Ona ilgi gösterip, hizmetinde kusur etmemelisin." Oruçlu türbedar iyice sinirlenir; ama susmaya devam eder. Sadrazam konuşmasını şöyle sürdürür:

"Türbedar efendi, anladın değil mi? Merhumun kavuğunda, sarığında toz toprak namına bir şey
bulunmamalı." Türbedar bakmış ki sadrazamın sözleri bitecek gibi değil, aha fazla dayanamayarak
şöyle der: "Efendim, bu adam bu gece yerinden kalkıp da yarın sabah, bayram namazına gidecek
değil ya. Bu kadar çok bile." ***
139. SATIP  YESENE Kaptanıderya Çengeloğlu Tahir Paşa görevinden atıldıktan sonra kendisini ziyarete gelen bir dostuna
geçim sıkıntısı çektiğini, zor günler geçirdiğini söylemiş. Arkadaşı Çengeloğlu'nun kendsine anlattığı
şeyler için oturup ağlamaya başlamış. Tahir Paşa, arkadaşı ağlarken bir yandan da konuşmasını şöyle
sürdürmüş:
"Aslında çok değerli bir kılıcım var; ama bir türlü kıyamıyorum, ne de olsa Padişahımızın armağanı.
Bir de çok süslü bir çubuk takımım var; ama o da padişahımızın hediyesi.
Padişahımızın bir başka hediyesi ise süslü bir kutu. Onu da elden çıkarmak istemiyorum..."
Çengeloğlu, böylesine değerli eşyalarının varlığından bahsedince arkadaşı, sinirli bir şekilde şöyle demiş:

"Bu kadar çok malın var da beni ne diye bir saattir ağlatıyorsun be adam. Ne duruyorsun, satıp yesene."

140. ÇOK  KATI  YÜREKLİSİN Sadrazam Koca Ragıp Paşa aynı zamanda bir divan şairidir.
O devrin kadın şairlerinden olan Fitnat Hanım ile aralarında bir gönül ilişkisi yaşandığı söylenir.
Bir gün Sadrazam, Fitnat Hanım'a:
"Elmasım, çok katı yüreklisiniz." der. Fitnat Hanım hiç düşünmeden Sadrazama şöyle karşılık verir:
Katılık, elmasın yapısı gereğidir." ***

141. HALET  İÇİN  NE  BUYURURSUN? Padişah II. Mahmut, idam edilen Sait Halet'in mezarının bulunduğu Galata Mevlevihanesine gelir.
Kendisini karşılayan Mevlevi Şeyhi Kudretullah Dede'ye Halet'in mezar taşını gösterip:
"Şeyhim, bu Halet için ne buyurursun?" der. On yıldan fazla bir süre, halkı canından bezdiren bu 
şahıs için halk arasında şöyle bir şey söylenirmiş:
"Ne kendi eyledi rahat, ne verdi halka huzur.
Yıkıldı gitti cihandan, dayansın ehl-i kubür."
Şeyh Efendi, Padişahım sorusuna engin hoşgörüsüyle şöyle cevap verir:
"Efendimiz, o da bir Halet idi, geldi geçti." ***
142. RAHAT  BİR  UYKU  UYUSAM Rusya'nın istekleri karşısında Padişah II. Mahmut, Divan şairi Keçecizade İzzet Molla'nın fikrini 
öğrenmek ister. Keçecizade, düşüncelerinin yer aldığı bir tasarıyı Paişaha sunar. Bunun sonucunu 
öğrenmek amacıyla da sık sık saraya gidip gelir. Yine bir gün böyle bir maksatla saraya geldiğinde,
cahil olan Kızlarağası ona şöyle der:
"Molla Efendi, o Rus Çarı'na tacı biz vermedik mi? Sen niye endişe ediyorsun ki; 
padişahımız ondan tacı almasını da bilir."
Adamın bu tavrı karşısında, İzzet Molla, ellerini havaya kaldırıp şöyle dua eder:
"Allah'ım, şu adamın aklını bir gece olsun bana versen de, hiç değilse rahat bir uyku uyusam." ***
143. NEDEN  MÜSLÜMAN  OLMUYOR? Şair Keçecizade İzzet Molla'nın evinde yapılan sohbetlerin birinde Menas Efendi adlı bir gayri müslimin,
İslami bilgilerden pek çoğunu bildiği konuşuluyormuş. O mekanda bulunan cahil bir adam:
"İyi de bu adam bu kadar bilgili olduğu halde neden Müslüman olmuyor?" diye sorunca, Keçecizade
İzzet Molla şöyle demiş: "Peki sen bu kadar cahil olduğun halde neden Hıristiyan olmuyorsun?" ***
144. BU  NE  CESARET? Kaptanıderya Çengeloğlu Tahir Paşa İzmir Valiliği yaptığı sıralarda bir gün redif askerleri ayaklanıp 
konağına saldırmışlar. Paşa, hemen hazırlanıp ayaklananların arasına dalmış ve:
"Siz Çengeloğlunu öldü mü sanırsınız?" diye bağırmış. Paşayı arlarında böylesine cesaretli gören
isyancılar hep birden dağılmış ve sözkonusu isyan böyle bastırılmış. Bu başarısı dolayısıyla kendisini
tebrik etmeye gelenler:
"Bu ne cesaret Paşam," demişler. "Ya isyancılardan biri çıkıp da tüfeğini size doğrultup ateşleseydi?"
Çengeloğlu Tahir Paşa şöyle cevaplandırmış soruyu:
"Bilmez misiniz? Çengeloğluna vuracak tüfeğin tetiğini çekmek için on iki manda lazımdır." ***
145. NEYSE, SİZ  GELDİNİZ  YA Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa, istanbul'a gidecek olan Nedimi Şair Nihat Bey'den gelirken
getirmesi için beyaz renkli, çok iyi bir eşek istemiş. Fakat Nihat Bey eşeği almayı unutmuş. Mısır'a
geldiğinde ise Paşa haklı olarak hemen sormuş:
"Nihat Bey, bizim eşek nerede kaldı?" Şair şaşkınlıkla şöyle demiş:
"Vallahi unuttum Paşam, şimdi sizi gördüm de hatırıma geldi."
Paşa, aldığı cevaba memnun olmamış; ama yine de gülümseyerek şöyle demiş:
"Neyse, siz geldiniz ya, artık lüzumu kalmadı." ***
146. RAGIP  AĞA  Mabeynci Ragıp Ağa, Paşa olarak valiliğe atanmış. Göreve başlamadan önce büyük adamlara uğrayıp,
onlarla vedalaşmak istemiş. Uğradıkları arasında emekli olduktan sonra yalısında istirahata çekilen 
Sadrazam Koca Hüsrev Paşa da varmış. Hüsrev Paşa, ziyaretine gelen Ragıp Paşayı:
"Buyurunuz Ragıp Ağa," diye karşılamış. Sohbet boyunca Ragıp Paşaya, Koca Hüsrev Paşa,
devamlı Ragıp Ağa diye hitap ettiği için Ragıp Paşa, içinden herhalde Paşaya, Paşa olduğumu 
anlatamadım demiş ve Paşa olarak atandığını bir kez de şöyle anlatmayı denemiş:
"Paşam, Efendimiz, bendenizi huzura çağırıp; 'Sana vezirlik verdim, artık paşa oldun," deyince öyle
sevindim ve öyle şaştım ki anlatamam." Sadrazam bu kez de şöyle demiş:
"Evet, Ragıp Ağa oğlum. Size vezirliğin verilmesini işittiğimizde biz de çok şaştık." ***
147. DOMUZ  ETİ  YEMEK  HARAMDIR Şeyh Şamil, esir düşmüştü. Önüne getirilen yemeği büyük bir iştahla yediğini gören Rus Generali,
Şeyh Şamil için; "Beni yemesinden korktum," der. Bu söz Şeyh Şamil'e iletildiğinde o da Rus
Generaline iletilmek üzere şöyle der:
"Generaliniz boşuna korkuyor, Ona söyleyin, bizim dinimizde domuz eti yemek haramdır." ***
148. AVRUPA'YI  ALT  ÜST  EDERLER Serasker ve Kaptanıderya Süleyman Refet Paşa, Paris elçiliğinden yurda döndükten birkaç gün sonra
resmi bir törene katılmış. Törende vezirlerden biri önce askerlere sonra da Paşaya bakıp:
"Acaba bu askerler gibi kaç askerimiz daha olsa Avrupa'nın altını üstüne getiririz Paşam?" diye sormuş.
Paşa, güümseyerek şu cevabı vermiş:
"Askere lüzum yok ki. Efendilerimizden bir iki gidip de yönetimi ellerine alsalar Avrupa'yı altüst ederler. ***
149. SİGORTA  ŞİRKETLERİNİN  LEVHALARI Eski Türk evlerinin dış duvarlarına da Ya Hafız levhaları (Muhafaza eden Allah (c.c.) anlamında) asılırdı.
İngiliz Büyükelçisi böyle bir levhayı görünce Keçecizade Fuat Paşaya:
"Bunlar nedir?" diye sormuş.
Fuat Paşa da tam İngiliz anlayacağı bir şekilde şu cevabı vermiş.
"O gördükleriniz, Osmanlı sigorta şirketlerinin levhalarıdır." ***
150. NEYLE  YAPILDI? Keçecizade Fuad Paşa; ileri görüşlü ve yenilikçi birisiydi. Onun yaptığı bazı işler kimilerince
beğenilmezdi. Bu yüzden hasımları onu sık sık eleştiri yağmuruna tutarlar, hakkında ileri geri
konuşurlardı. İstanbul sokaklarını bir ara yer yer kaldırımlarla süslemesi de ayrıca hakkında
dedikoduların çıkmasına neden oldu. Bir gün devletin ileri gelenlerinen biri ona:
"Bu kaldırımlar neyle yapıldı?" diye sordu.
Fuat Paşa'nın cevabı şöyle oldu:
"Bize atılan taşlardan yapıldı."

151. BEN  DAHA  ÇOK  İFTİHAR  EDERDİM Çarlık idaresi tarafından yakalanıp esir edilen Şeyh Şamil'e Çar II. Aleksandır:
"Sizin gibi büyük bir insanı misafirim görmekle iftihar ediyorum," dediğinde Şeyh Şamil'den
şu cevabı almış: "Siz benim misafirim olsaydınız, ben daha çok iftihar ederdim." ***
152. BIRAKIN  ÖYLE  KALSIN Kafkas Kartalı Şeyh Şamil, esir olduğu sıralarda, Ruslardan namaz kılmak için kendisine bir yer
göstermelerini ister. Bu isteği üzerine onu sarayın kilisesine götürürler. Kilisede Şeyh Şamil namaz
hazırlığı yaparken, Ruslar da onun rahat etmesi için kilisedeki putu örtmeye çalışırlar. Bunu gören
Şeyh Şamil hemen onlara:
"Bırakın öyle kalsın," der. Sonra da şöyle sürdürür sözlerini:
"Şamil'in esarette ve burada namaz kıldığına mahşerde o da şehadet etsin." ***
153. İYİLİK  GÖZÜ  VERİLMEDİĞİNDEN  Mısırlı Mustafa Fazıl Paşa, Mısır hidivliğini alamadığı için Sultan Abdülaziz'e oldukça kızgındı.
Henüz Paris'e kaçıp Padişah aleyhine propagandalara girişmemişti... Şu an anda Padişah'ın yanında
kalıp çevresini kötüleyerek sonuç alma düşüncesindeydi. Bir gün Padişah'a Keçecizade Fuad Paşa'yı
kötüledi. Bu duruma Padişah fena halde sinirlenmişti. Bir sebeple Mustafa Fazıl Paşa'yı huzurundan
çıkarttı. Kendisi hakkında Mustafa Fazıl Paşa'nın neler anlattığını söyledi. Bunun üzerine Fuad Paşaya:

"Ne düşünüyorsun?" diye sordu. Fuad Paşa tarih sahnesinde hazır cevaplılığı ile şöhret bulmuş ender
isimlerden birisiydi. Gülümseyerek Padişah'a şöyle dedi:
"Cenab-ı Hak bir insana iki göz vermiştir Padişahım. bu gözlerden biri yi şeyleri öteki de kötü şeyleri
görür. Mustafa Paşa'ya iyilik gözü verilmediğinden, o her gördüğü şeyi kötü görmektedir." ***
154. KAHVE  İÇME  BAHANESİ Sadrazam Ahmet Vefik Paşa, Adalet Bakanı iken borcunu ödemeyen bir adamı kahve içme
bahanesiyle dairesine çağırmış. Adam içeride oturup kahvesini yudumlarken Paşa, onun kapıda duran
atını sattırıp borcunu ödetmiş. Sonra da borçlu şahsa şöyle demiş:
"Borlu olarak at üstünde gitmektense, borçsuz olarak yürümek daha iyidir." ***
155. EFENDİMİZİN  HİDDETİ Padişah Abdülaziz, günün birinde Kazasker Mustafa İzzet'e çok kızdığı için onu meclisinden
uzaklaştırmış. Kazasker buna çok üzülmüş tabii. Bir müddet sonra da Cuma günleri Ayasofya Camiinde
hutbe okumaya başlamış. Bir Cuma günü Padişah Abdülaziz, Cuma namazı kılmak için Ayasofya 
Camiine geldiğinde hutbe okuyanın kim olduğunu hemen tanımış. Sonra Kazaskeri yanına çağırıp, 
üzerindeki elbiseyi göstererek:
"İzzet, bu ne hal?" diye sormuş. Kazasker Mustafa İzzet, Padişahın kendisini affettiğini söylemesinden
önce bir derviş gibi eğilmiş sonra da şöyle demiş:
"Efendimin hiddeti, derviş etti İzzet'i." ***
156. BİR  ÖRNEKLE  AÇIKLAYAYIM  Padişah Abdülazizi, Sadrazam Keçecizade Fuat Paşaya sormuş:
"Ali ve Rüştü Paşalarla senin aranda nasıl bir fark var?"
Fuat Paşa, hemen cevaplandırmış soruyu:
"Bu farkı bir örnekle açıklayayım efendim. Yeni bir köprü yapılmış olsa üzerinden ben düşünmeden
geçerim. Ali Paşa, köprünün ne kadar sağlam olduğunu inceledikten sonra geçer.
Rüştü Paşa ise köprüden bir alay asker geçirdikten sonra geçer." ***
157. BİRAZCIK  İNSAF  EDİN  Sadrazam Keçecizade Fuat Paşaya, Ermeniler arasında bir sorun olduğu bildirilmiş. İstanbul'da ölen
zengin bir Ermeniye sahip çıkmak için Katolik Ermeniler ile Gregoriyen Ermeniler arasında olay çıkmış.
Her iki taraf da sözkonusu Ermeninin kendilerine verilmesini istiyormuş. Sadrazam ilk önce Katolik
Ermenileri dinlemiş sonra da:
"Ölen zengin Ermeninin Katolik olarak öldüğünde emin misiniz?" diye sormuş.
Ermeniler hep birden:
"Evet," demişler.
Sadrazam, sonra da şöyle sormuş:
"Demek kiölenin ruhuna siz sahip çıkıyorsunuz?"
Katolik Ermeniler yine hep birlikte:
"Evet," demişler.
Fuat Paşa, daha sonra şöyle sonuçlandırmış:
"O halde birazcık insaf edin de; hiç değilse cesedi Gregoriyenler alsın." ***
158. İFTİRA  ETMİŞLER II. Abdülhamid, Edirne Valisi İzzet Paşayı çok severmiş. Baba yadigarı olması dolayısıyla da onunla özel
ilgilenip sık sık hatırını sorarmış. Yine bir gün huzuruna çağırıp halini hatırını sorduktan sonra şunu sormuş:
"İzzet Paşa, bana senin herkese 'teres' diyerek hakarette bulunduğunu söylediler. Bu doğru mu?"
İzzet Paşa kendisini ispiyonlayanlara sinirlenip bir an boş bulunarak, II. Abdülhamid'e şöyle cevap
vermiş: "Söylediğinizin aslı yoktur efendim, teresler bana iftira etmişler." ***
159. SEN  SAĞ  OL  PAŞAM II. Abdülhamid'in sadrazamlarından olan Cevad Paşa ile Sarraf Hayimaçı bir araya gelmişler.
Cevad Paşa Sarrafa takılmak için:
"Nasılsın, şeytanın sol bacağı," demiş. Sarraf Hayimaçı şöyle cevaplandırmış bu soruyu:
"Sen sağ ol paşam." ***
160. SEN   ZURNA  ÇALMASINI  BİLİR  MİSİN? II. Abdülhamid zamanında Münasebetsiz Mehmed Efendi adıyla anılan biri varmış. Bu şahsın ünü Sultan
Abdülhamid'e kadar ulaşmış. Padişah 'niye bu insana münasebetsiz diyorlar,' diye düşünmüş ve onu bir
iftar yemeğine davet edip onunla tanışmak, sohbet etmek istemiş. "Böylelikle belki de ona niye 
münasebetsiz dediklerini öğrenebilirim," diye düşünmüş. Ve hemen adamlarından böyle bir organize
yapmalarını istemiş. Emir derhal yerine getirilmiş.... İftar sofrası kurulmuş, davetliler gelip sofrada
yerlerini almış. Münasebetsiz Mehmet Efendi denilen şahıs da davete icabet etmiş ve gösterilen yere
oturmuş. Vakit girince hep birlikte oruçlarını açmışlar, namazlarını kılmışlar.

Sonra da sohbet meclisi kurulmuş. Padişah da aralarında olduğu için bir ara özellikle herkes 
Osmanlılardan, Osmanlı Sultanlarından, onların başarılarından konuşmaya başlamış. Bu konu üzerine 
sohbet öylesine koyulaşmış ki, herkes öyle aşka şevke gelmiş ki; sohbetin tadına denilecek hiçbir şey
yokmuş. Bu arada Münesebetsiz Mehmed Efendi, Sultan Hamit Hazretlerine:
"Hamit Efendi! Sen zurna çalmasını bilir misin?" diye sormuş. Bu soruyu duyan herkes 'böyle bir sorunun
konuyla ne alakasıvar' gibilerinden birbirlerini bakmışlar. derken Sultan Hamit Hazretleri sorulan bu
soruya:
"Hayır, ben zurna çalmasını bilmem," diye cevap verince Mehmed Efendi az önce münasebetsiz
söylenen sözü gölgede bırakacak şu sözü söylemiş: "Bizim çocuk da bilme de onun için sordum." ***

 

HELIX_NO_MODULE_OFFCANVAS

Free Joomla! template by L.THEME